• Bu aşk mı? Birinin seni dövmesine ve sana iğrenç davranmasına izin vermek mi? Ah şu insanlar o kadar... Zayıflar ki. Hayatlarını değiştirecek güçleri yok. O hissi biliyorum. Tek yapabileceğin katlanmak. Bunun seni ne kadar yıprattığını kimse anlamıyor.
  • Kim olduğumu unuttum. Hala yazıyorum ama. Kim olduğumu hatırlarken de yazıyordum, şimdi de yazıyorum. Bu kez herkesin etrafına sarılı o bissürü hayattan yazıyorum ama. Gayet kolay. Gidiyor su gibi, kara kara kelimeler. Eskisi gibi ısssız değil galiba dünya. Fazla s'li ama. Sanki arkamda sürekli konuşan bir Johhny, bir de Mary var. Benim kim olduğumdan bahsediyorlar isim vermeden. Ben anlamıyorum ama. Sanki anlasam çok fark edecekmiş gibi. Kurşun sıkmak istemiyorum diyor dışarıdan bir ses. Üçüncü kattayım, ama nasıl…Hayal kuruyorum galiba. Görüntüsüz hayaller, sadece sesler. Meyve yuvarlak değildir diyor başka bir ses. Benimki bu kez. Sesimi tanıyorum, kendimi unuttum ama. Yanıyorum bir parça da, kırık kanatlı bir melek vardı eskiden - herkesin bir derdi var. Yeşil de var ekranda, okyanus da. Yazıyorum ama hala, ilgilenmiyorum soğuk renklerle. Belki de asıl soruna odaklanamıyorum, benliğime. Bir problemim olmamasına rağmen kendisiyle, bulmam gerektiğini hissedebiliyorum. Hatırlamam gerek ya da. İpucu? Dışarıdan gelen sesler sadece. Bir de kulaklığımda çalan şarkı. Bir savaşla alakalı, düşmanım galiba ben. Düşman olmayanlar bana doğru koşuyorlar, boğazlarında siyah birer- hayır iki- çizgi, koşuyorlar, koşuyorlar, yaklaşıyorlar. Ben bir şey yapmıyorum, dinliyorum sadece, onlar koşuyorlar. Kaplumbağa paradoksu gibi -kurbağa mıydı yoksa, solucan?- Sürekli yaklaşıyorlar. Şarkı bitiyor az sonra. Ben hatırlamıyorum hala kim olduğumu dışarıdan gelen seslere rağmen. Demek ki ağır bir şeyler geçirmişim. Camdan yola bakıyorum. Bomboş her gece gibi. Yasak zaten hep. Yazmak değil ama. Emin misin diye biri bağırıyor dışarıdan. Sadece bir mi? Telefon çalmalı birazdan. O zaman öğrenebilirim belki beni. Çalmadan açıyorum hemen. Kimse konuşmuyor, sadece enstrümantal bir şeyler var dışarıdan gelen, aletsel ya da, sözsüz mü deme lazımdı, diye yazıyorum. Hala serbest çünkü yazmak, hala yazıyorum ben de. Yazıyorum bir de fotoğraf makinesini açıyorum. Telefon diyordun ya biraz önce diye ağlak ağlak çalıyor telefon. Aynaya bakıyorum, fotoğraf makinesi diyor karşımdaki. Ben seni tanıyorum diyorum ona. Evet benim diyorum karşıdan da. Kapanıyor hemen Narcissus, şarjı üzgün, ekosu kuvvetli, tersi sağlam, istese oturtur kodu mu. İstemiyor, benim gibi. Bilmiyor belki benim gibi o da başına gelenleri. Ben biliyorum ama, sadece kim olduğum bilgisi kayıp bende. Bahse var mısın yazıyorum ekrana sonuna soru işareti koymadan. Yerinde sayıyor, camdan bakıyorum ben de tekrar. Orada. Bir kere düşünmedin beni diye bağırır gibi bakıyor yıldızlara. Düşünmedim mi gerçekten bir kere bile? Hatırlayamıyorum onu da. Kim olduğum aklıma gelirse belki, onu düşünüp düşünmediğimi de bulabilirim. Kulaklıktaki ses yükselip alçalıyor, Iris diyorum, deviniyorum, ama sevdiğim değil, başka birisi bu, gidin gidin diyorum hemen, bebekler gelmeden kaçıyor adam, gelmiyorlar ama. Kimse gelmiyor. Kim olduğunu hatırlayamayan birisine kim gelir ki hem. Şaka mı bu diyor telefondaki ses. Açmışım demek ki, bilmiyorum