• 419 syf.
    ·Beğendi·10/10 puan
    "Ne olursan ol gel, benim yanımda fitne vardır dayanabiliyorsan gel"

    Hani dillere plesenk ettiğiniz sözün orjinali budur... Celaleddin Rumi, aşkın olduğu yerde fitnenin de olduğunu iyi bildiğinden, baştan uyarmıştır. Aşk'da fitne vardır evet, aşkın olduğu yerde fitne kaçınılmazdır... Hele ki aşık olmadan, tasavvuftan birhaber iken bu mecralara girersen, fitne olmaman mümkün değildir!

    Bir konuda neden kitap yazarsın? Çünkü söyleyecek birşeylerin vardır. Bilirsin, vakıfsındır, konuşmak istersin, yıllarca bilginin ve emeğin zihninde oluşturduğu ağırlığı bu sayede atarsın üzerinden. İmam Gazali gibi, 40 yıl içinde olduğun, araştırdığın, yaşadığın konuyu altmış küsür yaşında kaleme alırsın... Günümüzde ise kitap yazmak eskilerin "fikir işçiliği" dediği çizgiden öyle bir uzaklaşmıştır ki, önüne gelen bilmediği konularda dahi eser yazarak kısa yoldan köşeyi dönmeye çalışmaktadır. Kitaplar para kazanmak için yazılır hale geldiğinden, ticari meta statüsüne koyulmuş, para ne yönden geliyorsa kitap simsarları o yöne set kurmuştur. Son yılların en popüler konusu da malumunuz tasavvuf'dur. Milleti öyle bir tasavvuf sevdası sardı ki azizim, resmen tasavvufla yatıyoruz, tasavvufla kalkıyoruz. Bunu gören fırsatçılar da boş durur mu, bu konunun cahilleri bile üst üste kitaplar yazarak tabi ki tasavvufu satacaklardır. Şimdi örneklerle tasavvufu satan bir kitap nasıl yazılır onu inceleyeceğim. Örneklerle izah edelim, kararı siz okurlar versin...

    Eserin daha girişinde, Elif: "Mesneviyi şerh edenlerin çoğu bu ölümsüz eserin “b” harfiyle başladığına dikkat çeker. İlk kelimesi “Bişrev!“dir. Yani “Dinle!” Tesadüf mü dersin ismi “Suskun” olan bir şairin en kıymetli yapıtına “Dinle!” diye başlaması. Sahi, sessizlik dinlenebilir mi?"
    Gibi bir şey yazmıştır. Kendisinin Celaleddin Rumiyi tanımadığı daha buradan bellidir. Konuyu duygusal açıdan ele almak yerine tarihsel olarak bir kere dahi incelemiş olsa idi, Celaleddin Rumi'nin bu sözü Kur-an'ın ilk ayeti olan "ikra" yani (oku-söyle) kelimesine atıf olarak yazdığını bilirdi... Dakika bir gol bir. Neyse, devam edelim.

    Biraz daha ilerliyorum ve Elif gene beni şaşırtmayarak diyor ki: "Tıpkı o zamanlar olduğu gibi, bugün de nicelerinin “kâfirlere karşı savaşmak” olarak tanımladığı zahiri bir cihaddansa, insanın kendi içine yönelerek olgunlaşmasını hedefleyen bâtınî bir cihat üzerinde durdu" Diyerek saçmalamıştır. Oysa Celaleddin rumi "Ben Musa gibiyim, bu Mesnevi de Asa-yı Musa gibidir, ben bu Mesnevi ile düşmanlarımı yendim(galebe çaldım)" demiştir. Üzgünüm Elif hanım ama, Celaleddin Rumi, zahiri savaşı hoş görmeyen birisi değildir. Tarihsel kayıtlara göre Moğollar'dan 5.000 altın aldığı sabittir. Selçuklu ileri gelenlerine düşman olmakla beraber, kendi oğlunun da öldüğü ve Moğollara karşı yapılan bir savaşta oğlunun ve beraberindekilerin ölümünü "bir eşek geberdi, bir köpek geberdi" şeklinde müjde edasıyla sevinçle karşılamıştır. Hatta kendi öz oğlunun cenazesine de katılmamıştır! Neyse, devam edelim...

