• 296 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10 puan
    Dünya tarihinin en zorlu yılları zamanları 19.yüzyıldır. Fransa devrimi, sanayi devrimi, ulusalcılık, liberal ekonomik derken insanlık tarihinde hiç olmayan bir fikir sıçraması oldu. Çok sert değişimlerin olduğu bu yüzyılda, radikal olmayan Osmanlı politikası da nasibini almıştır.

    Osmanlı şehzadeleri bir gözleri gökte bir gözleri toprakta büyürler. Bu debdebeli büyüme şekli, Osmanlı ailesinin erkek üyelerinin imparatorluk için verdikleri kefarettir. II. Mahmut tahta geçişinden II. Abdülhamit’in tahtan inişine kadar gelir kanyakları tıkanmış, devamlı güç kaybeden bürokrasisi, devlet kültüründe hiç görülmeyen uygulama ve entrikaları ile tam bir trajediydi. Modernleşme sürecinde siyasi, toplumsal ve kültürel değişim tek tek ele alıp bütün hepsine reform yapıldı. Sistemi en büyük sorun olan yeniçeri ortasına ilk müdahaleyi yaptı. Padişahın talimatı olsa da medreselideler ve halk bu zorba taifesini linç edercesine ortadan kaldırdı. Çağdaş ülkelerde aynı sorun olsa da yeniçeri devletin her kuruma sirayet etmiş bir cemiyetti. Bu kurum kalkması ile maliye, ilmiye, kalemiyle kısacası bütün bürokrasiye ıslahat getirildi.

    "Osmanlılık bir yaşam tarzı ve toplum düzeniydi, henüz bir ideoloji değildi.’’ Kitapta 19. Yüzyılda ulusalcılık akımının imparatorluğun nasıl etkilediğini anlatmaktadır. Her aşamasında insanların beraber yaşayabildiği bir toplumun yediği bir darbedir. Her toplum zamanın akışı içinde sürekli değişim geçirir. Osmanlı toplumu da kuşkusuz bu genel kuralın dışında kalamaz. Balkan Osmanlısında toplumların büyük güç umutlarıyla yaptıkları diplomatik manevralar sonu hep hayal kırlığına uğradılar. Yeni ideolojiler Avrupa’nın aristokrat ailelerinin işine yaramıştır. Balkanların bulunmayan bu tür düşünceler gibi ilk krallar da Orta Avrupa’dan ithal edildi.

    Tanzimat dönemi paşaları zorlu bir zamanda dengeli bir siyaset izlediler. Merkezileşme akımını küçük ve düzgün açılarla başardılar. Sarsıcı ve değişken bir zeminde otoritenin parçalanmasını ve parçalanan düzenin kurumsallaşmasını sağladılar. Bu sureci kimse rezalet veya görkemli bir dönem diye okumamalıdır. Bu yüzyıl bir son değildir. Cumhuriyetimizin temellerini bu dönemde atıldığı aşikârdır. Bu tarihi çalışma bize Osmanlı imparatorlunun geri kalmadığını, bu süreci atlatan devletlerin radikal değişiklikler yaptığını göstermektedir.
  • Rusya'dan sonra Ermeni himayesi İngiltere'ye geçti.

    Ermeniler Berlin Kongresine kadar nüfuz etmeyi bildiler ve bulundukları vilâyetlerde Müslüman unsurlara karşı himaye edilmeleri için Osmanlı Devletinden teahhüt koparmayı sağladılar.

    Ermeniler, en fazla yayılmış bulundukları ve âdeta sahiplik iddia ettikleri vilâyetler olarak, Erzurum, Van, Muş, Bitlis, Diyarbakır, Maraş ve Adana büyük havzasiyle Sason ve civarını gösteriyorlardı.