diyorum. Nasıl bilmezsin diyor. Hatırlamıyorum diyorum. Hiçbirini mi diyor. zeytuni sen. Davudi olması lazımdı diyorum telefona. Kendimden başka her şeyi hatırladığımı söylemiyorum tabii, bir de düşünüp düşünmediğimi onu. Sanki bunları sesli söylemişim gibi mor bir ışık yanıyor ekranda. Telefon kapanmadan önce, sen, diyor. Soğuk renklerle işim olmaz benim. Kapanıyor densiz ses. Çok ses var , saçma bir akşam, eskilerden bir şeyler çağrıştırıyor bana. Küçükken ya da büyümüşken yaptığım bir şeyi sanki. Amber gibi ya da berber, bağlanmakla ilgili hatta , Sade? Ben kimdim peki? Soru işaretini gördüğüme emin olunca kalkıp buzdolabına gidiyorum. Bir insanı buzdolabına bakıp tanıyabilirsiniz diye yazıyordu okuduğum dört kişisel gelişim kitabında da. Ben tanıyamıyorum ama, bir tıraş bıçağı -çok pahalı olmayan- üç/dört hazır şiir ve ilk bakışta zekice olduğu düşünülen, ama sonra bir boka benzemediği anlaşılan bir kelime oyunu. Çöpe de bak diyor televizyondan bir ses. Ben de televizyona bakıyorum. Pahalı bir şeye benziyor, biraz da ukala. Zengin miyim ben, üzgün müyüm? Bir insanı çöp kutusundan anlarsın en iyi diyor televizyondaki şapkalı bıyıklı dedektif. Saat geç galiba, 90'lara az kalmış. Eyvallah diyorum, anlamıyor kolon kanseri suratlı yardımcısı. Her zaman oluyor bunlardan bir tane. Bine kadar sayıp bakıyorum çöp kutusuna, mavi bir şişe, bir de biraz önceki dedektifin bıyığıyla şapkası. Soğuk renklerle işim olmaz deyip koşuyorum düşman olmayan askerlere doğru. Onlar bir şey yapmıyorlar kim olduklarını unutmuş gibi. Zeno paradoksu sanki- Aşil miydi yoksa?- yaklaşıyorum, ulaşamıyorum bir türlü. Yoldan bağırıyor en Portishead sesiyle nasıl hatırlamazsın diye. Sana ne diye bağırır gibi yapıyorum ben de boş sokaklara. Ses gidiyor geliyor sürekli aramızda. Aksi biraz. Ben kim olduğumu bilmiyorum, o onu süşünüp düşünmediğimi bilmiyor. Kapatıyor telefonu Narcisssus, ağlamaktan bitap. Dünden beri söyleyeceğim söyleyemiyorum diyor televizyondaki. Dizi bitmiş galiba. Gerçekten özlemiş galiba. Sayıklıyor uykusunda. Arada ismimi de söylese, ya da kim olduğumu. Kapı çalınıyor, kapıya çıkmak yasak oysa. İkinci el de olsa sevmek yasak diye yazıyorum ekrana. Ünlem koysam mı? Güzel olmuş diyorum kendi kendime, bilmememe rağmen kendimi. O zaman ben şair miyim, Twitter mıyım yoksa, sersefil miyim? Kapı yumruklanmaya başlıyor kırılacak gibi. Ben huysuzlanmaya başlıyorum. Müzik şiddetlenmeye başlıyor. Camlar zangırdamaya başlıyor. Ezan okunmaya başlıyor. Sokak dolmaya başlıyor. Işıklar yanıp sönmeye başlıyor -ya da ben gözlerimi açıp kapamaya başlıyorum.- Belki de her şey yeniden başlıyor. Kim olduğumu bilmeme gerek yok diyor televizyondaki manken. Gidelim diyor ona Nazan Öncel. Telefon da çalmaya başlıyor, bakıyorum isimsiz. Kapanıyor televizyon. Açıyorum telefonu, gidiyorum diyorum karşıdan. Cevap vermiyorum. Rüya olmalı diye düşünüyorum. Aniden uyanıyor kanepede, evet rüyaydı hepsi diyor. Düşünüyorsun hala beni biliyorum diyor camdan uzaklara bakıp. Ben gülümsüyorum. Kim olduğumu bilmediğimi çaktırmamaya çalışarak devam ediyorum yazmaya.
  • Belki de en sevmediğim kelimelerden biridir ANLIYORUM SENI bence bu zaman da kimse kimseyi anlamıyor ve anlamak dahi istemiyor.
  • ''Güzeldin, ama önce iyiydin. Elbette seni yazacaktım..''