    İlerleyen satırlar da: " Zaten Allah’ta kendini kaybetmekle aklını kaybetmek arasında incecik bir çizgi vardır demezler mi?" şeklinde bir ibare var. Öncelikle insanın Allah'da fena bulması denen tasavvufi tabir, insanın deli olması değildir. Bilakis, Allah, Kur-an'da Peygambere hitaben "sen deli değilsin" demekte, peygamberlere deli yaftası yapıştıranlar da kızmaktadır. Kur-an'a göre, Allah adamlarına deli diyenler aslında kafirlerdir.! Devam edelim...

    "Biz size şah damarınızdan daha yakınız demiyor mu? Allah gökte fersah fersah ötelerde bir tahtta oturmuyor ki. Her an her yerde ve hepimizin içinde. O yüzden asla terk etmez bizleri. Kendi Kendisini nasıl terk edebilir ki..." Şeklinde ki ibareye gelip afallıyorum. Allah'ın bize yakın olması, mesafe cinsinden değil, Allah'ın bizi bilmesi ve bizim de onu bilmemiz şeklinde ifade edilmiştir. Burada ki yakınlık, Allah'ın her an her şeyi bilmesi nevindendir. Ayrıca Allah, içimizde değildir. Buna dair Allah ve Peygamberin sözü yoktur. Eğer Allah içimizde ise, cehennemde insanlar içlerinde Allah olduğu halde yanmaları söz konusu olur. Allah kendisini mi yakacaktır? Allah insanın kendisi değildir. Hz. Ali, insan Allah'ın kendisidir diyenleri idam etmiştir. Neyse, devam edelim...

    Elif, tasavvufa bu kadar yoğunlaşmaktan sıkılmış olacak ki, hikaye de, ara ara abd'de Mrs. Rubinstein'ın evinde şarap muhabbetine giriyor. David'in pahalı şarapları açılıyor falan... "Rubinstein" soy adını duyunca eser acaba Yahudi Holocaust'uyla alakalı mı diye kendi kendime soruyorum, ne alaka yani Rubinstein? Tamam Elitsin! Neyse devam edelim....

    Elif, Şems'in ikinci kuralını ifade ettiği bölümde Celaleddin rumi'nin "Hamdolsun sana ki Şeytanımı Müslüman ettim." dediğini rivayet ediyor. Öncelikle Celaleddin Rumi'nin böyle bir söz söylemesini rivayet etmeyi bırakın, Rumi'nin kendisinin böyle bir söz söylemesi dahi iddialı bir laftır. Rumi'yi peygamber yerine koymaktır. Bu özellik Hz. Peygambere ait olmuş olup, dört halife dahi böyle iddialı bir söz söylememiştir. Tasavvufi manada inceler isek, her insanın bir şeytanı vardır. Hz. Resulullah'ın yoktur. Bunun alameti ise, peygamberin gölgesinin olmamasıdır. Bir sır olarak, kişi; benim şeytanım yoktur-benim şeytanım müslümandır diyor ise, o kişinin gölgesi olmaz. Tasavvufun Sultanı Abdülkadir Geylani'nin dahi şeytanı vardı...

    “Tebrizli Şems, müjde! Duaların kabul olundu! Hazırlan, Bağdat’a gideceksin” dedi bir ses. Tanıdım onu. Çocukluğumun koruyucu meleğiydi" Aslında bu ifadeleri gördükçe sıkılıyorum. Yani bu kadar hata, eseri hatada emsalsiz bir yere koyuyor. Bir kere kitapta pekçok yerde değinildiği üzere Şems, Konya'ya Kayseri üzerinden gelmiş, Kayseri'de 3 ay kalmış, bu 3 aylık dönemde de Moğolların Kayseri'yi fethini organize etmiştir! Tarihsel olarak gerçek budur. İkincisi herkesin koruyucu meleği vardır. Hafaza melekleri diyoruz, ama görmemiz veya onlarla konuşmamız söz konusu değildir! Kim, nasıl uyduruyor bunları aklım almıyor, hafaza meleklerinin görevi, insana yol göstermek falan da değildir.

