• “Prometheus kimdir? Yunan mitolojisinde, insana hizmet etmek için öbür tanrıları aldatan bir tanrıdır. Bir gece bütün tanrılar uyurken, İlâhî ateşi çalıp, insana teslim etmiştir. Öbür tanrılar bunu öğrenince, onu zincire vurmuşlardır. İnsanlığın kutsal ateşe sahip olmasından ürkmüşlerdir, çünkü insanların sonsuza değin karanlıklarda ve zayıf olarak kalmasını ve hiç bir zaman meleklerin yanında bir noktaya çıkmamasını istiyordu.

    Prometeci inanç ve prometeci bir toplum fikrini hümanist sosyologlardan alan, Saint Simon’un ve sonradan Proudhon’unun etkisinde kalan Marx, bu durumda, tıpkı üstadları gibi, Yunan mitolojisinden bir din görüşü devralmıştır. Bütün büyük Doğu dinlerinin böyle bir anlayışa bütünüyle karşı olduklarını bilmeden, Yunan dinindeki bu tanrı insan ilişkisini bütün dinler için genelleştirmiştir. Doğu dinlerinde, insan için çok merhametli ve şefkatli bir Tanrı vardır, fakat Yunan dinindeki tanrılar, insana kıskanç ve kötü niyetlerle bakar ve onu kendilerine rakip görürler. Doğu’nun dinî mesajı, insanın yerden göğe, maddî ve hayvani mertebeden, İlâhî ve melekî mertebeye yükselmesine dayanır.”
  • Sırtımda elli yılı taşıyorum ve ben yine hep fakirin fakiriyim.
  • Yazar,yaşayabilmek,yazı yazabilmek içn para kazanmalıdır.ama para kazanmak için yaşamaya ve yazı yazmaya da kalkmamalıdır.
  • Kulluk içinde özgürlük için didinmek,topuz yerine topluiğne ile dövüşmek kötü şey.
  • Tanrılar şimdiye kadar yeryüzünün üstündeyseler,bundan böyle yeryüzünün merkezi oluyorlardı.
  • 128 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Komünist Manifesto dünyadaki öncü felsefi metinlerden biri olarak, tarihte köklü bir yere sahiptir. Beni şaşırtan ve hayal kırıklığına uğratan şey eserin ülkemizde okurlarla çok geç buluşabilmesi gerçeği oldu. Bunun bilgisini edindiğim uzun önsöz kısmı eser için bir hayli önem taşıyor. Eserin kendisi başlamadan evvel bulunan bu önsöz kısmında birçok bölüm var. Marx'ın kısaca yaşam öyküsü, aynı şekilde Engels'in, ve bu çevirinin öyküsü kısmı. Özellikle bu kısmı okurken birçok kez şaşkınlığa uğradım. Genç nesilden bir birey olarak ülkenin sancılı dönemlerini yaşamış, şahit olmuş değilim. Bu bağlamda, o döneme ait bazı mantıksız uygulamaları yıllar sonra öğrenmiş olsam bile bu bende derin bir şaşkınlık uyandırmaya yetiyor. Zamanında bu eseri çeviren insanlar dahi haksız yere mahkumiyete çarptırılmışlar. Sırf felsefi bir metni çevirdikleri için. Olay aslında sağ-sol meselesi değil. Mesele bir felsefi metnin çevrilmesinin engellenmesi. Eğer bu esere zamanında bakan gözler, felsefi bir düşünce sistemi içinde baksalardı, eseri bir propaganda aracı olarak değil, salt felsefi bir metin olarak görebilirlerdi. Bir düşünceye bakarken, (mesela bir metin içinde barınan bir düşünceye) tarafsızca yaklaşabilmek mühim bir meseledir. Tam olarak tarafsız olamasak dahi bize karşıt bir düşünce ile karşılaştığımızda onu, hakkında bilgi sahibi olmadan yargılamak yerine, sabırlı bir şekilde o düşüncenin içeriğini de anlamaya çalışmalıyız en azından. Tam tersi şekilde davranarak olaya mantıksal açıdan da bakamaz hale geliyoruz. Çünkü duygular işin içersine girmeye başlıyor. O olası karşıt düşünceyi bir anda günah keçisi ilan ediyoruz. Komünist Manifesto'yu bir insanın yanında okuduğunuzu düşünün. O kişi kalkıp size dese ki, "sen komünist misin" ne cevap verirdiniz? İnsanlar olarak öylesine sığ düşünüyoruz ki, herhangi bir düşünceye ait bir eseri okurken bile birbirmizi o düşüncenin yanlısı ilan etmekten çekinmiyoruz. Eğer birisi şu -izm'li bir kitap okuyorsa, bu onu şu -ist yapmaz.