    Ruslar müstakil bir Ermenistan fikrini korurken, İngilizler, yalnız «islahat» teranesi peşinde geziyor ve daima hiçbir şey yapılamadığını ileri sürerek, Ermeni vesilesiyle dilediği siyasi menfaati elde etmeye bakıyordu.

    (Viktor Berar) isimli müellif, «Sultanın Politikası» adlı eserinde bu noktaları, apaydınlık, izah eder.

    Bir taraftan da Ermeniler, Abdülhamid devrinde, en üstün imtiyazlara nail olmakta devam ediyorlardı. Sarayda ve Bábiáli’de en nazik makamlar Ermenilerin elindeydi. Maliye Nazırı Agop Paşa, «Hazine-i Hassa» Nâzırı Ohannes Paşa vesaire vesaire...

    Ne gariptir ki, kendilerine yurt olacak yer Kafkasya olduğu ve buralarda Ermeniler fevkalade çoğalmış ve gelişmiş bulunduğu halde, müstakil vatan bakımından gözleri oralarda değildi de, üstelik oraların sahibinden gelen teşvikle, buralardaydı.

    Tanzimattan beri bütün bu ihtiraslarla yanıp tutuşan Ermeniler (Hıncak) ismiyle Paris'te bir cemiyet kurmuşlar, sonra cemiyetlerini Londra'ya taşımışlar ve milletlerini birleştirip sosyalizma çerçevesinde idare etmeyi gaye edinmişlerdi. İlerdeki anarşist ve ihtilâlci Ermeni komitelerinin ilk nüvesi (entellektüel) şekli olan bu cemiyet, gûya Osmanlı Devletinden Ermeniler adına istiklâl istemiyor, daima o mahut teraneyle “islahat» ve adalet diliyordu.

    Rusya ise Kafkasya'daki Ermenilerin daha fazla çoğalmaması ve o yerlerin gitgide aslî Ermeni vatanı yerine geçmemesi için, sınırlarını Osmanlı Ermenilerine kapatmıştı. Bu da Ermenileri kızdırıyordu.

    İkinci Abdülhamid o harikulâde siyasî dehåsiyle bu tezatları sezdi ve Rusya'yı zaif noktasından yakalayıp onunla Ermeni meselesi üzerinde zimni bir anlaşmaya vardi; ve aşırı derecede şımaran Türkiye Ermenilerine karşı sert tavırlar almaya başladı. Ermeniler hakkında «islahat» isteyen Said Paşa'yı, Ermenilerden rüşvet aldığı şüphesiyle kuvvetten düşürürken, bütün Ermeni müesseselerini, hususiyle mekteplerini murakabe altına aldı. Fermanla açılmamış olan ve fesat yataklarından başka bir şey olmayan Ermeni mekteplerini kapattı. Böylece, 1889 senesi, Türkiye Ermenileri hesabına, diledikleri gibi at oynatamayacaklarıni anladıkları bir yıl oldu.

    1890 da Patrik Âşıkyan Efendi Bábiáli'ye kafa tutmaya giderken, Abdülhamid en nefis emirlerinden birini verdi:

    -- Bütün Ermeni kiliselerini, aynı saat, aynı dakikada, temellerinden çatılarına kadar arayınız!

    Kiliseler arandı ve birkaçında zararlı evrak, gizli muhabereler, silâhlar ve bombalar bulundu.

    Artık Abdülhamid ile Ermeniler arası açılmış oluyordu. Artık Ermeniler de, vatanperverlik satan bazı sözde Türkler gibi, Abdülhamid'e, hàin, müstebid, zalim, gaddar, kızıl sultan yaftalarını takabilirlerdi.

    Böyle olmadı.

    Bu yaftaları bizzat Ermeniler yazdı ve bahsettiğimiz sözde Türklere hediye ettiler. Yani Abdülhamid düşmanlığında, Ermeniler Türkleri değil, Türkler Ermenileri taklit ettiler.

