• !!CEMAL SÜREYA'YA AİT OLMAYAN ŞİİRLER!!
    VE SÖZLER ŞUNLARDIR:
    1- “Kırmızı bir atkı al sade, yalnızlığını saklar.
    Edip Cansever okuma bu kış ruhunu sakatlar.” (Şairi: Sinan Yeniceli)

    2- Öyle bir sihirbazdın ki beni bile kaybettin..

    3- Öperek uyandırdım bu sabah ayrılığı.
    Fırından yeni çıkan bekleyişler satın aldım.
    Kırmızı mavi ekoseli yalnızlığımı serdim masaya.
    Manzaraysa ayrılığa sıfır! İşte her şey hazır..
    Acılarımla iki lafın belini kırdık.
    Yokluğunda bir kuş sütü eksik.

    4- Parmak uçlarıma hapsettim seni.
    Dokunduğum her yerde seni hissediyorum,
    Canım yanıyor.

    5- Ne kadar silersen sil; ya yırtılır defterin ya da izi kalır cümlelerin. ‘

    6- Önce sevdiğiniz terk eder sizi, ardından uykunuz.
    Sonra ne sevdiğiniz geri gelir ne de uykunuz.

    7- “Unutulmaz babaların öldüğü
    Annelerin ise onlarla gömüldüğü”

    8- “Her gece üstünü açma üşütürsün diyeceğine, bir kere ‘kalbini açma üzülürsün’ deseydin ya anne…”

    9- “Seni seviyorum’ diyen, seni gerçekten seven değildir. seni gerçekten seven; ‘seni seviyorum’ demeye çekinendir.

    10- Bilirsin sigarayı da kalem tuttuğum gibi tutarım. Ondan tüter “sevda sözleri…” (Şairi: Kübra Yüzüncüyıl. Bir Kadının En Mahrem Yeri/ Sayfa:6)

    11- Ne zaman bu şehirden kaçıp gitme isteği gelse, bir köşeye oturup geçmesini bekliyorum. Gidersem dönmem çünkü biliyorum…

    12- ‘Üzülme değmez’ sözünü duymaktan sıkıldım.
    Değmeyenlere zaten üzülmem. Üzüldüğüm şey
    Değmeyenlere yüreğimin değmiş olması.

    13- “Sen bakma bu kadar hüzünlü şeyler yazdığıma, ben çok gülerim ve gülerken hiç kimse yalan olduğunu anlayamaz…”

    14- Allah’ım bana öyle bir eş nasip et ki; ömrümün son demlerinde bile gözlerine baktığımda kalbim ilk gün ki gibi çarpsın!

    15- Bir ‘hoşçakal’a sığdırdı beni, yere göğe sığdıramadığım.

    16- “Annesinden dayak yediği halde, yine ‘anne’ diye ağlayan bir çocuktur “aşk”…”

    17- “Gözlerine baktığımda kayboluşumun nedeni gözlerindir sanma…
    Her insan kendini kaybolmuş hisseder boşluğa bakınca!..”

    18- “Karşıdan karşıya geçer gibi sev beni. Önce bana, sonra bana, sonra tekrar bana bak…”

    19- “Gözlerinin kahvesinden koy ömrüme,
    Kırk yılın hatırına “sen” kalayım.

    20- “Parkta salıncak sırası bekleyen çocuk gibi bekledim seni. Biraz heyecan, birazda salıncağı ‘başkası kapacak’ korkusu işte.”

    21- Gelmeye fırsatın yok biliyorum…
    peki ya ben!
    ben var mıyım?
    ya da hakkımda bildiklerini sırala!
    gelmiyor mu hiç bir şey aklına?
    anladım.
    konuşan gözler meselesi,
    belki de konuşuyordur gözlerin ama ben gözce bilmiyorum ki;
    sessizce biliyorum
    usulca biliyorum
    masumca biliyorum
    yapabildiğini bildiğin tek bir şey var ama nolur bu sefer ağlatma yüklemi
    peki ya sen!
    sen var mıydın?
    hakkımda bilmediklerine ağlarken…
    yoktun
    gözlerinin konuştuklarını neden anlamıyorum merak ediyor musun?
    çünkü;
    onlar da yoklar.

    22- ‘Üşüdüysen söyle sevgilim, seni bir kat daha seveyim’

    23- “Ki ben; senin ilkokul yıllarında durmadan yere düşürdüğün kurşun kalem gibiyim: dışı sapasağlam, içi paramparça.. “

    24- Bazen diyorum ki; ne olacak söyle gitsin..
    Sonra diyorum; ”söyleyince ne olacak, sus bitsin !”

    25- “Düşenin dostu olmaz” der kimileri. Sanki ayakta olanın dostu çokmuş gibi…”

    26- Giden gitmiştir gittiği gün bitmiştir.

    27- “Belki o her şeye değecek kadar değerli senin için; ama sen de, onun için kendini hiç edecek kadar değersiz değilsin.”

    28- “Seni ne zaman uyurken hayal etsem; affediyorum”

    29- ‘Birer birer, seve seve çıktığım aşk basamaklarını; onar onar, söve söve iniyorum şimdi!’

    30 – Aynı şehirde, sen varsın, ben varım, biz yokuz!

    31 – “Çocuk olsam yeniden…
    Bir tek düştüğüm için acısa içim
    Ve kalbim; çok koştuğum zaman çarpsa sadece.”

    32- “Bir kadını ortadan ikiye böl; yarısı annedir, yarısı çocuk.”

    33- Önemli olan hastalıkta sağlıkta değil, yalnızlıkta yanımda olman..

    34- “Dokunulmasa da, görülmese de;
    kalpte yer verilir bazısına, nedensiz…”

    35- “Mutlu olmanın yolunu, karşıdakini mutlu etmek sanıyorduk. Yanıldık! Çünkü ne kadar mutlu ettiysek, o kadar yalnız kaldık”

    36- Uzaktan seviyorum seni
    kokunu alamadan,
    boynuna sarılamadan
    yüzüne dokunamadan
    sadece seviyorum

    öyle uzaktan seviyorum seni
    elini tutmadan
    yüreğine dokunmadan
    gözlerinde dalıp dalıp gitmeden
    şu üç günlük sevdalara inat
    serserice değil adam gibi seviyorum
    öyle uzaktan seviyorum seni
    yanaklarına sızan iki damla yaşını silmeden
    en çılgın kahkahalarına ortak olmadan
    en sevdiğin şarkıyı beraber mırıldanmadan
    öyle uzaktan seviyorum seni
    kırmadan
    dökmeden
    parçalamadan
    üzmeden
    ağlatmadan uzaktan seviyorum
    öyle uzaktan seviyorum seni;
    sana söylemek istediğim her kelimeyi
    dilimde parçalayarak seviyorum
    damla damla dökülürken kelimelerim
    masum beyaz bir kağıtta seviyorum.
    (Yusuf Karakulak)uzaktan seviyorum
    37- “Git diyorsun da olmuyor işte git demekle, her şeye rağmen gidemiyor insan. Bende sana sev diyorum mesela, sevebiliyor musun?”

    38- “Ertesi gün sana kavuşmayacağım için, uyumadığım geceler var benim.”

    39- “Unuturum diye uyudum. Yine seninle uyandım.
    Belli ki uyurken de sevmişim seni.”

    40- Cevap veriyorum! Zamanla her şey geçer diyen akıllılara; geçen tek şey zamandır; anlayan anlatsın anlamayanlara.

    41- Çok günah işledim, korkuyorum.
    Ayaklarının altına al beni anne!
    Cennete gitmek istiyorum.

    42- “Kimse benimle oynamıyor diye ağlayan çocuk! Sen büyü hele, bak ne oyunlar oynayacaklar seninle.”

    43- Sen bir çocuktun
    ben bir çocuk
    1000. sözü söylemek bana düştü
    bir ben bir sen oyununda

    44- “Ve sevda darağacında, elimi çeksem senden olacağım, çekmesem kendimden…”

    45- “Denir ya aşk iki kişilik, yalan! Aşk bile bile delilik. Bi de hayat müşterektir denir. Bu da yalan çünkü aşk acısı hep tek kişilik.”

    46- “Sana yolculuk yapmak istiyorum. Kes yüreğine giden bir bilet; “can” kenarı olsun…”

    47- “’Git’ diyorsun da olmuyor işte git demekle, her şeye rağmen gidemiyor insan. Ben de sana ‘sev’ diyorum mesela. Sevebiliyor musun?”

    48- “Aklım mı? O yüzsüz bir misafir. Hep sende kalıyor…”

    49- “Küçükken aldığım dışı güzel, içi hep çürük çıkan elmalı şekerler gibisin. Aranızdaki tek fark; o elmalı, sen ise el’malı.”

    50- “En az benimki kadar annemin de ahı tutar sana. Burnumdan getirdiğin süt, onun sonuçta.”

    51- “Ne olmuş her fırsatta kendimle konuşuyorsam? Bakma sen yanlış demiş eskiler, kendi kendine konuşana deli değil, yalnız derler.”

    52- “Her gece onu düşünmekten saatim ilerlemez oldu. Kim sorarsa saat kaç diye. Cevabım hep aynı; o’na doğru” gibi adamın ağzına sıçan bir söz söylemiş. Bunu okumamın hemen akabinde şahsıma, ‘üzülme değmez’ sözünü duymaktan sıkıldım. Değmeyenlere zaten üzülmem. Üzüldüğüm şey; değmeyenlere… Yüreğimin değmiş olması.”

    53- ‘’Denize ilk giren çocuk masumiyetiyle seviyorum seni. Boğulacakmışım gibi.”

