• Dayanılmaz olan tek şey hiçbir şeyin dayanılmaz olmasıdır.

    Hayat Fiziğine Giriş:
    Her doğum, en az iki ölüm eder. Biri yaşamak, diğeri yaşatmak isteğine bağlı, iki ölüm.
    Ancak hayata gelenin, hayatta kalması için o ölümler sayesinde nefes aldığından habersiz olarak yaşaması gerekir. Aksi takdirde, söz konusu kişi bir savaştan ibaret olur ve her gün içinden ölü çıkar

    Ne zaman ki hikayemi anlatıp susacağım, artık sadece yeni hatalar yapacağım.

    Hiçbir şey yerinde durmuyor bu hayatta, hiçbiri memnun değil yerinden. Belki de hiçbir şeyin yeri yok aslında. Onun için sığmıyorlar, bıraktığın çukurlara, halbuki sırf onlar için, boylarını ölçüp de ona göre kazmışsın, ama hiçbir halta yaramıyor, hepsi de gözünü kırpmanı bekliyor kaçıp gitmek için. Ya da yer değiştirip seni delirtmek için, özellikle de geçmişin.

    Eğer savaştan sağ çıkılsa bile açlıktan ölünen bir cehennem varsa bu dünyada, elbet bir cennet de vardır, ama yanılıyorlardı, hepsi kandırılmıştı, cehennemin varlığı cennetinkine kanıt değildi..

    Çünkü her insanın aynı anda hem iyi hem de kötü olduğu gerçeği kabul edilirse hayranlık duyulup peşinden ölüme gidilen kim varsa yani gelmiş geçmiş bütün liderlerin kimliğinde lekelenmeler başlayacaktı. Kafalar karışacak, düşünceler çarpışacak ve kimse kimse için hayatını feda etmeyecekti. Ama öyle olmadı, ve mutlak iyiyle mutlak kötünün savaşı insanları birbirine kırdırmanın en basit yolu haline geldi.

    Dolayısıyla cennet ve cehennem, iyilik ve kötülük insan denilen varlığı ortasından ikiye yardı ve bir tarafını diğeriyle kanlı bıçaklı hale getirip bir aptala dönüştürdü. Böylece geçmişin müthiş tezgahtarları kutsal zıtlık teorisiyle ambalajladıkları ömür boyu garantili itaatkarlığı özgür insanlara satmayı becerebildi. İtaatkar itleri itaatkar itlere kırdırmaktı bütün hikaye. Ne karanlık ışığa düşmandı, ne de tersi. Ve tek bir gerçek zıtlık vardı, o da sadece biyolojide geçerliydi. Ölü ya da diri..

    İnsanların kullandığı ilk alet başka bir insandır. .

    Hiçbir kuralı olmayınca hayat da yavaşça buharlaşıp havaya karışıyordu..

    Born to be wild, raised to be civilized, dead to be free..

    Ne de olsa, bir deri bir kemikti insan, ya sonunda kırışacak ya da yolda kırılacaktı.

    “Hepimiz büyüme çağındaydık. Kaç yaşında olursa olsun, herkes. Bütün dünya. Döne döne geçiyorduk büyüme çağından. Başımız döne döne... Bu yüzden yiyorduk ve yemeliydik. Birbirimizi ve her şeyi. İhtiyacımız vardı. Bir an önce büyümek için. Bir an önce büyüyüp de gebermek ve yerimizi başkalarına bırakmak için. Yeni bir çağ başlasın diye. Mümkünse bu çağa benzemeyen... Çünkü bizden bir bok olmayacağını anlamıştık. O kadar da aptal değildik. O kadar da değil...”

    Tam da yalnızlığın muhteşem bir şey olduğunu ve büyüyünce mutlaka yalnız kalmam gerektiğini düşünürken telefon çaldı.

    Dünyanın en çaresiz çocuklarına en büyük hayalleri kurduran, umut denilen o doğal felaketten nefret ediyordum.
    Korkaklıklarından ötürü sırtlarında taşımaktan vazgeçemedikleri için kendileri gibi başkaları da altında ezilsin diye dünyanın her köşesinde hüküm sürmesi adına kıvrandıkları bir ahlak anlayışına sahip olanlar, en kısa zamanda cephelerini oluşturdu.

    ..ama zaten dünyanın bütün nefret suçları da simge temelli değil miydi? Kurbanların katillerin gözünde, her neyi simgeliyorlarsa, o yüzden saldırıya uğramıyorlar mıydı? Kişisel bir mesele değildi nefret suçu. Nesnel bir şiddetti. Kurbandan nefret etmek için onu şahsen tanıyarak zaman kaybetmeye gerek yoktu. Havada uçuşan genel nefretten birkaç doz koklamak yeterliydi. Buna göre simgelerin sırtında yürütülmüş, yürütülen ve yürütülecek olan bütün savaşlardan pek de farklı değildi, oysa o simgeler herhangi bir elin tersiyle itilip aradan çekildiğinde geride sadece kaynak paylaşımına ilişkin bir harita kavgası kalacaktı. Ne de olsa dünyanın bütün savaşları aslında birer iç savaştı. Ama demokrasi ve özgürlük ve dinler ve mezhepler ve bayraklar ve akla gelip gelebilecek bütün simgesel kavramlar gökyüzünde o kadar güzel dalgalanıyorlardı ki, hipnotize olup peşlerinden koşmamak mümkün değildi. Sokak aralarında siper diplerinde gecenin karanlığı ve düzenli şiddetin olduğu her yerde, her şey simgeseldi. Dökülen kan hariç, Aslında o bile simgeseldi galiba, Ne de olsa rengini bayraklara veriyordu.. Simgelere bulanmış olan dünya, altın suyuna batırılmış, boktan bir alliance’tı. Bütün o simgeler üzerinden döküldüğünde nasıl bir tezgah olduğu elbet ortaya çıkacaktı, çünkü daima bir tezgah vardı İsveç’te olduğu gibi…

    İnsanları çaresiz bırak, iç organlarından roket yaparlar..

    Asla hatırlamak istemediğim, ancak unutmak için anlatmaktan başka çaremin olmadığı o kadar çok şey yaptım ki... Üstelik bunları da başka şeyleri asla hatırlamamak için yaptım... Ama bugünü, dünü unutmak için yaşamak, hiçbir halta yaramadı. Aksine... Unutulması gerekip de unutulmayanlar, katlana katlana çoğaldı. Meğer önce yarını unutmak gerekiyormuş... Her doğanın yeni bir güneş olduğuna inanacak kadar unutmak... Her güneşi ilk ve son kez gördüğüne emin olacak kadar unutmak."Bugünkü biraz daha geniş sanki!" ya da "Dünkü güneş daha ovaldi, değil mi?" diyecek kadar unutmak... Her günü ilk kez yaşıyormuş gibi hissedecek kadar unutmak gerekiyormuş... Ve de bağırmak: "Hangi dinde deja vu yok, ben ona inanacağım!" Ve de susmak: Nerede diriliş yok, ben orada olacağım...