    “Şeriat kandil gibidir” dedi Şems-i Tebrizî. “Nuruyla aydınlatır. Ama unutmamalı ki kandil karanlıkta yürürken önünü görmeye yarar. Şeriattan sonra tarikat gelir. Tarikattan sonra marifet. Marifetten sonra hakikat! Şayet ana istikamet unutulur ve insan şeriatı araç değil amaç sayarsa, o kandilin ne faydası kalır?” Bakın bir Hak Adamı böyle söz etmez. Bu ifade Allah'ın kanunlarını hafife almaktır. Tasavvufi ıslahatta, bir kişinin ehli şeriat kapısından, ehli tarikat kapısına vardığının alameti, şeriatı hor görmemektir...

    Şems-i Tebrizî doğruldu, görünmez bir kitaptan risale okurcasına düzgün bir sesle izah etti: “Peygamber Efendimiz Kuran’ın yedi boyuttan okunabileceğini buyurmuştu. Biz bu yediyi dörtte toplarız. Üçüncü Kural: Kuran dört seviyede okunabilir. İlk seviye zahiri manadır. Sonraki bâtınî mana. Üçüncü bâtınînin bâtınîsidir. Dördüncü seviye o kadar derindir ki kelimeler kifayetsiz kalır tarif etmeye" Bir kere, Hz. Peygamber, Kur-an'ın yedi boyuttan değil, yedi kıraatten okunabileceğini beyan etmiştir. Ne boyutu? Bugün ülkemizde okunan Kur'an, mesela asım kıraatidir. Kuran'ın okunma usulüyle alakalı dilbilimsel bir meseledir. Diğer konu ise, Kuran, Allah'a göre açık bir kitaptır! Kelimelerin altında, yalnız bazılarını bilebileceği batıni anlamlar olduğu iddia etmek, İslam akidesine göre, küfürdür. Bunu söyleyenin tövbe etmeden ölmesi halinde işi zordur!

    “Ama ben rüya görmem” diye tekrarladı Şems. “Allah’la mutabakatımızın parçasıdır. Çocukken kâinatın kimi sırlarının bir önüme serildiğine şahitlik ettim. Bunu anneme babama anlattığımda hiç hoşlarına gitmedi, hayal gördüğümü söylediler. Sırrımı arkadaşlarıma açayım dedim, onlar da ‘ya hayalcinin ya yalancının tekisin’ dediler. Hocalarıma danıştım ama onların tepkisi de farklı olmadı. En nihayetinde anladım ki
    insanoğlu fevkalade bir hâl işitti mi ona ‘hayal ya da rüya’ der, geçer.”
    Bakın burada da bir yanlışlık söz konusu, Şems, çok rüya gördüğü için hayal ile gerçeği karıştırıyordu. Hani, yaşanılan bir olayın rüya mı, gerçek mi olduğu hususunda endişelenirdi. Bu sebepledir. Kendisinin üstünlüğü gibi aktarılan olay, aslında Şems'in korkması neticesi vuku bulmuş, insani bir olaydır.

    "Kâinattaki her zerrede Allah’ın sıfatlarını bulabilirsin, çünkü O camide, mescitte, kilisede, havrada değil, her an her yerdedir."
    Allah'ın heryerde olduğu görüşü, şia akaididir. Allah her yerde ise, her yer Allah olmuş olur. Allah'ın ilmi ile heryerde olması, heryerde olması anlamına gelmez. Dünya fanidir, Allah ise fani değildir. Sünnete muhalif sözlerdir bunlar... Neyse devam edelim...