    54- “Gitmekle gidilmiyor ki… Gitmekle gitmiş olamazsın; gönlün kalır, aklın kalır, anıların kalır.”

    55- “Nasıl bilirdiniz, sorusuna, “tanıyamamışım” deyip geçtim.”

    56- “Bir daha beni sevdiğini söyleme! Neden biliyor musun? Çünkü yine inanırım.”

    57- “Ve sonra gülüşün geldi aklıma ve dedim ki, yine gelsen yine severim seni ‘

    58- “Üşüyor musun? Üzülme bee! Gel yanıma.. O kadar yaktın ki canımı; ısınırsın. Üşümezsin bir daha.”

    59- “Seni soruyorlar… Öldü mü diyeyim yoksa dönecek mi? İkisi de imkânsız değil mi? Çünkü biliyorum; asla geri dönmezsin. Ve biliyorsun; sen benim için asla ölmezsin…”

    60- “Günlerce konuşmaz, yazmaz, aramaz, sormaz. Sonra gelir bir ‘merhaba’ der, yine o kazanır…”

    61- Sen dedi; intihar gibisin. Hem herkes tarafından bir kez düşünülen hem de cesaret edilemeyen.

    62- Sevişti bir bakir ile bakire
    erkeğe milli dediler kadına fahişe.

    63- Gider gibi yapmadım ben, ya kaldım ya gittim. Sen ise kalır gibi yaptın, ama gittin ve ben bittim.

    64- Benimsin demeden önce, seninim demeyi bilmeli insan.

    65- “Tamam mesafeler aşka engel değil, ama ben burada ağlasam senin yanakların ıslanır mı orada?”

    66- Uğraşamam dünümle ve dünümdekilerle. Ben yarına bakarım yanımdakilerle.

    67- Özlemek, ölmekten sadece iki harf fazla be çocuk

    68- Zaman lazım sadece, unutacaksın! Nasıl unuttuysan çocukluğunu, kırılan oyuncaklarını… Kırılan kalbini de öyle unutacaksın.

    69- Senin çelme taktığın yerden başlıyorum hayata.. Varsın yara içinde kalsın dizlerim, yüreğim kadar acımaz nasıl olsa.

    70- Aslında annem seni anlatır dururmuş çocukluğumda, meğer her masala seni anlatarak başlarmış. Bir varmış, bir yokmuş.

    71- “Sen; aklım ve kalbim arasında kalan, en güzel çaresizliğimsin.”

    72- Cenaze arabalarını süslemek gibidir yokluğunu yazmak. Ne kadar güzel olsa da, ölüm taşır.

    73- “Gidemem artık oraya” dediğim yere yine gittim.

    74- O beni herhalde sevmiş! oysa ben onu her halde sevmiştim.

    75- Bazen seni sevmiyorum, sonra hemen geçiyor.

    76- İnsanın başına ne gelirse meraktan gelir. Seni merak edeyim.

    77- Bilirsin beceremem yaşamayı..
    Bir damla su olsam,
    gider rakıya damlarım…

    78- Hiç nefret ede ede sevdiniz mi?

    79- Sen yeter ki içinden de olsa bir seni seviyorum de; Benim kulaklarım çınlasın kâfi.

    80- Küçükken anneme mezarlıktan korkuyorum dediğimde ‘ölüden değil, diriden kork’ demişti. Zamanla anladım ki; annem yine haklıydı.

    81- “Aklının ucuna oturup kendimi bekledim; gelmedim, gelmedim, gelmedim.”

    82- Keşke şöyle yapsaydım belki severdi deme. O senin için ne yaptı da sevdin sanki? Akıl işi değil, gönül sevdi mi gerisi bahane.

    83- Sahi
    sarkıntılığa girer mi acaba?
    - ayrılırken -
    gözlerimin sana sulanması (Şairi: Tekin Deniz)

    84- Bir kadını ortadan ikiye böl;
    yarısı annedir
    yarısı çocuk

    yarası ben
    yarası aşk

    duyanlar bilmez bunu
    görenler anlamaz,

    yarısı rivayettir
    yarası gece (Şairi: Tekin Deniz)

    85- Oyuncağın kırıldı diye üzülme çocuk.. Büyüyünce kalbin paramparça olacak !…

    86- Sevmenin bin türlüsü vardır, sevmemenin bir…
    Git iş işten geçmeden,çok geç olmadan vakit… (Şairi: Cemal Safi)

    87- Böl gecemi, destursuz gir mabedime.
    Şifa niyetine dokun yüzüme..
    Gel be,
    Gel işte. (Şairi: Şafak Yolcu)

    88- Şimdilerde.!
    Altından geçtiğim
    Bütün ağaçlar yapraklarını döküyor..!
    Havada hazan var
    Yüreğimde hüzün. (Şairi Tamer Polat)

    89- “Ne dua’lar kurtarır bizi artık, ne de zaman.. Unutabilmek gerek bazen, ağlamadan.” (Şairi : Özdemir Asaf)

    90- Ah ulan ayrılık bir senle ayrılamadık!

    91- ellerim ceplerimde yürüyorum
    ve ben ne zaman bir şiir duysam
    şahadet getiririm
    ölürüm
    ankara olurum bazen
    kaldırımlarımı telaşlı topuklar döver
    kalabalıklar arasında ezilir yalnızlığım
    korkarım
    geceleri renkli ışıklar süsler mutsuzluğumu
    kavgalar eksik olmaz
    ayrılıklar düşmez yakamdan
    ağlarım
    şarkılar söylenir adıma
    belki gelen gidenden çoktur ama
    unutturamaz boşluğunu
    hatırlarım
    adını haykırmak isterim bazen
    sesimi bastırır yokluğun
    tüm reklam panolarına suretini asarım
    ve sokak lambalarına kendimi
    sesini duymak isterim şehirler dolusu susarım...
    Emeğe Saygı Rastgele şiir paylaşmayın Araştırın....
  • 96 syf.
    ·10/10 puan
    Bu biraz Zarifoğlu okuma rehberi gibi olacak. Henüz başındayım bu rehberin. Zaman olarak da epey sürebilir süreç. Ama faydalanmak isteyene herhâlde bir şeyler katabiliriz. Haydi Bismillah...

    Cahit Zarifoğlu’ndan konuşmayı pek sevmem. Nedense ben hep fazla içeriden gördüm onu. Kendim içeri girdikçe, başkasını sokmak istemedim. Ben gördükçe başkasına -kolayca- aralansın istemedim. Çünkü Zarifoğlu şiiri öyle birinin anlatmasıyla keşfedilecek bir kıta değildi. Gidip görmek, kıtaya daha önce ayak basılmışsa bile bakir topraklara yol almak, bulunan toprağı da bir güzel elemek gerekirdi. İşte Zarifoğlu da böyle. Onu karmakarışık okurken, en baştan, İşaret Çocukları’ndan başlamak istedim. Henüz kıta keşfetmeyi bırakın bu benim için bir rota oluşturmaktan fazlası değildi. Bu kadarcık bir kitap ne kadar sürede okunmuştur gününü söyleyemem. Ama söylemeliyim ki bu incecik kitap öyle bir iki saatte okudum bitti denilebilecek bir kitap değil. Makaleler, yorum okumaları, tefekkür... Henüz rotamı oluştururken ben çokça kaynaktan yararlandım. Ama onca saatimi harcadıktan sonra hâlâ buraya “okudum” diye yazasım gelmiyor. Misafir olduğum evin salonunda koltuğun üstünde bulmuşum da ev sahibi çayları doldurana kadar karıştırmışım sanki. O kadar, o kadar az... Bu yazı da “inceleme” adına pek bir şey içermeyecek açıkçası, o konuda fikir ayrılığına düşmeyelim.

    Kitabı tüm bunların dışında altını çizerek okudum. Öyle kelime avcısı gibi “aşk” gördüğüm yeri karalamadım. Zarifoğlu ne anlatmakta ona takıldım, irdeledim. Şu saçma görünen satırda ne var, çok şey varmış meğer. Hele imgeler, Zarifoğlu hangi imgeyle neyi söylemiş bilmiyorum. Anlamak henüz zor, belki binlerce anlam çıkarıldı ve henüz bulan yok, belki birkaçı... Zarifoğlu okumanın ilk şartı herhâlde bu olacak. Doğrusunu anlamak için çok da debelenmemeli. Zarifoğlu şiiri öyle kendini hemen salıvermez, bir mısra devrilir diğerine sarkar. Kafadaki mana uçup gider o sırada, diğerine atılırsınız. Sonra toptan bir boşluk. Hemen şiire baştan başlamalar... Şiiri anlayın ama doğru olmasa da olur. İnanıyorum ki doğrusu bile şiiri anlamaya yetmeyebilir. O nedenle anlama gayreti doğruyu bulmaktan çok daha önemli. Anlamak/Doğrulamak kelimelerinin farkını anlatamadıysam affola. Son birkaç kelam etmek gerekirse Zarifoğlu’nun gerçeğini (doğrusunu) bilmek -her zaman- onu anlamak değildir. Doğruyu bilirsiniz ama anlamazsınız. Doğru olanı bilmek Zarifoğlu şiirinde daha zor olanı, o nedenle henüz bu kitapta anlamak ve anlamlandırmak daha yerinde olacaktır.

    Bu kitap üzerine ikinci bir okuma gerektiğini, hatta defaatle okunması gerektiğini söylememe gerek yok sanırım. İkinci okuma tüm külliyatı bitirdikten sonra olmalı. Eğer yeterince bağlanılmışsa zaten bu süre okuyucuyu olumsuz yönde etkilemez. Hatta önceki düşüncelerinin bir kısmının silinmesi yeni düşüncelere yer açması açısından faydalı bile olabilir.