    Bir düşünceyle baş edememenin, onu korkulacak bir hayalet ilan etmenin resmi bir kanıtı gibidir aslında çevirmenlerin dahi tutuklanacak raddeye gelmesi. Bir düşünceyi yok saymaya çalışmak kadar bizi kötü etkileyecek başka bir durum da yoktur aslında. Bu aslında o düşünceyi yok saymaya çalışanların cehaletlerinin de kanıtıdır. Çünkü düşünceyi yok saymaya çalışan biri, bilmediği için o düşünceden korkar. İnsan bilmediği şeye ürkek ve çekingen yaklaşır doğası gereği. Ama eğer işleyen bir zihnimiz varsa bunu korkulan şeyden neden korkulduğuna dair düşünmek için de kullanmalıyız. Demek ki o dönemin zihniyeti o denli tıkanıktı ki, kimse "ne diye bir düşünceden korkalım ki?" sorusunu soramadı bile. Korkulması gereken bir hayalet ilan ettiler ve bu hayaleti görmeyen herkese de şu -ist, bu -ist şeklinde kalıplar giydirdiler. Olduğu iddia edilen hayaletleri görmeyenler de gerçekçi bir görüşe sahiptiler şüphesiz, hayalet diye bir şeyin olmadığının daha en başından farkında olanlardı.

    Tabii bu durum daha en başından insanın düşünce özgürlüğünü de kısıtlayan bir durumdu. Eğer insan öğrenmek istediği herhangi bir şeye ulaşılması birtakım güçler tarafından engellenirse, bu insanın düşünce özgürlüğünün engellendiği anlamına gelir. Eğer sorgulayabilme ve düşünebilme bizim en temel ve derin yetilerimiz ise, bunları kullanmaktan neden alıkonalım? Düşünceyi yok saymaya çalışan zihniyet yüzünde itici bir gülümseme ile "yaptık işte, gizledik o şeytansı düşünceyi" düşünürken aslında yok saydıkları düşünceye muhalif olan insanların bile bilgi edinme ve düşünce özgürlüğü haklarını kısıtladıklarının farkında değillerdi. Eğer bir düşünceye karşı olduğumuzu iddia ediyorsak, bunu karşıt olan düşüncenin her türlü bilgisini edinerek, derinine inerek yapabilmeliyiz. İnsanlık olarak bir şeyi reddediyoruz ama neyi reddediğimizin farkında bile değiliz. Bir şeyi reddederken bile reddettiğimiz şey hakkında bilgi sahibi olalım ki, neyi neden reddettiğimizin en azından farkında olalım. Komünist Manifesto okuduğunuzu görüp "sen komünist misin" diyen insan bu farkındalığa maalesef sahip olamamıştır. Ona göre kendisine karşıt olan bir düşünceden ardına bile bakmadan koşup gitmek, kaçmaktır doğru olan. Beni şaşırtan şey; acaba insanlar hiç merak etmiyorlar mı? Başka bir deyişle, üstü örtülmeye çalışılan bir olgu var ortada, çevrenizdeki herkes bu olgunun kötü olduğunu ve ondan kaçınılması gerektiğini söylüyor. Nedensiz bir sonuç söz konusu resmen. Ortada hazır bir sonuç var (tıpkı hazır su, hazır yemek gibi hani), bu yüzden kimse asıl zahmetli kısım olan 'neden' kısmına girmeye cesaret edemiyor. Peki nasıl hiç merak etmiyor kaçan insan kaçtığı şeyin içeriğinin ne olduğunu? Kaçan insan kalabalıklarının arasında hiç kimse kafasına takılıp bir anda durup geriye dönüp kaçtığı şeyin ne olduğuna (belki de öyle bir şey olmadığına) neden bakamıyor? Hiç varolmamış olan bir hayaletten kaçmak niye? Bir hayaleti gördüğü için değil, onu gördüğünü söyleyenler yüzünden korkar korkan insan.

