• 116 syf.
    ·5 günde·Beğendi·Puan vermedi
    BU İNCELEMEDE SPOİLER VARDIR VE ÖZET ŞEKLİNDEDİR!

    Öncelikle yazardan ve kitabın yazıldığı dönemden bahsetmeyi uygun buluyorum inceleme yazarken. Öyleyse ilk önce dönem ve yazar. :)

    Tanzimat Dönemi'nde edebiyatımıza birçok yeni tür girer. Roman, hikaye, deneme, makale, fıkra gibi türler edebiyatımıza bu dönemde girmiştir.

    Bu dönemde roman türünün ilk örnekleri çeviri yoluyla Türk Edebiyatı'na girer. İlk çeviri roman Yusuf Kamil Paşa'nın Fransız bir yazar olan Fenelon'dan çevirdiği ve adına Tercüme-i Telemak verdiği eser olmuştur. İlk yerli romanımız ise Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat olur.

    1. Nesil Tanzimat romanı romantizm etkisindedir. Romanlar eğitim için bir araç olarak kullanılmıştır. Bu dönemde sosyal konulara sıkça yer verilmiş ve başlıca konular kölelik-cariyelik, yanlış batılılaşma ve kültürel değişimdir. Mekan sosyal romanlarda İstanbul'dur. Tarihi romanlarda mekan İstanbul ve İstanbul dışıdır.

    Eserler tam olarak batılı ve edebi doygunluğa ulaşamamışlardır. Eserlerde yazar sık sık araya girerek kendi düşüncelerinden bahseder, tesadüflere sıkça yer verilir.

    Şemsettin Sami birçok konuda dönemine göre yetkin bir isimdir. Kendisi dil bilgini, gazeteci, sözlükçü ve yazardır. Sefilller ve Robinson Crusoe gibi birçok önemli eseri edebiyatımıza kazandırır. Asıl dikkatini dil çalışmaları üzerinde toplamıştır. Önemli sözlükler yazar. Aynı zamanda Türkçenin en eski kaynakları ile ilgilenir. Edebiyatımıza kattığı eserlerden bazıları;

    Roman: Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat Sözlük: Kamus-ı Türki, Kamus-ı Fransevi, Kamus-ı Arabi
    Ansiklopedi : Kamusu'l Alam
    Tiyatro: Besa yahut Ahde Vefa, Gave, Seydi Yahya
    Çeviri: Sefiller, Robinson Crusoe
    Makale: Lisan-ı Türki Makalesi

    ÖZET BÖLÜMÜ

    Kitabın ilk sayfalarında Talat ve ailesinden bahsedilir. Talat, annesi Saliha Hanım ve dadısı Ayşe Kadın ile yaşayan bir gençtir. Talat'ın babası, Talat 5 yaşındayken vefat etmiştir. Annesi Saliha Hanım ile babası Rıfat Bey'in tanışıklığı okul yıllarına rastlar. Çocukluktan beri birbirlerini çok severler. Okul çağı boyunca okul bittikten sonra birbirlerini görmeden nasıl yaşayacaklarını düşünürler. Eğer ileride kavuşamazlarsa kendilerine kıyacakları konusunda sözleşirler. Saliha Hanım okuldan alındıktan ve örtündükten sonra Rıfat Bey'in dadısı Gülizar sayesinde mektuplaşırlar. Bir gün Saliha Hanım'ın annesi kızının odasına girer ve onu zengin biriyle evlendireceklerini söyler. Saliha Hanım yalvarsa yakarsa, hatta Rıfat Bey ile sözleştiklerinden bahsetse de bunu istemezler. Artık birbirlerine son mektuplarını yazıyorlardır. Saliha Hanım, Rıfat Bey'e önceden anlaştıkları gibi ölmeyi kabul ettiğini mektuba yazar ve iletmesi için Gülizar'a verir. Bu sırada Gülizar'ı Saliha Hanım'ın annesi görür ve gerçekten intihar edeceklerini anlayınca eşiyle beraber Saliha Hanım ve Rıfat Bey'i evlendirmeye karar verirler. Bu evliliğin meyvesi olarak da Talat doğar. Talat aklı başında, ailesini dinleyen, diğer İstanbullu gençlere benzemeyen bir gençtir. Ayşe Kadın'ın memleketinde gençler İstanbul'dakiler gibi geç evlenmez. Ayşe Kadın, Talat'a münasip bir kız bulup evlendirmek ister. Saliha Hanım ise oğlunun aklı başında biri olduğunu, vakti gelince evleneceğini söyler. Bir gün Talat, Hacı Baba adında birinin tütüncü dükkanına girer. Burada bir kız görür. Adını sanını bilmediği bu kızı görmek için her gün yine aynı tütüncü dükkanına gider. Gider ama bir türlü bu kızı göremez tütüncüde. Bir gün başka bir tütüncüye gider Talat. Orada Hacı Baba ile ilgili konuştuklarını işitir. Bu konuşmada dükkandakiler Hacı Baba'dan, onun kimseye göstermediği üvey kızından, evinden, kim olduğundan bahsederler. Bunları duyan Talat Hacı Baba'nın tütüncü dükkanında gördüğü kız hakkında bilgiye sahip olur. Hacı Baba, Zekiye adında bir kadınla evlenmiştir ve Talat'ın gördüğü bu kız Zekiye'nin kızıdır. Onun babasını bilen yoktur. Hacı Baba onun üvey babasıdır. Ona babalık yapmıştır. Bu kız kitabımızın diğer önemli karakteri olan Fitnat'tır.  Fitnat'ın dışarı çıkmasına, yabancı biriyle görüsmesine asla izin vermez babası. Namusuna, terbiyesine zarar gelmesini istemez. Fitnat üvey babası Hacı Baba ve onun dadısı Emine Kadın ile birlikte yaşar. Bir de evlerine nakış hocası Şerife Hanım gelir. Fitnat'ın görüp görebileceği insanlar bunlardır. Fitnat doğru dürüst pencereden bakan bir kız bile değildir. Öyle dışarıya kapalıdır. Fakat olacak o ya bir gün perdeyi aralayıp pencereden dışarıya bakar. Bir de kimi görsün! Genç bir beyefendi görür ve pek dikkatini çeker.   O günden sonra her gün orada oturup o genç beyefendinin geçmesini bekler. Hatta ne zaman geçtiğini bile öğrenmiştir artık. Bu gencin Talat olduğu anlaşılmıştır sanırım. Peki ya Talat ne yapıyordur bu sırada? Talat sadece bir kez gördüğü Fitnat için yanıp tutuşur. Onu mutlaka görmelidir. Ne etmeli, ne etmeli? Birden aklına kadın kılığına girmek gelir. Hacı Baba, Fitnat'a hiçbir erkek yüzü göstermiyor hatta yaklaştırmıyor bile demiştik ya bu yüzden Talat kadın kılığına girmelidir. Girer ve kadın olmanın zorluğunu anlar Talat. Sokaktan geçerken laf atanlar, ona dokunanlar olur. Çok rahatsız edicidir bu. Hadi kadın kılığına girdi de Fitnat ile nasıl yan yana gelecek? Bunu Şerife Kadın yoluyla yapmayı deneyecek ve başarılı olacaktır. Şerife Hanım'ın Fitnat'ın nakış hocası olduğunu söylemiştik. Talat onun kapısını çalar ve ondan nakış dersleri almaya başlar. Talat Bey kadın kıyafetleri iledir ve artık kadın kıyafeti giydiğinde adı Ragıbe'dir. Şerife Hanım'a kendisini Ragıbe olarak tanıtır. Ragıbe Hanım, babasının kendisini okuma konusunda fazlaca desteklediğini ve nakış işleriyle ilgilenemediğini  söyler. Bir süre Şerife Hanım, Ragıbe Hanım'a nakış öğretir ama onun başka bir kızla beraber bakış yapmasını ve daha iyi öğrenmesini ister. Bu kız da Fitnat olur. Sonunda birbirinden habersiz bu iki aşık yan yana gelecektir. Fitnat, Ragıbe'yi görünce pencerede gördüğü Talat'ı görmüş gibi olur. Talat'a çok benzemektedir. Fakat böyle bir şey olamaz çünkü karşısındaki bir kızdır. Belki de pencereden gördüğü o gencin bir kardeşi vardır. Talat(Ragıbe) kendisinin bir abisi olduğunu söyler. Fitnat bu şaşılası benzerliğin sebebini kardeş olmalarına yorar. Fitnat okuma yazma bilmemektedir. Ragıbe'nin ise bu bahanelerden ötürü nakış öğrenmesi gerekir. Ragıbe Fitnat'a okuma yazma öğretmeye, Fitnat Ragıbe'ye nakış öğretmeye başlar. Talat ve Fitnat'ın günleri böyle geçmektedir. Şerife Kadın aynı zamanda Ali Bey adında birinin cariyelerindendir. Ali Bey, Şerife Hanım'ın eğitimine çok önem vermiş ve ileride nakış ustası olmuştur. Peki ya Ali Bey kimdir? Ali Bey yıllar önce bir kadınla evlenmiştir. Birbirlerini sevmelerine rağmen bir gün Ali Bey karısına darılır. Karısı Zekiye Hanım, Ali Bey'in sinirinin geçmesini bekler ancak Ali Bey onu kapı dışarı eder. Zekiye Hanım annesinin yanına gider ve bir süre sonra hayatını kaybeder. Ali Bey bu olaydan sonra kendisini suçlu bulur ve her gün kaybettiği eşinin yasını tutar. Evlenmeyi düşünmez asla. Yine bir gün Ali Bey'in konağındaki cariyeler konuşmaktadır. Ali Bey'in evlenmek istememesinden bahsederler. Bunun üzerine nakış ustası Şerife Hanım, Ali Bey'in yanına giderek ona Fitnat'tan bahseder. Fitnat'ın nasıl biri olduğunu duyan Ali Bey ilk başta bu meseleye sıcak bakmasa da Fitnat'ın özelliklerinin ölen eşine benzemesi sebebiyle kızın babasına haber gönderilmesini ister. Şerife Hanım bu olayları mutlulukla Hacı Baba'ya anlatır. Hacı Baba bu meseleyi memnuniyetle karşılar ve kızının şanslı olduğunu ve sevineceğini düşünerek ona haber verir. Bunu duyan Fitnat çok üzülür. O, Ragıbe Hanım'ın abisi Talat'ı sevmektedir. Bunu ailesine söylese de kabul etmezler. Ragıbe Hanım eve gelince Fitnat ona bu evlendirme olayından ve abisini sevdiğinden bahseder büyük bir üzüntüyle. Bunu duyan Talat kadın kıyafetlerini çıkarır ve erkek kıyafetleri kalır. Ragıbe onun aslında Talat olduğunu anlar. Birbirlerinden haberdar bir şekilde yan yana olsalar da artık Fitnat başkasıyla evlenecektir. Bunları öğrendikten sonra Fitnat her gün ağlar, kendini harap eder. Ailesine Ragıbe Hanım'ın abisi Talat'ı pencereden gördüğünü ve sevdiğini anlatsa da bunun gelip geçici bir istek olduğunu düşünürler. Fakat Fitnat her geçen gün erir. Bunu gören ev sakinleri bir plan yaparlar . Fitnat'ı önemli bir yere götürecekleri bahanesiyle güzelce giydirip süsleyecekler sonra da düğün için Ali Bey'in evine götüreceklerdir. Fitnat'a onu Ali Bey ile evlendirmekten vazgeçtikleri yalanını söylerler. Fitnat Talat'a Ragıbe'ye yazar gibi bir mektup yazar ve Şerife Hanım'dan gönderir. Talat bu sırada hastadır. Bir şekilde Fitnat'ı düğün evine götürürler ve Fitnat orada gerçeği anlar. Anlayınca da ağlar da ağlar, hasta olur. İlk başlarda bunun naz olduğunu söyleseler de böyle olmadığını anlarlar. Hasta olunca "Talat, Talat..." diye sayıklar uykusunda. Ali Bey bunu duyar. Fitnat'ı çok sevmektedir. Fitnat'ı evlat edinip Talat'ı da damat olarak almayı düşünür fakat Fitnat'ı severken bunu yapamayacaktır. Fitnat tüm olanları yazar ve Talat'a mektup gönderir. Fakat Talat hasta olduğu için gelmesi çok zor olacaktır. Bu sırada Ali Bey'in yüzüne bile bakmaz. Ali Bey Fitnat'ı çok sever. Fitnat'a bakınca eski karısı Zekiye Hanım'ın yüzünü görür. Buna karşılık Fitnat Ali Bey'i babası gibi sevdiğini söyler. Bir gün Fitnat ve Ali Bey odadayken bir şekilde Fitnat'ın muskası Ali Bey'in elinde kalır. Ali Bey bir muska da olsa Fitnat'la ilgili olduğundan içinde anlamayacağı kelimeleri dahi okumak ister. Muskayı açar ve okur ki ne görsün! Bu mektup Fitnat'a annesi Zekiye Hanım tarafından yazılmıştır.  Kızından, onun babasından ve yaşadıklarından bahseder. Buradaki Zekiye Hanım bizzat Ali Bey'in ölen eşidir. Yani aslında gerçekten de Fitnat Ali Bey'in kızıdır. Ali Bey koşa koşa Fitnat'a gider fakat Fitnat Ali Bey gidince kendisini yaralamıştır. Bu sırada Talat da kadın kılığına girerek eve gelir. Fitnat'ı o şekilde görmeye hem hâlâ etkisinde olduğu hastalığı hem de yüreği el vermez. Fitnat ve Talat birbirlerini son kez orada görür ve hayata gözlerini yumarlar. Ali Bey ise bu olaylardan sonra çıldırır.
  • Bilen, bilmiyor konuşuyor şu "türban" denen başörtüsü konusunda, oysa türban gerçekte başörtüsü değildir, erkeğin kullandığı sarıktır, çağdaş uluslar arasında, bu giysiye kadın başörtüsü diyen yoktur. Alman dilinde "türban" sözcüğü "Doğu erkeklerinin başlığı, sarık" anlamındadır, ünlü sözlük bilgini Kluge'nin "Etimologisc hes Wörterbuch der Deutschen Sprache" de böyle yazar, bunun Farsça "dulbend"ten türediğini söyler. Şemseddin Sami, ünlü "Kamus-i Fransevi"sinde bu sözcüğün Fransızcaya Farsçadan."dulbend"ten geçtiğini "sarık, imame, lale" anlamına geldiğini bildirir (lale, sarık biçimli bir göğüs askısıdır). Yine Şemseddin Sami'nin ünlü "Kamus-i Türki"sinde böyle bir sözcük yoktur, ancak yakın yıllarda, bu ünlü yapıtı bugünkü Türkçeye aktaran, Prof. Dr. Mertol Tulum başkanlığında bir kurul, bu yapıtta bulunmayan "türban"ı ona eklemiş, "ince tülden yapılmış kadın başörtüsü" yorumunu getirmiştir, bu hangi bilimsel ahlak kuralına uyar bilemeyiz, italyanca, İspanyolcada "turbante" diye geçer, erkek başlığı diye açıklanır.
  • Friedrich Rückert, Mevlâna Celâleddin âşığı bir Alman şairidir. Onu Alman/Batı dünyasına tanıtmak amacıyla Divan"ından ve Mesnevî"sinden çeviriler yapmış, ömrünü bu aktarım faaliyetiyle anlamlandırmıştır. Yaptığı iş, sadece bir çeviri değildir; fakat aynı zamanda bir karşılaştırmalı edebiyat araştırması, bir metinler arasılık alıştırması, bir çok yönlü bakış gayreti (meşki)dir.1
    Hasan AKAY* İlyas ÖZTÜRK**

