• VE BİZİM HİKÂYEMİZ.
    50'li yıllarda Demokrat Parti'yle Hayata gözlerini açanlar.
    Tahta beşiklerde ninnilerle uyuyup, 60 ihtilâlinin ayak sesleriyle uyananlar.
    Çocukluğunu bu kargaşayla geçirip, 68 'de 18 yaşın heyecanıyla ,68 kuşağının çilesini çekenler.
    Bu hikâye hepimizin bilenler bilir…
    Bizim o yıllarda çocukluğumuz hep sıkıntılarla geçmedi ve biz nedense ergenliğe geç girdik çocukluğumuzu uzun yaşadık ,bizim oyun alanlarımız çoktu, yemyeşil çayırlarda,bahçelerde evimiz kadar güvenli sokağımızda çeşit çeşit oyunlar oynardık ,biz küçük şeylerden mutlu olmasını iyi bilirdik ,uzun kış gecelerinde içilen semaver çaylarıyla, aile toplantılarının sıcaklığını hep hissettik , o yıllarda komşuluk bağlarımızda güçlüydü "Bir maniniz yoksa akşam ANNEMLER size gelecek" sözü bizi çok mutlu ederdi , karanlık günlerde önlüklerimiz karaydı ama, karanlıkları aydınlatan beyaz yakalarımız gibi umutlarımız,mutlu günlerimiz de vardı , kitaplarımızı,defterlerimizi itinayla kaplardık , tahtadan,telden,ağaçtan oyuncaklar yapardık. Yaratıcı,yetenekli ,paylaşımcı ÇOCUKLARDIK. Biz, yuvarlak, köşeli kurşun kalemlerimizle düz, eğik, süslü, italik okunaklı yazılar yazardık , biz halk kütüphanelerine ,halk Evlerine giderdik. Ne omuza asmalı deri,renkli çantalarımız , ne 0,5 uçlarımız, ne kokulu silgilerimiz vardı , tahta sıralı,varil sobalı sınıflarımızda , kara tahta başı heyecanlar yaşardık ,nohutlu,fasulyeli matematik derslerimiz , Cin Ali serisi okuma saatlerimiz , andımız, gençlik marşımız, cumhuriyet şiirlerimiz sapanla kuş avımız, derede yüzme yarışlarımız Ömer Seyfettin ,Dede Korkut hikayeleri, Kafdağı arkasına uzanan masallarımız , Battalgazi,Köroğlu Destanları , uzun kış gecelerinde uyuklayarak dinlediğimiz babaların,dedelerin askerlik anıları , amerikan yardımı süt tozundan hazırlanmış beslenme saatlerimizi unutmak mümkün mü?
    Ya sabahları üzerine ''tereyağı'' sürülmüş taze yumurtalı,pekmezli sabah kahvaltılarımız tarhana Çorbası'nın lezzetini nasıl unuturuz?
    Pazar sabahları sıcak ekmek kuyruğunda buharı kokusuna karışmış pidelerden,somunlardan elimiz yana yana yediğimiz lokmalar...
    Bizim Amerika'dan ithâl herkesin okuduğu Teksas,Tommiks'imiz,Zagor'umuz ,Hayat, Ses Mecmuaları, Hürriyet'in ilâveleri ,Radyoda Enosis-Makarios, Vietnam haberleri, Arkası Yarınlarımız, Liselerarası bilgi yarışmaları, Bizimkiler, Kaynanalar, Radyo Tiyatrolarımız ,Erkan Yolaç'la Evet-Hayır yarışmalarımız Orhan Boran'ımızla Yuki'miz hayatımızın bir parçasıydı , soğuk kış günlerinde, buzlu yollarda tahta okul çantalarımızı kızak yapar kayardık, bizim mahalle bakkalımız Hacı Amca'mız yolunu hasretle beklediğimiz postacımız Bekci Hasan'ımız, kasabımız, manavımız aile fertlerinden biri sayılırdı. Lâstik ayakkabıdan naylon ayakkabıya, bez toplardan naylon toplara ,batarya pilli radyodan ağır, iri, sandukalı dântel örtülü ,siyah-beyaz televizyona biz kavuştuk. Gazocağından ''Aygaz''lı ocaklara biz geçtik. ''Vita'' yağı tenekelerinden su kapları yapardık , 60'lı sıkıntılı yılların sonunda Amerika Apollo 11'i Ay'a gönderirken bizim ilk yerli otomobilimiz Anadol'umuz arkasından 124 Hacı Murat'ımız o yıllarda bizim ne emniyet kemerimiz ne otomatik klimamız, Cd çalarımız ne uzaktan kumandamız , ne oto alârmımız,ne hava yastığımız , ne otoyollarımız vardı, çatılarda daha iyi görüntü için!. ölüm tehlikesiyle antenleri biz çevirirdik , Gurundik ,Şhauplorenz,Philips Marka, asker bavulu televizyonlarda karlı ,silik, bulanık görüntülerden oluşan yerli diziler bizi mutlu ederdi. Arnavut kaldırımlarındaki oyunlarımız gece muhabbetlerimiz,cambazlı panayırlar,topacımız, ( tendürük ) misketimiz,uçurtmamız, gizlice içtiğimiz, birinci, bafra, pamuk şeker, horoz şeker,Şeker Elma, kâğıt helvalarımız ,uzuneşek, birdirbir, saklanbaç oyunlarımız.
    Hayatımıza renk katan bayramlarımız ,biriktirdiğimiz bayram harçlıklarıyla gittiğimiz dönme dolap, atlı karınca, langırt ,beş atış yirmibeş çadır tiyatrosu ,istop, dokuztaş, mendil kapmaca,gazoz kapağı, sigara kutusu, bilye, yaratılmış bir oyun dünyamız vardı .Yakan Top,seksek, çelik-çomak oyunları ,okulda Yerli Malı Haftalarımız, evde tasarrufa teşvik edici kumbaralarımız ada'ya barışı götüren Kıbrıs Harekâtı'mız ,sokakta şeker, yağ, benzin kuyrukları,postahaneden yazdırmalı telefonlarımız,muşamba kaplı odalarımız,kestane pişirdiğimiz kuzine sobalarımız, duvarında günlük ''Saatli Marif'' takvimimiz samimi,sıcak aile toplantılarımız at arabası, hamal arabası, süslü faytonlarımız Austin, Magirüs, Ford Opel Chevrolet marka bagajı üstünde şehirler arası otobüslerimiz,futbol sahalarında Lefter'li, Metin Oktay'lı Şenol, Birol'lu, Kadri'li, Sanlı'lı , Kedi kaleci Varol Ürkmez'li ,Can Bartu'lu, Sabri Dino'lu ,Cemil Turan'lı ,Metin Kurt, Metin, Ali Feyyaz'lı unutulmaz derbi maçları.
    Sinemalarda John Wayne'lı Clint Eastwood'lu unutulmaz kovboy filmlerimiz beyaz perdede Ayhan Işık, Belgin Doruk, Kötü Adam ,Ahmet Tarık Tekçe ,Gösel Arsoy, Filiz Akın, Fatma Girik, Ediz HUN, Yılmaz Güney,Müzeyyen Senar, Behiye Aksoy, Emel Sayın, Zeki Müren, Erkin Koray, Erol Büyükburç, Barış Manco ile dünya turu AŞK dolu, duygu dolu hüzünlü şarkılar 70'li yıllarda muhtıralar sağ-sol çatışmaları üniversitelerde kominist faşist suçlamaları , fabrikalarda DİSK-MİSK mücâdeleleri grevler, emeğin patronları,sendika ağaları ideolojilere kurban edilen zavallı işçiler,okullarda devrimci ,ülkücü kavgaları,ülkesine sahip çıkanlar bu arada yok olan gencecik fidanlar cenaze törenleri .
    Romantizm ile terör arasına sıkışmış kayıp bir kuşağın çocuklarının savaşı ,kardeş kavgaları,siyasi cinayetler ,Deniz,Mahir,Hüseyin'in idamları ,akıl almaz işkencelere göğüs gerenler 68 kuşağının özgürlük savaşcıları. bu hikâye sizin sonra Dallas,Köle Izaura,Yalan Rüzgarı,Cosby Ailesi,Uzay Yolu,Tatlı Cadı,Küçük Ev,Amerika,Avrupa,Berazilya dizileri,Beatles,Rolling Stones,Boney-m,Adamo, Amerika, Avrupa hayranlığı derken benliğimizi yavaş yavaş kaybetmeye başladık ve unutuverdik kendi müziğimizi, öz değerlerimizi ,türküleri,destanları, hikâyelerimizi , sonra 80 de 12 eylül sabahı göz altına alınanlar işkencelere uğrayanlar bedenlerini ruhlarını kaybedenler, haksızlıklara şahit olanlar, gönülden yaralanıp gençliğini sürdürenler.
    Bu öykü sizin…
    Ulusal değerlere biz sahip çıktık, İstanbul'da Amerikalıları Dolmabahçe'den Biz denize döktük , Bağımsızlık sevdâlısı vatansever gençlerdik ÖSS 'yi bilmezdik ama gece en son 23.00 de Radyodan puanları dinler erken davranmak için otobüslerle Geceden yola çıkardık , Eğitimin çilesini de biz çektik , Ülkesini ölesiye seven de bizdik erkeklerde İspanyol paça pantolonlar ,geniş gösterişli kravatlar, uzun saç ve favoriler siyasi görüşe uygun yukarı-aşağı kalın bıyıklar deri çizmeler,
    asker postalları,parkalar, kalın kemerler, palaskalar, kalpaklar,arka çepte ince dişli taraklar, yuvarlak aynalar, bafra sigaraları, kızlarımızda lüle lüle saçlar, allıklar, küpeler her genç kızın rüyası!..
    Zetina dikiş makinası reklâmları, İnce belli mantolar, yüksek topuklu rugan ayakkabılar, koyu kırmızı rujlar, kalın kemerler ,doğal güzellikler, tabii kokular, masumâne bakışlar, kınalı eller, ahh...ah o ince beller...
    Biz anne-baba sözü de dinlerdik ,oğumuz görücü usulü ile evlendik, kim ne derse desin, hâlâ devam eden çok mutlu evlilikler kurduk, sevmesini de sevilmesini de iyi bilirdik, Leylâ'yı bilir,Mecnun'u anlardık, bizim ne unutulmaz AŞKLARIMIZ vardı, mevsim mevsim yaşadık duygularımızı şarkılarda sever, şarkılarda ayrılırdık, bizim mektuplarımız renkli kâğıtlara yazılmış kendi el yazımızla, göz yaşı dökülmüş, aşk mektupları, asker mektupları, gül kokulu, gözyaşlarıyla ıslanmış, bir küçük el izi, dudak izi taşıyan mektuplar... Ahh...Ah
    Biz neydik ne değildik , romanlara konu hayatların sahibiydik ,biz o yıllarda iyi ki vardık, bütün olumsuzluklara rağmen mutlu bir çocuk,sevdalı birer gençtik biz 2000'li yıllarda yine varız, iz 60 'larda çocuk, biz 70'lerde gençtik, biz 80 'lerde ihtilâli, biz 90'larda ekonomik krizleri bir kez daha yaşayanlarız.
    Şimdi teknolojik gelişmelerle dolu 21.Asrı yaşıyoruz , kredi kartı, bilgisayar, internet, akıllı cep telefonları ,süper marketler dizüstüler, plâzmalar
    Artık o uzun mektuplar yok ,AŞKLAR yok oldu,duygular paraya bağlandı, nerede meyvasını elimizle topladığımız ağaçlar?
    Korkusuzca oyunlar oynadığımız sokaklar , nerede o sözünün eri yağız delikanlılar..?
    Vefalı dostluklar,ölesiye arkadaşlıklar , nerede utangaç al yanaklı kızlar..?
    Saflık, doğallık, bağlılık nerde...?
    Bu nedenle ÇOCUKLUĞUMU özlüyorum, el yapması oyuncaklarımı, uçurtmamı, yaralı dizimi, ANNEMİN ninnisini,kâğıt helvayı, bakkalın sakızını ,ya şimdiki çocuklar artık internet başındalar, Cep telefonlarına,bilgisayarlarına sarılmış
    Çoğu kilolu, renkleri uçuk, dişleri bozuk teknoloji çağını yaşıyorlar, artık 20.asır gerilerde kaldı, çocuktuk genç olduk, baba olduk, dede olduk, ne bâdireler atlattık, yıkılmadık ayakta kaldık ,artık yaşadığımız kadar yaşayamayacağımızı, bir bu kadar daha ömrümüzün olmadığını biliyoruz Olsun iyiki o yılları gördük, o hayatları yaşadık pişmanlık mı asla!..
    Ama şimdi herşey var şükretmek yok sabır yok sevgi yok edep yok ahlak yok …
    Sadece o doludizgin unutulmaz yılları özlüyoruz ,verseler aynı hayatları yeni baştan büyük bir keyifle yaşamak isteriz...
    İşte bu bizim hikâyemiz.. 1950 - 2020...................
  • II

    Benerci, Somadeva'nın odasından sokağa çıkınca, Roy Dranat'ın «akşamüstü serinlikte bir teferrüçten

    dönerken» soğuk alıp zatürreeden öldüğünü duydu. Ve Roy Dranat'ın oteline gitti. Gördüklerini şöyle anlatıyor:

    Girdim ki içeriye,

    iki eli yanına gelmiş

    yatıyor otel odasının

    dört topuzlu karyolasında.

    Ölü.

    Omuzlarına kadar çarşafla örtülü,

    gözleri açık...

    Çarşafın altında ayakları:

    acayip bir hayvanın dinleyen kulakları...

    Gözleri bakıyor

    ayakları arasından dolaba.

    Dolabın aynasında görüyorum:

    başını değil,

    yüzünü değil,

    kaşını değil,

    kapakları açık, içi örtülü gözlerini,

    yalnız ölü gözlerini...

    Gözleri bakıyor dolaba.

    Ehramda bir kapı

    açar gibi

    açtım

    dolabı.

    Alt katta bir kutu var.

    Kutuda ölünün hiç giymediği

    siyah kunduralar.

    Ütülü elbiselerle dolu orta kat:

    asılmış dolabın içine

    Sıra sıra elsiz ve başsız Roy Dranat.

    Bir şişe permanganat,

    yakalık,

    mendil, çorap.

    Bir kitap:

    çok eski günlerde beraber okuyup

    satırlarının altını beraber çizdiğimiz

    bir kavga kitabı.

    Kapadım dolabı.

    Onun dolaba bakan gözlerini kapadım.

    Artık satılacak bir yürek,

    kiralık bir kafa bile yok.

    Roy Dranat, hoşça kal,

    mesele yok.

    YORGAN GİTTİ,

    KAVGA BİTTİ.

    İkinci Kısmın Sonu



    ÜÇÜNCÜ KISIM

    BİRİNCİ VE SONUNCU BAP

    I

    Gözüme altın bir damla gibi akan

    yıldızın ışığı,

    ilk önce

    boşlukta

    deldiği zaman karanlığı,

    toprakta göğe bakan

    bir tek göz bile yoktu...

    Yıldızlar ihtiyardılar

    toprak çocuktu.

    Yıldızlar bizden uzaktır

    ama ne kadar uzak

    ne kadar uzak...

    Yıldızların arasında toprağımız ufaktır

    ama ne kadar ufak

    ne kadar ufak...

    Ve Asya ki

    toprakta beşte birdir.

    Ve Asya'da

    bir memlekettir Hindistan,

    Kalküta Hindistan'da bir şehirdir,

    Benerci Kalküta'da bir insan...

    Ve ben

    haber veriyorum ki, size:

    Hindistan'ın

    Kalküta şehrinde bir insanın

    yolu üstünde durdular.

    Yürüyen bir insanı

    zincire vurdular...

    Ve ben

    tenezzül edip

    başımı ışıklı boşluklara kaldırmıyorum.

    yıldızlar uzakmış

    toprak ufakmış

    umurumda değil,

    aldırmıyorum...

    Bilmiş olun ki, benim için

    daha hayret verici

    daha kudretli

    daha esrarlı ve kocamandır:

    yolu üstünde durulan

    zincire vurulan

    İ N S A N . . .



    II

    bu yukarıya, üçüncü kısmın birinci ve sonuncu babının birinci parçası olarak yazdığım, üslubu ukalaca, yazıdan

    da anlayacağınız veçhi ile, Benerci mahpustur.

    Hindistan'ın hakikî istiklâl ve hakikî kurtuluşu için çalıştığından dolayı, Britanya polisi tarafından tevkif,

    Britanya adliyesi tarafından muhakeme ve Britanya hükûmeti tarafından, Benerci, hapse atılmıştır. Cezası 15 senedir.

    Benerci bu 15 adet seneyi taş bir hücrede tek başına geçirecektir. Ve bu 15 adet senenin bir haylisi geçmiştir...

    şimdi size, bu bir hayli senenin nasıl geçtiğini anlatacağım. Ve, sonra, sıra, Benerci'nin kendini niçin

    öldürdüğüne gelecek. Emperyalizm aleyhine yazılan* ve emperyalizmi temellerinden yıkmak için nefislerini feda

    edenlerden bahseden bu kitap, bir inkılâpçının hangi şartlar içinde kendini öldürmeğe hak kazanacağını da

    hallettikten sonra, bitmiş olacaktır.

    (*) Yalnız şunu hatırlatmak isterim ki, Benerci emperyalizmi ve emperyalizm ile mücadeleyi, Neo-Hitlerist-

    Sosyal-Faşist-Sinyor-Fon Şevket Süreyya Bey gibi anlamıyordu.

    III

    Güneş

    pencerede...

    Yanıyor

    demir bir çubuk..

    dışarda saat

    belki beş,

    belki altı,

    belki buçuk,

    yedi..

    Gardiyan karyolayı

    duvara kilitledi.

    Adam

    demir iskemlede oturuyor

    oturuyor...

    Güneş

    düştü pencereden

    adamın başına vuruyor..

    dışarda saat

    belki on

    belki on iki..

    İçerdeki:

    yürüyor duvardan

    duvara,

    duvardan

    duvara...

    Gardiyan...

    Pirinç çorbası, ekmek.

    Demek:

    öğle saatı çaldı

    öte yanda yaşayanlara..

    Ve adam yürüyor,

    duvardan

    duvara,

    duvardan

    duvara..

    Yanıp söndü demir çubuk..

    dışarda saat:

    belki beş,

    belki altı,

    belki buçuk...

    dışarda adam...

    Adam

    demir iskemlede oturuyor...

    Oturuyor...

    Gardiyan.

    Pirinç çorbası, ekmek.

    Gardiyan

    karyolayı indirince:

    içerde gece.

    Yatıyor adam.

    Gözleri düşünüyor,

    dişlerinin arasında bıyığı..

    dışarda ay ışığı....



    IV

    19... senesi eylülünün on beşinci gecesi idi.. Saat on ikiden sonra, Kalküta şehrinin varoşlarından gelen bir

    adam, umumî hapisanenin yüksek duvarları karşısında durdu. Tam bedir halindeki ay, gökyüzünü kaplayan ve esen

    rüzgârla korkunç şekiller alıp akan siyah bulutların arkasında kâh gizleniyor, kâh meydana çıkıyordu.

    şehrin varoşlarından geldiğini beyan ettiğimiz meçhul adamın durduğu mahal, umumî hapisanenin arka

    cephesine tesadüf etmekte olup bu cephenin üst kısmında, hafif bir ışıkla aydınlanmış, bir sıra demir parmaklıklı

    pencere vardı. Ay, bulutların arasından kurtuldukça, zaman zaman duvarın dibinden geçen bir süngüyü ışıldatmakta ve bu

    suretle meçhul adama hapisanenin etrafını devreden nöbetçilerin mevkilerini bildirmekte idi.

    Meçhul adamın kendisini nöbetçilere göstermek istemediğini, okuyucularımız, elbette tahmin eylemişlerdir..

    Tahminlerinde yanılmıyorlar. Zira bu adam buraya Britanya İmparatorluğu zabıtasının hiç de hoş görmeyeceği bir işi

    yapmak için gelmiş idi.

    Filhakika, nöbetçiler hapisanenin köşesinde gözden kaybolur olmaz, meçhul adam cebinden bir taş parçası

    çıkarıp iyice nişanladıktan sonra demir parmaklıklı pencerelerin soldan üçüncüsüne fırlattı.. Taş pencereden içeriye

    girdi.

    Eğer biz, okuyucularımızla birlikte, meçhul adamın taşı atmasından evvel, mevzubahis pencereden içeriye

    bakmış olsaydık, şöyle bir manzaranın şahidi bulunurduk:

    Demir kapısının üstünde gardiyanlara mahsus dışardan sürmeli küçük bir pencere bulunan taş bir hapisane

    hücresi. Gündüzleri kaldırılıp zincirle duvara kilitlenen ve geceleri indirilen demir bir karyola. İşbu karyolanın

    üstünde, mahpuslara mahsus libası giymiş olduğu halde bir şahıs oturmaktadır. Mezkûr şahıs sık sık başını

    kaldırarak, kapıdaki gardiyan penceresinden gözetlenip gözetlenmediğine bakıyor, sürgünün açılmadığına emniyet

    kesbettikten sonra, siyah kaplı kalın bir kitabın sayfalarına bir şeyler yazıyordu. Eğer siyah kalın kitabı yakından

    tetkik edecek olursak görürüz ki, bu İngilizce bir İncil'dir. Mevzubahis şahıs, taş hücreye kapatıldıktan bir hafta

    sonra; Kayser'in hakkını Kayser'e ve Allahın hakkını Allaha vermeği ve sağ yanağına bir tokat atılırsa, sol yanağını

    çevirmeği talim etsin diye, bu İncil'i bir İngiliz misyoneri kendisine vermiş idi. Esasen, hepisanenin bütün

    hücrelerinde bu kitaptan maada okuyacak ve yazacak bir şey bulunmazdı.

    İmdi, ahvalini tetkik eylediğimiz şahsın, yani taş hücre mahpusunun İncil sayfalarına neler yazdığını görelim:

    Satırlarının başları numaralı ve bazı kelimeleri küçücük haç işaretli sayfalarda, URDU lisanıyla ve henüz

    kurumamış kırmızı ve taze bir kan ile yazılmış ve kitabın sık siyah matbu hurufatı üzerinde ateş gibi yanan yazılar

    vardı.

    Taş hücre mahpusu İncil kitabının iç mukavvasından kopardığı bir parçayı bükerek bir kalem haline getirmiş ve

    bunu sol bileğinden ince ince akan kana batırarak bu ateş gibi yanan yazıları yazmakta bulunmuş idi.

    İşte şehrin varoşlarından gelen meçhul adam taşı attığı zaman, taş hücrenin içindeki mahpus böyle bir işle

    meşguldü. Pencereden gelen taş mahpusun karyolası dibine düşmüştü. Mahpus hemen yerinden kalktı.

    Üzerlerine kanı ile yazdığı İncil kitabı sayfalarını kopararak taşa sardı ve taşı pencereden dışarı atıp iade etti.

    Şehrin varoşlarından gelen meçhul adam, taşa sarılmış kâat tomarını yerden aldı. Göğsüne soktu. Ve dünyanın

    en kıymetli hazinesini göğsünde taşıyan bir insan gibi, korkak, cesur ve emin adımlarla uzaklaşmaya başladı.

    Korkuyordu: göğsündeki defineyi alırlar diye; cesurdu: göğsündeki defineyi ölümün karşısında dahi vermemek için;

    emin idi: zira kaç senedir her iki ayda bir buraya geliyor, taşı atıyor ve taş, kanlı yazılar yazılı İncil sayfalarına

    sarılmış olduğu halde kendisine iade ediliyordu; binaenaleyh bu işe alışmış idi.

    Bu kanla yazılmış yazılar, Hintlilerin hakikî istiklâl ve kurtuluş cidalinde kitlelere heyecan, şuur ve hedef

    vermekte idi........

    Taş hücre mahpusu Benerci'dir. Kitlelere heyecan, şuur ve hedef veren yazılar, vaktiyle Somadeva'nın başladığı

    ve şimdi Benerci'nin devam ettiği «Hindistan'ın Yirminci Asır Tarihi» isimli eserdir. Yalnız, Benerci bunu, bileğini

    kesip kanıyla yazmıyor.. Fakat, eğer icap etseydi, eserin bir tek satırını yazmak için damarlarındaki bütün kanını

    akıtabilirdi. Ve bu, pestenkerani bir lâf değildir.. Bu işi yapabilecek insanların yalnız on dokuzuncu asır

    romanlarında yaşadığını zannedenler, yirminci asrın isimsiz, büyük kavga kahramanlarını tanımıyorlar demektir.

    Benerci yazısını bileğinin kanıyla yazmıyor. Bu yazıları şehrin varoşlarından gelen meçhul adama vermiyor.

    Benerci yazılarını temiz beyaz kâatlara kurşunkalemiyle yazıyor. Ve bunları hapishane gardiyanlarının İngiliz

    dikkatlerine rağmen, dışarıdakilerin ellerine ulaştırıyor.

    NASIL?..

    Taş hücre mahpusunun, senelerdir, bu işi nasıl yaptığını anlatacak değilim. Romanda da olsa, Britanya polisine

    hizmet etmek istemem......

    V

    dışarda

    bir bayrak gibi dalgalanırken adı,

    içerde

    O

    ihtiyarladı..

    Her gün biraz daha

    camları yaşarıyor

    iri

    bağa

    gözlüklerinin.

    Her gün biraz daha

    siliniyor çizgileri

    gördüklerinin.

    Küreyvatı hamra azalıyor.

    Tasallübü şerayin.

    Tansiyon 26.

    Baş dönmesi, bunaltı.

    Sinir...

    Bir

    senedir

    yazamadı bir

    satır

    bile..

    Yine fakat

    dışarda bir bayrak gibi

    dalgalanıyor adı.

    İçerde O

    ihtiyarladı....



    BU FASIL BENERCİ'NİN KENDİNİ NİÇİN ÖLDÜRDÜĞÜNE DAİRDİR

    «Kalküta şehrinin ufkunda güneş

    yükseliyordu.

    Atları ışıktan, miğferleri ateş

    bir ordu

    bozgun karanlığı katmış önüne

    geliyordu.

    Güneş yükseliyordu..

    Kalküta . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . »

    Bunu beceremedik

    romantik kaçtı pek.

    Şöyle diyelim:

    «Baygın kokulu

    koskocaman

    masmavi bir çiçek

    şeklinde sema

    düştü fecrin altın kollarına...»

    Bu da olmadı,

    olacağı yok.

    Benden evvel gelenlerin hepsi,

    almışlar birer birer,

    tuluu şemsi, gurubu şemsi

    tasvir patentasını.

    Tuluu şemsin, gurubu şemsin

    okumuşlar canına..

    Bu hususta yapılacak iş,

    söylenecek söz

    kalmamış bana.

    Buna rağmen,

    tekrar ederim ki ben:

    Kalküta'nın damları üstünde güneş

    güneş gibi

    yükseliyordu.

    Sokaktan bir sütçü beygirinin

    nal ve güğüm sesi geliyordu.

    Benerci sordu:

    - Saat kaç?

    - Altı...

    Benerci dün akşam geç vakit tahliye edildi. Hapishanenin kapısı önünde dehşetli bir kalabalık onu bekliyordu.

    􀀨ğer eski sistem bir kafam olsaydı, iddia edebilirdim ki, Benerci bu yığınlarla insanı ebediyyen peşinde

    sürükliyebilecek kadar onlara yakın, onların canında, onların kanındaydı.

    Benerci'ye arkadaşları, dış mahallelerdeki apartımanlardan birinin en üst katında bir oda tutmuşlar. Benerci

    odasına sekiz arkadaşıyla beraber girdi. Bana:

    - Sen git, biraz dolaş. Sonra gelirsin, dediler.

    Apartımanın kapısı önünden, merkez caddelere kadar, kımıldanan, bağıran bir insan denizinin ortasında, her

    adımda onun ismini işiterek, dolaştım. Kalabalık yavaş yavaş dağıldı. Geri döndüğüm zaman Benerci'yi odasında

    yalnız buldum. Pencerenin önünde duruyordu. Saat gecenin on biriydi. Benerci:

    - Otur bakalım, dedi.

    Oturdum.

    Saatler geçti, saatler geçti.. Bir kelime bile konuşmadık. Ve nihayet, lambanın sarı􀀃ışığı beyazlanmağa başladı.

    Pencereden baktım:

    Kalküta'nın damları üstünde güneş

    yükseliyordu.

    Benerci sordu:

    - Saat kaç?

    - Altı.

    - Âlâ.

    - Anlamadım.

    - Hiç. Dinle. Bu kitabın birinci kısmında, arkadaşlarım bana: «Sen bizi sattın,» dediler. Alnımda hâlâ onların

    attığı taşın izi var. Halbuki ben tertemizdim. Fakat onlar haklıydı. Kıl kaldı, kendimi öldürüyordum. Fakat bu haltı

    yemedim.

    - Öyle.

    - Bu kitabın ikinci kısmında, Somadeva'nın ciğerleri ağzından geliyordu. Öyle ağrı çekiyordu ki, kendini

    öldürmek istedi. Fakat o da bu haltı yemedi. Bir kamyonun üstünde kalı􀁅ı dinlendirmeyi daha doğru buldu, değil mi?

    - Öyle...

    - Saat kaç?

    - Altı buçuk.

    - Âlâ... Dinle. Ferdin tarihteki rolü malum. Akışın istikametini değiştiremez. Yalnız tempoyu hızlılaştırabilir,

    yavaşlatabilir. İşte o kadar. Tarihte fert denilen nesne, keyfiyetin değil, kemiyetin üstüne tesir edicidir. Bütün bunlar

    senin için, benim için, bizim için bilinen şeylerdir.

    - Doğru.

    - Öyleyse, bunu şimdi benim şahsıma tatbik edelim.

    Birdenbire durdu. Gözlüğünü çıkardı

    Mendiliyle camlarını sildi. Gözlüğünü taktı. Camların içinde büyüyen

    gözleri gözlerimdedir.

    - Devam et, Benerci, dinliyorum.

    - Hadisat öyle getirdi ki, ben hareketin muayyen bir inkişaf merhalesinde muayyen bir rol oynayan bir fert

    haline geldim.

    - Doğru.

    - Dünden itibaren katarın başında gidiyorum. Halbuki fizyolojim berbat.. Kafam elastikiyetini kaybetti.

    Dönemeçleri zamanında dönemeyeceğim. Ellerim lüzumundan fazla titriyor. Akıntıda dümen tutamayacak bir hale

    geldiler. Akışın temposunu hızlılaştırmak nerde? Onu yavaşlatmam muhtemeldir. İstemeden, irademin dışında,

    yanlış adımlar atacağım. Biliyorum, hareket belki beni altı ay sonra, bir sene sonra bir safra gibi fırlatacaktır. Fakat o

    beni fırlatıp atana kadar, ben ona fren olacağım. Halbuki ben kemiyette bile, bir sene değil, bir gün bile, irademin

    dışında, bilerekten ona ihanet edemem. Anlıyor musun? Diyeceksin ki, yanılmayan yalnız tembellerdir, budalalardır.

    İş yapan, yürüyen adam yanılır. Mesele yanlışın idrakindedir. Fakat, ya bu yanılma nesnesi katarın başındaki adam

    için bir kaide haline gelirse. Ve o adam katarın başında gidemeyeceğini bildiği halde, yerinde durmak için bir saniye

    olsun ısrar ederse. Bu bir ihanet değil midir? Ben bir saniye olsun, ihanet edemem. Bu benim uzviyetimde yok...

    Benerci yine durdu. Sonra birdenbire gülerek:

    - Hem ben bu meseleyi arkadaşlarla konuştum. Hallettik. Sana halt etmek düşer, dedi. Sen saata bak, kaç?

    - Yedi.

    - Hem, bu benim mesele nevi şahsına münhasır bir iş bile değil. Galiba LAFARG'la karısı da aynı vaziyete

    düşmüşler, aynı işi yapmışlar. Her ne hal ise şu senin tabancayı ver bakayım.

    Pantolonumun arka cebinden tabancayı çıkardım. Koskocaman bir nagant. Benerci'ye uzattım. Aldı, masanın

    üstüne koydu.

    Tekrar gözlüğünü çıkardı. Mendiliyle camlarını sildi. Gözlüğünü taktı. Camların içinde büyüyen gözleri

    gözlerimdedir.

    - Öyle pencerenin önünde birer cıgara tellendirelim, dedi.

    Cıgaraları yaktık. Topraktan fışkırır gibi bol, renkli ve ılık bir yaz sabahının ışıkları karşı pencerelerin

    camlarında, Benerci'nin gözlüklerinde pırıl pırıl yanıyordu. Damlar, evler, ağaçlar ve sokaklar yıkanmış gibi nemli

    ve tertemizdi. Konuşmuyorduk.

    Ağzımda, sonuna gelen cıgaranın acılığını duydum. Benerci ayağa kalktı. Cıgarasını masadaki tablanın içinde

    söndürdü.

    - Pencereyi kapat. Sen de haydi artık git. İstersen âdet yerini bulsun diye bir kere kucaklaşalım, dedi.

    Kucaklaştık.

    Arkama bakmadan kapıdan dışarı çıkarken:

    - Çocuklara selam söyle, dedi.

    Merdivenleri ağır ağır inmeğe başladım. Dördüncü kat. Üçüncü kat. Merdivenleri hızlı hızlı iniyorum. İkinci

    kat. Merdivenleri koşarak iniyorum.

    Tam sokağa çıktığım zaman, derinlerden, demir bir kapının hızla kapanması gibi tok bir ses geldi...

    BU KİTABIN SON SÖZÜ . . . . . . . . . . . .

    «Kavgada

    kendi kendini öldüren

    lanetli bir

    cenazedir

    benim için:

    Ölüsüne

    ellerimiz

    dokunamaz.

    Arkasından

    matem marşı

    okunamaz.»

    Sen artık

    bu kitapta:

    noktaları

    virgülleri

    satırları taşımıyorsun.

    Sen artık

    bu kitapta

    koşmuyor

    bağırmıyor

    alnını kaşımıyorsun.

    Sen artık

    bu kitapta

    yaşamıyorsun.

    Ve Benerci sen

    bu kitapta:

    kendi kendini öldürmene rağmen

    benim ellerim senin

    kanlı delik

    şakağına dokunacaktır.

    Cenazende

    dosta düşmana karşı

    matem marşı

    okunacaktır:

    MATEM MARŞI . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

    Çan

    çalmıyoruz.

    Çan

    çalmıyoruz.

    Yok

    salâ

    veren!

    Giden

    o

    biten

    bir

    şarkı değildir...

    O

    büyük

    bir

    ışık

    gibi döğüştü.

    Kasketli

    bir güneş

    halinde düştü.

    Çan

    çalmıyoruz.

    Çan

    çalmıyoruz.

    Yok

    salâ

    veren!

    Bu

    giden

    bir

    biten

    şarkı değildir ...........

    S O N







    Ben İçeri Düştüğümden Beri

    Ben içeri düştüğümden beri

    güneşin etrafında on kere döndü dünya

    Ona sorarsanız: ’Lafı bile edilemez, mikroskopik bi zaman...’

