• Dünyanın en zeki ve en mesut milleti Türklerdir. Geçmiş hatırlandığı zaman bunu görmek mümkündür. Fakat idarecilerin beceriksizliği yüzünden millet zulüm ve fakirlik içinde bırakılmıştır. Türk milleti diğer milletlerden hür ve mesut yaşamaya daha çok layıktır.(9 ağustos 1906)
  • Tarihsel süreçte Avrupa’nın, emperyalizmin ve Batı’nın Türk dünyasına, Türk kültürüne ve Türklüğe bakış açısının çok fazla değişmediği, günümüzde özellikle de AB Süreci’nde daha net bir şekilde görülmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinin temel niteliği ve ana unsuru olan “ulus devlet” ve “milli kültür” anlayışı son zamanlarda çeşitli çevreler tarafından yıpratılmak istenmektedir. Böylece 1980’lerden sonra ivme kazanan küreselcilik ve neo-liberalizm gibi akımlar nedeniyle yaratılan baskılar “ulus devlet” ve “milli egemenlik” gibi kavramlar üzerinde tartışmalar yaratarak bu kavramların yıpratılmasına neden olmaktadır. Bu çerçevede çalışmanın özünü teşkil eden Akçura da eserleri ile Batı emperyalizminin Türklere yönelik gerçek yüzünü anlamaya ve anlatmaya çalışmıştır.



    Geçmişin Osmanlıcılık düşüncesi, günümüzde küreselleşme, AB vatandaşlığı, mozaikçilik, alt kimlik ve üst kimlik tartışmaları ile “Türkiyelilik” şeklinde, İslamcılık düşüncesi de “ılımlı İslam” ya da “dinler arası diyalog” şeklinde kontrol edilebilir bir din ya da İslam şeklinde kendini göstermektedir. Yine geçmişteki Türkçülükte SSCB’nin yıkılışı ile Avrasyacılık düşüncesinin gündeme gelmesiyle ve “ulusalcılık” gibi kavramlarla günümüzün tarz-ı siyasetleri olarak yeniden gündemde bulunmaktadır.



    Bu nedenle günümüzde yaşanan ekonomik, siyasal, kültürel ve sosyal gelişmelerin daha iyi anlaşılabilmesi, tahlil edilebilmesi ve anlamlandırılabilmesi için Osmanlı’nın son dönemindeki benzeri gelişmeleri bilmek gerekmektedir. Ancak bu şekilde modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini, uluslaşma dinamiklerini ve yeni kimliğinin anlaşılması mümkün olacaktır.



    1800-1900’lü yıllarda Osmanlı’nın son dönemlerindeki; eğitim, kimlik, azınlık hakları, yabancı sermaye, özelleştirme, demokratikleşme, anayasa değişiklikleri vb. gibi sorunlar, tartışmalar günümüzde de devam etmektedir. Üstelik bu gibi kavramlar aydınlar, siyasiler ve devleti yönetenler tarafından bilinçli bir şekilde gündeme getirilerek tartışılmasına yol açılmak suretiyle ileriye dönük çeşitli amaçların gerçekleşmesinde araç olarak kullanılmaktadır.



    Bu kavramlar, bireysel ve toplumsal olarak hafızalarda yerli yerine oturmadığı için, dönemin koşullarına ve sosyo-ekonomik dinamiklere göre değerlendirilmediği ve çeşitli amaçlara meşruiyet kazandırmak için olduğundan farklı anlamlar yüklenerek “Kavram Karmaşası” yaratıldığı açıkça görülmektedir.



    Türkiye’de çeşitli fikir akımlarının ortaya çıkışı Tanzimat, Meşrutiyet gibi modernleşme ve Batılılaşma sürecinde yoğunluk kazanmıştır. Amaç devletin Batıya karşı geri kalmışlığından kurtarılmasıdır. Bu amaçla Meşrutiyet döneminde ilan edilen bir takım özgürlüklerin etkisiyle ortaya çıkan fikirler içinde etkisini günümüze kadar devam ettiren, kendini önemli ölçüde hissettiren ve günümüzde de belirli bir etkiye sahip olanı Türkçülük akımı olmuştur.