    http://akademik.semazen.net/article_print.php?id=408

    Şark dünyasına ait başka metinler de çevirmiş olmakla birlikte, Mevlâna ve metinlerine karşı gösterdiği sıra dışı yakınlık, onu, içine girdiği dünyanın kendine özgü şartlarına uyum sağladığını, her ciğerin teneffüs etmeye cesaret edemeyeceği atmosferde teneffüs etmeyi öğrendiğini ve bu büyük farkındalığı yetiştiği âleme de tattırmak aşkına büyük çaba sarf ettiğini kanıtlamaktadır.

    Biz, onun Mevlâna"dan yaptığı bazı çeviriler üzerinde daha önce bir karşılaştırmalı inceleme yapmış, onu nasıl kendi dünyası üzerinden alımladığını, bu yolda nasıl takdire değer bir tavır ve teknik geliştirdiğini ortaya koymaya çalışmıştık (Öztürk-Akay, 2006: 595-612). Bu defa, kendi dil evreninde ünlü sayılan ve bizim kültürümüzle de doğrudan ilişkili olan çarpıcı bir metni üzerinde yeniden okuma ve yorumlama faaliyeti gerçekleştirmek istiyoruz. Maksadımız, hem yazarın, hem metnin niyetini, hem de kültürel anlayışların verimli zeminini dikkat nazarlarına sunmak, kültürler arasılığın ve metinler arasılığın salındığı boşlukta nasıl bir anlamın oluştuğunu bir model metin aracılığıyla göstermektir.

    Böyle bir çalışma için, hiç kuşkusuz, Mevlâna Celâleddin"e atıf ve ithaf edilen beyitlerle birlikte, bunlara semantik açıdan dahil olan, ancak görünmez alanda mevcudiyetini sürdüren 17 gazelin metni de dikkate alınmalı, en azından bunların içeriğine dair bazı ipuçları tespit edilmelidir. (O bakımdan, söz konusu metinleri ya da bunların içerğini bir "ek"2 olmak üzere kaydetmek gerekir; aksi takdirde, okur görürler açısından beyit olarak gözüken "kod-anlam"ların çözümü kolay kolay mümkün olmayabilir ya da Rückert"in nasıl bir tercümanlık yaptığına dair okuyucuda sağlam bir kanaat oluşturamayabilir). Çünkü her beyit, içinde yer aldığı gazelin içeriğini özleştiren metinsel birer işaret veya birer simgesel gösterge niteliğindedir.



    Eser Okur İlişkisi Açısından Rückert ve Mevlâna

    “Biz baharın kurtarıcı nefesini bekler dururduk, Seninkisi Doğu"dan Batı"ya geliverdi, ey Celâleddin!.