    İkinci okumanın ardından altı çizili, üstüne not alınmış sayfalara bir göz atmak lazım. Tekrar söylemeliyim ki eğer Zarifoğlu’nu ve şiirini tanıma maksadıyla okuyorsanız altını çizdiklerinize ziyadesiyle dikkat etmelisiniz.

    Sonrasında bu altı çizili satırları bir deftere kaydetmek şiirleri tanımak açısından faydalı olur. Belki ezber de yapılır ufaktan.

    Eğer bu yazıyı okumuş, İşaret Çocukları üzerine ilk okumanızı yapmışsanız vakit Yedi Güzel Adam’ı tanıma vaktidir. Hayırlı okumalar dilerim.

    (Ayrıca bu yazıya has bir istirhamım olacak. Nedense uzun yazıların hiç okunmadığı düşüncesindeyim. Bir inceleme pek çok beğeni alabilir ama okunuyor mu meçhul. Bu yazımın da okunmayacağına kendimi inandırdım. Hatta öyle çok zahmetli bir durum söz konusu olmadı. Eğer okuduysanız mesaj yoluyla “okudum” yazmanızı rica ediyorum. Şüphelerim doğruysa ve gerçekten burası pek de okunmak için yazılan bir yer değilse ben de gün içerisinde bu yazımı silmiş olur ve bu platformu arşiv maksatlı kullanmaya devam ederim.)
  • Nigâr Hacızade
    Belaruslu gazeteci-yazar Svetlana Aleksiyeviç, savaşı, şahidin anlatma yükümlülüğünü, edebiyatını, ömrü boyunca yanı başında olan sesleri anlatıyor.



    Kaybedilmiş Bir Savaş Üzerine: Svetlana Aleksiyeviç’in Nobel Edebiyat Ödülü

    Nobel Edebiyat Ödülü’nün bu yılki sahibi Belaruslu yazar Svetlana Aleksiyeviç, 7 Aralık’ta ödül kabul konuşmasını yaptı. Azerbaycanlı yazar Nermin Kemal‘in harika çevirisinden ilham alarak ben de konuşmayı Rusça’dan Türkçe’ye çevirdim.



    Kaybedilmiş Bir Savaş Üzerine



    Sevgili dostlar,



    Bu kürsüde tek başıma durmuyorum. Etrafımda sesler var, yüzlerce ses… Sesler her zaman benimle, çocukluğumdan beri.



    Çocukken köyde yaşıyordum. Biz çocuklar sokakta oynamayı seviyorduk, ama akşamları, yorgun argın ninelerin -bizim orada nasıl derler- konuşlandığı banklar, mıknatıslıymış gibi bizi kendilerine çekiyordu. Hiçbirinin kocası, babası, erkek kardeşi yoktu. Savaştan sonra köyümüzde erkek olduğunu hatırlamıyorum. Savaş sırasında her dört Belarusludan biri, cephede veya partizanların yanında savaşırken öldü.



    Savaştan sonraki çocuk dünyamız, kadınların dünyasıydı. Her şeyden çok aklımda kalan, kadınların ölümden değil, sevgiden bahsettiği. O en son gün sevdikleriyle nasıl vedalaştıklarını anlatırlardı, onları bir zamanlar nasıl beklediklerini, nasıl hala da bekliyor olduklarını… Yıllar geçmişti artık, onlar hala bekliyorlardı. ‘Bırak, kolsuz, bacaksız dönsün. Ben onu kollarımda taşırım, kolsuz da, bacaksız da…’ Ben galiba sevginin ne demek olduğunu çocukluğumdan beri biliyordum.



    İşte kulağımdaki bu kederli korodan birkaç ses:



    Birinci Ses:



    Bilip de ne yapacaksın bu kadar hüzünlü bir hikayeyi? Ben kocamla savaşta tanıştım. Tank subayıydım, Berlin’e kadar gittim. Hatırlıyorum, duruyorduk, daha o zaman kocam değildi… Reichstag’ın orada duruyoruz, bana diyor ki, ‘Gel evlenelim. Seni seviyorum.’ Benimse bu sözler bir ağrıma gitti ki! Tüm savaş boyunca kirin, tozun, kanın içindeydik, etrafımızda her şey mat. Şöyle dedim ona: ‘Sen önce benden bir kadın yap, bana çiçekler ver, şefkatli sözler söyle. Cepheden geri yollanınca kendime bir elbise dikerim ben de.’ O kadar dokunmuştu ki sözleri, ona hatta vurmak istemiştim. O da hissetti hepsini. Bir yanağında yanık yarası vardı, dikişlerle kaplı, o dikişlerin üzerinde göz yaşlarını gördüm. ‘Peki, evlenirim seninle’ dedim ve ne dediğime kendim de inanamadım. Etrafımız kırık, dökük, tek kelimeyle, etrafımız savaş.



    İkinci Ses:



    Çernobil Nükleer Santrali’nin yakınlarında yaşıyorduk. Ben büfede çalışıyordum, çörek pişiriyordum. Kocamsa itfaiyeciydi. Yeni evliydik, pazara bile el ele gidiyorduk. Reaktör patladığı gün, kocam nöbetçiydi. Çağrıya sırtlarında gömlekleriyle gittiler, ev giysileriyle. Nükleer santralde patlama olmuştu ve hiçbir özel kıyafet vermediler onlara. Böyleydi işte bizim hayatımız, biliyorsunuz. Bütün gece yangını söndürmeye uğraştılar ve hayatta kalmalarına imkan vermeyecek kadar çok radyasyona maruz kaldılar. Sabahında uçakla Moskova’ya götürdüler hepsini. Akut radyasyon hastalığı… İnsan ancak birkaç hafta yaşayabiliyor. Benimki güçlüydü, sporcuydu, en son o öldü.



    Moskova’ya vardığımda bana ‘özel bir bölmede yatıyor’ dediler, ‘oraya kimseyi sokmuyorlar.’ ‘Ben onu seviyorum’ diye yalvardım. ‘Askerler bakıyor oradakilere, sen nereye?’ dediler. ‘Seviyorum.’ Beni ikna etmeye çalıştılar; ‘O artık senin sevdiğin insan değil, zararsız hale getirilmesi gereken bir obje. Anlıyor musun bunu?’ Bense hep aynı şeyi söyleyip duruyordum, seviyorum, seviyorum.



    Geceleri yangın merdiveninden yanına çıkıyordum, ya da hasta bakıcılara para veriyordum beni içeri bıraksınlar diye. Bırakmadım onu, sonuna kadar yanındaydım.



    O öldükten birkaç ay sonra, kızım dünyaya geldi. Sadece birkaç gün yaşadı. Onu ne çok beklemiştik… Bense öldürdüm onu. Kızım beni kurtardı. Tüm radyasyonu üzerine aldı. Minicik şey, yavrum… Ama ben onların ikisini de sevdim. Sevgiyle öldürmek mümkün mü ki? Neden bu kadar yakınlar, sevgi ve ölüm? Hep yan yanalar. Kim açıklayacak bana? Şimdi dizlerimin üstünde, mezarlarında sürünüyorum…



    Üçüncü Ses:



    İlk kez bir Alman öldürdüğümde 10 yaşındaydım. Partizanlar beni yanlarına almıştı artık, eğitime. Bu Alman yerde yaralı yatıyordu, silahını almamı söylediler. Ona doğru davrandım, tam o sırada silahına uzandı, iki eliyle birden tutup suratıma doğrulttu. Ama ilk eli atmaya yetişemedi, ben yetiştim. Birini öldürdüm diye korkmadım, savaş boyunca da bir daha aklıma gelmedi. Etraf ölüyle doluydu. Ölüler arasında yaşıyorduk.



    Yıllar sonra bu Alman rüyama girdiğinde şaşırdım. Beklemiyordum. Aynı rüyayı defalarca gördüm. Kah ben uçmaya çalışıyorum, o beni bırakmıyor; yükseliyorsun, uçuyorsun uçuyorsun, o arkadan yetişiyor, birlikte yere çakılıyoruz, çukurun birine yuvarlanıyoruz. Ya yerimden kalkmak istiyorum, izin vermiyor, onun yüzünden uçamıyorum. Aynı rüya, onlarca sene boyunca peşimi bırakmadı. Oğluma bu rüyadan bahsedemedim. Küçüktü, bahsedemedim, ona masallar okudum. Büyüdü, yine de bahsedemiyorum.



    Flaubert, kendisi için ‘kalem-insan’ demiş. Ben de kendim için ‘kulak-insan’ diyebilirim. Sokakta yürüdüğüm zaman, kulağıma bir takım kelimeler, sözler, nidalar çalındığında, hep şunu düşünüyorum: Zamanla ne kadar çok roman, iz bile bırakmadan kayboluyor. Karanlığa karışıyor.



    İnsan hayatının, edebiyata kazandıramadığımız sözlü bir kısmı var. Henüz değer biçmediğimiz, bizi şaşırtmayan, kendine hayran bıraktırmayan bir yan bu. Beni ise büyüleyen ve kendine esir eden şey. İnsanın konuşmasını seviyorum. Tek başına bir insan sesini seviyorum. En büyük aşkım, en büyük tutkum bu.



    Bu kürsüye uzanan yolum, neredeyse 40 yıllık uzun bir yol; insandan insana, sesten sese. Bu yolda devam edecek güce her zaman sahiptim diyemem; çok kereler insandan ürktüğüm, sarsıldığım, insana karşı hayret ve tiksinti duyduğum oldu. Çok kereler duyduğumu unutmak, karanlıkta olduğum zamana dönmek istediğim oldu. Güzel bir insan görmekten duyduğum sevinçle ağladığım da az olmadı ama.



