• 240 syf.
    Aşk Kâğıda Yazılmıyor
    Abdürrahim Karakoç’un Mihriban adlı şiirinde geçen bir mısradan hareketle Aşk Kâğıda Yazılmıyor diyen Sadık Yalsızuçanlar; tasavvufçu Mahmut Erol Kılıç’tan psikiyatrist Erol Göka’ya, senarist eşler Ayşe Şasa ve Bülent Oran’dan siyaset düşünürü Osman Aydın’a, musikişinas Tuğrul İnançer’den edebiyatçı Laurent Mignon’a ve şairlerden Enis Batur, Abdürrahim Karakoç ve Lale Müldür’den müzisyen Birol Topaloğlu’na, hattat Davut Bektaş’a kadar oldukça farklı alanlarda yetkin, etkin ve söz sahibi olan birbirinden değerli isimlerle gerçekleştirmiş olduğu söyleşiler eşliğinde; insanoğlu için iki temel meseleden biri olan ve mahlûkatın yokluk âleminden varlık âlemine intikalinin de kaynağı olarak kabul edilen “aşk” kavramının keyfiyeti ve mahiyeti hakkında peşine düştüğü onlarca sorunun cevabını çok yönlü bir perspektifle bulma çabası içine girer.

    Her insanın DNA’sının, diş-çene yapısının, göz retinası ve irisinin, parmak ve avuç izinin kendine özgü bir fiziksel özellik olması gibi aşk hâlinin de aşk deneyiminin de kendine özgü bir tecrübe, kendine özgü bir ruh hâli olmasından mütesebbib, aşkın hakikatini tam olarak kimse dile getiremezken aşk için herkes tarafından söylenebilen tek ortak özellik, onun anlatılmaz olup yaşanır olması, oluyor.

    Aşkı tarif ederken, aşkın, Arapça bir kelime olup bir nesnenin bir nesneyi sarması demek olan sarmaşık anlamına geldiğini belirten Mahmut Erol Kılıç, maşukun da sevgisiyle âşığını hem ruhani âlemde hem de iç âleminde sardığını, ardından fiziki âlemde de bu yakınlaşma ve sarma neticesinde ikiliğin kalkıp tek vücut olmaya başladıklarını, nihayetinde âşığın maşukunda kendini fani ettiğini ifade eder. İslam metafizikçilerinin fena ve ardından beka makamları olarak tarif ettikleri ve “ilahî” olarak kategorize ettikleri bu aşkın maksadı “İlahi ente maksudi” ifadesinde dile getirilir. Ayşe Şasa Füsusu’l-Hikem’den ilhamla kişinin karşı cinse olan sevgisini mecazî olarak nitelendirirken Erol Kılıç Âli İmran suresi 32. ayeti de delil göstererek beşerî aşkın ilahî aşka geçiş için bir basamak olduğunu ifade eder ve aslında bu düşüncesinde yalnız da değildir. “Bazıları ilahî aşka gideceksin, derler. Beşerî aşkı tatmadan nereden gideceksin, hangi köprüden geçeceksin?” der mesela Abdürrahim Karakoç ve ilave eder: “Aşkı yaşamayan adam da dünyaya pek adam gibi gelmiş sayılmaz.” Erol Göka da “Bütün aşk efsanelerinde sevgiliden Tanrıya uzanan bir hat vardır.” der. Allah’ın insana insandan tecelli ettiğini düşünen Tuğrul İnançer de eşya, nesne ve insanın sevilmeden Allah’ın sevilemeyeceğini; Allah’ın mahlûkuna âşık olunmadan da zatına âşık olunamayacağını düşünür; fakat beşerî ve nefsani aşk ile ilahî aşk arasındaki farka da değinmeden edemez. İnançer’e göre; beşerî ve nefsani sevgide doyum ve tatmin vardır; fakat ilahî aşkta tatmin yoktur. Öyle bir susuzluktur ki içtikçe susuzluğun artar. Hâlbuki normal susuzluk da bedenin susuzluğu da suyu içince geçer. Yemeği yiyince karnın doyar, sevgiline vuslat edince hasret biter. Fakat ilahî aşkın bütün vuslatlarında hasret vardır. Beşerî aşk ile ilahî aşk arasındaki bir diğer hususiyet ise Erol Kılıç tarafından, ilahî aşkın daha uzun süre bekletmesi ve o bekletme esnasında, o ıstırap içerisinde kişiyi eğitmesidir, şeklinde ifade edilir.
    Aşkın doğasını açıklama imkânları bakımında sanatla psikiyatri arasında çok fark olmadığını, çünkü her ikisinin de aynı yere baktığını; ama söz oyunları kurma açısından sanatın daha şanslı olduğunu düşünen Göka ile yapılan söyleşide, kendisine yöneltilen özellikle alanıyla ilgili özenle seçilmiş “bir aşkı sağlıklı ya da patolojik kılanın ne olduğu”, “âşık olan insanın yaşadığının aslında ne olduğu” gibi sorulara verdiği doyurucu cevaplar dikkat çekiyor. Sağlıklı aşkta âşık, sevdiği ile hiçbir şey yaşamasa bile, onu yüceltirken ve kendisini bir şekilde ona feda ederken aşk patolojik olduğu zaman bu sefer âşık karşısındaki kişiyi maniple etmeye çalışıyor. Aşkın kıskançlığı da içerdiğini ifade eden Göka, “Senin benim için sıradan bir kadın ya da adam konumunda olan herhangi biri, âşığın gözünde dünyanın en değerli varlığı olabilir.” derken Karakoç da kıskançlığı âşık olmanın şartları içine koyar ve “Âşık kıskanç olur. Olmazsa âşık değildir.” der.

    Füsusu’l-Hikem ile karşılaşmasını hayatının seyri açısından büyük bir dönüm noktası ve müstesna bir an olarak nitelendiren, Füsus’u açtığı zaman kendisini ilk çarpan ve aynı zamanda boş ve hasta yüreğine büyük bir aşk tohumu eken şeyin, o âna kadar hiç duymadığı ve bazı ilahiyatçıların da kabul etmediği, mealen “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi istedim.” şeklinde ifade edilebilecek Hadis-i Kutsi olduğunu söyleyen Şasa ile Yalsızuçanlar’ın yaptığı “Kâinatın Temeli Aşk ve Hikmettir” başlıklı söyleşide soruların mihverini tasavvuf oluşturur. Şasa etkisi altında kaldığı Hadis-i Kutsi’den hareketle “bilenle bilinenin, sevenle sevilenin” aynı olduğunu ifade eder ve ilave eder: “Tasavvuf kesinlikle kitaplardan öğrenilemez, o sadece manevi çeşmenin resmidir. O hâlde, suyu içmek için insanlar ne yapacak? Öyle sanıyorum zamanın sonuna kadar âlemde Allah tarafından vazifelendirilmiş evliyalar bulunuyor. Mürşit sıfatını taşıyan bu Allah dostları, bu manevi iş için hazır bekliyorlar.” İnançer de Allah’ın bazı kullarının kendilerine sunulan işaretleri görme ve okuma konusunda ihtisas sahibi olduklarını, bizim gibilerin ise ancak böylesi kılavuzlara tabi olup çölden geçmeye çalışması gerektiğini ifade eder.

    Şair ve aynı zamanda yazar olan Enis Batur, Yalsızuçanlar’ın kendisine yönelttiği sorular muvacehesinde şiirle ilişkisinin nasıl başladığından şiirin nasıl bir ifade alanı olduğuna, şairin kime dendiğinden kendi şiirinin kaynaklarına, divan şiiri ile irtibatının olup olmadığından şiirle toplum ilişkisine, şiirlerinin dünya şiirleri arasındaki yerinden “Opera”, “Doğu-Batı Divanı” gibi eserlerinin nasıl ortaya çıktığına kadar kendi alanıyla ilgili pek çok konuda düşüncelerini dile getirdikten sonra söz, aşkla arasının nasıl olduğuna ve bunun şiirine nasıl yansıdığına getirilir. Batur, pek çok şairde olduğu gibi kendi şiirlerinde de ana temanın aşk ve ölüm olduğunu ifade ederken bir hususun altını önemle çizer: “Bir insan âşık olduğu için iyi şiir yazacak diye bir kural yoktur. Tam tersine, âşık olduğu anda eli ayağı tutulup hiç şiir yazmama olasılığı çok daha yüksektir.”

