• KRAL OLACAK KİŞİ

    Krallığa Giden Yol
    Hastalıklı bir çocuktu, ancak birkaç yıl ömrü kalmıştı. Kral Murşili' nin dördüncü oğlu için koyulan teşhis buydu. Ancak daha sonra iyi haberler geldi. Kral uyurken en büyük oğlu, gele­cekteki kral, Muvattalli rüyasında krala tanrıça İştar'dan bir mesaj getirdi: Eğer kral hastalıklı oğlunu İştar' ın hizmetine verirse çocuk yaşayacaktı. Öyle de oldu. Hasta çocuk (başka bir Hactuşili) yalnız­ca hayatta kalmadı, yaşlılık çağına dahi ulaştı ve bu süreçte Hitit Krallığı' ndaki en önemli kişi oldu. Bütün bunları Hattuşili 'nin Savunması olarak bilinen belgeden öğreniyoruz. 1 Metin, bir pişmanlık veya tövbe ifadesi olmaktan zi­yade Hattuşili' nin başardıklarının meşrulaştırılması ve ülkedeki en yüksek makama ulaşmasını sağlayan yolların savunulmasıdır. Hat­cuşili neticede normal süreçlerden geçerek Hatti Büyük Kralı ol­madı; aksine tahtı kardeşinin (Muvattalli) ölümünden sonra başa geçen Urhi-Teşup'tan gasp etti. Ancak bu olayın gerçekleşmesine yıllar vardı. Yetişkinliğinin ilk yıllarında sağlığı düzelen Hattuşili, kardeşinin en becerikli ve en sa­dık destekçilerinden biri oldu. Muvattalli onu Yukarı Ülke valisi olarak atağında hem askeri hem de idari yetenekleriyle ön plana çıktı. Mevcut vali Arma-Tarhunda'nın yerine geçen Hattuşili, bu atamayla çok sayıda düşman kazandı. Arma-Tarhunda da kraliyet ailesine mensuptu ve kralın kardeşine yol açılması için bir kenara atılmasına çok bozulmuştu. Birçok kişi de onu destekledi. Yeni vali­nin itibarını sarsmak amacıyla ona karşı çok sayıda suçlama yapıldı. Hattuşili, bu suçlamalara karşı, iddialarına göre hamisi İştar' ın des­teği ve rehberliğiyle, azimle kendini savundu. Hattuşili daha sonra atamasını meşrulaştırmak amacıyla krallı­ğın kendisine emanet ettiği topraklardaki düşmanlara karşı bir dizi başarılı sefer gerçekleştirdi. Muvattalli, kraliyet başkentini Tarhun­taşşa'ya nakledince savaştaki önderlik becerileri ciddi bir sınavdan geçti. Başkentin taşınması geniş çaplı bir ayaklanmaya neden oldu ve kuzey bölgelerindeki düşman saldırılarını teşvik etti. Hattuşili' nin bize anlattığına göre İştar ardı sıra savaşa girerek düşmanlarını yendi ve kuzey devletlerindeki Hitit kontrolünü yeniden kurdu. Muvat­talli, iyi haberleri alınca çok memnun oldu. Kardeşinin başarılarını tanıyarak ona LUGAL ('kral') unvanını verdi ve Hakpis kentini (he­nüz yeri belli değildir) yapmasını sağladı. Böylece Hattuşili krallığın tüm kuzey bölgesinde, belki de eski başkent Hattuşa'da da, yetkileri eline aldı. Hattuşili bölgedeki yetki ve sorumluluklarını, en azından kendi kayıtları Hattuşili'nin Savunması'na göre, örnek teşkil edecek bir özenle kullandı. Hattuşili 'nin Savunması'ndan ayrıca Hititlerin bölgedeki gü­cünün zayıf