    İnsanın yalnızca içine doğduğu dünyaya değil, kendine alışması için de bir süre gerekiyordu.

    Ve bazen gördüm ben, insanın gördüğünü sandığı o şeyi..

    Kısır döngü asla yok olmaz. Sadece genişler, sonra da kendini unutturur. Niye? Çünkü döngü dediğin bildiğin daire. Üstünde tam tur atmak o kadar uzun sürer ki, aynı noktadan ikinci kez geçtiğini anlayamazsın bile. Hatta bazen kısır döngü öyle genişler ki başladığın yere dönmeye ömrün bile yetmez. İnsan da, kör bir at gibi koşturur üstünde. Düz gittiğini zanneder. İlerlediğini. Hatta ilerlerken öldüğünü düşünüp son nefesini bile huzurla veririr! Ama kör olmak şart tabii! Yoksa anlarsın aynı yerde dönüp dolaştığını. Onun için yaşlıların gözleri bozulur, anlıyor musun? Aynı yerden tekrar geçtiklerini anlamasınlar diye. Aynı yerden tekrar geçtiklerini anlamasınlar diye. Kısırdöngüye karşı doğal bir savunmadır aslında, körleşme. Mekanik bir tepkidir yani! Hayatın kendisi gibi. Hatta bu yüzden hayat da bu kadar sıkıcı!

    Okulda öğretmişlerdir. Nedir bilimin temeli? Etki ve tepki, değil mi? Ne demek, biliyor musun? Doğadaki inatlaşma demek! Her şey bir inat meselesi. Özellikle de yaşamak. İşte bu yüzden de hayat, maçın kendisini şeref golü sayan, inatçı bir asalak takımını izlemek kadar sıkıcı. Dolayısıyla bir umut ya da bir amaca gerek yok, hayatta kalmak için. Öleceğini bilmek yeter. Hayattasın çünkü tehlikedesin. Hayattasın çünkü her saniye ölüyorsun. O kadar. Hayatın anlamı işte bu: Ölüm korkusu! Anlıyor musun beni?

    eğer gerçek bir hayat yaşamak istiyorsan, gerçekten de bir amacın olsun istiyorsan, önce ölüm korkusunu atacaksın üstünden! Doğar doğmaz eline tutuşturdukları o ölüm korkusu denilen, hayatın, o yanında bedavadan verdikleri anlamı var ya, işte önce onu fırlatıp atacaksın! Ancak o zaman, özgür olursun! Ancak o zaman, gidip de hayatının gerçek anlamını bulursun!

    Hayat ölüme dahil..

    Çünkü biyolojik gerçekler bir günde değişse ve insan yalan söylediği anda beyin kanamasından ölse, dünya öyle boşalır ki dinozorlara yeniden yer açılırdı..

    Yaşlanmak yaşama hastalığının son evresi gibi bir şeydi. Çoğunlukla akıl sağlığının yitirildiği ve yerini hayatta aradığını asla bulamayacağından emin olmanın getirdiği huysuzluğun aldığı bir evre.

    Kahramanlara görevlerini halk değil kendileri verirdi. Dolayısıyla kahramanların halktan hesap sorma hakkı yoktu. Kahramanlar cesur ve aptal insanlardı, halksa korkak ve kurnazdı. Anlaşmaları mümkün değildi, ancak Rastin halktan hesap sormaya kalktığına göre, o kadar da aptal değildi, o gerçek bir liderdi, gerektiği kadar kahraman gerektiği kadar halktan. Bu da onu cesur ve kurnaz yapıyordu ki en tehlikeli insan türü oydu.

    İnsanların destelerce doğup düzinelerce öldüğü bir toprakta büyümüştü, ve tek isteği, her insanın yalnız başına doğup yalnız başına öldüğü bir toprağa gitmekti.

    Hepimizi ateşe verecektim. Önce etrafımdakileri tutuşturacak sonra da ben yanacaktım, o kadar aptaldım ki bunu yapabileceğime inandım, o kadar aptaldım ki bunu denemek için cebimdeki paketi çekip aldım, ama o kadar korkaktım ki hiçbir şey yapamadım, ölümden değil yanmaktan korkuyordum.

    Ama bu defa geceydi, hem de dünyanın en karanlık gecesiydi, çünkü cehennemde kimse yanmıyor, ve tek bir alev bile yükselmiyordu, oysa dünyayı aydınlatan güneş değil oydu, cehennem ateşi. Belki biraz da morfin sülfat.

    Oysa gerçek hayat, insan algısının dışında düşen her şeydi.

    Oksijen öyle bir lanetti ki onu içime çekmeye mecburdum, ve öyle bir lanetti ki içime her çektiğimde kendi mezarında canlı kalan bir firavundum.

    İnsanların öldükten sonra çürümesi hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Benim uzmanlığım başkaydı. Çürümenin başka bir türüyle ilgiliydi. Bir bakışta tanıdığım çürüme, toprağın üstünde olandı. İnsan hala nefes alıp verirken, kalbinde ya da beyninde küflenmeye başlayan o çürümemeyi biliyordum ben. Hayat tarafından ensemden tutulup sokulup çıkarıldığım derslerde, ancak o konuya kadar gelebilmiştik. Daha fazlasını bilmiyordum. Üstelik işlediğimiz son ders, ölü gömmekti. Ben de oraya kadar biliyordum. Gömmeyi ve hayata devam etmeyi. Sonrası yoktu. Sonrası koca bir sırdı. Ama herkes için öyle değil miydi? Kimin umrundaydı, annesinin, babasının, sevgilisinin, kardeşinin, gömüldükten sonra başına neler geldiği? Kimin umrundaydı, yaşarken aşık olunmuş hatta tapılmış bütün o bedenlerin, toprağın altında nelere dönüştüğü? Ben ve dünyanın bütün sıradan insanları, biz sadece gömmeye kadar olan bölümü biliyorduk. Belki biraz da, ''Sonra da böcekler gelip yiyor.'' diyorduk. Herkes yakılmalıydı aslında! Olması gereken buydu! En azından o zaman bilirdik, öldükten sonra ne olduğunu. ''Kül olup savruluyor insan'' derdik ve kimse aksini iddia etmezdi. Ama toprağın altı, en az üstü kadar karmaşıktı. En az üstü kadar dev bir sırdı. Nefret ediyordum doğadan! Her şeyin her şeyi yemesinden! Bütün döngünün, her şeyin her şeyi yiyerek sürüp gitmesinden nefret ediyordum. Başka türlü olmaz mıydı? Başka bir seçenek yok muydu? Bu muydu, o muhteşem ve mükemmel doğa, dedikleri? Bu doğayı yaratan her neyse ya da kimse,
    nasıl bir sadistti ki ''Öyle bir düzen kuracağım ki sırf yaşamak için herkes birbirini gebertecek!'' diyebilmişti... Madem bütün o dinler yazıya dökülüp kitap olmuştu, demek ki kullanılması gereken iletişim tekniği buydu. Ben de bir
    şikayet mektubu yazıp atacaktım havaya, ya da Allah ya da Tanrı ya da şu ya da bu, her neredeyse, oraya! Madem Kuran, ''Oku!'' diye başlıyordu, ben de onun başına ''Sen de bunu oku!'' diye yazacaktım.