    Sözü çok fazla uzattım. Ama söz konusu eserin kendisi ile ilgili bir durum olunca düşüncelerimi dile getirmeden edemiyorum. Can Yayınları gayet iyi bir iş çıkarmış. Çeviri güzel, önsöz oldukça kapsamlı, birçok çeşitli bilgiye yer verilmiş, eserin sonunda da çeşitli Komünist Manifesto baskılarına çoğunluğu Engels tarafından yazılmış önsözler bulunuyor. Komünist Manifesto'nun oluşturulmasında rol oynayan etkenlerden biri Hegel'in eleştirisini dinden değil, toplumsal ilişkilerden yola çıkarak bir çözümlemeye dayandırmaktır. Yani asıl amaç bir grup yarı bilgili insanın iddia ettiği gibi salt din değildir. Ben kendim şahsen bir uzman değilim, sadece okuduğum, edindiğim bilgilerden bahsetmeye çalışıyorum. Ama şu ana dek Marx hakkında az biraz konuştuğum bir kısım kimse sürekli şunu söylüyor "Marx zaten din afyondur demiş" gibi. Bu benim dikkatimi çekti, çünkü birden çok insanda aynı ifadeye rastladım üst üste. Sadece bu kanı dile getirilince de, Marx bir anda din karşıtı olarak savaşmış, çarpışmış birine dönüşüyor bu insanların gözünde. Aslında bu da tıpkı üstte bahsettiğimize benzer bir durum. Belki de ondan bile beter. Çünkü bir olguyu hiç bilmemek, onu yarım yamalak bilip yorum yapmaktan daha iyidir. Bu bağlamda Marx'ın dikkat çektiği asıl düşünceler göz ardı edilmiş oluyor. Bu da bir nevi kendisine edilen bir haksızlık.

    Tarih ve tarihsel gelişmeler üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişki ve çatışmadan meydana gelmiştir aslında. Belki de ilk olarak bu şekilde düşünmemiz gerekiyor. Dünyanın zaten kendi işleyişi bile bir çatışmaya dayanırken, bunun toplumsal ve ekonomik açıdan çözümlenmesi bir hayli önem taşıyor. Bu karşılıklı çatışma tarihsel çağların kendisini oluşturmuş ve günümüze gelindiğinde bir tıkanıklık baş göstermeye başlamıştır. Bu tıkanıklığın ana nedenlerinden biri aslında şudur: Tarihsel çağları oluşturan çatışmalarda bir ezen taraf bir de ezilen taraf vardır. Ama ezilen taraf ezildiğiyle kalmamış, kendini ezenin statüsüne yükseltebilmiştir. Bu yükselmeler de çatışmayı oluşturmuştur. Mesela toprak köleliği döneminde toprak kölesi kendini komün üyesi konumuna yükseltmişti, tıpkı feodal mutlakiyet karşısında bir zamanlar ezilen küçük burjuvanın burjuvalığa yükselmesi gibi. Ama bu ezilenlerin yükselmesinin ve bu çabaların getirdiği, tarihsel çağları oluşturan temel omurgalardan biri olan (tarih çok omurgalıdır diyebilir miyiz?) bu çatışma çağımıza gelindiğinde tıkanmaya başlamıştır. Çünkü modern emekçi önceki çağlardaki mevkidaşları gibi yükselme şansına sahip değildir. Sanayinin gelişmesiyle birlikte modern emekçi yükseleceği yerde minimum yaşam koşullarının bile altına düşmüştür. Bu açıdan modern emekçiye yükselmeye şansı bile bırakılmamaktadır. Bu da tarihin ana omurgalarından biri olan çatışma etkenini devre dışı bırakmakta, bunun sonucunda da insanlık karanlık bir geleceğe doğru gitmektedir. Ana problemlerden biri işte budur.

