• Hattuşa'da Başka Kimler Yaşardı?


    Sarayın genişliği ve ferahlığına rağmen sarayla bağlantılı olan ancak sarayın dışında yaşayan eşraf da olmalıydı. Peki nerede yaşıyorlardı? Bugüne dek kentin yerleşim alanlarının çok azı gün yüzüne çıkarıl­dı. Bunlardan en önemlisi Aşağı Kent'teydi ve Fırtına Tanrısı Tapı­nağı' nın yakınlarındaydı. Bu bölgeden saraya ulaşım kolayca sağla­nabilirdi. Görünüşe göre seçkinler burada ikamet ediyorlardı. Çok sayıda odası olan bu binaların bazılarının kendi su tesisat sistemleri, fırınları ve açık şömineleri vardı. Mimari tasarımlar zamanla deği­şikliğe uğradı. Erken dönemdeki avlulu evlerdeki iç avlular daha sonra üstü tamamen kapalı yaşam alanları içeren sahanlıklı evlere dönüştü. Evler de tapınaklar gibi ahşap iskeletin üzerine yerleştiri­len kerpiçten yapılmış, düz çatıları da çamurla kaplanmıştı. Bu bölgenin bürokratlara, rahiplere, önde gelen güvenlik ve sa­vunma kuvvetleri mensuplarına (Yukarı Kent'te, Sarıkale kayası ya­kınlarında bulunan kare şeklindeki yapılar kışla olabilir) ve hizmet­leri Hitit toplumunun maddi sürekliliği için hayati önem taşıyan vasıflı zanaatçılar ve meslek erbabına ev sahipliği yaptığını varsaya­biliriz. İnşaat işçileri, tarım işçileri, çiftçiler vb. gibi daha düşük top­lumsal konuma sahip insanlar kentin dışında yaşarlardı. Kuşkusuz sayıları çok olan ve kent surlarına yakın alanlarda bulunan köyler, mezralar ve tarım arazilerinde yaşayan bu kişiler, düşman saldırıları sırasında surların ardına sığınıyorlardı. Bununla birlikte bugüne dek yürütülen arkeolojik araştırmalarda kent çeperlerinde yaşayan bu cemaatlerin varlığına ilişkin bir kanıt bulunamamıştır. Bu konuda en ufak bir iz bulmak bile zor bir iş olacaktır. Hattuşa'nın nüfusunun 9.000 ile 15.000 arasında değiştiği tah­min edilmektedir. Kentin Yakındoğu'daki Büyük Krallıklardan birinin başkenti olduğu düşünüldüğünde bu sayılar son derece mütevazidir. Ancak öyle de olsa Hattuşa'da çoğunlukla idarecilerin, diplomatların ve rahiplerin yaşadığı gerçeği göz önünde bulundurulmalıdır. Kentte önemli bir ticaret merkezi ve tüccar sınıfı yoktu. Kayda değer sanayi ve üretim faaliyetleri bulunmuyordu. Bu durum imparatorluğun son yıllarında Yukarı Kent'tin en güney ucunda bulunan tapınaklardan bazılarının kullanılmaz hale gelmesiyle birlikte değişmeye başladı. Başlangıçta surların dışında yaşayan alt sınıflara mensup unsurların kentin içine yerleşmeleriyle tapınakların yerlerini küçük barınaklar ve atölyeler aldı. Bu kişiler artık kralın kuvvetlerinin, tahkim edilmemiş yerleşimleri koruyacağına yönelik güveni yitirmişlerdi.