    Erkek cephesinden kadınları, kadın cephesinden de erkekleri tanımlayarak söze başlayan Osman Aydın, “Biz bir kadını severken bir yandan onun bize itiraz eden yanlarından hoşlanırız, öte yandan çok itaatkâr ve munis olmasını isteriz.” der ve bunun gerekçesini de “Bir yandan isteriz ki çok anlaşılalım, öbür taraftan da isteriz ki her şeyimiz bilinmesin.” diyerek gösterir. Bir erkeğin, bir kadın kendisini severken onu yeterince sevmediğini, ama sevilmediğine kanaat getirdiği zamanlarda da onu derin bir tutkuyla özlediğini; yine bir erkeğin kendi hayatına ilişkin talep ettiği her şeyin, bu talepler gerçekleşse bile, ancak hayatında bunu anlatabileceği bir kadın olduğunda anlamlı hâle geldiğini söyler.
    Erkekler zaviyesinde durum böyle iken kadınlar zaviyesinde ise daha farklıdır. Her şeyden önce kadınlar kendi ruhlarında daha bağımsızdırlar ve kadınlar kendileri uğruna bütün iktidarlardan vazgeçilmesini isterler ve ancak bunu yapabilen erkeği severler. Yalsızuçanlar’ın kendisine yönelttiği derinlikli sorular eşliğinde Meryem ve Züleyha figürleri üzerinden erkeğin kadınla ilişkisine çözümleme denemeleri yapan Aydın, erkeğin kadınla olan hayatının dışındaki hayat alanlarına sıçramasında erkeğin talep ettiği şeyin Belkıs olduğunu ve biz Türkler açısından Belkıs’a karşılık ya da yakın gelebilecek figürün ise Hürrem Sultan olduğunu ifade eder.

    Aydın’ın bana çok ilginç gelen -belki de müthiş demeliy(d)im- yorumlarından biri de Yalsızuçanlar’ın kendisine yönelttiği, “Yeni Şafak’ta bir ara yoğunlukla yazdığı ve büyük tepkilere sebebiyet veren yazılarını kim için yazdığı” sorusuna verdiği cevapta tezahür ediyor: “Hakkında yazı yazılan kadına duyulan aşk devam etmektedir; ama artık o kadın o aşkın bir parçası değildir. Yazı, taşlanmış şeytanın cennetten kovulması gibi, bir zamanlar sevilmiş bir kadının aşktan kovulmasının bir yoludur.” Aydın’a göre yazı, tutkuyu, bir başka âlemde, başka enstrümanlarla yaşatmaktır. Artık tutku iki kişinin paylaştığı bir şey olmaktan çıkmıştır, bir kişiye ait olmuştur ve yazı orada o kişinin onu muhatapsız olarak anlattığı bir enstrümandır.

    Bütün okumaların insanı kadına ve devlete götürdüğünü iddia eden Aydın, kadınlar konusunda kendince bir düşünce geliştirebilenlerin, siyaset başta olmak üzere bütün diğer alanlarda daha yetkin, daha cesur ve daha barışık düşünceler geliştirebileceklerini düşünür. Hatta bir düşünce adamının düşüncelerinde fark ettiği bir gerginliği, onun özel hayatında kadınlarla barışık bir ilişki yaşamadığı ile ilişkilendiren Aydın, yine bir düşünce adamının hayatının değişik evrelerinde ortaya koyduğu ürünlere bakarak onun hayatının hangi evrelerinde âşık olduğunu, hangi evrelerinde ise çok mutsuz olduğunu ortaya çıkarmanın da mümkün olacağını iddia eder.
    Aşk ve tutku reddedildiği için bu topraklarda ot bile bitmediğini; ama erkeklerin ve kadınların kendi hayatlarına, erkekliklerine ve kadınlıklarına sahip çıktıklarında, şu anda ot bitmeyen bu topraklarda çok güzel şeylerin yetişeceğini söyleyen Aydın, kendisiyle yapılan söyleşiyi şu cümlelerle bitirir: “Fethi Gemuhluoğlu, Türk Petrol Vakfı’nda iken âşık olmayan gençlere burs vermezmiş. Askere gitmeyene kız vermezler ya, ben olsam âşık olmayanı askere almazdım”.

    Sözüyle de bestesiyle de gönüllerde taht kuran ve birçoklarının zihninde kendine yer bulan Mihriban şiirinin şairi Karakoç, aşkı yürekten bir duygu olarak tarif eder ve “Bir insana iki defa düşmez yıldırım, aşk da bir defa gelir, ama pir gelir.” der. Aşkın dünyanın yaratıldığı andan beri var olduğunu ve kıyamet kopuncaya kadar da var olacağına inanan Karakoç, kâinatın mayasını aşk olarak görür. Ona göre yağmurla topraktaki tohumun birleşmesi bir aşkın sonucudur, yine ağacın çiçeğe durması bir aşka delalet eder. Meyve bir aşktır. Her ne kadar psikologlar, sosyologlar ya da diğer ilim adamları aşkı farklı farklı anlatmışlarsa da aslında aşk anlatılmaz yaşanır. “Güzel kimdir?” sorusuna cevap verirken de sözü âdeta “gönül kimi severse odur”, demeye getirir. “Belki birine göre çirkindir senin güzel dediğin sevgili, ama sana göre ayrı. Onun ruhu, hâl ve hareketi, tavrı, sana karşı anlayışı… İşte bunları aşk yapar.” der. İnançer de aşkta objektivitenin değil sübjektivitenin olduğunu kabul eder. Aşkta benim gözüm önemlidir, der ve şu misali verir: Mecnun’a arkadaşları ‘Ya bu senin Leyla diye yere göğe koyamadığın kız, pek de öyle ahım şahım bir şey değilmiş, ancak kara kuru bir şeymiş’ derler. Mecnun ise ‘Ahh, siz gelin de ona bir de benim gözümle bakın!’ der.

    Çoğu zaman dizelerin kendisine rüyasında geldiğini ve sırf bu yüzden rüya görebilmek için uykuya yattığını söyleyen ve “renk şairi” olarak nitelendirilen Lale Müldür; Yalsızuçanlar’ın kendisine şiir(leri) ve şair(liği) ile ilgili yönelttiği soruları cevaplarken, şiirin bir buğu gibi gizemli olması gerektiğini savunur ve insan ilişkilerinin de böyle olması gerektiğini düşünür. İnsanların birbirlerine saygılarını yitirmemeleri için belli bir mesafeyi daima korumaları gerektiğini ve ancak bu şekilde birbirlerini keşfetmelerinin de sürdürülebilir olacağını iddia eder.

    İrfani yolun yolcularından olup aynı zamanda bir musikişinas olan Tuğrul İnançer, aşk hakkında konuşmak güneşten bir zerre, deryadan bir damla ve harmandan bir tane alarak güneşi, deryayı ve harmanı anlatmaya benzer, diyor. Her aşkın ilahî aşk olmadığını, ama her aşkın ilahî aşktan olduğunu iddia ediyor. “Aşk bir düşüncedir, duyguda yer alan bir şeydir.” diyen İnançer, aşkın Esma içerisinden el-Vedûd’un tecellisi olduğunu düşünür. İnsan hep maşukunu görmek ister, ama ona göre görmek için sadece baş gözü yeterli değildir, gönül gözü de gereklidir.
    Yalsızuçanlar’ın “Damarım kesilse, kanım yeşil akacak kadar Yeşilçamlıyım.” diyen Bülent Oran’la yaptığı söyleşide benim açımdan dikkat çekici ilk husus, bir insanın işini ancak bu kadar aşkla yapabileceği oluyor. Ürettiği hiçbir senaryoyu kafa yorarak beyniyle yazmadığını, bilakis duygularıyla yaşayarak yazdığını ifade eden Oran, yazdığı senaryoların sayısının, her ne kadar saymasa da, kendi hesabına göre bini aştığını ifade ediyor. Her gün sabah saat yediden ona kadar, ama her gün aralıksız yazıyor ve parmak kasları yorulmasın diye de kalemine pamuk sarıyor. Çekimini yaptıkları filmlerde daima halkın nabzını tutmaya dikkat ettiklerini bu sebeple de gerçek yöneticilerinin halk olduğunu ifade eden Oran, filmlerde seyirciyi tatlı hayallere yöneltmek ve bir rahatlığa kavuşturmak arzusu taşıdıkları için de filmlerinin sanat için değil seyirciyi rahatlatan bir kaçış sineması olduğunu söylüyor. Bu söyleşide dikkatimi çeken diğer bir husus ise Oran’ın, Yalsızuçanlar’ın kendisine çocukluk imgelerinin neler olduğuna dair yönelttiği bir soruya verdiği cevapta ortaya çıkıyor: “Yoksul bir aile değildik, hatta varlıklı da denilebilirdi; ama çoraplar yamanırdı. Pantolon delindiğinde yama yapılırdı. Sonra büyüklerin elbiseleri ters yüz edilir, bize uydurulurdu. Yani bir şey israf edilmezdi, atılmazdı. Azla yetinirdik. İhtiyaçlarımız daha azdı ve azla yetinme duygumuz, kanaatkârlığımız yüksekti. Şimdi büyük kriz lafları falan dolaşıyor, ama ne çorap yamanıyor ne yamalı pantolonlu insanlar var. Bütün bunlar yok ama ağlaşma daha fazla.” “Dilenciler bile farklıydı. Eve gelir, kuru ekmek isterlerdi. Şimdi dilenciye 100 lira verdiğim zaman küfreder gibi bakıyor. Yani krizden çok insanların sanıyorum arzuları, istekleri çoğaldı. O yüzden hiçbir şeyden memnun olmaz hâle geldiler.”