    Eserin kendisi biçimsel olarak son derece etkileyicidir. Marx, daha çok işin fikirsel kaynağını oluşturmuş, bunu da en etkileyici biçimde Engels aktarmıştır. Çünkü Engels'de keskin bir eleştiri yeteneği ve kolay anlaşılır bir üslup vardır. Bir felsefi metinde en can alıcı noktalardan biri belki de budur. Felsefenin ilgilendiği konular tüm insanlığı ilgilendiriyorsa şayet, önemli olan şey bu noktada, anlatılan şeyin içeriğini indirgemeden anlaşılır bir dil ile aktarabilme yetisidir. Bir de bu metin toplumsal bir meseleyi incelemekteyse şayet bunu toplumun kendisinin de anlayabileceği bir üslupta yazabilmek büyük önem taşır. Bu bağlamda toplumun tamamının felsefi metin hazmedebilecek yapıya gelmesini beklemek boş bir bekleyiş olacaktır. En azından anlatılan şeyler önemini ve içeriğini kaybetmeden toplumun anlayabileceği bir üslupla yazılırsa bu daha doğru olacaktır. Böylelikle toplumun kendisi de felsefi olan metinlere giriş yapabilme cesaretini kendinde bulacaktır. Bundan dolayıdır ki Komünist Manifesto içeriği bakımından olduğu kadar üslup bakımından da çok mühimdir. Engels gerçekten büyük bir iş başarmış. Metnin tarihte bu denli köklü olmasının ana sebeplerinden biri belki de budur.

    Burjuvazi ve modern kapitalizmin asıl can alıcı noktası meselelerin sadece ekonomi ve sosyal statü ile sınırlanmamasıdır. Bu bağlamda, kapitalizm duygusal bağlarla yürüyen ilişki türlerini basit parasal bağlara çevirir hale gelmiştir. Örneğin günümüzde birçok aile duygusal bağlara önem verilmeksizin basit parasal ilişkilere göre yaşamaktadırlar. Ailede parasal yön de göz ardı edilemez evet bu doğru, para olmadan (en azından az bir miktar bile olsa) varlıklarını devam ettiremezler ama biz asıl birincil derecede mühim meseleyi sürekli olarak para ilan ediyoruz. Günümüzde aile ve ilişkiler öylesine bir boyuta geldi ki, para kavramı duyguları arkasında bırakır hale geldi. Eğer üstünüzde temiz bir takım elbise varsa sizi evlenilebilecek biri olarak ilan eder birtakım kimseler. Bu açıdan kapitalizm insanları sadece ekonomik açıdan değil duygusal ve içsel açıdan da zincirlemiştir. Bu öylesine bir zincirlenmedir ki insanlar bunu baştan beri olağan bir şey olarak kabul etmeye başlamışlardır artık. Sanki o zincir hep oradaymış ve gerekliymiş gibi düşünmeye başlarız. Bundan ayrı düşünemez hale geliriz.