    Tahıl Depoları
    Hattuşa'nın dini ve idari işlevlerine ek olarak Hitit devletinde oynağı bir diğer önemli rol da bir tahıl deposu ve yeniden dağıtım merke­zi oluşuydu. Jürgen Seeher'in ekibinin gerçekleştirdiği kazılar başlıca iki depoyu gün yüzüne çıkarmıştır. Bugün Büyükkaya olarak bilinen depolardan biri Aşağı Kent'in kuzeydoğusundaki uzun ve yüksek bir sırtta bulunur ve kentten derin bir vadiyle ayrılırdı. Hitit döneminde deponun çevresinde on üçüncü yüzyıla tarihlenen bir tahkimat var­dı. Seheer burada on altıncı yüzyıl ve sonrasına tarihlenen muazzam bir ambar keşfetti. Seheer'in kazıları yer altında bulunan ve dikdört­gen biçimli 11 çukuru açığa çıkardı. Bu çukurlar veya tahıl ambarları başta kızıl buğday (kabuksuz buğday) ve arpa olmak üzere tahıl de­polamakta kullanılırdı. Depolanan tahıl buradan başkente ve ana­yurdun diğer bölgelerine dağıtılırdı. Seheer'in kazıları Aşağı Kent'te aynı döneme ait ikinci bir depoyu ortaya çıkardı. Tünel surlarının hemen arkasında, iki sıra halinde 32 yeraltı odası bulundu. Oksijen ve parazitlerin bulunmadığı bu depolarda başta buğday ve arpa olmak üzere binlerce ton ağırlığında tahıl, gerekirse uzun yıllar boyunca sak­lanabilirdi. Hitit anayurdunun diğer bölgelerinde de tarım ambarla­rı bulunmuştur. Kuşkusuz daha fazlası da bulunacaktır. Bu depolar mevsimler boyunca sürebilen verimsiz hasat, düşman faaliyetleri, ku­raklık ve diğer kötü hava koşulları sırasında Hitit anayurduna yetecek miktarda tahıl sağlanması gibi önemli bir görevi üstleniyorlardı.


    Savaşçı-Tanrı Kapısı
    Kente surların içindeki çok sayıda kapıyla giriş yapılabilirdi. Bu kapılardan özellikle üçü önem arz eder. Bu kapıların hepsi Yukarı Kent'in güney ucunda yer alırlar: Törenler için uygun olan Sfenksli Kapı, kentin ana girişi olan Aslanlı Kapı ve surların doğu kısmının tam karşısında yer alan Savaşçı-Tanrı Kapısı (kimi zaman hatalı bir şekilde Kral Kapısı olarak geçer). 18. Bölüm'de belirttiğimiz gibi Kral Kapısı'nda 2.25 m yüksekliğinde bir heykel vardır. Kapının iç kısmında yer alan heykelde püsküllü bir miğfer takan ve kısa bir kilt giyen bir savaşçı temsil edilir; savaşçı kısa bir kılıç ve savaş baltası kuşanmıştır (bakınız Resim 18.2). Charles Texier 1834'te bu heykele rastlayınca tam anlamıyla şaş­kına döndü. Sonraki yıllarda heykele yönelik bir dizi açıklama ileri sürüldü. Heykelin sakalsız yüzü, büyük meme uçlan ile yumuşak ve yuvarlak hatlı kadın bir savaşçıya işaret ediyordu. Öyleyse ise belki de bu tuhaf yer Amazonların kentiydi! Düzenli olarak yeniden gün­deme gelen bu teori uzun süredir güvenilirliğini yitirmiştir (teoriyi yeniden canlandırmak istiyorsanız başka). Heykel büyük olasılıkla Hatti'nin sondan üçüncü kralı IV. Tudhaliya'nın koruyucu tanrısı Şarruma'yı temsil ediyordu ve onun saltanatında yapılmıştı. Boy­nuzlu miğfer heykelin kutsallığını gösteriyordu. Tanrının kapının iç kısmında olduğuna dikkat ediniz. Sol eli yukarıda dururken yumruğu sıkılıydı. Bu kapının sefere çıkan Hitit ordularının geçtiği kapı olduğunu ileri sürüyorum. Sıkılmış yumruk bana bugün sporcuların kazandıkları zaferin veya kazanı­lacak zafere olan güvenin işareti olarak yaptıkları hareketi anım­satıyor. Tanrının da yola çıkan kıtalara zaferin onların olacağını temin ederek veda ettiğini düşünüyorum. Elbette bu kapı başka amaçlarla da, örneğin diplomatik heyetlerin çıkışı, kralın ülkesin­deki kutsal yerlere gerçekleştirdiği hac ziyaretleri veya kült tören­leri için kullanılmış olabilir. Kapının yakınlarında Tapınak 5'in kalıntıları yatar. Hattu­şa'nın en büyük tapınaklarından olan bu yapı, Büyük Tapınak'tan çok küçük değildir ve onun iki tanrıyı gösteren iki iç mabede sa­hiptir. Bu tapınağın da Fırtına Tanrısı ve Arinna'nın Güneş Tan­rıçası'na ait olduğunu ve yapının Savaşçı-Tanrı Kapısı'yla dolaylı olarak bağlantılı olduğunu öne sürüyorum. Belki de tapınağın en iç kısmındaki kutsal yerde yollara düşmek üzere olan bir kral, yurtdışına yaptığı bu yolculuğun öncesinde tanrıların oğlu Şarru­ma' nın son bir selam alıyordu. Başka önerisi olan var mı?