    «Kızıl Sultan» tâbiri, doğrudan doğruya Ermeni buluşudur; ve dünyada bir eşi gelmemiş derecede merhametli bir Hükümdara, bu, hakikate yüzde yüz ters sıfatı yakıştıran Ermenilerdir. Yeni nesiller de bu eski Ermeni buluşunu hakikat diye kabullenmiş, Ermeni kafasiyle düşünmeye mahkûm edilmiştir.

    Londra'daki (Hinçak) Komitesi bir müddet sonra zahiri fikir pençesini de attı ve (Truşak - Sancak) ismiyle, doğrudan doğruya ihtilâlci bir komite vücuda getirdi. (Hinçak) Cemiyeti, sadece fikirde, Ermenilere hak arar ve Türkiye'den ziyade Ruslardan şikâyet ederken, (Truşak) cılar, aksine, Rusya'nın desteğiyle, Türkiye'de bir Ermeni ihtilâli doğurmaya memur edildiler.

    Avrupa'daki Ermeni Kurmayları bir takım fedai ajanlariyle bütün Türkiye'ye, hususiyle Türkiye'deki Ermeni mintikalarına yayılmak ve her yerde hâdise çıkarmak plânını takip ettiler ve bir tedhiş hareketidir, koparmaya koyuldular. Orada, burada, jandarmalar öldürülüyor, müslüman olan bir Ermeni kızı bahanesiyle evler yıkıliyor, bu gidişe aykırı olan Ermeniler öldürülüyor, tarlalar çiğneniyor, haneler basılıyor...

    Ermeni Komitecileri, 1894 yılı Ekim ayında, Sason böl. gesinde bir ihtilâl teşebbüsüne giriştiler. Ecnebi devletler, Ermenilerin muradına uygun olarak hemen hâdiseye müdahale etti. Osmanlı, Fransız, Rus, İngiliz temsilcilerinden bir heyet 6 ay kadar bir müddetle Muş'ta, olayları inceledi. Yazılan rapor Osmanlı idaresi ve Kürtler aleyhine, Ermeniler lehineydi. Avrupa murahhaslarının «Mavi Kitab»ina göre, hâdisede, tarafların verdiği kayıp, 4500-5000 kişiye yükseliyordu.

    1880 den beri Sason muhitinde başlayan hareketler 1894 de tam bir ayaklanma halini alırken, vaziyet Diyarbakır'a sirayet etti. Orada da bilançosu 1191 ölüye varan boğuşmalar oldu.

    Nihayet 11 Mayıs 1895'de, Avrupa Devletleri Båbråli'ye müşterek bir nota verdiler ve devletin iç işlerine tam bir müdahale belirtici tekliflerde bulundular. Abdülhamid, bu tekliflerin hepsini reddetti. Fransız Hariciyesi, İngiliz'lere rağmen Abdülhamid'i tutuyor ve böyle, sayısız müdahalelerle bir iş görülemiyeceğini, Abdülhamid'e yardım etmek gerektiğini ileri sürüyordu.

    Nihayet 1895 yılı Eylül ayının sonunda, hadise, Istanbul sokaklarına kadar döküldü. Ermeniler bir zabit öldürdüler ve Padişah tarafından verilen emir üzerine silahla mukabele gördüler. Çarpışma bir hafta kadar devam etti. Ekim ayının 8 inci günü Trabzon'da da baş kaldırmalar oldu ve burada da 300-400 Ermeni öldürüldü.