    “Ama ilm-i ledun bir yere akmazsa şayet, beklemiş bir vazonun dibindeki acı su gibidir. İçimde biriken ilmi paylaşacak bir can yoldaşı bulmak için Allah’a çok dua ettim. En sonunda Semerkand yakınlarında bir handa bir sır fısıldandı kulağıma. Kaderimin tecellisi için Bağdat’a gitmem söylendi"
    İlmi ledün? ilginç :) bunların ilm-i Ledün dediği şey, okumadan, ilim tahsil etmeden her şeyi bilmektir. Yorumu size bırakıyorum. Fısıldayan kim? Burası da tuhaftır, Sanki Peygamber gibi, Allah ile karşılıklı dialoglar falan yaşanıyor :)

    "Dünyadaki onca husumeti, karmaşayı düşününce, hele bir yandan Haçlısı, bir yandan Moğolu saldırırken, pek çok insana bu imkânsız bir hayal gibi gelmişti. Neler görmedik ki bugüne değin: Hıristiyan Müslüman’ı, Hıristiyan Hıristiyan’ı, Müslüman Hıristiyan’ı, Müslüman Müslüman’ı kesmedi mi? Dinler, mezhepler, kabileler, hatta kardeşler savaşmadı mı? Mamafih, Keykubad dirayetli bir hükümdardı."
    Daha önce de değinmiştim, Şems ve Rumi; Moğol yanlısıdır. Hatta Moğollar, o dönemin hilafet merkezi Bağdat'ı ele geçirdikten sonra, Rumi'yi Şeyhüş Şua yani Anadolu velilerin lideri seçmişler, Rumi'ye beyat etmeyen tüm Şeyhleri, aileleri ile beraber öldürmüşlerdir. Konu Keykubat Sultana gelmişken, Şems'i öldürenlerden bir kaçı, Keykubat'ın adamıdır. Mesela birisi Keykubat'ın veziridir. Şems'in kafasını kestikten sonra, bedenini evinin bahçesindeki kuyuya atmıştır. Bu beden, bugün bile! o kuyudadır. Yazarın iddiaları bu açıdan gülüçtür.

    "Feriddüdin-i Attar hazretleri şöyle demişti: Çok geçmeyecek, bu oğlan âlemin yüreği yanıklarının yüreklerine ateşler salacak."
    Bakın bu sözün 1243'de söylendiği rivayet ediliyor. Bilmeyenler için, Attar 1229'da vefat etmiştir. Tarihsel olarak böyle bir söz söylemesi, zaman ve mekan açısından mümkün değildir.

    "...sana bir yoldaş gerek” dedim ve Kuranı Kerim’de yazan bir
    hükmü hatırlattım: “Mümin müminin aynasıdır."
    Bu konuda ayrıntılı alıntı da yapmıştım. Kuran'da böyle bir hüküm yoktur. Bu söz hadistir.