    Bana sorarsanız: ‘On senesi ömrümün...’

    Bir kurşun kallemim vardı, ben içeri düştüğüm sene

    Bir haftada yaza yaza tükeniverdi

    Ona sorarsanız: ’Bütün bir hayat...’

    Bana sorarsanız: ‘Adam sende bir hafta...’

    Katillikten yatan Osman; ben içeri düştüğümden beri

    Yedibuçuğu doldurup çıktı.

    Dolaştı dışarda bi vakit,

    Sonra kaçakçılıktan tekrar düştü içeri, altı ayı doldurup çıktı tekrar.

    Dün mektubu geldi; evlenmiş, bi çocuğu olacakmış baharda...

    Şimdi on yaşına bastı, ben içeri düştüğüm sene ana rahmine düşen çocuklar.

    Ve o yılın titrek, uzun bacaklı tayları,

    Rahat, geniş sağrılı birer kısrak oldu çoktan.

    Fakat zeytin fidanları hala fidan, hala çocuktur.

    Yeni meydanlar açılmış uzaktaki şehrimde, ben içeri düştüğümden beri...

    Ve bizim hane halkı, bilmediğim bir sokakta, görmediğim bi evde oturuyor

    Pamuk gibiydi bembeyazdı ekmek, ben içeri düştüğüm sene

    Sonra vesikaya bindi

    Bizim burda, içerde

    Birbirini vurdu millet, yumruk kadar simsiyah bi tayin için

    Şimdi serbestledi yine, fakat esmer ve tatsız

    Ben içeri düştüğüm sene, ikincisi başlamamıştı henüz

    Daşov kampında fırınlar yakılmamış, atom bombası atılmamıştı Hiroşimaya

    Boğazlanan bir çocuğun kanı gibi aktı zaman

    Sonra kapandı resmen o fasıl, şimdi üçünden bahsediyor amerikan doları

    Fakat gün ışığı her şeye rağmen, ben içeri düştüğümden beri

    Ve karanlığın kenarından, onlar ağır ellerini kaldırımlara basıp doğruldular yarı yarıya

    Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya

    Ve aynı ihtirasla tekrar ediyorum yine

    ‘Onlar ki; toprakta karınca, su da balık, havada kuş kadar çokturlar.

    Korkak, cesur, cahil ve çocukturlar,

    Ve kahreden yaratan ki onlardır,

    şarkılarda yalnız onların maceraları vardır’

    Ve gayrısı

    Mesela, benim on sene yatmam

    Laf’ı güzaf...





    Benim Oğlan Fotoğraflarda Büyüyor

    İçimde acısı var yemişi koparılmış bir dalın,

    gitmez gözümden hayali Haliçe inen yolun,

    iki gözlü bir bıçaktır yüreğime saplanmış

    evlât hasretiyle hasreti İstanbulun.

    Ayrılık dayanılır gibi değil mi?

    Bize pek mi müthiş geliyor kendi kaderimiz?

    Elâleme haset mi ediyoruz?

    Elâlemin babası İstanbulda hapiste,

    elâlemin oğlunu asmak istiyorlar

    yol ortasında

    güpegündüz.

    Bense burda rüzgâr gibi

    bir halk türküsü gibi hürüm,

    sen ordasın yavrum,

    ama asılamayacak kadar küçüksün henüz.

    Elâlemin oğlu katil olmasın,

    elâlemin babası ölmesin,

    eve ekmekle uçurtma getirsin diye,

    orda onlar aldı göze ipi.

    İnsanlar,

    iyi insanlar,

    seslenin dünyanın dört köşesinden

    dur deyin,

    cellât geçirmesin ipi.





    Ben Sen O

    O, yalnız ağaran tan yerini görüyor

    ben, geceyi de

    Sen, yalnız geceyi görüyorsun,

    ben ağaran tan yerini de.





    Ben Senden Önce Ölmek İsterim...

    Ben

    senden önce ölmek isterim.

    Gidenin arkasından gelen

    gideni bulacak mi zannediyorsun?

    Ben zannetmiyorum bunu.

    İyisi mi,

    beni yaktırırsın,

    odanda ocağın

    üstüne korsun

    içinde bir kavanozun.

    Kavanoz camdan olsun,

    şeffaf,

    beyaz camdan olsun

    ki içinde beni görebilesin

    Fedakârlığımı anlıyorsun :

    vazgeçtim toprak olmaktan,

    vazgeçtim çiçek olmaktan

    senin yanında kalabilmek için.

    Ve toz oluyorum

    yaşıyorum yanında senin.

    Sonra, sen de ölünce

    kavanozuma gelirsin.

    Ve orada beraber yaşarız

    külümün içinde külün

    ta ki bir savruk gelin

    yahut vefasız bir torun

    bizi oradan atana kadar...

    Ama

    biz

    o zamana kadar

    o kadar karışacağız ki birbirimize,

    atıldığımız çöplükte bile

    zerrelerimiz

    yan yana düşecek.

    Toprağa beraber dalacağız.

    Ve bir gün yabani bir çiçek

    bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse

    sapında muhakkak iki çiçek açacak :

    biri

    sen

    biri de

    ben.

    Ben

    daha olumlu düşünüyorum

    Ben daha bir çocuk doğuracağım

    Hayat taşıyor içimden.

    Kaynıyor kanım.

    Yaşayacağım, ama çok, pek çok,

    ama sen de beraber.

    Ama ölüm de korkutmuyor beni.

    Yalnız pek sevimsiz buluyorum

    bizim cenaze şeklini.

    Ben ölünceye kadar da

    Bu düzelir herhalde.

    Hapisten çıkmak ihtimalin var mı bugünlerde?

    İçimden bir şey :

    belki diyor.





    Berkley...

    Behey

    Berkley!

    Behey on sekizinci asrın filozof peskoposu.

    Felsefenden tüten günlük kokusu

    başımızı döndürmek içindir.

    Hayat kavgasında bizi

    dizüstü süründürmek içindir.

    Behey

    Berkley,

    Behey Allahın

    Cebrail şeklindeki Ezraili,

    Behey on sekizinci asrın en filozof katili!

    Hâlâ geziyor İskoçya köylerinde

    adımlarının sesi.

    Hâlâ uluyor adımlarının sesine

    tüyleri kanlı bir köpek.

    Hâlâ

    her gece titreyerek

    görüyor gölgeni İskoçya köylüleri

    evlerinin

    camlarında!

    Hâlâ

    kanlı beş parmağının izi var

    o beyaz buzlu camlar gibi şimal akşamlarında!

    Behey

    Berkley!

    Behey meyhane kızlarının kara cübbeli kavalyesi,

    Kıralın şövalyesi,

    sermayenin altın sesi,

    ve Allahın peskoposu!

    Felsefenden tüten günlük kokusu

    başımızı döndürmek içindir.

    Hayat kavgasında bizi

    dizüstü süründürmek içindir!

    Her kelimen

    kelepçelerken

    bileklerimizi,

    kıvrılan

    bir yılan

    gibi satırların

    sokmak istiyor yüreklerimizi.

    Beli hançerli bir İsaya benziyor resmin.

    Sivriliyor kitaplarından ismin

    sivri yosunlu ucundan

    kızıl kan

    damlayan

    yeşil bir diş gibi.

    Her kitabın

    diz çökmüş önünde Rabbın

    kara kuşaklı bir keşiş gibi..

    Sen bu kıyafetle mi bizi kandıracaktın,

    inandıracaktın?

    Biz İsanın vuslatını bekleyen

    bir rahibe değiliz ki!

    Behey

    Berkley!

    Behey tilkilerin şahı tilki!

    Çalarken satırların zafer düdüğü,

    küçük bir taş parçasının en küçüğü

    imparatorların imparatoru gibi çıkınca karşısına,

    hemen anlaşmak için

    bir kapı açıyorsun,

    binip Allahının sırtına

    soldan geri kaçıyorsun!

    Kaçma dur!

    Her yol Romaya gider,

    - bu belki doğrudur -

    fakat

    fikri evvel gören her felsefenin

    safsata iklimidir yelken açtığı yer!

    Bu bir hakikat

    - hem de mutlak cinsinden - !

    İşte sen

    işte senin felsefen:

    Sen o sarı kırmızı rengini gördüğün

    cilâlı derisine parmaklarını sürdüğün

    parlak

    yuvarlak

    elmaya:

    «Fikirlerin bir

    terkibidir,»

    diyorsun!

    dışımızda bize bağlanmadan

    var olan

    varlığı

    inkâr ediyorsun!

    şu mavi deniz

    şu mavi denizde yüzen beyaz yelkenli gemi,

    kendi kendinden aldığın fikirlerdir, öyle mi?

    Mademki kendi fikrindir yüzen gemi,

    mademki kendi fikrindir umman,

    ne zaman var,

    ne mekân!

    Ne senin haricinde bir vücut

    ne senden evvel kimse mevcut,

    ne senden sonra kâinat baki

    bir sen

    bir de Allah hakikî.

    Lâkin ey kara meyhanelerin sarhoş papazı!

    Senin dışında değil miydi

    kıllı kollarında kıvranan meyhanecinin kızı?

    Yoksa kendi altında sen

    kendinle mi yattın?

    Diyelim ki senden evvel baban yok

    İsa gibi.

    Yine fakat bacakları arasından çıktığın

    Meryem gibi bir anan da mı yok!

    Diyelim ki yapayalnızsın

    Turu Sinada Musa gibi,

    ne yazık! Tevratını okuyan da mı yok!

    Çok yalan söylemişsin çok.

    Sen emin ol ki Berkley

    - olmasan da zarar yok -

    bu şi're benzer yazıda hissene düşen şey:

    biraz alay

    biraz şaka

    ve birkaç tokat

    - eldivensiz cinsinden -

    Neyleyim?

    Neş'e kavganın musikisidir.

    Kavgada kuvvetini kaybetmiş gibidir biraz

    neşe

    enin çelik ahengini duymayan adam;

    neş'e ... iyi şeydir vesselam,

    - baş döndürmezse eğer -

    ve işte bizimkiler

    güldüler mi,

    ağız dolusu gülüyorlar.

    Kabahat onların kuvvetinde:

    yoksa ne sende

    ne de bende!

    Dinle Berkley!

    - dinlemesen de olur -

    Biz dinleyelim:

    Beynimiz bal yoğuran

    bir kovan.

    Ona balı dolduran

    arıdır hayat.

    Aldığımız hislerin

    sonsuz derin

    pınarıdır kâinat!

    Kâinat geniş

    kâinat derin

    kâinat uçsuz bucaksız!

    Biz onun parçaları,

    biz ondan doğan bir sürü bacaksız!

    Biz o bacaksızların

    - anasını inkâr etmeyen cinsi -

    Çünkü biz

    emredenlere emir verenlerden değiliz!

    Bağlıyız toprağa

    kalın halatlar gibi kollarımızla!

    Çelik dişleri şimşekli çarklılar

    koparırken kara toprağın esrarını,

    biz

    seyretmedeyiz

    cihan içinden cihanların

    doğuşunu;

    kehkeşanların

    gümüş aydınlığında!

    Görmüşüz,

    görmedeyiz

    yılların yollarında toprak oluşunu

    kızıl kadife dudaklı kızların!

    Çiziyor hareketi gözlerimize

    sonsuz maviliklerde

    kuyrukluyıldızların

    sırma saçlarından kalan izler.

    Her habbe koynunda bir kubbeyi gizler!..

    şu denizler,

    şu denizlerin üstünde denizler gibi esen,

    rüzgârların uğultusu.

    şu ipi kopmuş

    inci bir gerdanlık gibi damlayan su,

    şu bir damla su,

    uzaklaştıkça, yaklaşılan

    hakikati gizler..

    Her yeni ummanla beraber

    bir yeni imkân!

    Kâinat geniş

    kâinat derin

    kâinat uçsuz bucaksız!

    Behey!

    Berkley!

    Behey bir karış boyuna bakmadan

    Karpatları inkâr eden cüce!

    Ahrete gittiysen eğer

    oradan bir taç gönder,

    süslemek için Allahının kafasını!

    Fakat buradan

    topla hemen tarağını tasını,

    Haraç mezat!

    Haraç mezat!

    götür pazara bir pula sat:

    Topraktaki saltanatın

    göğe çıkan tahtını!

    Yok üstünde tabiatın

    tabiattan gayri kuvvet!..

    Tabiat geniş

    tabiat derin

    tabiat uçsuz bucaksız!..





    Beş Satırla...

    Annelerin ninnilerinden

    spikerin okuduğu habere kadar,

    yürekte, kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı,

    anlamak, sevgilim, o, bir müthiş bahtiyarlık,

    anlamak gideni ve gelmekte olanı.



    Beyazıt Meydanındaki Ölü...

    Bir ölü yatıyor

    on dokuz yaşında bir delikanlı

    gündüzleri güneşte

    geceleri yıldızların altında

    İstanbul'da,

    Beyazıt Meydanı'nda.

    Bir ölü yatıyor

    ders kitabı bir elinde

    bir elinde başlamadan biten rüyası

    bin dokuz yüz altmış yılı Nisanında

    İstanbul'da, Beyazıt Meydanı'nda.

    Bir ölü yatıyor

    vurdular

    kurşun yarası

    kızıl karanfil gibi açmış alnında

    İstanbul'da, Beyazıt Meydanı'nda.

    Bir ölü yatacak

    toprağa şıp şıp damlayacak kanı

    silâhlı milletimin hürriyet türküleriyle gelip

    zapt edene kadar

    büyük meydanı.



    Bir şehir

    Bir kaç yokuş tırmandım

    bir iki dönemeç döndüm ve yürüdüm

    burnumun doğrusuna yürüdüm yürüdüm

    bir kapı açıldı girdim

    yitirdim kendimi kendi içimde

    bilmediğim bir şehir

    görmediğim biçimde evleri

    kimi karınca yuvası kimi bomboş

    kimi baştan aşağı pencere kimi kör duvar

    bir sokağa saptım çamurlu dar eğri büğrü

    dönüp dolaştırdı getirdi beni eski yere

    asfalt bir caddeyi çıktım bulvar ortası

    uzayıp gidiyor tan yerine kadar dosdoğru geniş

    bir mahallede yağmur yağıyor

    bitişinde güneş

    üçüncüsünde ayışığı

    bir köprü geçtim

    yarısında fenerler pırıl pırıl

    yarısı kapkaranlıktı

    yan yana iki ağaç gördüm

    yaprak kımıldamıyor birinde

    öbürü kıvrana kıvrana inleyip haykırıyor

    bir şehirde bir birine benzemiyor hiçbir şey

    insanları bir yana

    onların hepsi ikizdi üçüzdü beşizdi onuzdu milyonuzdu

    hepsi korkak

    hepsi yiğit

    hepsi aptal

    hepsi akıllıydı

    hepsi domuzdu

    hepsi melekti.



    Bir Acayip Duygu...

    «Mürdüm eriği

    çiçek açmıştır.

    - ilk önce zerdali çiçek açar

    mürdüm en sonra -

    Sevgilim,

    çimenin üzerine

    diz üstü oturalım

    karşı-be-karşı.

    Hava lezzetli ve aydınlık

    - fakat iyice ısınmadı daha -

    çağlanın kabuğu

    yemyeşil tüylüdür

    henüz yumuşacık...

    Bahtiyarız

    yaşayabildiğimiz için.

    Herhalde çoktan öldürülmüştük

    sen Londra'da olsaydın

    ben Tobruk'ta olsaydım, bir İngiliz şilebinde yahut...

    Sevgilim,

    ellerini koy dizlerine

    - bileklerin kalın ve beyaz -

    sol avucunu çevir :

    gün ışığı avucunun içindedir

    kayısı gibi...

    Dünkü hava akınında ölenlerin

    yüz kadarı beş yaşından aşağı,

    yirmi dördü emzikte...

    Sevgilim,

    nar tanesinin rengine bayılırım

    - nar tanesi, nur tanesi -

    kavunda ıtrı severim

    mayhoşluğu erikte ..........»

    .......... yağmurlu bir gün

    yemişlerden ve senden uzak

    - daha bir tek ağaç bahar açmadı

    kar yağması ihtimali bile var -

    Bursa cezaevinde

    acayip bir duyguya kapılarak

    ve kahredici bir öfke içinde

    inadıma yazıyorum bunları,

    kendime ve sevgili insanlarıma inat.



    Bir Ayrılış Hikayesi...

    Erkek kadına dedi ki:

    -Seni seviyorum,

    ama nasıl,

    avuçlarımda camdan bir şey gibi kalbimi sıkıp

    parmaklarımı kanatarak

    kırasıya

    çıldırasıya...

    Erkek kadına dedi ki:

    -Seni seviyorum,

    ama nasıl,

    kilometrelerle derin,

    kilometrelerle dümdüz,

    yüzde yüz, yüzde bin beş yüz,

    yüzde hudutsuz kere yüz...

    Kadın erkeğe dedi ki:

    -Baktım

    dudağımla, yüreğimle, kafamla;

    severek, korkarak, eğilerek,

    dudağına, yüreğine, kafana.

    şimdi ne söylüyorsam

    karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana..

    Ve ben artık

    biliyorum:

    Toprağın -

    yüzü güneşli bir ana gibi -

    en son en güzel çocuğunu emzirdiğini..

    Fakat neyleyim

    saçlarım dolanmış

    ölmekte olan parmaklarına

    başımı kurtarmam kabil

    değil!

    Sen

    yürümelisin,

    yeni doğan çocuğun

    gözlerine bakarak..

    Sen

    yürümelisin,

    beni bırakarak...

    Kadın sustu.

    SARILDILAR

    Bir kitap düştü yere...

    Kapandı bir pencere...

    AYRILDILAR...



    Bir Cezaevinde, Tecritteki Adamın Mektupları...

    1

    Senin adını

    kol saatımın kayışına tırnağımla kazıdım.

    Malum ya, bulunduğum yerde

    ne sapı sedefli bir çakı var,

    (bizlere âlâtı-katıa verilmez),

    ne de başı bulutlarda bir çınar.

    Belki avluda bir ağaç bulunur ama

    gökyüzünü başımın üstünde görmek

    bana yasak...

    Burası benden başka kaç insanın evidir?

    Bilmiyorum.

    Ben bir başıma onlardan uzağım,

    hep birlikte onlar benden uzak.

    Bana kendimden başkasıyla konuşmak

    yasak.

    Ben de kendi kendimle konuşuyorum.

    Fakat çok can sıkıcı bulduğumdan sohbetimi

    şarkı söylüyorum karıcığım.

    Hem, ne dersin,

    o berbat, ayarsız sesim

    öyle bir dokunuyor ki içime

    yüreğim parçalanıyor.

    Ve tıpkı o eski

    acıklı hikâyelerdeki

    yalın ayak, karlı yollara düşmüş, yetim bir çocuk gibi bu yürek,

    mavi gözleri ıslak

    kırmızı, küçücük burnunu çekerek

    senin bağrına sokulmak istiyor.

    Yüzümü kızartmıyor benim

    onun bu an

    böyle zayıf

    böyle hodbin

    böyle sadece insan

    oluşu.

    Belki bu hâlin

    fizyolojik, psikolojik filân izahı vardır.

    Belki de sebep buna

    bana aylardır

    kendi sesimden başka insan sesi duyurmayan

    bu demirli pencere

    bu toprak testi

    bu dört duvardır...

    Saat beş, karıcığım.

    dışarda susuzluğu

    acayip fısıltısı

    toprak damı

    ve sonsuzluğun ortasında kımıldanmadan duran

    bir sakat ve sıska atıyla,

    yani, kederden çıldırtmak için içerdeki adamı

    dışarda bütün ustalığı, bütün takım taklavatıyla

    ağaçsız boşluğa kıpkızıl inmekte bir bozkır akşamı.

    Bugün de apansız gece olacaktır.

    Bir ışık dolaşacak yanında sakat, sıska atın.

    Ve şimdi karşımda haşin bir erkek ölüsü gibi yatan

    bu ümitsiz tabiatın

    ağaçsız boşluğuna bir anda yıldızlar dolacaktır.

    Yine o malum sonuna erdik demektir işin,

    yani bugün de mükellef bir daüssıla için

    yine her şey yerli yerinde işte, her şey tamam.

    Ben,

    ben içerdeki adam

    yine mutad hünerimi göstereceğim

    ve çocukluk günlerimin ince sazıyla

    suzinâk makamından bir şarkı ağzıyla

    yine billâhi kahredecek dil-i nâşâdımı

    seni böyle uzak,

    seni dumanlı, eğri bir aynadan seyreder gibi

    kafamın içinde duymak...

    2

    dışarda bahar geldi karıcığım, bahar.

    dışarda, bozkırın üstünde birdenbire

    taze toprak kokusu, kuş sesleri ve saire...

    dışarda bahar geldi karıcığım, bahar,

    dışarda bozkırın üstünde pırıltılar...

    Ve içerde artık böcekleriyle canlanan kerevet,

    suyu donmayan testi

    ve sabahları çimentonun üstünde güneş...

    Güneş,

    artık o her gün öğle vaktine kadar,

    bana yakın, benden uzak,

    sönerek, ışıldayarak

    yürür...

    Ve gün ikindiye döner, gölgeler düşer duvarlara,

    başlar tutuşmaya demirli pencerenin camı :

    dışarda akşam olur,

    bulutsuz bir bahar akşamı...

    İşte içerde baharın en kötü saatı budur asıl.

    Velhasıl

    o pul pul ışıltılı derisi, ateşten gözleriyle

    bilhassa baharda ram eder kendine içerdeki adamı

    hürriyet denen ifrit...

    Bu bittecrübe sabit, karıcığım,

    bittecrübe sabit...



    3

    Bugün pazar.

    Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.

    Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak

    bu kadar mavi

    bu kadar geniş olduğuna şaşarak

    kımıldanmadan durdum.

    Sonra saygıyla toprağa oturdum,

    dayadım sırtımı duvara.

    Bu anda ne düşmek dalgalara,

    bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.

    Toprak, güneş ve ben...

    Bahtiyarım...



    Bir Dakika

    Deniz durgun göl gibi, gitgide genişliyor

    Sular kayalıklarda nurdan izler işliyor,

    Engine sarkan gökler baştan başa yıldızlı..

    Şimdi göğsümde kalbim çarpıyor hızlı hızlı.

    Göklerden bir yıldızın gölgesi düşmüş suya

    Dalmış suyun koynunda bir gecelik uykuya

    Bazen uzunlaşıyor, bazan da kıvranıyor

    Durgun suyun altında bir mum gibi yanıyor

    Yakın olayım diye bu gökten gelen ize

    Öyle eğilmişim ki kayalardan denize

    Alnımdan düşen saçlar yorulmuş suya değdi

    Baktım geniş ufuklar başımın üstündeydi

    Bilemem nasıl oldu geldi ki öyle bir an

    Yenilmez bir haz duyup denize atılmaktan

    Kurtulmak ne kolaymış faniliğimden dedim

    Doğruldum atılırken bir dakika titredim

    Bir dakika sonsuzluk doldu taştı gönlümden

    Bir dakika bir ömrü kurtarmıştı ölümden.



    Bir Fotoğrafa

    Karşımdasın işte...

    Bana bakmasan da oradasın, görüyorum seni.

    Ah benim sevdasında bencil, yüreğinde sağlam sevdiğim.

    Kalbime gömdüm sözlerimi, ceset torbası oldu yüreğim.

    Tıkandığım o an,

    Elimi nereye koyacağımı şaşırdığım o an işte,

    Aklımdan o kadar çok sey geçti ki takip edemedim.

    Ellerim boşlukta, ben darda kaldım.

    Ellerim buz gibi, ben harda kaldım.

    Bir senfoni vardı kulağımda çalınan,

    bitti artık hepsi...

    Köşeme çekildim, hani hep kaldığım köşeme.

    Bakış açım belli oldu yine.

    Geride kalan, ardından bakar gidenlerin.

    Bir meltem olacak rüzgarım dahi kalmadı benim.

    Dağlara çarptım her esiş__________imde.

    Yollara küfrettim her gidişinde.

    Demiştim sana hatırlarsan:

    “Önemli olan ‘zamana bırakmak’ değil,

    ‘zamanla bırakmamak’tır..”

    şimdi bana, geçen o zamanın

    Unutulmaz sancısı kalır

    Gittiğim eğer bensem, söyle bana kimden gittim?

    Sende yoktum zaten ben, ben yine bende bittim...



    Bir Gemici Türküsü...

    Rüzgâr,

    yıldızlar

    ve su.

    Bir Afrika rüyasının uykusu

    düşmüş dalgalara.

    Işıltılı, kara

    bir yelken gibi ince

    direğinde geminin.

    Geçmekteyiz içinden

    bir sayısız

    bir uçsuz bucaksız yıldızlar âleminin.

    yıldızlar

    rüzgâr

    ve su.

    Başüstünde bir gemici korosu

    su gibi, rüzgâr gibi, yıldızlar gibi bir türkü söylüyor,

    yıldızlar gibi

    rüzgâr gibi

    su gibi bir türkü.

    Bu türkü diyor ki, «Korkumuz yok!

    İnmedi bir gün bile gözlerimize

    bir kış akşamı gibi karanlığı korkunun.»

    Bu türkü

    diyor ki,

    «Bir gülüşün ateşiyle yakmasını biliriz

    ölümün önünde sigaramızı.»

    Bu türkü

    diyor ki,

    «Çizmişiz rotamızı

    dostların alkışlarıyla değil

    gıcırtısıyla düşmanın

    dişlerinin.»

    Bu türkü diyor ki, «Dövüşmek..»

    Bu türkü diyor ki, «Işıklı büyük

    ışıklı geniş ve sınırsız bir limana

    dümen suyumuzda sürüklemek denizi..»

    Bu türkü diyor ki, «Yıldızlar

    rüzgâr

    ve su...»

    Başüstünde bir gemici korosu

    bir türkü söylüyor;

    yıldızlar gibi


    rüzgâr gibi,

    su gibi bir türkü..





    Bir Hazin Hürriyet...

    Satarsın gözlerinin dikkatini, ellerinin nurunu,

    bir lokma bile tatmadan yoğurursun

    bütün nimetlerin hamurunu.

    Büyük hürriyetinle çalışırsın el kapısında,

    ananı ağlatanı Karun etmek hürriyetiyle,

    hürsün!

    Sen doğar doğmaz dikilirler tepene,

    işler ömrün boyunca durup dinlenmeden yalan

    değirmenleri,

    büyük hürriyetinle parmağın şakağında düşünürsün

    vicdan hürriyetiyle,

    hürsün!

    Başın ensenden kesik gibi düşük,

    kolların iki yanında upuzun,

    büyük hürriyetinle dolaşıp durursun,

    işsiz kalmak hürriyetiyle,

    hürsün!

    En yakın insanınmış gibi seversin memleketini,

    günün birinde, meselâ, Amerika'ya ciro ederler onu

    seni de büyük hürriyetinle beraber,

    hava üssü olmak hürriyetiyle,

    hürsün!

    Yapışır yakana kopası elleri Valstrit'in,

    günün birinde, diyelim ki, Kore'ye gönderilebilirsin,

    büyük hürriyetinle bir çukuru doldurabilirsin,

    meçhul asker olmak hürriyetiyle,

    hürsün!

    Bir alet, bir sayı, bir vesile gibi değil

    insan gibi yaşamalıyız dersin,

    büyük hürriyetinle basarlar kelepçeyi,

    yakalanmak, hapse girmek, hattâ asılmak hürriyetiyle,

    hürsün!

    Ne demir, ne tahta, ne tül perde var hayatında,

    hürriyeti seçmene lüzum yok

    hürsün.

    Bu hürriyet hazin şey yıldızların altında.





    Bir Kız Vardı Japonya'da

    Bir kız vardı Japonyada

    ufacık, tefecik bir kız,

    Bir bulut vardı dünyada

    işi: öldürmekti yalnız.

    Bu bulut bu kızcağızın

    öldürdü nineciğini,

    külünü göğe savurdu,

    sonra, yine apansızın

    gelip babasını vurdu,

    sonra da kızın kendisini.

    Ve doymadı ve doymadı

    yeni kurbanlar arıyor.

    Atom ölümüdür adı,

    karanlıkta bağırıyor.

    Büyük bir birlik kuralım,

    canavarı susturalım.

    Savaş cengine gidelim,

    canavarı yok edelim.



    Bir Komik Adem

    Gözleri, kulakları, elleri, ayaklarıyla,

    han hamam, apartıman ve konaklarıyla,

    çatal, bıçak, tabak ve bardaklarıyla,

    16 sayfaları, baskı makinaları-tanklarıyla,

    yamak ve yardaklarıyla

    hücuma kalktılar! ..

    hele içlerinde öyle bir tanesi var,

    öyle bir tanesi var ki:

    İnsanın yüzüne öyle bakar,

    Öyle melûl bakar ki:

    toka edersin eline papelini.

    Ve sıkar sıkmaz onun belini

    sivri dilli, zilli bir bebek gibi çırpar elini..

    O komik bir âdemdir.

    Portakal oğlu zâdemdir.

    *

    Han, hamam, apartıman ve konaklarınızla,

    çatal, bıçak, tabak ve bardaklarınızla,

    yamak ve yardaklarınızla

    hücuma kalktınız!

    Hak varsa eğer,

    hücuma kalkmak hakkınız..

    Efendiler,

    ikinizle teker teker

    paylaştık kozumuzu!

    şimdi sıra onun,

    gelsin o! !

    Gel.

    Sen:

    İtlerini öne itip

    karanlıkta yol kesen

    hatip! ! !

    Sen:

    Beşinci Mehmedin saltanatını,

    Halifenin altın nallı kır atını,

    papellerin kat katını

    ve teneke suratını,

    doldurup torbana

    sıska sırtında taşıyorsun..

    Torbanı doldurmak için yaşıyorsun.

    Bana gelince

    ben:

    geniş omuzlarımda dimdik bir kelle taşıyorum.

    Ve yaşıyorum:

    kellemin

    içindeki

    için..

    Farkındayım niçin:

    kan

    fışkırıyor

    bana bakan

    'ateş feşan? ! '

    gözlerinden...

    Ve niçin:

    cümleler ezberlemişsin

    Fehim Paşanın sözlerinden...

    Fehim Paşanın hayrülhalefi,

    bize sökmez afi..

    çıkmak istediğim yaldızlı merdiven yok.

    Kalbimin elinde ipekli eldiven yok..

    çıplak bir yumruk gibi kalbimi soymuşum.

    Kellemin

    içindeki

    için,

    kellemi koymuşum..

    Sen...

    Hayır...

    Seninle böyle konuşmak istemem..

    Hem,

    ben ki yegâne asaleti

    dişli düşmanla boğuşmakta bulanım,

    seninle boğuşmak istemem..

    Sen bir komik âdemsin.

    Portakal Oğlu zâdemsin.

    toka ederler papelini,

    sıkarlar senin belini,

    sivri dilli, zilli bir bebek gibi çırparsın elini.

    Sen bir komik âdemsin! ..

    Sen...

    Fehim Paşanın hayrülhalefi.........................