    Abdülhamid Ermeni meselesinde daha evvel izah ettiğimiz gibi, iki tarafın da aynı tebaaya malik bulunması ve aynı şartlarla karşı karşıya gelinmesi yüzünden, Rusya ile sözleşmeksizin anlaşmış bulunuyor, İngiltere ise bu vaziyetten küplere biniyor ve Rusya'yı darıltacak, hatta onun hâkimiyet hakkına dokunacak kadar ileriye gidiyordu. Artik Balkanlar yolundan İstanbul'a ve Ege Denizine innes ten ümidini kesen Ruslar, şimdi Doğu Anadolu yolundan iskenderun ve Kudüs yönünü kollamaya başlıyorlar, bu emel de İngiltere'nin doğu müstemlekeleri ve nüfuz sahası bakımindan işine gelmediği için Rusya'nın karşısına dikiliyor ta bu bakımdan Ermeni meselesi, taraflar arasında bir ba haneden ibaret kalıyordu. Ruslar, istilà yollarında daima kargaşalık ve arkalarında emniyet aradıklan için, Abdülhamid ile karşılıklı olarak, Ermenileri, baskıya almak fikrinde birleşmiş bulunuyorlardı. İngiltere ise, Doğuda, Afganistan, İran ve Türkiye üzerinde Rus nüfuzuna tahaminat edemediği için daima aleyhtar tavır alıyor; ve bu del baçlı vaziyet, her iki tarafı idare yoluyle istedigi gibi me reket etmek niyetindeki Abdülhamid'i ve neticeler istiklâl kazanmaya başlayan Türk politikasım mes'ut ediyordu.
    Necip Fazıl Kısakürek
    Sayfa 236 - sh:236-239 ÜÇÜNCÜ FASIL DEVR-İ HAMÎDÎ/ HAFİYE TEŞKİLÂTI
  • Damat İbrahim Paşa, Avrupa'yı tanımanın Osmanlı dış politikası için önemli olduğuna inanan ilk Osmanlı sadrazamıydı. Bu inançla İstanbul'daki Avrupa elçileriyle düzenli bir ilişki kurdu, ilk kez dışarı Osmanlı elçileri göndermeye başladı. Paris ve Viyana'ya giden bu elçiler yalnızca diplomatik ve ticari antlaşmalar imzalamaya değil Avrupa diplomasisi ve askeri gücü hakkında bilgi edinmeye de gitmişlerdi. Yirmisekiz Çelebizade Mehmet Efendi Paris'e(1720-1721), Maliye Müsteşarı İbrahim Paşa Viyana'ya(1719), Nişli Mehmet Ağa Moskova'ya(1722-1723), Mustafa Efendi Viyana'ya(1730) ve Mehmet Efendi Lehistan'a(1730) giderek sadrazama buralardan raporlar gönderdiler... Osmanlıların artık Avrupa'daki iç gelişmelerden habersiz yaşayamayacakları gerçeğini kabuldü.
  • Laik reformlar ve bunların yarattığı kriz, bireyleri, kurtuluşu başka bir dinde aramaya itmedi fakat tüm bireysel ve toplu varoluş şekillerini çeşitli düzeylerde yeniden gözden geçirmeye zorladı. Bu reformlar ve kriz, bireyi bir yandan eski Türk ve Müslüman kimliğine yabancılaştırırken diğer yandan da kendisine yeni bir kimlik tanımlaması için hummalı bir arayışa sürükledi. Böylece, geçmişte yalnızca Türk ve Müslüman olarak tanımlanan kimliğe yeni bir boyut eklendi: Evrensel toplumun bir üyesi olmak. Tüm bunlar, Türklerin iç dünyalarında çatışma ve gerilimler yarattı.

    DP’nin 1950 sonrasında yaklaşık iki yıl boyunca uyguladığı liberal ekonomi politikası, giderek bir devletçilik politikasına dönüştü. Ancak bu devletçiliğin, 1931-45 dönem inde yürürlükte olan devletçilik politikasının aksine, farklı ekonomik ve politik hedefleri vardı. Zira devlet, girişimci orta sınıfların kalkınmasında önemli bir rol üstlendi. Oysaki dışarıdan bakıldığında Menderes’in en büyük hedefi, ne pahasına veya ne şekilde olursa olsun ekonomik kalkınmanın gerçekleştirilmesiymiş gibi görünüyordu.