    İnsanın içindeki güzelliğin tecessüm etmiş hâli olarak gördüğü hat sanatının ortaya çıkışını aşkla ilişkilendiren, hattı Allah kelamını güzel yazma sevdası olarak gören Davut Bektaş, hat sanatını, “Hat, cismani âletlerle icra edilen ruhani bir hendesedir.” şeklinde tarif eder. Kendisi ile yapılan söyleşide özellikle “hiç” ve “hep” üzerine sorulan sorulara verdiği cevaplar dikkat çeker. “Hiç, yokluk değildir. Belki varda yok olmaktır, belki acizliğimizden vazgeçip belli bir yere sığınmaktır.” der ve bu durumu küçük bir damlanın bir okyanusa damlaması gibi bir hadise olarak betimler. “Hep” için vahdet kelimesini kullanır. “Hep, yani her şeyi ortadan kaldırdığımız ve bütün varlıkları hiç ettiğimiz zaman tasavvufta “fenafillah” olarak adlandırılan şey ortaya çıkar. Denize düş ki, “hep”e kavuşasın; kendini kaybet ki var olasın, hep olasın.” der.
    Yalsızuçanlar, Laurent Mignan ile yaptığı söyleşisine geleneksel Türk edebiyatı ile modern edebiyatta aşkın anlatılışı bakımından ne tür bir farklılığın gözlemlendiği sorusuyla başlar. Bu minvalde İbn. Arabi, Fuzuli, Necip Fazıl, Nazım Hikmet, Cemal Süreya, Sezai Karakoç gibi birçok ismin aşkı okuyuşu ve yorumlayış biçimleri dile getirilir. Mignan, genel olarak mistik Türk şiirinde rastladığımız bütün özellikleri Fuzuli de olduğu gibi Sezai Karakoç’un Mona Roza’sında da görebileceğimizi söyler. Tanzimat edebiyatçılarının divan edebiyatına gösterdikleri sert tepkiler yüzünden aşka da tepkili olduklarını bu yüzden onlar için edebiyatın siyasi rolünün daha baskın olduğunu ifade eder. Serveti fünunla birlikte aşk konusunun şiire tekrar kazandırıldığını; ama aşkın birçok konu arasında bir konu olmaktan öteye gidemediği değerlendirmesini yapar.
    Necip Fazıl’da kadın bir “fikir”dir, yani onun şiirlerinde kadının maddi boyutu yoktur, manevi bir yaratıktır. Nazım Hikmet, toplumcu bir şairdir ve aşkı siyasal düşüncelerle birlikte işler. Üstelik ondan önce eşini sevgili olarak anlatan pek fazla şair de çıkmamıştır. Yahya Kemal’in aşk şiirinde “sevgili” yeniden bir mecazdır, “sevgili” Osmanlı kültürünün bir tecessümüdür. Garip şairleri için aşk tamamen sıradan bir konudur, onlar aşkı tahtan indirmeye çalışırlar. İkinci Yeni şairleri için aşk büyük ölçüde cinsellik demektir, fakat onların yapmaya çalıştıkları şey, modern dünyadaki insanın bunalımını ve yalnızlığını ortaya koymaktır. Cemal Süreya şiirini tamamlamak için erotik kelimesini kullanır, ona göre cinselliğini tam olarak yaşayamayan insanlar özgür olamazlar, kendilerini gerçekleştiremezler. Edip Cansever de cinsellik üzerinde durur, ama onda artık aşkın imkânsızlığına işaret edilmektedir. Sezai Karakoç, modern şiirde mutasavvıfların aşk anlayışını yeniden inşa etmeye çalışır. Mona Roza bunun çok güzel bir örneğidir. Ona göre mutasavvıfların amacı; dış görünüşlerin ötesine bakarak dünyanın gerçek anlamını keşfetmek ve bu şekilde ilahî sevgiliyle birleşmektir.

    Müzik doğanın ve aşkın sesidir, Birol Topaloğlu için. O yüzden olsa gerek “Ben müziğimi oluştururken doğanın bir parçası olduğumu hissediyorum.” diyor. Kendisi ile yapılan söyleşide müziğin nasıl bir iletişim ortamı olduğu, bizim hangi temel ihtiyaçlarımıza seslendiği, insanın Yaratıcı’yla ilişkisinde ne türden bir işlevi olduğuna kadar pek çok soruyu cevaplayan Topaloğlu, asla para karşılığında müzik yapmayacağını da özellikle vurguluyor.

    Aşk Kâğıda Yazılmıyor’da Yalsızuçanlar’ın sorularına muhatap olan birbirinden değerli isimler kendilerine yöneltilen sorulara cevap verirlerken aşk ve aşk ekseni etrafındaki diğer konularda da geçmiş zamanla modern zaman kıyaslaması yapmaktan geri durmazlar. Mesela Batur, “Ne yazık ki yalnız bizim toplumumuzda değil bütün toplumlarda aşk küçültücü bir ifadeyle ele alınan, zaman zaman hafifsenen, hatta geçmiş zamanlara ait bir duygu olarak görülen bir kavram hâline geldi.” der teessüfle. Erol Kılıç, hepimizin her gün her yerde gözlemlediği bir hakikati dile getirir ve “Modern zamanlara gelinmesiyle beraber insandaki sevgi yavaş yavaş yerini sevgisizliğe ve anlayışsızlığa bırakmıştır.” der. Göka, beşerî aşkın ilahî aşka geçişte artık köprü vazifesi rolünü üstlenemediğini ifade eder: “Modern toplumda Tanrı sevgisine o kadar kolay bir geçişlilik yok artık. Bir insana âşık olup ondan Tanrıya yükselme şansımız pek yok. Kutsal artık çok ayrık ve bireysel olarak yaşanıyor.” Şaşa ise tevarüs ede ede bugünlere kadar gelmeyi başaran tasavvuf hayatının üstlenmesi gereken çok değerli işleve dikkat çeker ve “Modern dünyanın karamsar, kötümser ve karanlık bakış açılarına karşın bir letafet, bir ışık, sükûnet ve şifa dünyası sufilerin anlattığı dünya. Bu sebeple bizim içinde yaşadığımız medeniyet dairesi modern zamanlarda çok değerli bir görev üstleniyor.” der.

    Aşk Kâğıda Yazılmıyor, Yalsızuçanlar’ın muhatabının ilgi alanını gözeterek ve özenle seçerek yönelttiği isabetli sorular ve bu sorulara aldığı doyurucu cevaplar sayesinde aşk konusunun birçok boyuttan ele alınmasını ve irdelenmesini sağlaması açısından çok değerli bir eser. Yalnız Granada Yayınlarının 2012 yılına ait ikinci baskısından okuduğum kitapta rastladığım ve her ne kadar kitabın değerine halel getirecek boyutta olmasa da bir okur olarak gözüme çarpmasına engel olamadığım ve rahatsızlığını hissettiğim iki hususa da değinmeden geçemeyeceğim. Bunlardan ilki; Yalsızuçanlar’a ait soruların her zaman bir düzen içinde ve bir başlık hâlinde verilmeyişi. Kimi yerde ona ait sorular kendisiyle söyleşi yaptığı kişinin cevapları arasında sanki muhatabına ait bir ifade gibiymişçesine yer almış. Yalsızuçanlar’ın soruları yeni bir paragrafla satır başında ve koyu puntolarla verilebilirdi. İkinci husus ise; kimi şairlere ait beytlerin veya dörtlüklerin şiir tarzında değil de sanki nesirmişçesine yazılmış olması. Bunların da göze hitap edecek şekilde orijinalitesinin bozulmadan şiir formatında yazılması hem görselliğin sağlanması hem de şiirin içeriğine daha kolaylıkla nüfuz edilebilmesi için iyi bir tercih olabilirdi. Dilerim ki Aşk Kâğıda Yazılmıyor’un daha sonraki baskılarında bahsettiğim bu aksaklıklara rastlamak mümkün olmaz.

    Mahalle Mektebi
  • TAVSİYE KİTAP LİSTESİ VE OKUMA PROGRAMI – İleri Okumalar (Türkçe – Arapça)

    İLİMDE DERİNLEŞMEK İSTEYENLERİN OKUMASI GEREKEN İLİMLER VE KİTAPLAR

    Âlet İlimleri

    1- Sarf,
    2- İştikak,
    3- Nahiv,
    4- Meânî,
    5- Beyân,
    6- Bediî,
    7- Vaz’îyye,
    8- Mantık,
    9- Münâzara
    10- Aruz
    11- Kâfiye (şiir ilmi)
    12- Luğat ilimleri…

    Bu ilimlere arabî ilimlerde denilir. Bu ilimleri okuyan kişi, Arapçanın sırlarına vakıf olur.
    Bu ilimlerin kendilerine göre kademeleri vardır.

    Bir kişinin okuduğu ibareleri tam olarak anlayabilmesi için “Âlet ilimleri” hakkında yüze yakın metin ve şerh okumalıdır.