    Bu kadarı kafi.......
  • 434 syf.
    ·Beğendi
    "Aşk, bir bedende iki kişi."
    “Ey aşk...! bir mucize gerçekleştir şimdi
    Şapkandan bir kumru havalansın
    Bana öyle büyük ki bu kalp,
    Gelsin yüreğime yuvalansın”
    Kitabı okurken sımsıcak bir yürek buldum. Yaşam kavgasının molalarında, sıcacık bir poğaça, buğusu üstünde demli bir çay, sevgi ve vefayla beslenmiş hoş bir muhabbet, zifiri karanlıklarda bir umut ışığı, sığınılacak güvenli bir liman, şifalı bir çift dost eli hissine kapıldım. 438 sayfalık kapsamlı ve güzel bir kitap, aforizmalarla, çarpıcı düşüncelerle dolu bir kitap. Düşünmeyi ve düşündürmeyi hedefleyen, beyinlere seslenen metafor zengini tam bir şiir ziyafeti. Bu ziyafetin menüsünde, sevgi var, sitem var, aşk var, barış var, umut var , çocuk var, kadın, insan, doğa ve Dünya var, kısacası belli bir yaşanmışlık var. Benim en çok sevdiğim aforizmalarının birinde Şair Tahsin Özmen diyor ki " İnsanın pilini, sahip olduğu mallar değil, mutlu olduğu anlar şarj eder." Ben de bu kitabı okurken gerçekten mutlu oldum, yaşam enerjim yenilendi tazelendi.
    Bu kitapta Şair şiiri, insan insan, insan doğa, insan toplum ilişkileri olarak yansıtıp, sosyal siyasal iktisadi ve kültürel olguların bir bileşkesi olarak ele almış. Bir empati aracı, duygusal paylaşım aracı olarak şairin şiirlerini, esas olarak insanı düşündüren, bunun yanında kimi zaman üzse de, kimi zaman hüzünlendirse de, genelde hayatı sevdiren, manevi bir hazza kaynaklık eden ve eleştirel bir farkındalık yaratmaya dönük şiirler olarak değerlendirebiliriz. Ayrıca Şair şiirlerinde, yaşadığımız zamanın garipliğinden, monotonluğundan, doyumsuzluğundan, duygusuzluğundan, duyarsızlığından, mutsuzluğundan, umutsuzluğundan, yalnızlığından da şikayet ediyor. Robotlaşmış, mekanikleşmiş, doğallıktan uzaklaşmış, başkaları ne der şiarıyla yaşamı kendine rehber edinmiş empati yoksunu bir insanlar topluluğundan rahatsızlığını da dile getiriyor.
    Bu bağlamda kitaptaki şiirlerin okuyucuyu sıkmayan, mesajı açık, anlaşılır, sade şiirler olduğunu düşünüyorum. Şair şunu demek istemiş, bunu demek istemiş şeklinde tercüme ve tercüman gerektirmediğini, yoruma ihtiyaç hissetmediğini, pazardaki karpuz gibi, elma gibi, erik gibi, kiraz gibi somut, capcanlı dipdiri şiirler olarak değerlendiriyorum. Yani şiir ete kemiğe bürünmüş, eğip bükmeden, lafı dolandırmadan söylenmiş, çiçekle ilgiliyse çiçek, güneşle ilgiliyse güneş, insanla ilgiliyse insanı odağına oturtmuş.
    Bu kitabın tüm geliri "ÇOCUK İSTİSMARINI VE İHMALİNİ ÖNLEME DERNEĞİ”ne bağışlanmış. Bazı şiirleri beklediğim gibi değilse de, Kitabı herkese önerir keyifli okumalar dilerim.
    BİR DELİNİN SENFONİK DOKUNDURMALARI
    -Sevgi,
    Kilidi olmayan tek hazinedir.-
    1.
    -Mutluluğu aramaktan,
    İnsanların mutlu olmaya hiç vakitleri yok.-
    .
    -Mutlu geceler, neden sadece bir kadının kirpikleri kadar uzun olur?-
    .
    -Ne mutlu...!
    Gün doğumunun mutluluğunu, gün batımına taşıyabilenlere.-
    .
    -Hanımlar, Beyler...!
    Biraz da bana yağar mısınız mutluluğunuzu?
    .
    -Her güleni mutlu mu sanırsınız?-
    -Ne her güleni mutu,
    Ne de her ağlayanı dertli sanmayın.-
    .
    Her yer mutsuz kadınlarla mutsuz adamların,
    Umutsuz evlilikleriyle doldu.
    Sevmemek için bahanemiz hazır, ya çok yoğunuz ya çok yorgunuz (!), uyumak için önümüze sonsuzluğu sermişken kâinat.
    Oysa bir kıvılcımın parlayıp sönmesi kadardır, bahanelerle geçiştirdiğimiz şu hayat.
    .
    Aç parantez (Evliliği pişmanlık müessesesi haline getirdik, bravo bize...(!))
    .
    Sevgiler tadımlık, dakikada bir renk değiştirir, poz verir gibi anlık oldu.
    -Ömürlük sevgilere hasretiz.-
    İnsanın insanı sevmeye vakti olmadığı zamanlardayız.
    .
    Herkes sevilmek istiyor,
    (Halbuki sevilmenin birinci koşulu sevmektir.)
    Ve hiç kimsenin kendinden başkasını sevesi yok.
    Bu gidişle de hep kendimizi seveceğiz.
    -Duygusal açlık, doygusal açlık sorununun önüne geçti.-
    Ne savaştan, ne hastalıktan, ne de afetten,
    Yapayalnız sevgisizlikten öleceğiz.
    Oysa,
    -Yaşamak tüketti bizi, ölmek değil.
    Güvenmek tüketti bizi, sevmek değil.-
    -Sevgi yaradılışın hamuru, varoluşun kaynağıdır.
    -Tüm yaratılmışların özetidir.-
    -İnsan olmak sevmekle başlar.
    -İnsanı sevgi besler.-
    .
    -İnsanın, paraya olan ihtiyacından daha çoktur sevgiye ihtiyacı.-
    .
    -Hiçbir kazak, hiçbir hırka, bir insanın sevgisi kadar ısıtamaz insanı.-
    .
    Kıblesi sevgi olanın, mutluluk elinin altındadır,
    Sadece uzanıp alması yeter.
    İllaki ilaçla iyileşilmez, sevdiğin bir sesi duymakla da iyileşilebilir.
    İllaki dudakla öpülmez, bir kaç çift güzel sözle de öpülebilir.
    İllaki sarılmak gerekmez, sevdiğinin hayaliyle de insanın ayakları yerden kesilebilir.
    Çünkü,
    -Sevmek, mesafeyi kaldırmaktır.-
    .
    Lütfen,
    Zengin fakir, genç yaşlı demeden,
    Dil, din, ırk cinsiyet farkı gözetmeden,
    Tüm insanları ve diğer canlıları
    Yormadan, kırmadan dökmeden,
    Şartsız şurtsuz, yalansız dolansız,
    Nedensiz nasılsız bir sevgiyle sevin.
    . .
    Ortalıkta, sahte seni seviyorumlar uçuşuyor,
    Dünyada sahtesi en çok üretilen şeylerden biri haline geldi sevgi.
    Bu nedenle, sevginiz yapay olmasın, içten olsun, gerçek olsun,
    Yirmi dört ayar altın gibi saf olsun.
    Zira hiç kimse yarım yamalak bir sevgiyi hak etmez.
    -Sevmenin sevilmenin yükü ağırdır.-
    .
    -Sevgiyi, sömürüyle de karıştırmayın,
    Sevgiyi sömürüye dönüştürmeyin
    Sevgiyi kaybedersiniz.-
    Çünkü sahiplik sevgiyi öldürür.
    Yani,
    Cüzdanlara kilo verdirmek için sevmeyin.
    -Sevgi ait olmaktır, sahip olmak değil.-

    Sevecekseniz güzel sevin.
    -Sevgi-siz-siniz...!
    Sadece sevmeyle yetinmeyin,
    İnsan bir kitaptır, okuyup anlamayı da deneyin.-
    Sevdiğinizin sadece elinden değil, yüreğinden de tutun.
    Sadece ağzından çıkanı değil, yürek dilini de anlayın.
    Sadece göz ile el ile değil, ruhen de kalben de sevin.
    Çünkü...
    -Yürekte demlenmemiş sevgi hamdır.-
    .
    Hatta biraz sevginizin dozunu kaçırın:
    Sevdiğinizi boğmadan, sevdiğinizde boğulmadan,
    Nefesiniz kesilinceye kadar sevin.
    Mesela ben sarılınca kemiklerimin ısınacağı bir sevgi istiyorum.

    -Bu Dünya’nın, en çok sevgiye ihtiyacı var.-
    .
    Zira cehenneme çevirdiğimiz yeryüzüne, cenneti getirecek yegâne güç sevgidir.
    Örneğin bir kadını sınırsız ve koşulsuz sevin, Dünyanızı cennete çevirsin.
    .
    -Yürek yarasına sürülen en iyi ilaç, sevgidir.-
    -İnsan yüreği sevildikçe çocuksulaşır.-
    .
    Şımaracak kimsesi olmayanların şımartacak kimsesi olun...!
    Mutluluk ancak öyle bulaşır.
    .
    Gönül bağı için ne gözün görmesi, ne de elin değmesi,
    Sadece yüreğin sevmesi yeter.
    .
    Aç parantez (Başta insanlar olmak üzere,
    Yağan yağmura esen yele,
    Yanan ateşe, doğan güneşe,
    Daldaki yaprağa, açan çiçeğe,
    Uçan kuşa, börtü böceğe,
    Koyuna kuzuya, kediye köpeğe,
    Havaya suya toprağa teşekkür edin,
    tebessüm edin, selam verin.
    Teşekkürü günlük yaşamınızın
    bir parçası haline getirin.)
    .
    Bu arada (-Bir insanı diğerine aşık edecek, sevdirecek, ne siyasi ne de iktisadi bir rejim henüz icat edilmedi.- bunu da bilin.)
    .
    Ancak,
    Sevgiyi alış veriş zannedenler bilmelidir ki
    Sevgi hesaplanamaz, ölçülemez.
    Mesela ben hiç yarım kilo sevmedim.
    .
    Çiçekle arının ilişkisine de benzemez.
    Sevgi, bir defalık durağan bir his değildir,
    Geliştirip büyütmek, soldurup kurutmamak
    Özenle koruyup kollamak,
    besleyip sulamak gerekir.
    -Sevgi, tarlada kendi kendine ot gibi bitmiyor.-

    Kadın...!
    .
    -Ne olur...!
    Beni yalnızca çicek açtığımda sevme.-
    2.
    Bir şeyi güzel ve özel yapan;
    O şeye, bir kadın elinin, gözünün veya yüreğinin değmesidir.
    Çünkü güzel şeyler güzel kalplerde filizlenir.
    .
    Eğer,
    Bir kadın seviliyorsa mutluysa,
    O kadar güzel ve içten güler ki,
    Sanırsın gözbebeklerinden serçe sürüleri geçiyor.
    .
    Ben önemli olanın, bir kadının yüzünü değil, yüreğini güldürmek olduğunu anladım.
    Ve bugüne kadar, bir insanın kalbine girmekten daha güzel bir yer bulamadım.
    Dolayısıyla,
    Girmeyi başarabilirseniz, dünyanın en güzel yeridir bir insanın yüreği.
    .
    Aç parantez (Size bi’şey söyleyeyim mi?
    -İnsanın yarısı kadın yarısı erkektir,
    Bütün olmayan, yarım insan hiçbir şeydir.-
    -Erkekler bu dünyanın beyni, kadınlar kalbidir.
    Dolayısıyla,
    Erkek aklen, kadın ruhen huzurluysa mutlu olur.
    Çünkü,
    Kadınlar mutluluğu ruhi, erkekler akli doyumda bulur.-)

    Kadına Şiddet...!
    3.
    Bu bataklığın suyu da çamuru da;
    -Her şeye hakkı/m var koca zihniyeti ile
    -Namus etiketini sadece kadınların alnına yapıştıran zihniyetten gelir.
    .
    -Bazıları, kadını varlığında değil, yokluğunda fark eder.-
    .
    Kadınların pahasına, kadınların sırtında gezinenler, inmeyi bir türlü kabul edemediler.
    Kadını toprak gibi gördüler,
    İliklerine kadar sömürdüler.
    .
    Bazı erkekler, kadını sevmek için değil
    yok etmek için adeta çırpınıyor.
    Oysa,
    Sevmek için bilek değil, yürek lazım.
    .
    Asırlardır Kadın...!
    Bazı erkekler tarafından rahatlatma aracı, kendilerinin duygusal işçisi,
    Evlerinin bekçisi, toplumum günah keçisi olarak görülüyor.
    Yaratılan öfke, nefret ve korku ortamında,
    Kadınlara esaret yaşamı sürdürülüyor.
    Kadınlar dövülüyor, sövülüyor, kovuluyor, ya da vurulup öldürülüyor.
    .
    Sadece fiziksel şiddetle değil,
    Zihinsel ve duygusal istismarla
    defalarca bıçaklanmalarına rağmen,
    Yaralarını gösteremiyor kadınlar,
    Ruhen yıkık bir harabeye döndürülüyor.
    .
    Çoğu kadın kendini,
    Hep yakalanmak istenen bir kuş gibi hissediyor.
    Oysa kafeslere göre degil kadın,
    En az erkek kadar özgürlüğü hakkediyor.
    .
    -Sevgi özgürlüktür, bir pranga degil.-
    Kafesine kuş arayanlara duyurulur...!
    -Şiddetin olduğu yerde sevgi olmaz.-
    -Evlilik güç gösterisi, ego savaşı değildir.-
    -Mutlu evlilikte üstünlük savaşı yoktur, kıskanmak yerine güvenmek vardır.-
    .
    Aç parantez (Kaldı ki evlilik bir kafeste esir hayatı yaşamak da değildir.
    Evlendik diye, başımıza heykel dikmiyoruz,
    Kadını erkeğe, erkeği kadına köle etmiyoruz.
    .
    Ancak evli bir kadın veya erkeğin bekar gibi davranma hakkı olmadığını da biliyoruz.)

    Ahh adam olamamış erkekler...!
    Delik deşik olduk...!
    Siz öldürmekten yorulmadınız mı?
    Biz ölmekten yorulduk...!
    4.
    Hasta zihinli bazıları, şiddetin vücut bulmuş hali, adeta ayaklı cehennem.
    -Dikili taş gibi duygusuz.-
    .
    Kadını güçsüzlükle yaftalayıp aciz ve zavallı,
    Kendini ise kavanoz kapağı açıyorum diye güçlü gören bir zihniyete sahip.
    Zaten,
    -Görece, erkekte acıtma, kadında acıma duygusu daha yoğundur.-
    .
    Parantez içi (Adam değilsen hiç fark etmez,
    Ha cahil ha alim olmuşsun.
    Eşeğin sırtına ha kitap ha saman çuvalı
    koymuşsun.)
    -İnsanın oluşu değil duruşu mühimdir.-
    .
    -Bize en yakın olanlar, en keskin bıçağı elinde tutanlar.-

    Papatya yürekli adama (!)...
    (seviyor/sevmiyor)
    Karnını yurt bileceksin, memesinden süt emeceksin.
    Kucağında ağlamayı keseceksin, aşık olup kalbine gireceksin.
    İşine gelince seveceksin,
    Gelmeyince ya dövecek ya kovacak ya da vuracaksın.
    Seni seven bir kadının eli kanlı katili olacaksın,
    O senin saçının teline kıyamazken,
    Sen onun canına kıyacaksın.
    .
    Sözde en çok anneleri seveceksin,
    Lakin en çok annelere söveceksin.
    Aç parantez (-Hiç kapanmaz, kadın olmadan anne olmaya zorlanan kız çocuklarının yarası.- bilesin.)
    .
    Hayalleri peşinde koşmaktan başka,
    Ne yaptı size bu şiddet uyguladığınız kadınlar?
    .
    Yapma !..,
    Bu vahşete “Kadına Şiddet" diyoruz biz.
    Yapma !...
    Sen ne zaman Adam olacaksın?

    Zorbalık üzerine hayat inşa edilmez.
    -Ahlaklı insan, ahlaksız iş yapmaz.-
    -Kadın, erkeğin satranç taşı değildir.-
    Zorla ne nefret ettirebilirsin ne de sevdirebilirsin.
    -Bir kadının cennetine havlayarak girilmez.-
    (Ki havlamak korkutmak, kükremek korumaktır.)
    .
    -Kadın kimsenin cinsel objesi, duygusal işçisi değildir.-
    .
    Kadını stres topu, mutfak robotu olarak görme,
    Onlara köle muamelesi, esir muamelesi, kullanışsız amele muamelesi çekme !...
    .
    Parantez içi (-Bir kadın için en acısı,
    Sevdiği adamın, eli bıçaklı katili çıkmasıdır.-)
    .
    Hiç bir anne babayı, kızlarını katillerine kendi elleriyle veren anne baba durumuna düşürme.

    Be Adam (!)
    -Sevgiyi yanlış öğrenmişsin,
    Sevgi acı çekmek de çektirmek de değildir.-
    Kaldı ki,
    -Kadın dövülmek için değil,
    Sevilmek için yaratılmıştır.-
    .
    Güle kurşun sıkılır mı?
    Güle dikenleri var diye kızılır mı?
    .
    Sevdiğin kadın için cenneti yeryüzüne getireceğine,
    Ayaklarının altına cennet serili kadına,
    Cehennemi yaşatıyorsun.
    -Hiç bir kadın cenneti bulmak için, erkeğin cehennemine katlanmak zorunda değildir.-
    .
    Hem unutma ki...!
    Mazlumun çığlığını serçeler taşır,
    Dört nala koşar şiddet gören kadının ahı Arş-ı Âlâ’ya ulaşır.
    Ve mutlaka tecelli eder ilahi adalet,
    Bu vahşet er yâda geç yapanların ayağına dolaşır.
    Çekip gidenlere bir bak, mezar taşları ne anlatır.

    Bil ki..,
    Ne kara kalemle gökkuşağı çizilebilir.
    Ne de senin gibi,
    Avı için ağlayan ucuz ruhlu timsahın gözyaşları içilebilir.
    .
    Kimseyi yalandan sevme !...
    Seveceksen adam gibi sev,
    Adam gibi sevmeyi beceremiyorsan sevme !...
    .
    Yalan demişken, şunu da söyleyim ki;
    (Çok iyi tanıdığımı sandığım insanların,
    Zamanla hiç tanımadığım insanlara dönüşmesi, en büyük hayal kırıklıklarım.
    Nasıl da boşmuş dolu sandıklarım,
    Birer yalan rüzgârıymış, bu hayatta hakikat diye inandıklarım.
    .
    Oysa doğada yalan yok, atılan tohum filiz veriyor.
    .
    Aslında yalancıda gerçek aramak, zaman kaybıdır.
    -Yalan suya benzer, en çok da yayılmak ister.-
    -Yalan önce herkesi kendine inandırır.
    Sonra gürültüsüyle hakikati uyandırır.-
    Ve her zaman kendine bir ortak bulur.
    Oysa gerçeğin şahide ihtiyacı yoktur,
    Tek başına hep ayakta durur.
    Tek bir gerçek, tüm inkârları yıkmaya yeter.
    Onu arayanla er ya da geç buluşur.)

    Bu arada (Hiç sevmem kötü hikayesi olan yerleri;
    Adliyeleri,
    Hapishaneleri,
    Hastaneleri.)
    .
    Bazıları seçimlerini sahiplenmeyişinin adına kötü kader diyor. (!)
    .
    Yani diyeceğim şudur ki;
    -Yamuk bir kişilik, doğru bir hayat yaşatmaz.-
    -Yürek yarası dikiş tutmaz,
    Bazı acılar, kalp sökülüp atılmadıkça bitmez.-
    .
    Bir yürek:
    Kin, kibir, nefret ve hasetle kirlenir.
    Sevgi, vicdan ve merhametle temizlenir.
    .
    Aç parantez (Unutmayın, içinizdeki firavunu dizginleyin.
    Her insanın karanlık bir tarafı vardır.
    İçindeki kafeste bir vahşi besler.
    Bunların bazıları evcilleştirilemediği için dişisinin canına kıyan adi bir caniye döner.
    Her yer egoistle, mazoşistle, sadistle, narsistle, psikopatla, sosyopatla dolar.
    .
    -Ve hiçbir şey topluma, insanlığından kopmuş kadın ve çocuk istismarcısı tecavüzcü katiller kadar dehşet yaşatamaz.-)

    Göster onlara okyanusun öfkesini...!
    5.
    Bilinçsiz kadın bu tür erkeklerin işine gelir,
    Farkındalık yaratmak, bilinçlenmek gerek kadına şiddeti durdurmak için.
    Boyun eğmek, teslimiyet çare değil, ayağa kalkmak gerek kurtulmak için.
    .
    -Gerçi suskunluk...;
    -Bazen yıkım, bazen çözümdür.-
    -Bazen cehaletin gürültüsü,
    Bazen de bilgeliğin türküsüdür.-
    .
    Bir zamanlar, susmak;
    Kadınların konuşma diliydi.
    Söyleyecekleri ya gözlerinde ya da yüreklerinde gizliydi.
    .
    Aç parantez (-Gözler ki dilin telaffuz edemediğini söyler.-
    Zira dil yürekten her geçeni söyleyemez.
    Kalbe sığmayan dile hiç sığmaz.)
    .
    Tek savunma silahları,
    Yumruk yapmaya kıyamadıkları elleriydi.
    Sığınabilecekleri biricik mekân,
    Ya mezar ya da ana baba evleriydi.

    -Cesaretini toplayamayan, bavulunu toplamak zorunda kalır/dı.-
    Oysa,
    -Bir insanın en sağlam dostu cesaretidir.-
    -Hayat bahaneleri değil cesareti ödüllendirir.-
    .
    Ki kadınların çığlıkları ışık,
    Korkuları şarkı, hıçkırıkları çağrıdır kıyamete.
    .
    Parantez içi ( Ancak yine de,
    Kadın sinirlenince dağı taşı delesi gelir,
    Lâkin ojelerini görünce, gülen bir emojiye dönüşüverir.)
    .
    Diyeceğim şudur ki...
    -Sevdiğinizin gölgesinde yaşamayın, gelişemezsiniz.-
    -Acılarınızla kimseyi beslemeyin.-
    -Diktiğiniz putları, başkasının kırmasını beklemeyin.-
    -Değmeyenlere vaktinizi harcamayın, yol verin gitsinler.-
    -Taşlanacak sözleri, bandajla sarmayın.-
    -Hiç kimsenin egosuna sponsor olmayın.-
    .
    Kurtarıcı aramayın,
    -Kimse seni duymuyorsa kurtuluşun kendindedir.-
    -Düşmek istemiyorsan, başkalarına yaslanma.-
    Zira,
    -Başkalarının ışığına güvenen, karanlıkta kalır.-
    .
    -Zaferlerin en güzeli:
    Düştüğünde yardım almadan kendi kendine kalkabilmektir.-
    -En iyi intikam, intikam arzunu bitirmektir.-

    Anneler kızlarına güneş ve kutup yaldızından oluşan bir gökyüzü örer.
    Kızımın güneşe açılan bir penceresi olsun,
    Karanlıklarında yönünü bulsun diye.
    .
    -İstiyoruz ki,
    Hayat hep bana güneş açsın,
    Uçmamız için sevdiklerimiz kanat taksın.-
    Kimse bana meydan okumasın, rahatımız bozulmasın.
    .
    Sakın unutmayın...!
    -Durgun sular çürütür.-
    -Kişiye değil, kişiliğe önem verin.-
    -Dişiliği kişiliğin önüne koyanların sonu hüsrandır.-
    -Yüzde olan sözde olur,
    Özde olan gözde olur.-
    -Burca göre de, borca göre de eş seçilmez.-
    -Nefsin dili değil, gönlün dili kalpleri birleştirir.-
    -Aşk pahalıdır ucuz insanla yaşanmaz.-
    -Her kadın bir şiirdir, her adam okuyamaz.-
    -Ehline düşmezse hayat, ziyan olur.-
    -Güzel insanlar, özel insanlara layıktır.-

    Öz Benlik !..
    -Onur;
    Kendi çölünde yanmayı,
    Bir başkasının gölgesinde donmaya tercih etmektir.-
    6.
    İnsan önce...
    Kendine dost, kendine deva olmalı,
    kendini, sevmeli, saymalı,
    Kendine karşı doğru, dürüst davranmalı.
    Kısacası...
    İnsanın kendine söyleyecek bir şeyleri hep olmalı.
    -Çünkü insanın kendine,
    Ve iç sesinin muhabbetine hep ihtiyacı vardır.-
    Ama yeri geldiğinde de,
    -İnsan önce kendine meydan okumalı.-
    Zira, bazıları kendi dışında her şeyi görür.
    .
    İnsanın herhangi bir sebebe ihtiyacı yoktur;
    Kendini sevmesi, sayması, onurlandırması için.
    Sadece kendine güvenmesi, kendini keşfetmesi ve kendi yolundan çekilmesi,
    Kendini affederek hata ve kusurlarını sahiplenmesi,
    Kendine merhamet etmesi yeter.
    .
    Önce kendimizin kimsesi olucaz,
    Sonra sesi kısılanların.
    -Kendine sadakati olmayanın başkasına hiç olmaz.-
    .
    Gerçi bir ömür harcadım, halâ kendimi tam keşfedemedim.
    Kendimle didişiyorum, yıllardır kendimin peşindeyim.

    Yaşam telâşından, çoğu zaman,
    En az vücut kadar ruhumuzun da dinlenmeye,
    En az vücut kadar ruhumuzun da dokunulmaya ihtiyacı olduğunu unutuyoruz.
    .
    Çocuklar, hayatın bütün tuşlarına aynı anda gelişi güzel basarak eğlenmek istiyor.
    Gençler, diğerlerini görmezden gelip, sadece hoşlandıkları tuşlarla keyiflenmek istiyor.
    Yaşlılar ise, hayatı durduracak bir tek tuş bulup, biraz olsun ara verip dinlenmek istiyor.
    .
    Ancak,
    -Hayat dediğin siyah-beyaz.
    Bir yanı aydınlık, bir yanı karanlık biraz.-
    Otomatiğe bağlarsan, çok fazla
    hata verir.
    Ve hazır bir senaryosu da yoktur.
    Onu sen kendin yazıp oynayacaksın.

    Şayet,
    -Bu Dünyada her şey boş diyorsan, içini sen dolduramamışsın demektir.-
    -Bir başkasının hikayesini tekrarlayanlar,
    kendi hayat hikayesini oluşturamayanlardır.-
    Çünkü hayatı bekleme odası olarak kullanmak...;
    Çölde bahar,
    Seni hasta eden yerde şifa aramak, hiçe razı olmaktır.
    Yaşamın rengini matlaştırmak,
    Kendi kanatlarıyla uçma zevkinden mahrum kalmaktır.
    -İçi renksiz olanın, dışarda gökkuşağı araması beyhudedir.-
    .
    -İçine kapanıp saklanırsan, ışığını kimse göremez.-
    -İnsan bir kere ışığını kaybetti mi, kanatları tellere takılan serçeye döner.-
    -Yürekten üşüyene, güneş kâr etmez.-
    -Yani perdeler kapalıysa:
    Gündüz olmuş gece olmuş,
    Güneş batmış, güneş doğmuş
    Hiç farketmez.-
    .
    Mesela ben,
    -Yürümeyi unuttum,
    Ayakkabılarım beni öldü sanıyor.-
    Oysa,
    -Yaşamak için o kadar çok sebebim var ki
    Çünkü ölmeye hiç cesaretim yok.-

    -Güneş de sanıyor ki bir tek o yanıyor.-
    7.
    -Havaya sıçrayana kadar, her şeyin su ve denizden ibaret olduğunu sanan bir balıktım.-
    -Saksına alışamamış bir yaban çiçeği ürkekliğindeydim.-

    -Sanki evrenin kanunlarını ben yazmışım gibi.
    Bütün dertleri yıktı üstüme felek,
    Koca dünyada bir tek ben varmışım gibi.-
    .
    Sanki dünyayı omzumda taşıyorum, çoooook yorgunum...!
    Ama felek dışında, ne kimseye dargınım, ne de kimseye kırgınım.
    Kaderin seçtikleriyle, benim seçtiklerimin uyumsuzluğunda bütün sorunum.
    .
    -Gerçi benim sandım en büyük dert,
    Hiç tahammül edemedim, dertlerimden hep iğrendim.
    Fakat gün geldi, hasta ziyaretlerinde bedenimi sevmeyi, saymayı öğrendim.-
    .
    Ahh uykusuz ve yorgun kalbim ah !...
    Bilirim kırıklarını toplamaya bile fırsat bulamadan,
    Kuru bir ağaç dalı gibi defalarca kırdılar seni.
    .
    Sen yine de her şey yolunda rolü yapmaya,
    Hiç kırılmamış gibi tıkır tıkır atmaya devam ettin.
    .
    Aç parantez (Çok şey öğreniriz bu hayatta,
    kalbimizi defalarca kıranlar yüzünden.
    Bazı kalp kırıklıklarının tamiri ömürboyu sürer.
    Zira,
    Kırık bir kalbi kime satabilirsin ki?)
    .
    Bazılarının ömrü hayal kırıklıklarıyla kalp kırıklıklarıyla geçer.
    Hayata kırgın bakışı, olur olmaz uzaklara dalışı hep ondandır.
    .
    Ancak,
    -Kimse kimsenin sessizliğini duymaz,
    Herkesin sessizliği kendine yapışır.-
    .
    -Ah bu Dünya !...
    Camlar kırılır sesten durulmaz.
    Canlar kırılır hiç ses duyulmaz.-

    Bu arada,
    -Makine değiliz,
    medcezirlerimiz var.
    İçimizde gece ve gündüz,
    güneş ve ay.-
    .
    -Bazen su yanar, ateş donar.-
    -Tam uçuyorum derken, bir anda yere çakılırsın.
    Tam düşüyorum derken, ummadığın bir dala takılırsın.-

    İnsan dertler senfonisi,
    Nereye baksam her yer keder rengi, içimiz kül yığını.
    Parantez içi (Yanmadan kim kül olmuş ki.)
    .
    Unutmayı unutan herkesin bir yangını var,
    Kustukça sönen sustukça yanan.
    Ya içine attıklarından, ya da içinden atamadıklarından.
    .
    Mesela,
    -Benim derdim;
    Sağımdaki solumdaki,
    Önümdeki arkamdakilerle değil
    içimdekilerle.-
    Ancak,
    -Arkaya bakarak ileri gidilmez.-
    -Asıl enerjimizi tüketen unutamadıklarımızdır.-

    İnanın bu hayatta,
    -Sözden daha ağır hiçbir şey yoktur.-
    Tonlarcaymış gibi insanı ezer.
    Bazen yaralar, bazen yara sarar,
    Bazen tek bir söz hayat verir,
    Bazen de tek bir söz uğruna hayat verilir.
    Hatta,
    -Bazı sözler kanserli hücre gibidir,
    İçinize atarsanız metastaz yapar.-
    .
    Biz buna "Dert Adamı Çürütür" diyoruz.
    .
    Bazen susarak kendimizin efendisi, konuşarak başkalarının esiri olsak bile.
    Sık sık konuşmak gerek vakti gelince,
    Zira susmaya bol bol zaman olacak ölünce.
    .
    Gerçi,
    -İnsanlığı dili çalışanlar değil eli çalışanlar besliyor.- ama,
    Olsun siz yine de susmayın, içinizi dökün.
    .
    Aç parantez (Şikayet, içinizdeki kemirgeni defetmektir.
    Ancak başkalarına şikayet, kemirgeni besleyebilir de.
    Bu durumda, bağıra bağıra evde aynaya şikayet etmek veya şikayetlerini yazıp, sonra kendine sesli okumak en etkili iki yöntemdir.)

    -En yoksul insansınız:
    birinin vazgeçilmezi değilseniz,
    bir seveniniz,
    bir düşüneniniz,
    bir özleyeniniz, yolunuzu gözleyeniniz yoksa.-
    .
    -İnsan insanın gönlünde ikamet eder.-
    Öyleyse,
    Aç yüreğini dost üşüyorum, kara bulutlar güneşim yok sansın.
    Ser gölgeni dost düşüyorum, dipsiz uçurumlar boşluğundan utansın.
    .
    Bağırsanız, sesten rahatsız olacak değil de sizi duyacak,
    Bahçenizdeki çiçeklere basacak değil de
    sulayacak insanlarla dost olun.
    .
    -Dost, insanın yaşamaya tahammülü kalmadığında, yanı başında bitiverendir.-
    .
    -Her dost nefes almak için bir penceredir.-
    .
    -Dost dediğin, üşüyünce kalorifer üstünde ısıtılmış havlu sıcaklığında,
    Yanınca, buzdolabından yeni çıkmış limon kolonyası serinliğinde insanı sarar.-
    .
    -İnsana, masaya içini dökünce kusmayacak dostlar lazım.-
    Ancak bu devirde içini dökecek birini bulmak o kadar zor ki,
    Herkes ağzına kadar dolu.
    .
    Kimileri yüreği acıyla dolunca,
    Kimileri de sustuklarının ağırlığı dayanılmaz olunca, benim gibi şiir yazar.
    (Düşünebildiklerimiz kadardır yazdıklarımız.)
    Ki yazmak, soyunup dökünmek, arınmaktır.
    Bazen insanı şair veya yazar yapan zarif bir elbiseyi giyinmektir.
    Ancak benim kelimelerim çıplaktır.
    Aç parantez (-Şiir,
    Şairin yüreğinden savrulan bir yapraktır.-)

    Yine de siz siz olun,
    -Bu anlamsız dünyada anlam aramayın, yorulursunuz.
    Çünkü
    -Çok fazla insan,
    Çok fazla gürültüdür.-
    -Herkesi dinleyin,
    Ama çok azını ciddiye alın.-
    -Bataklığa batmış birine yardım edecekseniz, çamurun size de bulaşacağını asla unutmayın.-
    Baraklık içinde temiz kalmak zordur.
    .
    -İnsanı en çok uzatmaların oynandığı ilişkileri yürütmek,
    Ve üzerinde bir lanet gibi yapışıp kalmış lekeleri temizlemek yorar.-
    .
    Esasen konuşmak değil susmak,
    Aldanmak değil inanmak,
    Düşmek değil kalkmak,
    Savrulmak değil sarılmak,
    Sarhoşluk değil ayılmak,
    En çok da;
    Sevmek değil ayrılmak,
    Ölmek değil yaşamak yorar insanı.
    Ancak,
    Yine de unutmamak gerekir ki,
    Kara bulutlardan sonra yağmur ve güneş sarar insanı.

    Ah Biz Erişkinler...!
    8.
    Hem kendimizi,
    Hem de başucunda bir bardak su gibi beklediğimiz çocuklarımızı çok üzdük.
    Gerçekte, yetişkin bedeni içinde öfke nöbeti geçiren beş yaşındaki çocuk bizdik.
    .
    Daima hatalı onlarmış gibi hep düzeltmeye çalıştık.
    Aman çocuğum çok sevinirsen, başına kötü bir şey gelir deyip,
    Duygu dünyalarına bile karıştık.
    Bol bol yalanlar ektik zihin tarlalarına,
    (Büyüyünce biçmek için.)
    Çok nasihat ettik çok konuştuk,
    Az okşadık, az sarıldık.
    .
    İyi iletişimi öğrenemedik,
    Dinle dedik, ama nerdeyse onları hiç dinlemedik.
    Görmezden geldik hep,
    Sizin fikriniz nedir diye sormadık.
    Koşullu sevdik, her daim arkalarında durmadık.
    .
    Her şeyi silah olarak kullandık onlara karşı,
    Köle zihniyeti için, otoriteyi hiç eksik etmedik.
    Hiç öğrenmedik, hep öğreteceğiz dedik.
    Doğru sandık kendi eğrimizi,
    Gösterdiğimiz yoldan gitmelerini istedik.
    .
    Sonuç:
    Nasıl da yabancıyız birbirimize.
    Oysa, her şey çok farklı olabilirdi.
    Fakat hep sonradan gelir aklımız başımıza.
    .
    Eyvah...! eyvah...!

    Çocuk ve Umut !...
    9.
    -Mutluluk arayışındaysanız,
    Kılavuz kitabının baş yazarı, içinizdeki çocuktur.-
    Bir çocuğun kahkahasından daha güzel ne olabilir ki...?
    -Yüreğinizi bir çocuğa emanet ederseniz, en azından içi kirlenmez.-
    -Ha bir çocuğun kalbini,
    Ha bir serçenin kanadını kırmışsınız farketmez.-

    Neyse benimkisi,
    Çocukça bir mutluluktu geldi geçti.
    Bir umuttu,
    Bir ışıktı karanlığı deldi geçti.
    Şimdi de uykumu bekliyorum,
    birazdan gelir.
    .
    -Güzel şey umut dolu bir sabaha uyanabilmek.-
    .
    Ne zaman hüzünlensem, hüznümü kollarımın arasına alır,
    Ta ki neşesi yerine gelene kadar çocukluk gülüşlerime giderim.
    .
    Ne zaman başımda kara bulutlar dolaşsa, çalsa mevsim zemheri ayazına,
    Kıpır kıpır çocukluğum konar penceremin pervazına,
    Getirir çocukluk güneşlerimi içimi ısıtır.

    -Öğrenmek asla bitmez, her yer okuldur.-
    Bazıları benim gibi, kitap okulunu değil hayat okulunu bitirir.
    Hayat okulu yaşayarak, kitap okulu okuyarak öğrenilir.
    Birine beş on yıl, diğerine bir ömür verilir.