    Devlet, bir yandan çimento, şeker, enerji ve inşaat sektörlerine yüksek miktarda yatırım yaptı; diğer yandan da özel girişimi teşvik etmeye çalıştı. Bu amaçla, çiftçiye cömert krediler dağıtıldı. Bunun yanı sıra yabancı sermayeye vergi muafiyetleri ve ayrıcalıklı koşullar sunuldu.

    Bu arada kır nüfusunda bir azalma yaşanıyordu: 1950’de toplam
    nüfus içerisindeki payı yüzde 78,3 olan kır nüfusu, 1960 a gelindiğinde yalnızca yüzde 71,2 oranında bir paya sahipti. Tarımın milli gelir içindeki payının durumu da benzer oldu ve 1961’de yüzde 42’ye geriledi. Sanayinin milli gelir içindeki yeri ise genişleyerek yüzde 16’dan 23’e tırmandı. Buna rağmen senelik dış ticaret açığı bir hayli büyüdü: 1950’de 22 milyon dolar civarında olan açık, 1961’e gelindiğinde 162,8 milyon dolara ulaşmıştı. Son dönemlerde yapılan çalışmalara göre Türkiye’nin reel milli gelirindeki artış, 1950-53 dönemindeki yaklaşık yüzde 6’lık yükselişin ardından yavaşlamıştır. 1961 yılına dek yıllık yaklaşık yüzde 3 civarında seyreden reel milli gelir artışı, 1961’den sonra tekrar artmaya başladı. Devlet, fiyat sübvansiyonları ile oldukça büyük kredi ve makine imkânlarıyla çiftçiyi destekledi.

    Gerçekte yalnızca çok küçük bir grup bunlardan yararlanabildi.9 Buna rağmen, kırsal bölgedeki ekonomik faaliyetler çeşitli şekillerde teşvik edilebildi. Mükemmel tasarlanmış bir yol yapım projesi sayesinde bölgeler arasındaki iletişimin geliştirilmesi ve su projeleri gibi çeşitli çalışmalar, kırsal bölgelerdeki ekonomik kalkınmayı canlandırdı. Denetimlerin kalkması ve politik faaliyetlerin yoğunlaşması da köylü üzerinde etkili oldu ve ekonomik kalkınmayı hızlandırdı. Türk köylüsü kendi değerinin farkına vardıkça eski yaşama alışkanlıklarını ve düşüncelerini değiştirmeye başladı. Köylü, yaşam koşullarını iyileştirecek fırsatlar talep ederken artık bunu yönetenlerin bir lütfu olarak
    görmüyordu. Daha iyi yaşam koşulları talep etme hakkı, köylünün doğuştan sahip olduğu bir haktı. Kırsal kesimden çok sayıda aile, daha iyi bir gelir beklentisiyle kentlere göç etti. Bu göçler, geniş çaplı toplumsal ve siyasal sorunlar doğurdu.

    Görece elverişli şartlarda başlayan ekonomik kalkınma, bir ölçüde
    esenlik sağlamıştı. Bu durum, 1954 genel seçimlerine de yansıdı.
    DP’nin kazandığı 504 koltuğa karşı CHP 31 ve MP yalnızca 5 milletvekili çıkarabildi.11 Seçimlerde kazandığı zafer DP’yi ekonomik kalkınmayı iyice hızlandırmak için enflasyonist politikalar uygulamak konusunda yüreklendirdi. Giderek büyüyen bütçe açığı, enflasyon ve Türk Lirasının değer kaybetmesi gibi olumsuzluklar 1953 yılında iyice açığa çıktı. Enflasyon, maaşlı çalışanların yaşam standartlarını bir hayli aşağı çekmişti. Fiyat mekanizması altüst olmuş ve piyasalar normal işlevlerini kaybetmişlerdi. İthal ürünlerin fiyatları da fırlamıştı. Tüm bunların bir sonucu olarak devlet denetiminden ve bürokratik formalitelerden hiçbir verim alınamaz olmuştu. Dolayısıyla ekonomi tıkandı ve kaynak dağılımında yaşanan bozukluk, ekonominin genel olarak kötüleşmesine neden oldu.