    İmam Azam Ebû Hanife (r.h.) hazretlerinin buyurduğu gibi: “Arabî ilimler, dinî ilimleri anlamaya bir vesiledir!”

    Dinî İlimler

    1- Usûl-u fıkıh,
    2- Kelâm,
    3- Akâid
    4- Fıkıh,
    5- Ferâiz,
    6- Fetvâ,
    7- Usûl-i tefsir,
    8- Tefsir,
    9- Usûl-i hadis,
    10- Hadis,
    11- Tasavvuf,
    12- Mevize,
    13- Ahlak,
    14- Siyer,
    15- İslam tarihi…

    Fıkıh Konusunda Okunacak Kitaplar

    Âlet ilimlerini ve dinî ilimleri okumak yetmez.
    Medreselede okunan bu ilimler, kişinin ilimleri anlamasına vesiledir.
    Kişiye ilmin anahtarını verir.
    Kişi bu ilimerden sonra ilimlere dalmalıdır.
    Kendisini yetiştirmelidir.
    Hususiyetle fıkıh konusunda;

    1- Nuru’l-İzâh,
    2- Tahtavî (Nuru’l-izâh şerhi)
    3- Kudûrî,
    4- Cevhere (Kudûrî şerhi),
    5- Mültekâ,
    6- El-İhtiyâr,
    7- El-Hidâye,
    8- El-Vikâye,
    9- El-Kenz,
    10- El-Kâfî,
    11- Ed-Dürer ve’l Gurer,
    12- Mevkûfât (Mültekâ şerhi),
    13- Dürrü’l-Muhtar (el-İhtiyar şerhi),
    14- İbni Âbidîn (Dürrü’l-Muhtar şerhi),
    15- El-Mebsût (el-Kâfî şerhi),
    16- El-Beyâne (el-Hidâye şerhi),
    17- Tebyînü’l-Hakâik (Kenzü’d-Dakâik’in şerhi),
    18- Bahru’r-Râik (Kenzü’d-Dakâik şerhi),
    19- El-Hâdimî’nin Dürer Hâşiyesi (Şerhi),
    20- Bedayius-Sanâyi’,
    21- Hukukı İslâmiyye ve Istılahât-ı Fıkhıyye Kamusu.
    22- İ’lâ-üs-Sünen, (Hadislerle Hanefi Fıkhı İsmiyle Tercüme Edilmiştir)
    23- Fetevâ-i Hindiye,
    24- Fetevâ-i Tatarhâniyye,
    25- Kâdihân,
    26- Fetevâ-i Lü’lüiyye,
    27- Ebu’s- Suûd Efendi Fetvâları,
    28- Ali Efendi Fetvâları,
    29- Hulâsatü’l-Ecvibe,
    30- Nimet-i İslâm, Mehmed Zihni Efendi,
    31- Mecmuatüz-Zühdiyye fi Ahkâmi Diniyye,
    32- Ve benzeri fıkıh ve fetvâ kitaplarını okumalıdır.

     

    Tefsîr konusunda okunacak bazı muteber kitaplar

    Bir kişinin tefsir konularını iyi öğrenebilmesi için, önce alet ilimlerini okumuş olması gerekir.
    Âlet ilimlerinin içinde hususiyetle lügat ilmi ve belağat ilmini çok iyi bilmesi lazım.
    Ayrıca Usûl-i tefsir ilmini okumalıdır.

    Özellikle “El-İtkân” kitabı iyi anlaşılmalıdır.

    Usûl-i tefsir ilmini okuduktan sonra;

    1-Celâleyn tefsiri,
    2 Beyzâvî tefsiri,
    3-Nesefî tefsiri,
    4-Bahrul-Ulûm tefsiri,
    5-Hazin tefsiri,
    6-Bağavî tefsiri,
    7-Ebu Suûd tefsiri,
    8-Tefsîrul-Mazhârî,
    9-Tefsir-i Kebir (Fahreddîn-i Razi hazretleri),
    10-Ruhu’l-Beyan tefsiri,
    11-Hak Dini Kur’ân Dili (Elmalı tefsiri),
    12-Tibyân tefsiri,
    13-Nisâbûrî tefsiri,
    14-El-Vasît,
    15-Bahru’l-medîd,
    16-Bahru’l-muhît,
    17-El-Keşfü vel-Beyan,
    18-El-Münâsebât beyne-Süveri ve’l-âyat,
    19-Ed-Dürrü’l-Mensûr,
    20-Kurtubî tefsiri,

    Ve benzeri sağlam ehl-i sünnet ve’l-cemaat âlimlerinin yazmış olduğu tefsir kitaplarını okumalıdır.

     

    Hadis-i Şerif Konusunda Okunacak Temel Kitaplar

    Bir kişinin hadis-i şerif ilmini öğrenmek için, her şeyden önce,
    “Usul-i hadis” ilmini okuması gerekir.

    Usûl-u hadis ilmini mutlaka bir bilen kişiden okumalıdır. Usûl-u hadis ilmini okumadan kişinin hadis-i şerifleri kavraması çok zordur. Hadis-i şeriflerin vurûd sebebini, nesih, mensûhunu ve illetlerini iyi bilmeledir. Usûl-ü hadis ilminden sonra;

    1-Sahih-i Buhâri,
    2-Sahih-i Müslim,
    3-Tirmizi,
    4-Ebû Davud,
    5-Sünen-i Neseî,
    6-İbn-i Mace,
    7-Darimî,
    8-Müsned-i Ahmed,
    9-El-Muvatta,

    Bu mübârek kitaplardan sonra mutlaka birkaç hadis kitabının şerhini okumalıdır. Mesela:

    1-El-Aynî (sahih-i Buhârî şerhi),
    2-Fethü’l-Bârî (sahih-i Buhârî şerhi)
    3-Umdetü’l-Kârî (sahih-i Buhârî şerhi)
    4-İmam Nevevî (sahih-i Müslim şerhi),
    5-el-Aynî Ebû Davud Şerhi,
    6-Avnül-Ma’bûd (Ebû Davud şerhi),
    7-Sünen-i İbni Mâce şerhi (Suyutî),
    8-Sünen-i Neseî şerhi (Suyûtî)
    9-Feyzü’l-kadir (Camius-sağır şerhi),
    10-Tuhfetü’l-Ahvezi (Tirmizi şerhi),

    Derlenmiş hadis kitaplarından;

    1-Riyâdüs-Sâlihiyn,
    2-Camiu’s-Sağîr,
    3-Terğib ve Terhib,
    4-Mişkâtü’l-Mesâbîh
    5-Kenzu’l-Ummâl,

    Ve benzeri hadis kitaplarını mutlaka okumalıdır.

     

    Siyer kitapları

    Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerini tanımak yolunda; tarih ve siyer konusunda şu eserleri mutlaka okumalıdır:

    1-Şifa-i şerif,
    2-Şemâil-i şerif, (Tirmizi’nin bu eserinin çeşitli çevirileri mevcuttur)
    3-Mevahib-i ledünniyye, (İlahi Rahmet İsmiyle Tercüme Edilmiştir)
    4-İnsanü’l-Uyûn,
    5-Hasâisü’-Nebî
    6-Hasâisu’l-Kübrâ,
    7-Nesîmür-Riyâd,
    8-Delâilün-Nüvve,
    9-Siyretü İbn-i Hişâm,
    10-Mağâzî el-Vakidî,
    11-Şerhüz-Zerkânî,
    12-Es-Siyretün-Nebeviyye İbni İshâk,
    13-et-Tıbbün-Nebevî,
    14-Kasîde-i Bürde,
    15-Kasîde-i Bürde (Banet Suâd –Ka’b bin Züheyr r.a. hazretleri),

    Ve benzeri makbûl ve muteber kitapları okumalıdır. Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerini tanımanın yolu bu kitaplardan geçer.

     

    Tasavvufu Doğru Anlamak İçin Okunacak Kitaplar

    Aşağıdaki eserlerin hemen tamamının tercümeleri mevcuttur.