    Yaşadığım ülkede, bize çocukluktan ölmeyi öğrettiler. Ölümü öğrettiler. Bize, insan kendini feda etmek, yanmak, kurban gitmek için vardır dediler. Silahlı insanı sevmeyi öğrettiler. Başka bir ülkede büyümüş olsaydım, bu yoldan geçemezdim.



    Kötülük amansızdır, aşısını olmak gerekir. Ama biz cellatlar ve kurbanlar arasında büyüdük. Korku içinde yaşayan ailelerimiz, bize bir şey anlatmazdı, ama hayatlarımızın havasında bile hissedilirdi bu zehir. Kötülüğün gözü sürekli üzerimizdeydi.



    Ben beş kitap yazdım, ama bana hepsi tek bir kitapmış gibi geliyor, bir ütopyanın tarihi hakkında…



    Varlam Şalamov, şöyle yazmış: ‘İnsanlığı hakiki şekilde yenilemek için verilen ve kaybedilen dev bir savaşın iştirakçısı oldum.’ Ben işte bu savaşın tarihini yeniden yazıyorum; zaferlerini, yenilgilerini yeniden yazıyorum… Nasıl yeryüzünde bir krallık kurmak istediklerini… Bir cennet! Bir Güneş Şehri! Sonu, milyonlarca insanın hayatından arta kalan bir kan gölü oldu.



    Ama 20. yüzyılın hiçbir siyasi ideolojisinin komünizmle -ve onun sembolü olan Ekim Devrimi ile- kıyaslanamadığı bir dönem vardı. Başka hiçbir ideoloji, Batı’daki aydınları ve dünyanın tüm insanlarını daha büyük bir kuvvetle, daha parlak bir ışıkla kendine çekemedi.



    Raymond Aron, Rus Devrimi için ‘aydınların afyonu’ demişti. Komünizm fikrinin, en az iki bin senelik tarihi var. Ona Platon’da rastlayabiliriz – ideal ve doğru yönetim öğretilerinde. Aristo’da, her şeyin ortak olacağı bir zamanın hayalinde. Thomas More ve Tommaso Campanella’da… Daha sonra Saint Simon’da, Fourier’de, Owen’de… Rus Ruhu’na has bir şey var ki, bu rüyaları gerçeğe dönüştürmeye yeltendi.



    Yirmi sene evvel, ‘Kızıl İmparatorluğu’ lanetler ve göz yaşlarıyla yolcu ettik. Bugün artık yakın tarihe daha sakince, tarihsel bir tecrübeye bakar gibi bakabiliriz. Bunu yapmak önemli, çünkü sosyalizm tartışması şimdiye değin bitmiş değil. Ellerinde başka bir dünya haritasıyla yeni bir nesil büyüdü, ama yine Marx ve Lenin okuyan gençlerin sayısı az değil. Rus şehirlerinde Stalin müzeleri açılıyor, Stalin heykelleri dikiliyor.



    ‘Kızıl İmparatorluk’ artık yok, ama kızıl insan hala var. O devam ediyor.



    Babam, bu yakınlarda öldü. Ömrünün sonuna kadar inançlı bir komünistti. Parti biletini hep sakladı. Ben faraş anlamındaki ‘Sovok’ kelimesini, ‘Sovyetler Birliği’ yerine kullanılan o alaycı kelimeyi hiç kullanamam. O zaman kendi babama, yakınlarıma, dostlarıma da böyle demiş olurum. Onların hepsi oradan, sosyalizmden geliyor. Aralarında birçok idealist var, romantik var. Bugün onlara başka şekilde hitap ediliyor; kulluk romantikleri, ütopyanın kulları. Bence her biri başka bir hayat yaşayabilirdi, ama Sovyet hayatı yaşadılar. Neden? Bu sorunun cevabını çok uzun süre aradım – yakın zamana kadar adına SSCB denen devasa ülkeyi baştan başa gezdim, binlerce bant doldurdum. Sosyalizm denen şey bir yandan sadece bizim hayatımızdı. Ufak ufak, tane tane, ‘ev’ sosyalizminin, ‘içerideki’ sosyalizmin tarihini biriktirdim. Sosyalizmin insan ruhunda nasıl yaşadığını topladım. Beni bu küçücük alan ilgilendiriyor – insan… Tek bir insan. Aslında her şey, işte orada olup bitiyor.



    Savaştan hemen sonra, Theodor Adorno şok içinde, ‘Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır’ demişti. Bugün ismini şükranla anmak istediğim öğretmenim Ales Adamoviç de, 20. yy’ın kabusları hakkında kurgu yazmanın günahkarlık olduğunu düşünüyordu. Burada yaratıcılığa yer yok. Gerçeği olduğu gibi aktarma, ‘edebiyatüstü’ olma zorunluluğu var. Şahit, anlatmakla yükümlü. Nietzsche’nin sözleri geliyor akla: hiçbir ressam, gerçeğe yaklaşamaz. Onu yerden kaldıramaz.



    Hakikatin tek bir kalbe, tek bir akla sığmaması bana hep eziyet vermiştir. Hakikat ayrık ayrıktır, çoktur. Hakikat farklıdır, dünyaya sepelenmiştir. ‘İnsanlık, kendisi hakkında, edebiyatla sabitleme fırsatı bulduğundan çok, çok daha fazlasını biliyor’ diyor Dostoyevski.



    Ben ne yapıyorum? Gündelik hisleri, fikirleri, sözleri topluyorum. Kendi zamanımın hayatını topluyorum. Beni ruhun tarihi ilgilendiriyor. Ruhun gündelik varlığı ilgilendiriyor. Büyük Tarih’in genelde kibirle görmezden geldiği. Kaçırılmış tarih benim uğraşı alanım. Daha önce defalarca duyduğum gibi, şimdilerde de yaptığımın edebiyat değil, belgeleme olduğu söyleniyor.



    Peki bugün edebiyat ne demek? Kim bu soruya cevap verecek? Eskisinden daha hızlı yaşıyoruz. İçerik, biçimi yırtıp geçiyor. Onu bozuyor ve değiştiriyor. Her şey sınırlarından taşıyor – müzik de, resim de, metindeki kelimeler bile metnin çerçevesinden fırlıyor. Gerçekle kurgu arasında bir hudut yok, biri diğerine akıyor. Şahit olanların da hisleri var. Anlatan insan yaratmış oluyor, heykeltraşın mermerle mücadele ettiği gibi zamanla mücadele ediyor. Anlatan insan, hem oyuncu, hem yaratıcı.



    Beni ilgilendiren, küçük insan. ‘Küçük büyük insan’, ben böyle derdim, çünkü zulme tabi olmak insanı büyütüyor. O, kitaplarımda kendi küçük hikayesini, ve kendi tarihini anlatırken büyük tarihi de anlatıyor. Başımıza gelmiş olanları, hala da gelmekte olanları henüz anlamlandırabilmiş değiliz. O yüzden anlatmak gerekiyor, başlangıçta önce dile getirmek gerekiyor. Bu bizi korkutuyor, henüz kendi geçmişimizle yüzleşecek durumda değiliz. Dostoyevski’nin Ecinniler’inde, Şatov sohbetlerinin başında Stavrogin’e şöyle diyor: Biz, iki varlık, sonsuzlukta bir araya geldik … dünyada son kez. Şu tonunuzu elden bırakıp insan gibi konuşun! Bir kere olsun, insan sesiyle konuşun!



    Benim kahramanlarımla olan konuşmalarım da aşağı yukarı işte böyle başlıyor. İnsan, tabi ki, kendi tarihini anlatır, boşluktan konuşamaz. Ancak çağımızın hurafeleriyle, ihtirasları ve aldanışlarıyla, gazeteler ve televizyonlarla kirlenmiş olan insan ruhuna ulaşmak zor.



    Zamanın nasıl hareket ettiğini, Fikir’in nasıl öldüğünü, onun izinden yine de nasıl gittiğimi gösterebilmek için günlüklerimden birkaç sayfa okumak isterim…



    1980-1985



    Savaş hakkında bir kitap yazıyorum. Neden savaş hakkında? Çünkü biz savaşçı insanlarız; sürekli ya savaşıyoruz, ya savaşa hazırlanıyoruz. Dikkatli bakarsak, her konuyu savaş mantığıyla düşündüğümüzü görürüz. Evde, sokakta. Bu yüzden bizde insan hayatı bu kadar ucuzdur. Her şey, savaştaymış gibi…



    Şüpheyle başladım. Savaş hakkında bir kitap daha. Niye ki?



    Gazeteci olarak gittiğim gezilerden birinde bir kadınla tanıştım; savaşta sağlık görevlisiymiş. Bana şunu anlattı: Kış vakti, Ladoga Golü’nü geçiyorlar. Düşman tarafından birisi, hareketliliği farkedince ateş etmeye başlıyor. Atlar, insanlar buzun altına düşüyor. Gece vakti oluyor bu. Kadın da, yaralı birine tutunup onu kıyıya sürüklemeye çalışıyor. ‘Taşıyorum ama ıslak, çıplak, diyorum ki herhalde kıyafetleri yırtıldı. Kıyıya varınca farkettim ki, devasa, yaralı bir mersin balığıymış taşıdığım. Katmerli bir küfür bastım! İnsanlar acı çekiyor, peki ya hayvanlar, kuşlar, balıklar? Onlar ne yapmış?