    Kitabı incelerken, baştan sona onlarca kısımın altını çizdim ama inanın bu hataları zikretmek dahi beni yordu. 100'lü sayfalara gelince vazgeçtim. Kitap hakkındaki yorumum tek kelime ile ifade etmek gerekirse "facia" dır. Diğer bir ilginç mevzu da,
    Elif Şafak isimli yazarın? eskiden beri aslen erotizm üzerine kitaplar yazmasıdır. Bakın bu, şahsımı kesinlikle ilgilendirmiyor. Ama, asıl alanı popüler/sekiler konular olan, erotizmi bir unsur olarak değil de bir esas olarak işlemiş, Mahrem isimli eserinde pedofili sapıklığını dahi maalesef yazmış, iğrenç satırlar kaleme almış bir kişinin, -Buna rağmen- günün birinde tamamen fransız kaldığı tasavvuf konusunda bir eser kaleme almaya çalışmasıdır. Bu durum, eseri ilk gördüğümde, hafiften şaşırmama sebep olmuştur :) Para sen nelere kadirsin sözü de istemeden ağzımdan kaçmıştır. Yani, Türk mutasavvıflarının tarihini kaleme alan Fuad Köprülü Hoca'nın bile tasavvufu yaşamadan, tasavvuf hakkında eser yazdığı için eleştirildiği bir dünyadayız. Pedofili unsurları içeren kitap yazmış bir şahsın tutup da, araştırmadan, etmeden böyle bir eser yazmaya çalışması tam manasıyla bu eseri çöp konumuna düşürüyor. Onlarca büyük hata sözkonusu. Anladığım kadarı ile, yazar Şems'in 40 kuralı isimli makalat'ı oturup okumuş, kısa bir internet bilgisiyle de kitap yazmış çıkmış. Oysa makalat ne demektir? Bir kişi hakkında, o öldükten sonra, çevresindekiler tarafından söylediği rivayet edilen! sözlerin derlenmesidir. Bu derlenme de böyle bir eser için yeterli değildir. Kurgunun kurgusu olmaz!
    Yani, dervişler oturup hıyar, domates, patlıcan soyuyolar... Ki o tarihte anadolu da bu sebzeler yoktu. Dervişler birbirleriyle lanlı lunlu konuşuyolar, kerhanenin yerini sormalar... falan :) Ya sabır. İfadeye bakın:

    "Orostopollar ne zamandan beri vaaz dinlemeye camiye gider oldu?” diyecekti. Ne zaman böyle alay etse öyle bir gülme
    krizine tutulur ki yüzü patlıcan moruna döner."

    İncelemeyi sabırla yazdım, sabırla okuyacak arkadaşlara da teşekkür ederim.
  • Bu üç mâna kimde varsa onun aklı tamdır; kimde yoksa onun aklı yoktur ve de ruhu uyur. Bu üç mâna kula ait bir hususiyettir.
    Bunlar;
    1. Kendini bilmek,
    2.Huzurda olmak
    3.Kabri mekân kılmaktır.
  • l. "Şeriat Kapısı"nda yel insanları, "abidler" (kullar, insansı­lar);
    2. "Tarikat Kapısı"nda ateş insanları "zahidler" (korku insanları);
    3. "Marifet Kapısı"nda su insanları "arifler" (bilgeler);
    4. "Hakikat Kapısı"nda toprak insanları "muhipler" (dostlar).
    Hace Bektaş, Makalat'ında kuldan bireye geçişin, kulları eğilip insanlaştırmanın yolunu böyle çizer.
  • Erkeklik 3 yerde belli olur;

    - savaşta,
    - yatakta,
    - alışverişte.
  • Sabretmek sizden, hesapsız sevâp vermek Tanrı'dandır: "

    "Sabredenlere ecirleri hadsiz hesapsız ödenecektir."
    (Kur'ânXIV/3)

    Ibådet etmek ve şehâdet getirmek sizden, cennet içinde köşkle-
    rinizi yükseltmek Tanrı'dandır:
    "lyiliğin karşılığı, ancak iyiliktir."
    (Kur'ân LV/60)

    Yetmiş yılık günâh için özür dilemek sizden, kabûl etmek Tann-
    dandır:
    "Ve o, tövbeyi kullarından kabûl edendir."
    (Kur'ânXLII/25)

    O, Kerem sahibi Padişah der ki;
    "Ey kullarım! Ädem (A.S) bir defa emri dinlemedi; iki yüz yıl ağ-
    ladı. Her zaman şunu okurdu:
    ".. Ey Rabbiimiz! Biz nefislerimize zulmettik. Eğer bize mağtiret
    etmez ve merhamet buyurmazsan biz hüsrâna uğrayanlardan olu-
    ruz."
    (Kur'ânXXII/78)

    Bu kadar göz yaşı döktü; ondan suçunu bağışiadım. O hâlde
    sizler de yetmiş yıllık günâha bir defa özür dileyin; af edeyim. Çünkü
    af etmek bendendir.
    Eğer, åsilerden bir günâhkârı yargılamadan (cezalandırmadan)
    bırakırsam, rahmetimortaya çıkmazdı, der.
    "... ne iyi mevla ve ne iyi yardımcı."
    (Kur'ânXXII/78)
  • "Erkeklik 3 yerde belli olur:

    - Savaşta
    - Yatakta
    - Alışverişte"
  • KENDİNİ TANIMAK HAKKI TANIMAK MIDIR ?