olduğunu öğreniyoruz. Bu durum Hattuşili, Kadeş'te Ramses'le karşılaşan kardeşine katılmak üzere Suriye'ye gidince da­ha da belirginleşti. Hattuşili, Hitit ordusundaki tümenlerden bi­rine komuta ediyordu ve daha sonra Şam bölgesinin sorumluğu­nu üstlendi. Muvattalli'nin bölgeyi Ramses'e teslim etmeden önce Hattuşili'yi orada ne kadar tuttuğunu bilmiyoruz. Ancak Kuzey Anadolu'dan gelen haberler, yeni Kaşka istilası ve Hakpis kentin­deki ayaklanma Hattuşili'yi ilk fırsatta krallığına dönmek zorunda bırakmış olmalıdır. Bununla birlikte Hattuşili dönüş yolculuğunda Kizzuvatna ül­kesinde yer alan Lavazantiya adlı bir kenti ziyaret etti. Lavazanti­ya, tanrıça İştar'ın önemli bir kült merkeziydi. Hattuşili, kenti zi­yaret ederek hamisi
    tanrıçaya saygılarını sunmuş oluyordu. Böylece
    yurdunda kendisini bekleyen tehlikeli durumla yüzleşmeden önce tanrıçanın iyi niyetini ve desteğini yeniden kazanacaktı. Ancak Lava­zamiya'dayken yaşamının gidişatını tamamen değiştirecek bir şey ol­du. Gerçekten de bu olay Hatti'nin geleceğinde önemli bir rol oyna­yacaktı. Hattuşili, İştar rahiplerinin birinin kızı Puduhepa'yla tanıştı, yıldırım aşkıyla tutulduğu bu kadınla evlendi. Elbette gerçekten de bu olayın 'ilk görüşte aşk' olup olmadığını veya evliliğin daha ön­ceden ayarlanıp ayarlanmadığını bilmiyoruz. Belki de Hattuşili' nin yurduna dönerken Lavazantiya'yı ziyaret etmesinin nedeni buydu. Ne olursa olsun Puduhepa, yaşamı boyunca kocasını destekledi ve o öldükten sonra da krallıkta büyük bir nüfuz sahibi olmayı sürdürdü. Hattuşili yurduna döner dönmez hemen ülkesini düşmanlar­dan temizleye koyuldu. Yeni eşini kraliçe olarak görevlendirdiği Hakpis'te otoritesini yeniden kurdu. Oysa krallığındaki ayaklan­malardan hala pek çok kişinin kendisine karşı olduğu konusunda içinde kuşku kalmamıştı. Bu kişilerin en önemlisi bölgenin sabık valisi Arma-Tarhunda'ydı. Hattuşili' nin Suriye'de olmasını fırsat bi­lerek ona karşı suçlamalarda bulunmuştu. Hatta anlatılanlara göre Hattuşili'nin görevinden alınması için çabalayan Arma-Tarhunda büyüye dahi başvurmuştu. Hattuşili, suçlamaya suçlamayla yanıt verdi ve davayı kazandı. Muvattalli, davanın kaybedenine ne ister­se yapabileceğini bildirdi. Bu mükemmel bir propaganda fırsatıydı. Hattuşili, Hattuşili'nin Savunması'ndaArma-Tarhunda'ya 'fesatlıkla yanıt vermediğini' belirtir ve şöyle der: 'Arma-Tarhunda akrabamdı, üstelik yaşlı bir adamdı. Bu nedenle ona acıdım ve onu serbest bı­raktım'. Hattuşili, eski valinin oğlunu da serbest bıraktığını söyler. Daha sonra bundan pişmanlık duymuştur. Bu merhametli davranı­şına rağmen Arma-Tarhunda'nın ailesi Hattuşili'yle uzlaşmak şöyle dursun, ona olan düşmanlık beslemeye devam ettiler. Zamanla bu düşmanlık daha da açığa çıkacaktı.