    Eserde ayrıca belirli kesimlerin birbirlerine bağımlı hale getirilmesinden ve bunun mühimliğinden de çokca bahsediliyor. Günümüzde köy ve kırsal kente bağımlı hale getirilmiştir. Tıpkı Doğu'nun da Batı'ya bağımlı hale getirilmesi gibi. Kırsaldaki insanlara kentte günümüz koşullarında artan yaşam standartları vaat edilir. Ayrıca kırsalda tek başına ayakta durmaya çalışan çiftçinin ya da daha genel kapsamlı dile getirecek olursak, modern emekçinin ayakta kalmasına izin verilmez. Gerçek hayatın kentte döndüğü izlenimi verilerek kente yönlendirilirler. Ama dönen tek şey kapitalizmin kendi çarklarıdır. İlk başta masum gösterilen bu yaşam biçimi, ilerisinde kendisine bağımlı olmayı, tabiri caizse bir çark olmayı gerektirir. Çark olduktan sonra da her şey için çok geç kalınmıştır, çark olan kişinin de çark olmaktan başka bir kurtuluş yolu kalmamıştır. Bu bağlamda da bir merkezileştirme çabası da hakimdir kapitalist düzende. Üretimin, yaşamın birtakım merkezleri belirlenir. Kırsala nazaran kent, Doğu'ya nazaran Batı gibi. Bu merkezileştirme dışında kalan herkesi de ölüme mahkum eder, çünkü düzen öylesine yaygın ve herkesin içine öylesine işlemiştir ki bunun dışında kalmak insanların çoğunun gözüne delilik olarak görülecektir.

    Merkezileştirme dışında kapitalizmde etkili olan bir başka şey de aşırı üretimdir. Sanki bir kıtlık varmış gibi üretim yapılır. Eğer insanlara bir kıtlık olduğunu kabul ettirirseniz üretimi de bir kıtlık varmışcasına çoğaltabilirsiniz. Bir ihtiyaçlar eğrisi belirlenmiştir. Bu birtakım önceden belirlemeler hayatımızı ne de çok ele geçirmiş durumda değil mi? Okula git, diploma al, askere git, evlen ve ölmeyi bekle. Basamakları eksiksizce tırman ve azimli damgası al. Kapitalizm için insan çeşitliliği ne denli aza indirgenirse o denli az tehlike olacaktır. Çeşitli insanlarla uğraşmak zordur. İnsanlar eğer çok çeşitli olsaydı hepsini ikna etmek (ya da kandırmak) için daha fazla çaba harcanması gerekecekti. Bundan dolayı, insanlar belirli bir tipe indirgenerek bu şekilde düzen tarafından insanların gözlerini boyamak daha da kolay hale gelmiştir. Önümüze birtakım ihtiyaçlar konur; ihtiyaç olduğu iddia edilen şeyler. Mesela son model bir telefon. Telefonumuz çalışıyor olsa dahi son model telefonu almak için çabalamaya koyuluruz, çünkü modern çağda 'son model' kavramı bizler için hayat meselesi halini almıştır. Tekdüzeleştirme başka bir açıdan bakacak olursak bu işe de yarar: Tekdüze insan toplulukları karşılarına konan şeyi kabul ederler; bu şeyi henüz kabul etmemiş olanların kendisi de tekdüze olduğu için, kendisi gibi başkaları da o şeyi kabul ettiğinden dolayı kabul eder hale gelirler. Ve bu şeyin sürekli olarak üretimi yapılır, son modelin de son modeli olan ürünler çıkartılır. Bu açıdan bir aşırı üretim söz konusudur. Ama aşırı üretimi aşırı yapan şey, ürünlerin aşırı bir şekilde üretilip satılamaması değil, insanların ihtiyaçlarından fazla üretilmesindendir.