    Bir insanın aklı bile ona ihanet etmenin peşindeyse bu dünyada güvenilecek ne kalmıştı?

    "İtaat, iradesinden vazgeçen için ,dünyanın bütün hatalarını yapabilme özgürlüğüydü!İtaat, kişinin , kendi başına işlemeye asla cesaret edemeyeciği suçları gerçekleştirebilmesinin müthiş bir yoluydu!İtaat, her gün farklı biri olarak uyanılan bir rüyaydı! Öyle bir rüyaydı ki insan kendini sürekli bir şeyler yaparken görüyor ama gerçekte onları kendisinin yapmadığını biliyordu.İtaat bir mucizeydi! Sıradan bir insanı alıp ona atom bombası attırabilir, sonra da bütün dünyayı o insanın nasum olduğuna inandırabilirdi. İTAAT, SUÇLULUK DUYGUSU VE VİCDAN AZABININ PANZEHİRİYDİ! HERKES İTAAT ETMELİYDİ.."

    Birine sarılırken gözlerini yummak insanı daha içten biri gibi gösteriyor olmalıydı, ama bu defa da o sımsıkı kapalı gözlerimle kendimden geçmiş gibi göründüğümü düşündüm. Durumu fazla dramatikleştirmek gibi.

    Zenginlik birçok şeyin yanında nesilleri güzelleştirmeye de yarıyordu.

    Bunların dışında, önemli bir ayrıntı daha vardı: Konuşmuyordum. Ancak bu daha çok bir tercihti. İstesem konuşabilir hatta hiç susmayabilirdim, ama kendimi anlatmak artık ilginç gelmiyordu.

    Ağladım, hem de istediğim kadar, insanın gerçek özgürlüğü buydu. İstediği kadar ağlayabilmek. Belki bir de istediği şeye ağlayabilmek.

    Neden bilmiyorum ama o an ölmek çok mantıklı geldi. Belki de biraz önce gökyüzüne baktığımda güzel olan bir şey göremediğim için..

    İlkokulda kurşunkalemimin ucunu açmak için yerimden kalkıp sınıfın köşesindeki çöp tenekesinin başında durduğum anlar gibiydi. Hemen yanımda koca bir sınıf ders işlerken ben kendimi görünmez hissederdim. Ama ne yazık ki bir kalemi sonsuza dek açmak mümkün değildi. Dolayısıyla o sohbetler kalıcı olmuyordu.

    Belki de bir kendimi öldürebilirdim, ama ona da zamanım kalmıyordu, çünkü tam kendimi asacakken uyuyakalıyordum.

    Çevrem insan eti doluyken ne denli aptalsam, kendimle baş başa kaldığımda o kadar zekiydim..

    İyileşmek mi istiyorsun? Gerçekten iyileşmek istiyor musun? Neydi senin hastalığın? İnsan içine çıkamamak değil mi? Hani sosyalleşmek diyorlar ya. İşte onu becerememek! Demin O yaptığın aptalca şeylerle geçecek bir hastalık olmadığını anlamıyor musun halâ? Ben sana söyleyeyim: aşırı derecede sosyalleşmek! Ancak bununla kurtarabilirsin kendini.aşırı derecede sosyalleşme den normal derecede sosyalleşmenin imkanı yok anlıyor musun? Madem seni yerin dibine sokup solucan gibi kıvrandıran bir hastalığın var, O zaman sen de uçmayı öğreneceksin! İkisinin arasını ancak böyle bulabilirsin! Dengelleyeceksin hastalığını! Senin tek tedavin, linç!

    Bellum omnium contra omnes. Herkesin herkesle savaş hali! Bu bir olasılıktı ve olabileceklerin en kötüsüydü! Dolayısıyla gerçek korku kaynağımız buydu! Öyle ki, canımız silahlarla, ırzımızı kumaslarla ve malımızı duvarlarla korumanın yollarını arıyorduk... Hatta mümkünse kimseye görünüp yakalanmadan doğup, yaşayıp ölmek istiyorduk. Çünkü herkesin herkesle savaş halinde olması, kimsenin güvende kalamayacağı bir kıyametti ve bunu biliyorduk.

    Ahenk için kan dökmek bir toplumu toplum yapan bir şeydi, hatta bir toplumun ne denli ileri ve huzur içinde olduğunu kanıtı..