    (Friedrich Rückert)

    Mevlâna"nın Dîvân-ı Kebîr"inden Rückert tarafından yapılmış çeviriler ve bir tür "nazire" sayabileceğimiz uygulamaları, Mevlâna"nın eserinin başka eserlerin oluşumuna katkı sağlamak açısından ilham verici bereketli metinlerden olduğunu gösterdiği gibi, Friedrich Rückert"in bu büyük Şark şairinin eserini, bir bakıma -Şeyh Galib"in yaptığı tarzda- bir "mîrî malı" gibi kabul ettiğini3 de -yani ondan esinlenme hakkını kullandığını da, kendine özgü bir eda4 ile- göstermektedir. Başka bir deyişle, Rückert, çağa uygun bir okur olduğunu, Mevlâna"nın Dîvân-ı Kebîr eserindeki stratejiyi fark ederek gereğini yaptığını, (Eco"nun Açık Yapıt"ında ve Yorum Aşırı Yorum"unda (Eco, 1996: 34-35, 74-76; Eco, 1992: 11-13; Rifat, 1996: 47-48) söz konusu ettiği tarzda), metni bütünleyen bir varlık olarak kendini gerçekleştirdiğini ortaya koymaktadır.5

    Rückert"in bu noktada yaptığı, şiirsel ve kültürel bağlamda bir "alımlama"dır. O, Mevlâna"nın eserini Batı dünyasında kendini onun yerine koymak suretiyle -ve kendi atmosferi içinde- okumayı denemiş, bir bakıma, Rückert"çe bir Mevlâna okuması gerçekleştirmiştir. Kendisini, Mevlâna"nın Batı dünyasındaki bir "ayna"sı olarak görmesi ve göstermesi (bk. 4. gazel)6 bunun açık kanıtıdır. Bu, onun, Mevlâna"yı -Batı dünyası ve Şark dünyası açısından- büyük bir "hakikat" olarak gördüğünü, kendisini de bu hakikatin aslına sadık bir yansıtıcısı olarak algıladığını veya konumlandırdığını gösterir.

    Bu noktadan itibaren Rückert, bir yandan, felsefi geleneğin "yansıtma" olarak tanımladığı kadim anlayışa gönderme yaparken, öbür yandan, bunun en çağdaş uzantısı ve radikal yorumu olan yapısalcılık sonrası anlayışına göz kırpmaktadır. (Bunda birden fazla faktörün etkisini görmek mümkündür. Örneğin: Bütün gelenekleri ve sıra dışılıkları aynı anda kucaklayan "Mevlevi nazar"ın; seksenli yıllardan sonra Avrupa"yı saran felsefi nazarın, yahut Şark"tan Garb"a haber ve mesaj aktarmayı değerli bir hakikat tercümanlığı olarak benimseyen ufuklu birkaç nazarın etkisini görmek mümkündür).

    Global Pazar anlayışı da bu yaklaşımın dayandığı en uç noktayı işaret etmektedir. Bu durumda Rückert -ve benzerleri- artık sadece bir "ayna" değil, fakat bir "hakikat postacısı"dırlar. Burada her ne kadar her hakikat veya hakikat görüntüsü veren şey, aynı hizada yer alsa da, sonuçta asıl hakikatin konumlandırıldığı nokta, diğerlerinden ayrıldığı niteliği görünür kılmaktan geri kalmamaktadır. Rückert, Mevlevi hakikat"in bir “müvezzi”idir. Almanya"da ve Avrupa"da Mevlâna hakikatinin kavranmasında onun da payı vardır.7

    Rückert, aslında, Mevlâna hakikatinin -yani onun hakikat adına ortaya koyduğu her şeyin, bir sistem olarak olsun ayrıntılar itibariyle olsun, doğru kabul ettiği biçimlerini Batı"ya aktarmış ve yayılımını sağlamaya çalışmıştır. Söylediği her şeyin doğru olduğuna inanarak aktarmıştır; yoksa doğrulanamaz şeylerin bir biçimde doğrulayıcısı olarak değil.8 Onun dağıttığı şey, sadece bir Mevlâna eseri/ mektubu/ mesajı değildir; fakat onun içeriğidir. Bu yüzden hakikat, onun metni içinde kendi asıl rolünü -ki bu rol, Rückert"in işlevsel kıldığı bir roldür- oynamaktadır.9 Bu da onun "ideal okur" kimliğiyle birlikte, gönüllü analistlerden biri olduğunun açık bir kanıtıdır.



    Friedrich Rückert"in Mevlâna"ya Atfettiği Beyitler

    “Ey Mevlâna Celâleddin Hatıran mübarek olsun bana.”

    (Friedrich Rückert)

    Friedrich Rückert"in Mevlâna Celâleddin"e atfettiği aşağıdaki metin,10 bizzat kendisi tarafından kaleme alınan 17 gazelin sonunda yer alan beyitlerin, bir şiir metni bünyesinde derlenmek suretiyle bir araya getirilmiş şeklidir. Bunlar Mevlâna"ya atf (ve ithaf) edilen beyitlerdir. Rückert, Mevlâna"dan yararlanarak nasıl -üzerinde, kendi adının da bulunduğu- bir cins Şark kumaşı üretmişse, bu atıflardan da bir övgü kumaşı elde etmiştir. Onun hem çevirileri, hem de ondan esinlendiği metinlerde dokuduğu övgüleri, birden çok işlem gerçekleştirmiştir. Bunların fark edilmesi, beyitlerin mahiyet ve işlevini -kültürler arası bağlamda- saptama olanağını da verecektir. Şimdi bu metni görelim:

    Die Versen von Rückert an Mewlana

    Dschelaleddin nennt sich das Licht im Ost

    Dessen Widerschein euch zeiget mein Gedicht.

    O Mewlana! am Morgen wacht" ich mit dir und sah;

    Mein Auge statt voll Tränen, voll himmelsweine nur.

    Mewlana Dschelaleddin! dein Mund hat mich dies Wort gelehrt:

    Irre geht das Herz hier. Wann es will zum Freund allein nicht geht.

    Ah Dschelaleddin! zerflossen ist dein Geist in dieses Meer,

    Du bist selbst Geheimnisweihe, bist Eingeweihter nicht.

    Dschelaleddin! Das Herz ist Schacht und Münzhaus,

    Gedignes Gold ausprägst du mir im Herzen.

    Ein Gottesmann ist tief verhüllt. Du bist

    Ein Gottesmann, Dschelaleddin im Ost.

    Ich bin, was ist, und nicht ist. Ich bin, o der du es weiss,

    Dschelaleddin, o sag"es, ich bin die Seel" im All.

    Mewlana Dschelaleddin! Wenn du deiner Schönheit

    Einen blanken Spiegel suchst, sieh hier einen blanken.

    Die Beschwörung, der du nie widerstehen, o Liebe, kannst,

    Ist Dschelaleddins Gedicht, sei nicht fern, o sei nicht fern!

    Sagt meinen Gruss: ich liebe lang an Mewlana!

    Was sagt er mir entgegen doch? Ich liebe lang!

    Wir harrten auf einen entbindenden Odem des Frühlings,

    Dschelaleddin! Deiner vom Oste zum West ist gekommen.

    Dschelaleddin, o sage, du hast dies angerichtet,

    was, zauberer, bedeutet das Spiel, das zauberische? (Rückert, 1882: 200-237)



    Rückert"in Mevlâna"ya Atıf Beyitleri

    “Şark"ın Gülü deniyor Celâleddin"e,

    Benim şiirimse yansıtıyor onun bir suretini.

    Sabah seninle uyandım, ey Mevlâna

    Gözlerimin yaş yerine gök şarabıyla dolduğunu gördüm.

    Mevlâna Celâleddin! Senin ağzın öğretti bana bu kelimeyi,

    Ne zaman dostuna yalnız gitmek isterse kalbim yanılıyor

    Âh Celâleddin! Bu engin denizde erimiş ruhun senin .

    Sen sırdaşsın, sır veren değilsin.

    Kalbim, maden ocağı ve darphanedir,

    Kalbime saf ve gerçek altınlar basıyorsun, ey Celâleddin!

    Bir tanrı adamı derinliklerde gizlidir; sen de

    Bir tanrı adamısın, Doğu"da, ey Celâleddin!

    Neysem, ne değilsem; ben oyum. Sen bilirsin ben neyim.

    Söyle Celâleddin, ben her şeyde ruhum!

    Eğer güzelliğine parlak bir ayna ararsan, Mevlâna Celâleddin!

    Bak buradaki parlak aynaya.

    Karşı gelemeyeceğin davet ey sevgili

    Celâleddin"in şiiridir, uzaklaşma, gel ondan uzaklaşma!

    Selamımı söyleyin Mevlâna"ya, onu çok seviyorum.

    Acaba ne der bana, onu çok seviyorum.

    Biz baharın kurtarıcı nefesini bekler dururduk,

    Ey Celâleddin! Seninkisi Doğu"dan Batı"ya geliverdi.

    Ey Celâleddin, bunu sen gerçekleştirdin,

    Bu sihirli oyundan daha sihirlisi nedir? Söyle!

    Ey Mevlâna, seni canlandıran, sana hayat veren

    Yüksek ruha şaşıyorum, hayretler içindeyim.

    Ey Mevlâna, seni neşidelerimde “Celâleddin” diye övdüm,

    Senin Ebû Talib"in oğlu Ali"yi övdüğün gibi.

    Ey Celâleddin! Eğer O"nu bulursan,

    Onu arıyorum, n"olur söyle! O nerededir?

    Ey Celâleddin, sen şarkın merhem tüccarısın,

    Ben de Batıda bir dükkân açtım, bilesin.

    Bütün bölgelerin azizleri arasında neredesin? Selam sana!