    1-Ez-Zühd Abdullah bin Mübârek hazretleri,

    2-Kûtu’l-Kulûb,
    3-Mükâşefetü’l-Kulûb,
    4-İhyâ-u Ulûmiddin,
    5-Mekutûbat (İmam Rabbânî hazretleri),
    6-Tabakâtü’s-Sufiyye, Seleymî
    7-Hilyet’ül-Evliyâ, Ebu nuaymî
    8-Câmiu’l-Kerâmât’il-Evliyâ, Nebhânî
    9-Tabakât’ül-Kübrâ, İmam Şa’ranî
    10-Tezkiret’ül-Evliyâ, Feriddun-ı Attar
    11-Nefehât’ül- Üns, Mollâ Câmi,
    12-Tarikat-i Muhammediyye (İmam Birgivi)
    13-Berîka (Tarikat-i Muhammediyye şerhi),
    14-Ruh’ul-Beyan Tefsiri, İsmail Hakkı Bursevî hazretleri,
    15-El-Usûl fit-Tarika
    16-Evliyâlar Ansiklopedisi,
    17-Sâlihlerin menkıbeleri,
    18-Sâlihlerin Hikmetli sözleri,
    19-El-Hikem ve Şerhi,
    20-Hızır Aleyhisselâm ile Görüşen Evliyâ ve Âlimler,
    21-Himmet,
    22-Evliyâullah ve Kerametleri,
    23-Bidâyetü’l-Hidâye (İmam Gazalî),
    24-Kuşeyrî risâlesi,
    25-El-Hikem ve şerhleri,

    Ve benzeri kitapları mutlaka okumak lazım…

     

    Bir kişinin ilim sahibi olması ve ilmi kavrayabilmesi için âlet ilimlerinden ve dinî ilimlerden en az şu metinleri okumaları, bazılarını ezberlemeleri tavsiye edilmiştir:

    1- Karabaş tecvidi,
    2- Cezerî tecvidi,
    3- Emsile,
    4- Gayetü’l-İhtisar,
    5- Et-Tasrîf,
    6- Et-Tasrîfü’l-Kebîr,
    7- Fethü’l-Karîbü’l-Mücîb,
    8- Bina,
    9- Maksûd,
    10- İzzî,
    11- Sa’deddin şerhi,
    12- Merah,
    13- Şâfiye…
    14- Avâmil-i Cürcânî,
    15- Avâmil-i Birgivî,
    16- İzhâr,
    17- Netâicü’l-Efkâr izhâr şerhi,
    18- Zuruf,
    19- Terkib
    20- Sa’düllah-ı Sağîr,
    21- Haşiyetü’l-Abdülhakîm,
    22- Hadâikü’-d-Dekâik (Sa’düllâh-ı Gevrâ),
    23- Hillü’l-Müşkilât,
    24- Hillü’l-Meâkıd,
    25- Şerhü’l-Kutur,
    26- Müğni,
    27- Şerhü’l-Müğni,
    28- Elfiyye
    29- Şerhü’l-Elfiyye,
    30- Kâfiye
    31- Mollâ Câmi (Kâfiye şerhi),
    32- Abdülgafur alâ Fevâidi’d-Diyyâiyye,
    33- İsâgocî,
    34- Kavl-i Ahmed,
    35- Hallu’l-Ma’akıd,
    36- El-Kavâid,
    37- Şerhü’l-Kavâid,
    38- Müğnit-Tullâb,
    39- Şemsiye,
    40- Mizânü’l-İntizâm,
    41- Alâka,
    42- Hassemkâtî,
    43- Üsâmetü’-Va’d’,
    44- Telhîs,
    45- Muhtasaru’l-Meânî,
    46- El-Mutavvel,
    47- Risâletü’l-Adûdiyye,
    48- Risâletü’l-Vad’,
    49- Risâletü’l-Âdâb (Gelenbevî),
    50- Emâlî,
    51- Akâid-i Ömer Nesefi,
    52- Şerhü’l-Akâid Taftazânî,
    53- Akâid Haşiyesi (Ramazan Efendi),
    54- Şerhü’l-Mevâkıf,
    55- İbni Haecer (Usûl-ı Fıkıh)
    56- Cemu’l-Cevâmi’,
    57- Muhtasaru’l-Menâr,
    58- İbni Melek,
    59- Mir’ât,
    60- Mirkât,
    61- Mecelle (Kavâid-i Külliye),
    62- Nuru’l-izâh,
    63- Kudurî,
    64- Cevhere,
    65- Dürer,
    66- Gürer,
    67- El-İhtiyâr ,
    68- Usûl-i hadis,
    69- El-İtkân,
    70- Celâleyn tefsiri,
    71- Kâdîbeyzâvî tefsiri,
    72- Münebbiyat,
    73- Hikem-i Atâiyye,
    74- Mektubât-ı Rabbânî,
    75- Ve benzeri metin kitaplar ve onların şerhleri…

    Yararlanılan Kaynak:
    http://dintahripcileri.com/...malar-turkce-arapca/
  • DÜNYA NASIL BİR YER
    DÜNYA KELİMESİNİN ETİMOLOJİK İNCELEMESİ

    Asım Gültekin
    Sabah Ülkesi l kültür-sanat ve felsefe dergisi l
    sayı 59
    https://www.sabahulkesi.com/...imolojik-incelemesi/

    “Dünya” Arapça bir kelime. Yakın, alçak gibi lügat anlamlarına sahip. Üzerinde yaşadığımız gezegenin adı.

    Dünya kelimesi Arapça d-n-y “dal-nun-ye” kökünden geliyor. Bu kökten türeyen Arapça kelimeler arasından bazıları Türkçeye geçmiş. Bu geçişler Kur’an ayetleri ve hadis-i şerifler vesilesi ile olmuş daha çok. Bu kelimeleri Rasulü Ekrem Söyledi İşiten Türk Oldu isimli sözlüğünde Muammer Parlar sıralamış:

    Daniye: yakında olan. Denaat: alçaklık. Denaatkâr: deni ve alçak tabiatlı. Müdani: yakın eş, benzer. Tedenni, tedenniyat: aşağı düşme. Mütedenni: bozulan, bayağılaşan. Tedani: yaklaşmak, ilahî kata yaklaşan. İdna: yaklaştırmak. Deni alçak, yakın, garip, zor, zelil. Denie: ayıp, eksik, noksan, nakısa. Edna: çok yakın, pek aşağı. Dünyevi: dünyaya ait. Dünyadar: dünya işleriyle uğraşıp mal mülk sahibi olan.

    Bu sözlükte dünya kelimesinin manası alışık olunandan farklı bir anlamlandırma ile verilmiş: En yakın, yakında olan. Ahirete veya ölüme en yakın.

    Dilimize Arapçadan gelen “âlem” kelimesi de bütün Türk lehçelerine geçmiş. Âlem kelimesinin dünya olarak algılanmasında elbet bir anlam daralması yaşanmış. Allah’ın dışındaki varlık ve olayların tamamına âlem diyoruz. Yer ve gökte yaratılmış olanların tamamı için de kullanılıyor. Bütün insanlar anlamında da kullanılıyor kelime. Mecazen bütün insanlar anlamında kullanılmasını dünya kelimesinin kendisinde de görüyoruz. Tüm dünya karşıma çıksa yine de senden vazgeçmem diyen biri cümlesini “cümle âlem” terkibini kullanarak da kurabiliyor.

    “Cihan” kelimesi için tüm Türklerde genel olarak cihan kelimesi kullanılırken Kırgız, Özbek ve Uygularda “âlem” kelimesinin kullanıldığı tespit edilmiş.

    Dünya kelimesine Türkçede çok ilginç manalar yüklemişiz. Mesela bir işin imkânsızlığını o iş dünyada olmaz diyerek ifade ederken dünyayı onunla gördüm ben dediğimizde sevdiğimiz birisinin vasıtası ile dünyadan lezzet aldım demiş oluyoruz. Dünya kadar yol, dünyanın parası dediğimizde kelimeye çok anlamını katmışız. Dünyaperestler dünyaya kazık çakmaya çalışırken kimisi de dünyaya gözünü kapatır, dünyayı gözü görmez.

    Tarama Sözlüğü’nde dünyacık ve dünyasın değşürmek tabirlerini görüyoruz. Dünyacık dünyalık para pul anlamında kullanılıyor imiş.

    Dünya kelimesinin Türkçesi ne?

    Türkiye Türklerinin dışındaki Türkler dünya için hangi kelimeleri kullanıyor diye Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü’nden “dünya”, “cihan”, “arz”, “yer” ve “âlem” kelimelerine baktığımızda sözlükteki tüm Türk lehçelerinde yani Türkiye Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi, Başkurt, Kazak, Kırgız, Özbek, Tatar, Türkmen, Uygur Türkçelerinin hepsinde dünya kelimesinin kullanıldığını görüyoruz. “Yer” kelimesi de tüm lehçelerde “yer” şeklinde geçerken Başkurd, Kazan ve Kırgızlarda “orın” kelimesinin kullanıldığını görüyoruz.

    “Orın” (orun) kelimesinin dünya için kullanılan bir kelime olduğu günümüzde unutulmuş durumda. Acaba orın evren kelimesinin yuvarlanmış biçimi olabilir mi diye akla takılabilir ama bu ihtimali çok ciddiye almamak gerekir zira ora, orta, ordu, orman gibi türemiş hâlleri de bulunan “or-” kökünde yer anlamı bulunuyor. Dünya anlamına geldiği kaynaklarda geçen acun kelimesi Caluson’a göre Soğdçadan Türkçeye geçmiş bir kelime imiş.