    Bir başka gezide, savaşta süvari bölüğünde görev yapan bir sağlık görevlisi kadın anlatıyordu: Çatışma sırasında yaralanan bir Alman askerini top mermisi çukuruna sürüklüyor, ama adamın Alman olduğunu çukura inince farkediyor. Adamın bacağı kırık, kanaması var. Adam düşman! Ne yapmalı? Yukarıda kendi halkından çocuklar ölüyor. Ama kadın adamın bacağını sarıp, sürünerek geri çıkıyor. Bir süre sonra bu sefer bilincini kaybetmiş yaralı bir Rus askeriyle geri geliyor çukura. Rusla Alman, bilinçleri açılınca birbirlerini öldürmeye yelteniyorlar. ‘Bir onun suratına yapıştırıyorum elimin tersiyle, bir öbürünün,’ diye anımsıyor kadın. ‘Bacaklarımız kan içinde, herkesin kanı birbirine karışmış.’



    Bu, benim bilmediğim bir savaştı. Kadın savaşı. Kahramanlar hakkında bir savaş değil. Kahraman bir halkın, başka bir halkı nasıl öldürdüğü hakkında değil. Bir kadının ağıdını hatırlıyorum: ‘Çatışma bittikten sonra meydanda yürüyorsun. Ve hepsi orada yatıyor… Hepsi de genç, ve o kadar güzel ki… Yerde yatıyorlar ve gökyüzüne bakıyorlar. Onlara da yazık, öbürlerine de.’



    İşte bu, ‘onlara da, öbürlerine de,’ bana kitabımın neyle ilgili olacağına dair bir ipucu verdi. Savaşın, cinayet demek olduğuyla ilgili olacaktı. Kadınların hafızasında savaş böyle kalmıştı. Daha demin, birisi gülümsüyordu, sigara içiyordu – ve o insan artık yok. Her şeyden çok, kadınlar yok oluştan bahsediyordu, savaşta her şeyin hiçliğe ne kadar çabuk dönüştüğünden. İnsanın da, insanlığın vaktinin de.



    Doğru, cepheye gitmeyi kendileri istemişti. 17-18 yaşlarında. İstedikleri öldürmek değildi, ama ölmeye hazırlardı. Vatan için ölmeye. Tarihten sözleri çıkarıp atamazsın – Stalin için ölmeye de.



    Kitap iki sene boyunca basılmadı. Perestroyka’ya, Gorbaçov’a kadar basmadılar. Sansürcüler, ‘Sizin kitabınızdan sonra, kimse savaşa gitmeyecek’ diye bana akıl verdi, ‘sizin anlattığınız savaş korkunç. Neden kahramanlarınız yok?’ Ben kahraman aramıyordum. Tarihi, ona şahit olup ve onda iştirak edip de görünmez kalanların hikayeleriyle yazıyordum. Bu insanlara kimse hiçbir zaman sormadı. İnsanlar, sıradan insanlar, büyük fikirler hakkında ne düşünüyor, bilmiyoruz.



    Savaştan hemen sonra insan bir hikaye anlatır, 10 sene sonra başka bir hikaye. Bir şeyler tabi ki değişir, çünkü insan, hatıralarında hayatının tüm parçalarını üst üste dizmektedir. Tüm benliğinin. O senelerde nasıl yaşadığı, ne okuduğu, kimi gördüğü, neye inandığı, en sonunda mutlu olup olmadığı… Bunlar, biz değiştikçe değişen canlı belgeler.



    Ama ben şundan kesinlikle eminim; böyle genç kadınlar, 1941’deki asker kadınlar gibi kadınlar, bir daha hiç var olmayacak. Bunlar, ‘Kızıl Ülkü’nün zirvede olduğu yıllardı, devrim zamanından ve Lenin döneminden bile daha yükseklerde. Onların zaferi, bugün bile Gulag kamplarını gölgede bırakmaya devam ediyor. Ben, bu kızları sınırsızca seviyorum. Ama onlarla Stalin’i konuşmak, ya da savaştan hemen sonra, trenler dolusu zafer kazanmış cesur askerin Sibirya’ya gönderildiği gerçeğini konuşmak mümkün değildi. Geride kalanlar eve döndü, sesini çıkarmadı.



    Bir keresinde şöyle bir söz duydum: ‘Biz, yalnızca savaşta özgürdük. Cephenin önlerinde.’ Bizim en büyük sermayemiz, ızdırap. Petrol değil, doğalgaz değil – ızdırap. Aralıksız üretebildiğimiz tek şey bu. Sürekli şu soruya cevap arıyorum: bizim çektiğimiz acılar neden özgürlüğe dönüşmüyor? Beyhude mi gerçekten bu kadar acı? Çaadayev doğru söylemiş: Rusya, hafızasız ülke, topyekun hafıza kaybı ülkesi, eleştiri ve tefekküre hep hazır, bakir bir bilinç alanı.



    Ayaklarımızın altında büyük kitaplar sürünüyor…



    1989



    Kabil’deyim. Artık savaşla ilgili yazmak istemiyordum. Gel gör ki gerçek bir savaştayım işte. Pravda gazetesinden alıntı: ‘Kardeş Afgan halkına sosyalizmi inşa etmeleri için yardımcı oluyoruz.’ Savaşın insanları, savaşın objeleri her yerde. Savaş zamanındayız.



    Dün beni cepheye götürmediler. ‘Otelde kalın hanımefendi. Sonra sizin için hesap vermek zorunda kalacağız.’ Otelde oturuyor ve düşünüyorum; başkalarının cesaretini, aldıkları riskleri kenardan izlemenin ahlaksız bir yanı var. İki haftadır buradayım ve savaşın erkek doğasının ürünü olduğu hissinden kurtulamıyorum; benim için bu anlaşılmaz bir şey.



    Ama savaşın gündelik hali müthiş ihtişamlı. Silahların meğer güzel olduğunu keşfettim – tüfekler, mayınlar, tanklar. İnsan, başka insanları en iyi nasıl öldürebileceği üzerine çok kafa yormuş. Hakikat ve güzellik arasındaki ebedi münakaşa… Bana yeni bir İtalyan mayını gösterdiler. Benim ‘kadın’ tepkim: ‘Güzelmiş. Niye böyle güzel peki?’ Askeri bir dille hepsini açıkladılar; bu mayının üzerinden geçen veya şu köşesinden ya da bu kenarından basan insandan geriye yarım kova et kalır. Burada anormal olandan normalmiş gibi bahsediliyor, her şeyin kendi mantığı var. Savaştayız ya sonuçta… Bu görüntüler kimseye aklını kaçırtmıyor. Yerde bir insan yatıyor mesela, onu öldüren ne bir doğa olayı, ne alın yazısı; onu öldüren bir başka insan.



    ‘Kara lale’lerden birine yükleme yapılışını izledim; Afganistan’da ölen askerlerin cenazelerini, açılamayacak çinkodan tabutlar içinde evlerine götüren uçaklar. Ölülere 40’lı yıllardan kalma eski üniformalarla poturlar giydiriyorlar, ama bazen onlar bile yetmiyor. Askerler kendi aralarında konuşuyor: ‘Yeni ölüleri buzdolabında getirmişler. Sanki bozulmuş yaban domuzu eti gibi kokuyor.’ Yazacağım bunları. Memleketimde bana inanmayacaklar diye korkuyorum. Gazetelerimiz, Sovyet askerinin burada ektiği dostluk çiçeklerini yazıyor.



    Gençlerle konuşuyorum. Çoğu kendi iradesiyle gelmiş, kendileri istemiş buraya gönderilmeyi. Çoğunun aydın ailelerden geldiğini farkediyorum; öğretmenlerin, doktorların, kütüphanecilerin olduğu ailelerden, kısaca okur-yazar ailelerden. Samimiyetle, Afgan halkına sosyalizm inşasında yardım etme hayaliyle gelmişler. Şimdi kendilerine gülüyorlar. Bana havaalanında bir yer gösterdiler, yüzlerce çinko tabut, güneşin altında gizemle parlayarak bekliyor. Yanımdaki subay dayanamadı: ‘Belki benim de mezarım bunların arasında. Sokacaklar beni de bir tanesine. Niçin buradayım, ne için savaşıyorum?’ Kendi sözlerinden hemen o an ürktü; ‘Yazmayın bunları.’



    Gece rüyamda ölüler görüyorum. Hepsinin yüzünde şaşkın bir ifade: ‘Nasıl yani, öldüm mü? Gerçekten mi öldüm?’



    Bir grup hemşireyle birlikte, Afgan sivillerin yattığı bir hastaneye gittim. Çocuklara hediye götürdük. Oyuncaklar, şekerler, bisküviler. Benim elimde beş tane oyuncak ayı vardı. Hastaneye vardık; uzunca bir kışla. Nevresim niyetine herkeste birer battaniye var. Kucağında bir bebek, genç bir Afgan kadın yaklaştı. Bir şey söylemek ister gibiydi; savaşın sürdüğü 10 sene boyunca herkes birazcık Rusça konuşmayı öğrenmişti. Elimdeki oyuncaklardan birini bebeğe verdim, dişleriyle aldı. ‘Neden dişleriyle alıyor’ diye şaşırdım. Afgan kadın bebeğin üzerindeki battaniyeyi çekti, kolları yoktu bebeğin. ‘Senin Rusların bombaladı’ dedi kadın. Birileri beni yakaladı yere yığılırken.



    ‘Grad’ roketlerimizin, köyleri nasıl dümdüz tarlalara çevirdiğini gördüm. Bir Afgan mezarlığına gittim, upuzun. Mezarlığın ortalarında yaşlı bir Afgan kadın, bağırıyordu. Minsk’in güneyindeki bir köyde eve getirilen çinko tabutu hatırladım, bir annenin çığlıklarını. Bu ne insanca bir haykırıştı, ne hayvanca… Kabil’deki mezarlıkta duyduğuma benziyordu sadece.



