• Efendimin 'Allah Teâlâ, ümmetimden nefislerinde yapmayı arzuladıkları şeyleri yapmadıkları ve konuşmadıkları müddetçe affetti."(Buhârî, VII/59)' hadisine göre iç konuşmalarımız Yüce Allah'ın lütfu ve ihsanı sebebiyle affediliyor peki günah olmayan affedilen bu şeylerin hiç mi zararı yok?

    Bir iktibâs: Radarları paslı olan kalbler, genellikle puslu rüya görme durumunda kalabilirler.....
    "Evlat, İslam'da fikir zinası diye bir mefhûm vardır; bu sebeple şuur altınızı daima temiz tutunuz!."

    Belki burda şu hadis akla gelebilir: "İki Müslüman birbirine kılıç çektiğinde, öldüren de öldürülen de cehenneme gider. Soruldu: Ey Allah'ın Elçisi! Katili anladık da, maktul niye? Cevap verdi: O da (ölmeseydi) onu öldürmek niyetindeydi de ondan."

    Öldürülen kişinin de kalbinden ötekini öldürmeye azmettiği için onun da cehenneme gittiğini haber veriyor Efendimiz. Evet, öldürmemiştir, ama öldürmeye niyetlenmiş ve bunu önceden tasarlamıştır. Fırsatı olmamıştı olsa yapacaktı yani düşüncesinden vazgeçme durumu olmadı. fiilen yapamadı ama kalben asla vazgeçmedi. Öldürenle aynı konumda. İşte bu yüzden hesaba çekilir. Yukarıda bahsettiğim bundan farklı kalben de vazgeçmekten bahsediyorum.

    Nasıl bir müslim imajı çizmiş olursa olsun iç dünyasını temizleyen veya kirletenler yani 'fikir zinası'na dikkat eden veya etmeyenler en çok ihtiyarlığında belli oluyor. Bir hastalık geliyor ve ayna oluyor. Kimisini su olmadığı halde oturduğu yerde sürekli abdest alırken görebilirken, kimisini de eski arkadaşları ile ilgili zamanında ne düşündüyse fütursuzca onlardan bahsederken görebiliyoruz...
  • "Aşk İle"

    Cahil olanların merhameti ve lütfu azdır. Cahil kimsenin yanında kitap gibi sessiz ol. Çünkü cibilliyetsize ilim öğretmek, eşkıyanın eline kılıç vermektir.

    (Mevlâna)
  • Geçen Cuma günü (7 Aralık 2001) iftarı Çamlıbel Matbaası’nda Osman Kâhya ağabeyin mütevazı fakat güzel sofrasında yaptık. İftarın sonlarına doğru ağır bir rahatsızlığa yakalandığını duyduğum ciltçi Ahmet Başoğlu’nun yani bir kitabıma ad olan “Şeyh Efendi’nin rüyası”nın son ravisinin sıhhatini sordum. Hastalığının seyri hakkında biraz bilgi verdi: Yemek borusu kanseri, Bakırköy Devlet Hastahanesi’nde yatıyor, durumu ciddi, katı yemek yiyemiyor, ayağa kalkamıyor ama her zamanki cesareti ve yılmazlığıyla “bunu da yeneceğim” diyormuş. Sonra nerede ise yarım saat Ahmet ağabeyin renkli, uçarı, yılmaz, kayıt tanımaz, bazen çekilmez menakıbı üzerine konuştuk, gülüştük. Sofradakilerin hepsi onu tanıyor.

    Kalkacağımız sıra Osman ağabey telefonla birini aradı. Gelen haber Ahmet Başoğlu’nun yarım saat önce Hakk’a yürüdüğü idi. İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn. Biz Ahmet ağabeyi çekiştirirken meğer o yola revan olmuş.

    Çıkarken Osman ağabeye cenazenin nereden kalkacağını öğrenirse bana da bildirmesini söylemiştim. Akşam telefon etmiş: Cumartesi günü, ikindiden sonra Kadıköy Söğütlüçeşme Camii’nden kalkacak... Sabahleyin Beşiktaş’a geçtim. IRCICA’ya uğradım, oradan da İstanbul Araştırmaları Merkezi’ne, Ahmet Tabakoğlu’na selâm vermeye gittim. Erken çıkacak ve ikindiye Söğütlüçeşme’ye, Ahmet ağabeyin uzun yolculuğun eşiğindeki merasimine, duasına yetişecektim. Çıktım da. Fakat sert bir hava, rüzgâr ve yağmur, kötü bir trafik... Üsküdar’a geçtiğimde cenazeye yetişemiyeceğim belli olmuştu. Akşam Acbadem’de oturan halazâdemin iftarına davetli idim. Güllaçı Kanaat Lokantası’ndan alayım, Fakülte’ye gidip Hilafet Risâleleri üzerinde biraz çalışayım, sonra da iftara yakın giderim dedim.

    Kanaat’a girdiğimde lokantanın üçüncü kuşak sahiplerinden Murat bey (Kargılı) yanıma geldi ve Ayşe Şasa Hanım’ın içerde olduğunu söyledi. Beni kapıdan girerken görmüşler. İçeri gittim ki masada oturuyor. Rizeli delişmen ve garip bir dervişin cenazesine yetişme şansımın kaybolduğu bir hengâmede, güllaçın izinde bir başka garip ve muzdarip dervişle karşılaşmıştım. Bir zamandır hastalığının tekrar nüksettiğini biliyordum. Telefonlarında bahsediyordu. Ağır bir grip de üzerine gelince birkaç gün hastahaneye bile yatmıştı. Sigarayı bırakmış… Doğrusu günde birkaç paketi deviren biri için büyük bir başarı, bir nimet. Bunu Allah’ın bir lütfu olarak görüyor. Bir nefret gelivermiş sigaradan... Ben ise arasıra eski dostu sigarayı hatırlamasını, yoksa vefasızlık olacağını söylüyor, telefonda gülüşüyorduk.

    O gün hava çok soğuk olmasına rağmen bir nefes almak için taksiye binip kendisini Kanaat’a atıvermiş. İlk defa kendisini başı açık görüyorum. Tanıdığımda başını örtmüştü ve hep siyah başörtüsü takardı. Birkaç zamandır arasıra başını açıyormuş. Sebebini şöyle anlattı, daha doğrusu bir arkadaşının kendisine yaptığı yorumu doğru bulmuş, onu aktardı: Cumhuriyetin okumuş yazmış kadın erkek laik aydınlarının dinle irtibatları sadece cenaze namazında tezahür ettiği için başörtüsü, hele siyah başörtüsü onlara sadece cenazeyi ve ölümü hatırlatıyormuş, bundan da farkında olarak olmayarak büyük bir ürküntü ve dehşet duyuyorlarmış. Kendisine uzak durmalarının sebebi de bu imiş. Bu değerlendirmeye kendi tecrübelerini de katarak hak vermiş...

    Benim için inanılası tarafı olmayan uzak ve kurgusal bir yorum fakat düşününce insanın kısmen hak veresi gelmiyor da değil.

    Öteden beriden konuştuk. Konuşmaya teşne bir halde idi, her zamanki gibi. Vicahen veya daha ziyade telefonda konuşmayı zaten yıllardır bir terapi olarak kullanıyor. Sinemaya da uyarlanan “gramofon avrat” başlığından bir ironi de çıkarmıştı; “telefon avrat”. Laf döndü dolaştı, zaman zaman bölük pörçük dinlediğim kendi hikâyesine, uzun ve dolambaçlı hikâyesinin en önemli kısmına geldi. Ben de açılsın, rahatlasın diye sorular sordum, sohbeti koyulaştırdım. Nasıl olsa Murat bey bizi çaysız bırakmıyor, arasıra da tatlısız… Fırsat buldukça gelip yanımıza da ilişiyor.

    Hidayetinin aşamaları şöyle gelişmiş Ayşe hanımın:

    18 yaşından itibaren tanıdığı ve giderek daha fazla fikirlerine, heyecanlarına katıldığı Kemal Tahir vefat edince evine rahatlıkla girip çıktığı, heyecanlı ve bereketli konuşmalarından feyiz aldığı, şifa bulduğu bir yakınını, bir hocasını, bir ana menbaını kaybetmişti. (Kemal Tahir’in ilk tanıştıkları günlerde kendisine söylediği sözleri her zamanki gibi o gün de hatırladı: “Maskaralık ve şaklabanlık yaptığın müddetçe seni baştacı ederler fakat ciddi ve sahici bir şey yaparsan, yapmaya teşebbüs edersen kimse yüzüne bakmaz ve ilgilenmez. Dahası husumet beslerler. Onun için yolunu şimdiden seç”). Etrafında Halit Refiğ başta olmak üzere fikrî endişeleri de olan sinema sanatçıları, rejisörler, senaristlerden oluşan çokça insan vardı. Fakat şu veya bu ölçüde Kemal Tahir’i ikame edecek birini bulmalıydı.