    “Türklere Arapçadan ‘dünya’ kelimesi gelmeden önce Türkler hangi kelimeleri kullanıyordu dünya için?” diye bir meraka kapıldığımızda verebileceğimiz ilk cevap, aklımıza gelebilecek ilk kelime “yer” kelimesi. Benim kendisinin Akşemseddin olduğuna kanaat getirdiğim, bu konuda yalnız da olmadığım bir Muhammed bin Hamza vardır. 15. yüzyılda, 1426’da Türkçe Kur’an tercümesi hazırlayan bir âlim. Prof. Ahmet Topaloğlu hoca bundan 54 yıl önce bu tercümeyi sözlüğü ile yayına hazırlarken Muhammed bin Hamza’nın Molla Fenârî olabileceğini tahmin ettiğini ifade eder. Akşemseddin’in de Molla Fenârî’nin de ismi Muhammed bin Hamza bin Şemseddin’dir. Muhammed oğlu Hamza oğlu Şemseddin’dir ikisi de. Akşemseddin’in “Ak”ının Şemseddin’inin muhtemelen Molla Fenârî ile ve varsa devrin başka Şemseddinleri ile karıştırılmaması için verildiği anlaşılıyor. Molla Fenârî’nin bilebildiğimiz kadarıyla Türkçe kaleme aldığı bir eser yok ama Akşemseddin’in var. Dil, kullanılan kelime kadrosu açısından Kur’an tercümesine bakıldığında Akşemseddin’in 20’li yaşlarında bu tercümeyi yaptığı hissedilebiliyor. Bu tercümede Kur’ân-ı Kerîm’de dünya anlamına gelen kelimelerin nasıl tercüme edildiğini görmek ilginç gelecektir:

    Yûsuf suresi 9. ayet:
    “Deplen Yusuf’ı, ya bırakun anı bir yire, boş kala size atanuz yüzi”

    28. sure 77. ayet:
    “Dahi isteme fesadı yer yüzinde; bayık Tanrı sevmez müfsidleri”
    “Pes degül ol ikinci ürmek, illa çağurmakdur bir gez, pes ol vakt, anlar yer yüzindedür”

    Bakara suresi 11
    “Dahi kaçan eyidildi anlara: Fesad eylemen yirde, eyittiler: Degülüz, illa biz eyü işleyiciler”

    Bakara suresi 22
    “İy Ademiler! Tapun Çalabunuza… Ol kim kıldı sizin için yiri döşek, dahi göği yapılmış.”

    9 suresi 25. ayet:
    “Bayık arka virdi size Tanrı, çok yirlerde, dahi Huneyn çalışı güni”

    Bakara suresi 71. ayet:
    “Bayık ol bir sığırdur, yavaş olmuş degül, aktara yiri, dahi suvarmaz ekini yani tolap öküzi degül.”

    İslam’la ilk karşılaşılan yüzyıllarında Türkçenin din dilinin nasıl olduğunu görme çabasının kıymetli bir tarafı var. Elbette yüzyıllar içerisinde oluşmuş Kur’an ve hadis kelimelerinden örülü kelime hazinesini kaybetmek gibi bir niyete kapılmadığımızda güzeldir bu. Konunun tam tersi gibi görünen kısmı da önemli: Türkçe ile Allah’a yakarılamayacağı saplantısına kapılmadıkça Kur’an kelimeleri ile, Peygamber Efendimizin fem-i saadetlerinden çıkmış kelimeleri kullanmak güzeldir elbet.

    Bu farklı ve güzel tercümede “yer” kelimesi şu Arapça kelimelerin karşılığı olarak tercih edilmiş: Arz, umm, buk’at, mübevva, meşva, müstekarr, mek’ad, mekam, mekan, mekanet, mevzi, mevtin, berr, serab, racfet yer deprenmek) evy (yer tutmak), tebevvu (yer edinmek, konmak, yerleşmek), sahirat (yeryüzü).

    Yere niçin yer diyoruz?

    Yer, yerküre, yer gök derken kullandığımız mekân anlamında, zemin anlamında kullandığımız kelimede kök anlam olarak hangi mananın bulunduğunu yokladığımızda gideceğimiz ilk yer “yemek” fiili. Yeryüzünün insanı ve bütün mahlukatı yiyip yutmasını şiirinde işleyen şairimiz az değildir. Sadece ikisini zikredelim:

    “Kısmetindir gezdiren yer yer seni
    Göğe çıksan akıbet yer yer seni”
    Kemal Paşazade

    Firecikli Hadidi Tarihi Ali Osman’ında “yer”in adının boşa yer olmadığını, yerin taht sahibi nice sultanları yediğini söyler:

    “Serir issi nice serverleri yir
    Güzaf olmadı bu yirin adı yir”

    İsmet Zeki Eyuboğlu Türk Dilinin Etimoloji Sözlüğü’nde Türkçedeki yer kelimesi ile Sankritçe “ira” kelimesi arasında bir benzerlik olduğunu ifade eder. Hint Avrupa dil ailesinde içinde “er” sesi geçen kelimeleri sıralar: Grekçede eraz, Latincede terra, İspanyolcada tierra, Fransızcada terre, İtalyanca terre, Almancada erde, Gotçada airtha.

    Eski metinlerimizde yer kelimesinin kimi zaman yir şeklinde geçtiğini kimi zaman da aynı şairin şiirinde hem yer hem yir şeklinde geçtiğini görüyoruz.

    Burada tartışmamız gereken konu şu: Acaba dünya kelimesine Türkçede “yer” denilmesinin sebebi toprağın insanı yutması mı yoksa dünyanın kınanmış, yerilmiş, kötülenmiş bir yer olması mı? Arapçada alçak olmak, düşük olmakla alakalı anlam Türkçede de kullanılmış olabilir. İçimden bir ses yerilmiş anlamında yer denmeyeceği yönünde. Birisi etken diğeri edilgen çünkü. Dünyanın yerilmişliğini yani edilgenliğini vurgulamaksa maksat kelimemiz “yer” değil “yerik” gibi bir şey olurdu diye düşünüyorum.

    Ruşeni hem yermek hem yemek ile beraber kullanmış yer kelimesini:

    “Her ne koyalar önüne yerme yi
    Nan ı cev ü gendüm ü erzen dime”

    Şair Hikmet yeryüzünün yerilmesi gerektiğini savunanlardandır:

    “Şu yeri akıl olan kişi yere
    Ki soka akıbet kimseyi yere”

    Yüzyıllardan beridir Türkçe konuşulan her yerde okunulan, ezberlenen, Anadolu’yu İslam üzere kuran kurucu metinlerimizden Muhammediye’de ise Yazıcıoğlu Mehmed peygamberleri yeryüzünün yemediğini, Allah’ın o mübarekleri toprağa haram kıldığını yazıp yemeye kalkışsa nasıl yiyebilir ki, yiyemez der beytinde:

    “Dedi kim enbiyayı hiç yimez yir
    Haram eyledi Allah nitesin yir”

    Bu manalandırmalar ile şüphesiz insanımızın kulağı dolmuş idi. Ne yazık ki son kırk yılımız Muhammediye’nin okunduğu Cuma gecelerinin televizyon tarafından işgal edilmesine, o güzelliklerin hafızalardan silinmesine yol açtı. Kaybeden Muhammediye olmadı. Kaybeden Yazıcıoğlu Mehmed olmadı, kaybeden biz olduk.

    Yer başka manalarda kullanılmış da o manalar unutulmuş olabilir mi diye Yaşar Çağbayır’ın on ciltlik sözlüğünü elimize bir alalım:

    Yaşar Çağbayır “yer” için 30 mana kaydetmiş. Çağbayır’ın on ciltlik Büyük Türkçe Sözlük’ünde “yer” maddesi dört buçuk sayfa tutmuş. Türeyen kelimelerle 10 sayfayı buluyor “yer” kelimesi.

    Yer’de en uzak nokta ve kuzey anlamları da var imiş. Yer sağrısı kelimesi de yer yüzü kelimesi için kullanılıyormuş. Yer sub ve yertincö kelimeleri de yeryüzü için kullanılan kelimelerimizden imiş. Bahattin Ögel’in belirttiğine göre yer tengri kelimesi yer tanrısı, mukaddes toprak anlamına kullanılıyormuş. Petrole yer yağı ismi de verilmiş. Patatese de yer yumurtası deniliyormuş. Havuç yerebatan, yerekaçan, yeregeçen gibi isimlerle anılıyormuş.

    Kelimelerin ek kök durumunu irdelemek için istifade edilesi kıymetli bir eser olan Tuncer Gülensoy’un Türkiye Türkçesindeki Türkçe Sözcüklerin Köken Bilgisi Sözlüğü “yer” kelimesine 16 mana yüklendiğini tespit etmiş. Macarcadaki “szer” kelimesinin yer ile alakalı olduğunu belirtir Gülensoy Köken Bilgisi Sözlüğü’nde. “Yerincek” kelimesinin ise halk ağzında alçakgönüllü anlamına geldiğini görüyoruz.

    Dünya dillerinde dünya için hangi kelimeler kullanılıyor?

    Aşağıya dünya dillerinde dünya için kelimeleri listeledim. Listelerken birbirine yakın seslere sahip kelimeleri gruplamaya çalıştım:

    World, İngilizce. Werelt, Afrikaanca. Verden, Danca. Wereld, Felemenkçe . Velt, Yidiş. Verden, Norveççe. Welt, Luksemburgca. Värld, İsveççe.