    Ey Mevlâna Celâleddin! Hatıran mübarek olsun bana!”11

    Rückert"in, Mevlâna Celâleddin"e atfettiği beyitler alt alta dizildiği takdirde ortaya çıkan metin, göstermektedir ki: Rückert"in, farklı şiirler oluşturmakla birlikte -yazarken, Mevlâna düşünce ve duyarlığını bir yeraltı ırmağı gibi içinde hissettiği için- daima bir "bütün"ü gözetmiş, eserine da-ğılmış bu parçaların bir bakıma "büyük bir şiir (metin)in” adı konulmamış olmakla birlikte ilginç bir anlam ağı (bir "mesaj") oluşturan birimler hâlinde yerleştirmiştir. Rückert"in beyitlerinde geçen kavramlar, onun Doğu şiirinin hududuna uygun davrandığının bir kanıtıdır. Örneğin, övgü beyitlerine, kendi benliğini veya egosunu bulaştırmamış, sadece övgüye layık olanı övmekle yetinmiştir (Oysa şairâne "tefâhür"/böbürlenme her Batılı şair gibi onun da hakkı idi). O bakımdan, Rückert"e karşı "hakikat postacılığı" açısından herhangi bir eleştiri, oyun bozucu bir gösteri veya saldırı gerçekleştirilemez. Çünkü "hakikat" onun hem metninde, hem de metninin dışında mevcuttur. Özgün metindeki bu hâl, "hakikat"in, form açısından sağlam bir dokuma ("text-ile") olduğunu göstermektedir: "Mevlâna(nın) hakikati"nin (şiiri ve yaşantısı dolayısıyla aktarılan hakikatin) bu görüntüsü, aslına uygundur (Hem suret, yani yazdığı nazireler, hem Mesnevî ve Dîvân-ı Kebîr"in sanal versiyonları, yani ilham yoluyla özümsenen anlamları veya "cover" tarzındaki üretimleri, hem de sireti, yani anlamı aslına uygundur).12 Demek ki, Rückert"in, zaman zaman farklı giysilerle okurlara sunduğu metinleri de, "asıl gösterilen"e ilişkin herhangi bir tereddüt içermemekte, dolayısıyla onu, diğer çevirmenler arasında, ayrıcalıklı bir yere yerleştirmektedir.



    Rückert"in Mevlâna"ya Atfettiği Şiirle Gerçekleşen Şeyler:

    “Sen yoksan, aç, susuz ve yoksuluz, n"olur uzaklaşma bizden!”

    (Friedrich Rückert)

    Friedrich Rückert"in, -önceki bütün çevirileri ve metinlerden mülhem dizeleri ve mîrî malı olarak tanımladığı Dîvân-ı Kebîr ve Mesnevî bahçesinden devşirdiği, bir bakıma özümseyerek kendince yeniden ürettiği metinleri ile birlikte- bizzat Mevlâna Celâleddin"e atfettiği yukarıdaki mısralar göstermektedir ki:

    1. Friedrich Rückert, Mevlâna Celâleddin"i Batı dünyasına tanıtmak amacıyla onun metinlerini olabildiğince aslına sadık kalarak çevirmiştir. Ancak onun yaptığı salt transformasyon, sadece bir çevirmenlik faaliyeti değildir, bununla birlikte o, metnin olduğu kadar metin sahibinin de niyetini aktarmayı denemiş, bunu da açık yüreklilikle ilan etmiştir (Bu, bahsi geçen, "ideal okur"luk ve gönüllü analistlik kimliği ile ilişkilidir). Örneğin şu gazel (Farsça metinle birlikte Almanca çeviri ve Türkçesi aşağıya verilmiştir. Siyah punto ile işaretlenen yerler, Farsça asıllardaki anlamdan uzaklaşan veya ondan nispeten farklı olan ifadelerdir. Bunun azlığı, Rückert"in "dürüst tercüman"lığının bir göstergesidir):

    Mevlâna:

    Bahr-i recez (müstef"ilün müstef"ilün müstef"ilün müstef"ilün)



    “Hoş mî gurîzî her taraf ez-halka-i mâ nî-mekun

    Ey mâh-ı berhem mî zenî ahd-i süreyyâ nî-mekun

    Tu rûz-i pür-nûr u leheb-i mâ der pey-i tu hem-çu şeb

    Her câ ki menzil mî-künî âyîm ân-câ nî-mekun

    Ey âftâbî der-hamel bâg ez-tu pûşîde halel

    Bî-tu be-mâned ez-amel der zahm-i sermâ nî-mekun

    Ey âftâbet dâye-î mâ der beyet çûn sâye-î

    Ey dâye bî-eltâf-i tu mândîm tenhâ nî-mekun”13



    Abdülbâki Gölpınarlı: “Her yana bir hoşça kaçmadasın, fakat hayır, kaçma bizim halkamızdan, etme bu işi. Ey ay, ülker yıldızının topluluğunu bozuyorsun, hayır, eyleme bu işi.// Sen nurlarla, ateşlerle dopdolu nevrûzsun, bizse ardında geceyiz âdeta; nerde konaklıyorsun oraya geliyoruz; hayır, etme bunu.// Ey hamel burcundaki güneş, bağ, bahçe senin lütfunla, ikramınla elbiseler giyindi; halbuki sensiz kışın yaralarıyla işten, güçten kalmıştı, hayır, eyleme bu işi.// Ey güneşi, bize dadı kesilen, peşindeyiz gölge gibi; a dadı, lütfun olmadıkça yapayalnız kalıyoruz, etme, reva görme bunu.” (Mevlâna, 1992: I, 145).



    Rückert: Chosch mi girisi her taraf es halka-i ma ni-mekün

    “Dein Fuss fleucht aller Orten hin aus unserem Kreis, o fleuch uns nicht,

    Dein Ohr ist stets auf Flucht bedacht vor unserem Preis" O fleuch uns nicht!

    Du strahlst als Tag liebathmend vor , wir deine Nacht sind hinterdrein

    An jedem Ort, wohin du gehst , wir folgen, leis" , o fleuch uns nicht!

    Mit Lichtgeschmeid" o Früchling ssonn" , hast du die Fluren neu bedeckt,

    Und ohne dich noch waeren wir versenkt im Eis", o fleuch uns nicht!

    O Sonne , du Naehrmutter uns im Schattenhaus! und ohne dich,

    Naehrmutter , sind wir ohne Trank und Ohne Speis", o fleuch uns nicht” (Rückert, 1882: 206)



    Rückert:

    Ayağın halkamızdan kaçıyor, n"olur uzaklaşma bizden!

    “Kulağın hep kaçmayı düşünüyor, n"olur uzaklaşma bizden!

    Gün gibi parlıyorsun, sevgiyle soluyarak, biz de arkanda geceyiz,

    Nereye gitsen biz seni izleriz, n"olur uzaklaşma bizden.

    Ey İlkbahar güneşi! Işık süsleriyle örttün bahçeleri,

    Biz sensiz buzlara batarız, ne olur uzaklaşma bizden !

    Sen gölge evimizdeki dadımız, güneşimiz!

    Sen yoksan, aç, susuz ve yoksuluz, n"olur uzaklaşma bizden!”

    Görüldüğü gibi, Rückert, metnin olduğu kadar metin sahibinin de niyetini aktarma başarısı göstermektedir.14 Söylem burada âdeta, anlamın eylemi olmuştur.

    2. Friedrich Rückert, Mevlâna Celâleddin"in eserinden ilham alarak da metinler oluşturmuş, bunları derlediği güzellik bahçesinin sahibini ve estetik madenini açıkça ifade etmiştir. Böylece o, hem Mevlâna"ya hayranlığının, hem onun yolundan gittiğinin -metinsel bağlamda onun yol yordamını, yani metin üretme tekniğini benimsediğinin- hem de Batılı olmakla birlikte Şarklı bir tavrı benimseme cüret ve cesareti gösterdiğini ortaya koymuştur (Örneğin, “Gör beni sarık15 nasıl süsledi, Zerdüşt kemeri nasıl kuşadı/ Rahip kisvesi ve zünnar beni nasıl sardı, uzaklaşma, gel uzaklaşma // Ben Brahman, Hristiyan ve Müslümanım./ Sen de benim güvencimsin, uzaklaşma, gel uzaklaşma!// Hint tapınaklarında, camilerde ve kiliselerde benim mihrabım/ Sadece senin yüzündür, uzaklaşma, gel uzaklaşma!” şiiri, bunun açık kanıtlarından biridir ve bu bağlamda, -yani hem içinde yer aldığı metin, hem de çevir-menin gönülden bağlandığı Mevlâna Celâleddin"in düşünce ve ruh dünyası bağlamında- yorumlanmalıdır. Aksi takdirde Rückert"in "dürüst tercümanlık"tan16 çok uzaklara düştüğünü söylemek gerekecektir ki, buna pek ihtimal vermiyoruz).17 Bu noktada bizzat hayatında önemli deliller mevcuttur. Çünkü Rückert, hayranlığını bizzat izhar etmiş, Mevlâna Celâleddin"in Şems-i Tebrîzî ile olan büyük dostluğunu ve gönüldaşlığını modelleyerek ilham kesb etmiş, onun tavrını özümsemek suretiyle Batı şiirine nazari bir katkı ve yepyeni bir teneffüs imkanı temin etmiştir. Bu bir yönüyle tebdili hava, bir yönüyle Şark bakışı, bir yönüyle atmosfer transferi ve bir yönüyle yürek naklidir. Hakikaten, Rückert"in bu mülemma şiir metni, büyük bir sevgi ve merhametle gerçekleştirilen bir çeşit kalp nakli -bir Mevlevi kalbin Batılı bir sineye nakli- gibidir. Çünkü bu işlemden sonra şairin kalbi, Mevlâna Celâleddin hakkında şöyle dile gelmiş, onu var oluşun âdeta merkezine yerleştirmiştir. Diyor ki: “Ey Celâleddin! Senin olduğun yer mutluluğun evidir; uzaklaştığında ise kıyamet gelmiş demektir, n"olur gel uzaklaşma!” Bu söylem, her halde, sadece bir çevirmenlik mesleği olarak değerlendirilemez. Rückert"in bu eylemi18 yeni yüzyılın dünyaya yaymaya çalıştığı çok yönlü nazar ya da zihniyet açısından oldukça ilgi çekici, hattâ sar(s)ıcı bir model olarak bile alımlanabilir. Çünkü Rückert, bu poetik ve (est)etik eylemiyle;