    Muvatalli'nin Oğlunun Talihsiz Saltanatı
    Muvattalli'nin y. 1272'de ölümüyle birlikte taht sorunsuz olarak oğ­lu Urhi-Teşup'a geçti. Yeni kral, kralın bir cariye olan ikinci eşinden doğmuştu. Dolayısıyla kralın ilk eşinden doğan uygun bir varisi bu­lunmadığı düşünülür. Urhi-Teşup'un tahta çıkışı, kraliyetin veraset kurallarıyla son derece uyumluydu. Genç adamın amcası Hattuşili de yeğenine tam destek vermişti. Gerçekten de Hattuşili, Hattuşili 'nin Savunması' nda onu kendisinin tahta çıkardığını iddia eder. Belki da­ha sonra krala karşı gelmesini meşrulaştırmak için bu iddiada bulun­muştu. Belki de Muvattalli, Urhi-Teşup'u resmen veliahdı olarak ilan edemeden önce ölmüştü ve bu görev ülkedeki en kıdemli makam sahibi olan Hattuşili'ye kalmıştı. Ne olursa olsun Urhi-Teşup artık meşru Hatti Büyük Kralı'ydı. Urhi-Teşup, büyük olasılıkla bunu vur­gulamak için en meşhur iki selefinin ismi olan Murşili'yi seçmişti. İlk yıllarda amca ve yeğen iyi geçindiler. Hattuşili, her ne kadar amansız bir entrikacı olmakla birlikte, başlangıçta statükoyu değiş­tirmeye niyetli olmayabilirdi. Ancak Urhi-Teşup'un (karışıklıklar­dan kaçınmak için kralın doğumda aldığı ismi kullanacağız) aldığı ciddi bir karar tüm bunların değişmesine neden olmuş olabilir. Ur­hi-Teşup, babasının başkenti Tarhuntaşşa'ya nakletmesinden yakla­şık 20 yıl sonra merkezini yeniden Hattuşa'ya taşımaya karar verdi. Tarhuntaşşa terk edilmedi. Hatta üst düzey bir yetkilinin, belki de Suriye'deki valilerle eşit statüye sahip kraliyet ailesine mensup biri­nin yönetiminde Büyük Krallığın en önemli bölgesel merkezlerin­den biri olmaya devam etti. Urhi-Teşup, babasının faaliyetlerine aykırı olarak başka değişik­liler de yaptı. Hattuşili, genelde bu değişiklerde sorun çıkarmadı, bazı durumlarda bu değişiklikleri faal olarak destek verdi ve hat­ta teşvik etti. Ancak Urhi-Teşup, Muvattalli tarafından tanınmış geniş yetkileri, özellikle krallığın güney kısmındaki egemenliğini Hattuşili'nin elinden almaya kalktığında ikisi arasında bir gerginlik ortaya çıktı. Hattuşili, kardeşinin ölümünden sonra bölgesini başa­rıyla yönetmişti. Gerçekten de yeğeninin saltanatının ilk günlerinde Hitit diyarının en kutsal kentlerinden biri olan Nerik'i geri alması ve yeniden inşa ettirmesi parlak bir başarıydı. Nerik iki yüzyıl ya da daha fazla bir süre önce Kaşkalarca yağmalanmış ve harabe halinde bırakılmıştı. Kentin yeniden ele geçirilmesi ve yeniden kurulması kuşkusuz Hattuşili' nin gurur kaynağıydı. Bununla birlikte Hattuşili'nin krallıkta daha önce eşi benzeri görülmemiş bir güce sahip olması Urhi-Teşup'u giderek daha da huzursuz etti. Bunun dışında Urhi-Teşup, Hattuşa'ya dönüşüyle birlikte başkentin kuzeyindeki bölgelerde de facto bir müşterek ( or­tak) hükümdarın bulunması gerekliliğinin büyük ölçüde ortadan kalktığına inanmış olabilirdi. Bu nedenle giderek daha bağımsız davranmaya ve amcasının tavsiyelerine kulak asmamaya başladı. Ancak Muvattalli' nin ona tanıdığı yetkileri elinden alınca, ikisi arasındaki ilişki telafisi imkansız bir şekilde bozuldu. Hattuşili, yol yordam bildiğinden ve abisinin anısına olan saygı ve sadakatinden dolayı başlangıçta düşürülen statüsünü kabullendiğini yazar. Ancak