    1950-59 yılları arasında Türkiye’de kentlerde ve yarı kırsal bölgelerde yaşayan en alt sınıflar arasında yeni bir sermaye grubu yükseldi. Bu küçük grubun yanı sıra, ekonomi konusunda görece yüzeysel bir liberal görüşe sahip olan girişimcilerden oluşan saldırgan bir grup daha ortaya çıktı. Bu grupların üyelerinin büyük bir kısmı iktidardaki DP ile ilişki kurarak Partinin yerel yönetim kurullarında başkan veya üye olarak yer aldılar. Aslında bu sınıflar, Türkiye’nin yeni orta sınıfını oluşturuyorlardı: Aileleriyle birlikte sayıldıklarında Türkiye’nin nüfusunun 1960’ta yaklaşık yüzde 10-15’ini ve 1970’te yaklaşık yüzde 25’ini teşkil ediyorlardı. Yüksek gelir ve toprak sahibi olan aileler ise, tek partili dönemde CHP’nin yanında yer alarak devletçi politikalardan faydalanmışlardı. Bunlar, yükselişe geçen yeni orta sınıfı yolsuzlukla, politik oportünizmle ve tabii ki irtica ile suçladılar. Bu üst sınıfın en genç üyelerinden ve bürokratların
    çocuklarından oluşan çekirdek grup, nihayet 1954 sonrasında DP’ye karşı örgütlü bir muhalefet yarattı.

    Ekonomi politikası konusunda partiler arasında bir ihtilaf yaşanıyordu. DP Hükümeti, plansız ekonomi politikası nedeniyle eleştirilere maruz kalınca, basına ve muhalefete çeşitli kısıtlamalar getirerek tepki verdi.12 Fevzi L. Karaosmanoğlu liderliğindeki bir grup DP milletvekilinin, Partinin 1955’teki kongresi esnasında, Celal Bayar ile Adnan Menderes tarafından kurulmuş olan despot yönetime karşı çıkma girişimi işe yaramadı. DP’nin Meclis grubunda çıkan isyan da bir sonuç vermedi. Gücü hafifçe sarsılan Menderes, Partinin denetimini tekrar ele geçirdi ve muhaliflerini tasfiye etmeyi başardı.

    Halk tarafından seçilerek Türkiye tarihindeki ilk gerçek sivil idareyi kuran DP ise, eski ve yeni gruplar arasındaki dengeyi sağlamak konusunda başarısız olduğu için darbeyle iktidardan indirildi. Fakat artık modernistler, “eski” seçkinlere dönüştüler. Girişimci orta sınıflar ise, Türkiye’nin “yeni” seçkinleri oldular. İhtilal teşkilatının arka planı, darbenin büyük ölçüde zümreler arası çatışmalar nedeniyle gerçekleştirildiğini kanıtlamaktadır.

    Askerî idare hızla işe koyuldu. 38 subaydan oluşan MBK, 1924 Anayasası’nı kaldırarak kendi hazırladığı Geçici Anayasayı 12 Haziran 1960’ta kabul etti. Bu Anayasa, MBK’yi yönetimde yasal olarak yetkili kıldı.23 Komite, siyasi mahkûmları serbest bıraktı; basın ve toplanma özgürlüklerini tekrar tanıdı. Yürütme yetkisi Bakanlar Kuruluna bırakıldı.