    Benim de düşlerim vardı.
    -Ama ben, saklandığı yerde unutulmuş bir çocuktum.-
    Arkamdan hiç su dökenim olmadı.
    Gerçi,
    -Denize kavuşmaksa yolun sonu,
    Hangi ırmakta damla olduğun önemli değildir.-
    .
    Bir sokak çocuğu misali,
    (Ki sokaklar;
    Tüm suskunların dili, mazlumların evidir.-)
    Hangi bankta sabahlasam,
    Üşüyen sokak lambaları gibi,
    Direnirim gecenin ayazına, soğuk benim yurdum.
    Yüreğimin varoşlarına, kardan kıştan kaçanları doldururum.
    Ne bir eve sığabilirim ne de koca bir kente
    Yaşamın ayak dibinde küçük bir damla olurum,
    Bir anne yüreği düşler içinde uyurum.
    .
    Diken mi kaldı batmadık, ah bu yalın ayak yürümeler.
    Yine de seviyorum Dünyayı,
    Yaşamak her gün canıma okusa da besbeter.
    Olsun !...
    Biliyorum bir yerlerde bir gül var,
    Hayalimdeki kokusu da yeter.
    .
    Zaten ben,
    -Olmadık hayaller kurarım...
    Mesela içimden bir ses,
    Ya yağmur damlası, ya da serçe ol diyor...!
    Gönlümse,
    Kuşlar konar çiçek açarım...
    Ağaç dalı olmak istiyor...!
    Ben ki,
    Ağaçları geceleyin sallayınca, yıldız düşeceğine inanırım.
    .
    Hayat kendi rengine boyasa da kanatlarımı,
    Saçağından hep şeker kokulu umut sarkan sırça evler düşler,
    İkinci bir şansa değil, ikinci fırsata inanırım.-

    -İnsan dediğin...
    Yaprak yaprak dökülen bir umut ağacıdır.-
    -Aslında hepimiz, umut ağacının bir dalına tutunuruz,
    Ama çoğu zaman dalın kırılabileceğini unuturuz.-
    .
    İnsanoğlu zaman zaman,
    Boğulmadan çıkamanın mümkün olmadığı hayallere dalar,
    Gökyüzüne bile sığdıramadığı, ayakları yere basmayan hayaller kurar,
    Mesela kayan bir yıldızı gökteki yerine tekrar koyar.
    .
    Geceleri yıldız gibi parlayan,
    Yeni umutlar filizlenir her sabah güneşle birlikte ufuktan.
    Kimi güneşin batmasıyla hiç olur,
    Kimi de birilerinin üstüne basıp geçmesiyle piç olur.
    .
    Tekrar tekrar umutlanmak döngüsü insanoğlunun kaderidir.
    Ve
    -Umut, insanın yıkılan en son kalesidir.
    -Ne uyur,
    Ne yorulur,
    Gezinip durur.
    .
    Zira,
    -Kazanmayı umut etmeyen, çoktan kaybetmiştir-
    -Gerçek karanlık, dışınızdaki ışıksızlık değil, içinizdeki umutsuzluktur.-
    -İçi umut dolu olmayan,
    Ya kış ortasında dımdızlak kalakalır,
    Ya da çöl ortasında fırtınaya yakalanır.-
    -Umudun tükenmesi, yaşama sevincinin bitmesi, ölümlerin en sessizidir.-
    .
    -Uçmak için kanadın olmuş neye yarar, hevesin kırılmışsa.-
    .
    -Hayallerinizle hayatınız arasında uçurum varsa;
    Hayalleriniz yıkılmaya,
    Siz de yere çakılmaya hazır olun.-
    .
    Ancak yine de,
    -Çırpınışlardır hayatı kanatlandıran.
    Hayallerdir insanı umutlandıran.-
    Siz siz olun,
    -Kuş olup uçamıyorsanız,
    bari hayalini kuranların heveslerini kırmayın.-
    .
    Aç parantez (Maalesef hayal yıkma yarışında birinciyiz.
    Uçmayı beceremeyenler kanat kırmayı pek becerirler.
    Bir bilseniz,
    Yıkık hayallerinin enkazı altında kurtarılmayı bekleyen o kadar çok insan var ki.
    Hayalsizler ülkesine döndük.)
    .
    -Umuttur fakirlerde bağımlılık yapan.
    Ve yoksulluktur bu Dünyada en cömert paylaşılan.-
    Ki ben,
    -Yoksul insandan degil, yoksul zihinden korkarım.-
    .
    Garip ne zaman mutlu olacak olsa,
    Ya uyandırıp içine ederler rüyanın, ya da fişini çekerler dünyanın.
    .
    İnsan bazen, şükretmek mi gerek kahretmek mi gerek yoksa küfretmek mi gerek bilemiyor.
    Ama yine de,
    Ben,
    -Haklı olmayı bıraktım, mutlu olmaya baktım.-
    Siz de öyle yapın.
    Zaten,
    -Mutluluk denizinde yüzelim istemiyoruz,
    Bir damla da yeter bize.-
    .
    Biz buna "Şükür" ve “Umudun insana yüz çevirmemiş hali.” diyoruz.
    .
    Bu arada (Yoksullar için Alaaddin'in sihirli lambasındaki cin olmayı düşledim hep.
    Her kapıya gerçekleşebilir bir umut koyacağım süt şişesi koyar gibi.
    Kim bilir...!
    Belki cin fakirlere, bu ömürleri gibi hep umutla geçmeyecek yeni bir ömür verir.)

    Bir insan yoklarıyla değil, çoklarıyla değerlendirilmeli.
    Çünkü Dünya bazılarına alâ, bazılarına şehlâ bakar.
    Hayat kimilerine lunapark, kimilerine Berlin Duvarı,
    Yatacak yerleri yok dediklerimiz, kuş tüyü yataklarda yatar.
    .
    Oysa bazıları hayatı eksile eksile öğrenir.
    Yaşamak kudretiyle doldurur tüm boşluklarını.
    Ve bir gün,
    -Damla olarak geldiği okyanusa kafa tutar.-
    .
    Zira,
    -Sabır yorulmak bilmez ata benzer.-
    -Işığı görmeyi bilenler için hayat her zaman gülümsemeye hazırdır.-
    .
    Yani,
    -Marifet, sürüklenen değil akarsuya yön veren taş olabilmektir.-
    Ağlamadan keyif, çileden zevk alabilmektir.
    .
    Kaldı ki,
    Her şeye sahip olmak, en büyük mutsuzluk kaynaklarından biridir.
    -Zenginlik cepte değil, kalptedir.-
    .
    -Niyet bir tohumdur kalbe ekilen.
    İyiyse gül biten, kötüyse diken.-
    Rastgele !..

    Ben, Annem ve Babam !...
    10.
    Ya kimsesiz çocuklara atkı örerim, bere örerim kazak örerim yumuşacık anne sesinden.
    Ya da kuru bir dala yaprak olurum sıcacık anne nefesinden.
    .
    Salıncaklardan mutlu çocuk kahkahaları,
    Ağaçlardan kuş sesleri toplarım,
    Rüzgârla uçup gitmesinler diye.
    Çocuk yüreklerinde uyuyan masallar biriktiririm,
    Unutulup yitmesinler diye.
    .
    Yoktur çocuk olup da gökkuşağına kanmayan.
    Masal var mıdır içinde çocuk olmayan?
    .
    Varsa biz buna "Büyüklere Masallar" diyoruz.

    Annem...!
    Dört mevsim yediveren mor çiçekli bir daldı.
    Tüm anneler gibi onun da binlerce karatlık bir yüreği vardı.
    Balkondaki ipe çamaşır sermek yerine,
    mahallemizin serçeleri okuyup kültürlensin diye şiirler asar,
    Kuşlara edebiyat öğretmenliği yapardı.
    Ne zaman kardeşim balkondan sarksa,
    Ellerinden önce gözleriyle tutardı.
    Kardeşim ne zaman salıncaktan düşecek olsa önce başörtüsü uçardı.
    .
    -Elinin erişemediği yere yüreği yetişirdi.-
    (İnsan yüreği ki, en az bir tohum kadar cömert olmalıdır.-
    Ve
    -En dürüst yerimiz kalbimiz.-)
    .
    -Yüreği güzel olanın dili de güzeldir.-
    .
    Bilirsiniz...
    Anneler evlatlarını önce dokuz ay karnında, sonra da ömür boyu yüreğinde taşır.
    .
    -Annemin gülüşünü, merhem diye yıllarca sürdüm yüzümdeki acılara.-
    Ne çok acı biriktirirmiş annelerin dizleri.
    -Hiç kimse beni annem gibi sevmedi.-
    -Bütün sevgileri topladım, bir anne sevgisi etmedi.-
    -Herkes herkesi terkeder,
    Tek istisnası anneler.-
    .
    Duaya durmuş annelerin,
    Avuç içlerinde hep çocukları vardır.
    .
    Aç parantez (Biri beni karnında, diğeri kalbinde taşıyan.
    İki kadını çok sevdim bu hayatta.
    Biri kan bağından, diğeri can bağından.
    .
    İnsan ömür boyu,
    Ana sırtına binerken duyduğu güveni,
    Ana kucağında meme emerken bulduğu huzuru arıyor.
    Bu açıdan,
    Dünyadaki bütün erkekleri toplasak bir anne etmez.)

    Siz hiç, hayal kırıklığına uğrayacağınızı bile bile,
    Her gece yüreğinizde yeşerttiğiniz binlerce umutla,
    Birini, pencere kenarına oturup kırk yıl bekleyecek kadar sevdiniz mi?
    .
    İşte o benim Babam...!
    .
    Dünya’yı omzunda taşıyan bir bilge adam;
    Gülünce yedi renk açardı yüzünde bahar,
    Lunaparka benzerdi benim babam.
    .
    Tomurcuklandığım dalımdı,
    Dağlara baş eğmeyen yanımdı,
    Gurbet kokardı, annemse memleket.
    .
    Bir tek onun sıcacık mutluluk dökülen ceplerinde, umut hangi çocuğun kapısını çalacak şıngırtısı arardım.
    Gerçi o inanmazdı benim çocukluk mucizelerime ama,
    Mahalleli çocuklara en güzel lolipopu, onun ayçiçeği gülüşlerinden yapardım.
    .
    -Babasız, insan kendini yoksul hissediyor.-
    .
    Bilir misiniz ?
    Babam,
    Yıllarca annemin ölürken ağzında yarım kalan naneli sakızını sakladı,
    Saç tarağına takılan üç beş saç tellini kokladı.
    .
    Anladım ki en güzel kokular üste değil, yüreğe siniyor.
    -Allah kimseyi sevdiklerinin kokusuna muhtaç etmesin !...-
    -Babam ağlayınca, çaresizliği öğrendim.-

    Bana gelince,
    Babamın hastaneye yatarken dönünce alırım diye bıraktığı cüzdanını, ağızlığını, tespihini,
    Bir gün veririm umuduyla hâlâ yanımda taşırım.
    Kaldırmaya kıyamadığım,
    Koltukta asılı hırkasıyla sabah akşam selamlaşırım.
    Bakıp bakıp iç çektiğim o hırkanın yalnızlığı öyle bir oturur ki yüreğime,
    Bir sarılıp, bir vedalaşırım.
    .
    Aç parantez (Hayatımdaki bütün boşlukları doldurdum,
    Bir tek anne-baba boşluğunu dolduramadım.
    İki kez yıldırım düştü yüreğime, biri annem diğeri babam öldüğünde,
    Enkazlarını hâlâ kaldıramadım.
    .
    Omuzlarımda ağırlığı asılı kalan tabutlarının bir köşesine kıvrılıp yatmak istedim, kendimi sığdıramadım.
    .
    Hayatta en çok,
    Anne ve babamın üstüne,
    kürekle toprak atmak yaktı canımı.
    .
    Hayatta en çok,
    Anne ve babamın sesini duymayı
    Ve onlara tekrar dokunmayı özledim.
    Parantez içinde parantez (-İnsan özlediklerini, gözleri açıkken değil,
    gözleri kapalıyken görüyor.-)
    .
    Her yıl gözyaşı ekerim topraklarına,
    ruhumu mavi bir sızıya salar ölüm.
    Bilirim ki artık anasız babasız, boşluğa savrulmuş külüm.)

    Aşk ve Duygu Dünyam
    11.
    -Boşuna arama,
    Gölgesi yoktur yalnızın...!-
    .
    Modern çağın virüsü yalnızlık !...
    İnsanın en kadim ve en sadık dostlarından(!) biridir.
    -Kalbiniz çırılçıplaksa, yalnızsınızdır.-
    -Yalnız insan, pamuk tarlasına konmuş zenci serçeye benzer. -
    -Sararıp dökülen yaprak misali solarsa insan, yalnızlıktan solar.
    Dolarsa yalnızlığın boşluğu, bir tek sevgiyle dolar.-
    Esasen,
    Yalnızlık, ruhsal açlık, tek tedavisi sevgi olan bir hastalıktır.
    -Yalnızlık mutsuzluktur.-
    -Üzerinde çizik dahi olmayan, bir beyaz kâğıttır.-
    .
    İnsanın kapısını hep geceleri vurur.
    Kapıyı açsanız da açmasanız da,
    Öteleyip içinize attığınız tüm dertlerle birlikte, gelir göz kapaklarınıza oturur.
    Baş yastıkta gece boyu tavandan mucize bekletir insana,
    Sadece sokup çıkartır buz gibi bitmeyen düşünceler denizine, kara kara düşündürür,
    Ne sarılıp ısıtır, ne de durulup uyutur.
    .
    Parantez içi (-Yüreğinizi sık sık ziyaret edin,
    En zoru yürek yalnızlığıdır.-
    Gerçi yalnızlıklar da altın günleri düzenliyorlar kendi aralarında ama.
    -İç dünyası yalnız olanın, dış dünyası kalabalık olmuş neye yarar.-)
    .
    Her neyse,
    -Koskoca bir ömür aşksız, yalnızlığın kucağında ölmek değil,
    Yanağından öptüğüm bir aşkın, kurumuş yaprağı olmak istedim.-
    Gerçi,
    Yalnızlığım beni hiç yalnız bırakmazdı.
    Her sabah uğurlar akşam karşılardı.
    Tek sorun,
    -İnsan yalnızlığına sarılamıyor ki.-
    .
    Esasen kimse cansız, canansız hayat sürmesin,
    Ömrünü yalnızlıkla çarçur etmesin.
    Hem, en harika duygu sevmek sevilmek varken,
    Yalnız yaşamak israfların en büyüğü değil midir?-
    .
    Yani,
    -Yalnızlığın panzehiri sevmektir.-
    -Sevgisiz bir gönül kuraktır.-
    -Sevgisiz kalmış bir gönül her daim kıştır.
    -Sevgisiz bir hayat zay olmuştur.-
    Şükür ki biz de aşık olduk, aşkta şifa bulduk.
    Yalnızlığı kendi kendiyle baş başa koyduk.

    Misafir gelip de yatsın diye naftalinleyip bekletilen yorgan gibiydim, henüz kimse örtmemişti beni üstüne.
    Parantez içi( Ne olur Tanrım bu durumu hiç kimseye söyleme.)
    .
    Bu arada,
    -Bana ne zaman evleneceksin diye soranlar
    Evliliği, kafese kuş aramak sanıyorlar.-
    .
    Neyse,
    Daha sonraları medeni durum,
    Bütün ıhlamurlar sen kokar, şekline evrildi.
    Şimdi sevmek zamanı,
    -Her aşkta bir hayır vardır- deyip aşk çağrıldı:
    Ey aşk...!
    Bir mucize gerçekleştir şimdi
    Şapkandan bir kumru havalansın.
    Bana öyle büyük ki bu kalp,
    Gelsin yüreğime yuvalansın.
    .
    -Ki aşkta, yürekten gelmeyen yüreğe değmeyen her söz, lafügüzaftır.-
    Zira,
    -Yüreği, insanın bahçesidir.
    Bu bahçede yetişmeyen aşk, aşkın ya serabı ya da sahtesidir.-

    A ş k !...
    12.
    Öyle bir şehirdir ki aşk,
    Alevden daha sıcak, nefesten daha yumuşak.
    Öyle bir düştür ki aşk,
    Yüzyıl uyanmak istemiyiz bu düşten, bir kere uyursak.
    .
    -Aşktan daha anlamlı bir şey yok,
    Her şey aşktan, her şeye değer aşk.-
    .
    -Aşık olmak için öyle çok sebep var ki;
    Mesela, dalından düşen bir gül yaprağı beni sev diyor.
    Gönül bahçesi hariç, tüm bahçelerin gülü solar,
    Rüzgar gibi seyyah olma, bir insanın gönlüne gir diyor.-
    .
    -Ben nasıl ölünürü bilmiyorum,
    Ama nasıl aşık olunuru biliyorum.
    İçim aşka dair heves ve arzu dolu,
    Kalp çarpıntısı yapan düşler kuruyorum.
    Ben nasıl ölünürü bilmiyorum,
    Ama nasıl aşık olunuru biliyorum.-
    Ve hatta,
    Aşkın kulu-kölesi, tiryakisi oldum,
    Aşk nedir, nerde bulurum diye Pirime sordum.
    Dedi:
    -Aşk görebilene her yerdedir.
    -İhtiyacı yoktur hiçbir tarife de.
    -Tüm canlıların ortak kullandığı bir dildir.
    -İkametgahı kalp, sembolü güldür.
    -Allah’ın, yarattıklarına bahşettiği en büyük ödüldür.
    .
    Aşk aradım ben de her fırsatta, duramadım.
    Çöl sıcağında yüzme değen kar tanesi gibiydi,
    Aşktan daha güzel bir şey bulamadım.

    Aşk, herkesin bildiği sır,
    Bazen gerçek bazen yalan,
    Bazen bir asır, bazen bir an.
    .
    -Herkesin yüreğinde,
    Uyandırılmayı bekleyen bir aşk yatar.-
    -Gerçekse, aşk bir nimettir.-
    .
    Aşık, aklı kalbine teslim olmuş kişidir.
    Asıl olan aşktır,
    Sözle tarif edilmez.
    Tarifsiz bir tattır,
    Azıyla yetinilmez.
    .
    -Aşk,
    Tüm canlıların ortak kullandığı bir lisanın adıdır.-
    -Aşk, karnı hep aç bir kedidir.
    .
    Biliyorsunuz, yaşam cinsel yolla bulaşır.
    -Hepimiz aşk annenin çocuğuyuz.-
    .
    -Aşk, sakin bir tanışma değil,
    Şiddetli bir çarpışma halidir.-
    -İnsanın kendi kendine çözemediği tek problemdir.-
    .
    -İnsanı dünyanın en güçlü mıknatısı gibi çeker.-
    Okuduğunuz şiirin her mısrasında, sevdiğiniz size göz kırpar.
    Nefesinizi tutsanız, taklacı güvercine dönen kalbiniz yanardağ gibi patlar,
    Ne eve, ne sokağa, ne de koca kente sığamazsınız.
    Kılcal damarlarınıza kadar, mola vermeksizin onu düşünmekten uyku girmez gözünüze, günlerce uyuyamazsınız.
    (Zaten,
    -Aşıkken uyumak haramdır, uyuyan da haindir. -)
    .
    -İnsan şekerciye girmiş çocuğa döner, içine aşk girince.
    İnsan kendini sönmüş balon gibi hisseder,
    içinden aşk çıkınca.-
    .
    Aşk insanı bazen sevinçten deliye, bazen de üzüntüden ölüye döndürür.
    Aslında,
    -Aşk bir ölüm halidir.-
    -Ne zaman ki aşk biter,
    İşte o zaman insan hayatta olduğunu hatırlar.-
    Ya da,
    -Aşk, sürekli bir susuzluk halidir.-
    .
    -Aşk, kalpte barınır kalpte gizlenir,
    ve sadece gönül gözüyle izlenir.-
    Dolayısıyla,
    -Aşkın dili gözcedir.-
    Ve
    -Kalbe dokunmanın yolu gözceden geçer.-
    .
    Aç parantez (Aşk ve ölüm ikisi de kalpten vurur.-
    Gerçi,
    -İnsan, kırık kolla kırık bacakla yaşayamıyor ama,
    Kırık kalple yaşamayı öğreniyor önünde sonunda.-)

    Ne ilk ne de son kabustu gördüğümüz,
    Yine de dağlara hiç baş eğmedik.
    Kana kana içip yaşarken öldüğümüz,
    Kızılcık şerbeti dolu bir kâseydik.
    Ne mezar taşı vardı, ne toprak ne de kemik,
    Kazma küreksiz nicelerini gömdüğümüz,
    İki yüreğimiz vardı, sırçadan incecik.
    .
    Yani biz birbirine sığınmış iki yürektik.
    Tek taşla duvar örülmez dedik, taşa sevgi ektik.
    Ve
    Güzeldir yardan gelen,
    Ondan gayrı ne varsa haram olsun
    Nazlı bir kaş çatışından evladır ölüm,
    Ondan gelirse belâm olsun dedik.
    .
    Biz buna “Bir bedende iki kişi, Aşk” diyoruz.
    -Aşk; su arayan ateştir.-
    Çünkü aşka ulaşmak için yangınlardan geçmek gerekir.
    .
    Ve -Aşk,
    İçi ateş dışı buz,
    Girer yanarsın, çıkar donarsın.
    Düşte gör, ateş mi yakar seni sen mi ateşi yakarsın.-
    .
    -Aşk bir denizdir, batmadan yürüyebilene aşk olsun...!-
    .
    Ve yine -Aşk,
    Defter arasında bir tutam gül kokusu.-
    Ve
    -Aşk on üçüncü ay, beşinci mevsimdir.-
    .
    Çooook büyüksün aşk...!
    .
    Ya olmasaydın,
    Nereden nefeslenirdi bu kimsesiz pencere?
    .
    Gün yanıyor,
    gece sular altında,
    Bana öyle güzel bakma...!
    Taşa donerim sevmezsem,
    Allahım,
    Aşsız bırak ama,
    Ne olur beni aşksız bırakma...!

    -Biz, suyla yanıp ateşle sönenlerdeniz.
    Pervane misali, ölünceye dek sevdiğimizin etrafında dönenlerdeniz.-
    13.
    -Aşk akıl işi değildir.-
    -Aşkta pazarlık edilmez,
    Çünkü aşk, hesap kitap bilmez.-
    -Durup dinlenmeden yenilenir,
    Her demdir aşk.
    Her şeyin üstünde,
    Elbette bir erdemdir aşk.-
    -Makul bir kıskançlık, aşkın en temel şartıdır.-
    .
    -Seven ne boya, ne soya bakar.-
    -Her fani, en büyük yenilgisini ilk aşkında tadar.-
    .
    Kimileri, diriler şöyle dursun deyip,
    Çiçekleri bile ölülere alırken.
    -Bazılarının yüreğini eşsen, dört bir yanından sevgi çıkar.-
    -Acaba kaç yaşındadır seni seviyorum demek?-
    .
    Yaşanmışlıklar ve kör yıllar,
    Ellerimizi yüzlerimizi tırnaklarıyla çentik çentik çizebilir, kırış kırış edebilir.
    Ama hiç yaşlanmaz gönül bahçelerimiz,
    Sevdiğine her zaman, yüreğinin teriyle büyüttüğü taptaze çiçekler verebilir.
    .
    -Ne mutlu sevenlere, sevilenlere.
    Sevdiğinin kucağını gül bahçesine çevirenlere.-
    -Zira gönül bahçesine baharı getiren de,
    götüren de yârdır.-
    .
    Parantez içi (Haydi...!
    Sevdiğinizi bir buket çiçekle şımartın güzel insanlar.
    -Bir çiçeğin, kimsenin kalbini kırdığı görülmemiştir.
    Ve bir yüreğin, bir şiiri öptüğü görülmüştür.-)
    .
    -85 yaşındaki kadın kocasına sordu:
    Bunca yıldan sonra, bana hâlâ şiir gibi güzel kadınsın diyebiliyor musun?
    Adam sevdiğinin yüzüne şöyle bir bakıp cevapladı:
    Şairi Yüce Rabbim olan bir şiir, nasıl çirkin olabilir ki?-

    Bazı yaralar kansızdır...
    Kaderin ayakları altında ezilenlerin.
    Aşk acısıyla deli divane gezinenlerin.
    Bazı duygular vatansızdır...
    Sevda, sadakat, hasret
    Seni kirletip öldürdük ey aşk, bizi affet...!
    .
    Ölene kadar seni seveceğim diye yola çıkanlar,
    Göz açıp kapayıncaya kadar yoldan çıktılar.
    Aşk bizim neyimize kalk gidelim gönül, ne kadar az sadakat var...!
    .
    Esasen tüm sevgiler, siyaha inat beyaz olmalı, kirletilmemeli.
    .
    Fakat ben kirlettim;
    Bütün hata benim,
    Önce gözlerine iman ettim,
    Sonra başkenti aşk olan bir ülkede halifeliğimi ilan ettim.
    Meğer bir serçenin umutsuz kanat çırpışlarıymış sevdam.
    Kıymet bilmez başka biri uğruna,
    Bataklıkta çırpına çırpına tükettim.
    .
    Zaten,
    Gidenler hep kalanları ağlatır
    Kalanlar hep gidenleri anlatır
    Şu işe bak, adalet mi bu ya...?

    Aç parantez (Hey gidi insancık, sana verilen beyni kullanmakta ne diye cimrilik edersin.
    Yüreğindeki gemi seni beklerken, niçin başka limana gidersin.
    Oysa,
    -Birazcık sadakat,
    Kocaman kocaman sayılardan daha değerlidir.-
    -Tek bir kavuşmanın sevinci,
    Tüm vedaların toplam acısından daha büyüktür.-
    -Ağaçlardan da mı öğrenmedin?
    Bir adımlık hasreti,
    Bir ömürlük sadakati.-
    .
    Yani...,
    -Benim aşktan yana metcezirlerim, yaralı şarkılarım çoktur.
    Anladım ki,
    -Aşık olmak değil aşık kalmak mühimdir.-
    .
    Eyy aşk,
    Azıcık dur, yetişemiyorum...!
    Yüzüme vuran yağmur damlaları gibi kayıp gitme,
    Gözyaşlarımdan öp beni.
    .
    Aşık oldum, dünyaya vuruldum.
    Aşkım beni terketti, dünyaya darıldım.
    .
    Sonuçta AŞK İŞTE...!
    Sadece bir yanılsamadan ibaret.
    .
    Gün olur yalan, gün olur hakikat sanıyor insan.
    Gün olur küller içinde, gün olur güller içinde kalıyor insan.
    Aşk işte...!
    Neylersin...!
    Aşktan başka, bizim diyebileceğimiz neyimiz var şu dünyada?
    .
    Bazı yaralar kansızdır.....
    Kaderin ayakları altında ezilenlerin.
    Aşk acısıyla deli divane gezinenlerin.
    Bazı duygular vatansızdır.....
    Sevda, sadakat, hasret.
    Seni kirletip öldürdük ey aşk, bizi affet...!

    -Büyüdükçe Kirlendik,
    Büyüdükçe İnsanlığımız Küçüldü.-
    -Çocukken en korktuğum yaratık yılandı, şimdi ise insan.-
    -Bozulmuş insan dışında, her şeyin tamiri mümkündür.-
    14.
    Gerçekte biz,
    Darağacında simsiyah gölgeydik.
    İndirdik masmavi göğü yere,
    Toplayıp pırıl pırıl güneşi, ayı ve yıldızları
    Ama’ya gökkuşağı önerdik,
    Kara kara insanlara rengarenk güller verdik.
    Oysa güneşin saçları sarı sarı,
    -Çocukların maviydi arkadaşlıkları.-
    (Çıkarsız, ikirciksiz, tertemiz.)
    .
    -Gelişmek için bazı dalları kesmek gerek
    Çünkü gelişmek değildir büyümek.-
    Ve
    Her çocuk zamanla adam olur.
    Çocuk olmamak anlamına gelmez büyümek,
    Sadece reçel yanaklar kaybolur.
    Parantez içi (Aslında her yetişkin, yaralı bir çocuktur.-)
    .
    Neyse, büyüdük, çocukluğumuzu yedi kat yerin dibine gömdük.
    Parantez içi (İlk cinayetimiz.)
    Açtık pencereyi, içeri karanlık doluştu ve düş bitti.
    Yer açtıkça günahlarımıza,
    İçimizdeki o merhametli güzel çocuklar gitti.
    Şimdi alacakaranlık kuşağı,
    Büyümenin şeytanlığı çocuk masumiyetini mağlup etti.
    .
    Gerçi çocuk olursun bir emzik boyu yaşamadan kıyarlar.
    Balık olursun pul pul, çiçek olursun yaprak yaprak yolarlar.
    Serçe olursun kanatlarını kırarlar.
    Ah şu insanlar...!
    Cehenneme çevirdikleri bu cennet Dünyada her şeyi kendilerine yorarlar.

    Toplumsal Dejenerasyon,
    Kirli Kalabalıklar...!
    15.
    Sabır, erdem, adalet.
    Vefa, vicdan, merhamet.
    Sevgi, sadakat, samimiyet.
    İşte sermayem, işte onurum,
    İşte şerefim, işte şöhretim, işte servetim.
    .
    Benim maksadım,
    Para-pul, makam-mevki sahibi olmak değil,
    Her türlü kirlenme arasında #insan kalmak.
    .
    Toplumlar adaletsiz, sevgisiz, duyarsız, çürümüş ve kirli bir atmosferin boyunduruğu altında.
    .
    Doğanın yanında, insanın insandan bıkması da,
    Yanında huzur bulacağı bir insan bulması da,
    İnsanın insana çok uzak olması da,
    Çağımızın en büyük sorunu.
    -İnsanın, insanla konuşmadığı,
    Arı kovanı gibi kentlerde, ayrık otu gibi yaşadığı bir çağdayız.-
    Kimsesizliğiyle baş başa kalmış, kılavuzu yalnızlık olan hayatlar,
    Sürgündeymişçesine kendi yurtlarında gurbeti yaşıyor.
    Kalabalıklaştıkça kentler, insan insana yabancılaşıyor.
    .
    İnsan, zor bir ülke,
    Duvar insan insana.
    Bunca kirlenme arasında,
    Erdemli bir insan olarak kalmak zor.
    Hamuru bozulmuş,
    Zehirli bir sarmaşık gibi insanoğlu,
    İnsan, insana hasret yaşıyor.

    Kusurların fazilet gibi gösterildiği menfaat çağındayız.
    -Bozulan Dünya değil, kalplerimiz.-
    .
    Son zamanlarda;
    Utanır olduk insanlığımızdan,
    Başta sevgi olmak üzere her şey o kadar hızla kirlendi ki,
    Büyük meziyet en az kirlenerek yaşamak.
    .
    Samimiyet kıt, riya aldı başını gitti,
    Bazılarının bırak iki yüzünü, hiç yüzü yok, ara ki bulasın.
    Trend yaptı onursuzluğun dibi midesizlik,
    Her yer hasta bir düzen icin ruhunu satmış, egosunun esiri kara kara insanlarla doldu.
    Dünya işlerine dalıp kirlenmekten korkan
    temiz yürekli insanlar sanki buhar oldu.
    (Bazen ben de, hiç kimseye görünmemek için şeffaf olmak istiyorum.)

    -Büyük acıları küçük insanlar yaratır.-
    Çünkü,
    Küçük insanlar, küçük şeyleri büyütür.
    Küçük insanların hayat gemilerinin dümenini, öz benlikleri değil egoları yönetir.
    Oysa,
    -Ego yönetimi bir sanattır.-
    Freni patlamış bir egonun direksiyonundaysanız,
    Sonunuz ya duvar ya uçurumdur.

    -Bu arada, kötüler sayesinde iyileri, iyiler sayesinde kötüleri tanıdık.
    Çirkinliğin sadece fiziksel olmadığını,
    İyi insan olmak için cebin değil,
    Yüreğin dolu olması gerektiğini anladık.-
    .
    Ancak,
    Kötüler iyi görünmede ustalaştı.
    Kötülük zehir gibi kendine hep bir ev bulabildi.
    İyileri kötü, kötüleri iyi,
    Delileri dahi, dahileri deli gibi gören,
    Güçlüleri baş tacı eden bir toplum haline geldik.
    -Ki bir yerde kötülük yaygınsa,
    Onu görmezden gelen bir toplum var demektir.-
    .
    Aç parantez (İyilik arttıkça kötülük azalır.
    Ancak,
    Ne iyilik, ne kötülük umurunda,
    -İnsan insana, hep kendini beğendirmek arzusunda,
    Ömür tüketiyor aynanın karşısında.-
    Maskeli bir yaşam sürdürüyor,
    Ve çok büyük bir uçurum var dışarıya göstermeye çalıştığı imajla, arkasındaki gerçeklik arasında.)

    ‘Eskidi at, yenisini al kültürü’
    ilişkilere egemen olmaya başladı.
    -İnsan insana bir nesne gibi bakıyor.-
    Bırakınız doğayı, diğer canlıları...
    İnsanlar bile kullanıp atmalık.
    Güçlülerin gözünde birer toz zerresi insan.
    Bir sanayi ürünü muamelesi çekiliyor insana.
    Error verirse format atılacak hard disk,
    Canın isteyince açılacak cep uygulaması,
    Okuyunca kenara koyulacak kitap,
    Merdiven basamağı,
    Araştırma projesinde denek,
    Satranç tahtasında piyon,
    Ya kurşun asker, ya kukla...
    Beyinler kopya, kalpler kopya.
    .
    İnsanlar standartlaştı,
    Beyinlerimiz hurdalığa döndürüldü,
    Zihinler sömürge, işgal altında.
    Zihinsel enfeksiyon dorukta.
    Beyinlerimize işlenen mitlerden arınmak, takılan çiplerden kurtulmak mümkün değil.
    Pranga vurulan zihinlerimize atılan sis bombaları, gerçekleri görmemizi engelliyor.
    Her şeyin başı itaat, sorgulamak sizin ne haddinize, ne düşerse bahtınıza deniyor.
    (Nelere köle ettiler bizi nelere, hiç düşündünüz mü?)
    .
    Oysa,
    -Sadece insan yerine konulmak istedik, hepsi bu...!-
    Onlar ne yaptı?
    Yaralı bir serçe gibi ortada bıraktı.
    .
    Her şey olabiliyor insanın olduğu yerde.
    Mesela ben, deva diye sunuldum her derde:
    Ateşe attılar kül oldum, toprağa ektiler gül oldum, pazarda sattılar kul oldum.
    .
    Çaresizlik, hayal kırıklığı, insan yerine konmama,
    Tutunabilecek bir dal bulamama,
    İnsanları içten içe çürütüyor.
    .
    Aç parantez( Ruhuma işkence veriyor bu durum, buruşturulup çöpe atılan ambalaj kağıdı muamelesi görmekten fazlasıyla muzdaripim.)
    .
    -İnsanlar mal değil,
    -İnsanlar baston değil.-
    -İnsan arada bir kendi olmayı da ihmal etmemeli.-
    -Kalabalığın değil, kalbinin gösterdiği yola gitmeli.-
    Çünkü zihnimizi ele geçirebilirler ama kalbimizi asla.

    Yani anlayacağınız arsız zamanlardayız
    Üzerimize konan sinekler bile,
    Ya kahrından, ya utancından ölür oldu.
    .
    Çıkar gözetmeyen bir insanlığı çok özleyeceğiz.
    İnsanlık kendi karanlığıyla yüzleşip, hesaplaşmalı artık.
    İnsanlık insanı tanımak zorundadır.
    Mesela ben insanlıktan umudumu yitirdikçe, tekrar tekrar bulmaya çalışıyorum.
    Ancak anladım ki,
    İnsanlığı, insanlardan çok çok uzaklara koymuşlar.
    Her yer insan, ancak insaniyet kayıp.
    .
    Böyle giderse, bir yıkım ve çürümüşlük içindeki insanlık kayboluşun eşiğinde demektir.
    .
    Tekrar aç parantez (Her şey kötüye gidiyor insanoğlu sevgisizleştikçe.
    Ve beni hasta ediyor insanların bu sevgisizliği, anlayışsızlığı.
    Birileri alınmasın diye hep beyaz bayrakla dolaşmaktan yoruldum.
    -Bıktım usandım,
    Önden kucaklayan,
    Arkadan bıçaklayan,
    Dost görünümlü iki yüzlülerden.-
    -Bir ağaç gölgesinin dostluğunu,
    Bir insan gölgeliğine yeğler oldum.-)
    .
    Esasen,
    -Hayat susunca, dünyaya küsünce,
    İnsanın saklanıp sığınabileceği bir yeri olmalı,
    Ki nefes alabilsin, huzur bulabilsin, kendiyle baş başa kalabilsin.-

    Anlayacağınız dibi görünmeyen bir bataklık bu sahte dünya,
    İnsan ne kadar sevebilir ki.
    .
    (Meğer masala kanan bir çocuk gibi
    kanmışım dünyaya.
    Bu dünyanın insanı değilim ben, acemisiyim, yaşamayı beceremiyorum.)