Urhi-Teşup'un en değerli mülkleri olan idari merkezi Hakpis'i ve yeniden ele geçirdikten sonra kalbinde yer eden kutsal kent Nerik'i elinden alması bardağı taşıran son damla oldu. Amca ve yeğen arasındaki gerilim giderek artarak iç savaşa dö­n üştü. Hattuşili, Hattuşili 'nin Savunmasında bu çatışmanın meşru kralına karşı bir ayaklanma olmadığı konusunda bizi ikna etmek için elinden geleni yapar. Bu bir ayaklanma değildi, aksine kutsal güçlerce karar verilecek adil ve meşru bir mücadeleydi. 'Samuhalı İştar ve Nerikli Fırtına Tanrısı! Gelin ve bir karar verin!' Elbette ko­mutanların düşmanlarına karşı yaptıkları 'haklı' savaşlarda tanrıla­rın veya Tanrı'nın kendi yanlarında oldukları iddiasına tarihte sıkça rastlanır. Üstelik tüm karşı çıkmalarına rağmen Hattuşili'nin Hat­ti' nin seçilmiş kralına karşı savaşa girmesinde hiçbir meşru temel yoktu. Urhi-Teşup'un kısa süreli saltanatı sırasında (yaklaşık yedi yıl) becerikli ve işine bağlı bir hükümdar olmadığına inanmak için ortada bir neden de yoktur. Amcasının kışkırttığı savaş (Urhi-Te­şup'un meşruiyetini çürütmek için ona hiçbir zaman tahta çıktığın­da aldığı Murşili ismiyle hitap etmedi) esas itibariyle biri meşru kral, diğ�ri gaspçı olan iki adam arasındaki iktidar mücadelesiydi. Kısa ve acı dolu bu mücadelede her iki tarafın anayurttan Batı Anadolu'daki devletlere dek uzanan alanda destekçileri vardı. Mücadele, Hattuşili Urhi-Teşup'u tutsak ederek üstünlük sağlayınca sona erdi. Yeğenini sürgüne gönderen Hattuşili, onun yerine tahta çıktı. Gaspçı Yurtta ve Yurtdışında Destek Arayışında Hattuşili tahta çıktıktan sonra meslek yaşamının en büyük zorluğuyla karşı karşıya kaldı. Hem kendi tebaasını hem de yabancı meslektaş­larını Hatti' nin meşru Büyük Kral' ı olduğuna ikna etmek zorunday­dı. Bu kolay bir iş değildi. Yaşanan çatışmanın Hatti nüfusunu ikiye böldüğünü düşünen (başkentte bile ayaklanmalar çıkmıştı) Hattuşili tüm tebaasını kendi hükümdarlığı altında birleştirmeye çalıştı. Bu amaçla iktidarı ele geçirmesini meşrulaştırmaya çabalayarak Urhi-Te­şup'u destekleyenlerden intikam alınmayacağı sözünü verdi. Yabancı kralların desteğinin sağlanması da bir o kadar güçtü. Bu krallar, Hattuşili'yi Hatti Büyük Kralı olarak tanırlarsa, kendi tebaasının onayını alması da kolaylaşırdı. Oysa sürgüne gönderilen Urhi-Teşup hala ciddi bir engel teşkil ediyordu. Urhi-Teşup Suriye'de bulunan Nuhaşşi'ye yollanmış, orada meşgul olması ve fesattan uzak durması için kendisine bazı idari görevler tanınmıştı. Urhi-Teşup ise tahtını geri almaya kararlıydı ve anlaşıldığına göre bu amacı için hem Asur hem de Babil krallarından diplomatik destek talep etmişti. Hatti ve Asur arasındaki ilişkiler, Asur kralı Adad-nirari'nin Ha­nigalbat ülkesine saldırmasıyla gerilmişti. Eski Mitanni Krallığı' nın kalıntısı olan Hanigalbat, kağıt üzerinde bağımsız olmasına rağmen esasen Hititlere bağlı kukla bir devletti. Adad-nirari, Urhi-Teşup Hitit tahtındayken bu ülkeyi Asur' a bağladı ve ardından ilhak et­ti. Hatti'yle savaşmak istemeyen Adad-nirari, Urhi-Teşup'a barış­çıl teklifler sundu ancak önerileri geri çevrildi. Yeğeninin idaresiyle arasına mesafe koymayı amaçlayan Hattuşili ise Adad-nirari'yle iyi ilişkiler kurarak