    Uzun Yol

    Bir ara Şerif Mardın hoca olabilir diye düşündü içinden. Tanışıyorlardı da. Gitti, birçok defa gitti, konuştu, dertleşti, endişelerini paylaştı. Kemal Tahir kadar coşkun, kıvrak, hareketli ve derin olmasa da kendi hikâyesinin de içinde yer aldığı modern dünya, yeni Türk düşüncesinin tıkanıklıkları, ana hatları ve renkleri, cumhuriyet aydınlarının tabiatı ve açmazları üzerine çok şeyler öğrendi ondan. Bir gün Şerif Mardin, Kuhn’un, 1982 yılında Türkçeye de tercüme edilen Bilimsel Devrimlerin Yapısı kitabını ona tavsiye etti. Hemen edindi ve okudu. Bir iki asırdır müslüman Türk aydınlarını derinden etkileyen modern Batı biliminin, o devâsa ve büyüleyici alanın ne kadar ideolojik bir çerçeve olduğunu görmekten hem çok etkilendi ve sarsıldı hem de yeni yollar aramanın ve farklı dertler edinmenin ipuçlarını yakalar gibi oldu.

    İçinde bir ürperti, yarım bir ferahlık… Hayata bağlanmak için yeni fakat flu bir kapı. Yoksa yeni bir korku mu?

    Yıl 1980. Şerif Mardin’in bakması ve karıştırması için verdiği kitap katalogları arasında hiç tanımadığı bir isim ve onun tanımadığı bir eserinin İngilizce tercümesi hep dikkatini çekiyormuş. Adeta bir saplantı. Sanki yıllardır aradığı büyük hazinelerden birinin şifresi yahut çileden çıkarıcı hastalıklarının şifa kaynağı o zatta ve o kitapta imiş.

    Ismarlıyor gelmiyor, bir daha ısmarlıyor yine gelmiyor… Nihayet bir gün bereket yüzünü gösteriyor, rahmet yağıyor… O zât İbn Arabî, kitap da Fusûsu’l-Hikem’in İngilizce güzel bir tercümesi… Gömülüyor kitaba. Dilini ve şifrelerini çözmek için bir defa okumak yetmiyor. Nereden yetsin! Kime yetmiş ki! Okudukça mânevi dünyası yükseliyor, hastalığı geriliyor. Kemal Tahir’in yıllar önce gerçek ve gerçeklik üzerine söylediklerine çok yakın unsurlara rastlaması onu ayrıca memnun ediyor. Üstadın tecelliyat bahsinde anlattıklarıyla Kemal Tahir arasında irtibatlar kuruyor kendince. Ayşe Hanım’ın söylediğinin nerede ise aynısını Cemil Meriç Bu Ülke’de Kemal Tahir’le ilgili yazısına epigram olarak koymuş, oradan aktarıyorum:

    “Gerçek kendisini zor teslim eder, çünkü canlıdır, değişkendir. Canlı ve değişken olduğu için de bir kere teslim alınınca sürgit elimizde kalmaz. Bu sebeple gerçekle girişilecek savaşın sonu yoktur. Bu savaşın zaferi sürekliliğindedir”.

    Ardından dünyadaki İbn Arabî dernekleriyle irtibata geçiyor, yazışıyor, kitaplar, broşürler, dua mecmuaları ediniyor.

    Şifa, bereket, rahmet ziyadeleşiyor.

    Yıl 1988. Bir gün Türkân Şoray’ın eski eşi tiyatro sanatçısı Cihan Ünal kendisini ziyarete gelmiş. Elinde kendilerinin doldurduğu bir şiir kaseti. Kasetteki şiirlerden biri de “Mataramda Tuzlu Su”. Dinlemişler. O bu şiire ziyadesiyle “takılmış”, meftun olmuş, çok yakın bulmuş kendisine; kendi dertlerine, sıkıntılarına... Heyecan ve hayretle “kimin bu şiir?” diye sormuş. Cevap hiç tanımadığı bir isim: İsmet Özel.  

    West Indies, Kızıl Elma, İtaki, Maçin!

    Uzun yola çıkmaya hüküm giydim.

    Beyazların yöresinde nasibim kalmadı

    yerlilerin topraklarına karşı suç işledim

    zorbaların arasında tehlikeli bir nifak

    uyruklarım içinde uygunsuz biriyim

    vahşetim

    beni baygın meyvaların lezzetinden kopardı

    kendime dünyada bir

    acı kök tadı seçtim

    yakın yerde soluklanacak gölge bana yok

    uzun yola çıkmaya hüküm giydim....

    Yakın takibe almış İsmet Özel’i. Kendisine bu kadar ortadan ve direkt hitap eden, esrarına bu kadar aşina ve vâkıf zat kimdi? O yılın Nisanında yayınlanan Waldo Sen Neden Burada Değilsin? kitabına rastlayınca hemen satın almış ve bir solukta okumuş. Tanıdıklarına, görüştüklerine onu hararetle tavsiye ediyor, bir kısmına kendisi alıp veriyor… Bu kitap sadece İsmet Özel’in değil kendisinin ve döneminin de hikâyesi! Hem de en derinden...

    Artık İsmet Özel’i bir an önce bulmalı ve konuşmalı, dertleşmeli idi. Sormuş soruşturmuş, telefon rehberlerine sarılmış... Koyu bir sessizlik. Bir ahbabı, “o bilebilir” deyince Sezai Karakoç’u bile aramış. Soğuk bir cevap: “Burda öyle biri yok”. “Bilinmeyen telefonlar”dan sormuş. Araya taraya bir İsmet Özel bulmuşlar ona. Fakat karşısına çıkan aynı ad ve soyadlı bir yüzbaşı; ne şairlikle alakası var, ne Waldo ile.

    Nihayet buluyor… Ne denilmiş: “Aramakla bulunmaz ve fakat bulanlar ancak arayanlardır”. İlk telefon görüşmelerinde kendisini takdim edince öbür uçtaki İsmet Özel, “adınızı biliyorum, askerde iken Yılmaz Güney sizden de bahsederdi” demiş. Bundan daha alâ ne olabilir? Mesleğinden, sinema üzerinden bir tanışıklık. Âşinalık…

    Bir gün Gayrettepe’deki fildişi kulede kapının zili çalıvermiş; açıyor ki İsmet Özel, elindeki zarfta kendi kitapları, mütebessim yanık bir çehre. Oturmuş uzun uzun konuşmuşlar; sorular, sorular, sorular... Büyük şairin sabırla ve heyecanla meselelerine eğilmesi yeni bir sayfa açmış önüne. Ondan sonra hep konuşmuşlar.

    Ara not: Mustafa Kutlu’yu ve beni Ayşe hanımla, ardından Bülent Oran beyle tanıştıran da İsmet Özel oldu. Bir müddet sadece telefonla görüştük. Yüzyüze mülaki olduktan sonra telefon trafiği daha da ziyadeleşti. Bazan günde birkaç defa… Mustafa Kutlu onu Dergâh dergisinin düzenli yazarı haline de getiriyor. Yazılarının üst başlığı daha sonra kitabının da adı olacak: Yeşilçam Günlüğü. Sinema ağırlıklı yazılar konuşma ve görüşme imkânlarını, bahanelerini artırıyor. Bülent beyle birlikte Dergâh Yayınları’na gelip gidişlerini de…

    İbn Arabî’nin eserleri onu tasavvufî bir arayışa da sevk ediyor. Bu meseleleri daha derinden kavramak için bir tarikata mı kapılanmalıydı? Bu vadide kısmeti var mı idi acaba? Sinemacı arkadaşı Tuncay Bey vasıtasıyla tanıştığı, o yıllarda Fatih’te mütevazi fakat düzenli bir büroda grafik tasarımı, kapak, ilan işleriyle uğraşan sinema heveslisi Özkul Eren’e hissiyatını açıyor. O da Esat Coşan merhum’a anlatıyor. “Bizleri seven bizdendir” diyerek görüşmeden ona zikir dersi gönderiyor. İbn Arabî ve vahdet-i vücud ilgisi arttıkça Özkul onu vahdet-i vücut üzerine doktora çalışması yapmakta olan Mahmut Erol Kılıç’la tanıştırıyor. Sohbetler fena değil fakat Mahmut Erol onu bir dergâha tevcih etmek konusunda ağır ve mütereddit davranıyor. Ayşe Hanım’a göre işi yokuşa sürüyor. Nihayet sigara içmesini de zikrederek Karagümrük Cerrahî Tekkesi’ne gitmesinin uygun olacağını söylüyor. Başından mı atıyor acaba?