    Sanal Alem ve Maddeci Toplum
    İnsanlar zenginleştikçe, ruhları fakirleşiyor.
    16.
    Gerçekle yapayın savaşı başladı,
    Görünmeyenlerin görünenleri yönettiği bu sanal dünya, içi dahilerle dolu bir tımarhaneye döndü.
    .
    Sanal alemde yaşayan,
    En büyük silahın para olduğu,
    Teknoloji sayesinde, her şeyin yapaylaştığı, robotik zihinli bir topluma doğru gidiyoruz.
    Sanki görünmez bir el, insanları makineleşmiş, duygusuz hissiz robotlara dönüştürüyor.
    Biz teknolojiyi değil, teknoloji bizi kullanıyor.
    .
    Teknolojik konfor tavana, mutluluk tabana vurdu.
    Çünkü,
    -Teknolojinin en büyük eksiği, hissiyatı yok, maneviyatı yok.-
    .
    -Hayat dağınık, düzenli olması gerekmiyor diyen kuralsızların çağındayız.
    Hayatın neredeyse yüzde 80’i fake.
    Sosyal medyanın zehirlemediği bir çocuk yok.
    .
    Aç parantez (-Suyun temizleyemediği tek şey, düşünce kirliliğidir.-)
    .
    -Herkes birbirine akıl vere vere,
    Kimsede akıl kalmadı, akılsız bir toplum haline geldik.-
    .
    Parantez içi (Aklı gelgitlilerden değil,
    Zihni parazitlilerden korkmak gerek.)

    Sanırsın gençler ayaklı apple mağazası.
    İlişkilerde insanın yerini telefon, televizyon, bilgisayar ekranları aldı.
    Ceplerin kapsama alanları genişlerken, kalplerin daraldı,
    Cep cebe iletişim her yeri sardı.
    Oysa biz;
    -Cam cama değil, can cana,
    Ekran sıcağını değil, insan sıcağını severiz.-
    -Muhabbetin makbulü, cam cama olanı değil, yan yana olanıdır.-
    .
    Bir kalbimizin olduğunu unuttuk,
    Duyguların önemi yok artık,
    -Maddiyatın veremeyeceği insani değerlerimizi soydular, çırılçıplak kaldık.-
    .
    Vicdanımız erozyona uğradı, merhamet duygumuzu yitirdik.
    -Bazılarında, bir çay kaşığını dolduracak kadar bile vicdan yok, merhamet yok.-
    Merhamet şemsiyesini sadece kendimize tutar olduk, başkalarını unuttuk.
    .
    Parantez içi (Oysa insanlık, üzerimizdeki kıyafetten değil, yüreğimizdeki merhametten doğar.-)
    .
    Başarı ya da başarısızlık,
    Parayla pulla, maddiyatla ölçülür oldu.
    Madde egemen bir toplum düzenine geçtik.
    Para güç, parasızlık güçsüzlük sayılıyor. -İnsanoğlu, maalesef, onur, şeref, merhamet, vicdan gibi manevi kayıplarından ziyade, en çok maddi kayıplarına üzülüyor.-
    .
    Halbuki önemli olan,
    -Hayattaki başarın nedir diye sorduklarında,
    İnsan olmayı başardım diyebilmektir.-
    -İnsan olmayı eline yüzüne değil, özüne bulaştıracaksın.-
    .
    Dolayısıyla son zamanların sorusu şu;
    Çok güzel, çok zeki, çok zengin olabilirsin,
    İnsan olmayı becerebildin mi peki?
    Eminim, çoğumuz insan olma dersinden sınıfta kalırız.
    Gözlerimiz görse de, kalplerimiz görme engelli.
    .
    Parantez içi (Vitamin eksikliği diyoruz vitamin alıyoruz.
    Ya insani değer eksikliklerimiz için ne yapıyoruz?
    Mesela, bende tevazu, hoşgörü, empati eksikliği var deyip çare arayan var mı?
    Merhamet eksikliği var, neden ben vicdanlı birisi değilim diye doktora giden var mı?
    Hiç doktor kapısı çaldınız mı, neden aşırı kibirliyim diye?)
    .
    Hayatta kalmayı paraya bağladığımız için
    Paraya pula insanlığımızı satar,
    İlişkilerimizi maddiyat üzerine kurar hale geldik.
    (Laf aramızda,
    -Bir gün yakalarsam, paraya, benden neden hep kaçtığını sorucam.-)
    Oysa,
    -İnsan maddiyat için değil, maddiyat insan için vardır.-
    -İnsaniyet servetle, cüzdanla ölçülmez.
    Yürekle, vicdanla ölçülür.-
    .
    Aç parantez (Gerçi bazı vicdanların son kullanma tarihleri çoktaaan geçmiş.
    .
    Herseye rağmen siz iyi insan olun,
    Sıkı sıkı tembihleyin kalbinize,
    Vicdansız, sevgisiz ve umutsuz olma diye.
    .
    -Diliniz susabilir ama vicdanınız sakın susmasın.
    Unutmayın, konuşan vicdan susan vicdandan huzurludur.-
    -Sahibine, suçlu sensin diyebilen vicdan özgürdür.-
    .
    Onur, şeref, haysiyet, erdem ve merhamet para ve diplomadan daha değerlidir.
    (Mesela ben:
    Yat kat, mal mülk, şan şöhret istemiyorum
    sımsıcak bir kalp yeter bana.)

    Savaş, Ölüm ve Zulüm
    17.
    -Kan ve gözyaşıyla yazılmış ne çok şiirimiz var.-
    -Acılar koyulaştıkça, çayın demi de koyulaşır.-
    -Biriken acıların ağırlığı, bu dünyayı batıracak bir gün.-
    .
    -İnsanoğlunun en büyük savaşı aklıyla yüreği arasında olandır.-
    .
    Ölüm her yerde kol geziyor.
    Ne büyük vahşet, ölecek olanı öldürmek.
    Yok mudur bu savaşın insan öldürmeyeni?
    .
    Oysa çocukken,
    Savaşın başına barış ören,
    Tüm mermileri çiçeğe çeviren,
    Düşmana kurşun yerine gül veren
    neferlerim vardı benim.
    En güzel ben yenilirdim,
    Mağlubiyetle sonuçlanan zaferlerim vardı benim.
    .
    Parantez içi (Sadece kazandıkları değil bazen de kaybettikleridir insana kazandıran.)

    Yarattıkları cehennemde yanıyor,
    Savaşlarda anası ağlayanların çocukları.
    Yarattıkları cennette oynuyor,
    Savaşlara silah sağlayanların çocukları.
    .
    Biz buna "Adaletin bu mu Dünya" diyoruz.
    .
    Zulmün esiri hayatı sırtlayan kimliksiz çocuklar;
    Paraları yok, ama ne çok yaraları var,
    (-Yaralar ki insana,
    Nelerin üstesinden geldiğini hatırlatır.-)
    Sanki bedenlerinde kiracı bütün acılar,
    Acı yiyip acı kusarlar.
    .
    Mesela bazıları yaralı kuşağın çocukları olarak Dünya'ya geldiler.
    Üzerlerine yağmurdan çok mermi yağdı,
    Yaralarından çok etrafları sarıldı,
    Yaralarından çok kimlikleri soruldu,
    Ateşi sadece cehennem ateşi olarak bildiler.
    Yaralarından soyunamadan öldüler.
    Garipler,
    Birer kar tanesi gibi eriyip gittiler.
    .
    (-Çocukların gülemediği,
    Çocukların büyüyemediği bir dünya olmaz olsun.-)
    .
    Bir yanda yaralarını umutla pansuman edenler.
    Diğer yanda umudu vuran hain eller.

    Aç parantez (-Ölülerin hiç kimsesi yok Anne...!
    -Ölüler en çok sıcaklığını özler/miş.-
    -İçim cenazesi kaldırılmamış cesetlerle dolu.-
    .
    -Ölüm, sonsuzluğun gel gel sesine kanmaktır.-
    Ve eşitsizliği eşitleyen ölüm, acıların en paslısıdır.
    Çocuk, ölümlerin en yaslısıdır.
    Özlem, uykuların en seslisidir.
    .
    Ölümün kuzeni uyku insanı ölüme hazırlar,
    Hiç uyumaz acılar.)
    .
    Ah şimdi beyaz kanatlı bir
    güvercin olacaktım ki.

    Ülkeme Dokundurma
    -Düşünmeyen insan acı çekmez.-
    18.
    -Özgürlük;
    Karanlığa karşı aydınlık kıvılcımını çakmaktır.
    Biraz tabuları yıkmak, biraz da yoldan çıkmaktır.-
    .
    Yansın karanlıklar dedim,
    başını maviye yaslayınca gece
    aydınlığa yasak koydular.
    Saçları bukleli, gözleri kavuniçi
    bir güneş çizdim dağın doruğuna,
    daha doğmadan vurdular.
    .
    Aydınlık yanından hayatın,
    her sözü karanlığa sıkılmış kurşun olan yeni bir yüz çizdim,
    Yakama sarılıp, kim bu diye sordular.
    Kanayan yaralarımıza parmak basan, kaleminin minneti olmayan bir dost dedim.
    Bu kez de elimden, kalemi alıp kırdılar.
    .
    -Ah ben sana ne desem, ne desem,
    çığlığına nasıl ses versem...!
    Dilimin ucunda güneş gibi parlıyorsun,
    Umut ekilip yoksulluk biçilen ülkem...!-
    .
    Kafeslerde yüreklerini bıraktırdı kuşlara
    karanlıklarda büyüttüğümüz zulüm.
    Gökyüzünü maviye boyadı diye, nice fidanları darağaçlarında vurdu ölüm.
    Ve avuçlarımızda sadece dikeni kaldı,
    efendilerin elimizden aldığı gülün.
    .
    Yüreğimi dikenli teller yerine hep çiçekler sardı,
    Yangınları dışında, ne topu tüfeği vardı, ne de kimseye bıçakla daldı.
    Yine de onmaz yaralar açtı hayat, çoktur yarası yüreğimin.
    Neler gördü bu yorgun gözlerim esirlerin mahzun bakışlarında,
    Takılı kaldı tel örgülerde, yoktur yarısı yüreğimin
    .
    Parantez içi (Çatlaklarımdan sızıyorum,
    kanaması sürüyor hala yaralarımın.)

    Ortadoğu’ya Mersiye
    Suriye ve Filistin’e Minik Dokundurma
    19.
    Bazıları cesetler üzerinde tepişerek refaha ulaşabileceğini sanıyor.
    .
    Bilmezsiniz...!
    Parantez içi (Belki de bilirsiniz.)
    İnsan ne kendi kanında, ne de kendi gözyaşında yüzme öğrenemez.
    .
    Bilir misiniz...?
    Bizim harabeye dönmüş kentlerimizde,
    balıkçı ağlarında yaşanan can pazarı misali,
    her gün can pazarları yaşanır,
    ölüm koroları hiç susmaz.
    Kese kağıdı değildir patlayan,
    metal kuşlardan bombalar yağar,
    göğümüzde serçeler uçmaz.
    Misketime benzeyen demir leblebiler gezinir içimizde,
    kan göllerimizde nilüferler açmaz.
    Biz her şeyimizden vazgeçeriz de
    ölüm bizden hiç geçmez.
    .
    -Her şey eksilir de,
    bir tek ölüm eksilmez evimizden.
    Tam vardiya çalışır azrail,
    tüm sevdiklerimizi, birer birer alır elimizden.-
    .
    Parantez içi (Ki ölümün aldığını geri verdiği hiç görülmemiştir.)
    .
    Oysa enkazda bile güller açardı yeniden,
    Tutulsaydı mis kokulu bir bebeğin ellerinden.
    Bu arada,
    -Hangi çiçek bir bebek kadar güzel kokabilir ki.-

    -Ne kadar özgür yaşarsa insan,
    o kadar özgür ölür.-
    -Zafer, inadına ışığa koşanlarındır.-
    20.
    Filistinde:
    -Bir asker bir çocuğu düşlerinden vuruyordu.
    Bir çocuk gördüm düşlerini suluyordu.-
    .
    Özgürlük şarkısı söyleyen Filistin Halkına
    Kurşun yağdıran askere çağrımdır:
    Kurşun bir çocuğun cesaretini ne kadar kırabilir ki.
    Kurşun, bir çocuğu düşlerinden ne kadar vurabilir ki.
    Hangi çocuk sapanıyla bir askeri öldürebilir ki.
    .
    Aç parantez (Bazen insanın elinden ağlamaktan başka
    hiçbir şey gelmez.
    -Gözyaşından başka, sarılacak hiçbir şeyi kalmaz.-
    -Ne barışçıl, ne yüce bir eylemdir ağlamak.
    Kırmadan dökmeden, gözyaşıyla yara sarmak.-
    .
    Çok şey anlatır bir damla gözyaşı.
    -Gözyaşı yüreğin dolup taşmasıdır.-
    Ağla ki Dünya arınsın,
    Silme gözyaşını bırak aksın çocuk.
    Belki böyle deniz oluruz, deryada köpük.)
    .
    Umudum...!
    Bir dilim yaşamayı güvercin payı bölüşenler.
    Bir gün bize kardeşçe yaşamayı öğretecekler. Kendi payıma ben;
    Bir zeytin ağacı gibi, uzattım kollarımı gelene geçene.

    Doğa...!
    21.
    -HER köşesinden HER çatlağından HAYAT fışkıran toprağa beton eken insanoğlu,
    Ne biçmeyi bekler ki?-
    .
    Beton ormanlarında sevgi biter mi ki?
    .
    Betonlaşan sadece şehirler mi sanırsınız?
    Ya kalpler ne olacak?
    Kalpler, şehirlerden daha hızlı betonlaşıyor.
    .
    Yol kenarında, garipçe bir güldü:
    Her sulayana çiçek açtı,
    Her okşayana koku saçtı.
    Biz ne yaptık?
    Ya işimiz bitince
  • 434 syf.
    Dili çok güzel, sade ve akıcı. Altı çizilecek ve alıntı yapılabilecek yığınla satır dolu bir kitap. Şahsen ben okumaktan büyük keyif aldım, yaşamın her alanından izler buldum. Hiç bitmesin istediğim “Bir Delinin Senfonik Dokundurmaları” isimli şiirini aşağıya alıyorum.
    -Sevgi,
    Kilidi olmayan tek hazinedir.-
    1.
    -Mutluluğu aramaktan,
    İnsanların mutlu olmaya hiç vakitleri yok.-
    .
    -Mutlu geceler, neden sadece bir kadının kirpikleri kadar uzun olur?-
    .
    -Ne mutlu...!
    Gün doğumunun mutluluğunu, gün batımına taşıyabilenlere.-
    .
    -Hanımlar, Beyler...!
    Biraz da bana yağar mısınız mutluluğunuzu?
    .
    -Her güleni mutlu mu sanırsınız?-
    -Ne her güleni mutu,
    Ne de her ağlayanı dertli sanmayın.-
    .
    Her yer mutsuz kadınlarla mutsuz adamların,
    Umutsuz evlilikleriyle doldu.
    Sevmemek için bahanemiz hazır, ya çok yoğunuz ya çok yorgunuz (!), uyumak için önümüze sonsuzluğu sermişken kâinat.
    Oysa bir kıvılcımın parlayıp sönmesi kadardır, bahanelerle geçiştirdiğimiz şu hayat.
    .
    Aç parantez (Evliliği pişmanlık müessesesi haline getirdik, bravo bize...(!))
    .
    Sevgiler tadımlık, dakikada bir renk değiştirir, poz verir gibi anlık oldu.
    -Ömürlük sevgilere hasretiz.-
    İnsanın insanı sevmeye vakti olmadığı zamanlardayız.
    .
    Herkes sevilmek istiyor,
    (Halbuki sevilmenin birinci koşulu sevmektir.)
    Ve hiç kimsenin kendinden başkasını sevesi yok.
    Bu gidişle de hep kendimizi seveceğiz.
    -Duygusal açlık, doygusal açlık sorununun önüne geçti.-
    Ne savaştan, ne hastalıktan, ne de afetten,
    Yapayalnız sevgisizlikten öleceğiz.
    Oysa,
    -Yaşamak tüketti bizi, ölmek değil.
    Güvenmek tüketti bizi, sevmek değil.-
    -Sevgi yaradılışın hamuru, varoluşun kaynağıdır.
    -Tüm yaratılmışların özetidir.-
    -İnsan olmak sevmekle başlar.
    -İnsanı sevgi besler.-
    .
    -İnsanın, paraya olan ihtiyacından daha çoktur sevgiye ihtiyacı.-
    .
    -Hiçbir kazak, hiçbir hırka, bir insanın sevgisi kadar ısıtamaz insanı.-
    .
    Kıblesi sevgi olanın, mutluluk elinin altındadır,
    Sadece uzanıp alması yeter.
    İllaki ilaçla iyileşilmez, sevdiğin bir sesi duymakla da iyileşilebilir.
    İllaki dudakla öpülmez, bir kaç çift güzel sözle de öpülebilir.
    İllaki sarılmak gerekmez, sevdiğinin hayaliyle de insanın ayakları yerden kesilebilir.
    Çünkü,
    -Sevmek, mesafeyi kaldırmaktır.-
    .
    Lütfen,
    Zengin fakir, genç yaşlı demeden,
    Dil, din, ırk cinsiyet farkı gözetmeden,
    Tüm insanları ve diğer canlıları
    Yormadan, kırmadan dökmeden,
    Şartsız şurtsuz, yalansız dolansız,
    Nedensiz nasılsız bir sevgiyle sevin.
    . .
    Ortalıkta, sahte seni seviyorumlar uçuşuyor,
    Dünyada sahtesi en çok üretilen şeylerden biri haline geldi sevgi.
    Bu nedenle, sevginiz yapay olmasın, içten olsun, gerçek olsun,
    Yirmi dört ayar altın gibi saf olsun.
    Zira hiç kimse yarım yamalak bir sevgiyi hak etmez.
    -Sevmenin sevilmenin yükü ağırdır.-
    .
    -Sevgiyi, sömürüyle de karıştırmayın,
    Sevgiyi sömürüye dönüştürmeyin
    Sevgiyi kaybedersiniz.-
    Çünkü sahiplik sevgiyi öldürür.
    Yani,
    Cüzdanlara kilo verdirmek için sevmeyin.
    -Sevgi ait olmaktır, sahip olmak değil.-

    Sevecekseniz güzel sevin.
    -Sevgi-siz-siniz...!
    Sadece sevmeyle yetinmeyin,
    İnsan bir kitaptır, okuyup anlamayı da deneyin.-
    Sevdiğinizin sadece elinden değil, yüreğinden de tutun.
    Sadece ağzından çıkanı değil, yürek dilini de anlayın.
    Sadece göz ile el ile değil, ruhen de kalben de sevin.
    Çünkü...
    -Yürekte demlenmemiş sevgi hamdır.-
    .
    Hatta biraz sevginizin dozunu kaçırın:
    Sevdiğinizi boğmadan, sevdiğinizde boğulmadan,
    Nefesiniz kesilinceye kadar sevin.
    Mesela ben sarılınca kemiklerimin ısınacağı bir sevgi istiyorum.

    -Bu Dünya’nın, en çok sevgiye ihtiyacı var.-
    .
    Zira cehenneme çevirdiğimiz yeryüzüne, cenneti getirecek yegâne güç sevgidir.
    Örneğin bir kadını sınırsız ve koşulsuz sevin, Dünyanızı cennete çevirsin.
    .
    -Yürek yarasına sürülen en iyi ilaç, sevgidir.-
    -İnsan yüreği sevildikçe çocuksulaşır.-
    .
    Şımaracak kimsesi olmayanların şımartacak kimsesi olun...!
    Mutluluk ancak öyle bulaşır.
    .
    Gönül bağı için ne gözün görmesi, ne de elin değmesi,
    Sadece yüreğin sevmesi yeter.
    .
    Aç parantez (Başta insanlar olmak üzere,
    Yağan yağmura esen yele,
    Yanan ateşe, doğan güneşe,
    Daldaki yaprağa, açan çiçeğe,
    Uçan kuşa, börtü böceğe,
    Koyuna kuzuya, kediye köpeğe,
    Havaya suya toprağa teşekkür edin,
    tebessüm edin, selam verin.
    Teşekkürü günlük yaşamınızın
    bir parçası haline getirin.)
    .
    Bu arada (-Bir insanı diğerine aşık edecek, sevdirecek, ne siyasi ne de iktisadi bir rejim henüz icat edilmedi.- bunu da bilin.)
    .
    Ancak,
    Sevgiyi alış veriş zannedenler bilmelidir ki
    Sevgi hesaplanamaz, ölçülemez.
    Mesela ben hiç yarım kilo sevmedim.
    .
    Çiçekle arının ilişkisine de benzemez.
    Sevgi, bir defalık durağan bir his değildir,
    Geliştirip büyütmek, soldurup kurutmamak
    Özenle koruyup kollamak,
    besleyip sulamak gerekir.
    -Sevgi, tarlada kendi kendine ot gibi bitmiyor.-

    Kadın...!
    .
    -Ne olur...!
    Beni yalnızca çicek açtığımda sevme.-
    2.
    Bir şeyi güzel ve özel yapan;
    O şeye, bir kadın elinin, gözünün veya yüreğinin değmesidir.
    Çünkü güzel şeyler güzel kalplerde filizlenir.
    .
    Eğer,
    Bir kadın seviliyorsa mutluysa,
    O kadar güzel ve içten güler ki,
    Sanırsın gözbebeklerinden serçe sürüleri geçiyor.
    .
    Ben önemli olanın, bir kadının yüzünü değil, yüreğini güldürmek olduğunu anladım.
    Ve bugüne kadar, bir insanın kalbine girmekten daha güzel bir yer bulamadım.
    Dolayısıyla,
    Girmeyi başarabilirseniz, dünyanın en güzel yeridir bir insanın yüreği.
    .
    Aç parantez (Size bi’şey söyleyeyim mi?
    -İnsanın yarısı kadın yarısı erkektir,
    Bütün olmayan, yarım insan hiçbir şeydir.-
    -Erkekler bu dünyanın beyni, kadınlar kalbidir.
    Dolayısıyla,
    Erkek aklen, kadın ruhen huzurluysa mutlu olur.
    Çünkü,
    Kadınlar mutluluğu ruhi, erkekler akli doyumda bulur.-)

    Kadına Şiddet...!
    3.
    Bu bataklığın suyu da çamuru da;
    -Her şeye hakkı/m var koca zihniyeti ile
    -Namus etiketini sadece kadınların alnına yapıştıran zihniyetten gelir.
    .
    -Bazıları, kadını varlığında değil, yokluğunda fark eder.-
    .
    Kadınların pahasına, kadınların sırtında gezinenler, inmeyi bir türlü kabul edemediler.
    Kadını toprak gibi gördüler,
    İliklerine kadar sömürdüler.
    .
    Bazı erkekler, kadını sevmek için değil
    yok etmek için adeta çırpınıyor.
    Oysa,
    Sevmek için bilek değil, yürek lazım.
    .
    Asırlardır Kadın...!
    Bazı erkekler tarafından rahatlatma aracı, kendilerinin duygusal işçisi,
    Evlerinin bekçisi, toplumum günah keçisi olarak görülüyor.
    Yaratılan öfke, nefret ve korku ortamında,
    Kadınlara esaret yaşamı sürdürülüyor.
    Kadınlar dövülüyor, sövülüyor, kovuluyor, ya da vurulup öldürülüyor.
    .
    Sadece fiziksel şiddetle değil,
    Zihinsel ve duygusal istismarla
    defalarca bıçaklanmalarına rağmen,
    Yaralarını gösteremiyor kadınlar,
    Ruhen yıkık bir harabeye döndürülüyor.
    .
    Çoğu kadın kendini,
    Hep yakalanmak istenen bir kuş gibi hissediyor.
    Oysa kafeslere göre degil kadın,
    En az erkek kadar özgürlüğü hakkediyor.
    .
    -Sevgi özgürlüktür, bir pranga degil.-
    Kafesine kuş arayanlara duyurulur...!
    -Şiddetin olduğu yerde sevgi olmaz.-
    -Evlilik güç gösterisi, ego savaşı değildir.-
    -Mutlu evlilikte üstünlük savaşı yoktur, kıskanmak yerine güvenmek vardır.-
    .
    Aç parantez (Kaldı ki evlilik bir kafeste esir hayatı yaşamak da değildir.
    Evlendik diye, başımıza heykel dikmiyoruz,
    Kadını erkeğe, erkeği kadına köle etmiyoruz.
    .
    Ancak evli bir kadın veya erkeğin bekar gibi davranma hakkı olmadığını da biliyoruz.)

    Ahh adam olamamış erkekler...!
    Delik deşik olduk...!
    Siz öldürmekten yorulmadınız mı?
    Biz ölmekten yorulduk...!
    4.
    Hasta zihinli bazıları, şiddetin vücut bulmuş hali, adeta ayaklı cehennem.
    -Dikili taş gibi duygusuz.-
    .
    Kadını güçsüzlükle yaftalayıp aciz ve zavallı,
    Kendini ise kavanoz kapağı açıyorum diye güçlü gören bir zihniyete sahip.
    Zaten,
    -Görece, erkekte acıtma, kadında acıma duygusu daha yoğundur.-
    .
    Parantez içi (Adam değilsen hiç fark etmez,
    Ha cahil ha alim olmuşsun.
    Eşeğin sırtına ha kitap ha saman çuvalı
    koymuşsun.)
    -İnsanın oluşu değil duruşu mühimdir.-
    .
    -Bize en yakın olanlar, en keskin bıçağı elinde tutanlar.-

    Papatya yürekli adama (!)...
    (seviyor/sevmiyor)
    Karnını yurt bileceksin, memesinden süt emeceksin.
    Kucağında ağlamayı keseceksin, aşık olup kalbine gireceksin.
    İşine gelince seveceksin,
    Gelmeyince ya dövecek ya kovacak ya da vuracaksın.
    Seni seven bir kadının eli kanlı katili olacaksın,
    O senin saçının teline kıyamazken,
    Sen onun canına kıyacaksın.
    .
    Sözde en çok anneleri seveceksin,
    Lakin en çok annelere söveceksin.
    Aç parantez (-Hiç kapanmaz, kadın olmadan anne olmaya zorlanan kız çocuklarının yarası.- bilesin.)
    .
    Hayalleri peşinde koşmaktan başka,
    Ne yaptı size bu şiddet uyguladığınız kadınlar?
    .
    Yapma !..,
    Bu vahşete “Kadına Şiddet" diyoruz biz.
    Yapma !...
    Sen ne zaman Adam olacaksın?

    Zorbalık üzerine hayat inşa edilmez.
    -Ahlaklı insan, ahlaksız iş yapmaz.-
    -Kadın, erkeğin satranç taşı değildir.-
    Zorla ne nefret ettirebilirsin ne de sevdirebilirsin.
    -Bir kadının cennetine havlayarak girilmez.-
    (Ki havlamak korkutmak, kükremek korumaktır.)
    .
    -Kadın kimsenin cinsel objesi, duygusal işçisi değildir.-
    .
    Kadını stres topu, mutfak robotu olarak görme,
    Onlara köle muamelesi, esir muamelesi, kullanışsız amele muamelesi çekme !...
    .
    Parantez içi (-Bir kadın için en acısı,
    Sevdiği adamın, eli bıçaklı katili çıkmasıdır.-)
    .
    Hiç bir anne babayı, kızlarını katillerine kendi elleriyle veren anne baba durumuna düşürme.

    Be Adam (!)
    -Sevgiyi yanlış öğrenmişsin,
    Sevgi acı çekmek de çektirmek de değildir.-
    Kaldı ki,
    -Kadın dövülmek için değil,
    Sevilmek için yaratılmıştır.-
    .
    Güle kurşun sıkılır mı?
    Güle dikenleri var diye kızılır mı?
    .
    Sevdiğin kadın için cenneti yeryüzüne getireceğine,
    Ayaklarının altına cennet serili kadına,
    Cehennemi yaşatıyorsun.
    -Hiç bir kadın cenneti bulmak için, erkeğin cehennemine katlanmak zorunda değildir.-
    .
    Hem unutma ki...!
    Mazlumun çığlığını serçeler taşır,
    Dört nala koşar şiddet gören kadının ahı Arş-ı Âlâ’ya ulaşır.
    Ve mutlaka tecelli eder ilahi adalet,
    Bu vahşet er yâda geç yapanların ayağına dolaşır.
    Çekip gidenlere bir bak, mezar taşları ne anlatır.

    Bil ki..,
    Ne kara kalemle gökkuşağı çizilebilir.
    Ne de senin gibi,
    Avı için ağlayan ucuz ruhlu timsahın gözyaşları içilebilir.
    .
    Kimseyi yalandan sevme !...
    Seveceksen adam gibi sev,
    Adam gibi sevmeyi beceremiyorsan sevme !...
    .
    Yalan demişken, şunu da söyleyim ki;
    (Çok iyi tanıdığımı sandığım insanların,
    Zamanla hiç tanımadığım insanlara dönüşmesi, en büyük hayal kırıklıklarım.
    Nasıl da boşmuş dolu sandıklarım,
    Birer yalan rüzgârıymış, bu hayatta hakikat diye inandıklarım.
    .
    Oysa doğada yalan yok, atılan tohum filiz veriyor.
    .
    Aslında yalancıda gerçek aramak, zaman kaybıdır.
    -Yalan suya benzer, en çok da yayılmak ister.-
    -Yalan önce herkesi kendine inandırır.
    Sonra gürültüsüyle hakikati uyandırır.-
    Ve her zaman kendine bir ortak bulur.
    Oysa gerçeğin şahide ihtiyacı yoktur,
    Tek başına hep ayakta durur.
    Tek bir gerçek, tüm inkârları yıkmaya yeter.
    Onu arayanla er ya da geç buluşur.)

    Bu arada (Hiç sevmem kötü hikayesi olan yerleri;
    Adliyeleri,
    Hapishaneleri,
    Hastaneleri.)
    .
    Bazıları seçimlerini sahiplenmeyişinin adına kötü kader diyor. (!)
    .
    Yani diyeceğim şudur ki;
    -Yamuk bir kişilik, doğru bir hayat yaşatmaz.-
    -Yürek yarası dikiş tutmaz,
    Bazı acılar, kalp sökülüp atılmadıkça bitmez.-
    .
    Bir yürek:
    Kin, kibir, nefret ve hasetle kirlenir.
    Sevgi, vicdan ve merhametle temizlenir.
    .
    Aç parantez (Unutmayın, içinizdeki firavunu dizginleyin.
    Her insanın karanlık bir tarafı vardır.
    İçindeki kafeste bir vahşi besler.
    Bunların bazıları evcilleştirilemediği için dişisinin canına kıyan adi bir caniye döner.
    Her yer egoistle, mazoşistle, sadistle, narsistle, psikopatla, sosyopatla dolar.
    .
    -Ve hiçbir şey topluma, insanlığından kopmuş kadın ve çocuk istismarcısı tecavüzcü katiller kadar dehşet yaşatamaz.-)

    Göster onlara okyanusun öfkesini...!
    5.
    Bilinçsiz kadın bu tür erkeklerin işine gelir,
    Farkındalık yaratmak, bilinçlenmek gerek kadına şiddeti durdurmak için.
    Boyun eğmek, teslimiyet çare değil, ayağa kalkmak gerek kurtulmak için.
    .
    -Gerçi suskunluk...;
    -Bazen yıkım, bazen çözümdür.-
    -Bazen cehaletin gürültüsü,
    Bazen de bilgeliğin türküsüdür.-
    .
    Bir zamanlar, susmak;
    Kadınların konuşma diliydi.
    Söyleyecekleri ya gözlerinde ya da yüreklerinde gizliydi.
    .
    Aç parantez (-Gözler ki dilin telaffuz edemediğini söyler.-
    Zira dil yürekten her geçeni söyleyemez.
    Kalbe sığmayan dile hiç sığmaz.)
    .
    Tek savunma silahları,
    Yumruk yapmaya kıyamadıkları elleriydi.
    Sığınabilecekleri biricik mekân,
    Ya mezar ya da ana baba evleriydi.

    -Cesaretini toplayamayan, bavulunu toplamak zorunda kalır/dı.-
    Oysa,
    -Bir insanın en sağlam dostu cesaretidir.-
    -Hayat bahaneleri değil cesareti ödüllendirir.-
    .
    Ki kadınların çığlıkları ışık,
    Korkuları şarkı, hıçkırıkları çağrıdır kıyamete.
    .
    Parantez içi ( Ancak yine de,
    Kadın sinirlenince dağı taşı delesi gelir,
    Lâkin ojelerini görünce, gülen bir emojiye dönüşüverir.)
    .
    Diyeceğim şudur ki...
    -Sevdiğinizin gölgesinde yaşamayın, gelişemezsiniz.-
    -Acılarınızla kimseyi beslemeyin.-
    -Diktiğiniz putları, başkasının kırmasını beklemeyin.-
    -Değmeyenlere vaktinizi harcamayın, yol verin gitsinler.-
    -Taşlanacak sözleri, bandajla sarmayın.-
    -Hiç kimsenin egosuna sponsor olmayın.-
    .
    Kurtarıcı aramayın,
    -Kimse seni duymuyorsa kurtuluşun kendindedir.-
    -Düşmek istemiyorsan, başkalarına yaslanma.-
    Zira,
    -Başkalarının ışığına güvenen, karanlıkta kalır.-
    .
    -Zaferlerin en güzeli:
    Düştüğünde yardım almadan kendi kendine kalkabilmektir.-
    -En iyi intikam, intikam arzunu bitirmektir.-

    Anneler kızlarına güneş ve kutup yaldızından oluşan bir gökyüzü örer.
    Kızımın güneşe açılan bir penceresi olsun,
    Karanlıklarında yönünü bulsun diye.
    .
    -İstiyoruz ki,
    Hayat hep bana güneş açsın,
    Uçmamız için sevdiklerimiz kanat taksın.-
    Kimse bana meydan okumasın, rahatımız bozulmasın.
    .
    Sakın unutmayın...!
    -Durgun sular çürütür.-
    -Kişiye değil, kişiliğe önem verin.-
    -Dişiliği kişiliğin önüne koyanların sonu hüsrandır.-
    -Yüzde olan sözde olur,
    Özde olan gözde olur.-
    -Burca göre de, borca göre de eş seçilmez.-
    -Nefsin dili değil, gönlün dili kalpleri birleştirir.-
    -Aşk pahalıdır ucuz insanla yaşanmaz.-
    -Her kadın bir şiirdir, her adam okuyamaz.-
    -Ehline düşmezse hayat, ziyan olur.-
    -Güzel insanlar, özel insanlara layıktır.-

    Öz Benlik !..
    -Onur;
    Kendi çölünde yanmayı,
    Bir başkasının gölgesinde donmaya tercih etmektir.-
    6.
    İnsan önce...
    Kendine dost, kendine deva olmalı,
    kendini, sevmeli, saymalı,
    Kendine karşı doğru, dürüst davranmalı.
    Kısacası...
    İnsanın kendine söyleyecek bir şeyleri hep olmalı.
    -Çünkü insanın kendine,
    Ve iç sesinin muhabbetine hep ihtiyacı vardır.-
    Ama yeri geldiğinde de,
    -İnsan önce kendine meydan okumalı.-
    Zira, bazıları kendi dışında her şeyi görür.
    .
    İnsanın herhangi bir sebebe ihtiyacı yoktur;
    Kendini sevmesi, sayması, onurlandırması için.
    Sadece kendine güvenmesi, kendini keşfetmesi ve kendi yolundan çekilmesi,
    Kendini affederek hata ve kusurlarını sahiplenmesi,
    Kendine merhamet etmesi yeter.
    .
    Önce kendimizin kimsesi olucaz,
    Sonra sesi kısılanların.
    -Kendine sadakati olmayanın başkasına hiç olmaz.-
    .
    Gerçi bir ömür harcadım, halâ kendimi tam keşfedemedim.
    Kendimle didişiyorum, yıllardır kendimin peşindeyim.