Asurluların kendisini meşru Hatti kralı olarak tanı­malarını sağlamaya çalıştı. Ancak başlangıçta Adad-nirari nezdinde yaptığı girişimler başarısız oldu. Bunu Hattuşili'nin Adad-nirari'ye yazdığı ve kralın taç giyme törenini önemsemediğinden şikayet etti­ği bir mektuptan çıkarıyoruz: Kral olunca bana bir ulak göndermedin. Krallar tahta ge­çince, onunla eşit seviyede olan kralların uygun hediyeler, krallara layık giysiler ve kutsal yağ göndermesi bir gelenek­tir. Ancak sen böyle yapmadın. 2 Hattuşili Babil Kralı II. Kadaşman-Enlil'le de diplomatik ilişkiler kurmakta zorlandı. Oysa kralın babası ölmeden hemen önce Hat­tuşili'yle ittifak kurmuştu. Dolayısıyla kuşku içinde olan gaspçı, eski baş düşmanı Ram­ses'le iyi ilişki kurmaktan başka bir çaresi olmadığını anladı. Firavun kendisini Hatti' nin meşru kralı olarak kabul ederse, tebaasının gö­zünde itibarının önemli ölçüde artacağını umuyordu. Ancak ortada önemli bir sorun vardı. Urhi-Teşup, Suriye'de sürgünde bulunduğu yerden kaçmış ve Mısır' a sığınmıştı. Hitit ve Mısır kraliyet sarayları arasında Urhi-Teşup'un yeri ve akıbeti konusunda telaşlı yazışmalar yapıldı. Mektuplardaki üslup sert ve iğneleyiciydi. Ramses, Urhi-Te­şup'u teslim edemeyeceğini çünkü onun nerede olduğunu bilmedi­ğini yazdı. Hattuşili ve Puduhepa ise firavuna inanmadılar. Ancak firavunun taleplerine karşılık verdiği yanıtlardan en sinir bozucusu firavunun Urhi-Teşup'un Mısır'dan ayrılarak Hitit topraklarına geri döndüğünü iddia etmesiydi. Hattuşili bu iddiayı şiddetle reddetti: 'Urhi-Teşup Halep, Kadeş veya Kizzuvatna'da değil; aksi halde te­baam bana haber verirdi!' Firavun ise buna burun kıvırarak 'senin tebaan güvenilir değil' yanıtını verdi. Nihayet Barış! Urhi-Teşup vakası anlaşıldığına göre yıllarca sürdü. Ancak Ramses ve Hattuşili'nin bu ve başka konularda birbirlerine yazdıkları sert mektuplara rağmen herkesin iyiliği için ortak bir noktada anlaştı­lar ve farklılıklarını bir barış antlaşmasıyla giderdiler. Böylece Kadeş Muharebesi'nden 15 yıl sonra, 1259 yılında bir antlaşma imzalan­dı. Ebedi Barış adı verilen bu antlaşmada imzacı taraflar 'aralarında daimi olacak büyük bir barış ve kardeşlik' kurmaya yemin ettiler. Antlaşmanın biri Hattuşa'da, diğeri fi-Ramses'te olmak üzere iki müstakil metin düzenlendi. Her bir metin, anlaşılan konular üze­rinde yazarın kendi görüşünü yansıtmakla birlikte farklılık genel olarak asgari düzeydeydi. Hitit versiyonu, ilk taslak metin temel alınarak önce Akkad di­linde yazılmış, gümüş bir tablete kazınarak Mısır' a gönderilmiş ve orada Mısır diline çevrilmişti. Bu versiyonun kopyaları Karnak'taki Amun Tapınağı' nın ve bugünkü Luksor yakınlarında Nil boyunda yer alan ve Ramesseum olarak bilinen Ramses Tapınağı'nın duvar­larına kazındı. Aynı şekilde Mısır versiyonu da önce Mısır dilinde hazırlandı ve Akkad diline çevrilerek gümüş bir tablet şeklinde Hitit sarayına gönderildi3 (Dolayısıyla antlaşmanın Mısır dilinde yazıl­mış versiyonu özgün Hitit versiyonunu ve Akkad dilinde yazılmış versiyonu da özgün Mısır versiyonunu temsil eder). Dünyada tüm zamanlar için barış ve uyuma ilham verdiği düşünülen bu antlaş­manın çevirisi, New York'ta bulunan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin girişine asılmıştır. Şimdi tüm bunlara biraz kuşkuyla yaklaşalım. Antlaşmanın iki versiyonu da genel olarak milletler arasındaki barış ve uyum ideolo­jisinden ziyade özel olarak devletlerin çıkarlarını yansıtıyordu. Ant­laşma, üçüncü bir devletin saldırısı durumunda imzacı tarafların birbirlerine askeri destek sağlaması gibi teminatları ve iltica hakkı talep eden mültecilerin iadesine yönelik hükümleri içeriyordu. Da­ha da önemlisi Hitit versiyonunda, Mısır versiyonunda bir karşılığı bulunmayan bir hüküm vardı. Buna göre Hatti halkı Hattuşili'ye karşı ayaklanırsa, Ramses krala yardımcı kuvvet göndermek zorun­daydı. Bu hüküm kuşkusuz Hattuşili' nin kendisini güvende hisset­mediğini ve idaresine karşı yeni ayaklanmaların çıkması durumunda yabancı askeri kuvvetleri çağırmaya hazır olduğunu gösteriyordu. O halde Hattuşili'nin bakış açısına göre bu antlaşma, firavunun Hactuşa'daki rejimini desteklemesi ve kendi halkının başkaldırması durumunda Mısır askeri desteğinin güvence altına alınması açısın­dan önemliydi. Ramses açısından ise bu antlaşmaya imza koyması­nın nedenlerinden biri antlaşmanın propaganda değeriydi; böylece Hitit kralının küçük düşürücü bir biçimde barış istediğini öne sü­rebilirdi. Ramses' in Suriye-Filistin bölgesindeki askeri serüvenleri­nin, özellikle bölgede büyük başarılar elde eden III. Tuthmosis gibi savaşçı önderlerin yanında, pek de kalıcı bir değeri olmadığı dü­şünüldüğünde antlaşma firavunun savaşçı bir kral olarak itibarını artırabilirdi. Asur' un her iki krallığa bağlı topraklara yönelik giderek artan tehdidi ve Asur'un Fırat boyunca bir istilaya kalkışma olasılığı da eski düşmanların ikna olarak uzlaşmaya varmasında bir etken olabilir. Ortak düşman korkusu kadar kalıcı bir barış ve uyum arzu­su da Ebedi Antlaşma'ya temel oluşturmuş olabilir. Birleşmiş Milleder'i ziyaret eder ve antlaşma metnini okursa­nız tüm bunları aklınızda tutunuz. Belki de siz o kadar kuşkucu olmayacaksınız. Hitit ve Mısır sarayları arasındaki gerginlik hala ta­mamen yatışmasa da iki krallık Tunç Çağı'nın geri kalanı boyunca TREVOR BRYCE barış içinde yaşadılar. Daha önemlisi antlaşma Suriye ve Filistin bölgelerinin daha istikrarlı bir hale gelmesine temel oluşturdu. Kuş­kusuz iki krallık arasındaki sınırlar belirlendi, bu sınırlar içinde yer alan çeşitli krallıklar ve kentlerin uyum içinde yaşaması sağlandı. Küstah Dönek Hattuşili'nin bu antlaşmayı iyi karşılamasının nedenlerinden biri de Anadolu topraklarında acil önlem gerektiren bazı rahatsız edici gelişmelerdi. Kaşkalar bir kez daha Hatti'nin kuzey sınırlarını tehdit ediyorlardı ve bu halkı uzak tutmak için düzenli seferlere çıkılma­sı gerekiyordu. Ancak batıda daha da rahatsız edici ayaklanmalar patlak verdi. Kralın yıllıklarından günümüze ulaşan az sayıdaki parçadan, Anadolu yarımadasının güneybatısında yer alan Lukka ülkeleri'ndeki asilerin bölgede Hititlere bağlı toprakların büyük bir kısmını fethetmek üzere olduklarını öğreniyoruz. Durum o kadar ciddiydi ki kral bizzat batı seferine çıkmak zorunda kaldı. Belki de en meşhur Hitit belgelerinden biri bu döneme aitti. 'Tavagalava Mektubu' olarak bilinen bu belgede bir Hitit kra­lı, Ahhiyava kralına hitap eder.