    Tekke Kapısı

    Tekkeye gidip gelen Fatih adlı genç bir delikanlının delâletiyle âsitaneden içeri adımını atıyor. Elbette şeyhefendinin huzuruna çıkılacak. Merhum Sefer Efendi şöyle bir bakıyor ve “Siz daha önce bir yere intisap etmişsiniz” diyor yavaşça. Ayşe Hanım, Esat Coşan Hoca’nın zikir telkinini kendi ölçülerine göre intisap saymadığı için yok diyor ama şeyh efendi ısrarlı...

    Ve Efendi tarafından dervişliğe kabul ediliyor. Lütuf. Engin ve fakat durgun bir deryanın kenarında hissediyor kendisini. Yıllardır anlayamadığı, çözemediği karmaşık, sıkıntılı, hastalıklı şeyler burada mesele bile değildi. Nasıl oluyordu bu? Hangi kılıç mekanizması, hangi güç dışarıda çözülmez kabul edilen bu kördüğümleri bu kadar suhuletle, nerede ise hiçbir çaba sarfetmeden halledebiliyordu? Yoksa bu kapının içinde problemin yeri mi yoktu? Dünya değişmiş, o yüzden meseleler de değişmiş olmalıydı…

    Hayat tecrübelerini, sıkıntılarını, hastalıklarını da anlattı kısmen…

    Benim zihnim bazı mısralara, beyitlere kayıyor. Önce Yunus, sonra Fuzulî. İki büyük derd-âşina:

    Derman arardım derdime
    Derdim bana derman imiş.

    *

    Yâ Râb! Belâ-yı aşk ile kıl âşina beni
    Bir dem belâ-yı aşktan kılma cüdâ beni.

    Çocukluğu Yahudi ve Hıristiyan mürebbiyelerin elinde geçmiş, onların fizikî ve ruhî şiddetine maruz kalmıştı. II. Dünya Savaşı’nın Yahudiler üzerindeki derin korku ve ızdırapları, Hıristiyan karamsarlığı bu mürebbiyeler vasıtasıyla ona da intikal etmişti. Özellikle Yahudi mürebbiyelerin hergün radyodan dinleyerek dehşet içinde tekrar ededurdukları Yahudi katliamı, temerküz kampları, toplu mezarlar, ölümler... onda derin izler bırakmış, hayatını kıyametle hayat arasında bir tür kabir hayatına, Cehenneme çevirmişti. Hıristiyan mürebbiyeler ise ailesinden habersiz onu gizlice kiliseye götürmüşler. “Çarmıhtaki İsa” unutamadığı bir sahne... Çatışma, isyan... 30 yaşında iken bütün şiddetiyle yüzyüze geldiği ağır şizofreni rahatsızlığını da öncelikle buna bağlıyordu. Her şey zıddıyla kaimdir derler ya, macerasının cereyanı içinde batı karşıtı bir tavır takınışında da bu kişilere ve onların terbiye tarzına duyduğu husumetin etkisi var: Batılı olan her şeyden nefret...

    Bunları bu haliyle Sefer Efendi’ye anlatamazdı tabii. Fakat büyük zat her şeyi biliyormuş gibi bir menkıbe anlatarak onu mezarlıktan, ölüm korkusundan çekip çıkardı: Âlimin biri vefat etmiş zannedilerek defnedilmiş. Mezarlıkta kendine gelince bağırmaya, “beni kurtarın buradan” diye haykırmaya başlamış. Yanındaki mezarda yatan zattan ses gelmiş: “Şu anda gecedir, kimseye ses duyuramazsın, sabah olunca bağırırsın, gelir seni kurtarırlar, merak etme ışıdığı zaman ben sana haber veririm”. Âlim hem sevinmiş hem de şaşırmış; “nereden biliyorsun gece olduğunu?” diye sormuş bir müddet sonra. Komşunun cevabı: “Ben dünyada iken Tebâreke sûresini çok okurdum. Onun için mükâfat olarak geceleri kabrimde kandiller yanar”. Hay Allah… Gün ağardıktan sonra işaret üzerine yeniden başlayan bağırıp çağırmaları gelip geçenlerce duyulmuş ve mezardan çıkarılmış.

    Âlim ömrünün geri kalan kısmını Tebâreke (Mülk) sûresinin derin mânalarına vakfetmiş… (Yıllar sonra 2013 senesinde Adalet Çakır hanımefendinin yayına hazırladığı Geydim Hırkayı-Sefer Efendi’nin Sohbetleri’ni kitaplaşmadan önce okurken bu menkıbenin anlatıldığı âna da tesadüf edecektim).

    Tekke kapısı aslında bir yolun sonu. Fakat içeriye adım attıktan sonra oradan da uzun bir yol başlıyor.

    İşte böyle.

    *

    Zeyl: 16 Haziran 2014. Telefon sustu bugün, İstanbul’u rahmet bastı. Ölüm de bir yolun sonudur, evet sadece bir yolun. Şimdi Ayşe hanımın önüne uzun, pek uzun yeni bir yol daha açıldı. O yola, yollara alışkındır. Rahmetle git Ayşe hanım, yolun açık olsun.
  • Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) amcası, ilk müslüman olanlardan. İsmi Hamza. Künyesi Ebû Ammâre (Umare) ve Ebû Ya’lâ. Lakabı, Esedullah (Allahın Arslanı)’dır. Nesebi, Hamza bin Abdülmuttalib bin Haşim bin Abd-i Menâf El-Kureyşî el-Hâşimî’dir. Peygamber efendimizin amcası ve aynı zamanda süt birâderi idi. Annesi Hâle, Peygamber efendimizin vâlidesi Hazreti Âmine’nin amcasının kızıdır. Hazreti Peygamberimizden 2 (başka bir rivâyette 4) sene önce doğdu. Hicretten yedi yıl önce müslüman oldu.

    Hazreti Abdullah İbn-i Mes’ûd buyuruyor ki: “Müşriklerden Velîd adında birinin bir putu vardı. Safa tepesinde toplanırlar, bu puta ibadet ederlerdi. Bir gün Peygamber efendimiz, ( aleyhisselâm ) onların yanına gitti ve onları imâna davet etti. Kâfir olan bir cinnî putun içine girdi ve Sevgili Peygamberimiz için uygun olmayan sözler sarfetti. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) üzüldüler. Başka bir gün şahsını görmediği bir kimse Peygamber efendimize selâm vererek (Yâ Resûlallah! Kâfir olan bir cinnî sizin için münasîb olmayan şeyler söylemiş. Ben, onu bulup boynunu kestim. Arzu buyurup, yarın Safa tepesine teşrîf eder misiniz? Siz, yine onları İslama davet edersiniz, Ben de o putun içine girip, sizi medhedici sözler söylerim” dedi. Peygamber efendimiz, Abdullah ismindeki bu cinnînin arzusunu kabûl ettiler. Hazreti Peygamberimiz, ertesi günü oraya gittiler, yine müşrikleri imâna davet ettiler. Müslüman cinnî, müşriklerin elindeki putun içine girip, Sevgili Peygamberimizi ve İslâmiyyeti güzel anlatan sözler ve beyitler söyledi. Müşrikler, bu sözleri duyunca ellerindeki putu parça parça ettiler. Resûlullah’a ( aleyhisselâm ) saldırdılar. Mübârek saçları darmadağın oldu. Mübârek yüzü kana boyandı. Onların bu eza ve cefâlarına tahammül gösterip, şöyle buyurdular: “Ey Kureyşliler! Bana vuruyorsunuz. Ama ben sizin Peygamberinizim.” Peygamber efendimiz, oradan ayrılıp evine geldi. Bir hizmetçi kız, bu hâdiseyi, başından sonuna kadar görmüştü.