    Yaşam telâşından, çoğu zaman,
    En az vücut kadar ruhumuzun da dinlenmeye,
    En az vücut kadar ruhumuzun da dokunulmaya ihtiyacı olduğunu unutuyoruz.
    .
    Çocuklar, hayatın bütün tuşlarına aynı anda gelişi güzel basarak eğlenmek istiyor.
    Gençler, diğerlerini görmezden gelip, sadece hoşlandıkları tuşlarla keyiflenmek istiyor.
    Yaşlılar ise, hayatı durduracak bir tek tuş bulup, biraz olsun ara verip dinlenmek istiyor.
    .
    Ancak,
    -Hayat dediğin siyah-beyaz.
    Bir yanı aydınlık, bir yanı karanlık biraz.-
    Otomatiğe bağlarsan, çok fazla
    hata verir.
    Ve hazır bir senaryosu da yoktur.
    Onu sen kendin yazıp oynayacaksın.

    Şayet,
    -Bu Dünyada her şey boş diyorsan, içini sen dolduramamışsın demektir.-
    -Bir başkasının hikayesini tekrarlayanlar,
    kendi hayat hikayesini oluşturamayanlardır.-
    Çünkü hayatı bekleme odası olarak kullanmak...;
    Çölde bahar,
    Seni hasta eden yerde şifa aramak, hiçe razı olmaktır.
    Yaşamın rengini matlaştırmak,
    Kendi kanatlarıyla uçma zevkinden mahrum kalmaktır.
    -İçi renksiz olanın, dışarda gökkuşağı araması beyhudedir.-
    .
    -İçine kapanıp saklanırsan, ışığını kimse göremez.-
    -İnsan bir kere ışığını kaybetti mi, kanatları tellere takılan serçeye döner.-
    -Yürekten üşüyene, güneş kâr etmez.-
    -Yani perdeler kapalıysa:
    Gündüz olmuş gece olmuş,
    Güneş batmış, güneş doğmuş
    Hiç farketmez.-
    .
    Mesela ben,
    -Yürümeyi unuttum,
    Ayakkabılarım beni öldü sanıyor.-
    Oysa,
    -Yaşamak için o kadar çok sebebim var ki
    Çünkü ölmeye hiç cesaretim yok.-

    -Güneş de sanıyor ki bir tek o yanıyor.-
    7.
    -Havaya sıçrayana kadar, her şeyin su ve denizden ibaret olduğunu sanan bir balıktım.-
    -Saksına alışamamış bir yaban çiçeği ürkekliğindeydim.-

    -Sanki evrenin kanunlarını ben yazmışım gibi.
    Bütün dertleri yıktı üstüme felek,
    Koca dünyada bir tek ben varmışım gibi.-
    .
    Sanki dünyayı omzumda taşıyorum, çoooook yorgunum...!
    Ama felek dışında, ne kimseye dargınım, ne de kimseye kırgınım.
    Kaderin seçtikleriyle, benim seçtiklerimin uyumsuzluğunda bütün sorunum.
    .
    -Gerçi benim sandım en büyük dert,
    Hiç tahammül edemedim, dertlerimden hep iğrendim.
    Fakat gün geldi, hasta ziyaretlerinde bedenimi sevmeyi, saymayı öğrendim.-
    .
    Ahh uykusuz ve yorgun kalbim ah !...
    Bilirim kırıklarını toplamaya bile fırsat bulamadan,
    Kuru bir ağaç dalı gibi defalarca kırdılar seni.
    .
    Sen yine de her şey yolunda rolü yapmaya,
    Hiç kırılmamış gibi tıkır tıkır atmaya devam ettin.
    .
    Aç parantez (Çok şey öğreniriz bu hayatta,
    kalbimizi defalarca kıranlar yüzünden.
    Bazı kalp kırıklıklarının tamiri ömürboyu sürer.
    Zira,
    Kırık bir kalbi kime satabilirsin ki?)
    .
    Bazılarının ömrü hayal kırıklıklarıyla kalp kırıklıklarıyla geçer.
    Hayata kırgın bakışı, olur olmaz uzaklara dalışı hep ondandır.
    .
    Ancak,
    -Kimse kimsenin sessizliğini duymaz,
    Herkesin sessizliği kendine yapışır.-
    .
    -Ah bu Dünya !...
    Camlar kırılır sesten durulmaz.
    Canlar kırılır hiç ses duyulmaz.-

    Bu arada,
    -Makine değiliz,
    medcezirlerimiz var.
    İçimizde gece ve gündüz,
    güneş ve ay.-
    .
    -Bazen su yanar, ateş donar.-
    -Tam uçuyorum derken, bir anda yere çakılırsın.
    Tam düşüyorum derken, ummadığın bir dala takılırsın.-

    İnsan dertler senfonisi,
    Nereye baksam her yer keder rengi, içimiz kül yığını.
    Parantez içi (Yanmadan kim kül olmuş ki.)
    .
    Unutmayı unutan herkesin bir yangını var,
    Kustukça sönen sustukça yanan.
    Ya içine attıklarından, ya da içinden atamadıklarından.
    .
    Mesela,
    -Benim derdim;
    Sağımdaki solumdaki,
    Önümdeki arkamdakilerle değil
    içimdekilerle.-
    Ancak,
    -Arkaya bakarak ileri gidilmez.-
    -Asıl enerjimizi tüketen unutamadıklarımızdır.-

    İnanın bu hayatta,
    -Sözden daha ağır hiçbir şey yoktur.-
    Tonlarcaymış gibi insanı ezer.
    Bazen yaralar, bazen yara sarar,
    Bazen tek bir söz hayat verir,
    Bazen de tek bir söz uğruna hayat verilir.
    Hatta,
    -Bazı sözler kanserli hücre gibidir,
    İçinize atarsanız metastaz yapar.-
    .
    Biz buna "Dert Adamı Çürütür" diyoruz.
    .
    Bazen susarak kendimizin efendisi, konuşarak başkalarının esiri olsak bile.
    Sık sık konuşmak gerek vakti gelince,
    Zira susmaya bol bol zaman olacak ölünce.
    .
    Gerçi,
    -İnsanlığı dili çalışanlar değil eli çalışanlar besliyor.- ama,
    Olsun siz yine de susmayın, içinizi dökün.
    .
    Aç parantez (Şikayet, içinizdeki kemirgeni defetmektir.
    Ancak başkalarına şikayet, kemirgeni besleyebilir de.
    Bu durumda, bağıra bağıra evde aynaya şikayet etmek veya şikayetlerini yazıp, sonra kendine sesli okumak en etkili iki yöntemdir.)

    -En yoksul insansınız:
    birinin vazgeçilmezi değilseniz,
    bir seveniniz,
    bir düşüneniniz,
    bir özleyeniniz, yolunuzu gözleyeniniz yoksa.-
    .
    -İnsan insanın gönlünde ikamet eder.-
    Öyleyse,
    Aç yüreğini dost üşüyorum, kara bulutlar güneşim yok sansın.
    Ser gölgeni dost düşüyorum, dipsiz uçurumlar boşluğundan utansın.
    .
    Bağırsanız, sesten rahatsız olacak değil de sizi duyacak,
    Bahçenizdeki çiçeklere basacak değil de
    sulayacak insanlarla dost olun.
    .
    -Dost, insanın yaşamaya tahammülü kalmadığında, yanı başında bitiverendir.-
    .
    -Her dost nefes almak için bir penceredir.-
    .
    -Dost dediğin, üşüyünce kalorifer üstünde ısıtılmış havlu sıcaklığında,
    Yanınca, buzdolabından yeni çıkmış limon kolonyası serinliğinde insanı sarar.-
    .
    -İnsana, masaya içini dökünce kusmayacak dostlar lazım.-
    Ancak bu devirde içini dökecek birini bulmak o kadar zor ki,
    Herkes ağzına kadar dolu.
    .
    Kimileri yüreği acıyla dolunca,
    Kimileri de sustuklarının ağırlığı dayanılmaz olunca, benim gibi şiir yazar.
    (Düşünebildiklerimiz kadardır yazdıklarımız.)
    Ki yazmak, soyunup dökünmek, arınmaktır.
    Bazen insanı şair veya yazar yapan zarif bir elbiseyi giyinmektir.
    Ancak benim kelimelerim çıplaktır.
    Aç parantez (-Şiir,
    Şairin yüreğinden savrulan bir yapraktır.-)

    Yine de siz siz olun,
    -Bu anlamsız dünyada anlam aramayın, yorulursunuz.
    Çünkü
    -Çok fazla insan,
    Çok fazla gürültüdür.-
    -Herkesi dinleyin,
    Ama çok azını ciddiye alın.-
    -Bataklığa batmış birine yardım edecekseniz, çamurun size de bulaşacağını asla unutmayın.-
    Baraklık içinde temiz kalmak zordur.
    .
    -İnsanı en çok uzatmaların oynandığı ilişkileri yürütmek,
    Ve üzerinde bir lanet gibi yapışıp kalmış lekeleri temizlemek yorar.-
    .
    Esasen konuşmak değil susmak,
    Aldanmak değil inanmak,
    Düşmek değil kalkmak,
    Savrulmak değil sarılmak,
    Sarhoşluk değil ayılmak,
    En çok da;
    Sevmek değil ayrılmak,
    Ölmek değil yaşamak yorar insanı.
    Ancak,
    Yine de unutmamak gerekir ki,
    Kara bulutlardan sonra yağmur ve güneş sarar insanı.

    Ah Biz Erişkinler...!
    8.
    Hem kendimizi,
    Hem de başucunda bir bardak su gibi beklediğimiz çocuklarımızı çok üzdük.
    Gerçekte, yetişkin bedeni içinde öfke nöbeti geçiren beş yaşındaki çocuk bizdik.
    .
    Daima hatalı onlarmış gibi hep düzeltmeye çalıştık.
    Aman çocuğum çok sevinirsen, başına kötü bir şey gelir deyip,
    Duygu dünyalarına bile karıştık.
    Bol bol yalanlar ektik zihin tarlalarına,
    (Büyüyünce biçmek için.)
    Çok nasihat ettik çok konuştuk,
    Az okşadık, az sarıldık.
    .
    İyi iletişimi öğrenemedik,
    Dinle dedik, ama nerdeyse onları hiç dinlemedik.
    Görmezden geldik hep,
    Sizin fikriniz nedir diye sormadık.
    Koşullu sevdik, her daim arkalarında durmadık.
    .
    Her şeyi silah olarak kullandık onlara karşı,
    Köle zihniyeti için, otoriteyi hiç eksik etmedik.
    Hiç öğrenmedik, hep öğreteceğiz dedik.
    Doğru sandık kendi eğrimizi,
    Gösterdiğimiz yoldan gitmelerini istedik.
    .
    Sonuç:
    Nasıl da yabancıyız birbirimize.
    Oysa, her şey çok farklı olabilirdi.
    Fakat hep sonradan gelir aklımız başımıza.
    .
    Eyvah...! eyvah...!

    Çocuk ve Umut !...
    9.
    -Mutluluk arayışındaysanız,
    Kılavuz kitabının baş yazarı, içinizdeki çocuktur.-
    Bir çocuğun kahkahasından daha güzel ne olabilir ki...?
    -Yüreğinizi bir çocuğa emanet ederseniz, en azından içi kirlenmez.-
    -Ha bir çocuğun kalbini,
    Ha bir serçenin kanadını kırmışsınız farketmez.-

    Neyse benimkisi,
    Çocukça bir mutluluktu geldi geçti.
    Bir umuttu,
    Bir ışıktı karanlığı deldi geçti.
    Şimdi de uykumu bekliyorum,
    birazdan gelir.
    .
    -Güzel şey umut dolu bir sabaha uyanabilmek.-
    .
    Ne zaman hüzünlensem, hüznümü kollarımın arasına alır,
    Ta ki neşesi yerine gelene kadar çocukluk gülüşlerime giderim.
    .
    Ne zaman başımda kara bulutlar dolaşsa, çalsa mevsim zemheri ayazına,
    Kıpır kıpır çocukluğum konar penceremin pervazına,
    Getirir çocukluk güneşlerimi içimi ısıtır.

    -Öğrenmek asla bitmez, her yer okuldur.-
    Bazıları benim gibi, kitap okulunu değil hayat okulunu bitirir.
    Hayat okulu yaşayarak, kitap okulu okuyarak öğrenilir.
    Birine beş on yıl, diğerine bir ömür verilir.

    Benim de düşlerim vardı.
    -Ama ben, saklandığı yerde unutulmuş bir çocuktum.-
    Arkamdan hiç su dökenim olmadı.
    Gerçi,
    -Denize kavuşmaksa yolun sonu,
    Hangi ırmakta damla olduğun önemli değildir.-
    .
    Bir sokak çocuğu misali,
    (Ki sokaklar;
    Tüm suskunların dili, mazlumların evidir.-)
    Hangi bankta sabahlasam,
    Üşüyen sokak lambaları gibi,
    Direnirim gecenin ayazına, soğuk benim yurdum.
    Yüreğimin varoşlarına, kardan kıştan kaçanları doldururum.
    Ne bir eve sığabilirim ne de koca bir kente
    Yaşamın ayak dibinde küçük bir damla olurum,
    Bir anne yüreği düşler içinde uyurum.
    .
    Diken mi kaldı batmadık, ah bu yalın ayak yürümeler.
    Yine de seviyorum Dünyayı,
    Yaşamak her gün canıma okusa da besbeter.
    Olsun !...
    Biliyorum bir yerlerde bir gül var,
    Hayalimdeki kokusu da yeter.
    .
    Zaten ben,
    -Olmadık hayaller kurarım...
    Mesela içimden bir ses,
    Ya yağmur damlası, ya da serçe ol diyor...!
    Gönlümse,
    Kuşlar konar çiçek açarım...
    Ağaç dalı olmak istiyor...!
    Ben ki,
    Ağaçları geceleyin sallayınca, yıldız düşeceğine inanırım.
    .
    Hayat kendi rengine boyasa da kanatlarımı,
    Saçağından hep şeker kokulu umut sarkan sırça evler düşler,
    İkinci bir şansa değil, ikinci fırsata inanırım.-

    -İnsan dediğin...
    Yaprak yaprak dökülen bir umut ağacıdır.-
    -Aslında hepimiz, umut ağacının bir dalına tutunuruz,
    Ama çoğu zaman dalın kırılabileceğini unuturuz.-
    .
    İnsanoğlu zaman zaman,
    Boğulmadan çıkamanın mümkün olmadığı hayallere dalar,
    Gökyüzüne bile sığdıramadığı, ayakları yere basmayan hayaller kurar,
    Mesela kayan bir yıldızı gökteki yerine tekrar koyar.
    .
    Geceleri yıldız gibi parlayan,
    Yeni umutlar filizlenir her sabah güneşle birlikte ufuktan.
    Kimi güneşin batmasıyla hiç olur,
    Kimi de birilerinin üstüne basıp geçmesiyle piç olur.
    .
    Tekrar tekrar umutlanmak döngüsü insanoğlunun kaderidir.
    Ve
    -Umut, insanın yıkılan en son kalesidir.
    -Ne uyur,
    Ne yorulur,
    Gezinip durur.
    .
    Zira,
    -Kazanmayı umut etmeyen, çoktan kaybetmiştir-
    -Gerçek karanlık, dışınızdaki ışıksızlık değil, içinizdeki umutsuzluktur.-
    -İçi umut dolu olmayan,
    Ya kış ortasında dımdızlak kalakalır,
    Ya da çöl ortasında fırtınaya yakalanır.-
    -Umudun tükenmesi, yaşama sevincinin bitmesi, ölümlerin en sessizidir.-
    .
    -Uçmak için kanadın olmuş neye yarar, hevesin kırılmışsa.-
    .
    -Hayallerinizle hayatınız arasında uçurum varsa;
    Hayalleriniz yıkılmaya,
    Siz de yere çakılmaya hazır olun.-
    .
    Ancak yine de,
    -Çırpınışlardır hayatı kanatlandıran.
    Hayallerdir insanı umutlandıran.-
    Siz siz olun,
    -Kuş olup uçamıyorsanız,
    bari hayalini kuranların heveslerini kırmayın.-
    .
    Aç parantez (Maalesef hayal yıkma yarışında birinciyiz.
    Uçmayı beceremeyenler kanat kırmayı pek becerirler.
    Bir bilseniz,
    Yıkık hayallerinin enkazı altında kurtarılmayı bekleyen o kadar çok insan var ki.
    Hayalsizler ülkesine döndük.)
    .
    -Umuttur fakirlerde bağımlılık yapan.
    Ve yoksulluktur bu Dünyada en cömert paylaşılan.-
    Ki ben,
    -Yoksul insandan degil, yoksul zihinden korkarım.-
    .
    Garip ne zaman mutlu olacak olsa,
    Ya uyandırıp içine ederler rüyanın, ya da fişini çekerler dünyanın.
    .
    İnsan bazen, şükretmek mi gerek kahretmek mi gerek yoksa küfretmek mi gerek bilemiyor.
    Ama yine de,
    Ben,
    -Haklı olmayı bıraktım, mutlu olmaya baktım.-
    Siz de öyle yapın.
    Zaten,
    -Mutluluk denizinde yüzelim istemiyoruz,
    Bir damla da yeter bize.-
    .
    Biz buna "Şükür" ve “Umudun insana yüz çevirmemiş hali.” diyoruz.
    .
    Bu arada (Yoksullar için Alaaddin'in sihirli lambasındaki cin olmayı düşledim hep.
    Her kapıya gerçekleşebilir bir umut koyacağım süt şişesi koyar gibi.
    Kim bilir...!
    Belki cin fakirlere, bu ömürleri gibi hep umutla geçmeyecek yeni bir ömür verir.)

    Bir insan yoklarıyla değil, çoklarıyla değerlendirilmeli.
    Çünkü Dünya bazılarına alâ, bazılarına şehlâ bakar.
    Hayat kimilerine lunapark, kimilerine Berlin Duvarı,
    Yatacak yerleri yok dediklerimiz, kuş tüyü yataklarda yatar.
    .
    Oysa bazıları hayatı eksile eksile öğrenir.
    Yaşamak kudretiyle doldurur tüm boşluklarını.
    Ve bir gün,
    -Damla olarak geldiği okyanusa kafa tutar.-
    .
    Zira,
    -Sabır yorulmak bilmez ata benzer.-
    -Işığı görmeyi bilenler için hayat her zaman gülümsemeye hazırdır.-
    .
    Yani,
    -Marifet, sürüklenen değil akarsuya yön veren taş olabilmektir.-
    Ağlamadan keyif, çileden zevk alabilmektir.
    .
    Kaldı ki,
    Her şeye sahip olmak, en büyük mutsuzluk kaynaklarından biridir.
    -Zenginlik cepte değil, kalptedir.-
    .
    -Niyet bir tohumdur kalbe ekilen.
    İyiyse gül biten, kötüyse diken.-
    Rastgele !..

    Ben, Annem ve Babam !...
    10.
    Ya kimsesiz çocuklara atkı örerim, bere örerim kazak örerim yumuşacık anne sesinden.
    Ya da kuru bir dala yaprak olurum sıcacık anne nefesinden.
    .
    Salıncaklardan mutlu çocuk kahkahaları,
    Ağaçlardan kuş sesleri toplarım,
    Rüzgârla uçup gitmesinler diye.
    Çocuk yüreklerinde uyuyan masallar biriktiririm,
    Unutulup yitmesinler diye.
    .
    Yoktur çocuk olup da gökkuşağına kanmayan.
    Masal var mıdır içinde çocuk olmayan?
    .
    Varsa biz buna "Büyüklere Masallar" diyoruz.

    Annem...!
    Dört mevsim yediveren mor çiçekli bir daldı.
    Tüm anneler gibi onun da binlerce karatlık bir yüreği vardı.
    Balkondaki ipe çamaşır sermek yerine,
    mahallemizin serçeleri okuyup kültürlensin diye şiirler asar,
    Kuşlara edebiyat öğretmenliği yapardı.
    Ne zaman kardeşim balkondan sarksa,
    Ellerinden önce gözleriyle tutardı.
    Kardeşim ne zaman salıncaktan düşecek olsa önce başörtüsü uçardı.
    .
    -Elinin erişemediği yere yüreği yetişirdi.-
    (İnsan yüreği ki, en az bir tohum kadar cömert olmalıdır.-
    Ve
    -En dürüst yerimiz kalbimiz.-)
    .
    -Yüreği güzel olanın dili de güzeldir.-
    .
    Bilirsiniz...
    Anneler evlatlarını önce dokuz ay karnında, sonra da ömür boyu yüreğinde taşır.
    .
    -Annemin gülüşünü, merhem diye yıllarca sürdüm yüzümdeki acılara.-
    Ne çok acı biriktirirmiş annelerin dizleri.
    -Hiç kimse beni annem gibi sevmedi.-
    -Bütün sevgileri topladım, bir anne sevgisi etmedi.-
    -Herkes herkesi terkeder,
    Tek istisnası anneler.-
    .
    Duaya durmuş annelerin,
    Avuç içlerinde hep çocukları vardır.
    .
    Aç parantez (Biri beni karnında, diğeri kalbinde taşıyan.
    İki kadını çok sevdim bu hayatta.
    Biri kan bağından, diğeri can bağından.
    .
    İnsan ömür boyu,
    Ana sırtına binerken duyduğu güveni,
    Ana kucağında meme emerken bulduğu huzuru arıyor.
    Bu açıdan,
    Dünyadaki bütün erkekleri toplasak bir anne etmez.)

    Siz hiç, hayal kırıklığına uğrayacağınızı bile bile,
    Her gece yüreğinizde yeşerttiğiniz binlerce umutla,
    Birini, pencere kenarına oturup kırk yıl bekleyecek kadar sevdiniz mi?
    .
    İşte o benim Babam...!
    .
    Dünya’yı omzunda taşıyan bir bilge adam;
    Gülünce yedi renk açardı yüzünde bahar,
    Lunaparka benzerdi benim babam.
    .
    Tomurcuklandığım dalımdı,
    Dağlara baş eğmeyen yanımdı,
    Gurbet kokardı, annemse memleket.
    .
    Bir tek onun sıcacık mutluluk dökülen ceplerinde, umut hangi çocuğun kapısını çalacak şıngırtısı arardım.
    Gerçi o inanmazdı benim çocukluk mucizelerime ama,
    Mahalleli çocuklara en güzel lolipopu, onun ayçiçeği gülüşlerinden yapardım.
    .
    -Babasız, insan kendini yoksul hissediyor.-
    .
    Bilir misiniz ?
    Babam,
    Yıllarca annemin ölürken ağzında yarım kalan naneli sakızını sakladı,
    Saç tarağına takılan üç beş saç tellini kokladı.
    .
    Anladım ki en güzel kokular üste değil, yüreğe siniyor.
    -Allah kimseyi sevdiklerinin kokusuna muhtaç etmesin !...-
    -Babam ağlayınca, çaresizliği öğrendim.-

    Bana gelince,
    Babamın hastaneye yatarken dönünce alırım diye bıraktığı cüzdanını, ağızlığını, tespihini,
    Bir gün veririm umuduyla hâlâ yanımda taşırım.
    Kaldırmaya kıyamadığım,
    Koltukta asılı hırkasıyla sabah akşam selamlaşırım.
    Bakıp bakıp iç çektiğim o hırkanın yalnızlığı öyle bir oturur ki yüreğime,
    Bir sarılıp, bir vedalaşırım.
    .
    Aç parantez (Hayatımdaki bütün boşlukları doldurdum,
    Bir tek anne-baba boşluğunu dolduramadım.
    İki kez yıldırım düştü yüreğime, biri annem diğeri babam öldüğünde,
    Enkazlarını hâlâ kaldıramadım.
    .
    Omuzlarımda ağırlığı asılı kalan tabutlarının bir köşesine kıvrılıp yatmak istedim, kendimi sığdıramadım.
    .
    Hayatta en çok,
    Anne ve babamın üstüne,
    kürekle toprak atmak yaktı canımı.
    .
    Hayatta en çok,
    Anne ve babamın sesini duymayı
    Ve onlara tekrar dokunmayı özledim.
    Parantez içinde parantez (-İnsan özlediklerini, gözleri açıkken değil,
    gözleri kapalıyken görüyor.-)
    .
    Her yıl gözyaşı ekerim topraklarına,
    ruhumu mavi bir sızıya salar ölüm.
    Bilirim ki artık anasız babasız, boşluğa savrulmuş külüm.)

    Aşk ve Duygu Dünyam
    11.
    -Boşuna arama,
    Gölgesi yoktur yalnızın...!-
    .
    Modern çağın virüsü yalnızlık !...
    İnsanın en kadim ve en sadık dostlarından(!) biridir.
    -Kalbiniz çırılçıplaksa, yalnızsınızdır.-
    -Yalnız insan, pamuk tarlasına konmuş zenci serçeye benzer. -
    -Sararıp dökülen yaprak misali solarsa insan, yalnızlıktan solar.
    Dolarsa yalnızlığın boşluğu, bir tek sevgiyle dolar.-
    Esasen,
    Yalnızlık, ruhsal açlık, tek tedavisi sevgi olan bir hastalıktır.
    -Yalnızlık mutsuzluktur.-
    -Üzerinde çizik dahi olmayan, bir beyaz kâğıttır.-
    .
    İnsanın kapısını hep geceleri vurur.
    Kapıyı açsanız da açmasanız da,
    Öteleyip içinize attığınız tüm dertlerle birlikte, gelir göz kapaklarınıza oturur.
    Baş yastıkta gece boyu tavandan mucize bekletir insana,
    Sadece sokup çıkartır buz gibi bitmeyen düşünceler denizine, kara kara düşündürür,
    Ne sarılıp ısıtır, ne de durulup uyutur.
    .
    Parantez içi (-Yüreğinizi sık sık ziyaret edin,
    En zoru yürek yalnızlığıdır.-
    Gerçi yalnızlıklar da altın günleri düzenliyorlar kendi aralarında ama.
    -İç dünyası yalnız olanın, dış dünyası kalabalık olmuş neye yarar.-)
    .
    Her neyse,
    -Koskoca bir ömür aşksız, yalnızlığın kucağında ölmek değil,
    Yanağından öptüğüm bir aşkın, kurumuş yaprağı olmak istedim.-
    Gerçi,
    Yalnızlığım beni hiç yalnız bırakmazdı.
    Her sabah uğurlar akşam karşılardı.
    Tek sorun,
    -İnsan yalnızlığına sarılamıyor ki.-
    .
    Esasen kimse cansız, canansız hayat sürmesin,
    Ömrünü yalnızlıkla çarçur etmesin.
    Hem, en harika duygu sevmek sevilmek varken,
    Yalnız yaşamak israfların en büyüğü değil midir?-
    .
    Yani,
    -Yalnızlığın panzehiri sevmektir.-
    -Sevgisiz bir gönül kuraktır.-
    -Sevgisiz kalmış bir gönül her daim kıştır.
    -Sevgisiz bir hayat zay olmuştur.-
    Şükür ki biz de aşık olduk, aşkta şifa bulduk.
    Yalnızlığı kendi kendiyle baş başa koyduk.

    Misafir gelip de yatsın diye naftalinleyip bekletilen yorgan gibiydim, henüz kimse örtmemişti beni üstüne.
    Parantez içi( Ne olur Tanrım bu durumu hiç kimseye söyleme.)
    .
    Bu arada,
    -Bana ne zaman evleneceksin diye soranlar
    Evliliği, kafese kuş aramak sanıyorlar.-
    .
    Neyse,
    Daha sonraları medeni durum,
    Bütün ıhlamurlar sen kokar, şekline evrildi.
    Şimdi sevmek zamanı,
    -Her aşkta bir hayır vardır- deyip aşk çağrıldı:
    Ey aşk...!
    Bir mucize gerçekleştir şimdi
    Şapkandan bir kumru havalansın.
    Bana öyle büyük ki bu kalp,
    Gelsin yüreğime yuvalansın.
    .
    -Ki aşkta, yürekten gelmeyen yüreğe değmeyen her söz, lafügüzaftır.-
    Zira,
    -Yüreği, insanın bahçesidir.
    Bu bahçede yetişmeyen aşk, aşkın ya serabı ya da sahtesidir.-

    A ş k !...
    12.
    Öyle bir şehirdir ki aşk,
    Alevden daha sıcak, nefesten daha yumuşak.
    Öyle bir düştür ki aşk,
    Yüzyıl uyanmak istemiyiz bu düşten, bir kere uyursak.
    .
    -Aşktan daha anlamlı bir şey yok,
    Her şey aşktan, her şeye değer aşk.-
    .
    -Aşık olmak için öyle çok sebep var ki;
    Mesela, dalından düşen bir gül yaprağı beni sev diyor.
    Gönül bahçesi hariç, tüm bahçelerin gülü solar,
    Rüzgar gibi seyyah olma, bir insanın gönlüne gir diyor.-
    .
    -Ben nasıl ölünürü bilmiyorum,
    Ama nasıl aşık olunuru biliyorum.
    İçim aşka dair heves ve arzu dolu,
    Kalp çarpıntısı yapan düşler kuruyorum.
    Ben nasıl ölünürü bilmiyorum,
    Ama nasıl aşık olunuru biliyorum.-
    Ve hatta,
    Aşkın kulu-kölesi, tiryakisi oldum,
    Aşk nedir, nerde bulurum diye Pirime sordum.
    Dedi:
    -Aşk görebilene her yerdedir.
    -İhtiyacı yoktur hiçbir tarife de.
    -Tüm canlıların ortak kullandığı bir dildir.
    -İkametgahı kalp, sembolü güldür.
    -Allah’ın, yarattıklarına bahşettiği en büyük ödüldür.
    .
    Aşk aradım ben de her fırsatta, duramadım.
    Çöl sıcağında yüzme değen kar tanesi gibiydi,
    Aşktan daha güzel bir şey bulamadım.

    Aşk, herkesin bildiği sır,
    Bazen gerçek bazen yalan,
    Bazen bir asır, bazen bir an.
    .
    -Herkesin yüreğinde,
    Uyandırılmayı bekleyen bir aşk yatar.-
    -Gerçekse, aşk bir nimettir.-
    .
    Aşık, aklı kalbine teslim olmuş kişidir.
    Asıl olan aşktır,
    Sözle tarif edilmez.
    Tarifsiz bir tattır,
    Azıyla yetinilmez.
    .
    -Aşk,
    Tüm canlıların ortak kullandığı bir lisanın adıdır.-
    -Aşk, karnı hep aç bir kedidir.
    .
    Biliyorsunuz, yaşam cinsel yolla bulaşır.
    -Hepimiz aşk annenin çocuğuyuz.-
    .
    -Aşk, sakin bir tanışma değil,
    Şiddetli bir çarpışma halidir.-
    -İnsanın kendi kendine çözemediği tek problemdir.-
    .
    -İnsanı dünyanın en güçlü mıknatısı gibi çeker.-
    Okuduğunuz şiirin her mısrasında, sevdiğiniz size göz kırpar.
    Nefesinizi tutsanız, taklacı güvercine dönen kalbiniz yanardağ gibi patlar,
    Ne eve, ne sokağa, ne de koca kente sığamazsınız.
    Kılcal damarlarınıza kadar, mola vermeksizin onu düşünmekten uyku girmez gözünüze, günlerce uyuyamazsınız.
    (Zaten,
    -Aşıkken uyumak haramdır, uyuyan da haindir. -)
    .
    -İnsan şekerciye girmiş çocuğa döner, içine aşk girince.
    İnsan kendini sönmüş balon gibi hisseder,
    içinden aşk çıkınca.-
    .
    Aşk insanı bazen sevinçten deliye, bazen de üzüntüden ölüye döndürür.
    Aslında,
    -Aşk bir ölüm halidir.-
    -Ne zaman ki aşk biter,
    İşte o zaman insan hayatta olduğunu hatırlar.-
    Ya da,
    -Aşk, sürekli bir susuzluk halidir.-
    .
    -Aşk, kalpte barınır kalpte gizlenir,
    ve sadece gönül gözüyle izlenir.-
    Dolayısıyla,
    -Aşkın dili gözcedir.-
    Ve
    -Kalbe dokunmanın yolu gözceden geçer.-
    .
    Aç parantez (Aşk ve ölüm ikisi de kalpten vurur.-
    Gerçi,
    -İnsan, kırık kolla kırık bacakla yaşayamıyor ama,
    Kırık kalple yaşamayı öğreniyor önünde sonunda.-)

    Ne ilk ne de son kabustu gördüğümüz,
    Yine de dağlara hiç baş eğmedik.
    Kana kana içip yaşarken öldüğümüz,
    Kızılcık şerbeti dolu bir kâseydik.
    Ne mezar taşı vardı, ne toprak ne de kemik,
    Kazma küreksiz nicelerini gömdüğümüz,
    İki yüreğimiz vardı, sırçadan incecik.
    .
    Yani biz birbirine sığınmış iki yürektik.
    Tek taşla duvar örülmez dedik, taşa sevgi ektik.
    Ve
    Güzeldir yardan gelen,
    Ondan gayrı ne varsa haram olsun
    Nazlı bir kaş çatışından evladır ölüm,
    Ondan gelirse belâm olsun dedik.
    .
    Biz buna “Bir bedende iki kişi, Aşk” diyoruz.
    -Aşk; su arayan ateştir.-
    Çünkü aşka ulaşmak için yangınlardan geçmek gerekir.
    .
    Ve -Aşk,
    İçi ateş dışı buz,
    Girer yanarsın, çıkar donarsın.
    Düşte gör, ateş mi yakar seni sen mi ateşi yakarsın.-
    .
    -Aşk bir denizdir, batmadan yürüyebilene aşk olsun...!-
    .
    Ve yine -Aşk,
    Defter arasında bir tutam gül kokusu.-
    Ve
    -Aşk on üçüncü ay, beşinci mevsimdir.-
    .
    Çooook büyüksün aşk...!
    .
    Ya olmasaydın,
    Nereden nefeslenirdi bu kimsesiz pencere?
    .
    Gün yanıyor,
    gece sular altında,
    Bana öyle güzel bakma...!
    Taşa donerim sevmezsem,
    Allahım,
    Aşsız bırak ama,
    Ne olur beni aşksız bırakma...!