    Mundu, Baskca. Mondo, Esperanto. Mundo, Filipince. Mundo, Galiçyaca. Mond, Haiti Kreyolu. Mondo, İtalyanca. Mundo, İspanyolca. Mondu, Korsikaca. Món, Katalanca. Mundo, Portekizce.

    Svijet, Boşnakça. Svyat, Bulgarca. Svět, Çekçe. Shijie, Çince. Sviet, Belarusça. Svijet, Hırvatça. Swiat, Lehçe Svet, Slovakca. Svet, Slovence. Svetot, Makedonca. Svet, Sırpça. Svit, Ukraynaca.

    Donya, Cava Dili. Dunia, Endonezce. Duniya, Hausa Dili. Duniya, Hintçe. Dinya, Kürtçe. Dinja, Maltaca. Dunia, Malayca. Dunya, Sunda Dili. Dunia, Svahili Dili. Adduunka, Somalice.

    Visva, Guceratca. Biśba, Bengalce. Visvada, Kannada Dili. Visva, Nepalce.

    Leakam, Malayalam Dili. Lokaye, Sinhala Dili. Ulaka, Tamilce. Lok, Tayca. Lalolagi, Samoa Dili.

    Sekai, Caponca. Segye, Korece.
    Maailm, Estonca. Maailma, Fince.
    Pasaule, Letonca. Pasaulis, Litvanca.
    Uwa, İbo Dili. Ao, Maori Dili. Aye, Yorubaca.

    Cihan, kiti, donya, âlem Farsça.

    Le monde, genel anlam için, la terre, toprak parçası için, l’univers de evren manasında Fransızca.

    Erdball (toprak top), Erdkreis (toprak daire), Erdkugel (toprak yuvarlak), Welt (dünya), Planet, Diesseits (bu taraf), Erde (yeryüzü), Weltkugel (dünya yuvarlağı) Almanca.

    Orbis Latince. El orbe, el mundo, La tierra, El suelo İspanyolca.

    Kamharkyee, Birmanca. Kalibutan, Cebuano. Aşkharh, Ermenice. Byd, Galce. Botë, Arnavutça.

    Lefathse, Guney Sotho Dili. Msoplioshi, Gürcüce. Honua, Hawai Dili. Ntiaj Teb No, Hmong Dili Domhan, İrlandaca. T-Soghail, İskoç Galcesi. Heimurinn, İzlandaca. Âlemi, Amharca. Piphoplok, Khmer Dili. Olk, Lao Dili. Izao Tontolo İzao, Malgaşca. Jaga, Marathi Dili. Delkhiin, Moğolca. Dziko, Nyanja. Sasara, Pencapca. Lume, Rumence. Mir, Rusça. Nyika, Shona Dili.

    Prapanca, Telugu Dili. Thegioi, Vietnamca. Kosmos, Yunanca. Umhlaba, Zosa Dili. Emhlabeni, Zuluca. Vilag, Macarca.

    Tasavvufta Dünya/Âlem /Cihan/Yer

    Tasavvufta, dünya çeşitli şekillerde tanımlanmıştır: Seni Allah’tan alıkoyan her şey. İmtihan yeri. Ahiretin tarlası. Geçici, fani yer.

    Dünya ile ilgili olarak dervişler: “Yalan dünya”, “Yalancı dünya”, “Dünya malı dünyada kalır.” demişlerdir. Dünya ayrıca cadı, yılan, zehir ve fahişeye benzetilmiştir.

    “Beş on gün ömr içün girü kaytma
    Bu fânî dünyemün nakşına bakma”
    Yûnus Emre

    “Dünya kelamı” diye bir tabir vardır. Bir sözlüğün bu tabire verdiği ayrıntı ilginç: “Aşk, zevk ve tasavvufi konular dışındaki yeme, giyme, geçim, spor, borsa, sinema vs. gibi hususlarda konuşma.”

    Mahlası ile dikkat çeken bir şairimiz dünya kelamını kararında konuşmak gerektiğini dile getirmiş bir beytinde. Bismillahi mahlası şairimizin. Diyor ki Bismillahi:

    “Dünya kelâmın konuş ber-karâr
    Haddi aşan mutlak bulur zarar”

    “Cihan” dünyanın Farsçası. Ethem Cebecioğlu cihan kelimesini şöyle izah etmiş. Farsça âlem demektir. Cihân-ı halk; Ta’ayyünler (belirmeler) şeklindeki tecelli mertebesi. Cihân-ı emr; İlahî emir âlemi. Cihân-ı reng-âmizi: Renksizlikten kurtulmuş, renk kazanmış âlem, yani etrafımızı kuşatan üç boyutlu maddi dünya. Cihân-ı sübhanî: Lâhût âlemi, en yüce melekût. Cihân-ı tahayyül; Hayal âlemi, kevn ü fesad (olma ve bozulma) âlemi, dünya hayatı ile ilgili olan. Cihân-ı nefs: Nefsani arzular âlemi.

    “Bu muhtasar cihan iki cihanca
    Dükeli bakarısam yüz bin anca”
    Yunus Emre

    Seyyid Mustafa Rasim Efendi Istılahat-ı İnsân-ı Kâmil isimli tasavvuf sözlüğünde Dünya ehli, Dünya ve ahiret kimlere haramdır, Dünya nedir, Dünya mel’un olmak, Dünya neden ibarettir maddelerine yer vermiş. Dünya ehlinden bahsederken şöyle der Mustafa Rasim Efendi: “İblis dünyayı kafirlere arz ettikte, semeni yani bahası nedir dedikte, iblis dahi, terk-i dindir dedi. Onlar dahi kabul edip dini dünyaya verdiler. Ve zahidler bi külliye-yi i’raz eylediler. Ve ragib olanlar din ve dünyanın ikisinden geçmeyip, iblise ‘Dünyadan bize bir mezaka ver, görelim çeşnisi nicedir.’ dediler. İblis dahi bunlardan rehn istedikte sem’lerini ve basarlarını rehn kodular. Onun için ehli dünya ahbar-ı dünyayı istima’ ve ziynetlerini müşahade etmeyi severler.” Dünya ve ahiret kimlere haramdır maddesinde Necmeddîn-i Kübrâ’nın Tasavvufi Hayat eserinden şöyle bir hadis aktarılmış: “Dünya iman ehline, ahiret de dünya ehline haramdır. Velilere her ikisi de haramdır.” Devamında “Burada haram memnu manasınadır.” diye açıklama yapılmış.

    Âlem kelimesi ise şu maddelerle yer alıyor bu kıymetli sözlükte:

    Âlem-i misal-i mutlak, âlem-i misal-i mukayyed, âlem-i emr, âlem-i halk, âlem-i kebir, âlem-i sagir, âlem-i ilm, âlem-i zat, âlem-i sıfat, âlem-i gayb, âlem-i ilah, âlem-i fena, âlem-i beka, âlem-i taayyün, âlem-i la taayyün, âlem-i ama, âlem-i gayb-ı hüviyyet, âlem-i gayb-ı mutlak, âlem-i ıtlak, âlem-i icmal, âlem-i ezeli, âlem-i esma, âlem-i mahiyyat, âlem-i mücerredat, âlem-i cem, âlem-i fark, âlem-i ayan, âlem-i ervah, âlem-i ef’al, âlem-i ma’kulat, âlem-i hayal, âlem-i ulvi, âlem-i tafsil, âlem-i batın, âlem-in nüfus, âlem-ül asar, âlem-i ruhani, âlem-il his, âlem-i nasut, âlem-i anasır, âlem-i eflak ve encüm, âlem-i sufla, âlem-i mevalid, âlem-i şehadet-i mutlaka, âlem-i kevn ü fesad, âlem-i suret, âlemül merbubiye, âlem i kesif, âlem-i mekân, âlem-i la mekân, âlem-i tedvin, âlem-i ayn, âlem-i ma’na, âlem-i tabiat, âlem-i cismani, âlem-i afak, âlem-i enfüs, âlem-i insilah, âlem-i berzah, âlem-i ala, âlem-i kül, âlem-i tehyic, âlem-i ukul.

    Âlemin nihayeti yoktur. Lakin cümlesi dört kısımda münderiçtir ki âlem-i lahut, âlem-i ceberut, âlem-i meleküt, âlem-i şehadettir.

    Yeryüzünün hayat sahibi olması

    Dünyanın bir hayatı bir de ömrü var şüphesiz. Bu hayatı az çok izleyebilir, gözlemleyebiliriz ama dünyanın ömrünü kavramanın imkânı var mıdır, varsa nedir? Bizler için dünyada mekân tutmaya başlamaktan başlıyor hayat. Hayatımız, ömrümüz. Hayat ile ömrün arasında nasıl bir fark var acaba. Her iki kelime de Arapça. Bunu Ebû Hilâl El-Askerî’nin Farklar Sözlüğü isimli çok kıymetli sözlüğünden bakmakta fayda var. Bakıyorum. Hayat ile irtibatlı birçok kelimeyi karşılaştırmış ama ömür ile hayatı karşılaştırmamış. Ömür kelimesinin kökünü ve müştaklarını bilmeden de fark edebileceğimiz özelliği başı ve sonu belli bir hayatiyyeti ifade ediyor olması diyebiliriz. İmar, mamur, mimar, umran, Ümraniye, imaret, tamir kelimeleri ömür ile aynı köktendir.