    Bu sırada Hazreti Hamza, dağda avlanıyordu. Bir ceylana ok atmak için hazırlandı. Ceylân dile gelerek, “Yâ Hamza! Bana ok atacağına kardeşinin oğlunu öldürmek isteyenlere ok atsan daha hayırlı olur” dedi. Hazreti Hamza bu sözlere hayret ederek süratle evine hareket etti. Hazreti Hamza âdeti üzere, avdan dönünce, tavaf yapmak için Harem-i şerîfe uğrar, ondan sonra evine giderdi. O gün tavaf yaparken, hizmetçi kız, yanına geldi: “Ebû Cehil, kardeşinin oğluna, şöyle şöyle söyledi” dedi. Hazreti Hamza, Peygamber efendimize hakaret edildiğini işitince, akrabalık damarları hareket etti. Silahları üzerine alarak, Kureyş kâfirlerinin bulunduğu yere geldi. “Kardeşimin oğluna, kötü söz söyliyen, kalbini inciten sen misin?” diyerek, boynundaki yay ile, Ebû Cehil’in başını yedi yerinden yardı. Orada bulunan kâfirler Hazreti Hamza’ya saldıracak oldular. Bu durumda büyük çarpışma çıkacaktı. Fakat, Ebû Cehil, “Dokunmayınız, Hamza haklıdır, Onun kardeşi oğluna bilerek kötü şeyler söyledim.” dedi. Hazreti Hamza oradan ayrıldıktan sonra, Ebû Cehil, etrâfındakilere, “Aman, ona ilişmeyiniz! Bize kızar da müslüman olur. Bununla Muhammed kuvvetlenir.” dedi. Hazreti Hamza müslüman olmasın diye, kendi kafasının yarılmasına râzı oldu. Çünkü Hamza, hatırı sayılır, kıymetli ve kuvvetli idi. Hamza, Peygamber efendimizin yanına gelip “Yâ Muhammed ( aleyhisselâm ) Ebû Cehil’den intikamını aldım. Onu kana boyadım üzülme, sevin!” dedi. Sevgili Peygamberimiz “Ben, böyle şeylere sevinmem.” buyurdu. Hamza: “Seni sevindirmek, üzüntüden kurtarmak için, ne istersen yapayım.” dedi. O zaman Peygamber efendimiz: “Ben ancak senin îmân etmen ile, kıymetli bedenini Cehennem ateşinden kurtarman ile sevinirim.” buyurdu. Hamza ( radıyallahü anh ) hemen müslüman oldu. Hakkında âyet-i kerîme geldi. Hazreti Abdullah İbn-i Abbas’a göre: “Kur’ân-ı kerîm’de En’âm sûresi 122. âyet-i kerîmesinde: “Diriltildiği ve nûra kavuşturulduğu” anlatılan zâtın Hazreti Hamza ve aynı âyet-i kerîmede, “karanlıklarda bocalayan” şeklinde anlatılanın da Ebû Cehil olduğu açıklandı.

    Hazreti Hamza, Kureyşin yanına gidip müslüman olduğunu ve Allah’ın Peygamberini her sûretle koruyacağını bildirip bir kasîde okudu. Okuduğu kasîde şöyledir: “Kalbimi, İslâmiyyete ve Hakk’a meylettirmiş olduğu için Allahü teâlâ’ya hamd olsun. Bu din, kullarının her yaptığını bilen, herkese lütfu ile muâmele eden, kudreti her şeye galip gelen, âlemlerin Rabbi olan Allahü teâlâ tarafından gönderilmiştir. Kur’ân-ı kerîm okunduğu zaman, kalb ve akıl sahibi olanların gözlerinden yaşlar akar. Kur’ân-ı kerîm, açık bir lisan ile açıklanmış âyetler halinde Hazreti Muhammed’e ( aleyhisselâm ) nâzil olmuştur. O, Muhammed Mustafa ( aleyhisselâm ) içimizde, sözü dinlenir, kendisine boyun eğilir bir mübârek kimsedir. Ey müşrikler! Aklınız başınızdan gidip, gözünüz kararıp da O’nun hakkında sert, ağır ve kaba sözler, söylemeyin. Eğer böyle bir düşünceye kapılırsanız, biz müslümanların cesedine basıp geçmeden, onu hiç kimseye vermeyiz.”

    Hazreti Hamza’nın müslüman olması ile, Muhammed ( aleyhisselâm ) çok sevindi. Müslümanlar, pek çok kuvvet buldu. Hazreti Hamza’nın müslüman olmasıyla vaziyet değişti. Çünkü, bütün Mekkeliler biliyordu ki, Hamza ( radıyallahü anh ) cengâver, cesur, merd, pehlivan ve kahramandır. Bunun için, Kureyş müşrikleri artık müslümanlara, hiç bir sebep yokken, fenâ muâmele yapamadılar, bilhassa Hazreti Hamza’nın kılıcının şiddetinden çekindiler.

    Peygamber efendimiz, Hazreti Hamza ve diğer bir kısım müslümanlar Hazreti Erkam bin Erkam’ın evinde bulunuyorlardı. Bir ara kapı vuruldu. Gelen kimsenin silâhlarını kuşanmış şekilde Hazreti Ömer olduğu görülünce, bazıları endişeye kapıldı. Hazreti Hamza: “Gelen tek bir kişidir. Bu kadar endişeye lüzum yok. Eğer, hayır için geldi, ise hoş geldi. Yok eğer şer için geldi, ise kendi kılıcı ile başını keserim” dedi. Dışarı çıktı ve “Yâ Ömer! Sen ne zannedersin. Biz Abdülmuttalib evlâdıyız. Her birimiz Allahü teâlâ’nın izni ile demiri çiğneyip havaya püskürtürüz. Allah ve Resûlü için can ve baş feda ederiz. Sen Muhammed’e (aleyhisselâm) zarar vereceğini zan ediyorsan aldanıyorsun” dedi: Sevgili Peygamberimiz, bu konuşmaları işitti. Kendileri gelerek, iltifât ile Hazreti Ömer’i karşıladı. Hazreti Ömer de müslüman oldu. Bu iki kahraman sayesinde müslümanlar kuvvet buldular, ibâdetlerini açıktan yapmağa başladılar.

    Hazreti Hamza bir gün, Cebrâil’i (aleyhisselâm) kendi aslî şeklinde görmeyi arzu ettiğini, Peygamber efendimize bildirdi. Hazreti Peygamberimiz “Onu görmeğe dayanabilir misin?”diye sordular. Hazreti Hamza: “Evet dayanırım” dedi. Sevgili Peygamberimiz: “Öyle ise yere otur. Kaldır gözünü bak!” buyurdu. Hazreti Hamza Cebrâil’i (aleyhisselâm) görünce, bayıldı. Arkası üstüne düştü.

    Hazreti Hamza, Hazreti Zeyd bin Harise, Hazreti Ebû Mersed Kennaz, Hazreti Enes ve Hazreti Ebû Kerse ile beraber Medine’ye hicret etti. Peygamber efendimiz Medine’ye geldiklerinde, Mekke’li müslümanları hem kendi aralarında hem de Medineli Müslümanlarla kardeş yaptı. Kendi aralarında da, Hazreti Hamza’yı, Zeyd bin Harise ile kardeş yapmıştı. Hazreti Hamza bu kardeşini çok sever ve muharebeye çıktığı zaman her şeyini ona emânet ve vasıyyet ederdi.

    Peygamber efendimiz, Medine’ye hicret ettikten sonra, Kureyşli müşrikler boş durmadılar. Hazreti Peygamberimizi Medine’de rahat bırakmamakta, Medinelilerin O’nu terk etmeleri için etrâfındaki müslümanları tehdit etmekte idiler. Hattâ, Peygamber efendimizi Medine’nin dışına çıkarmaları için, Abdullah bin Übeyy bin Selül ile Evs ve Hazrec kabilelerinin müşriklerine tehditler gönderdiler ve müslümanlara hac yollarını kapadılar.

    Bu durumda, müslümanların, Suriye ticâret yollarını kesmeleri, müşrikleri ticarî ve iktisâdi bakımdan zor duruma düşürmeleri ve böylece müşrikleri yola getirmeleri icâb ediyordu. Bu sırada bir müşrik kervanının Medine yakınlarından geçmekte olduğu işitildi. Sefer hazırlığı yapıldı. Sefere çıkacak birliğin kumandanlığına Hazreti Hamza’yı getiren Peygamberimiz O’na beyaz bir bayrak verdi. Hazreti Hamza, 30 süvari ile birlikte hareket etti. 300 süvarinin koruduğu bir müşrik kervanı Şam’dan Mekke’ye gitmek üzere Sifr-ül-Bahr denilen yere gelmiş bulunuyordu. İslâm Mücâhidleri, buraya geldiklerinde, müşriklerin kervanını koruyan üçyüz süvari ile karşılaştılar ve savaş düzenine girdiler.