    Hattuşa Surlarının Rekonstrüksiyonu
    Bugün Hattuşa'yı ziyaret ettiğinizde ve Büyük Tapınak'ın hemen kuzeyinde yer alan bilet gişesini geçtiğinizde 65 m uzunluğunda, neredeyse hiç hasar görmemiş surlar sizi karşılar. Birbirlerinden 20 ila 25 m mesafedeki dışa doğru çıkıntılı iki burç, üç kademeli perde surla çevrilidir. Kent turunuz için etkileyici bir giriş olsa da surlar yalnızca birkaç yıl önce yeniden yapılmıştır. Hattuşa'da 2003'ten 2005'e dek süren bu projede (toplam ça­lışma zamanı 11 ayı aşmıştır) Jürgen Seheer'in denetimindeki arke­oloji ekibi, yerel yetkililerin desteği ve 65 işçiden oluşan işgücüyle
    Surların bu kısmını yeniden inşa ettiler. Arkeologların görüşü doğ­rultusunda surlarda kerpiç kullanıldı. Geleneksel yöntemlerle yani mekanik aletler kullanılmadan ve her taş elle taşındı. Hitit surla­rı ve burçlarının kil maketleri ve Hitit döneminden kalan kanıtlar rekonstrüksiyon için temel oluşturdu. Socle (taban) adı verilen taş kaideler üzerine inşa edilen kazamat suru zeminden en fazla 8,3 m yüksekliğe çıkmaktadır. Burçlar ise 12,8 m'dir. 'Kazamat' terimi, gü­nümüzün evlerinde kullanılan çift döşemeli tuğlalar gibi, birbirine paralel dış ve iç oyuk (her biri yaklaşık 1 ,5-2 m kalınlığında) içeren surlar için kullanılır. Oyuklar çapraz duvarla birbirine bağlanır. Bu çapraz duvarların oluşturduğu odalara cist denir. Diğer istihkam sis­temlerinde cistler gıda ve askeri teçhizatın depolandığı yerler olmak­la birlikte Hattuşa'da böyle bir kullanım olduğuna ilişkin elimizde bir kanıt yoktur. Yeniden inşa edilen istihkamlardaki cistler toprakla doldurulmuştur. Surların genişliği 3 ila 5 m arasında değişir. Kerpiç tuğlalar, saman ve çakıl taşı ile karıştırılmış balçıktan elde edildi. Böylece tuğlaların kuruyarak çatlaması veya basınçla ufalanması önlendi. Her biri yaklaşık 34 kg olan bu tuğlalar, 45 X 45 X 10 cm boyutlarındaki ahşap iskeletlere yerleştirildi. 1uğlalar yılın en kuru zamanı olan haziran ve eylül arasında yapıl­dı. Elbette bu aylarda bile yoğun yağış olabilirdi. Bu nedenle ufukta kara bulutlar belirdiğinde, yeni yapılan tuğlaların üzeri geniş muşam­balarla örtüldü. Hititler de büyük olasılıkla tuğlalarını aynı aylarda yaptılar ve yağmur tehlikesi karşısında samandan yapılmış örtüler kul­landılar. Proje ekibi, açık ve güneşli havada tuğlaların azami dayanık­lılığına erişmesi için 12 gün gerektiği sonucuna vardı. Bu süre hava sı­caklığına ve diğer hava koşullarına bağlı olarak değişebilirdi. Ardından tuğlalar depolandı veya toprak harcı kullanılarak doğrudan surlardaki yerlerine yerleştirildi. Islah edilmiş tuğlalardan bazılarının üzerlerine ağır taşıtlar sürülerek basınç testleri uygulandı. Römorku taşlarla dolu bir traktör bile tuğlalara zarar veremedi. Yalnızca tuğlaların üzerinden