    MBK içinde, uzun ve güçlü bir askerî idarenin toplumsal reformlar gerçekleştirmesinden yana olan grup ile sivil demokratik düzene en kısa sürede dönülmesini isteyenler arasında bir mücadele yaşanıyordu. Bu ihtilaf, reformların ve güçlü iktidarın en ateşli on dört savunucusundan meydana gelen grubun 13 Kasım 1960’ta tasfiye edilmesiyle sona erdi. Bu gruptakiler, denizaşırı görevlere tayin edildi. Böylece sivil düzene geçişin yolu açıldıysa da toplumsal reformlara ilişkin sorun çözümsüz kaldı.


    1960 İhtilali, istemeden de olsa eski düzenden kalma toplumsal
    yapıları ortadan kaldırdı. Böylece Darbe, yeni anayasal sistem içinde yeni orta sınıfın daha fazla politik ve sosyal güç kazanmasına izin verdi. İhtilal aynı zamanda toplumsal kuvvetlerin, hâlen varlığını sürdüren gelenekçiliğin elinden kurtulmalarına olanak tanıyarak onlara, kendi güç ve çıkarları doğrultusunda hareket etme özgürlüğü sundu. Anayasacılık, parlamentarizm ve liberalizm, yani orta sınıfın geleneksel değerleri, yeni düzendeki en temel siyasi inanç hâline geldiler.

    9 Temmuz 1961 tarihinde referandumla kabul edilen anayasa
    metninin giriş kısmında, Türk milliyetçiliğinden ilham alan ulusal
    bağımsızlık ve ilerleme ile hukukun üstünlüğüne ve sosyal adalete duyulan inanç ifade edilmişti. Anayasa, vatandaşların korumasına emanet edilmişti. îkinci maddede, Türkiye Cumhuriyeti, demokratik, laik, sosyal ve insan haklarına saygılı bir devlet olarak tanımlanmıştı. Yasama yetkisine sahip olan TBMM, altı yıl için seçilen 150 üye ile Cumhurbaşkanı tarafından atanan 15 üyeden oluşan bir senatodan ve dört yıl için seçilen 450 milletvekilinden oluşan bir millet meclisinden meydana geliyordu. Bu iki meclis birlikte yedi yıl boyunca görev yapacak olan cumhurbaşkanını seçiyorlardı. Parlamento dışından bakanların da katılabileceği yürütme organı, yasamanın denetimine tabiydi. Yargının tam bağımsızlığı ve dokunulmazlığ ıtanınmıştı. Adliye mahkemelerinin hâkimlerinin özlük işleriyle ilgili meselelere bakan bir Yüksek Hâkimler Kurulu kurulmuştu. Yeni kurulan Anayasa Mahkemesi ise, her türlü kanunun
    Anayasaya uygunluğunu denetleyecekti. Bireysel hak ve özgürlüklerin garanti altına alınması amacıyla yargıya erişim kolaylaştırılmış, yürütme üzerinde bir denetim mekanizması oluşturulmuş ve Anayasa Mahkemesi kurulmuştu.

    Anayasa, toplumsal adaletin ve hızlı ekonomik kalkınmanın gerçekleştirilmesi için hükümete çağrıda bulunuyordu. Bir yandan da bireye aşırı geniş hak ve özgürlükler tanıyan Anayasa, özel girişim ve mal güvenliği özgürlüğünü tanıyordu. Böylece, yeni Anayasa, Türkiye’de mevcut olan hukuksal yapının içine sıkışıp kalmaktan ziyade, politik kalkınmanın devamlı olması için gereken siyasal standartları sağlamaya ve geleceğe dair yeni hedefler belirlemeye çalıştı.

    Yassıada Mahkemeleri 15 Eylül 1961’de sona erdi: On
    beş kişi ölüm cezasına çarptırıldı ve geriye kalanlar, bir ay ile ömür boyu süreler arasında değişen çeşitli hapis cezalarına çarptırıldılar. İdama mahkûm edilenler arasından yalnızca Adnan Menderes, (eski Maliye Bakanı) Haşan Polatkan ve (eski Dışişleri Bakanı) Fatin Rüştü Zorlu -içeriden ve dışarıdan gelen ısrarlı af taleplerine rağmen idam edildi.