    Mecdî bin Amr el-Cühenî, iki tarafın da müttefiki idi. Müslümanların sayıca çok az ve müşriklerin çok fazla olduklarını ve düşmanların bu ilk çarpışmada yenebileceklerini düşünerek arabuluculuk edip iki tarafı çarpışmaktan vazgeçirdi. Sonra Hazreti Hamza ve arkadaşları Medine’ye geri döndüler. Mecdî’nin bu hareketi Peygamber efendimize arz edilince çok memnun olmuşlar ve “Mübârek, iyi ve doğru bir iş yapmıştır.” buyurdular.

    Hazreti Hamza, Ebva, Veddan ve Zül’ uşeyre gazâlarında Peygamber efendimizin beyaz sancağını taşıdı. Bedir gazâsında 313 Eshâb-ı kirama karşı, 1000 müşrikle çarpışıldı. Bedir’de her iki taraf karşı karşıya geldi. Mekke müşriklerinden Utbe, Şeybe ve Velîd meydana çıkıp er dilediler. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ): “Ey Hâşimoğulları! Kalkınız. Allahü teâlâ’nın nûrunu, bâtıllarıyle söndürmek için gelenlere karşı, Hak yolunda çarpışınız ki, Allahü teâlâ zaten Peygamberinizi de bunun için göndermiş bulunuyor. Kalk Yâ Hamza! Kalk Yâ Ali! Kalk Yâ Ubeyde bin Haris!” buyurdu.

    Hazreti Hamza, Hazreti Ali, Hazreti Ubeyde miğferlerini giydiler. Meydana yürüdüler. Müşrikler: “Sizler kimlersiniz? Eğer bizim dengimiz iseniz sizinle çarpışırız.” dediler. Eshâb-ı kiram da ( radıyallahü anh ); “Ben Hamza’yım! Ben Ali’yim! Ben Ubeyde’yim!” dediler. Müşrikler “Sizler de bizim gibi şerefli kimselersiniz. Sizinle çarpışmayı kabûl ettik” dediler. Eshâb-ı kiram ( radıyallahü anh ), müşrikleri, önce imâna davet ettiler. Onlar kabûl etmediler. Eshâb-ı kiram, müşriklerin üzerine saldırdılar. Hazreti Hamza ve Hazreti Ali, Utbe ve Velîd kâfirlerinin vücutlarını anında, ikiye böldüler. Hazreti Ubeyde, Şeybe’yi yaraladı. Şeybe de Hazreti Ubeyde’yi yaraladı. Hazreti Hamza ve Hazreti Ali Şeybe’yi orada öldürüp, Hazreti Ubeyde’yi kucaklayıp Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) huzûruna getirdiler.

    Ebû Cehil, müşrikleri savaşa teşvik etmeğe başladı. Her iki taraf bütün güçleriyle saldırıya geçtiler. Bu savaş her iki tarafın ilk büyük savaşıydı. Eshâb-ı kiram, “Allah Allah” diyerek, tekbir getirerek hücum ediyordu. Hazreti Hamza, Hazreti Ali, Hazreti Ebû Dücâne, Hazreti Saad bin Ebî Vakkas, Hazreti Zübeyr bin Avvam, Hazreti Abdullah bin Cahş geçilmez birer kale gibiydiler. Hazreti Hamza her iki elinde birer kılıç ile çarpışıyordu. Peygamber efendimiz “Yâ Hayyu! Yâ Kayyûm!” buyurarak Allahü teâlâ’ya yalvarıyor, düşmana saldırıyordu. Hazreti Ali: “Bedir’de hepimizin en cesâretlisi, en kahramanı Peygamber efendimizdi. Müşrik saflarına en yakın olan da yine O idi.” demiştir.

    Müşrikler, reîsleri olan Ebû Cehil’i ortalarına aldılar, içlerinden birini Ebû Cehil gibi giydirip Ona benzettiler. Bu nasipsizin adı Abdullah bin Münzir’di. Hazreti Ali, Abdullah’ın üzerine saldırdı. Ebû Cehil’in gözleri önünde Abdullah’ın kafasını kesti Ebû Kays’ı giydirdiler. Onu da Hazreti Hamza vurup öldürdü.

    Hazreti Ali, bir müşrikle çarpışıyordu. Müşrik, kılıcını Hazreti Ali’ye sallamış, kılıç kalkana saplanıp kalmıştı. Hazreti Ali, müşrikin zırhlı vücuduna zülfîkârını sallayınca, omuzundan göğsüne doğru zırhıyla birlikte biçtiği sırada, başı üzerinden bir kılıcın parladığını görünce, Hazreti Ali başını eğdi kılıcı parlatanın: “Al bu da Hamza bin Abdülmuttalib’den” derken müşrikin kellesi miğferiyle beraber yere düştü. Hazreti Ali dönüp baktığında amcası Hazreti Hamza’yı iki kılıçla çarpışıyor gördü. Peygamberimiz, Eshâbını, böyle yiğitçe çarpışıyor gördükçe “Onlar, Allahü teâlâ’nın yeryüzündeki arslanlarıdır” buyurarak onları takdîr ediyordu.

    Allahü teâlâ, Peygamberimize yardım için melekleri de savaşa gönderdi. Melekler her vuruşta bir müşriki öldürdüler. Eshâb-ı kiram ( radıyallahü anh ) daha kılıcını vurmadan müşriklerin kellesi yere düşüyordu. Ebû Cehil de öldürüldü. Müşrikler bozguna uğradılar. Mekke’ye doğru kaçmaya başladılar. Eshâb-ı kiramdan 14 kişi şehîd oldu. Hazreti Hamza, Bedir’de fevkalâde kahramanlık gösterdi. Bedir Savaşı, Peygamber efendimizin zaferiyle neticelendi.

    Uhud harbinde; Peygamber efendimiz, Hazreti Hamza’yı en önde zırhsız süvarilerin başında çarpışmakla vazîfelendirdi. Hazreti Hamza, kendisine kartal kanadından bir tuğ yapmıştı. Umûmî taarruza geçildi. Hazreti Hamza, müşrik sancaktarı Osman bin Talha’yı bir vuruşta omuzundan beline kadar kesip; kâfir sancağını yere düşürdü, iki elinde iki kılıç tutuyor “Ben Allahü teâlâ’nın arslanıyım!” diyor düşmanı önüne katmış öldüre öldüre ilerliyordu. Safvan bin Ümeyye, etrâfındakilere: “Hamza nerededir? Bana gösteriniz” diyor, savaş meydanını araştırıyordu. Bir ara gözleri, iki kılıç ile halkı kıyasıya kesip biçen birini görünce “Bu çarpışan kim?” diye sordu. Çevresindekiler: “Aradığınız kimse! Hamza!” dediler. Safvan: “Ben bugüne kadar kavmini öldürmek için saldıran, Onun gibi hırslı, Onun gibi gözüpek, bir kimse daha görmedim” dedi.

    Herkes bütün güçleriyle çarpışırken, bir ara Resûlullah ( aleyhisselâm ) ile Hazreti Hamza arasında kimse kalmadı. Hazreti Hamza, hiç arkasına bakmıyor, hep ileri doğru hücum tazeliyordu. Savaşın başlamasından bu ana kadar tek başına 30 müşriki öldürmüştü. Bu sırada Siba bin Ümmü Emmar; “Bana Karşı koyabilecek bir yiğit var mı” diyerek Hazreti Hamza’ya meydan okudu. Hazreti Hamza “Yanıma gel ey sünnetçi kadının oğlu! Demek sen Allaha ve Resûlüne meydan okuyorsun, öyle mi?” deyip onu göz açtırmadan bacaklarından tutup yere serdi, üzerine çöküp, kafasını gövdesinden ayırdı. Kalktı, karşı kayanın arkasında, Vahşi’yi elinde mızrak ile kendisine nişan alıyor gördü. Sel sularının açtığı çukura gelince ayağı kaydı. Arkası üzeri yere yıkıldı, karnından zırhı açılmıştı. Fırsatı yakalayan Vahşi mızrağını fırlattı. Mızrak Hazreti Hamza’nın mübârek vücuduna saplandı. Arkasından çıktı. Hazreti Hamza oraya çöktü. Şehîd olmuştu.

    Hazreti Hamza, şehîd düştükten sonra Utbe’nin kızı Hind (sonra müslüman oldu. Vahşi de imâna geldi) göğsünü yardı, ciğerini çıkarıp çiğnedi. Mübârek yüzünü tanınmaz hale getirdi. Kulaklarını, burnunu ve sair azalarını kesti.