    Anlayabiliyordum, herkesin bir sınırı vardı ve hayat hikayeleri o sınırın içinde geçiyordu.
  • EVRENİN POTANSİYELİ DELİLİ
    'Ne kadar maharetli olursanız olun herhangi bir şeyden ancak o şeyin potansiyelinin imkân tanıdıklarını oluşturabilirsiniz. Bir şeyin potansiyeli, o şeyin olması mümkün olan bütün hallerini ifade eder. Örneğin bir kutudan çıkan legoları düşünün; bu legolardan oyuncak bir araba, bir ev, bir zürafa yapabilirsiniz fakat dünyanın bütün en akıllı insanları bir araya da gelse bu legolardan gerçek bir araba, bir ev, bir zürafa yapılamaz. Çünkü bir kutudan çıkan legoların potansiyelinde gerçek bir araba, bir ev, bir zürafa olmak yoktur. Bu legoları mümkün olan ne kadar birleştirme şekli olursa olsun bunların hiçbiri gerçek bir arabaya, eve, zürafaya karşılık gelmemektedir. Aynı şekilde içinde bulunduğumuz evrenin potansiyelinde olmayan bir şeyin bu evren içinde ortaya çıkması da mümkün değildir. Duyu organlarımızla algıladıklarımız, içinde bulunduğumuz evrenin potansiyeli hakkında bilgi edinmemizi sağlamaktadır: Yıldızlar da, gezegenler de, su da, yüz binlerce bitki türü de, balık çeşitleri de, kuşlar da, böcekler de, arabalar da, bilgisayarlar da, farklı müzik türleri de, kebaplar da evrenin potansiyelinde var olmasalardı şu anda
    bunları göremiyor, duyamıyor, tadamıyor, hissedemiyor olurduk. Fiziğin ortaya koyduğu tabloya göre evren kuarklar gibi parçacıklardan oluşmaktadır ve bunların birleşimiyle kimyadaki periyodik tabloda ortaya çıkan element sayısı 120’nin altındadır (bunların bir kısmı doğal olarak bulunmaz, laboratuvar üretimidir). Bu hammaddeyle tüm bu sayılanlar, yıldızlardan müzik türlerine kadar çeşitliliğiyle evrendeki her şey oluşmaktadır; adeta lego kutusunda olanlar bunlardır ve bu legoların birleşme, ayrışma, yeniden birleşme, hal değiştirme gibi süreçleriyle evrende gözlediğimiz her şey oluşmaktadır. Birçok kişi üzerinde durmamış olsa da evrenin böylesine bir potansiyele nasıl sahip olduğu cevaplanması en önemli sorulardan birisidir. Eğer evrendeki hammadde tüm bu sayılanları ortaya çıkaracak potansiyeli içinde taşımasaydı sayılanların hiçbiri var olamazdı. O zaman burada cevaplanması çok mühim şu soru karşımıza çıkmaktadır: İçinde yaşadığımız evrenin bu kadar büyük bir çeşitliliği, güzelliği, aklı, makineyi potansiyelinde taşıyor olmasının açıklaması nedir? Evrenin taşıdığı bu potansiyel üzerine yapılacak değerlendirmelerin, bizi Allah’ın varlığıyla ilgili çok önemli bir delile ulaştıracağı kanaatindeyim. Bu delilin önemli bir özelliği bilimsel herhangi bir bulgudan bağımsız olmasıdır. Yani kuantum teorisi, izafiyet teorisi, evrim teorisi gibi herhangi bir teorinin tamamen yanlışlandığını veya önemli değişikliklere maruz kaldığını farz ettiğimizde bile bu argüman hiç etkilenmez. Çünkü bu delilde bilimsel bir teoriden hareket etmeden felsefi bir argüman ileri sürülmektedir. Herhangi bir teorinin doğru veya yanlış olması yıldızların, dünya mızın, çayın ve Mozart’ın eserlerinin bu evrenin potansiyelinde var olduğu gerçeğini değiştirmez. Örneğin izafiyet teorisinin formülleri ister doğru olsun isterse bir gün bu formüllerin yanlış olduğu gösterilsin, bu farklı durumların hepsinde çayı veya Mozart’ın bestelerini mümkün kılan evrenin potansiyeli olmasaydı bunların var olmayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu evrende, evrenin potansiyelinin mümkün kıldıklarından başka bir şey çıkamayacak olması mantığın gereğidir ve duyu organlarımızla algıladığımız her şey bize evrenin potansiyelini göstermektedir. Hatta birisi duyu organlarıyla bu algıladıklarımızın birer hayal olduğu gibi hastalıklı bir şüpheyi ortaya atacak olsaydı yine zihnimizde nasıl bu kadar farklı hayalin var olduğu, nasıl olup da tüm bu sayılanlara benzer hayallere zihnimizin sahip olduğu, yani zihnimizde bu kadar farklı hayalin algılanmasını sağlayan potansiyelin nereden geldiği yine bir açıklamaya ihtiyaç duyardı. Sonuçta burada aktaracağım delili özel yapan hususlardan biri budur; bilimsel teorilerle ilgili köklü değişikliklerde hatta bu evrenin bir hayal olduğu gibi en uç şüphelerde bile bu argümanın savunulması mümkündür. Şimdi “evrenin potansiyeli delili” olarak adlandırdığım bu delili sunmaya geçiyorum:
    1. Evrenimiz cansız ve canlı varlıkları, teknolojik ve sanatsal üretimleri ortaya çıkaran bir potansiyele sahiptir.
    2. Evrenin potansiyeli ile ilgili bu olgunun açıklamasını ya teizm ya da materyalist-ateizm yapabilir.

    Teizm evrenin potansiyelini materyalist-ateizmden daha iyi açıklar: 3.1 Çünkü evrenin bu kadar yüksek oranda çeşitliliği potansiyelinde barındırması teizm açısından beklenir bir olgudur. 3.2 Çünkü evrenin “güzel” olarak nitelendirdiğimiz yapıları ve sanatsal ürünleri potansiyelinde barındırması teizm açısından beklenir bir olgudur. 3.3 Çünkü evrenin akla uygun yapıyı ve mevcut potansiyeliyle insan aklını potansiyelinde barındırması teizm açısından beklenir bir olgudur. 3.4 Çünkü evrenin irade ve bilinci potansiyelinde barındırması teizm açısından beklenir bir olgudur. 4. Sonuçta teizm materyalist-ateizme tercih edilmelidir. Bu argümanın birinci maddesi hepimizin gözlediği bir olguya atıf yapmaktadır. Hepimiz bu evrende birçok maden gibi cansız varlık çeşitliliğini, birçok hayvan gibi canlı varlık çeşitliliğini, birçok elektronik alet gibi teknolojik üretim çeşitliliğini ve birçok şarkı gibi sanatsal üretim çeşitliliğini gözlemliyoruz. Eğer evrenimiz bunları oluşturacak potansiyele sahip olmasaydı bunların oluşamayacağı materyalist-ateistlerin de teistlerin de ortak kabulüdür. Bu yüzden bu argümanın birinci maddesi materyalist-ateistler ve teistler arasında tartışma konusu olmayacak ortak bir kabuldür diyebiliriz. Evrenin bu kadar çeşitliliği potansiyelinde taşıması olağanüstü bir durumdur. Etrafımızda uçan kuşlardan elimizdeki camdan bardağa, cebimizdeki telefondan fondaki Mozart’ın melodisine kadar deneyimlediğimiz tüm bu olgular evrenin potansiyelinin bunları mümkün kılması sayesinde var olmuştur. Daha önceki argümanlarda ele alınanları olduğu gibi bu kadar temel bir meseleyi de ancak kuşatıcı yaklaşımlar açıklayabilir. Daha öncekilerde olduğu gibi bu konuda da iki rakip yaklaşım karşımıza çıkmaktadır; bunlar teizm ve materyalist-ateizmdir. İleri sürülen bu delilde materyalist-ateistlerin kabul etmeyecekleri madde üçüncü maddedir. Çünkü bu maddenin doğru olması halinde teizmin materyalist-ateizme tercih edilmesi gerektiğine dair sonuç çıkacaktır. Görüldüğü gibi burada sunulan delilde odaklanılması gerekli olan üçüncü madde kritiktir ve bu maddenin alt-maddeleri olarak ifade edilen dört husus (3.1, 3.2, 3.3 ve 3.4’te belirtilen) aşağıda irdelenerek buradaki iddia savunulacaktır. Bu argümanda kullanılan metodoloji, yani hangi görüşün doğru olması halinde mevcut gözlediğimiz durum daha beklenirse, doğru olması en muhtemel görüşün o olduğu hususunda bunu delil kabul etmek, güncel hayatta çokça kullandığımız bir akıl yürütme şeklidir. Örneğin Emre ile Cengiz’in kendileri için çok önemli bir yarışa girdiğini düşünün, siz yarış bittikten biraz sonra yarış alanına gelmiş olun; eğer Emre’yi çok sevinçli Cengiz’i üzgün görürseniz Emre’nin yarışı kazandığına, yarışı kimin kazandığını görmeden ve duymadan, hükmedebilirsiniz. Çünkü Emre yarışı kazandıysa sevinçli olmasının ve Cengiz kaybettiyse üzgün olmasının beklendiğini ve bunun aksi durumda Emre’nin üzüntülü ve Cengiz’in sevinçli olmasının beklendiğini bilirsiniz. Bu bilginizle Emre’nin sevinçli Cengiz’in üzgün olduğunu gördüğünüzde yarışı Emre’nin kazandığı kanaatine ulaşırsınız. Burada kullanılan akıl yürütme şekli de tam olarak böylesine sıkça kullandığımız bir akıl yürütme şeklidir; mevcut durumu hangi görüşün doğru olması durumunda bekliyorsak, bu durumun gözlenmesi o görüş için delil hükmündedir.