    Meclis seçiminde nispi temsil sistemi uygulanıyordu; oysaki senatörler çoğunluk sistemine göre seçiliyordu. Dolayısıyla 1961-64 döneminde üç farklı koalisyon hükümeti kuruldu ve bunların tümüne İnönü başkanlık etti.

    Modernistler için laik bir düşünce okulu olan Atatürkçülük,
    gelecek reformlara ve kabul edilmeyen reformların reddedilmesine ilişkin bir fikirler bütünüydü.34 Sosyalistlerin gözünde Atatürkçülük, devletçi, kolektivist ve güçlü bir rejim anlamına geliyordu. Yeni orta sınıfları destekleyen bazı aydınlara göre ise Atatürkçülük demek, liberalizm ve teşebbüs hürriyeti demekti.
  • 375 syf.
    Stiglitz, Clinton hükümetinde, Dünya Bankası'nda ve çeşitli ekonomik örgütlerde görev almış, 2001 yılında Nobel Ekonomi Ödülü'ne layık görülmüş bir ekonomist.

    İktisatta para ve maliye politikası araçlarından herhangi birinin oranını yukarı veya aşağı yönde değiştirdiğinizde domino etkisiyle birçok diğer değişkeni de aynı veya aksi yönde değiştirme imkanına sahip olursunuz. Bu politika araçlarını dengeli bir şekilde kullandığınız takdirde; toplumun çoğunluğunun hayat standartlarını, refah düzeylerini olumlu yönde etkileyebileceğiniz gibi; devletin içindeki çıkar gruplarının, tekel olmaya çalışan azınlıktaki piyasa yapıcılarının oyun araçlarına dönüştürdüğünüz takdirde çoğunluğu azınlığın gönüllü köleler haline getirmeniz çok da zor olmaz.

    Yazar eşitsizliğin kaynağını da; küresel gelirin büyük çoğunluğuna sahip yüzde 1'lik dilimdeki büyük küresel şirketlerin, şahısların gelirlerini kat ve kat arttırırken; kendi çıkarlarının toplumun geri kalanın çıkarları ile aynı olduğuna dair siyasal, ekonomik, sosyal algı manipülasyonlarında yattığına özellikle işaret ediyor.

    İstihdam, enflasyon, büyüme üçgenindeki ekonomik politikaları kısa vadeli siyasi amaçlar yerine, sürdürülebilinir, uzun vadeli toplumsal yarara yönelik olarak planlayıp uygulayabilirsek; eşitsizliği azaltabileceğimize ve daha dengeli bir ekonomik yapıya sahip olabileceğimizi yazar öncelikle vurguluyor.

    Anlatım tarzı ekonomiye aşina olmayan insanların da anlayabileceği tarzda.

    İyi okumalar.
  • Politika, hukuk, felsefe, din, edebiyat, sanat vb alanlardaki gelişmeler, hep ekonomik gelişmeye dayanır. Ama bunlar aynı zamanda hem birbirini hem de ekonomik temeli etkilerler. Ekonomik durumun biricik neden ve tek başına etkin öğe olup, bunun dışında kalan her şeyin salt edilgen bir rol oynadığı söylenemez. Aslımda son toplamda ağırlığını koyan ekonomik zorunluluk temeli üzerine bir karşılıklı etkileşim söz konusu olur. Örneğin devlet, koruyucu gümrükler, serbest ticaret, iyi ya da kötü maliye politikası eliyle ekonomiyi etkiler. Almanya’nın 1648 sonrasındaki acıklı günlerinde, Alman burjuvazisinin, önceleri dünya işlerinden el etek çekmesi, sonraları da duygusallığa kapılması ve prenslerle soylulara dalkavukça boyun eğmesi bile ekonomik etkiler, doğurmaktan uzak kalmamıştır.