    -Biz, suyla yanıp ateşle sönenlerdeniz.
    Pervane misali, ölünceye dek sevdiğimizin etrafında dönenlerdeniz.-
    13.
    -Aşk akıl işi değildir.-
    -Aşkta pazarlık edilmez,
    Çünkü aşk, hesap kitap bilmez.-
    -Durup dinlenmeden yenilenir,
    Her demdir aşk.
    Her şeyin üstünde,
    Elbette bir erdemdir aşk.-
    -Makul bir kıskançlık, aşkın en temel şartıdır.-
    .
    -Seven ne boya, ne soya bakar.-
    -Her fani, en büyük yenilgisini ilk aşkında tadar.-
    .
    Kimileri, diriler şöyle dursun deyip,
    Çiçekleri bile ölülere alırken.
    -Bazılarının yüreğini eşsen, dört bir yanından sevgi çıkar.-
    -Acaba kaç yaşındadır seni seviyorum demek?-
    .
    Yaşanmışlıklar ve kör yıllar,
    Ellerimizi yüzlerimizi tırnaklarıyla çentik çentik çizebilir, kırış kırış edebilir.
    Ama hiç yaşlanmaz gönül bahçelerimiz,
    Sevdiğine her zaman, yüreğinin teriyle büyüttüğü taptaze çiçekler verebilir.
    .
    -Ne mutlu sevenlere, sevilenlere.
    Sevdiğinin kucağını gül bahçesine çevirenlere.-
    -Zira gönül bahçesine baharı getiren de,
    götüren de yârdır.-
    .
    Parantez içi (Haydi...!
    Sevdiğinizi bir buket çiçekle şımartın güzel insanlar.
    -Bir çiçeğin, kimsenin kalbini kırdığı görülmemiştir.
    Ve bir yüreğin, bir şiiri öptüğü görülmüştür.-)
    .
    -85 yaşındaki kadın kocasına sordu:
    Bunca yıldan sonra, bana hâlâ şiir gibi güzel kadınsın diyebiliyor musun?
    Adam sevdiğinin yüzüne şöyle bir bakıp cevapladı:
    Şairi Yüce Rabbim olan bir şiir, nasıl çirkin olabilir ki?-

    Bazı yaralar kansızdır...
    Kaderin ayakları altında ezilenlerin.
    Aşk acısıyla deli divane gezinenlerin.
    Bazı duygular vatansızdır...
    Sevda, sadakat, hasret
    Seni kirletip öldürdük ey aşk, bizi affet...!
    .
    Ölene kadar seni seveceğim diye yola çıkanlar,
    Göz açıp kapayıncaya kadar yoldan çıktılar.
    Aşk bizim neyimize kalk gidelim gönül, ne kadar az sadakat var...!
    .
    Esasen tüm sevgiler, siyaha inat beyaz olmalı, kirletilmemeli.
    .
    Fakat ben kirlettim;
    Bütün hata benim,
    Önce gözlerine iman ettim,
    Sonra başkenti aşk olan bir ülkede halifeliğimi ilan ettim.
    Meğer bir serçenin umutsuz kanat çırpışlarıymış sevdam.
    Kıymet bilmez başka biri uğruna,
    Bataklıkta çırpına çırpına tükettim.
    .
    Zaten,
    Gidenler hep kalanları ağlatır
    Kalanlar hep gidenleri anlatır
    Şu işe bak, adalet mi bu ya...?

    Aç parantez (Hey gidi insancık, sana verilen beyni kullanmakta ne diye cimrilik edersin.
    Yüreğindeki gemi seni beklerken, niçin başka limana gidersin.
    Oysa,
    -Birazcık sadakat,
    Kocaman kocaman sayılardan daha değerlidir.-
    -Tek bir kavuşmanın sevinci,
    Tüm vedaların toplam acısından daha büyüktür.-
    -Ağaçlardan da mı öğrenmedin?
    Bir adımlık hasreti,
    Bir ömürlük sadakati.-
    .
    Yani...,
    -Benim aşktan yana metcezirlerim, yaralı şarkılarım çoktur.
    Anladım ki,
    -Aşık olmak değil aşık kalmak mühimdir.-
    .
    Eyy aşk,
    Azıcık dur, yetişemiyorum...!
    Yüzüme vuran yağmur damlaları gibi kayıp gitme,
    Gözyaşlarımdan öp beni.
    .
    Aşık oldum, dünyaya vuruldum.
    Aşkım beni terketti, dünyaya darıldım.
    .
    Sonuçta AŞK İŞTE...!
    Sadece bir yanılsamadan ibaret.
    .
    Gün olur yalan, gün olur hakikat sanıyor insan.
    Gün olur küller içinde, gün olur güller içinde kalıyor insan.
    Aşk işte...!
    Neylersin...!
    Aşktan başka, bizim diyebileceğimiz neyimiz var şu dünyada?
    .
    Bazı yaralar kansızdır.....
    Kaderin ayakları altında ezilenlerin.
    Aşk acısıyla deli divane gezinenlerin.
    Bazı duygular vatansızdır.....
    Sevda, sadakat, hasret.
    Seni kirletip öldürdük ey aşk, bizi affet...!

    -Büyüdükçe Kirlendik,
    Büyüdükçe İnsanlığımız Küçüldü.-
    -Çocukken en korktuğum yaratık yılandı, şimdi ise insan.-
    -Bozulmuş insan dışında, her şeyin tamiri mümkündür.-
    14.
    Gerçekte biz,
    Darağacında simsiyah gölgeydik.
    İndirdik masmavi göğü yere,
    Toplayıp pırıl pırıl güneşi, ayı ve yıldızları
    Ama’ya gökkuşağı önerdik,
    Kara kara insanlara rengarenk güller verdik.
    Oysa güneşin saçları sarı sarı,
    -Çocukların maviydi arkadaşlıkları.-
    (Çıkarsız, ikirciksiz, tertemiz.)
    .
    -Gelişmek için bazı dalları kesmek gerek
    Çünkü gelişmek değildir büyümek.-
    Ve
    Her çocuk zamanla adam olur.
    Çocuk olmamak anlamına gelmez büyümek,
    Sadece reçel yanaklar kaybolur.
    Parantez içi (Aslında her yetişkin, yaralı bir çocuktur.-)
    .
    Neyse, büyüdük, çocukluğumuzu yedi kat yerin dibine gömdük.
    Parantez içi (İlk cinayetimiz.)
    Açtık pencereyi, içeri karanlık doluştu ve düş bitti.
    Yer açtıkça günahlarımıza,
    İçimizdeki o merhametli güzel çocuklar gitti.
    Şimdi alacakaranlık kuşağı,
    Büyümenin şeytanlığı çocuk masumiyetini mağlup etti.
    .
    Gerçi çocuk olursun bir emzik boyu yaşamadan kıyarlar.
    Balık olursun pul pul, çiçek olursun yaprak yaprak yolarlar.
    Serçe olursun kanatlarını kırarlar.
    Ah şu insanlar...!
    Cehenneme çevirdikleri bu cennet Dünyada her şeyi kendilerine yorarlar.

    Toplumsal Dejenerasyon,
    Kirli Kalabalıklar...!
    15.
    Sabır, erdem, adalet.
    Vefa, vicdan, merhamet.
    Sevgi, sadakat, samimiyet.
    İşte sermayem, işte onurum,
    İşte şerefim, işte şöhretim, işte servetim.
    .
    Benim maksadım,
    Para-pul, makam-mevki sahibi olmak değil,
    Her türlü kirlenme arasında #insan kalmak.
    .
    Toplumlar adaletsiz, sevgisiz, duyarsız, çürümüş ve kirli bir atmosferin boyunduruğu altında.
    .
    Doğanın yanında, insanın insandan bıkması da,
    Yanında huzur bulacağı bir insan bulması da,
    İnsanın insana çok uzak olması da,
    Çağımızın en büyük sorunu.
    -İnsanın, insanla konuşmadığı,
    Arı kovanı gibi kentlerde, ayrık otu gibi yaşadığı bir çağdayız.-
    Kimsesizliğiyle baş başa kalmış, kılavuzu yalnızlık olan hayatlar,
    Sürgündeymişçesine kendi yurtlarında gurbeti yaşıyor.
    Kalabalıklaştıkça kentler, insan insana yabancılaşıyor.
    .
    İnsan, zor bir ülke,
    Duvar insan insana.
    Bunca kirlenme arasında,
    Erdemli bir insan olarak kalmak zor.
    Hamuru bozulmuş,
    Zehirli bir sarmaşık gibi insanoğlu,
    İnsan, insana hasret yaşıyor.

    Kusurların fazilet gibi gösterildiği menfaat çağındayız.
    -Bozulan Dünya değil, kalplerimiz.-
    .
    Son zamanlarda;
    Utanır olduk insanlığımızdan,
    Başta sevgi olmak üzere her şey o kadar hızla kirlendi ki,
    Büyük meziyet en az kirlenerek yaşamak.
    .
    Samimiyet kıt, riya aldı başını gitti,
    Bazılarının bırak iki yüzünü, hiç yüzü yok, ara ki bulasın.
    Trend yaptı onursuzluğun dibi midesizlik,
    Her yer hasta bir düzen icin ruhunu satmış, egosunun esiri kara kara insanlarla doldu.
    Dünya işlerine dalıp kirlenmekten korkan
    temiz yürekli insanlar sanki buhar oldu.
    (Bazen ben de, hiç kimseye görünmemek için şeffaf olmak istiyorum.)

    -Büyük acıları küçük insanlar yaratır.-
    Çünkü,
    Küçük insanlar, küçük şeyleri büyütür.
    Küçük insanların hayat gemilerinin dümenini, öz benlikleri değil egoları yönetir.
    Oysa,
    -Ego yönetimi bir sanattır.-
    Freni patlamış bir egonun direksiyonundaysanız,
    Sonunuz ya duvar ya uçurumdur.

    -Bu arada, kötüler sayesinde iyileri, iyiler sayesinde kötüleri tanıdık.
    Çirkinliğin sadece fiziksel olmadığını,
    İyi insan olmak için cebin değil,
    Yüreğin dolu olması gerektiğini anladık.-
    .
    Ancak,
    Kötüler iyi görünmede ustalaştı.
    Kötülük zehir gibi kendine hep bir ev bulabildi.
    İyileri kötü, kötüleri iyi,
    Delileri dahi, dahileri deli gibi gören,
    Güçlüleri baş tacı eden bir toplum haline geldik.
    -Ki bir yerde kötülük yaygınsa,
    Onu görmezden gelen bir toplum var demektir.-
    .
    Aç parantez (İyilik arttıkça kötülük azalır.
    Ancak,
    Ne iyilik, ne kötülük umurunda,
    -İnsan insana, hep kendini beğendirmek arzusunda,
    Ömür tüketiyor aynanın karşısında.-
    Maskeli bir yaşam sürdürüyor,
    Ve çok büyük bir uçurum var dışarıya göstermeye çalıştığı imajla, arkasındaki gerçeklik arasında.)

    ‘Eskidi at, yenisini al kültürü’
    ilişkilere egemen olmaya başladı.
    -İnsan insana bir nesne gibi bakıyor.-
    Bırakınız doğayı, diğer canlıları...
    İnsanlar bile kullanıp atmalık.
    Güçlülerin gözünde birer toz zerresi insan.
    Bir sanayi ürünü muamelesi çekiliyor insana.
    Error verirse format atılacak hard disk,
    Canın isteyince açılacak cep uygulaması,
    Okuyunca kenara koyulacak kitap,
    Merdiven basamağı,
    Araştırma projesinde denek,
    Satranç tahtasında piyon,
    Ya kurşun asker, ya kukla...
    Beyinler kopya, kalpler kopya.
    .
    İnsanlar standartlaştı,
    Beyinlerimiz hurdalığa döndürüldü,
    Zihinler sömürge, işgal altında.
    Zihinsel enfeksiyon dorukta.
    Beyinlerimize işlenen mitlerden arınmak, takılan çiplerden kurtulmak mümkün değil.
    Pranga vurulan zihinlerimize atılan sis bombaları, gerçekleri görmemizi engelliyor.
    Her şeyin başı itaat, sorgulamak sizin ne haddinize, ne düşerse bahtınıza deniyor.
    (Nelere köle ettiler bizi nelere, hiç düşündünüz mü?)
    .
    Oysa,
    -Sadece insan yerine konulmak istedik, hepsi bu...!-
    Onlar ne yaptı?
    Yaralı bir serçe gibi ortada bıraktı.
    .
    Her şey olabiliyor insanın olduğu yerde.
    Mesela ben, deva diye sunuldum her derde:
    Ateşe attılar kül oldum, toprağa ektiler gül oldum, pazarda sattılar kul oldum.
    .
    Çaresizlik, hayal kırıklığı, insan yerine konmama,
    Tutunabilecek bir dal bulamama,
    İnsanları içten içe çürütüyor.
    .
    Aç parantez( Ruhuma işkence veriyor bu durum, buruşturulup çöpe atılan ambalaj kağıdı muamelesi görmekten fazlasıyla muzdaripim.)
    .
    -İnsanlar mal değil,
    -İnsanlar baston değil.-
    -İnsan arada bir kendi olmayı da ihmal etmemeli.-
    -Kalabalığın değil, kalbinin gösterdiği yola gitmeli.-
    Çünkü zihnimizi ele geçirebilirler ama kalbimizi asla.

    Yani anlayacağınız arsız zamanlardayız
    Üzerimize konan sinekler bile,
    Ya kahrından, ya utancından ölür oldu.
    .
    Çıkar gözetmeyen bir insanlığı çok özleyeceğiz.
    İnsanlık kendi karanlığıyla yüzleşip, hesaplaşmalı artık.
    İnsanlık insanı tanımak zorundadır.
    Mesela ben insanlıktan umudumu yitirdikçe, tekrar tekrar bulmaya çalışıyorum.
    Ancak anladım ki,
    İnsanlığı, insanlardan çok çok uzaklara koymuşlar.
    Her yer insan, ancak insaniyet kayıp.
    .
    Böyle giderse, bir yıkım ve çürümüşlük içindeki insanlık kayboluşun eşiğinde demektir.
    .
    Tekrar aç parantez (Her şey kötüye gidiyor insanoğlu sevgisizleştikçe.
    Ve beni hasta ediyor insanların bu sevgisizliği, anlayışsızlığı.
    Birileri alınmasın diye hep beyaz bayrakla dolaşmaktan yoruldum.
    -Bıktım usandım,
    Önden kucaklayan,
    Arkadan bıçaklayan,
    Dost görünümlü iki yüzlülerden.-
    -Bir ağaç gölgesinin dostluğunu,
    Bir insan gölgeliğine yeğler oldum.-)
    .
    Esasen,
    -Hayat susunca, dünyaya küsünce,
    İnsanın saklanıp sığınabileceği bir yeri olmalı,
    Ki nefes alabilsin, huzur bulabilsin, kendiyle baş başa kalabilsin.-

    Anlayacağınız dibi görünmeyen bir bataklık bu sahte dünya,
    İnsan ne kadar sevebilir ki.
    .
    (Meğer masala kanan bir çocuk gibi
    kanmışım dünyaya.
    Bu dünyanın insanı değilim ben, acemisiyim, yaşamayı beceremiyorum.)

    Sanal Alem ve Maddeci Toplum
    İnsanlar zenginleştikçe, ruhları fakirleşiyor.
    16.
    Gerçekle yapayın savaşı başladı,
    Görünmeyenlerin görünenleri yönettiği bu sanal dünya, içi dahilerle dolu bir tımarhaneye döndü.
    .
    Sanal alemde yaşayan,
    En büyük silahın para olduğu,
    Teknoloji sayesinde, her şeyin yapaylaştığı, robotik zihinli bir topluma doğru gidiyoruz.
    Sanki görünmez bir el, insanları makineleşmiş, duygusuz hissiz robotlara dönüştürüyor.
    Biz teknolojiyi değil, teknoloji bizi kullanıyor.
    .
    Teknolojik konfor tavana, mutluluk tabana vurdu.
    Çünkü,
    -Teknolojinin en büyük eksiği, hissiyatı yok, maneviyatı yok.-
    .
    -Hayat dağınık, düzenli olması gerekmiyor diyen kuralsızların çağındayız.
    Hayatın neredeyse yüzde 80’i fake.
    Sosyal medyanın zehirlemediği bir çocuk yok.
    .
    Aç parantez (-Suyun temizleyemediği tek şey, düşünce kirliliğidir.-)
    .
    -Herkes birbirine akıl vere vere,
    Kimsede akıl kalmadı, akılsız bir toplum haline geldik.-
    .
    Parantez içi (Aklı gelgitlilerden değil,
    Zihni parazitlilerden korkmak gerek.)

    Sanırsın gençler ayaklı apple mağazası.
    İlişkilerde insanın yerini telefon, televizyon, bilgisayar ekranları aldı.
    Ceplerin kapsama alanları genişlerken, kalplerin daraldı,
    Cep cebe iletişim her yeri sardı.
    Oysa biz;
    -Cam cama değil, can cana,
    Ekran sıcağını değil, insan sıcağını severiz.-
    -Muhabbetin makbulü, cam cama olanı değil, yan yana olanıdır.-
    .
    Bir kalbimizin olduğunu unuttuk,
    Duyguların önemi yok artık,
    -Maddiyatın veremeyeceği insani değerlerimizi soydular, çırılçıplak kaldık.-
    .
    Vicdanımız erozyona uğradı, merhamet duygumuzu yitirdik.
    -Bazılarında, bir çay kaşığını dolduracak kadar bile vicdan yok, merhamet yok.-
    Merhamet şemsiyesini sadece kendimize tutar olduk, başkalarını unuttuk.
    .
    Parantez içi (Oysa insanlık, üzerimizdeki kıyafetten değil, yüreğimizdeki merhametten doğar.-)
    .
    Başarı ya da başarısızlık,
    Parayla pulla, maddiyatla ölçülür oldu.
    Madde egemen bir toplum düzenine geçtik.
    Para güç, parasızlık güçsüzlük sayılıyor. -İnsanoğlu, maalesef, onur, şeref, merhamet, vicdan gibi manevi kayıplarından ziyade, en çok maddi kayıplarına üzülüyor.-
    .
    Halbuki önemli olan,
    -Hayattaki başarın nedir diye sorduklarında,
    İnsan olmayı başardım diyebilmektir.-
    -İnsan olmayı eline yüzüne değil, özüne bulaştıracaksın.-
    .
    Dolayısıyla son zamanların sorusu şu;
    Çok güzel, çok zeki, çok zengin olabilirsin,
    İnsan olmayı becerebildin mi peki?
    Eminim, çoğumuz insan olma dersinden sınıfta kalırız.
    Gözlerimiz görse de, kalplerimiz görme engelli.
    .
    Parantez içi (Vitamin eksikliği diyoruz vitamin alıyoruz.
    Ya insani değer eksikliklerimiz için ne yapıyoruz?
    Mesela, bende tevazu, hoşgörü, empati eksikliği var deyip çare arayan var mı?
    Merhamet eksikliği var, neden ben vicdanlı birisi değilim diye doktora giden var mı?
    Hiç doktor kapısı çaldınız mı, neden aşırı kibirliyim diye?)
    .
    Hayatta kalmayı paraya bağladığımız için
    Paraya pula insanlığımızı satar,
    İlişkilerimizi maddiyat üzerine kurar hale geldik.
    (Laf aramızda,
    -Bir gün yakalarsam, paraya, benden neden hep kaçtığını sorucam.-)
    Oysa,
    -İnsan maddiyat için değil, maddiyat insan için vardır.-
    -İnsaniyet servetle, cüzdanla ölçülmez.
    Yürekle, vicdanla ölçülür.-
    .
    Aç parantez (Gerçi bazı vicdanların son kullanma tarihleri çoktaaan geçmiş.
    .
    Herseye rağmen siz iyi insan olun,
    Sıkı sıkı tembihleyin kalbinize,
    Vicdansız, sevgisiz ve umutsuz olma diye.
    .
    -Diliniz susabilir ama vicdanınız sakın susmasın.
    Unutmayın, konuşan vicdan susan vicdandan huzurludur.-
    -Sahibine, suçlu sensin diyebilen vicdan özgürdür.-
    .
    Onur, şeref, haysiyet, erdem ve merhamet para ve diplomadan daha değerlidir.
    (Mesela ben:
    Yat kat, mal mülk, şan şöhret istemiyorum
    sımsıcak bir kalp yeter bana.)

    Savaş, Ölüm ve Zulüm
    17.
    -Kan ve gözyaşıyla yazılmış ne çok şiirimiz var.-
    -Acılar koyulaştıkça, çayın demi de koyulaşır.-
    -Biriken acıların ağırlığı, bu dünyayı batıracak bir gün.-
    .
    -İnsanoğlunun en büyük savaşı aklıyla yüreği arasında olandır.-
    .
    Ölüm her yerde kol geziyor.
    Ne büyük vahşet, ölecek olanı öldürmek.
    Yok mudur bu savaşın insan öldürmeyeni?
    .
    Oysa çocukken,
    Savaşın başına barış ören,
    Tüm mermileri çiçeğe çeviren,
    Düşmana kurşun yerine gül veren
    neferlerim vardı benim.
    En güzel ben yenilirdim,
    Mağlubiyetle sonuçlanan zaferlerim vardı benim.
    .
    Parantez içi (Sadece kazandıkları değil bazen de kaybettikleridir insana kazandıran.)

    Yarattıkları cehennemde yanıyor,
    Savaşlarda anası ağlayanların çocukları.
    Yarattıkları cennette oynuyor,
    Savaşlara silah sağlayanların çocukları.
    .
    Biz buna "Adaletin bu mu Dünya" diyoruz.
    .
    Zulmün esiri hayatı sırtlayan kimliksiz çocuklar;
    Paraları yok, ama ne çok yaraları var,
    (-Yaralar ki insana,
    Nelerin üstesinden geldiğini hatırlatır.-)
    Sanki bedenlerinde kiracı bütün acılar,
    Acı yiyip acı kusarlar.
    .
    Mesela bazıları yaralı kuşağın çocukları olarak Dünya'ya geldiler.
    Üzerlerine yağmurdan çok mermi yağdı,
    Yaralarından çok etrafları sarıldı,
    Yaralarından çok kimlikleri soruldu,
    Ateşi sadece cehennem ateşi olarak bildiler.
    Yaralarından soyunamadan öldüler.
    Garipler,
    Birer kar tanesi gibi eriyip gittiler.
    .
    (-Çocukların gülemediği,
    Çocukların büyüyemediği bir dünya olmaz olsun.-)
    .
    Bir yanda yaralarını umutla pansuman edenler.
    Diğer yanda umudu vuran hain eller.

    Aç parantez (-Ölülerin hiç kimsesi yok Anne...!
    -Ölüler en çok sıcaklığını özler/miş.-
    -İçim cenazesi kaldırılmamış cesetlerle dolu.-
    .
    -Ölüm, sonsuzluğun gel gel sesine kanmaktır.-
    Ve eşitsizliği eşitleyen ölüm, acıların en paslısıdır.
    Çocuk, ölümlerin en yaslısıdır.
    Özlem, uykuların en seslisidir.
    .
    Ölümün kuzeni uyku insanı ölüme hazırlar,
    Hiç uyumaz acılar.)
    .
    Ah şimdi beyaz kanatlı bir
    güvercin olacaktım ki.

    Ülkeme Dokundurma
    -Düşünmeyen insan acı çekmez.-
    18.
    -Özgürlük;
    Karanlığa karşı aydınlık kıvılcımını çakmaktır.
    Biraz tabuları yıkmak, biraz da yoldan çıkmaktır.-
    .
    Yansın karanlıklar dedim,
    başını maviye yaslayınca gece
    aydınlığa yasak koydular.
    Saçları bukleli, gözleri kavuniçi
    bir güneş çizdim dağın doruğuna,
    daha doğmadan vurdular.
    .
    Aydınlık yanından hayatın,
    her sözü karanlığa sıkılmış kurşun olan yeni bir yüz çizdim,
    Yakama sarılıp, kim bu diye sordular.
    Kanayan yaralarımıza parmak basan, kaleminin minneti olmayan bir dost dedim.
    Bu kez de elimden, kalemi alıp kırdılar.
    .
    -Ah ben sana ne desem, ne desem,
    çığlığına nasıl ses versem...!
    Dilimin ucunda güneş gibi parlıyorsun,
    Umut ekilip yoksulluk biçilen ülkem...!-
    .
    Kafeslerde yüreklerini bıraktırdı kuşlara
    karanlıklarda büyüttüğümüz zulüm.
    Gökyüzünü maviye boyadı diye, nice fidanları darağaçlarında vurdu ölüm.
    Ve avuçlarımızda sadece dikeni kaldı,
    efendilerin elimizden aldığı gülün.
    .
    Yüreğimi dikenli teller yerine hep çiçekler sardı,
    Yangınları dışında, ne topu tüfeği vardı, ne de kimseye bıçakla daldı.
    Yine de onmaz yaralar açtı hayat, çoktur yarası yüreğimin.
    Neler gördü bu yorgun gözlerim esirlerin mahzun bakışlarında,
    Takılı kaldı tel örgülerde, yoktur yarısı yüreğimin
    .
    Parantez içi (Çatlaklarımdan sızıyorum,
    kanaması sürüyor hala yaralarımın.)

    Ortadoğu’ya Mersiye
    Suriye ve Filistin’e Minik Dokundurma
    19.
    Bazıları cesetler üzerinde tepişerek refaha ulaşabileceğini sanıyor.
    .
    Bilmezsiniz...!
    Parantez içi (Belki de bilirsiniz.)
    İnsan ne kendi kanında, ne de kendi gözyaşında yüzme öğrenemez.
    .
    Bilir misiniz...?
    Bizim harabeye dönmüş kentlerimizde,
    balıkçı ağlarında yaşanan can pazarı misali,
    her gün can pazarları yaşanır,
    ölüm koroları hiç susmaz.
    Kese kağıdı değildir patlayan,
    metal kuşlardan bombalar yağar,
    göğümüzde serçeler uçmaz.
    Misketime benzeyen demir leblebiler gezinir içimizde,
    kan göllerimizde nilüferler açmaz.
    Biz her şeyimizden vazgeçeriz de
    ölüm bizden hiç geçmez.
    .
    -Her şey eksilir de,
    bir tek ölüm eksilmez evimizden.
    Tam vardiya çalışır azrail,
    tüm sevdiklerimizi, birer birer alır elimizden.-
    .
    Parantez içi (Ki ölümün aldığını geri verdiği hiç görülmemiştir.)
    .
    Oysa enkazda bile güller açardı yeniden,
    Tutulsaydı mis kokulu bir bebeğin ellerinden.
    Bu arada,
    -Hangi çiçek bir bebek kadar güzel kokabilir ki.-

    -Ne kadar özgür yaşarsa insan,
    o kadar özgür ölür.-
    -Zafer, inadına ışığa koşanlarındır.-
    20.
    Filistinde:
    -Bir asker bir çocuğu düşlerinden vuruyordu.
    Bir çocuk gördüm düşlerini suluyordu.-
    .
    Özgürlük şarkısı söyleyen Filistin Halkına
    Kurşun yağdıran askere çağrımdır:
    Kurşun bir çocuğun cesaretini ne kadar kırabilir ki.
    Kurşun, bir çocuğu düşlerinden ne kadar vurabilir ki.
    Hangi çocuk sapanıyla bir askeri öldürebilir ki.
    .
    Aç parantez (Bazen insanın elinden ağlamaktan başka
    hiçbir şey gelmez.
    -Gözyaşından başka, sarılacak hiçbir şeyi kalmaz.-
    -Ne barışçıl, ne yüce bir eylemdir ağlamak.
    Kırmadan dökmeden, gözyaşıyla yara sarmak.-
    .
    Çok şey anlatır bir damla gözyaşı.
    -Gözyaşı yüreğin dolup taşmasıdır.-
    Ağla ki Dünya arınsın,
    Silme gözyaşını bırak aksın çocuk.
    Belki böyle deniz oluruz, deryada köpük.)
    .
    Umudum...!
    Bir dilim yaşamayı güvercin payı bölüşenler.
    Bir gün bize kardeşçe yaşamayı öğretecekler. Kendi payıma ben;
    Bir zeytin ağacı gibi, uzattım kollarımı gelene geçene.

    Doğa...!
    21.
    -HER köşesinden HER çatlağından HAYAT fışkıran toprağa beton eken insanoğlu,
    Ne biçmeyi bekler ki?-
    .
    Beton ormanlarında sevgi biter mi ki?
    .
    Betonlaşan sadece şehirler mi sanırsınız?
    Ya kalpler ne olacak?
    Kalpler, şehirlerden daha hızlı betonlaşıyor.
    .
    Yol kenarında, garipçe bir güldü:
    Her sulayana çiçek açtı,
    Her okşayana koku saçtı.
    Biz ne yaptık?
    Ya işimiz bitince unuttuk,
    Ya da yolup,
    Defter arasında kuruttuk.
    Öldü...!
    .
    -Gül,
    Ne dalını kırandan,
    Ne çiçeğini derenden esirger kokusunu.-
    (-Zehir ektiğin topraktan çiçek bekleme.-)
    .
    İçimde bir nehir,
    İçinden kelebek kanatlı filler geçiyordu.
    Sıkı sıkı suya sarılmıştı ateş son bir umutla,
    Güneş eğilmiş su içiyordu.
    Ağa yakalanmayan balıklar,
    Can pazarından kurtulmanın sevinciyle
    bulutların üstünde uçuyordu.
    .
    (Gül de sevinir kokarken !..
    Su da yorulur akarken !...
    .
    Hele bir de doğduğundan beri uyumamışsa,
    Başını taştan taşa vurmuşsa.
    .
    Nehir: Dünyanın en uzun sürüngeni.)
    .
    Buzullar...
    Taş gibi dururken kalptekiler,
    Damla damla eriyor kutuptakiler.
    .
    Biz buna "Küresel Isınma" diyoruz.
    .
    Demek ki
    Su da ağlar !... ateşi düşsün diye.
    Yağmur niye yağar !... insanoğlunun acısına dayanamaz bulutlar.
    .
    (Bu arada, benim de yangınlarımı söndürmek için, çok uğraştı yağmurlar.)
    .
    -Yağmur,
    Bulutların düşürdüğü umut kırıntılarıdır.
    Bulutların damla damla bize yazdığı mektuptur.-

    -Yeterince kirlettik yeryüzünü,
    Haydi artık gökyüzüne gidelim.
    Çağımız uzay çağı,
    Bir de oranın içine edelim.-
    22.
    Doğayı kirletmek insanoğlunun işi.
    Şahsen ben, doğayı çöp atarak kirleten bir hayvan görmedim.
    Aç parantez (Şiir yazarak kirleten şair de görmedim.
    Siz hiç kıyıya vurmuş şiir gördünüz mü?
    .
    Gerçi,
    -Herkes dışardaki çöplerle ilgileniyor,
    Peki insanların içindeki çöpleri ne yapacağız?-
    -Önemli olan insanoğlunun beynini yenilemesi,
    Yoksa doğa kendini yeniliyor.-)

    Hayatı sadece insandan ibaret sanıyoruz.
    Zehirli sarmaşığa döndü insanlık.
    En büyük meziyetimiz,
    Güzel ne varsa canına okumak.
    Oysa,
    Ne rüzgâr eseceğim, ne yağmur yağacağım, ne güneş doğacağım
    Ne serçe uçacağım, ne de çiçek açacağım
    diye bizden izin almaz.
    Çünkü aksi kâinatın yaradılış düzenine uymaz.
    Biliriz ki,
    -Gülün gölgesi kokmaz.
    -İçi dışı karanlık olanın, yaşamında renk olmaz.-
    -İçi renksiz olanın, dışarda gökkuşağı araması beyhudedir.

    -Kuşlara uyup,
    Gökyüzünü annemiz sandığımızdan beri,
    Yerlerde kuş tüyleri,
    Yüzümüzde kanat, göğsümüzde serçe ölüleri.-
    -Aklınız varsa ne olur yeryüzüne düşmeyin, kirlenirsiniz, yağmur damlaları ve kar taneleri.-
    .
    -Plastik insanlar, düşen yağmur damlasının acısını hissetmez.
    Ağaçkakan darbesi yiyen ağacın çığlığını duymaz.
    Plastik insanların dalına kuş konmaz, yüreğine serçe yuva kurmaz.-
    .
    Kedi bile
  • “Kaç yıldır görmüyorsun buraları?” diye sordu Enver.

    Gözlerimi kerpiç damlarda, demiryolu boyunca uzanan tel örgüde, tel örgünün arkasındaki Suriye toprağında ve daha ötede, akşam karanlığına gömülen Resulayn kasabasında gezdirdim bir süre.

    “On iki yıl,” diye mırıldandım.

    Sonra, on iki yıl adını verdiğim zaman dilimi, içinde taşıdığı on iki yıllık yaşamın tortularıyla birlikte aklımdan çekiliverdi de, ben bu kasabadaki askerlik günlerime dönmüş gibi oldum birden. Kendimi, at kişnemelerinin, koyun sürülerinin, kurşun seslerinin ve çay balyalarının arasında buldum bir bakıma. Şakaklarım zonkluyordu. Korkuyu çoğaltmaktan başka hiçbir işe yaramayan ölüm kokulu geceler, yaralı bir kaçak atı gibi alnıma yıkılıyordu sürekli. Eziliyordum altlarında. Tel örgüde kalan kanlı bir poşu, mayınlı sahada inleyen kurşunlanmış bir at, bulgur pilavına uzanırken duraksayan bir arkadaş eli, ya da geçip giden trenlerin ardı sıra akıp giden yüzlerce bakış karşısında duygularımı söze ve yazıya dökemediğimden, körelme denen en aptal ölümü yaşadığımı düşünüyordum. Yalnızca et ve kemik toplamı hâlinde yaşadıkça, gözlerim namluya, parmağım tetiğe dönüşüyordu.

    “Daldın gene,” dedi Enver.

    Birer sigara yaktık. İlk nefesleri çekmiştik ki, biri hıçkırmaya başladı karanlığın içinde. Hıçkırıklar boğuk ulumalara dönüştü sonra. Enver'e baktım soran gözlerle.

    “Yabu bu,” dedi ağzındaki dumanı kayıtsızca üflerken. “Her gece ağlar.”

    “Neden?” diye sordum.

    “Ağlar işte,” dedi.

    Ağlamak, bir tür işaretmiş Yabu için. Kimsesiz bir ihtiyarmış; her gece dam başında oturur, gözlerini Resulayn'ın ışıklarına diker, sonra da şafak sökene dek sigara içermiş. Sigarası kalmadığında, ya da yıllardır çektiği yalnızlık birdenbire büyüyüp boğazına düğümlendiğinde de, birisi yanına gelsin diye ağlamaya başlarmış böyle.