    a) Doğu ile Batı arasına yepyeni özel bir duvar dikmiştir; fakat bu “Berlin duvarı” gibi bir halkı ikiye ayıran bir set değil, tam tersine, farklılıkları bile birbirine bağlayan geçirgen (şeffaf, saydam) bir duvardır. Öz kültürümüze ilişkin kodlardan biriyle söylemek gerekirse, “iki deniz arası(ndaki zar/ bölge/ bar) dır; bir çeşit örme veya dokuma işlemidir bu (Kendi metinleriyle yapmıştır bunu öncelikle: Bu noktada, felsefi bir nazarın fark ettiği üzere, text ile textile yani metin/doku ile dokuma arasındaki etimolojik ve semantik ilişkinin Rückert tarafından da bir biçimde uygulanmış olduğunu söyle-mek istiyoruz.19 Başka bir deyişle Rückert, malzemeyi Mevlâna"dan almak-ta ve bunu kendi diline, edebiyatına ve kültürüne uygun bir biçimde dokumaktadır. Bu dokuma ve dokunan şey -yani, özel tarzda dokunan metin kumaşı- malzeme sahibi Mevlâna"nın da hoşnut olacağı bir dokumadır ve aslına -sadık bir- gönderme yapmaktadır).

    b) Rückert -bu eylemiyle-, aynı zamanda -en azından görünüş itibarıyla- yeni modern felsefenin ("her görüşü saygın" ve "her yolu mübah" sayan, başka bir deyişle bütün farklı nesne ve şeyleri, fikir ve sistemleri vs., aynı bağlamda değerlendirerek aynı sahnede okurların nazarına arz eden) yaklaşım tarzına da uygun gelen bir söylem gerçekleştirmiştir, denilebilir. Bazı metinleri, özellikle, Mevlâna"nın farklı dini anlayışlara hoşgörü ile yaklaşan, hatta bir çeşit aynılaştırma (identificaiton, empati, özdeşleştirme) tekniği kullanmak suretiyle muhataplarının kalplerini okşama yolunu seçen tavrı ile birebir örtüşmektedir.20 Hatta modern ötesi anlayış ve yorumlayışlara yakın durduğu da söylenebilir. Ancak aradaki ince "fark"a, yani kavrayış farkına da bilhassa dikkat etmek veya bu nüansın hakkını vermek gerekir.21

    Bu bağlamda şu husus da -kavrayış farklılığına dair- bir not olmak üzere tespit edilebilir: Rückert"in bu deyiş veya söyleyiş tarzında, üslup ve edasında, ne “geniş mezhepliliğin”, ne Mevlevi yaklaşım tarzını saptırmanın veya -maksatlı bir tahrif halinde- dönüştürmenin, ne de postmodernizmin esas aldığı tavrın (yani “hem o… hem bu… hem de şu” yaklaşımının) etkisini veya nüfuzunu görmek yahut böyle yorumlamak doğrudur. Rückert, örneğin, “Ben Brahman, Hristiyan ve Müslümanım./Sen de benim güvencimsin” dediğinde, bizzat Mevlâna"nın dediğine benzer biçimde, “her ne olursan ol, yine gel” davetine katılabileceğini, önceki benimseyişlerin hiçbirisinin bu "davet"e katılmaya engel olmayacağını, fakat davete katıldıktan sonra -artık, hiçbir katılımcının eskisi gibi, eski hâliyle kalamayacağını, bu noktada- tüm bu farklılıkların eriyip gideceğini ve yalnız hakikatin ortada kalacağını söylemek istemiştir.22 Mevlâna"nın, “Testileri kır da gör/Bak sular nasıl bir yol tutar gider” sözü bunun şiirsel ifadesidir. “Gel ve geldikten sonra artık eskiye dönme” demektir bu. Ve Rückert, böyle alımlandığı takdirde Mevlâna"ya karşı "dürüst tercüman"lık veya "ayna"lık yapmış olacaktır. Doğru olan da budur. Metinde geçen, “Ey Mevlâna Celâleddin! Eğer güzelliğine parlak bir ayna ararsan,/ Bak buradaki parlak aynaya.” dizeleri de, bu hakikat ve hâlin bir belgesi olarak kabul edilebilir.

    3. Rückert, Mevlâna"dan beslenen dimağı ile kendi "ad"ını kullanarak kendine izafetle metinler de oluşturmuştur. Bunlar -önceki maddede yer alanlar gibi bir çeşit "nazire" (bir benzerini oluşturma, taklit ve tefahhus/özümseme yoluyla metin üretme şeklinde değildir; metinler arası ilişkiler açısından değerlendirilebilecek tarzda gönderme yoluyla yeniden üretmelerdir. Bunlarda değişen ve değişmeyen yönler vardır ve Rückert bunları bazen açıkça bazen de ima yoluyla ortaya koymaktadır. Örneğin, “Freimund gazelleri.”23



    Freimund-Ghaselen (1822)

    “Komm zu dem Garten, den Freimund zieht,

    Liedergestaltender Lufthauch komm !

    Nachtigal der Himmelsrosen, Freimund, auf,

    Liebend dich empor zu singen aus der Nacht.

    Kehre bei dir selber ein, o Freimund

    Und dass hell dein Haus sei, das betselle.

    Ein Taucher in das Meer der Liebe ist Freimunds Gesang

    Der deinen Glanz der Welt will zeigen, o heiliges Meer !

    Wacht in Freimunds Brust alleine,

    Dass mit ihren Flötetönen Sie, o Pan, begleite deine !

    So lass mit deinem Preise schweben hin ab der Welt,

    Die dir arbeitet, Freimunds Lieder im Morgenlicht.

    Freimunds Seel" im Erdendunkel

    Eingefangne Persephatte !

    Östlicher Bote Freimunds kommst du nach Hildburghausen

    Grüsse da selbst mir Barth, den Edelsten Kupferstecher” (Rückert, 1882: 238-253). 24



    Freimund Gazelleri (1822)

    Freimund"un yetiştirdiği bahçeye gel,

    Şarkıları oluşturan, bâd-ı saba gel!

    Gökgüllerinin bülbülü, Freimund,

    Sevgiyle yücelerek şarkı söylemeye kalk geceden!

    Ey Freimund, kendine dön ve

    Evinin aydınlık olmasını dile!

    Freimund şarkıları, aşk denizine dalan bir dalgıçtır,

    O senin görkemini gösterir âlemlere.

    Freimund"un göğsünde uyan

    Ey Çoban, onun flüt seslerine eşlik et sen de.

    Yayılsın övgünle, Freimund"un şarkıları

    Sana hizmet eden âlemlere gün ışığında.

    Freimund"un ruhu Persephatte gibi

    Tutsaktır yeryüzü karanlıklarında, derinliklerde.

    Freimund"un Doğu elçisi, Hildburghausen"a gelirsen,

    Asil bakır işleyicisi Barth"a benden selam söyle.

    4. Bütün bunlara bir "ek" olmak üzere, Rückert"in Mevlâna Celâleddin"e yakınlığını, dostluğunu, gönüldaşlığını ilan ve tevsik eden şiirleri de, bir başka madde olarak söz konusu edilebilir. Tipik bir örnek, daha doğrusu bir "odak metin" olmak üzere şu metni alıntılamak istiyoruz:



    (Deschelaleddin"s Gedicht: Meiner Seele Morgenlicht)

    Meiner Seele Morgenlicht, sei nicht fern, o sei nicht fern!

    Meiner Liebe Traumgesicht, sei nicht fern, o sei nicht fern!

    Leben ist wohin du blickst, Tod, w odu dich wendest ab;

    Hier, wo Tod mit Leben ficht, sei nicht fern, o sei nicht fern!

    Ich bin Ost, in dem dua uf- West, in dem du untergehst,

    Licht, das meine Farben bricht, sei nicht fern, o sei nicht fern!

    Ich dein Bettler, bin der Fürst, dein Gefangner, ich bin frei,

    Meine Lust ist meine Pflicht; sei nicht fern, o sei nicht fern!

    Sieh" wie der Turban mich schmückt, mich der Parsengürtel ziert,

    Wie mich Kutt" und Strich umschlicht, sei nicht fern, o sei nicht fern!

    Feuerdiener und Brahman, Christ und Muselmann bin ich,

    Du bist meine Zuversicht, sei nicht fern, o sei nicht fern!

    In Pagoden, in Moscheen und in Kirchen, mein Atlar

    Ist allein dein Angesicht; sei nicht fern, o sei nicht fern!

    Ew"ger Mittelpunkt der Welt mit Gebet umkreis ich dich

    Weich aus deinem Kteise nicht; sei nicht fern, o sei nicht fern!