    Hz. Ali’den (as) nakledilen meşhur rivayete binaen ortaya atılmıştır. O hazret şöyle buyurmuştur: «Kim nefsini tanırsa, Rabbini tanır»
    Abdulvahid b. Muhammed Temimi, Gürer-ül -Hikem ve Dürer-ül –Kelim şerhi, 232.s.
    “Ben” hakkında düşünmek: Allah şöyle buyuruyor: «Biz ayetlerimizi hem afakta, hem de kendi nefislerinde onlara göstereceğiz; öyle ki, şüphesiz onun hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun. Her şeyin üzerinde senin Rabbinin şahit olması yetmez mi?» İnsandaki “Benlik” (ego, enaniyet), fikir ve düşünce kaynaklarından biri olduğundan, Kuran-ı Kerim tekitle ona davet etmektedir. Benlik üzerine düşünmenin farklı boyutları ve birçok suretleri mevcuttur. Eğer bunların hepsi gerektiği gibi yerine getirilecek olursa, “Halktan Hakk’a”halkasının gereklerinden biri olarak, yararlı olacaktır.
    “Halktan Hakka”, Molla Sadra’nın meşhur felsefi eseri olan “Esfar-ı Erbaa”nın ilk halkasına işaret etmektedir.

    Genel bir taksimle, “Benlik” üzerine düşünmek, iki kısma taksim olmaktadır:

    1- Kendi “Benlik” vasıflarımızın varlıksal özellikleri üzerinde düşünmektir. Öyle ki, kendi varlığımızın derinliklerine eğilmek suretiyle, varlığın en yüce noktasını ve tevhidin esrarını keşfedebilmektir.

    2- Kendi “Benlik” varlığından yola çıkarak, onda seyretmektir. Yani etrafımızda bulunan her şeyden kesilmek ve dış varlıkları yok saymak kaydıyla, kendi varlığımızın (Benliğimizin) özüne dönelim. Böylece varlığımızın özünü teşkil eden nurun hakikati tecelli edecektir. Bu durumda marifet ve şuhud kapıları yüzümüze açılıverir. Bu düşünce tarzı, seyr-i sulukta oldukça önemli bir makam olup, özel ve olumlu sonuç verecek bir özelliğe sahiptir.

    Bir yol izle ki, Kevn-u Mekândan üstün ol;

    Cihanı boş ver, Kendin kendinde cihan ol. [şebusteri Gülşen-i Raz. ]

    Müminlerin Emiri hz. Ali’den (as) rivayet edildiğine göre, şöyle buyuruyor: «Kim nefsini (kendini) tanırsa, bütün ilimlerin ve her türlü marifetin sonuna ulaşmıştır.»
    Mizanu’l- Hikme, 3.c; 1877.s; Gürer ve Dürer-i Amidi.

    Anlaşılan şu ki, “Ben” üzerine yoğunlaşmak, ne denli derin ve ne kadar çok olursa, onu tanımak da daha kâmil olacaktır. Dış âlemdeki varlıkları tanımak da aynı oranda daha derin ve daha kâmil bir surette hâsıl olacaktır. İnsan ancak “Ben” üzerinde düşünmekle varlık âleminin gerçeğini tanımak ve gerçek bilgiye ulaşmağa kadir olabilir. Kendi “Benliğimiz” üzerinde ne kadar çok düşünür ve kendimizi de kadar çok tanırsak, ilmen varlık gerçeğine el atabilir ve onu gerçek yüzüyle tanıyabiliriz. Aksi halde, kendi benliğimiz üzerinde düşünmekten ne kadar uzaklaşır ve ondan habersiz yaşarsak, varlık âlemini gerçek anlamda tanımaktan da mahrum ve bu konuda cahil kalmış olacağız.