    “O hâlde gel yanına gidelim,” dedim Enver'e.

    Daracık sokaklardan yürüyüp dama çıktık.

    Ayak seslerimizi işitince sustu Yabu, sırtını kerpiç bacaya verip yüzünü Suriye'ye döndü. Bizi görmezlikten gelişini görmezlikten gelerek, minderlerimizi serdik yanına. Önüne sigara paketi koyduk.

    İlk sigarayı ateşleyince, sakalındaki titreme durdu, yüz çizgilerine biriken akşam karanlığı azaldı biraz. Çıplak ayaklarını karanlığın içine uzattıktan sonra, ağır ağır konuşmaya başladı Yabu.

    Sözü saatlerce kimseye vermedi. Her şeyi daha önce Enver'e anlatmış olmalıydı ki, her tümcesini benim yüzümde noktalıyor, enseme, kulağıma sigara dumanları püskürterek geçmişini yeniden yaşıyordu. Sigaranın birisini söndürüp birini ateşleyişine bakarak, anlattığı için mi içiyor içtiği için mi anlatıyor diye düşünürken, onunla birlikte yıllar öncesine gidip gidip geliyordum.

    Anlattığına göre, eski bir kaçakçıymış Yabu. Gençliğinde ceylan gibi sekermiş mayınların arasından, kurşundan hızlı, taştan korkusuzmuş. Yıllarca bu yakadan o yakaya gidip gelmiş de, yalnızca bir kez korkmuş mayından ve jandarmadan. Korktuğu geceyi dün gibi hatırlıyormuş. Yükü ne çay balyasıymış o gece, ne de ipek çuvalı. Resulayn'a götürülecek bir gelinmiş yükü. Gelin de, varı yoğu Biricik Gazel'i. İki atla inmişler Habur deresine. Ay burnunu bulutlara gömünceye dek, atların çenelerini avuçlarının içinde tutarak beklemişler söğütlerin kuytusunda. Devriye araçlarından tutulan ışıldaklar Mezartepe'nin arkasında kaybolup da gökyüzünü yalamaya başladıklarında, atlarını yedeklerine alıp tel örgüyü aşmışlar.

    Resulayn'ın ak sıvalı evlerine yaklaştıklarında, horozlar ötüyormuş. Şalvarları rüzgârda uçuşan düğün kalabalığı karşılamış onları. Ertesi gün, kuşluk vakti başlamış düğün. Dört kişiyle taşınan pilav kazanları ateşe sürülürken, zurnayla davulun sesi göklere yükseliyor, bir yanıyla Halep'e doğru rengârenk bir bulut hâlinde yayılıyor, bir yanıyla da Ceylanpınar sokaklarını aşıp ta Urfa'ya kadar ulaşıyormuş.

    Üç gün üç gece süren düğünden sonra Türkiye'ye dönmüş Yabu. Resulayn'ın çıkışına kadar Gazel'le kocası da yürümüş onunla. Ayrılık vakti geldiğinde, gecenin orta yerinde durmuşlar. Ellerini öperken iki boncuk gözyaşı düşürmüş de, “Gayrı elini öpmem güçtür babo,” demiş Gazel. Dediği de olmuş, o geceden sonra yıllarca öpmemiş babasının elini. Babası da, şöyle kollarını açıp bir kez olsun sarılamamış kızına.

    Sonra, gözleri karanlığı delmez olmuş Yabu'nun. Gücü azalıp eti gevşeyince, bırakmış mayın üstünde can gezdirmeyi. Gözlerinin kandili körelmiş ama, kulakları dipsiz kuyular gibi derinmiş hâlâ. Şimdi, dam başında bizimle otururken bile, beş kilometre ötede bir tüfeğin kurma kolu çekilse, bir jandarma kibrit çaksa, bir başkası iç çekse, ya da bir kerpeten tel örgüyü kırt diye ısırsa, kolayca işitebilirmiş. Ama, kimse inanmazmış buna. Zaten onun dediklerine inanan kalmamış artık, herkes önünden arkasından, deli diye homurdanıyormuş. Umurunda değilmiş Yabu'nun, varsın homurdansınlarmış. Alışmış artık deli sıfatına, çünkü on iki yıldan beri torunu yaşındaki çocuklar bile böyle sesleniyormuş ona, dil çıkarıp göz belertiyorlar, toplanıp taş atıyorlar, sigara verelim mi sigara diye bağırıp damarına basıyorlar, ya da yanılıp sokağa çıksa, ceketinin ucuna uçurtma kuyrukları bağlıyorlarmış.

    On iki yıl önce ne mi olmuş?

    Önce, karısı Yade'yi yitirmiş Yabu.

    Güneşin kasabayı kızgın tava gibi cızırdattığı bir öğle üzeri, seyyar jandarma bölüğünün çöp bidonlarından makarna artığı toplarken yıkılıvermiş Yade. Kucağındaki naylon torbalarla başörtüsünü bidonların dibinde unutarak, saçlarını uçuştura uçuştura sırtlayıp getirmişler eve. İşte şu kırık camlı odaya yatırmışlar. Topladığı makarna artıklarının görüntüsünü gözkapaklarının içinde tutup öteki dünyaya götürecekmiş gibi, gözlerini hiç açmamış Yade. Yalnızca eliyle “gel gel” edip Yabu'yu yanına çağırmış da; “Üç gün sonra bayramdır, tel örgüye gitmeyi unutmayasın herif,” diye fısıldamış.

    Bayramın ilk günü, herkes gibi onlar da giderlermiş tel örgüye. Sınırın elli, altmış adım gerisindeki kalabalığın arasına girip saatlerce bekleşirlermiş. Tel örgünün dibindeki jandarmalar onların ellerindeki hediye paketlerine, onlar da jandarmaların yüzüne bakarlarmış uzun süre. Sonra, bekleşenlerin akrabaları görünürmüş Suriye'den, düzlüğü iri adımlarla yürüyüp çoluk çocuk, genç ihtiyar, kadın erkek, sınıra yığılırlarmış. Ardından da, bu yakadan o yakaya, o yakadan bu yakaya bağırarak bayramlaşırlarmış. Yabu'yla Yade, Suriye toprağındaki kalabalığın içinde kara pürçekli torunlarını gözleriyle arayıp bulurlar, şeker paketlerini havaya kaldırarak, bayram hediyenizi aldık kurban, işte işte, derlermiş. Şekerlere uzanıp yanaklarını şişire şişire yiyemeseler de, sevinirmiş çocuklar. Ellerini kollarını sallayarak, öperim dede, öperim nine, diye uçuşurlarmış.

    Tel örgüye ve ikişer adım arayla duran jandarmalara rağmen,gün boyu sürermiş bu cıvıltı. Güneş batarken, hediyelerini alıp veremeden, sarılıp öpüşmeden, her iki taraf da ayrılıp evlerine dönermiş.

    Yade öldükten sonra, tek sözcük konuşmadan, dam başında üç gün oturmuş Yabu. Torunlarına, ninelerini mezardan çıkarıp götüremezmiş ama, bayram şekerini kesinlikle götürmesi gerekiyormuş. Nereden para bulurum diye düşüne düşüne, tam üç gün sakalını didiklemiş durmuş bu yüzden. İçinde karıncalar gezinen meşin cüzdanını nereden bulmuşsa bulmuş, sabah akşam duvarlara çarpmış.

    Bayram sabahı da, çöp bidonlarına koşmuş erkenden. Sınırın ortasında kalakalan şaşkın tavuklar gibi, bidonların arasında gezinmiş bir süre. Sonra, paketin içinde şeker bile götürsem nasıl olsa torunlarıma veremeden geri getireceğim diyerek, boş bir kutu bulmuş. Ardından da, içine ot doldurup özene bezene sarmış.

    Yabu sustu birden. Sakalı titremeye başlamıştı. Hıçkırarak sigarasını damdan aşağıya savurdu. Derken, hıçkırıklar uzun ulumalara dönüştü yine. Bir süre, Enver'le boşuna bekledik ağlamanın kesilmesini. Yabu'nun bu kez kendisi için ağladığını anlayınca, sigara paketlerimizi orada unutmuş görünerek yavaşça kalktık.

    Enver'in evine kadar hiç konuşmadık.

    Kapıyı Sumru açtı.

    “Uyumadın mı sen?” dedi Enver.

    “Ödevimi yapıyordum,” diyerek elindeki kalemi gösterdi Sumru.

    İçeri girip salondaki koltuklara gömüldüğümüzde, gözlerini gözlerime dikerek; “Bir şey mi oldu, çok durgunlaştın,” dedi Enver.

    “Yabu'nun anlattıklarını düşünüyorum,” dedim ona.

    Kısa bir sessizlik oldu.

    Derken dayanamayıp sordum; “Sonunu biliyor musun o öykünün?”

    “Bilmiyorum,” dedi Enver.

    Kalkıp yeni bir sigara paketi aradı salonda.

    Geri döndüğünde; “Bilmiyorum,” dedi yeniden. “Bildiğim şu ki, Yabu'nun tuhaflığı o bayram sabahından sonra başlamış.”

    İçimi çektim birden.

    “O gün, tel örgüde nöbetçiydim ben,” dedim Enver'e. “Suriye'den gelenlerle Türkiye'dekilerin görüşmesi ve hediye alıp vermeleri ilk kez serbest bırakılmıştı.”
  • Keklik serer palazını tenha kayalıklara
    uçurur korkusunu
    kara diken savurur tohumunu
    kurtulur korkusundan
    orda bir dağ
    orda bir taş
    bir pınar
    dağ ardında
    taş ardında
    pınarlı bir kara mavzer
    bıyıkları kartallıda
    başı yağlıklı
    durur dimdik
    bakar dimdik
    bakar barışlı
    bir güvercin pır pır eder ucunda namlusunun
    'tutam yar elinden tutam
    çıkam dağlara dağlara! '
    koçero hep
    durur orda
    dağlarda

    ben türkçe anlatamam
    o Kürtçe anlatamaz
    Farsça çıkmaz doruklara
    koçero hep
    durur orda
    dağlarda

    ey elleri mis kokulu sabunlarla kurtulan beyler
    şimdi siz
    içebilir misiniz kendi sıcak kanınızı altun taslarda
    geçirebilir misiniz şu yağlı ipi
    kendi güzel ellerinizle
    o güzel boynunuza
    ve şakıyormuşçasına kafeste kanaryanız
    bakıp bakıp zindanlı akşamlara
    yudumlayabilir misiniz soğutulmuş içkinizi?

    dolaşıyor akşam yelinin büyücü parmakları
    Çankaya’nın genç irisi kavaklarının gümüşlü yapraklarında
    önce yaprak
    sonra dal
    sonra dallar ipil ipil
    küme küme kavakları Çankaya sırtlarının
    çalar gibi bir gizli piyanoda
    sonsuzluğun şarkısını
    ve saksıda soluk alan belki de bir camgüzeli
    bir fesleğen
    bir kaktüs
    tutuşurken ormanlar oylum oylum
    savrulurken kül ve kerpiç
    rüzgarda! 
    ey elleri mis kokulu sabunlarla kurtulan beyler
    almış kanlı gömleğini nere gider bu türkü
    sarınmış kıl şalvara
    nerden gelir bu ağıt?

    yığdım kitapları dağ dağ
    çağırdım nemrutu karanlığıma
    bir kucak yeşil yoncayla geldi nemrut
    öptü ıslak gözlerini aç öküzümün

    gocunmayın güzel beyler
    hanımlar
    alınıp incinmeyin
    silah silah çatmayın o güzel kaşlarınızı
    imdatlara saldırmayın
    basmayın düğmelere
    yürekleri hoplatmayın
    güzel beyler
    hanımlar
    zor ve çetin bir ağıttır koçero
    bir gelin ağlar onu
    ben ağlayamam
    bıyıkları çengel çengel
    bir kardaş ağlar
    acılı bir bacı ağlar
    bağrı yanık bir ana
    ben ağlıyamam! 
    ince bir ay batar gider karadağın ardında
    dolanır kerpiç damı ince bir rüzgar
    irkiltir bir gece kuşu
    osmanlı karakollarının duvarlarını
    bir elinde kanlı mendil
    bir elinde kara mavzer
    kimse bilmez nerde nasıl
    taptaze bir
    sımsıcak bir
    gencecik bir ölüdür o
    bir selamdır sımsıcak
    varamamış dostuna
    varamamış koçero
    'leb-i derya' şu saltanat
    şu konaklar şu saraylar şu köşkler
    bu bereket bu bolluk
    bu çılgınca hovardalık
    gocunmayın güzel beyler
    hanımlar
    alınıp incinmeyin! 
    kırk bin köyden birer kişi
    göçüyor kırk bin kişi
    kırk bin köyden onar kişi
    göçüyor yarım milyon
    ya ellişer yüzer kişi? 
    göçüyor milyon milyon
    vatanda vatan
    güzel beyler
    hanımlar
    kusuyor bütün köyler insanlarını
    kusuyor kasabalar
    baştanbaşa bütün ülke
    kusuyor insanını! 
    bu eziklik
    bu hırçınlık
    güzel beyler
    hanımlar
    bu sınırsız tedirginlik
    acaba nerede biter? 
    nasıl başlar acaba
    şenlikli günleri bu toprakların?

    bulacak bir gün elbet
    yatağını bu nehir
    durulup dinginleşecek
    birgün elbet bu nehir
    ve çocuklar oynaşacak mutlu çocuklar
    anacan sularında bu mutlu nehrin!

    koçero bir dağ çekirgesinin gecede irkilmesidir
    bir belirsiz karanlıktan
    bir belirsiz karanlığa
    irkilip uçmasıdır
    bir dağ çekirgesinin
    bir kurdun kaçmasıdır kendi karaltısından
    yamaçtan bir taşın yuvarlanması
    bir pınarın durup durup akması
    bir çift gözün karanlığa bakması
    şimşeklerin uzak uzak çakmasıdır dağlarda
    bir mavzerin yanlışlıkla patlamasıdır
    bir geyiktir koçero
    sekerken taştan taşa kırılmış bilekleri
    tırnakları kekik nane ve menekşe kokulu
    tırnakları rüzgarlı
    suçsuz bir geyik
    avcılar yakalarsa mezedir eti
    köpekler kovalarsa diş kirasıdır
    bir okul piyesidir koçero
    açış konuşmalıdır ve halaylı türkülüdür
    müsamere derler adına oralarda
    kaymakamlı savcılı ve çavuşludur
    biletlidir ve yoksullar yararınadır
    festivaldir sosyetede
    modada son buluşlar
    en taze ilişkiler
    gürültülü boşanmalar
    gürültülü birleşmeler
    hele bir de balesi ve operası
    'ey vatan' aryası bir de
    saygıdeğer prensesin saygıdeğer oynaşının
    ardından telli sazlar
    ardından yaylı sazlar
    ardından vurmalılar
    çekmeliler ve üfürmeliler
    ardından 'kuğu gölü' ardından 'fındık kıran'
    hemencecik candarmalar
    ve ardından 'haydutlar'ı siller'in
    köroğlu'nun narası: 
    'yine de hey hey! '
    ve ardından
    çocukları gülmekten kırıp geçiren
    çağdaş banka reklamları! 
    candarmalar geçirince kelepçeyi zinciri
    bileklerine karıncanın
    poz verince bir fukara karınca
    en komprador basın aynalarına
    aşka gelir kompütürler
    aşka gelir telefonlar telsizler
    ve doyum noktasına
    sosyete ninni! 
    o zaman işte çelenk
    o zaman işte tören
    alkış
    bando
    ve rap rap
    donanır bayraklarla bankalar sigortalar
    ve uygunsuz işyerleri bilcümle
    ve kadehler
    kadehler ki ses verir yıldızlardan!

    gocunmayın güzel beyler
    hanımlar
    alınıp incinmeyin! 
    koçero bir oyundur
    yazılır
    yazılır
    bitmez
    koçero bir oyundur
    oynanır
    oynanır
    bitmez
    vurur onu jandarma
    vurur onu candarma
    durmadan vurur
    ama o bitmez
    o hep durur öyle orda
    bıyıkları kartallıda
    göğsü çapraz fişeklikli
    gözleri beş yaşında
    kolları nuh nebi'den
    bir elinde kanlı mendil
    bir elinde kara mavzer
    pır pır eder bir güvercin
    ucunda namlusunun
    o hep öyle durur orda
    taş ardında
    rüzgarda!

    muhtara sorarsanız
    bizim serseri veli
    marabaya sorarsanız
    işini bilmemiş deli
    köylüye sorarsanız
    ekmeksiz garibin teki
    çocuklara sorarsanız
    yüce dağlar aslanı aslan koçero
    kimsesize sorarsanız
    hükümet bilir onu
    candarmaya sorarsanız
    devletin dağlarda silah çatması
    vurguncuya sorarsanız
    yol kesici yağmacı
    soyguncuya sorarsanız
    devletin acizliği
    sağcıya sorarsanız
    siktiret pezevengi
    solcuya sorarsanız
    'ferman padişahın dağlar bizimdir'
    İstanbullu inanır ki
    boğazda kaşalottur
    Ankaralı sanır ki
    temele dinamittir
    İzmirlinin düşlerinde
    şaşkın köpek balığı
    Antalyalı her gece
    gergedan görür düşünde
    Erzurum’da kol başıdır
    Erzincan’da deli daysak
    pir sultan yoldaşıdır Sivas’ta
    bir 'kılıcı kanlı' Van’da
    Mardin’de bir
    gözü kanlı kaçakçı
    ah koçero
    vah koçero
    koçero eyvah!

    gocunmayın güzel beyler
    hanımlar
    alınıp incinmeyin! 
    patron gazetelerinde yüksek tirajdır koçero
    hükümet programlarında bir 'nakl-i yekun'
    kapitalist dış basında nobel'lik bir roman
    politik sürtüşmelerde bir yılan hikayesi
    diplomata sorarsanız
    turistik bir serüven
    kaymakama sorarsanız
    'ahval-i adiye'den
    sosyeteye sorarsanız
    eğlenceli bir briç
    sorarsanız bezirgan filimciye
    gişelik bir senaryo
    sorarsanız bürokrata
    Atatürk’ün gardrobuna
    tükürmüş biri
    hümaniste sorarsanız
    Fransızca bilmeyen
    montenyi'den anlamayan
    mitologya tragedya
    hümanizma helenizma
    hiçbirinden çakmayan
    bir yörüktür koçero! 
    ne anlar rönesanstan
    ne anlar restorasyondan? 
    bir bazlama
    bir uçkur
    üç telli bir zımbırtıdır koçero! 
    sanki sırası mıydı dağlara tırmanmanın
    demokratik tragedyayı uçuklatmanın
    sanki sırası mıydı!

    müfrezeler yürümüş dağ dağ
    ve dere dere
    kesmiş geçitleri korkunun silahları
    bir tükenmez sermayedir koçero
    haksız yönetimlere! 
    gocunmayın güzel beyler
    hanımlar
    alınıp incinmeyin
    silah silah çatmayın o güzel kaşlarınızı
    koşturmayın şifreleri
    telefonları
    basar gibi tuz yarama
    basmayın düğmelere
    yürekleri hoplatmayın
    güzel beyler
    hanımlar
    paralar girsin diyedir kalantor kasalara
    toprak sömürülsün diyedir orta çağlarda
    ışıksız kalsın diyedir bir koca ülke
    karanlıkta boğazlaşsın diyedir güzel yüzlü insanlar
    fabrikalar işçi yesin para kussun diyedir
    kıyılar yağmalansın ormanlar çiftlikleşsin
    bankalar yağ bağlasın tekeller et bağlasın
    holdingler palazlansın ortaklıklar göbeklensin
    bu rüzgar böyle essin
    bu değirmen böyle dönsün
    bu çuvallar böyle dolsun diyedir
    koçero'nun dağlarda medetsiz yalnızlığı! 
    gocunmayın güzel beyler
    hanımlar
    alınıp incinmeyin
    yeni değil bu hikaye
    bu oyun eski oyun! 
    ah koçero
    vah koçero
    koçero eyvah!

    bir akşam birdenbire bir can çıkar dağlara
    bin kardaş bin acı bin ana
    bin kerpiç bin harman bin açlık
    bin yenge bin emmi bin dayı
    bin zulüm bin acı ve bin karanlık
    bir akşam birdenbire çıkar dağlara
    bıyıkları terlememiş bin çocuk
    bin aşık bin deli bin meczup
    bin ekmeksiz bin işsiz bin suçsuz
    kıl şalvar kurtlu çarık
    naldöken mazı kıran derviş çatlatan
    itburnu koyak gülü ahlat çalısı
    bir akşam birdenbire çıkar dağlara
    çökelekler yoğurtlar arpa bazlamaları
    yalnayaklar gömleksizler dayanaksızlar
    munzur'lar çilo'lar palandöken'ler
    dersim'ler tunceli'ler bingöl'ler
    tunceli'de mercan'lar ağrı bereketleri
    tahtalı'lar toroslar ve binboğa'lar
    bir akşam birdenbire çıkar dağlara

    turistik bir gösteridir dağlara çıkmak
    örneğin ağrı'lara
    alpler'e sübhan'lara ant'lara
    himalaya dağlarına derin asya'nın
    klimancaro'nun tropik karlarına
    turistik bir gösteridir dağlara çıkmak! 
    gel gör ki böyle yazmıyor bizim burda kitaplar
    turistik diye göstermiyor dağları
    turist diye vermiyor dağlara çıkanları
    bir sürekli çıplaklıktır koçero
    bir sürekli açlıktır
    bir sürekli haksızlıktır koçero
    bir sürekli itilmişlik
    koçero bir vazgeçiştir
    koçero bir ilgisizlik
    bin yıllık yoldan gelir
    üstü başı kan içinde
    yorgun bir dilekçedir
    bir arzuhal koçero
    bir tanrı selamıdır
    alınıp verilmemiş
    görülmemiş bir hacettir koçero
    çiğnenilip geçilmiş
    ve sorulmamış
    upuzun bir eyvahtır
    upuzun bir pişmanlık
    bir ünlemdir koçero
    sığmaz okul kitaplarına
    erzurum yaylasından
    erzincan çukuruna
    ve tecer dağlarından
    harran cenderesine
    bir uzun masaldır ki koçero
    dağların dağlara yaslandığı yerde anlatılır
    geçitlerin geçitlere küstüğü oyaklarda
    benek benek anlatılır
    nakış nakış anlatılır
    bıçak bıçak
    kurşun kurşun
    ve türkü türkü! 
    göğsü çapraz fişeklikli
    bıyıkları kan içinde bir kara mavzerdir koçero
    yatar türkülerde upuzun
    ağıtlarda fidan fidan
    koçero
    bildirir hal-u ahvalini dört mevsim tanrısına
    bildirir divanına
    şaşırtılmaz adaletin: 
    'arkam sensin
    kalam sensin
    dağlar hey! '
    gocunmayın güzel beyler
    hanımlar
    alınıp incinmeyin! 
    koçero bir vatandır
    yaşanılır boydan boya
    koçero bir vatansızlık
    bir dağlaşmış yalnızlıktır koçero
    mavzerleşmiş bir haksızlık
    yanıtsız bir dilekçe! 
    ben Türkçe anlatamam
    o Kürtçe anlatamaz
    Farsça çıkmaz doruklara! 
    gocunmayın güzel beyler
    hanımlar
    kan bulaşır ellerime
    ben anlatamam!

    Hasan Hüseyin Korkmazgil
  • “Kaç yıldır görmüyorsun buraları?” diye sordu Enver.

    Gözlerimi kerpiç damlarda, demiryolu boyunca uzanan tel örgüde, tel örgünün arkasındaki Suriye toprağında ve daha ötede, akşam karanlığına gömülen Resulayn kasabasında gezdirdim bir süre.

    “On iki yıl,” diye mırıldandım.

    Sonra, on iki yıl adını verdiğim zaman dilimi, içinde taşıdığı on iki yıllık yaşamın tortularıyla birlikte aklımdan çekiliverdi de, ben bu kasabadaki askerlik günlerime dönmüş gibi oldum birden. Kendimi, at kişnemelerinin, koyun sürülerinin, kurşun seslerinin ve çay balyalarının arasında buldum bir bakıma. Şakaklarım zonkluyordu. Korkuyu çoğaltmaktan başka hiçbir işe yaramayan ölüm kokulu geceler, yaralı bir kaçak atı gibi alnıma yıkılıyordu sürekli. Eziliyordum altlarında. Tel örgüde kalan kanlı bir poşu, mayınlı sahada inleyen kurşunlanmış bir at, bulgur pilavına uzanırken duraksayan bir arkadaş eli, ya da geçip giden trenlerin ardı sıra akıp giden yüzlerce bakış karşısında duygularımı söze ve yazıya dökemediğimden, körelme denen en aptal ölümü yaşadığımı düşünüyordum. Yalnızca et ve kemik toplamı hâlinde yaşadıkça, gözlerim namluya, parmağım tetiğe dönüşüyordu.

    “Daldın gene,” dedi Enver.

    Birer sigara yaktık. İlk nefesleri çekmiştik ki, biri hıçkırmaya başladı karanlığın içinde. Hıçkırıklar boğuk ulumalara dönüştü sonra. Enver'e baktım soran gözlerle.

    “Yabu bu,” dedi ağzındaki dumanı kayıtsızca üflerken. “Her gece ağlar.”

    “Neden?” diye sordum.

    “Ağlar işte,” dedi.

    Ağlamak, bir tür işaretmiş Yabu için. Kimsesiz bir ihtiyarmış; her gece dam başında oturur, gözlerini Resulayn'ın ışıklarına diker, sonra da şafak sökene dek sigara içermiş. Sigarası kalmadığında, ya da yıllardır çektiği yalnızlık birdenbire büyüyüp boğazına düğümlendiğinde de, birisi yanına gelsin diye ağlamaya başlarmış böyle.

    “O hâlde gel yanına gidelim,” dedim Enver'e.

    Daracık sokaklardan yürüyüp dama çıktık.

    Ayak seslerimizi işitince sustu Yabu, sırtını kerpiç bacaya verip yüzünü Suriye'ye döndü. Bizi görmezlikten gelişini görmezlikten gelerek, minderlerimizi serdik yanına. Önüne sigara paketi koyduk.

    İlk sigarayı ateşleyince, sakalındaki titreme durdu, yüz çizgilerine biriken akşam karanlığı azaldı biraz. Çıplak ayaklarını karanlığın içine uzattıktan sonra, ağır ağır konuşmaya başladı Yabu.

    Sözü saatlerce kimseye vermedi. Her şeyi daha önce Enver'e anlatmış olmalıydı ki, her tümcesini benim yüzümde noktalıyor, enseme, kulağıma sigara dumanları püskürterek geçmişini yeniden yaşıyordu. Sigaranın birisini söndürüp birini ateşleyişine bakarak, anlattığı için mi içiyor içtiği için mi anlatıyor diye düşünürken, onunla birlikte yıllar öncesine gidip gidip geliyordum.

    Anlattığına göre, eski bir kaçakçıymış Yabu. Gençliğinde ceylan gibi sekermiş mayınların arasından, kurşundan hızlı, taştan korkusuzmuş. Yıllarca bu yakadan o yakaya gidip gelmiş de, yalnızca bir kez korkmuş mayından ve jandarmadan. Korktuğu geceyi dün gibi hatırlıyormuş. Yükü ne çay balyasıymış o gece, ne de ipek çuvalı. Resulayn'a götürülecek bir gelinmiş yükü. Gelin de, varı yoğu Biricik Gazel'i. İki atla inmişler Habur deresine. Ay burnunu bulutlara gömünceye dek, atların çenelerini avuçlarının içinde tutarak beklemişler söğütlerin kuytusunda. Devriye araçlarından tutulan ışıldaklar Mezartepe'nin arkasında kaybolup da gökyüzünü yalamaya başladıklarında, atlarını yedeklerine alıp tel örgüyü aşmışlar.

    Resulayn'ın ak sıvalı evlerine yaklaştıklarında, horozlar ötüyormuş. Şalvarları rüzgârda uçuşan düğün kalabalığı karşılamış onları. Ertesi gün, kuşluk vakti başlamış düğün. Dört kişiyle taşınan pilav kazanları ateşe sürülürken, zurnayla davulun sesi göklere yükseliyor, bir yanıyla Halep'e doğru rengârenk bir bulut hâlinde yayılıyor, bir yanıyla da Ceylanpınar sokaklarını aşıp ta Urfa'ya kadar ulaşıyormuş.

    Üç gün üç gece süren düğünden sonra Türkiye'ye dönmüş Yabu. Resulayn'ın çıkışına kadar Gazel'le kocası da yürümüş onunla. Ayrılık vakti geldiğinde, gecenin orta yerinde durmuşlar. Ellerini öperken iki boncuk gözyaşı düşürmüş de, “Gayrı elini öpmem güçtür babo,” demiş Gazel. Dediği de olmuş, o geceden sonra yıllarca öpmemiş babasının elini. Babası da, şöyle kollarını açıp bir kez olsun sarılamamış kızına.

    Sonra, gözleri karanlığı delmez olmuş Yabu'nun. Gücü azalıp eti gevşeyince, bırakmış mayın üstünde can gezdirmeyi. Gözlerinin kandili körelmiş ama, kulakları dipsiz kuyular gibi derinmiş hâlâ. Şimdi, dam başında bizimle otururken bile, beş kilometre ötede bir tüfeğin kurma kolu çekilse, bir jandarma kibrit çaksa, bir başkası iç çekse, ya da bir kerpeten tel örgüyü kırt diye ısırsa, kolayca işitebilirmiş. Ama, kimse inanmazmış buna. Zaten onun dediklerine inanan kalmamış artık, herkes önünden arkasından, deli diye homurdanıyormuş. Umurunda değilmiş Yabu'nun, varsın homurdansınlarmış. Alışmış artık deli sıfatına, çünkü on iki yıldan beri torunu yaşındaki çocuklar bile böyle sesleniyormuş ona, dil çıkarıp göz belertiyorlar, toplanıp taş atıyorlar, sigara verelim mi sigara diye bağırıp damarına basıyorlar, ya da yanılıp sokağa çıksa, ceketinin ucuna uçurtma kuyrukları bağlıyorlarmış.

    On iki yıl önce ne mi olmuş?

    Önce, karısı Yade'yi yitirmiş Yabu.

    Güneşin kasabayı kızgın tava gibi cızırdattığı bir öğle üzeri, seyyar jandarma bölüğünün çöp bidonlarından makarna artığı toplarken yıkılıvermiş Yade. Kucağındaki naylon torbalarla başörtüsünü bidonların dibinde unutarak, saçlarını uçuştura uçuştura sırtlayıp getirmişler eve. İşte şu kırık camlı odaya yatırmışlar. Topladığı makarna artıklarının görüntüsünü gözkapaklarının içinde tutup öteki dünyaya götürecekmiş gibi, gözlerini hiç açmamış Yade. Yalnızca eliyle “gel gel” edip Yabu'yu yanına çağırmış da; “Üç gün sonra bayramdır, tel örgüye gitmeyi unutmayasın herif,” diye fısıldamış.

    Bayramın ilk günü, herkes gibi onlar da giderlermiş tel örgüye. Sınırın elli, altmış adım gerisindeki kalabalığın arasına girip saatlerce bekleşirlermiş. Tel örgünün dibindeki jandarmalar onların ellerindeki hediye paketlerine, onlar da jandarmaların yüzüne bakarlarmış uzun süre. Sonra, bekleşenlerin akrabaları görünürmüş Suriye'den, düzlüğü iri adımlarla yürüyüp çoluk çocuk, genç ihtiyar, kadın erkek, sınıra yığılırlarmış. Ardından da, bu yakadan o yakaya, o yakadan bu yakaya bağırarak bayramlaşırlarmış. Yabu'yla Yade, Suriye toprağındaki kalabalığın içinde kara pürçekli torunlarını gözleriyle arayıp bulurlar, şeker paketlerini havaya kaldırarak, bayram hediyenizi aldık kurban, işte işte, derlermiş. Şekerlere uzanıp yanaklarını şişire şişire yiyemeseler de, sevinirmiş çocuklar. Ellerini kollarını sallayarak, öperim dede, öperim nine, diye uçuşurlarmış.

    Tel örgüye ve ikişer adım arayla duran jandarmalara rağmen,gün boyu sürermiş bu cıvıltı. Güneş batarken, hediyelerini alıp veremeden, sarılıp öpüşmeden, her iki taraf da ayrılıp evlerine dönermiş.

    Yade öldükten sonra, tek sözcük konuşmadan, dam başında üç gün oturmuş Yabu. Torunlarına, ninelerini mezardan çıkarıp götüremezmiş ama, bayram şekerini kesinlikle götürmesi gerekiyormuş. Nereden para bulurum diye düşüne düşüne, tam üç gün sakalını didiklemiş durmuş bu yüzden. İçinde karıncalar gezinen meşin cüzdanını nereden bulmuşsa bulmuş, sabah akşam duvarlara çarpmış.

    Bayram sabahı da, çöp bidonlarına koşmuş erkenden. Sınırın ortasında kalakalan şaşkın tavuklar gibi, bidonların arasında gezinmiş bir süre. Sonra, paketin içinde şeker bile götürsem nasıl olsa torunlarıma veremeden geri getireceğim diyerek, boş bir kutu bulmuş. Ardından da, içine ot doldurup özene bezene sarmış.

    Yabu sustu birden. Sakalı titremeye başlamıştı. Hıçkırarak sigarasını damdan aşağıya savurdu. Derken, hıçkırıklar uzun ulumalara dönüştü yine. Bir süre, Enver'le boşuna bekledik ağlamanın kesilmesini. Yabu'nun bu kez kendisi için ağladığını anlayınca, sigara paketlerimizi orada unutmuş görünerek yavaşça kalktık.

    Enver'in evine kadar hiç konuşmadık.

    Kapıyı Sumru açtı.

    “Uyumadın mı sen?” dedi Enver.

    “Ödevimi yapıyordum,” diyerek elindeki kalemi gösterdi Sumru.

    İçeri girip salondaki koltuklara gömüldüğümüzde, gözlerini gözlerime dikerek; “Bir şey mi oldu, çok durgunlaştın,” dedi Enver.

    “Yabu'nun anlattıklarını düşünüyorum,” dedim ona.

    Kısa bir sessizlik oldu.

    Derken dayanamayıp sordum; “Sonunu biliyor musun o öykünün?”

    “Bilmiyorum,” dedi Enver.

    Kalkıp yeni bir sigara paketi aradı salonda.

    Geri döndüğünde; “Bilmiyorum,” dedi yeniden. “Bildiğim şu ki, Yabu'nun tuhaflığı o bayram sabahından sonra başlamış.”

    İçimi çektim birden.

    “O gün, tel örgüde nöbetçiydim ben,” dedim Enver'e. “Suriye'den gelenlerle Türkiye'dekilerin görüşmesi ve hediye alıp vermeleri ilk kez serbest bırakılmıştı.”

    Hasan Ali Toptaş, Ölü Zaman Gezginleri