    El-Askerî’nin sözlüğünde hayat ile nema (gelişme) kelimesi, hayy (diri) ile hayevan (canlı) kelimesi, hayat ile ıyş (yaşamak) kelimesi ve hayat ile ruh kelimeleri arasındaki farklar irdelendikten sonra hayat kelimesinin zıddı kelimeleri yani mevt, katl, zebh, fena, nefad, ihlak, idam, kudret, kahr, galebe, muqit, kavi, şiddet, celed, suubet, metanet münnet, salabet, şehamet, cezalet, şecaat, Necdet kelimeleri arasındaki fark ve benzerlikleri irdelenmiş. Ele aldığı kelimelerin bir kısmı Türkçeye yerleşmiş, Türkçede kullanılan kelimeler değil artık.

    Arapça kelimeleri irdelemek için elimizin altında mutlaka bulunmasında fayda olan Râgıb El-İsfahânî’nin El-Müfredât’ına müracaat ediyorum. Hadîd suresi 17. ayet ile karşılaşıyorum “h-y-y” maddesinde. Hadîd suresi 17. ayette “Allah Biliniz ki Allah yere öldükten sonra tekrar hayat verir.” buyurur. Ayette geçen arz kelimesinin, yeryüzünün hayat sahibi olduğunu öğretir bize bu ayet. Toprağın canlı olduğunu, tabiatın mevsim be mevsim ölüp ölüp dirildiğini gösterir. Bu kadar canlı bir dünyanın yani Türkçesi ile “yer”in yeme içme işleri ile meşgul olabileceğini aklımızın bir köşesine nakşedelim artık o hâlde.

    Fakat Ankebût suresi 64. ayetinde “Ahiret yurduna gelince, işte asıl yaşamak odur. (le hiyel hayevanu)” geçen “hayevanu” kelimesinin beka (sonsuz hayat) anlamında kullanıldığı kimi âlimlerce söylenilmiştir. İaşe, maişet, maaş gibi kelimelerin türediği “ıyş” kelimesi (Aişe, Ayşe ism-i şerifesi de bu kelimeden türemiştir) yaşamayı sürdürebilme ile alakalı yeme içme gibi unsurları ile hayat için kullanılır. Fakat, Ebû Hilâl El-Askerî “ıyş” kelimesi hiçbir konuda hayatın bizzat kendisi değildir der. Hayat ile kudreti karşılaştırırken de der ki bir canlının hayatı aynı çizgide devam ederken kudreti yavaş yavaş azalabilir.

    Dünya için edilecek dünya kadar söz var lakin biz Bismillahi’nin dediği gibi yapalım:

    “Dünya kelamın konuş ber-karâ
    Haddi aşan mutlak bulur zarar”
  • Arifler hakikatin semasına uruçtan sonra-vücutta Vahid ve Hak olan Allah’tan başkasını görmedikleri hususunda ittifak ettiler.Lakin bazısında bu hal “ilmi bir marifet” olarak gerçekleşti..Bunlardan kesret bütünü ile kalktı, akılları buna tam kanaat getirdi.Mazhar olunan bu halde, kendilerinden geçtiler..Kendilerinde Allah’tan başkasını zikre mecal kalmadı.Hatta kendilerini unuttular.Akılları başlarından gidecek şekilde (manen) sarhoş oldular..Onlardan biri “En e’l Hak” dedi.Bir başkası “Kendimi tenzih ederim, şanım ne yüce!” dedi. Bir başkası ise, “Cübbemde Allah’tan başkası yok” dedi. Sekr halinde söylenen sözlerden mazurdurlar. Ancak bu velilerin sarhoşlukları geçip akıl sultanı kendilerine geri geldiğinde bunun gerçekte bir ittihat olmayıp bir nevi ilhad olduğunu anladılar.. Bu sözlerinden tövbe istiğfar ettiler..
    Bazen bir kişi aynaya bakar fakat aynayı asla göremez. Görmüş olduğu sureti ayna zan eder.. Kadehte şarabı görür, şarabı kadeh zanneder. Sonra şöyle der: “Kadeh inceldi şarap süzüldü.Birbirlerine benzediler iş karıştı.Sanki şarap var kadeh yok. Ya da kadeh var şarap yok”
    Şüphesiz “ şarap kadehtir” demekle; “ sanki kadehtir” demek arasında fark var..Bu hal tasavvufta fena halidir..Çünkü şahıs nefsinden ve kendinden vazgeçmiş ve kendinin farkında değildir. Hatta farkında olmadığının da farkında değildir. Böyle bir sekerat halinde söylenen sözler şeriatte yasak ise de hakikatte gerçektir..Ancak bu muhatabına aittir.. Yoksa Hallaç-ı Mansur fena halinde “Ene’l Hak” dediği için halk nazarında kafir ilan edilip derisi yüzülerek infaz edilmiştir.. Evliyaullah sekr halinin geçmesi ile bu halde söyledikleri sözlerden yine Allah’a tövbe etmişlerdir..
    Kesret çokluk, Vahdet birlik demektir. Tevhidin özüne varamayanlar şu alemde çok farklı şeyler görürler. Tevhidin özünü yakalamış Evliyaullah ise kesretten vahdete ulaşırlar.Bütün rakamların Bir’in görüntüsü olması gibi; herşey aslında yüz küsür elementin görüntüsüdür. Bu elementler ise başlangıçta hidrojen gibi basit bir asla rica etmek mümkündür..Keza, yedi renk süratle çevrilse beyaz renk görülür.Yedi renk kesret, beyaz renk vahdettir. Onun gibi bütün ilahi sıfatlar Cenab-ı Hakkın zatında müttehittir.Kesrette vahdeti yakalayan kimseler için “ dışı Sahay-ı Kesrette (Çokluk sahrasında), içi Umman-ı Vahdette (Vahdet deryasında) tabiri kullanılır. Ya da Halk içinde Hakla beraber denilir. Bu sebeple her gördüğümüz zatı bu kafirdir diye tekfir etmemeliyiz..Allah’ın o mümin kulun kalbini nasıl istila ettiğini bilemeyiz..Allah bir kulunu sevdimi o kulun görüne gözü, tutan eli okurum diyor.Bu da hadis-i kutsidir.. Yine kainata doğmam mümin kulumun kalbine sığarım diyen de Cenab-i Haktır. Bu nedenle tasavvuf ilminde olan ve nice nice insanlar şifa olmuş, tövbe etmelerine vesile olmuş Allah dostlarını üç beş vehhabinin ya da kuran müslümancısı kütüklerin sözüne aldanıp tekfir etmeyin.. O evliyalar akılları başlarında iken şeriate sımsıkı yapışmışlar ve sözlerinden tövbe istiğfar etmişlerdir. Ancak cezbe ve sekerat halinde söyledikleri sözlerden mazurdurlar.. Bunun ehli sünnet itikadına en ufak bir aykırılığı da yoktur.. Düşünelim, Mevlanalar, Yunus Emreler, Gavsu Geylaniler, Ahmet Rufailer (Allah onlardan razı olsun) bu hallerin hepsini yaşamışlardır ancak islam ümmetine hem ilimleri hem nasihatleri ile nice büyük miraslar bırakmışlardır.
    Allah dostu evliyalar ve alimler, Peygamberimiz (Sav) in mirasçıları ve beni israiloğullarının peygamberleri mertebesindedir..bunlar hadisler ile haber verilmiştir vesselam. Bizler Allah’a dua edelim.. Yarabbi bizlere gerçekten gerçek manada dost kullarını karşımıza çökse omlarım hayır dualarını almayı nasip et bizlere de tövbe yolunu göster. Amin..
  • 450 syf.
    Tasavvuf ve Benötesi Psikoloji ( transpersonal psikoloji ) ile alakalı kitab... İnsanın sırrını çözme yolunda "bilge" bir psikiyatrist olan yazar, Hz. Mevlana ve Hz. Kuran'dan, İbn-i Arabi'den bakış açıları ile, insanı çözümlemeye çalışmış..
  • 544 syf.
    ·9 günde·Beğendi·10/10
    Mutasavvıfların "Namazda Kuran'dan başka kitap okumak caiz olsaydı 'Hikem' okunurdu." diyerek övdükleri tasavvuf klasiği, 262 hikmetli sözden oluşuyor. Osmanlı'nın son dönem alimlerinden Kastamonulu Seyyid Ahmet Mahir Efendi'nin ayet, hadis, menkıbe ve kendi yorumları ile zenginleştirdiği müthiş şerhi ise kitabın değerini daha da artırmış. Kitabın dili ise biraz ağır ya da biz hafifiz. Kitabın en arkasındaki altı sayfalık Lügat ise bu anlamda faydalı. Tavsiye olunur özellikle de Ramazan'da...