    Weltgericht und Seligkeit, Seligkeit ist w odu nahst,

    Wo du weggehst, Weltgericht; sei nicht fern, o sei nicht fern!

    O Weltrose, dich hervorbringen wollend , sich wie Rings

    Aus Herzknospern Sehnsucht bricht; sei nicht fern, o sei nicht fern!

    Hör " wie gellend in Der Nacht, Rose jede Nachtigal

    Laut aus meiner Sele spricht; o sei nicht fern, o sei nicht fern!

    Die Beschwörung, der du nie widerstehn, O Liebe, kannst

    Ist Deschelaleddin"s Gedicht; sei nicht fern, o sei nicht fern! (Rückert, 1882: 226).



    (Celâleddin"in Şiiri: Ruhumun Fecri)

    “Ruhumun sabah ışığı, uzaklaşma, gel uzaklaşma!

    Aşkımın hayalimdeki çehresi, uzaklaşma, gel uzaklaşma!

    Baktığın yerde hayat, döndüğün yerde ölüm,

    Ölümün hayatla boğuştuğu bu yerden uzaklaşma, gel uzaklaşma

    Yükseldiğin yerde doğu, battığın yerde batıyım

    Renklerimi kıran ey ışık, uzaklaşma, uzaklaşma!

    Senin dilencinim, prensinim, esirinim, azatlınım

    Tutkum görevimdir benim, uzaklaşma, gel uzaklaşma!

    Gör beni sarık nasıl süsledi, Zerdüşt kemeri nasıl kuşadı.

    Rahip kisvesi ve zünnar beni nasıl sardı, uzaklaşma, gel uzaklaşma

    Brahmanım, Hristiyanım, Müslümanım.

    Sen de benim güvencimsin, uzaklaşma, gel uzaklaşma!

    Hint tapınaklarında, camilerde ve kiliselerde benim mihrabım

    Sadece senin yüzündür, uzaklaşma, gel uzaklaşma!

    Kainatın ebedi odağı, seni överek tavaf ederim.

    Çıkma halkamızdan uzaklaşma bizden, gel uzaklaşma!

    Kıyamet ve mutluluk! Yaklaştığın yer mutluluk

    Uzaklaştığın yer kıyamet, uzaklaşma, gel uzaklaşma!

    Ey gök gülü, seni çağırmak isteyerek etrafında

    Goncalar nasıl hasret çekiyor bak, gel uzaklaşma!

    Dinle gül! Nasıl feryat ederek gecelerde her bülbül

    Ruhumdan seslenerek çağırıyor, uzaklaşma, gel uzaklaşma

    Karşı konulmaz, dayanılmaz davet ey sevgili!

    Celâleddin"in şiiridir, uzaklaşma, gel uzaklaşma!”25



    SONUÇ YERİNE BİRKAÇ SÖZ

    Bu çalışmada ele aldığımız metinler, yapılan yorum ve değerlendirmelerle birlikte, karşılaştırmalı edebiyat, metinler arasılık ve özellikle kültürler arasılık bakımından birden çok önemi haizdir. Bunları, değerlendirmeye eklenmesi mümkün ve gerekli sonuçlar olarak tespit etmek istiyoruz. Bu metinler:

    1) Friedrich Rückert gibi gerçek şiire aşina bir Alman şair ve mütercimi tarafından Mevlâna Celâleddin"e atf (ve ithaf) edilmiş olmaları açısından önemlidir.

    2) "Geliştirmeli mecaz"lar gibi birbirini destekleyen cümleler içermesi açısından önemlidirler.

    3) Bu metinler, çevirmen-şair Rückert"in kendi mahlasını kullanmasına ve şiirsel sözün içinde bizzat gözükmesine rağmen, metinlerin merkezine Mevlâna"yı ve fikirlerini yerleştirmesi açısından önemlidir.

    4) Ayrı kültür atmosferini solumakla birlikte Rückert"in, "ortak anlam"ı yeniden üretmeyi başarması ve kendisini diğer çevirmenlerden ayırt edici bir nitelik göstermesi açısından önemlidir.

    5) Mevlâna"nın orijinal metnini çevirmek yerine, bu metinlerin kendi ruhunda bıraktığı izlenimleri öz diline çevirmeyi, asıl metin üzerinden estetik ve poetik yönüyle yeni bazı şiirsel metinler üretmeyi denemesi, Batılı bir bakışın sağlayabileceği açılımları tespit etmesi -ve sağlamasını yapması- açısından önemlidir.

    6) Rückert"in, Mevlâna"dan akseden derin heyecan ve coşkuyu kendi diline -yani şiir diline-, edebiyatına ve kültürüne de yer yer büyük bir ustalık ve ince bir maharetle yansıtabilmesi açısından önemlidirler. Mesela, bir başka çevirmen olan Hammer-Purgstall"da bu coşkulu dil ve üslubu aktarma başarısını göremiyoruz (Hammer-Purgstall, 1818).

    7) Rückert"in "çeviri metin"lerinin, Mevlâna"nın dillendirdiği aşkın Batı kıyılarına vuran uzun dalgası haline gelmesi ise, çok daha önemlidir.

    Söylemek gerekir ki, büyük bir denizin aktarılabilmesi, ancak -“denize açılıp enginlere dalmak” anlamında- büyük ve çok yönlü çabaların harcanmasıyla mümkündür. Rückert"in çabasını bu noktada öncü modellerden biri olarak görüyoruz.

    Onun bu faaliyeti, hem her iki kültür ve millet için ortak bir servis alanı oluşturmak, hem de yol yordam tesis etmek açısından çok yararlı olmuştur. Yol elbet önemlidir, ama yolda yoldaşlık çok daha önemlidir.

    Rückert, Mevlâna"ya olan muhabbeti ve sadakati ile, her iki hususta da "yol açıcı" olmuştur. Rückert açısından Mevlâna"ya ve Mevlâna"nın yaşadığı âleme söylenebilecek bilimsel ve sanatsal sözlerden biri şudur: Artık, yola çıkılabilir.





    KAYNAKÇA

    AKAY, Hasan, (2005); “Nâzım Hikmet'in "Bu Bahçe" Rubaisini Yeniden Okumak”, Şiirin Kıyı Dili, (hzl. Veysel Çolak), İzmir. AKAR, Metin, (1994); Su Kasidesi Şerhi, Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yay.

    AYVERDİ, İlhan, (2004); Misalli Büyük Türkçe Sözlük, C 2, İstanbul: Kubbe-altı Neşriyat.

    ECO, Umberto, (1996); “Yorum ve Tarih”, Yorum ve Aşırı Yorum, (Türkçesi: K. Atakay), İstanbul: Can Yay.

    ____ , (1992); Açık Yapıt, (çev. Yakup Şahan), Kabalcı Yayınevi.

    HAMMER-PURGSTALLl, Joseph Freiherr von, (1818); Die Geschichte der Schönen Redekünste Persians, Wien/Viyana Ü. Ktp. II-110998.

    LACAN ve DERRİDA, (2005); Çalınan Poe, Psikanalitik Devekuşu Diyalektiği, (Derleme ve çeviri: Mukadder Erkan-Ali Utku), İstanbul: Birey Yay.

    MEVLÂNA Celâleddîn, (1367); Külliyât-ı Şems-i Tebrîzî, (hzl. Bediuzzaman Furûzanfer), Tahran.

    ____ , (1992); Dîvân-ı Kebîr, (hzl. Abdülbâki Gölpınarlı), C I-VII, Ankara: Kültür Bakanlığı Yay.

    ____ , (1988); Mesnevi, (çev. Veled İzbudak, gözden geçiren: Abdülbâki Gölpınarlı), C I, İstanbul: MEGSB Yay.

    ÖZTÜRK, İlyas, (1984); Friedrich Rückert"in “Freimund” Takma Adıyle Yaz-dığı Gazellerdeki Doğu Edebiyatı Unsurları”, İÜ Sosyal Bilimler Ens. Doktora Tezi.

    ÖZTÜRK, İlyas-AKAY, Hasan, (2006); “Aynı Şiirin Farklı Çevirilerine Eleştirel Bir Bakış: Hammer ve Rückert"in Mevlâna"nın Dîvân-ı Ke-bîr"inden Almanca"ya Yaptıkları Çeviriler Üzerinde Çeviri Bilim Açısından Eleştirel Bir Karşılaştırma”, Uluslar Arası V. Dil, Yazın, Deyişbilim Sempozyumu/ Dilbilim, Dil Öğretimi ve Çeviribilim Yazıları, (hzl. Cemal Yıldız-Latif Beyreli), C I, Ankara: Pegem A Yayıncılık, s. 595-612.

    RİFAT, Sema, (1996); "Yapıt-Okur İlişkisi ve Umberto Eco", Eleştiri ve Eleşti-ri Kuramı Üstüne Söylemler, (hzl. M. Rifat), İstanbul.

    RÜCKERT, Friedrich, (1882); Gesammelte Poetische Werke in 12 Baenden V. Band Sauerlaender"s Verlag Frankfurt.

    SAMİ, Şemseddin, (1978); Kamus-ı Türkî, İstanbul, 1316/Tıpkıbasım İstan-bul: Çağrı Yay.

    ŞEYH GÂLİP, (1975); Hüsn ü Aşk, (hzl. Orhan Okay-Hüseyin Ayan), İstanbul: Dergâh Yay.

    Türkçe Sözlük, (1988); (hzl. Komisyon), C II, Ankara: TDK Yay.