    3.1’in Değerlendirilmesi: Evrenimizin birçok farklı galaksisindeki yıldızlar, gezegenler gibi çeşitli yapıların yanında dünyamızda erişme mesafemizde birkaç milyon canlı türü bulunmakta. Bu canlıların beden yapılarında ve beslenme, korunma gibi davranışlarında müthiş çözümler ve çeşitlilik mevcut. İnsanların teknolojik üretimleri de en basit ev aletlerinden en karmaşık ulaşım araçlarına kadar çok çeşitlidir. Bunların yanında resimden sinemaya, dramadan müziğe kadar farklı sanat dallarında üretimlerdeki çeşitliliğe de hepimiz tanık olmaktayız. Bir an bu kadar çok çeşitliliğin bu evrende ortaya çıkmış olduğunu bilmediğimizi düşünelim ve şu soruyu soralım: Bir materyalist-ateist açısından mı bir teist açısından mı böylesine bir çeşitliliğin oluşmasına potansiyeli izin veren bir evrende olmamız beklenecek bir durumdur? Bu görüşlerin hangisinin evren tasavvuru açısından evrenin potansiyelinin böylesine bir çeşitliliğin ortaya çıkmasına imkân tanıması daha muhtemelse, o görüşün diğerine tercih edilmesi gerektiği sonucuna ulaşabiliriz. Teizme göre Allah, evrene sahip olduğu potansiyeli vermiştir, yani bu evren gayesel olarak yaratıldığı için bu evrenin böylesine bir çeşitliliğin oluşumuna olanak verecek potansiyele sahip olmasında şaşılacak bir durum yoktur. Evrenin bu potansiyele sahip olması sayesinde evrende Allah’ın kudret ve sanatının delilleri gözükmekte, ayrıca insanların nimetlenmelerinin ve imtihanlarının bir parçası olan teknolojik ve sanatsal üretimleri gerçekleşebilmektedir. Fakat diğer yandan materyalist-ateizmin evren görüşüne göre madde gayesiz, pasif bir varlıktır; böylesi bir varlığın çeşitliliğe yol açmasını beklenir kılacak hiçbir neden yoktur. Bu argümanın geçerli olması için teizmin evren görüşünde böylesi bir çeşitliliğin ortaya çıkmasının beklenir olmasına karşı materyalist-ateizmin evren görüşü açısından böylesi bir çeşitliliğin ortaya çıkmamasının beklenir olmasına bile gerek yoktur; materyalist-ateizm açısından böylesi bir çeşitliliğin çıkmasının beklenir olmaması yeterlidir. Materyalist-ateizm açısından evrenin potansiyelinin böylesine bir çeşitliliğin oluşumunu olanaklı kılmasının beklenir olmadığı açık olduğuna göre evrende gözlediğimiz çeşitlilik teizmin lehine bir delil oluşturmaktadır.
    3.2’nin Değerlendirilmesi: Evrenin potansiyelinde “güzel” olarak nitelendirdiğimiz birçok yapının bulunması özel olarak odaklanmayı hak edecek kadar ilginç bir fenomendir. “Güzel” olarak nitelendirdiğimiz varlıklar renklerden kelebeklerin kanatlarına, insanların sanatsal ürünlerine kadar geniş bir alanda karşımıza çıkmaktadır. Burada, insanların sanatsal üretimlerinin bu argüman açısından doğadaki güzelliklerden hiçbir farkı olmadığına dikkat edelim: Evrenin potansiyeli izin vermeseydi kelebeğin kanadı ortaya çıkamayacağı gibi evrenin potansiyelinde notalar mevcut olmasaydı Itri’nin besteleri de ortaya çıkamazdı. Bir şeyi “güzel” olarak nitelendirdiğimizde neyi kastettiğimize odaklanarak “güzel” olarak nitelendirdiklerimizin vasıflarını anlayabiliriz: “Güzel” olarak nitelendirdiğimiz; kendisine çeken, değerli olarak gördüğümüz ve üreticisini takdire sebep olan bir varlıktır. “Güzel”in tam olarak ne olduğu felsefi açıdan burada girilemeyecek kadar zor bir tartışmadır fakat anlaşılması bu kadar zor bir kavram olmasına rağmen “güzel” kavramını eş seçerken de, yemek seçerken de, elbise seçerken de, mobilya seçerken de kullanırız... (Bu zor kavramı bu kadar kolay kullanmamız, insan fıtratının bu kavramı kullanacak şekilde yaratıldığının bir göstergesidir.) Burada sorumuzu şöyle soralım: Teizmin evren anlayışında mı “güzel” olarak nitelendirdiğimiz birçok varlığın ortaya çıkması beklenir bir durumdur, materyalist-ateist görüşün evren anlayışında mı “güzel” olarak nitelendirdiğimiz birçok varlığın ortaya çıkması beklenir bir durumdur? Sanatın en etkili dallarından müziği ele alalım. Itri’nin veya Mozart’ın bestelerinin tesadüfen, bir zihnin gayesel-sanatsal üretimlerinin ürünleri olmadan ortaya çıkmalarının mümkün olup olmadığıyla ilgili soruya sanatsal sezgilerini kullanan herkes koro halinde “Hayır!” cevabını verecektir. Peki, evrenin potansiyelinde müziğin varlığını mümkün kılacak şekilde notaların var olmasını, üstelik bu notaların potansiyelinde hem Itri’nin, hem Mozart’ın, hem de binlerce sanatçının farklı bestelerinin ortaya çıkmasını mümkün kılacak bir potansiyelin var olmasını; teizmin öngördüğü şekilde evrene bu potansiyelin bilinçli bir şekilde verilmesi olarak mı, yoksa materyalistateizmin öngördüğü şekilde mutlu bir tesadüf olarak mı değerlendirmek daha iyi bir açıklamadır? Itri’nin tek bir bestesinin oluşumunu tesadüfe atfetmeyen sezgilerimizin evrenin potansiyelinin müzik gibi muhteşem bir meyvenin ortaya çıkmasına olanak tanımasını hiçbir şekilde tesadüfe atfetmemesi gerekir. Teizm açısından insanların müzik gibi zevkler alabilmesi için Allah’ın evrene böylesi bir potansiyeli koyduğunu düşünmek mümkündür. Daha da önemlisi, evrende yaratılan varlıkları insan incelerken değerli bulması, ayrıca yaratıcısını takdir etmesi için Allah’ın evrende “güzel” olarak nitelenecek varlıkların ortaya çıkmasına sebep olacak potansiyeli (ayrıca insan fıtratında “güzel” algısını) yaratması beklenecek bir durumdur. “Güzel” olanın, değerli bulunduğunu ve yaratıcısının takdir edilmesine sebep olduğunu hatırlayın. Fakat materyalist-ateizm görüşünde, evrende “güzel” olarak nitelendirdiğimiz bu kadar farklı varlığın ortaya çıkmasını beklenir kılacak hiçbir unsur mevcut değildir.