    Mektubun adı Ahhiyava kralının kardeşi olan ve Anadolu'ya gelerek Hitit yetkililerinden mülteci­leri teslim alan Tavagalava'dan gelir. Üç tabletten oluşan mektu­bun yalnızca son tableti günümüze ulaşmıştır. Metnin yazarı ve gönderilen kişinin adları bugün ne yazık ki kayıp olan ilk tablette yazıyor olmalıdır. Bununla birlikte pek çok bilim insanı mektubu Hattuşili'ye atfeder. Ayrıca mektubun asıl konusu bir zamanlar sanıldığı gibi Tava­galava değil, daha önce tanışmış olduğumuz Piyamaradu'dur. Uzun süre boyunca Hitit otoritesini hiçe sayan bu kişi başta Lukka ülke­lerinden olmak üzere Hitit tebaası arasından taraftar toplayarak bu kişileri büyük olasılıkla Ahhiyava topraklarına yerleştirilmek üzere Tavagalava'ya teslim etmişti. Bazı mülteciler gönüllü olarak gider­lerken, Hititlere bağlılığını sürdürenlerin kendi iradeleri dışında götürüldükleri anlaşılmaktadır. Bu kişiler çok büyük olasılıkla, Hi­titlerin seferlerde ele geçirdikleri ve anayurda naklettikleri mülteci­ler gibi, yeni yurtlarının işgücüne dahil olmuşlardı. Ne olursa olsun Hattuşili mültecileri hepsini geri istemiş ve onların geri alınması batıdaki seferlerinin nedenlerinden birini teşkil etmişti. Piyamaradu'nun faaliyetlerine son verilmesi bu seferin başlıca nedenlerinden biriydi. Ancak bu iş kolayca halledilemedi. Piyama­radu'ya batıda verilen destekten ve özellikle Ahhiyava kralının ona üstü kapalı bir şekilde arka çıkmasından haberdar olan Hattuşili, onu kuvvet kullanmadan dize getirmeye çalıştı. Batıya ilerlerken Piyama­radu' ya ulaklar gönderdi ve haberleşme kanallarını açık tutarak onun­la barışçıl yollarla anlaşmak istedi. Ancak Piyamaradu bu girişime ilgi göstermedi. Resmi diplomatik prosedürleri takip etmeyen eski efen­disinin kendisini aldatmaya çalıştığını söyleyerek teklifleri reddetti. Sorunun silahlı çatışma yoluyla çözülmesi artık kaçınılmazdı. Hattuşili batıya doğru ilerleyişini sürdürdü ve Piyamaradu ve taraftarlarını kıyı boyunca takip etti. Piyamaradu taraftarları Hi­titler yaklaşana dek sert bir direniş göstermekle birlikte sayılarının azlığı nedeniyle savunmasız bir durumda kaldılar. Piyamaradu, düş­manları tarafından ele geçirilmek üzereydi ve uzun bir süre boyunca serbest dolaşmayı umamazdı. Geriye tek bir seçenek kalmıştı. Mi­lavata kentine doğru kaçtı ve bu kentten sığınma talep etti. Milava­ta'd.a güvende olacağını düşünüyordu çünkü kent o zaman Ahhiyava kontrolündeydi. Elbette ki Hitit Kralı Ahhiyava'nın egemenliğine saygı görecek ve kentten uzak duracaktı. Bu umudu boşa çıktı. Hat­tuşili, düşmanını ele geçirmeye bu kadar yaklaşmışken diplomatik nezaketi önemsemedi ve kıtalarına kente girerek Piyamaradu'yu ya­kalamalarını emretti. Görünüşe göre döneğin yaşamı beklenmedik bir şekilde sona erecekti. Ancak Hattuşili, Piyamaradu'nun hayatta kalma içgüdüsünü hafife almıştı. Düşmanı, bir kez daha kendisini izleyenleri atlattı. Bir gemiye binerek Milavata'dan ayrıldı ve Hitit­lerin ulaşamayacağı Ahhiyava topraklarında güvenli bir yere, büyük olasılıkla Ahhiyava kontrolündeki Anadolu kıyılarının açıklarında bir adaya vardı. M
  • 216 syf.
    ·Puan vermedi
    Sevilay Kaygılak'ın Neoliberalizm Koşullarında Zorunlu Göç ve Kentleşme adlı çalışması kendisinin yüksek lisans tezinin geliştirilmiş bir biçimi olarak karşımıza çıkmaktadır.Yazar dört bölüme ayırdığı kitabında I.bölümde Göç Olgusu üzerinde durur.II.bölümde Yeni Kentsel Gerçeklik ve Göçmenlik Konumu adlı başlıkta ise göç sonucu kentlerdeki değişen görünümü, göçmenlik ve yeni kentsel gerçeklik gibi başlıkları ele alır ve açıklar.III.bölüm Türkiye'de değişen göç, göçmenlik ve Kent yaşamı başlığını taşır.Bu ana başlık altında Türkiye'de geçmişten günümüze iç göç hareketlerinin özelliklerini, yönelimlerini genel olarak anlatır.Kitabın son bölümüyse yazarın tamamıyla kendi inceleme, gözlem ve araştırmaları sonucunda Mersin'de göçmenlik, kent yaşamı, sosyo-ekonomik dinamikler üzerine kurulur.Alanında öncü ve başarılı çalışmalardan birisi olarak özellikle sosyolojik göç konusuyla ilgili çalışma yapan herkese önerebileceğim bir eser.