    İtiraf ediyorum, hemen özgürleşmedim. Hikayelerimdeki kahramanlara karşı samimiydim, onlar da bana güveniyordu. Her birimizin özgürlüğe giden yolu ayrıydı. Afganistan’a kadar, güleryüzlü sosyalizme inanıyordum. Oradan döndüğümde ise tüm hülyalardan arınmıştım. ‘Affet beni baba’ dedim onu gördüğümde. ‘Sen beni komünist ideallere inançla terbiye ettin, ama annemle birlikte eğittiğiniz -ebeveynlerim köy öğretmeniydi- dünün Sovyet talebelerinin, yabancı bir ülkede, tanımadıkları insanları öldürüşünü bir kere olsun görmek, tüm sözlerinin küle dönmesi için yeterli. Bizler katiliz baba, anlıyor musun?’ Babam, ağladı.



    Afganistan’dan böyle çok insan özgürleşmiş döndü. Ama başka bir örneğim de var. Orada, Afganistan’da, genç bir erkek bana şöyle bağırmıştı: ‘Sen, bir kadın, ne anlarsın savaştan? İnsanlar savaşta öyle kitaplarda, filmlerde öldükleri gibi mi ölüyorlar ki? Orada ölen güzel ölüyor. Benimse dün arkadaşımı vurdular. Kurşun kafasına girdi, daha bir 10 metre koştu sonra, beynini havada yakalamaya çalışıyordu.’ Yedi yıl aradan sonra bu genç, Afganistan hikayeleri anlatmayı seven başarılı bir iş adamı oldu. Bir gün beni aradı: ‘Ne işe yarıyor senin kitapların? Fazla korkunçlar.’ O artık başka bir insandı. Ölümün ortasında tanıştığım, 20 yaşında ölmek istemeyen kişi değildi…



    Kendime, savaş hakkında nasıl bir kitap yazmak istediğimi soruyordum. Ateş etmeyen insan hakkında yazmak isterdim. Başka bir insanı vuramayan insan hakkında. Savaş düşüncesinin bile acı verdiği insan hakkında. Nerede o insan? Ben onunla tanışamadım.



    1990-1997



    Sadece Rus edebiyatı, dev bir ülkenin bir zamanlar içinden geçtiği o eşsiz deneyimi anlatabilir; bu yüzden ilginçtir. Bana sürekli, ‘neden hep felaketler hakkında yazıyorsunuz’ diye soruyorlar. Çünkü hayatımız bu. Artık farklı ülkelerde de yaşasak, Kızıl İnsan her yerde. Aynı hayattan çıkan, aynı hatıralarla yaşayan insanlar.



    Uzun süre Çernobil hakkında yazmak istemedim. Bu konuda nasıl yazacağımı bilmiyordum; hangi araçlarla, nereden başlayarak yazacağımı. Hakkında dünyanın daha önce neredeyse hiçbir şey duymadığı, Avrupa’nın bir köşesine sıkışmış o küçük ülkemin ismi, şimdi tüm dillerdeydi. Biz Belaruslular ise, Çernobil halkı olmuştuk. Bilinmeze ilk dokunanlar biz olduk. Anladık ki komünist, etnik ve dini tufanlardan da öte, gelecekte bizi daha vahşi, topyekun belalar bekliyor, henüz göze görünmeyen belalar. Çernobil’le birlikte, yeni bir safha açıldı.



    Aklımda kalan mesela, yaşlı bir taksi şöförünün, ön camına çarpan güvercinlerden şikayet etmesi: ‘Günde iki-üç kuş düşüyor böyle. Gazeteler ise durum kontrol altında diyor.’



    Şehir parklarından yaprakları toplayıp, şehir dışına çıkarıyorlardı. Yaprakları gömüyorlardı orada. Zehirlenmiş toprak parçalarını götürüp gömüyorlardı. Toprağı toprağa defnediyorlardı. Çalı çırpıyı, çimeni gömüyorlardı. O günlerde herkesin yüzünde, hafifçe çıldırmış bir ifade vardı.



    Yaşlı bir bahçıvan anlattı: ‘Sabah dışarı çıktım, bir şey eksik. Tanıdık bir ses eksik. Tek bir arı yok, tek bir arının sesi gelmiyor, bir tanesinin bile. Bu nasıl bir şey? İkinci gün de uçmadı arılar, üçüncü gün de. Sonra bize nükleer santralde kaza oldu diye haber geldi. Santral yanı başımızda. Ama uzun süre hiçbir şey bilmiyorduk. Arılar biliyordu, biz bilmiyorduk.’



    Çernobil haberleri gazetelerde askeri dille veriliyordu: patlamalar, kahramanlar, askerler, tahliye… İstasyonda KGB iş başındaydı; casus ve sabotajcı arıyorlardı. Söylentiler dolaşıyordu; kaza, sosyalist kampı yıkmak isteyen Batılı özel güçlerin planlı işiymiş. Askeri mühimmat Çernobil’e doğru yoldaydı, askerler geliyordu. Sistem her zaman olduğu gibi işliyordu; askeri şekilde. Ama elinde yeni tüfeğiyle askerin, bu yeni dünyada felaketten başka alacağı yoktu. Elinden gelen tek şey, yüksek dozda radyasyona maruz kalıp, evine dönüp ölmekti.



    Gözlerimin önünde, Çernobil öncesinin insanları, Çernobil insanlarına dönüştüler.



    Radyasyonu göremiyordun, ona dokunamıyordun, kokusunu duyamıyordun. Bizi artık bu bildik ve bilinmedik dünya çevreliyordu. Nükleer bölgeye gittiğimde hemen anlattılar: Çiçek koparmak yasak, çimene oturmak yasak, kuyudan su içmek yasak… Ölüm her yanda gizleniyordu, ama bu başka türlü bir ölümdü. Yeni bir maske takmış, yabancı bir kıyafet giymiş. Savaşı görmüş yaşlılar, bir kez daha evlerinden ‘tahliye’ edilirken gök yüzüne bakıyordu: ‘Güneş parlıyor, ne duman var, ne gaz, ateş eden yok. Bu savaş mı ki, yine göçmen edildik?’ Sabah ilk iş gazetelere koşuyor, sonra hayalkırıklığıyla bir kenara atıyorlardı onları; casusları daha bulamamışlar. Halk düşmanları hakkında bir şey yazmıyor. Casusların, halk düşmanlarının olmadığı bir dünya da yabancıydı.



    Yeni bir şeyin başlangıcıydı bu. Çernobil ve Afganistan, bizi özgürleştirdi.



    Benim için dünya yerinden kıpırdadı. Nükleer bölgede kendimi ne Belaruslu, ne Rus, ne Ukraynalı hissettim; yok edilebilecek biyolojik bir türdüm.



    İki felaket üst üste geldi. Sosyal felaket -sosyalist Atlantis sulara gömülüyordu- ve kozmik felaket -Çernobil. İmparatorluğun düşüşü herkesi endişelendiriyordu. İnsanlar günü dert ediyor, var olma mücadelesi veriyordu; yaşamak için gerekenleri hangi parayla, nereden almalı? Nasıl yaşamalı? Neye inanmalı? Hangi flamaların altında durmalı bu sefer? Ya da Büyük Fikirler olmadan yaşamayı mı öğrenmeli? Bu sonucusunun nasıl yapılacağını kimse bilmiyordu, o güne kadar hiç böyle yaşamamışlardı. Kızıl İnsan’ın önünde yüzlerce soru vardı. Hepsine yalnız başına göğüs gerdi. Hiçbir zaman, özgürlüğünün ilk günlerindeki kadar yalnız olmamıştı. Etrafımda, hayatları sarsılan insanlar vardı ve ben onlara kulak verdim.



    Günlüğümü kapatıyorum…



    İmparatorluk yıkıldığında bize ne oldu? Dünya daha evvel cellatlar ve kurbanlar diye ayrılırdı; Gulag’daki gibi. Erkek ve kız kardeşler; Savaş’taki gibi. Seçmenler; teknoloji, çağdaş dünya. Dünya daha evvel bir de hapse atanlar ve atılanlar diye ayrılırdı. Bugün Batıcılar ve Slavcılar, satılmışlar ve vatanseverler diye ayrılıyor. Bir de alabilenler ve alamayanlar diye… Bu sonuncusu, bana göre sosyalizm sonrasının en acı tecrübesi, zira daha bu yakınlarda hepimiz birdik. Kızıl İnsan, mutfakta oturup hayalini kurduğumuz o Özgürlük Krallığı’na bir türlü ulaşamadı. Rusya’yı o olmadan böldüler, o ise elinde bir hiçle kalakaldı. Aşağılanmış ve soyulmuş. Saldırgan ve tehlikeli.



    Yeniden Rusya’yı dolaşmaya başladım. Şunları duydum:
    -Bu ülkede modernleşme, ancak toplama kampları ve kurşuna dizmelerle mümkün.

    -Rus insanı sanki zengin olmak istemiyor bile, hatta bundan korkuyor. Tek istediği, başkalarının zengin olmaması. Kimsenin ondan daha zengin olmaması.

    -Burada dürüst insan bulamazsın, ama bolca dindar vardır.

    -Boşuna güdülmeyi reddeden yeni bir nesil bekleme. Rus insanı özgürlükten anlamaz, anca Kazaklardan ve onların kamçılarından anlar.

    -İki temel Rusça kelime: savaş ve hapis. Çaldın, gezdin, yakalandın. Çıktın, yine yakalandın, yine içeri girdin.

    -Rusların hayatı çekilmez olmalı, bedbaht olmalı; ruh ancak o zaman yükselir, bu dünyaya ait olmadığını o zaman idrak eder. Her şey ne kadar pislik ve kan içindeyse, ruh kendine o kadar çok yer bulur.