    Kapitalist düzen aynı zamanda bir illüzyon ustasıdır. Kapitalist toplum eğer kendilerine muhalif bir durum karşısında özgürlük lafları etmeye başlar. Oysa söz ettikleri özgürlük nutukları da kendileri için belirlenmiş olan özgürlüktür yalnızca. Özgürlük kavramı normalde evrensel bir olgu olması gerekirken, özgürlüğün elit sınıfta daha değerli olması büyük bir hatadır. Sadece kendileri için belirlenmiş olan özgürlüğü canları pahasına savunuyormuş gibi rol kesilirler ama kendilerini alakadar etmeyen özgürlük ihlalleri hakkında ses bile çıkarmazlar. İllüzyon yetisini öyle ustalıkla kullanır ki düzen, eğer emekçi, proleter sınıf ayaklansa dahi aslında kapitalizme karşı savaşmazlar. Ancak, eserdeki tabirle, düşmanlarının düşmanlarına karşı savaşırlar. Kazanan bu yüzden daima kapitalizm olur. Ülkemizdeki şu sancılı dönemi göz önünde bulunduralım. Öncelikle şunu belirtmek isterim ki 'sağcı' ya da 'solcu' biri değilim. Ayrıca bu eserin incelemesini yapmış olmam da beni herhangi bir -ist yapmaz. Ülkemizin sancılı döneminde belirli -izmler ya da ülke uğruna savaştığını iddia eden insanlar gerçekten o fikir uğruna mı savaşmışlardır? Bir fikri savunmak, karşıt fikri yok edip, yerle bir etmeyi gerektirmez. Özellikle kaba kuvvet devreye girerse bunun adı zaten fikir savunuculuğu olmaz. Gerçekleşen şey insanların içindeki şiddet duygusunun birtakım öğrenilmemiş -izm'lerin desteklendiği yanılgısı ile tatmin edilmesi olmuştur büyük oranda.

    Aynı zamanda düzen kendisine karşıt olan bir şeyi reklam olarak bile kullanabilir hale gelmiştir. Birtakım değerleri ve kişileri nesneye indirgemiştir kapitalizm. Mesela Ernesto artık bir tişört yüzü haline gelmiştir. Ernesto'ya; Che'ye duyulan bir sevgi illa da komünist olmayı gerektirmez, ama böyle olduğunu iddia edip Che tişörtü alıp bunu kanıtlamaya çalışanlar da çarkların dönmesine yardım etmektedirler bir açıdan. Bu açıdan birçok insana göre Che nesne haline gelmiştir. Başka bir perspektiften bakacak olursak, içersinde sistem eleştirisi bulunan birçok nadide eserin yaldızlı, ciltli, çiçekli, böcekli baskıları çıkarılmış, üstlerine katlarca daha fazla fiyat konmuş ve insanlar da bunlara büyük bir elde etme isteğiyle koşmuşlardır. Buradan da kar eden kimdir? Herhangi bir eserin özel basımını almak eserden anlaşılacak olan şeyleri artırabilir mi? Bu açıdan kendisine muhalif olan şeyleri ve kişileri dahi kullanabilme yetisine sahip bir düzenle karşı karşıyayız. Bu büyük çarklı sistemin ancak çok büyük kapsamlı bir ayaklanma ile hasar alabileceğinin de birçok kez altı çizilmiştir metinde. Öncelerden ayaklanan bir grup işçinin elde ettikleri hiçbir şey olmadığının da birçok örneği verilen eserde bu tür küçük çaplı ayaklanmaların sistemin güçlenmesine yaradığı da açıkca dile getirilmiştir.

    Komünist Manifesto günümüzde halen daha diri olarak kalan tarihteki en önemli felsefi metinlerden biridir, öyle de kalacaktır belki de. Ama insanlık okumayı ve araştırmayı tekrar öğrendiğinde, ancak öyle bir dünyada önemi daha da artacaktır diye düşünüyorum. Marx hakkında bilgi edinmek için onu okuyan kişinin komünist, düzenin insanların aklını çelmeye çalıştığını söyleyen kişinin anarşist ilan edilmediği bir dünyada.
  • İnsan kardeşlerimizin dirliği için çalışmadıkça kendi kendimizi hiç bir zaman bütünleyemeyeceğiz.ancak bu uğurda çaba harcadığımızda,omuzlarımız yük altında çökmeyecek,ancak o zaman bencil kıvançların ötesinde mutluluklar devşirebileceğiz. Demek ki aldatmacaların en korkuncu olan soyut düşüncenin büyüsüne yem olmamak için tetikte duracağız.