geçirilen buharlı silindir çatlaklar oluşmasına neden oldu. Surların yeniden yapıldığı bölgede yaklaşık 64.500 tuğla kul­lanıldı (her gün 328 ila 720 tuğla yapıldı). Bu kısmın Hattuşa'daki istihkam sisteminin yalnızca yüzde 0.6'sını temsil ettiği düşünüldü­ğünde, Hititlerin üstlendiği işin ne kadar büyük olduğu anlaşılabi­lir. Üstelik bu işi tuğlaların yapıldığı yerden surlara dek taşıyarak ve günümüzde rekonstrüksiyonlarında kullanılan kamyonlar ve su araçları (1.000 tondan fazla su kullanılması gerekir) olmadan ba­şarmışlardı. Günümüzde yapılan rekonstrüksiyonlarda ise tuğlalar inşaat alanında imal edilir. Hititler zamanında ise tuğlalar kentten en az 1 O km uzaklıkta yapılmıştır. Sizce neden böyle oldu? Tuğlalar surlara yerleştirildikten sonra alçıyla ve belli miktarda kireç içeren bir harçla sıvanmalıydı. Bu işlem zorunluydu zira kerpiç yapıların en büyük düşmanı rüzgar ve yağmur yoluyla gerçekleşen aşınmaydı. Düzenli olarak yenilen alçı kaplamayla korunan kerpiç yapılar uzun süre dayanabilirdi. Hitit kentlerindeki istihkamların ve krallıktaki tüm kerpiç binaların korunması ve bakımı hem kutsal hem de sektiler bir işti ve özellikle uzak diyarlardaki seferler ve kral­lığın gıda üretiminin gerektirdiği dönemler düşünüldüğünde eldeki insan kaynaklarını önemli ölçüde azaltıyor olmalıydı. Rekonstrüksiyon projesi birçok açıdan son derece önemliydi. Elbette projenin amacı, birçok antik ören yerinin aksine yeterince kalıncı bulunmayan Hattuşa'ya ziyaretçi çekmekti. Ancak daha da önemlisi bu proje, Hititlerin kentlerini nasıl koruduklarına ve istih­kamların ve diğer binaların inşasında hangi teknikleri kullandıkları­na ilişkin bize değerli öngörüler sundu. Her şeyden önemlisi proje, Hitit haikının başkentlerini Yakındoğu dünyasının en çok ziyaret edilen yerlerinden biri haline getirirken karşılaştıkları muazzam zor­lukları çok daha iyi anlamamızı ve takdir etmemizi sağladı.
  • Behire,nin bütün sözlerini çirkin bulan Müfid, bu cemiyeti muâheze ve tiksintili bir bakışla süzdü. Bu insanlar karşısında her zaman aynı iğrenişi duymuştu. Onun nazarında bütün bu yığın, gözlerinin çukuru sürme ve seyyie dolu, bakışları iğreti yalancı ve hissiz, dudakta kokulu bir kireç tadı bırakan yüzleri kötü ihtirasların çizgileriyle kırışmış, kocasını da, âşığını da, dostunu da aldatmak ve dolandırmaktan zevk almaya alışmış, cahil ve hodgâm, kalbsiz ve küstah, itikatsiz ve seciyesiz, kelbî, maddî, behimî, ancak servetin ve iştihanın varlığına inanan bu kadınlar ve, seyyiatı güzide insanların bir hakkı zanneden, fikirsiz, mefkûresiz, ilimleri kulaktan dolma, aktör ve mutasallif, sahte, haysiyetsiz ve mağrur, zelil ve mütekebbir, faydasız ve hain erkekler, bütün insanlar arasında nifakın, şikakın, ayrılığın ve anarşinin kundağını tutuşturuyorlar.