    Kaç zamandır kendi yalanlarım içinde kayboluyorum. Bir türlü kendime yediremiyorum gerçeği. Her ne kadar gerçek olanı bilsem de kendimi kandırmakta bir numarayım. Niye mi? Mazoşistlik bünyeme işlemiş. Artık ne yaparsam yapayım çıkar yolum hep aynı “üzüntü, stres, güvensizlik”. Hayat ne çok zorluk çıkardı karşıma, yüzlerce cevaplarını bir türlü öğrenemediğim sınavdan geçtim. Hadi her şeyi geçtim. Bir gün karşıma biri çıkıyor ve onu sahipleniyorum. Kısa zamanda her şeyim oluveriyor o kişi. Ve bilindik klişe laflar “beni bırakma, ben seninle mutluyum, sen varken sevgiliye asla ihtiyaç duymuyorum” ve ben bunlara inanıyorum olmayacağını bile bile. Öyle çok güveniyorum ki “o yapmaz, asla beni üzmez” diyorum. Tamam diyorum bu sefer tamam , sonunu dilim varmıyor söylemeye , aklım almıyor, kabullenemiyor, dudaklarımdan dökülmüyor , mantık dışı, kalbime aykırı ama…
    Nedenini bilmediğim bir şekilde başlıyorum sürekli umut etmeye, o da seviyor, çekiniyor, kaybetmekten korkuyor, bu sefer hata bende. Ciddi düşünüyor, belki de beni kıskandırıyor…Ve onlarca, yüzlerce ve binlerce umut; beni olduğum yerde bırakıyor, karşıma geçiyor ve bir güzelce fantastik hayalleri de peşi sıra dizip önüme günlerce, aylarca ve yıllarca oyalıyor beni..
    Hele ki, niyetini sorgulamadıysam, yerimden kıpırdayamıyor hissedemiyor ve göremiyorum. Duymuyor, hayattan kopuyorum.
    Yine aynı acı gerçek eminim artık beni sadece eğlence olarak görüyor...
    Peki, ne oluyor sonu? Yine hüsran. Hayatın bir sınav olduğunu bile bile kendi hayatımla oynuyor kendi sınavımdan kalıyorum. Bir kanepede dalıp gidersin de kimse gelmez üstünü örtmeye ya aynen işte böyle..Tek bildiğim gerçek var ki yarınım asla değişmiyor.. Her başlangıcın sonu bitiştir aslında, her ne kadar istemesem de. Benim için mutlu son diye bir şey yok asla. Ne zaman tam anlamıyla mutlu olabilmişim? Mutlaka beni üzen kişiler çıkıyor, beni yok etmek isteyen, hayatımla oynamak isteyen, dalga geçip eğlenmek isteyen bir sürü kişi oluyor. Neden bir başkasının sustuklarını konuşmak hep bana kalıyor? Canım acıyor hep sürekli bıkmışlıktan. İnsan bir kişiye güvenemez mi hiç? Neden insanlar bu kadar değişken olur ki? Ne isterler benden, mutluluğumdan? Oysa sevilesi, güvenilesi ne güzel şeyler var ki hayatta. Mesela kitaplardaki karakterlere güvenebilirim. Onlar hiç gitmezler, onlar hiç üzmezler beni. Beni sürekli mutlu kılabilir, mutlu edebilirler. Ya da bir şarkının umut veren dizelerine ezgilerine sığınabilirim. Gitmek istiyorum hep hiçbir şey olmayacağını bile bile. Gitmek istesem geride bıraktıklarıma üzülüyor, kalmak istesem bu sefer de yalanlarla dolu bir kuyuda buluyorum kendimi. Kaçmaya bile çalışamıyorum her şeyi bildiğim halde. Çok yoruldum, her şeyden sıkılmış başımı almış, umudumu kesmişim. Bir kelebek benden kısa yaşamıyormuş meğerse .. İnsanların tek yaptığı güven duygusuna hala inanmakta ısrar ede ede kendimi bitirmişim.
    Gitmekle kalmak arasında bir arafta hayatım film şeridi gibi izletilirken yaşadıklarım hep çok acıklı diyeceğim. .Günler geçiyor. Günler koşar adım. Günleri tutamıyorum. Okuyorum. Yazıyorum. Niyetlerin dilini sökmeye çalışıyorum. Ve ölene kadar böyle yaşamakla mükellefim...


    Gökyüzü Güneş olsa
    ''Ne dedimse inanma
    Seni değil kendimi aldatıyorum
    Sen istediğin kadar
    Varlığın ta kendisi ol
    Ölümsüzlüğün ta kendisi
    Ben günden güne yok olmaktayım
    Bütün ışıkları kaldırıp attım bir yana
    Anlamıyor musun?
    Gökyüzü güneş olsa
    Sensiz karanlıktayım''