    -Yeni bir devrime yetecek ne güç, ne delilik yok kimsede. Ruh da yok. Ruslara, tüylerini diken diken edecek büyük fikirler lazım.

    -Hayatlarımız işte böyle geçer bizim, pislikle savaş arasında gider gelir. Komünizm ölmedi, cesedi yaşıyor.



    Cesaretimi toplayıp söyleyeceğim: 90’lı yıllarda elimize geçen şansı kaçırdık. Ülkemiz nasıl olmalı, güçlü mü, yoksa insanlarına layık mı sorusu önümüze geldiğinde, birinci şıkkı seçtik: Güçlü olmalı. Şimdi yine güç zamanı. Ruslar Ukraynalılarla, kardeşleriyle savaşıyor – benim babam Belaruslu, annem Ukraynalı, bir sürü başka insanın da böyle… Rus uçakları Suriye’yi bombalıyor…



    Umut devri yerini, korku devrine bıraktı. Zaman geriye döndü. İkinci el, kullanılmış bir zamanı yaşıyoruz.



    Kızıl İnsan’ın tarihini yazıp bitirdim mi şimdi, emin değilim.



    Benim üç evim var. Belarus, toprağım, babamın vatanı, bütün ömrümü geçirdiğim yer. Ukrayna, annemin vatanı, doğduğum yer. Ve büyük Rus medeniyeti, kendimi onsuz hayal edemediğim… Benim için hepsi değerli. Sevgiden söz etmek ise, bizim çağımızda zor.
  • PİRAYE İÇİN YAZILMIŞ :
    SAAT 21-22 ŞİİRLERİ


    Ne güzel şey hatırlamak seni :
    ölüm ve zafer haberleri içinden,
    hapiste
    ve yaşım kırkı geçmiş iken...

    Ne güzel şey hatırlamak seni :
    bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin
    ve saçlarında
    vakur yumuşaklığı canımın içi İstanbul toprağının...
    İçimde ikinci bir insan gibidir
    seni sevmek saadeti...
    Parmakların ucunda kalan kokusu sardunya yaprağının,
    güneşli bir rahatlık
    ve etin daveti :
    kıpkızıl çizgilerle bölünmüş
    sıcak
    koyu bir karanlık...

    Ne güzel şey hatırlamak seni,
    yazmak sana dair,
    hapiste sırtüstü yatıp seni düşünmek :
    filânca gün, falanca yerde söylediğin söz,
    kendisi değil
    edasındaki dünya...

    Ne güzel şey hatırlamak seni.
    Sana tahtadan bir şeyler oymalıyım yine :
    bir çekmece
    bir yüzük,
    ve üç metre kadar ince ipekli dokumalıyım.
    Ve hemen
    fırlayarak yerimden
    penceremde demirlere yapışarak
    hürriyetin sütbeyaz maviliğine
    sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım...

    Ne güzel şey hatırlamak seni :
    ölüm ve zafer haberleri içinden,
    hapiste
    ve yaşım kırkı geçmiş iken...



    20 Eylül 1945

    Bu geç vakit
    bu sonbahar gecesinde
    kelimelerinle doluyum;
    zaman gibi, madde gibi ebedî,
    göz gibi çıplak,
    el gibi ağır
    ve yıldızlar gibi pırıl pırıl
    kelimeler.
    Kelimelerin geldiler bana,
    yüreğinden, kafandan, etindendiler.
    Kelimelerin getirdiler seni,
    onlar : ana,
    onlar : kadın
    ve yoldaş olan...
    Mahzundular, acıydılar, sevinçli, umutlu, kahramandılar,
    kelimelerin insandılar...



    21 Eylül 1945

    Oğlumuz hasta,
    babası hapiste,
    senin yorgun ellerinde ağır başın,
    dünyanın hali gibi halimiz...

    İnsanlar, daha güzel günlere insanları taşır,
    oğlumuz iyileşir,
    babası çıkar hapisten,
    güler senin altın gözlerinin içi,
    dünyanın hali gibi halimiz...



    22 Eylül 1945

    Kitap okurum :
    içinde sen varsın,
    şarkı dinlerim :
    içinde sen.
    Oturdum ekmeğimi yerim :
    karşımda sen oturursun,
    çalışırım :
    karşımda sen.
    Sen ki, her yerde «hâzırı nâzır»ımsın,
    konuşamayız seninle,
    duyamayız sesini birbirimizin :
    sen benim sekiz yıldır dul karımsın...



    23 Eylül 1945

    O şimdi ne yapıyor
    şu anda şimdi, şimdi?
    Evde mi, sokakta mı,
    çalışıyor mu, uzanmış mı, ayakta mı?
    Kolunu kaldırmış olabilir,
    — hey gülüm,
    beyaz, kalın bileğini nasıl da çırçıplak eder bu hareketi!...—

    O şimdi ne yapıyor,
    şu anda, şimdi, şimdi?
    Belki dizinde bir kedi yavrusu var,
    okşuyor.
    Belki de yürüyordur, adımını atmak üzredir,
    — her kara günümde onu bana tıpış tıpış getiren
    sevgili, canımın içi ayaklar!...—
    Ve ne düşünüyor
    beni mi?
    Yoksa
    ne bileyim
    fasulyanın neden bir türlü pişmediğini mi?
    Yahut, insanların çoğunun
    neden böyle bedbaht olduğunu mu?

    O şimdi ne düşünüyor,
    şu anda, şimdi, şimdi?...


    24 Eylül 1945

    En güzel deniz :
    henüz gidilmemiş olanıdır.
    En güzel çocuk :
    henüz büyümedi.
    En güzel günlerimiz :
    henüz yaşamadıklarımız.
    Ve sana söylemek istediğim en güzel söz :
    henüz söylememiş olduğum sözdür...



    25 Eylül 1945

    Saat 21.
    Meydan yerinde kampana vurdu,
    nerdeyse koğuşların kapıları kapanır.
    Bu sefer hapislik uzun sürdü biraz :
    8 yıl...
    Yaşamak : ümitli bir iştir, sevgilim,
    yaşamak :
    seni sevmek gibi ciddî bir iştir...



    26 Eylül 1945

    Bizi esir ettiler,
    bizi hapse attılar :
    beni duvarların içinde,
    seni duvarların dışında.

    Ufak iş bizimkisi.
    Asıl en kötüsü :
    bilerek, bilmeyerek
    hapisaneyi insanın kendi içinde taşıması...
    İnsanların birçoğu bu hale düşürülmüş,
    namuslu, çalışkan, iyi insanlar
    ve seni sevdiğim kadar sevilmeye lâyık...



    30 Eylül 1945

    Seni düşünmek güzel şey
    ümitli şey
    dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey.
    Fakat artık ümit yetmiyor bana,
    ben artık şarkı dinlemek değil
    şarkı söylemek istiyorum...



    1 Ekim 1945

    Dağın üstünde :
    akşam güneşiyle yüklü olan bir bulut var dağın üstünde.
    Bugün de :
    sensiz, yani yarı yarıya dünyasız geçti bugün de.
    Birazdan açar
    kırmızı kırmızı :
    gecesefaları birazdan açar kırmızı kırmızı.
    Taşır havamızda sessiz, cesur kanatlar
    vatandan ayrılığa benzeyen ayrılığımızı...



    2 Ekim 1945

    Rüzgâr akar gider,
    aynı kiraz dalı bir kere bile sallanmaz aynı rüzgârla.
    Ağaçta kuşlar cıvıldaşır :
    kanatlar uçmak ister.
    Kapı kapalı :
    zorlayıp açmak ister.
    Ben seni isterim :
    senin gibi güzel,
    dost
    ve sevgili olsun hayat...
    Biliyorum henüz bitmedi
    sefaletin ziyafeti...
    Bitecek fakat...



    5 Ekim 1945

    İkimiz de biliyoruz, sevgilim,
    öğrettiler :
    aç kalmayı, üşümeyi,
    yorgunluğu ölesiye
    ve birbirimizden ayrı düşmeyi.
    Henüz öldürmek zorunda bırakılmadık
    ve öldürülmek işi geçmedi başımızdan.

    İkimiz de biliyoruz, sevgilim,
    öğretebiliriz :
    dövüşmeyi insanlarımız için
    ve her gün biraz daha candan
    biraz daha iyi
    sevmeyi...



    6 Ekim 1945

    Bulutlar geçiyor : haberlerle yüklü, ağır.
    Buruşuyor hâlâ gelmeyen mektup avucumda.
    Yürek kirpiklerin ucunda
    uzayıp giden toprak uğurlanır.
    Benim bağırasım gelir : — «P î r â y e ,
    P î r â y e !...» — diye...



    7 Ekim 1945

    İnsan çığlıkları geçti geceleyin açık denizleri
    rüzgâr-
    -larla.
    Dolaşmak tehlikeli hâlâ
    geceleyin açık denizleri...

    Altı yıldır sürülmedi bu tarla,
    duruyor olduğu gibi tank paletlerinin izleri.
    Tank paletlerinin izleri
    kapanır bu kış karla.

    Ah, gözümün nuru, gözümün nuru,
    yine yalan söylüyor antenler :
    alın teri tacirleri kapatabilsin diye defteri yüzde yüz kârla.
    Fakat Ezrailin sofrasından dönenler
    döndüler verilmiş kararlarla...



    8 Ekim 1945

    Çekilmez bir adam oldum yine :
    uykusuz, aksi, nâlet.
    Bir bakıyorsun ki
    ana avrat söver gibi, azgın bir hayvanı döver gibi bugün çalışıyorum,
    sonra bir de bakıyorsun ki
    ağzımda sönük bir cıgara gibi tembel bir türkü
    sabahtan akşama kadar sırtüstü yatıyorum ertesi gün.
    Ve beni çileden çıkartıyor büsbütün
    kendime karşı duyduğum nefret
    ve merhamet...