    İmam aliden rivayet edilen bir başka rivayette de bu anlamda işaret edilmektedir: «Kendini tanıyan, başkalarını (kendilerinden) daha iyi tanır. Kendini tanımayan ise, başkalarını hiç tanıyamaz.»
    Abdulvahid b. Muhammed Temimi, Gürer-ül -Hikem ve Dürer-ül –Kelim şerhi, 232.s.

    Her halükarda, “Bizim gerçeğimiz kimdir ve nedir?” sorusuna cevap vermek için, herkesin kendinde varlığını hissettiği şeye dikkat etmek gerekir. Yani bu makamda ne bulduğumuza dikkat etmek gerekir.

    Gülşen-i Raz’ın yazarı şöyle diyor:

    Sen her ibaretinde «Ben» lafzını dile getiriyorsun.

    Bununla ruhuna işaret ediyorsun.

    Aklı kendine önder kıldığından,

    Benliğinden bir parça olan şeyin farkında değilsin.

    Ey Hace, git de kendini iyice tanı,

    Ki, şişmanlıkla şişkinlik, aynı şey değil.

    «Ben» ve «Sen», can ve ten’den daha yücedir.

    Ki, bunların her ikisi de «Ben»in eczalarıdır.

    Kendimize dönüp baktığımızda, varlığımızın tek bir şeyden ibaret olduğunu gözlemliyoruz. Daha sonra dönüp zahiri ve Bâtıni kuvvelerimize (duyular, hisler) bakıyoruz ve kendimize dönüp soruyoruz: işitme nedir; işiten kimdir? İşitme kalıbında gelen bu şey nedir? İşi nedir? İşitme ismini kendine alan ve bu işlevi yerine getiren hakikat neyin nesidir?

    Bu sorgulamalarla bu kalıpta kendini gösteren gerçeğin, kendimizden başka bir hakikatinin olmadığını göreceğiz. Yani “Ben” bizzat “İşitme” kalıbında zuhur etmiş ve işitme işlevini yerine getiriyor. Böylece kendi benliğimizi, işitme işlevinde hazır bulmaktayız. Yani mütecelli, işitme işlevinde bizzat cilvelenmektedir. Bu makamda “İşitmek” işlevini “Ben” ve “Ben” i de “İşitmek” olarak algılayacağız. O da bir cüz’ün tecellisiyle değil, bütün varlığıyla hazır olmaktadır.

    Keşke varlığınla, dilin de olsaydı

    Ta varlıklardan perdeler kalksaydı.
    İmam Ali b. Musa er-Rıza (as), babaları yolu ile hz. Peygamber’den (s.a.a) şöyle buyurduklarını naklediyor:«Allah’ı yaratıklarından birine benzeten, onu tanımamıştır.»
    Tevhid, (Tevhid ve teşbihi ret babı), 47.s.

    ”Ben”in Çeşitli Mertebeleri: Kendi “Ben”liğimiz üzerine bir başka açıdan düşündüğümüzde, onu şöyle görüyoruz: İşitme cilvesiyle duyan, görme cilvesiyle gören, tad alma cilvesiyle tadan, dokunma cilvesiyle dokunan; aynı zamanda Akıl cilvesiyle akleden, hayal cilvesiyle hayal kuran ve diğer cilvelerle farklı boyutlarda işler gören “Ben”, aynı zamanda farklı durumlarda, farklı işlerde ve farklı oluşlarda karar kılmaktadır. Bir iş, onu diğer işlerden ve bir durumda oluş, onu diğer durumlardan alıkoymamaktadır. Onun hiçbir işi diğerine engel teşkil etmemektedir.