    3.3’ün Değerlendirilmesi: Evrende aklın anlamasına uygun bir yapı ve müthiş ürünler ortaya koyan insan aklı vardır. Daha önce görüldüğü gibi aklın anlamasına uygun yapı, doğa yasalarının varlığı sayesinde oluşmuştur; yasaların var olması da evrenin potansiyelinin bir sonucudur. Bu hususa “yasaların varlığı delili” ile ilgili kısmın 3.1 maddesinde dikkat çekildiği ve neden bu durumun teizmi desteklediği gösterildiği için bu hususu burada tekrarlamayacağım. Fakat bu durumun “evrenin potansiyeli” açısından ele alınmasının mümkün olduğunu göstermek için bu hususa burada da dikkat çektim. Ayrıca insan aklının var olabilmesi ve bu kadar çok bilimsel teori ve teknolojik üretim gerçekleştirebilecek
    “Nasıl oluyor da evrende akılla ilgili böylesi bir potansiyel mevcuttur?” şeklindeki müthiş önemdeki sorunun cevaplanmasının çok önemli olduğunu saptamamız gerekmektedir. İnsanın tüm âcizliğine karşın aklıyla gerçekleştirebildikleri düşünüldüğünde inanılmaz bir tablo karşımıza çıkar. Teizme göre Allah ezeli ve akıl sahibi bir varlık olduğu için akıl ezeli bir unsurdur, Allah akılla ilgili kapasitenin ortaya çıkacağı potansiyeli de evrene yerleştirmiştir ve insanın da bu evrendeki hammaddeden akıl kapasitesiyle yaratılmasında beklenmeyecek bir durum yoktur. Ayrıca insanın akıl kapasitesi Allah’ın varlığını, kudret ile sanatını bilmesini ve imtihan olmasını mümkün kıldığı için böylesi bir özelliğin ortaya çıkacağı potansiyelle evrenin yaratılması bir teist açısından beklenecek bir durum Fakat materyalist-ateizm açısından akılsız, pasif bir varlık olan evrenin hammaddesinde akılla ilgili böylesi bir potansiyelin nasıl olup da var olduğunu izah etmekte büyük güçlük vardır. Sonuçta evrenin sahip olduğu potansiyelin, hem evrenin akla uygunluğunu hem de mevcut kapasitesiyle aklın ortaya çıkışını nasıl mümkün kılabildiğini açıklamakta teizm materyalist-ateizmden çok daha başarılı bir açıklama sunmaktadır. 3.4’ün Değerlendirilmesi: İrade ve bilinç insanı insan yapan özelliklerdir; evrenin potansiyelinin bunların ortaya çıkışını nasıl mümkün kıldığını anlamakta bir materyalist-ateist açısından büyük güçlükler vardır ama irade ve bilinci ezeli Allah’ın ezeli özellikleri olarak gören teistler burada da bir güçlükle karşılaşmazlar
    Fakat bu hususun evrenin sahip olduğu potansiyelle de ilgili olduğuna dikkat çekiyorum.