    YETİK, Hayri Kako, (2005); Edebiyatta Çalıntı, İstanbul: İnkılap Kitabevi.




    * Prof. Dr., Sakarya Ü Fen-Edebiyat Fakültesi TDE Yeni Türk Edebiyatı Anabilim Dalı Başkanı. hakay@sakarya.edu.tr.

    * Prof. Dr., Sakarya Ü Fen-Edebiyat Fakültesi Almanca Mütercim-Tercümanlık Bölüm Başkanı. ozturk@sakarya.edu.tr.

    1 “Meşk”: Yazı sanatında, eli yazıya alıştırmak için karalama yazmak demektir. Bir hattatın, aynısını yazmaya çalışması için verdiği veya talebenin hocasına göstermek üzere hazırladığı güzel yazı örneği demektir. Musikide, öğrenmek için yapılan ders, alıştırma, alışmak için yapılan çalışma için "meşk" terimi kullanılır (Sami, 1978: 1353; Ayverdi, 2004: II, 2034). Mecazi anlamda, "aşk" kavramının ikizlemesi olarak geçer; aşkın bir çeşit uygulaması demektir. Rückert"in Mevlâna"nın şiirleri üzerindeki çalışmaları da, bir modele bakılarak yapılan şiir çalışmalarına benzemektedir. Aynı zamanda, diğer Alman çevirmenleri için de, bir çeşit örnek yazı veya model çeviri niteliği taşımaktadır.

    2 Biz bu metinleri tek tek elden geçirerek biçim ve biçem açısından sağlamalarını yapmaya gayret ettik. Bu metinler, yazının hududunu aşacağı için burada kaydedilmeyecek, seman-tik yönlerine işaret edilerek özet veya özleri son kısma eklenecektir.

    3 “Mîrî”, hükümetin, hazinenin malı olan, beylik (arazi, çiftlik); “mîrî mal” da, devlet malı, hazine malı demektir. (Sami, 1978: 1442; Türkçe Sözlük, 1988: II, 1029; Ayverdi, 2004: II, 2082). “Mîrî mal” kavramı klasik devrin son büyük şairi Şeyh Gâlib tarafından özel bir anlamla yüklü olarak kullanılmıştır. Şeyh Gâlib, Mevlâna"nın eserinden esinlenerek şiir yazmasını eleştirenlere şöyle cevap vermiştir: “Esrârını Mesnevî"den aldım/ Çaldımsa da mîrî malı çaldım./ Fehmetmeğe sen de himmet eyle/ Ol gevheri bul da sirkat eyle” (1975: 348). Yani, “Sırlarını Mesnevî"den aldım/ Hırsızlık ettimse de beylik malı çaldım. Sen de anlamaya çalış, o cevheri bul da çal.” Şeyh Gâlib"den sonra, bu kavram herhangi bir esinlenmeyi, temel "kaynak metin"den beslenmeyi ve beslenme tarzını övgüyle anlatmayı yansıtan bir kavram haline gelmiştir ("Çalıntı" ve esinlenme hakkında bk. Yetik, 2005).

    4 Aslında Şeyh Gâlib, “Ol gevheri bul da sirkat eyle” sözünden bir sayfa sonra, “Feyz erdi Cenâb-ı Mevlevî"den/ Aldım nice ders Mesnevî"den” dizeleriyle ne demek istediğini açımlamış, bunun bir "feyiz alma/ders çıkarma" anlamı taşıdığını ifade etmiştir. O sebeple bunu, yani bu poetik yöntemi ("feyiz alma" tavrını), özel esprisi saklı kalmak kaydıyla, -kendi kültürel, edebî ve medeni köklerimizden hareketle kurulan- bir çeşit erken metinler arasılık bilinci ve uygulaması olarak yorumlayabiliriz. O takdirde, “çalmak” kelimesi şairin maksadına uygun tarzda “(ç)almak” şeklinde, -yani "ç" sesinin parantezi alınarak- okunabilir ve diğer klasiklere de uygulanabilir. Ancak hem -yazara yönelik- niyeti (yani ("feyiz alma" tavrını), hem -metne yönelik- kaynak metne sadakati, hem de -okurlara yönelik- arz tarzını (yeni nazarda bu tarz "istismar"a açıktır) fark etmek şartıyla. Bilinmelidir ki, klasik şiirimizde “Metinler arası ilişkiler” (“İntertextualite”) yoktur; ancak, metinler arasında ilişkiler vardır) ve bunlar “eser”e dahildir. Hatta metinler üstü ve ötesi ilişkiler de vardır ve bunlar da “eser”in bünyesine dahildir (Örneğin, Gazali"nin Meâricü"l-Kuds"ü/Kutsal Merdivenler"i, örneğin İbn Arabî"nin bazı eserleri böyle yazılmıştır). Klasik şiirimizin de, çağdaş şiirimiz gibi bu görüş açısıyla, bu yönteme göre okunma gereksinimi vardır. Yoksa ne Şeyh Gâlib "Mevlâna hırsızlığı", ne Necatigil "Şeyh Gâlib hırsızlığı", ne Nâzım Hikmet "Gazali hırsızlığı" vb. ithamından başını ve naşını kurtarabilir. Çünkü bugün de “kat-ı zeban” meraklıları az değil.

    5 Mevlâna"nın metinleri üzerinde bu tarzda -Gâlibâne yöntemle- çalışan yerli ve yabancı birçok şair vardır. Örneğin, Pakistanlı şair İkbal"in Mevlâna"nın metinleri üzerinde gerçekleştirdiği şiir işlemi/işlevi böyledir. Nâzım Hikmet"in Mevlâna"nın metinleri üzerinde -kendi şiir anlayışı ve dünya görüşüne uygun değiştirme ve dönüştürme yöntemiyle- gerçekleştirdiği şiir işlemi/işlevi böyledir. (Bu konuda bir inceleme için şu yazıya bakılabilir: Akay, 2005: 5-34.

    6 “Hoş mî-gurîzî her taraf ez-halka-i mâ nî-mekun”, (Mevlâna, 1367: 683, 1811 Nu.lı gazel).

    7 Örneğin, Prof. Dr. Annamarie Schimmel, bu ortamı ve bu ufku 21. yüzyıla taşıyan Mevlâna hayranı ünlü bir oryantalisttir ve her iki dünya açısından da önemli bir işlev görmüştür. Rückert"le akraba bir kavrayış boyutundan konuşmuştur. (Bazı eserleri: Ben Rüzgarım Sen Ateş/Mevlâna Celâleddin Rumi'nin Hayatı ve Eseri, Çağın Mevlânası Muhammed İkbal, Tasavvufun Boyutları, Tanrı'nın Yeryüzündeki İşaretleri, Yunus Emre ile Yollarda).

    8 Onun yaptığı, oryantalistçe bir aktarıcılık değildir; yani, doğrulanamayanların -öyle kabul edildiği için veya inanıldığı için- doğru sayılan şeylerin aktarımı yoktur onda. Metafizik ve felsefi alanda, Hristiyanlık inançlarının Kant"çı, Kierkegaard"çı veya -edebiyata aksi bakımından- Gide"ci bir benimsenmesi durumu söz konusu değildir. Böyle bakıldığında Batılı, olmayana inanıyor demektir; oysa Rückert"in doğrulanamayanı aklileştirme ya da kendinde dönüştürerek -bir anlamda tahrif ederek- aktarımı söz konusu değildir. Buna dikkat edilmelidir; çünkü onun yaptığı dürüst çevirmenliğe karşılık bizim de dürüst çevirmenlik yapmamız lisani ve insani hakkımızdır. Ondaki "ayna"lık görevi, ikinci elden bir kopyalık değil, sahihlik içerir. Bu bakımdan, her halde, Mesnevi"de yer alan “Rum Halkıyla Çinlilerin Ressamlıkta Bahse Girişmeleri” ve “Biz daha iyi ressamız!” diye iddialaşmaları hikâyesiyle ilişkilendirilerek (Mevlâna, 1988: I, byt. 3467-3495) de yorumlanabilir.

    9 Bu noktada onun psikanalistlerden farkı, şiir metnine dikkat etmesidir Metnin edebi ve poetik yönüne pek aldırmayan psikanalistlerin, metni yeniden konumlandırma veya yapılandırma yoluyla ortaya koymaya çalıştıkları hakikatin çehresi, çarpık bir görüntü arz edecektir doğal olarak. Rückertin "ayna"sında iç bükeylik yoktur bu açıdan. O, aldığı hakikati, zarfı ve mazrufu ile birlikte teslim edenlerdendir (Yani bir haber taşıyıcısı olan "mektub"u, sıradan bir postacı gibi, içeriğinden habersiz olduğu halde değil, fakat hem mektuptan hem de içeriğinden haberli olarak varması gereken adrese teslim edenlerdendir. Onda böyle bir bilinç vardır). Bu duyuş ve anlayışta, şair kalbine sahip olmanın da her halde payı olsa gerektir.

    10 On yedi adet gazelin sonlarında yer alan bu beyitler, Rückert tarafından, asıllarına kısmen bağlı kalınarak, kısmen de serbest şekilde Almancalaştırılmıştır (1819). Bunlar ilk defa, bu-rada, bir araya getirilmektedir. Bilindiği gibi, Rückert, Mevlâna"dan aldığı malzemeyi kendi dilinde dokumakta, patentinde kendi adının da bulunduğu bir cins Şark kumaşı üretmektedir. Biz de, onun, Mevlâna"nın eseri/malzemesi (text) ile yaptığı benzer bir dokuma (textile) gerçekleştirmek istedik.