    Hazreti Hamza’nın ciğerinin çıkarılıp çiğnendiği haberi Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimize gelince: “Ondan bir şey yedi mi?” buyurdu “Hayır” dediler. Bunun üzerine, “Hamza’nın etinden bir şey tadana, Allahü teâlâ Cehennemi haram kılmıştır. Onu yaktırmayacaktır.” buyurdu.

    Hazreti Hamza şehîd olduğunda oruçlu idi. Hazreti Peygamberimiz, kendisi için “Seyyid-üş-şühedâ” (şehîdlerin efendisi) buyurdu. Ve cesedini meleklerin yıkadıklarını haber verdi. Savaş bitmişti. Şehîdlerin yanlarına gidildi. Peygamber efendimiz, Hazreti Hamza’nın mübârek cesedinin kesilip biçildiğini görünce dayanamadı. Ağladı. Mübârek gözlerinden yaşlar akarak şöyle buyurdular: “Ben, şu şehîdlerin, Allahü teâlâ’nın yolunda canlarını feda ettiklerine, kıyâmet günü şahidlik edeceğim. Onları kanlarıyla gömünüz. Vallahi, kıyâmet günü mahşere yaraları kanayarak gelecekler. Kanlarının rengi, kan rengi, kokuları da misk kokusu olacaktır.” buyurdu. Peygamber efendimiz;“Bana Cebrâil Aleyhisselâm gelip Hamza bin Abdulmuttalib’in göktekiler katında Allah’ın ve Resûlünün arslanıdır diye yazıldığını haber verdi.” buyurdu. Hazreti Hamza’nın ve diğer şehîdlerin cenâze namazları kılındı. Hazreti Abdullah bin Cahş ile Hazreti Hamza’nın cenâzeleri bir kabre kondu. Hazreti Hamza, Hazreti Abdullah’ın dayısı idi.

    Hazreti Hamza orta boylu idi. Kılıcını çok iyi kullanır pek mükemmel ok atardı. Pehlivan ve çok mert bir kimseydi. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) kabrini ziyârete gider. Selâm verirdi. Mezardan “Ve Aleykümselâm Yâ Resûlallah” diye cevap gelirdi.

    Beyhekî rivâyet eder ki: “Hazreti Fâtıma-tüz-Zehrâ buyurdu ki: “Birgün Hazreti Hamza’nın kabrini ziyârete gittim. “Esselâmü aleyke Yâ Resûlullah’ın amcası” diye selâm verdim. “Ve Aleyküm selâm ve Rahmetullahi Yâ binti (kızı) Resûlullah” diye mezardan cevap geldi.”

    Şeyh Muhammed isminde âlim bir kimse Hazreti Hamza’nın kabrini ziyârete gitti. Selâm verdi. Mezardan, selâmına cevab verildi ve “Yâ Şeyh Muhammed, bu sene bir erkek evladın olacak, ona benim ismimi koyunuz” dedi. O âlimin erkek çocuğu oldu ve adını Hamza koydu.
  • Uhud Gazvesi'nde saflar arasında bir o tarafa bir bu tarafa koşup duran İslâm’ın yiğit cengâveri Hazret-i Hamza, Vahşî’nin attığı bir mızrakla şehîd oldu. Henüz bir köle olan Vahşî, bunu, Hind’in kendisine va’dettiği hürriyete kavuşmak için yapmıştı. Dehşetli bir hırsla uzun zamandır bu fırsatı bekleyen Hind, Hamza’nın karaciğerini çıkartıp ısıracak kadar vahşette ileri gitti. Bundan dolayı ona “Âkiletü’l-Ekbâd” yâni “Ciğer Yiyen” lâkabı takıldı.

    Hazret-i Hamza’nın şehâdeti, müslüman saflarında dalga dalga bir mâtem havası estirdi. Zâten karışan saflar, iyice bozuldu. Allâh Teâlâ bu hâli şöyle beyân buyurur:

    “Siz Allâh’ın izni ile düşmanlarınızı öldürürken, Allâh, size olan va’dini yerine getirmiştir. Nihâyet öyle bir an geldi ki, Allâh arzuladığınızı (gâlibiyeti) size gösterdikten sonra zaafa düştünüz; (Peygamber’in verdiği) emir husûsunda tartışmaya kalktınız ve âsî oldunuz. Dünyâyı isteyeniniz de vardı, âhireti isteyeniniz de vardı. Sonra Allâh, denemek için sizi onlardan (onları mağlûb etmekten) alıkoydu. Ve and olsun sizi bağışladı. Zâten Allâh, mü’minlere karşı çok lutufkârdır.” (Âl-i İmrân, 152)

    Cenâb-ı Hak bu âyet-i kerîmede, okçulardan yerlerini terk edenleri; “Kiminiz dünyâyı arzu ediyordu.” diye îkâz ederken, orayı terk etmeyip şehîd düşenleri de; “Kiminiz de âhireti arzu ediyordu.” buyurarak medh ü senâ etmiştir.

    PEYGAMBERİMİZİN YARALANMASI

    Müşrikler, o gün birçok mü’mini şehîd ettiler. Hattâ bir grup müşrik, doğrudan doğruya Allâh Resûlü’nü hedef alarak saldırıya geçti. Âlemlerin Efendisi’ne yapılan hücûmlar iyice sıklaştı. Talha bin Ubeydullâh der ki:

    “Resûlullâh’ın ashâbı dağılınca, müşrikler saldırıya geçtiler ve Allâh Resûlü’nü her taraftan kuşattılar. Kendisini, gelen saldırılara karşı, önünden mi, arkasından mı, sağından mı, yoksa solundan mı müdâfaa edeceğimi bilmiyordum. Kılıcımı sıyırıp bir kere önünden, bir kere de arkasından gelenleri uzaklaştırdım, nihâyet dağıldılar.” (Vâkıdî, I, 254)

    Müşriklerin keskin nişancısı Mâlik bin Züheyr, Resûlullâh’a bir ok atmıştı. Talha bin Ubeydullâh, okun Resûlullâh’a isâbet edeceğini anlayınca elini oka karşı tuttu. Ok parmağına çarparak elini çolak bıraktı.

    Muhâcir ve Ensâr’dan bir kısım sahâbîler Allâh Resûlü’nün etrâfını sardılar; O’nun önünde şehîd olmak üzere bey’at ettiler ve:

    “–Yüzüm yüzünün önünde siper, vücûdum Sen’in vücûduna fedâdır! Allâh’ın selâmı her dâim Sen’in üzerine olsun! Hiçbir zaman yanından ayrılmayız.” diyerek sonuna kadar savaştılar. (İbn-i Sa’d, II, 46; Vâkıdî, I, 240)

    Ebû Talha (r.a), yayını çok sert çeken bir okçu idi. Uhud günü elinde iki, üç yay kırılmıştı. Allâh Resûlü yanından ok torbası ile geçen herkese:

    “–Ok torbanı Ebû Talha’nın yanına boşalt!” buyurmakta idi. Peygamber Efendimiz, onun arkasından müşriklere bakmak için yükselip başını kaldırdıkça Ebû Talha:

    “–Yâ Rasûlallâh! Anam-babam Sana fedâ olsun! Başını kaldırma! Belki müşrik oklarından biri isâbet eder. Benim göğsüm Sen’in göğsüne siper olsun. Sana dokunacak, bana dokunsun!” derdi. (Buhârî, Meğâzî, 18)

    Katâde bin Nûmân (r.a.) da Allâh Resûlü’nü korumak için önüne durarak yayının başı yamuluncaya kadar müşriklere ok attı. Nihâyetinde kendisi de bir okla gözünden vuruldu. Göz bebeği yanaklarının üzerine aktı. Katâde’yi böyle görünce Allâh Rasûlü’nün gözleri yaşardı. Efendimiz Katâde’nin göz bebeğini eliyle aldı ve yerine koydu. Bundan sonra o göz diğerine göre daha güzel oldu ve daha keskin görmeye başladı.