    Bu delili önemli kılan özelliklerden bir tanesi doğadaki yapıların yanında insanların bilimsel, sanatsal ve teknolojik üretimlerini de
    Allah’ın varlığıyla ilgili bir delilin objesi kılmasıdır, çünkü bunların evrenin potansiyelinde mümkün kılınması (evrenin bu potansiyelle yaratılması)
    sayesinde insanlar bunları üretebilmiştir.
    Bu yaklaşım bilim insanlarının ve sanatçıların yaptığını küçültmediği gibi bilakis artırır, çünkü bu bakış açısına göre onlar Allah’ın evrene potansiyel olarak koyduğu zenginliği keşfetme mize her üretimleriyle –bunu bilerek veya bilmeyerek de olsa– katkı sağlamaktadırlar. Allah tüm tasarımların ezeli sahibidir,
    Allah yaratıcı tasarımcıdır; bilim insanları ve sanatçılar ise keşfedici tasarımcılardır. Kısacası evrende tanık olduğumuz her şey, evrenin bunları mümkün kılan bir potansiyele sahip olması sayesinde var olmuştur. Evrendeki muazzam çeşitlilik, “güzel” olarak nitelendirdiğimiz manzaralardan sanatsal üretimlere tüm olgular, akla uygun yapı ve mevcut kapasitesiyle insan aklı, ayrıca irade ve bilinç gibi özellikler hep evrenin bunları mümkün kılan bir potansiyeli sunması sayesinde var olmuşlardır. Böylesine bir potansiyel, teizm açısından beklenecek bir durumdur; materyalist-ateist görüşün içinde ise böylesi bir potansiyeli beklenir kılacak hiçbir unsur yoktur. Bu ise teizmi materyalist-ateizme tercih etmemiz gerektiğiyle ilgili argümandaki sonuca bizi ulaştırmaktadır.'
    {Kitap : 'Allah'ın Varlığının 12 Delili / Caner Taslaman' - Destek Yayınları }
  • Bunları düşünüyor, boyuna yürüyordum; derken müthiş yoruldum. Saklanmak ister gibi, ormanın en sık yerini seçmiştim: Şimdi bir söğüt fidanlığı vardı önümde; yüzükoyun sürünüp tâ içerlere dalmak, rahat sakin orada oturmak istiyordum. Sanki hatırlatmışlardı bana, sanki bu âciz halimde kendisine bir yardımda bulunayım diye Tanrı çekmişti beni buraya.
    Süründüğüm yerde, hayvanlar açmış gibi, dar bir yol var. Yolun bitiminde küçücük, yuvarlak bir alan çıkıyor karşıma; ortasında bir su birikintisi. Şaşırmış, doğruluyor, çevreme bakınıyorum; alan da bana bakıyor. Hiç böyle minik ve yuvarlak bir yer-de durmamıştım; sanki bu suda bir yaratık yaşıyordu da şimdi havada kaybolup gitmiş, barınağını da beraber götürmüştü.
    İlk şaşkınlığım geçince, oranın o ölüm sessizliği içinde, gönlümde bir ferahlık duymaya başlıyorum. Yukardan, sanki bir delikten, ışık vuruyor. Kimse göremez beni; ancak havadan bakarsa görebilir. Ne hoş burası! diye düşünüyorum. Minik göl öyle sığ ki, ona karşı dost ve alçak gönüllü olabilmek için, yere çöküyor, oturuyorum. Sivrisinekler var; bir sineğin biraz uzakta raksa başlayarak düzenli hesaplı, öbür sineklerin dansına katılmasını gözlüyorum. Su birikintisinin üstü ince bir zar gibi; sivrisinekler suya değiyor, fakat ıslanmıyorlar. Kınkanatlılar ve başka böcekler hiçbir iz bırakmadan uçuşuyor su yüzünde. Küçük, hamarat bir örümcek dallar arasındaki ağında dinleniyor.
    Üzüntümü, kırılmış onurumu unutuyorum; burası öyle hoş ki! Burada ne sağ var, ne sol; yalnız tek çevre; işte söğütler, işte çayır toprağı. Eski ve dar bir yer burası. Bir ömürden öbürüne miras kalmış barınaklar var. Burada da oturuyor, vakti geçiriyorum ama, hiçbir şey arkamdan yetişip geçmiyor beni. Burada saat diye bir şey yok; varsa yoksa sık söğütlerle çevrili, değirmi bir gölcük işte!
    Sırt üstü yatıp uyumak istiyorum; fakat birden kendimi tutuyor, niyetimden vaz geçiyorum: Örümcek kımıldamaya başlıyor, evet evet, yağmur bekliyor besbelli. Aynı anda gölcüğün sivrisineklerden arındığını, su yüzünün menevişlendiğini fark ediyorum. Çevreme bakınıyorum, içimi garip bir tedirginlik kaplıyor; anlıyorum ki, gölcüğün karşı yakasına kısa bir süre önce birileri gelmiş olmalı. Küçük bir yer açılmak istenmiş gibi, kesilmiş birkaç söğüt var orda. Kesitler daha yeni; bugün olmuş bu iş. Gölcüğün üzerinden atlıyorum; toprak sıkı, fakat biraz esniyor. Bakışlarım kesitlere gidiyor, garip bir heyecan içinde ağaçların acemi bir sol el tarafından kesilmiş olduklarını görüyorum. Beni bu kadar dikkatli yapan yakınlarda dinlediğim bir olay, bir hikâye her halde. Yerden yongalarını aldım, evirip çevirdim, haklı olduğum kanısına vardım. Neden, neden kesilmişti bu söğütler? Sonra kesiliş biçimlerindeki bu esrar neydi? Bakışlarım daha uzun bir süre bu söğüt duvarına dikili kalıyor; derken soğuk ürpermeler geçiyor sırtımdan: Hemen önümde bir taş heykel durmakta; eski bir tanrı.

    Ah, öyle küçük, öyle esrarlı bir şey ki! Omuz başlarından sonrası, kolları yok; yüzünde de göz yerine yalnız kaba oyuklar, burun ve ağız. İki bacak, kabaca kazılmış, ayırıcı bir çizgiyle belirtilmiş sade ve ayaklar hiç yok. Dik durabilmesi için, heykelin taşlarla desteklenmesi gerekiyor.
    Önce, Tanrının bu akşam bana yaptırmak istediği iş bu, diye düşündüm: Bu küçük tapınmalığı devirmem, göle atmam isteniyordu. Fakat elim, bu işi yapmaya davranınca kuvvetten kesiliverdi, şaşılacak bir halsizlik içinde kaldı. Elime baktım; ne olabilirdi? Sanki solmuş, pörsümüştü derisi. Dehşet içinde, bakışlarımı elimden kaldırdım, küçük taş adama çevirdim. Ah, bu zavallıcığın karşısında âciz kalmak, yüce Tanrıyı küçültmek oluyordu. Tıpkı çok zaman önce büyükmüş de şimdi gene çocukluğuna dönmüş gibiydi heykel; bir hiçti; çevresinde destek taşlar içleri boşalmış, buruşmuş gibiydiler sanki. Heykelciğe öbür elimi uzatmak istiyorum, ama elim aşağı sarkıyor, tekrar aynı şey: sol elimin derisi de soluyor, pörsüyor âdeta. Birden, su birikintisinin üzerinden atlıyor, sürünerek söğütlükten çıkıyorum. Gökten iri yağmur damlaları düşüyor.
    Knut Hamsun
    Sayfa 64 - Timaş Yayınları
  • İleri bakarsanız ileri gidersiniz. Geriye
    bakarsanız geriye gittiğiniz gibi, yanınızdan geçip gidenler uzaydan
    değerli madenleri toplarken kendinizi çıkış yolu olmayan saçma sapan
    polemikler içinde bulursunuz

    1 KULAK, 5 GÖZ VE
    180 DERECE
    DÖNEBİLEN BOYUN

    Müthiş bir kamuflaj ustası olmasıyla tanınan
    peygamberdevesi, kafasını 180 derece çevirip
    tüm çevresini tarayabilen tek böcek türü. Sadece
    iki göze sahipmiş gibi görünse de bu ikisinin
    arasında 3 tane minik göz saklı. Mükemmel görüş
    kabiliyetlerine rağmen peygamberdevelerinin
    sadece tek bir kulakları var. Karın kısmındaki
    kulak, sesin frekansını ya da yerini tespit edemiyor
    ama ultrason dalgalarını algılayabiliyor.
    12

    8 gün
    Sıradan bir çalışanın her yıl trafikte geçirdiği süre
    17

    61.8
    Bir saat boyunca yerinden
    kalkmadan
    oyun oynayan
    bir yetişkinin
    yaktığı kalori
    miktarı
    19

    2.6 Milyar litre
    ABD’de her yıl uçakların pistteki hareketinde harcanan
    yakıt. Uçakları pistte çekiciyle
    götürmek buna çözüm olabilir
    28