    «Göklerin ve yerin Hükümdarlığının Allah'a ait olduğunu bilmez misin? Allah'tan başka dost ve yardımcınız yoktur.»Bakara, 107

    «Allah'ın bırakıp kendilerine yarar da, zarar da sağlayamayacak şeylere ibadet etmektedirler. Kâfir, (asıl) kendi Rabbine karşı (şeytana) arka çıkandır.» Furkan, 55

    «Allah'ı bırakıp taptığınız, sizin ve babalarınızın adlandırdığı putlardan başka bir şey değildir. Allah onların doğru olduğuna dair bir delil indirmemiştir. Hüküm vermek ancak Allah'a aittir; kendisinden başkasına değil, O'na tapmanızı emretmiştir. Bu, dosdoğru dindir, fakat insanların çoğu bilmezler» Yusuf, 40

    “Ben” Vatanından Uzaklaşmak:

    Düşünce makamında ve yalnızlık halvetinde, kendimize dönüp, “Ben”liğimizde seyrettiğimiz zaman, kendimizi kayyumumuzla birlikte yapayalnız buluruz. Bu arada kendi kurb (yakınlık) makamımızdan ve olmamız gereken konumdan oldukça uzak kaldığımızı ve birçok şeyi elden verdiğimizi ayni bir şuhud ile anlarız. Diğer bir tabirle, oldukça zorlu ve ıstırap verici bir gurbet hissi varlığımızı sarar. Kendimizle asıl mekânımız olan kurb ve şuhud-u kâmil makamından oldukça uzaklaştığımızı ve asıl makam ve mekânımızla aramızda nice hicapların oluştuğunu ve fasılaların çoğaldığını müşahede ederiz.

    4- Visal ve “Ben”in Hicranı:

    Düşünce ve seyirle, ondan ayrı ve hicap arkasında olmamıza rağmen, o hazrete oldukça yakın olduğumuzu da anlarız. Yani hem o bize yakın ve hem biz ona yakınız. Bu yakınlık, oldukça şiddetli ve derindir. Ayeti kerimede şöyle buyuruyor: «And olsun ki insanı Biz yarattık; nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz; Biz ona şah damarından daha yakınız.»[ Kaf, 16 ]

    şu ana kadar içinde bulunduğumuz zanların, bizi daha fazla hicaplar ardına itmekten ve hedefe ulaşmayı zorlaştırmaktan başka bir işe yaramadığını görüyoruz.

    Eğer arada hicap ve perde yoksa bu hicran ve mahrumiyet neyin nesidir ve kimin içindir? Meğer o hazret, bize kendimizden daha yakın, her yeri ve her şeyi kuşatan (muhit) ve her yerde ve her şeyin yanı başında hazır ve nazır değil midir? İmam Ali şöyle buyuruyor: «Sensin münezzeh olan, her şeyi ve her boşluğu dolduran sensin ve hiçbir şey senden mahrum değildir.» Bihar-ul Envar, 25. C, 28. S, 46.
    “Ben”liğinin asıl makamına doğru hareket etmekten ibarettir. Bu iş, takva yolunu tahsil etmekten başka bir şekilde elde edilemez.
    [Makalat, Suruş, 3.c, 223-253. S. ]
    Hak ile Aşk ile
  • 1- Öfkenin vücuttaki yeri başla beyin arasıdır.
    İnsan öfkelenince akıl baştan çıkar.
    2- Tamah, yani mala düşkünlüğün yeri yüzün üst tarafıdır. Burası aynı zamanda hayanın da yeridir.
    İnsanı tamah kaplayınca haya yüzden kaybolup gider.
    3- Haset.. Çekememezliğin yeri ise göğsün içidir. Burası ilmin de yuvasıdır.
    Göğüs hasetle dolunca ilim insanı terk eder.
    İlimsiz insan cahil olur. Cahil hata üstüne hata işler.