    Hanım sahâbîlerden Ümmü Umâre (r.a.) de Uhud Savaşı’na katılarak oku ve yayı ile düşmanla çarpışanlardan biridir. Savaştan sonra Medîne’ye dönen Allâh Resûlü:

    “−Harp esnâsında sağıma soluma döndükçe hep Ümmü Umâre’nin yanıbaşımda çarpıştığını görüyordum.” demiştir. (İbn-i Hacer, el-İsâbe, IV, 479)

    Bu vesîleyle Efendimiz’in muhtelif iltifat ve duâlarına mazhar olan Ümmü Umâre Hâtun, Allâh Resûlü’ne:

    “–Allâh’a duâ et de cennette Sana komşu olalım.” dedi. Peygamber Efendimiz:

    “–Allâh’ım! Bunları bana cennette komşu ve arkadaş et!” diyerek duâ etti. Bunun üzerine Ümmü Umâre (r.a.):

    “–Artık bundan sonra dünyâda ne musîbet gelirse gelsin, aldırmam!” dedi. (Vâkıdî, I, 273; İbn-i Sa’d, VIII, 415)

    Savaşın kızıştığı anda Allâh Resûlü’ne karşı yapılan hücûmların birisinde Sa’d bin Ebî Vakkâs’ın (r.a.) müşrik kardeşi Utbe, Peygamber Efendimiz’e bir taş fırlattı. Atılan taşla, yerleri ve gökleri titreten bir hâdise olarak, Resûlullâh’ın zırhından iki halka, mübârek yüzlerine battı ve yanağını yararak bir dişini kırdı. Resûl-i Ekrem Efendimiz, fâsık Ebû Âmir’in müslümanlar için kazdığı çukurlardan birine düştü. Hazret-i Ali, Allâh Resûlü’nün elinden tuttu, Talha bin Ubeydullâh (r.a.) da ayağa kaldırıp çukurdan çıkardı. Ebû Ubeyde bin Cerrâh (r.a.), Efendimiz’in yüzüne batan miğfer halkalarından birisini dişiyle çekip çıkardı. Bunu yaparken kendisinin ön dişi de kırıldı. Öteki halkayı çıkarırken bir dişi daha kırıldı. O ân bütün sahâbe-i güzîn ve hattâ melekler, derin bir mâteme büründüler. Bu durum ashâbın son derecede ağırına gitti ve Efendimiz’e:

    “–Kureyş müşriklerine bedduâ etseniz?!” dediler. Resûl-i Ekrem ise:

    “–Ben lânetleyici olarak gönderilmedim. Bilâkis doğru yola dâvet edici ve rahmet olarak gönderildim. Allâh’ım! Kavmime hidâyet ver. Çünkü onlar bilmiyorlar.” diyerek duâ etti. (Buhârî, Meğâzî, 24; Müslim, Cihâd, 105; Heysemî, VI, 117; Vâkıdî, I, 244-247; Kadı Iyâz, I, 95)

    Yaralandığı vakit Varlık Nûru Efendimiz:

    “–Allâh, Resûlü’nün yüzünü yaralayan kavme çok gazaplandı!” buyurdu.

    Sa’d bin Ebî Vakkâs (r.a.) şöyle demiştir:

    “–Vallâhi Resûlullâh’ın bu sözünü duyunca, (O’nu yaralayan) kardeşim Utbe bin Ebî Vakkâs’ı öldürmek için duyduğum hırs kadar, hiç kimseyi öldürmeye hırs duymadım!”

    Nitekim Sa’d (r.a.) bunun için müşrik saflarını yararak pek çok defâ teşebbüste bulunmuş, ancak Allâh Resûlü, Sa’d’ın, kardeşini öldürmesine mânî olmuştur.

    Sa’d bin Ebî Vakkâs (r.a.), Efendimiz’in yanında müşriklere durmadan ok yağdırıyor, Varlık Nûru Efendimiz de:

    “−At yâ Sa’d! Babam ve anam sana fedâ olsun!” buyuruyordu. Buna şâhid olan Hazret-i Ali:

    “Ben, Resûlullah’ın Sa’d hâricinde hiç kimse için; «Babam ve anam sana fedâ olsun!» dediğini duymadım.” demiştir. (Tirmizî, Edeb 61, Menâkıb 26; Ahmed, I, 92)

    Peygamber Efendimiz, büyük bir karışıklığın yaşandığı bu hengâmede dahî sonsuz bir îman metâneti ile Hakk’a tevekkül ediyor, bir taraftan kanayan vech-i mübâreklerini elleriyle silerken, diğer taraftan da Cenâb-ı Hakk’a ilticâ hâlinde:

    “Yâ Rabbî! Kavmim câhildir, ne yaptıklarını bilmiyorlar. Sen onlara hidâyet ver!” diye duâya devâm ediyordu.

    Sehl bin Sa’d (r.a.) anlatıyor:

    “Resûlullâh Uhud Savaşı sırasında yaralanınca Fâtıma (r.a.) mübârek yüzlerinden kanı yıkamaya başladı. Hazret-i Ali de Fâtıma’ya su döküyordu. Hazret-i Fâtıma suyun kanı gittikçe artırdığını görünce, bir parça hasır aldı; onu yakıp iyice kül hâline getirdikten sonra yaraya bastı. Böylece kan durdu.” (Buhârî, Cihâd, 80; Meğâzî, 24; Müslim, Cihâd, 101)

    HZ. HAMZA (R.A.) NEREDE VE NE ZAMAN ŞEHİT OLDU?

    İşte Uhud Harbi, böyle hüzünlü sahnelerin yaşandığı bir hâl almıştı. Harbin seyri başlangıçta mü’minlerin lehine iken, emre itaatsizlik sebebiyle birden müşriklerin lehine dönmüştü. Allâh Resûlü’nün etrâfında sâdece on dört kişi kalmıştı. Âlemlerin Efendisi paniğe kapılan birtakım mü’minlere:

    “–Ey Allâh’ın kulları! Bana geliniz, ben Allâh’ın Resûlü’yüm!” diye seslenmeye başladı. (Vâkıdî, I, 237)

    Bu hâl, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle ifâde buyrulur:

    “O zaman Peygamber arkanızdan sizi çağırdığı hâlde siz, durmadan (savaş alanından) uzaklaşıyor, hiç kimseye dönüp bakamıyordunuz. (Allâh) size keder üstüne keder verdi ki, gerek elinizden gidene gerekse de başınıza gelenlere üzülmeyesiniz. Allâh yaptıklarınızdan haberdârdır.” (Âl-i İmrân, 153)

    Müslümanların bir kısmı da Hazret-i Peygamber’in şehîd edildiğini duymuş, yıldırım çarpmışçasına sarsılmışlardı. Öyle ki; “Allâh Rasûlü öldükten sonra biz burada ne diye duralım!” deyip savaş alanını terkediyorlardı. Bunlar aslında Medîne’yi korumak için geri dönmüşler, fakat müslüman kadınlar tarafından tekrar geri çevrilmişlerdi.

    Bir kısmı ise; “Allâh’ın Resûlü ölse bile, Allâh bâkîdir!” diyerek harbe devâm ediyordu. Bunlardan Enes bin Nadr (r.a.) (meşhur Enes bin Mâlik’in amcası), ye’s içinde ne yapacağını bilemeyen birtakım mü’minlerden Âlemlerin Efendisi’nin şehîd olduğu haberini duyduğunda büyük bir teslîmiyet ve metânetle:

    “–Resûlullâh şehît olduktan sonra artık yaşayıp da ne yapacaksınız? Haydi siz de O’nun gibi savaşarak şehîd olun!” diye haykırdı ve müşriklerin üzerine hücûm etti. Bir müddet sonra da seksenden fazla yara almış olarak şehâdet şerbetini yudumladı. (Ahmed, III, 253; İbn-i Hişâm, III, 31)

    Enes (r.a.) şöyle anlatmaktadır:

    “Amcam Enes bin Nadr (r.a.), Bedir Savaşı’na katılamamıştı. Bu ona çok ağır geldi:

    «–Ey Allâh’ın Resûlü! Müşriklerle yaptığın ilk savaşta bulunamadım. Eğer Allâh Teâlâ müşriklerle yapılacak bir savaşa katılmayı nasîb ederse, neler yapacağımı elbette görecektir.» dedi.

    Uhud Gazvesi’ne katıldı. Müslüman safları dağılınca, arkadaşlarını kastederek: «Rabbim! Bunların yaptıklarından dolayı Sana özür beyân ederim!», müşrikleri kastederek de: «Bunların yaptıklarından da berîyim yâ Rabbi!» deyip ilerledi. Sa’d bin Muâz’la karşılaştı ve:

    «–Ey Sa’d! İstediğim cennettir. Kâbe’nin Rabbi’ne yemin ederim ki, Uhud’un eteklerinden beri hep o cennetin kokusunu alıyorum.» dedi.

    Sa’d daha sonra hâdiseyi Peygamber Efendimiz’e naklederken:

    «−Ben onun yaptığını yapamadım yâ Resûlallâh!» demiştir.