    12
    ABD nüfusunun kontak lens
    kullanan yüzdesi (37 milyon kişi)
    29

    LED’ler çok verimli ve programlanabilir olduklarından büyük gelecek
    vaat ediyor. Maliyet düştüğü için artık
    tüm ışıkları açma hatasına düşebiliriz.
    Fakat ışık kirliliği, önemli hastalıklarla
    ilişkilendirilen uyku bozukluklarına yol
    açabiliyor.”
    32

    Bilim insanları, laboratuarda geliştirilmiş bir genetik materyal
    olan XNA’yı kullanarak yapay enzimler üretmeyi başardılar. Bu
    başarılı çalışma, yaşamın DNA ve RNA’ya ihtiyaç olmadan da
    gelişebileceğini gösteriyor
    33

    AY’A GİTMEK MARS’A GİTMEKTEN DAHA ÇOK YAKIT GEREKTİRMEKTEDIR
    68


    Araştırmalar,
    sadece altı dakika kitap okuyarak bile stresi
    %68 oranında azaltabildiğimizi gösteriyor.
    73

    Özellikle de uyumadan
    bir saat önce bir kitabı elinize alıp okumak
    beyni farklı bir aşamaya geçirip rahatlattığı
    için rahat uyumanızı sağlıyor.
    73

    Depresyon, modern
    insanın içinde
    yaşadığı dünyaya
    uyum sağlamak adına
    ödemek zorunda olduğu
    bir bedel gibi adeta.
    74

    Bitkiler cinsel yolla bulaşan
    hastalıklara yakalanır mı?

    Daima
    86

    Köpeklerin kıskanç oldukları doğru mu?
    Evet
    87

    Böcekler olmasaydı
    ne olurdu?

    Gezegendeki
    yaşamın
    sonuna
    doğru
    hızlıca
    yaklaşıyor
    olurduk.

    88

    Bisikleti neden sadece
    hareket halindeyken
    dengede tutabiliyoruz?

    Kütle
    merkezi iyi
    ayarlanmadığı için

    88

    Çocuklar neden
    sebze yemeklerini
    sevmez?

    Hayat
    kurtarıcı gibi
    görev alan
    genlerin o
    yaşlarda
    daha aktif
    olması yüzünden.
    90

    Elektrik ne kadar hızlı
    akıyor?

    Işık hızına yakın
    91

    Hava hızlı hareket
    ettiğinde neden serinletici
    bir etkiye sahip oluyor?

    Hareket
    eden hava, ısınan havayı
    dağıttığı için
    91

    Soğuktan sıcağa geçince
    neden hemen uykumuz gelir?

    Vücudumuz daha çok çalıştığı için
    91

    Aslanların neden
    yelesi var?

    Dişilere ne
    kadar güçlü
    olduklarını
    gösterebilmek için.
    92
  • “Ne demişler boşboğazı cehenneme atmışlar odunlar yaş demiş bu yüzden kimi zaman öyle bir karamsarlığa kapılıyorum ki atom altı parçacıklardan gezegenlere kadar evet bütün evrende kusursuz bir düzen var böcekler sinekler kuşlar balıklar kaplanlar filler otlar ormanlar her şey müthiş her şey olağanüstü fakat insana gelince kimi zaman öyle bir karamsarlığa kapılıyorum ki şunu söylemekten kendimi alamıyorum: insan tanrının hayal kırıklığıdır ah tabii ki O’na böyle şeyler atfedilemez ama böyle söylersem belki duygum anlaşılır”
    Ömer Faruk Dönmez
    Sayfa 44 - İz Yayıncılık, 2020.
  • Zaman geçtikçe nesiller sürekli değişiyor, yenileşiyor. Her nesil, kendisiyle birlikte yeni kavramlar, söylemler, yeni ihti­yaçlar ve talepler geliştiriyor. Yeni nesillere artık eskimiş, za­man aşımına uğramış yönetim biçimleri ve yasalar zorla uy­gulanamaz.

    Yeni nesiller için, daha yeni, daha akılcı, daha adil, daha sağlam temellere dayanan yönetim anlayışlarının yasa ve ku­ralların uygulanması zorunludur.

    Akıl ve sağduyu sahibi devlet adamlarına sahip olan ülke­lerde artık bu iş böyle yapılmamaktadır. Bu ülkelerde, krizlere, kaoslara, toplumsal sarsıntı ve çalkantılara yol açmadan, daha bilgece, daha adilce yöntemlere başvurulmaktadır.

    Birçok ülkede ise devlet adamları, halk yönetiminin ve toplum eğitiminin aşama aşama düzenlenmesi gerekliliğini kavramıyorlar veya anlamak istemiyorlar.

    Devlet yapısının duvarları harap oluyor, yer yer çatlaklar baş gösteriyor ama gittikçe derinleşen ve genişleyen bu çat­laklar önemsenmiyor. İşte bu nedenlerden dolayı dıştan sağ­lam ve güçlü görünen devlet kurumlarının çatlamasına, hat­ta yıkılmasına asla şaşırılmamalıdır.

    Eski İran yıkıldı. Eski Osmanlı Devleti, Eski Avusturya İmparatorluğu yıkıldı. Koca Rusya devrildi. Bismark’ların ve Wilhem’lerin Almanya’sı da yıkıldı gitti.

    Kutsal kitaplarda anlatılır: Bir zamanlar kudretli ve zalim bir hükümdarın sarayının duvarlarında ateşle yazılmış kelime­ler görülmüş:

    Mane tekel fares!

    Bu kelimelerin anlamını hiç kimse anlayamamış.

    Hâkim Danyal bu kelimeleri şöyle yorumlamış:

    _ Bu ateşten yazılar, müthiş bir şeyin meydana geleceğini haber veriyor. Bunların anlamı şudur ki; artık devlet yaşama gücünü yitirmiştir. Kaçınılması imkânsız bir musibetle yıkıl­maya mahkûmdur.

    Eski Roma İmparatorluğu, Alba Dükası’nın İspanya Sal­tanatı, 15. Louis’nin Fransa Hükümdarlığı, Romanoflar’ın Rusya’sı, Hohenzollernler’in Almanya’sı, Habsburglar’ın Avusturya’sı aynı feci sonla karşılaştılar.

    Tarih onlar hakkında gereken hükmü verdi:

    Mane tekel fares!

    Bütün bu meseleleri ciddiyetle düşününüz!.. Böcekler gi­bi, önemsiz, kişisel uğraşlarınızın ve dertlerinizin batağı için­de kıvranmayınız. Bunun yerine devletin temellerinin yeni­lenmesini ve toplumun bundan sonra alacağı eğitimin yönte­mini düşününüz.