    11 Rückert"in on yedi adet "Gazel"i sonunda yer alan bu beyitler, anlam bakımından asıllarına bağlı kalınmak, biçim açısından ise, kısmen serbest bir biçim kullanılmak suretiyle Türkçeleştirilmiştir (Öztürk-Akay).

    12 Kimse, bir yerden sonra -çeviri bilim veya semantik vs. açısından Rückert"e veya onun metinlerine bakarak, -Hans Anderson"ın uyarlamasında görüldüğü gibi, bir çocuk veya çocuksu okurluk diliyle- “Kral Çıplak!” diyemeyecektir. Örtülen bir şey yoktur çünkü; metin hakikati örtmez, gösterir.

    13 “Hoş mî gurîzî her taraf ez-halka-i mâ nî-mekun”, (Mevlâna, 1367: 683, 1811 Nu.lı gazel).

    14 Bu metinler (Farsça, Almanca özgün metinler ve çevirileri ve bunlar çerçevesinde bir yorumlama) için, bk. Öztürk-Akay, 2006: 595-612.

    15 “Sarık”: Başa sarılan şey; kavuk, fes gibi bazı başlıkların üzerine sarılan tülbent, abani veya şala verilen ad. İmamların başlarına giydikleri, kat kat tülbent veya beyaz kuşakla sarılan şey (Sami, 1978: 805; Türkçe Sözlük, 1988: II, 1261). Mevlevilerin giydiği özel bir sarık çeşidi vardır ki buna, "Mevlevi külahı/kavuğu" denilir. Metindeki sarık bu anlamda kullanılmaktadır.

    16 Şerh, aktarım ve yorum konusunda titizlikle uyulması gereken ilkeler vardır ve bunlardan biri de, "dürüst tercümanlık" ilkesidir: "Metin şerhi yapanın vazifesi -bize göre– öncelikle sanatçı "Ne söylüyor?", "Nasıl söylüyor?" sorularını cevaplandırmak, çeşitli sebeplerle anlaşılması zor olan metni anlaşılır hâle sokmak, okuyucu ile sanatçı arasında dürüst tercüman olmaktır. Öncelikle bunlar yapılmadan, eseri tasavvufa göre yorumlayıp "sâhil-i selâmete" çıkmak mümkün olur, ama zannımızca bu iş abdestsiz namaz gibi olur." (bk. Akar, 1994: 15).

    17 Rückert"in bu deyişinde, ne “geniş mezhepliliğin”, ne Mevlevi yaklaşım tarzını saptırmanın veya dönüştürmenin, ne de postmodernizmin esas aldığı tavrın (yani “hem o… hem bu… hem de şu” yaklaşımının) etkisini veya nüfuzunu görmek yahut böyle yorumlamak doğru değildir. Rückert, örneğin, “Ben Brahman, Hristiyan ve Müslümanım./ Sen de benim güvencimsin” dediğinde, “ben hem Brahman, hem Hristiyan hem de Müslümanım” demek istememiş; bilakis ve bizzat Mevlâna"nın dediğine benzer biçimde, “her ne olursan ol, yine gel” davetine icabet edilebileceğini, bunun çok kimliklilik değil, fakat sâbık/önceki benimseyişlerin hepsinin bu "davet"e katılmaya mani olmadığını ve fakat davete katıldıktan sonra tüm bu farklılıkların eriyip gideceğini ve yalnız hakikatin ortada kalacağını söylemek istemiştir (Mevlâna"nın, “testileri kır da gör bak sular nasıl bir yol tutar gider” sözü bunun şiirsel ifadesidir). “Gel ve geldikten sonra artık eskiye dönme” demektir bu. Ve Rückert, böyle alımlandığı takdirde Mevlâna"ya karşı "dürüst tercüman"lık veya "ayna"lık yapmış olacaktır. Doğru olan da budur.

    18 Belki bu noktada, hem söylem hem de eylem birlikteliğini içeren "seylem" kavramını üreterek kullanmalıyız.

    19 Bilindiği gibi bu etimolojik bağlamdaki bakış tarzı, Poe"nun “çalınan bir mektup” öyküsü üzerine -Freud"un bu öyküden hareketle oluşturduğu metnini, daha doğrusu asıl metni de içeren metnini dikkate alarak- yaptığı yorumlama işlemi sırasında Derrida tarafından kullanılmıştır (Bu yaklaşım için bk. Lacan ve Derrida, 2005: 78-82).

    20 Örneğin, Mevlâna"nın “her ne olursan ol yine gel...” seslenişini taklit ve tasvip etmek suretiy-le oluşturduğu “Ben Brahman, Hristiyan ve Müslümanım./ Sen de benim güvencimsin” tarzındaki söylemi, bunu göstermektedir (Burada, ünlü kıtanın Mevlâna"ya ait olup olmaması meselesinin pek bir önemi yoktur; çünkü Rückert bunu ona ait olarak görüyor ve onu özümsüyor. Başkasına ait olduğunun kanıtlanması bile -bu noktadan itibaren- sonucu değiştirmez. Hem o, hem de metnin asıl sahibi –sanılan/sayılan şahsiyet- bir hoşgörü nazarında ortaktırlar: Aynı istikamete bakan iki gözün ortasında oluşan anlamlı tek görüntü gibidir bu. Aynı mistik kültür madeninin ürünü olması da tartışma küpünü kırmaya yeter sanırız.)

    21 Yani bu açıdan da yeniden okunabilir ve yorumlama yapılabilir. Örneğin, Freud"un takipçisi Lacan"cı yorumlama tarzına da uygundur, Derrida ve takipçilerinin nazarına da. Deleuze-Guattari"nin yaklaşımına da (örneğin “yayılma” kavramı bağlamında yoruma da).

    22 Yoksa, “Ben Brahman, Hristiyan ve Müslümanım./ Sen de benim güvencimsin” demek, “ben hem Brahman, hem Hristiyan hem de Müslümanım” demek değildir. Mevlâna"nın “ne olursan ol, yine gel” dâvetinin çok kimliklilik kastetmediği ve içermediği gibi. Bu anlayışın, -Mevlâna hayranı bir başka Alman olan- Prof. Dr. Annamarie Schimmel"de de var olduğunu görüyo-ruz. "Müslüman olup olmadığı"nı sor(gulay)an birine Schimmel"in verdiği şu cevap bunun bir göstergesi ve bir kanıt belgesidir: “Beni Müslüman-Hristiyan kayıtlarıyla sorgulamayın.. Ben Mevlâna"nın dinindenim. Yeter mi?...”

    23 “Freimund”, Rückert"in mahlasıdır. Mevlâna Gazellerini 1819 yılında kaleme alan Rückert, bu gazelleri 1822"de yazmıştır./“Freimund”, hür konuşan ağız, her istediğini rahatlıkla, hiç kimseden çekinmeksizin dosdoğru söyleyen kişi anlamına gelen ve ad olarak da kullanılan bir sözcüktür. Rückert"in böyle bir mahlas kullanması, Mevlâna (dolayısıyla, çevirdiği Şark eserleri açısından) önemli ve anlamlıdır. Çünkü bu adlandırma ile o, bir bakıma kendi dilinde Mevlânalık yaptığını, onun gibi doğruyu dosdoğru söyleme cesareti gösterdiğini ima etmiş olmaktadır.

    24 Bu konuda bk. Öztürk, 1984.

    25 Almanca metinden Türkçeleştiren: İlyas Öztürk.



    Mevlâna Araştırmaları Dergisi Yıl : 2007, Sayı 1,

    http://akademik.semazen.net sitesinden 10.12.2020 tarihinde yazdırılmıştır.
  • Cimcime: Küçük ve nefis bir cins karpuz...
  • ABDAL: Arapça, bedel, bidl ve bedii kelimelerinin çoğulu olup, büdela da bu meyanda zikredilir.
    Karşılık, halef, şerefli, cömert, ivaz gibi lügat manaları bulunmaktadır. Tasavvufta ise veliler arasında, insanların işlerinde tasarruf için mânevi müsaade verilmiş kişilerdir. Türkçe'de kullandığımız abdal (hatta aptal) kelimesi. Arapça "Ebdal"den bozmadır. Kamus-ı Türkî'de safderun, ahmak, bir şeye akıl yormaz, kalendermeşrep ve derviş adam şeklinde tarif edilir.
    Tasavvufta, abdal, rical-i gaybtendir. Kur'an-ı Kerim'de geçmemekle birlikte. Aliyyü'l-Kari'nin Mevzuatı'ndan öğrendiğimize II, 1265)." Sizden önceki ümmete mensup bir kişi, hesaba çekildi. Hayırlı bir ameli bulunamadı. Ancak yumuşak bir insandı. Hizmetçilerine emrederken zora koşmazdı. Allah (c), şöyle buyurdu. "Buna ondan daha lâyıkız, onu affediniz (bırakınız)" Keşfu'l-Hafa, l, 135. Bu isim Kur'an'da beş yerde geçer.

    Ethem Cebecioğlu
  • 1602 syf.
    ·Beğendi·7/10 puan
    Osmanlı Türkçesini öğrenen öğrencilerin kesinlikle bulundurması gereken bir kitaptır. Topyekun Osmanlıca olanı almaktansa Türkçeleştirilmişini almanızı tavsiye ederim. Ayrıca bu sözlük, Arapça-Farsça tamlama ve edatlara da yardımcı olacaktır.