    Amcamı şehîd edilmiş olarak bulduk. Vücûdunda seksenden fazla kılıç, mızrak ve ok yarası vardı. Müşrikler müsle yapmış, uzuvlarını kesmişlerdi. Bu sebeple onu kimse tanıyamadı. Sâdece kızkardeşi parmak uçlarından tanıdı. Şu âyet, amcam ve onun emsâli hakkında nâzil oldu:

    «Mü’minler içinde öyle yiğitler vardır ki, Allâh’a verdikleri sözlerine sadâkat gösterdiler. Onlardan kimi ahdini yerine getirdi (çarpıştı, şehîd düştü), kimi de (sırasını) beklemektedir. Bunlar aslâ sözlerini değiştirmemişlerdir.» (el-Ahzâb, 23)” (Buhârî, Cihâd, 12; Müslim, İmâre, 148)

    Savaş, mü’minlerin aleyhine dönünce harp meydanından kaçanlar, -hikmet-i ilâhî- umûmiyetle şehir dışına çıkarak harp etmek isteyenlerdi. Allâh Teâlâ, onlara hitâben şöyle buyurdu:

    “And olsun ki siz, ölümle yüz yüze gelmezden önce onu temennî ederdiniz. İşte şimdi onu karşınızda gördünüz!” (Âl-i İmrân, 143)

    Ölüme hazır olduklarını söyleyip de sonra Varlık Nûru’nun öldüğü hezeyânına bakarak gerisin geriye kaçanlara gelen ilâhî îkaz gâyet şiddetli oldu:

    “Muhammed ancak bir Resûl’dür. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi O ölür, ya da öldürülürse, gerisin geriye (eski dîninize) mi döneceksiniz? Kim (böyle) geri dönerse, Allâh’a hiçbir şekilde zarar vermiş olmayacaktır. Allâh şükredenleri mükâfâtlandırır.” (Âl-i İmrân, 144)

    O dehşetli gün, bütün her şeye rağmen Allâh Resûlü, bir kutup yıldızı gibi yerinden hiç ayrılmayarak nebevî bir dirâyetle mukâvemet gösterdi. Celâdet, cesâret, şecaat ve îtidâli ile ashâbına cengâverlikte de ulvî bir nümûne oldu. Zîrâ Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:

    “(Düşmana karşı) gevşeklik göstermeyiniz! (Mağlûb olduk, diye) mahzûn da olmayınız! (Allâh’ın vaadine) inanıyorsanız, mutlakâ üstünsünüz (sonunda gâlip olacaksınız)! Eğer sizin (Uhud’da) yaralanarak canınız yandıysa (Kureyş) kavminin de (Bedir’de) öyle canı yanmıştı. Biz bu günleri insanlar arasında nöbetleşe dolaştırırız. (Bâzı kere siz gâlip olursunuz, bâzı kere de düşmanlarınız gâlip gelir!)…” (Âl-i İmrân, 139-140)

    Cenâb-ı Hakk’ın, Peygamberi’ne ve mü’minlere olan merhamet ve lutfu ile Uhud günü, bütün karışıklıklara rağmen, müşrikler hedeflerine varamadılar. Bu arada ashâb-ı kirâm hazarâtı, Rasûlullâh’ı görerek yavaş yavaş toparlanmaya başladı. Müşriklerin hücûmu göğüslendi. Mü’minler, büyük bir sebatla Allâh Rasûlü’nü korudular. Mekkeli müşrikler, yeniden zâyiat vermeye başladı. Bunun üzerine kayıpların artmaması için biraz geri çekildiler. Bu fırsatı değerlendiren Allâh Resûlü de Uhud Dağı’na çekildi. Bu defâ da Ebû Süfyân, dağın tepesinden mü’minlerin üzerine sarkmak istediyse de başarılı olamadı.

    Bu korkulu anda Allâh Teâlâ mü’minlere bir uyku hâli lutfetti, bulundukları yerde tatlı ve huzur verici bir uykuya daldılar. Hattâ bâzıları ellerindeki kılıçlarını defâlarca yere düşürdüler. Bu uyku sâdece mü’minleri sarmıştı. Müslümanların arasındaki münâfıkların ve şüphecilerin ise gözlerine uyku girmiyordu. Onlar o esnâda endişe içinde düşünüyor, müşriklerin gelip kendilerini öldürmelerinden korkuyorlardı.

    Bir ara, Ebû Süfyân ile Hazret-i Ömer arasında kısa bir tartışma yaşandı. Bunun ardından geri dönmek için hareket eden Ebû Süfyân, arzu ettiği tatmîn edici netîceyi elde edememiş olmanın hırsıyla son olarak:

    “–Gelecek yıl Bedir’de buluşalım!” dedi.

    Hazret-i Ömer durup Peygamber Efendimiz’in buna ne söyleyeceğini bekledi. Varlık Nûru Efendimiz:

    “–Olur! Orası inşâallâh buluşma yerimiz olsun, de!” buyurdu. (İbn-i Hişâm, III, 45; İbn-i Sa’d, II, 59)

    MÜŞRİKLERİN KALBİNE DÜŞEN KORKU
    Gerçekte ise müşriklerin içine bir korku düşmüş, onun için dönüyorlardı. Nitekim Resûlullâh’a verilen mûcizelerden biri de, düşmanın gönlüne uzak mesâfelerden bile korku salmasıydı. Cenâb-ı Hak buyurur:

    “Allâh’ın, hakkında hiçbir delîl indirmediği şeyleri O’na ortak koşmaları sebebiyle, kâfirlerin kalplerine yakında korku salacağız. Onların gidecekleri yer de cehennemdir. Zâlimlerin varacağı yer ne kötüdür!” (Âl-i İmrân, 151)

    İşte müşrikler, kalplerine düşen bu korkunun da tesiriyle, Müslümanlara karşı sağladıkları geçici galebeye rağmen tamâmen müdâfaasız olan Medîne’yi istîlâya teşebbüs edemediler. Üstelik yanlarında bir tek müslüman esir bile olmadığı hâlde geri dönüyorlardı. Şüphesiz ki bu, Allâh’ın, Peygamberi’ne ve mü’minlere olan bir lutfu idi.

    Uhud’da müşrikler dönüp giderken, Allâh Resûlü:

    “–Saf olunuz, Rabbime duâ ve senâda bulunayım!” buyurdu.

    Ashâb-ı kirâm Allâh Resûlü’nün arkasında saf oldular. Peygamber Efendimiz şöyle duâ etti:

    “Allâh’ım! Bütün hamd ü senâlar Sana âittir! Allâh’ım! Sen’in yayıp bollaştırdığını daraltacak yok, Sen’in daralttığını de açıp yayacak yok! Sen’in saptırdığını doğrultacak yok, Sen’in hidâyet verdiğini de saptıracak yok! Sen’in vermediğini verecek yok, Sen’in verdiğini de engelleyecek yok! Sen’in uzaklaştırdığını yaklaştıracak yok, Sen’in yaklaştırdığını da uzaklaştıracak yok!

    Allâh’ım! Rahmet ve bereketini, fazl u keremini üzerimize saç! Allâh’ım! Sen’den aslâ değişmeyecek ve hiçbir zaman zâil olmayacak ebedî nîmetler isterim. Allâh’ım! Sen’den yoksulluk gününde nîmet, korkulu günde emniyet dilerim! Allâh’ım! Hem verdiklerinin hem de vermediklerinin şerrinden Sana sığınırım!

    Allâh’ım! Îmânı bize sevdir, gönüllerimizi onunla zînetlendir! Bizi küfür, azgınlık ve isyandan nefret ettir! Bizleri dîn ve dünyâ için faydalı olan şeyleri bilenlerden, doğru yola erenlerden eyle!

    Allâh’ım! Bizi müslüman olarak öldür, müslüman olarak yaşat! Şeref ve haysiyetimizi yitirmeden, fitnelere mâruz kalmadan, sâlihler zümresine ilhâk eyle!

    Allâh’ım! Sen’in peygamberlerini yalanlayan, insanları Sen’in yolundan alıkoyan kâfirler gürûhunu kahreyle! Onların üzerine musîbetini ve azâbını indir. Allâh’ım! Kendilerine kitap verilen kâfirleri de kahreyle! Ey hak ve gerçek olan İlâh! Âmîn!” (Ahmed, III, 424; Hâkim, I, 686-687/1868; III, 26/4308)
  • Cahil olanların merhameti ve lütfu azdır. Cahil kimsenin yanında kitap gibi sessiz ol.Çünkü cibiliyetsize ilim öğretmek, eşkiyanın eline kılıç vermektir.

    MEVLÂNÂ