    Çekilmez bir adam oldum yine :
    uykusuz, aksi, nâlet.
    Yine her seferki gibi haksızım.
    Sebep yok,
    olması da imkânsız.
    Bu yaptığım iş ayıp
    rezalet.
    Fakat elimde değil
    seni kıskanıyorum
    beni affet...



    9 Ekim 1945

    Dün gece rüyama girdin :
    dizimin dibinde oturuyormuşun.
    Başını kaldırdın, kocaman, sarı gözlerini bana çevirdin.
    Bir şeyler soruyormuşun.
    Islak dudakların kapanıp açılıyor,
    sesini duymuyorum ama.

    Gecenin içinde bir yerlerde aydınlık bir haber gibi saat çalıyor.
    Havada fısıltısı başsızlığın ve sonsuzluğun.
    Kırmızı kafesinde, kanaryamın : «Memo»mun türküsü,
    sürülmüş bir tarlada toprağı itip yükselen tohumların çıtırdısı
    ve bir kalabalığın haklı ve muzaffer uğultusu geliyor kulağıma.
    Senin ıslak dudakların hep öyle açılıp kapanıyor
    sesini duymuyorum ama...

    Kahrederek uyandım.
    Kitabın üstünde uyuyakalmışım meğer.
    Düşünüyorum :
    yoksa senin miydi bütün o sesler?



    10 Ekim 1945

    Gözlerine bakarken
    güneşli bir toprak kokusu vuruyor başıma,
    bir buğday tarlasında, ekinlerin içinde kayboluyorum...

    Yeşil pırıltılarla uçsuz bucaksız bir uçurum,
    durup dinlenmeden değişen ebedî madde gibi gözlerin :
    sırrını her gün bir parça veren
    fakat hiçbir zaman
    büsbütün teslim olmayacak olan...



    18 Ekim 1945

    Kale kapısından çıkarken ölümle buluşmak üzre,
    son defa dönüp baktığımızda şehre,
    sevgilim, şu sözleri söyleyebileceğiz :
    «— Pek de öyle güldürmedinse de yüzümüzü,
    çalıştık gücümüzün yettiği kadar
    seni bahtiyar
    kılalım diye.
    Devam ediyor bahtiyarlığa doğru gidişin,
    devam ediyor hayat.
    İçimiz rahat,
    gönlümüzde hak edilmiş ekmeğine doymuşluk,
    gözümüzde ışığından ayrılmanın kederi,
    işte geldik gidiyoruz
    şen olasın Halep şehri...»



    27 Ekim 1945

    Bir elmanın yarısı biz
    yarısı bu koskoca dünya.
    Bir elmanın yarısı biz
    yarısı insanlarımız.
    Bir elmanın yarısı sen
    yarısı ben
    ikimiz...



    28 Ekim 1945

    Itır saksısında artan koku,
    denizlerde uğultular
    ve işte dolgun bulutları ve akıllı toprağıyla sonbahar...

    Sevgilim,
    yaş kemâlini buldu.
    Bana öyle gelir ki
    belki bin yıllık bir ömrün macerası geçti başımızdan.
    Ama biz hâlâ
    güneşin altında el ele yalnayak koşan
    hayran gözlü çocuklarız...



    5 Kasım 1945

    Çiçekli badem ağaçlarını unut.
    Değmez,
    bu bahiste
    geri gelmesi mümkün olmayan hatırlanmamalı.
    Islak saçlarını güneşte kurut :
    olgun meyvelerin baygınlığıyla pırıldasın
    nemli, ağır kızıltılar...
    Sevgilim, sevgilim,
    mevsim
    sonbahar...



    8 Kasım 1945

    Uzaktaki şehrimin damları üzerinden
    ve Marmara denizinin dibinden geçip
    sonbahar topraklarını aşarak
    olgun ve ıslak
    geldi sesin.
    Bu, üç dakikalık bir zamandı.
    Sonra, telefon simsiyah kapandı...



    12 Kasım 1945

    Damardan boşanan kan gibi ılık ve uğultulu
    son lodoslar esmeye başladı.
    Havayı dinliyorum :
    nabız yavaşladı.
    Uludağda, zirvede kar
    ve Kirezli-yaylada şahane ve şipşirin yatmış uykudadır
    kırmızı kestane yapraklarının üstünde ayılar.
    Ovada kavaklar soyunuyor.
    İpekböceği tohumları kışlaklarına gitti gidecek,
    sonbahar bitti bitecek,
    nerdeyse girecek gebe-uykularına toprak.
    Ve biz yine bir kış daha geçireceğiz :
    büyük öfkemizin içinde
    ve mukaddes ümidimizin ateşinde ısınarak...



    13 Kasım 1945

    Tarif kabul etmez, — diyorlar, — İstanbulun sefaleti,
    milleti, — diyorlar, — kırıp geçirdi açlık,
    verem illeti, — diyorlar, — diz boyu.
    Şu kadarcık kız çocuklarını, — diyorlar, —
    yangın yerlerinde, sinema localarında...

    . . . . .
    . . . . . . . . .

    Kara haberler geliyor uzaktaki şehrimden :
    namuslu, çalışkan, fakir insanların şehri —
    sahici İstanbulum,
    sevgilim, senin mekânın olan
    ve nereye sürülsem, hangi hapiste yatsam
    sırtımda, torbamın içinde götürdüğüm
    ve evlât acısı gibi yüreğimde,
    senin hayalin gibi gözlerimde taşıdığım şehir...



    20 Kasım 1945

    Saksılarda hâlâ tek tük karanfil bulunursa da
    ovada güz nadasları yapıldı çoktan,
    tohum saçılıyor.
    Ve zeytin devşirilmekte.
    Bir yandan kışa girilmekte,
    bir yandan bahar fidelerine yer açılıyor.
    Bense hasretinle dolu
    ve büyük yolculukların sabırsızlığıyla yüklü
    yatıyorum demirli bir şilep gibi Bursada...



    1945 yılı Aralık ayının dördü

    İlk göz göze geldiğimiz günkü elbiseni çıkar sandıktan,
    giyin, kuşan,
    benze bahar ağaçlarına...
    Hapisten
    mektubun içinde yolladığım karanfili tak saçlarına,
    kaldır, öpülesi çizgilerle kırışık beyaz, geniş alnını,
    böyle bir günde yılgın ve kederli değil,
    ne münasebet,
    böyle bir günde bir isyan bayrağı gibi güzel olmalı Nâzım Hikmetin
    kadını...



    5 Aralık 1945

    Delindi sintine,
    esirler parçalamakta pırangaları.
    Yıldız-poyrazdır esen,
    tekneyi kayaların üstüne atacak.
    Bu dünya, bu korsan gemisi batacaktır,
    taş çatlasa batacak.
    Ve senin alnın gibi hür, ferah ve ümitli bir âlem
    kuracağız Pirâyem...



    6 Aralık 1945

    Onlar ümidin düşmanıdır, sevgilim,
    akar suyun,
    meyve çağında ağacın,
    serpilip gelişen hayatın düşmanı.
    Çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına :
    — çürüyen diş, dökülen et —,
    bir daha geri dönmemek üzre yıkılıp gidecekler.
    Ve elbette ki, sevgilim, elbet,
    dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya,
    dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle : işçi tulumuyla
    bu güzelim memlekette hürriyet...



    7 Aralık 1945

    Bursada havlucu Recebe,
    Karabük fabrikasında tesviyeci Hasana düşman,
    fakir-köylü Hatçe kadına,
    ırgat Süleymana düşman,
    sana düşman, bana düşman,
    düşünen insana düşman,
    vatan ki bu insanların evidir,
    sevgilim, onlar vatana düşman...



    12 Aralık 1945

    Ağaçlar ovada son bir gayretle pırıldamakta :
    pul pul altın
    bakır
    tunç ve tahta...
    Öküzlerin ayakları yaş toprağa gömülüyor yumuşacık.
    Ve dağlar dumana batık
    kurşunî, sırılsıklam...
    Tamam,
    sonbahar belki bugün bitti artık.
    Yaban kazları hızla gelip geçti demin
    herhal İznik gölüne gidiyorlar.
    Havada serin
    havada is kokusu gibi bir şey :
    havada kar kokusu var...

    Şimdi dışarda olmak,
    dörtnala sürmek dağlara doğru atı.
    «— Ata binmesini de bilmezsin,» —- diyeceksin ama
    şakayı bırak ve kıskanma,
    yeni bir huy edindim hapiste :
    seni sevdiğim kadar değilse de
    hemen hemen ona yakın seviyorum tabiatı...
    Ve ikiniz de uzaktasınız...



    13 Aralık 1945

    Gece kar birdenbire bastırmış.
    Bembeyaz dallardan dağılan kargalarla başladı sabah.
    Göz alabildiğine Bursa ovasında kış :
    başsızlık ve sonsuzluk geliyor akla.
    Sevgilim,
    değişti mevsim
    çekişen gelişmelerden sonra bir sıçramakla.
    Ve karın altında mağrur
    hamarat
    sürüp gidiyor hayat...



    14 Aralık 1945

    Hay aksi lânet, fena bastırdı kış...
    Sen ve namuslu İstanbulum ne haldesiniz kim bilir?
    Kömürün var mı?
    Odun alabildin mi?
    Camların kıyısına gazete kâadı yapıştır.
    Gece erkenden yatağa gir.
    Evde de satılacak bir şey kalmamıştır.
    Yarı aç, yarı tok üşümek :
    dünyada, memleketimizde ve şehrimizde
    bu işte de çoğunluk bizde...