    Bu çerçevede yaşadığı dönemde düşünce tarzı olarak analitik ve nesnel yaklaşımları ile Türk düşüncesinde ayrı bir yere sahip olan, öngörü ve stratejik bir vizyon sahibi, tarih tarafından haklı çıkarılan bir siyaset bilimci ve aydın olarak Akçura’yı ve eseri Üç Tarz-ı Siyaset’i daha doğru anlayabilmek, bir bütün olarak değerlendirebilmek için o günün koşullarını göz önüne almak ve günümüze etkisini kestirebilmek, ancak bu şekilde mümkün olmaktadır. Bu nedenle Akçura’nın yaşadığı dönemi ve bu döneme damgasını vuran İttihat ve Terakki Cemiyeti ile Jön Türklerin siyasi düşüncelerinin, Tanzimat ve Batılılaşma gibi kavramların, çeşitli toplumsal ve siyasal olayların iyi bilinmesi ve göz önüne alınması gerekmektedir.[1]





    Yaşamı, Çalışmaları ve Türkçülük Anlayışı



    Yusuf Akçura İdil-Ural’ın güneyinde Simbir şehrinde, Tatar burjuvazisinin tanınmış ailelerinden fabrikatör bir ailenin çocuğu olarak 2 Haziran 1876’da doğdu. Akçuraoğlu Yusuf, 1934’teki soyadı kanunu ile Akçura soyadını aldı.



    Akçura 1896’da Erkan-ı Harp (Kurmaylık) sınıfına girdi. 1903’te Paris’te Siyasal Bilgiler Okulu’ndan Osmanlı İmparatorluğu Teşkilatları Tarihi Üzerine Bir Deneme adlı tezi ile üçüncü olarak yüksek öğrenimini tamamladı. Enver Ziya Karal’a göre, bu tezin önemi; Bir Türk yazarının ilk kez, Fransızca olarak, bu konuda, olayları örgütlerle açıklamaya çalışmış, bu çalışmasında sıkı bir eleştiri yöntemi kullanmış ve sonunda pratik bir sonuca varmış olmasıdır.[2] Akçura bu çalışmasında Türkler üzerinde Çin, Pers, Arap, Bizans gibi medeniyetlerin ve Şamanlık, Budizm, İslamiyet gibi dinlerin etkilerine rağmen Türklerin çeşitli etnik özelliklerini koruduklarını, böylece İslam kültür ve medeniyetinin yanında İslam öncesi eski Türk geleneklerinin de devam ettiğini belirterek Türklerde bu çifte mirasın sürekliliğini vurgulamıştır. Akçura’nın bu tespitleri daha sonra Fuad Köprülü’nün Bizans Müesseselerinin Osmanlı Müesseselerine Tesiri adlı çalışması ile geliştirilerek benzer yöntemlerle ele alınmıştır.



    Bu dönemde siyasi yasaklı olduğu için Türkiye’ye gelemedi ve memleketine döndü. Burada meşhur Üç Tarz-ı Siyasetmakalesini yazdı. 32 sayfalık bu makale Kahire’de Abdülhamit’e muhalif Türk gazetesinde üç ayrı sayıda yayımlandı.



    Akçura bu makalesinde öncelikle Osmanlıcılığı ele almış ve bunun Türklerin haklarını azaltacağı düşüncesi ile reddetmiş, sonra İslamcılığı ele almış, bu fikrinde imparatorluk içerisinde gayrimüslim unsurlarla eşitsizlik ve çelişki oluşturduğu için uygulanabilir görmemiş daha sonra da Türkçülük fikri ile İmparatorlukta elde kalan tek unsur olarak Türklerden oluşan birlik sayesinde yeni bir devletin kurulabileceğini uygulanabilir görerek tartışmaya açmış Türkçülük fikrini Osmanlıcılık ve İslamcılık gibi fikirler karşısında ilk kez sistematize etmiştir. Böylece Akçura Türkçülüğü siyasi olarak bir alternatif tarz şekline ilk kez bu makalede dile getirmiş oldu.



    Akçura’nın 1904’de yazdığı Üç Tarz-ı Siyaset adlı makalesinde Türkçülük siyasetine ilişkin[3] “Türkçülüğün menfaatine gelince o da, ne Osmanlı devletinin ve ne de İslam’ın menfaatine büsbütün uygun gelmez. Zira, İslam toplumunu Türk ve Türk olmayan kısımlarına bölerek zayıflatır, ve bunun neticesi olarak Osmanlı tebaasının Müslümanları arasında da nifak salıp Osmanlı Devleti’nin kuvvetsizlenmesini mücip olur.” şeklinde bir değerlendirmede bulunur. Böylece Akçura gerçekçi ve eleştirel bir tespit ile toplumun ve ülkenin içerisinde bulunduğu siyasal, sosyal gerçekliğin farkında olduğunu, fakat gelinen nokta itibarıyla elde Türk unsuruna siyasi olarak dayanacak oluşumdan başka bir seçeneğin bulunmadığını, olumsuz yönlerine rağmen olumlu yönlerinin daha önemli olduğunu, bu tarz-ı siyasetinde kaçınılmaz ve zorunlu olduğunu belirtti.



    Uriel Heyd[4], Gökalp’in 1918 yılında, daha önceden 1913-1914 yıllarında Türk Yurdu dergisinde yayımlanmış makalelerinin bir koleksiyonunu Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak adı altında bir kitap halinde yayımladığını belirterek, Gökalp’in bu kelimeleri, 1907 yılının başlarında Bakü’de yayımlanan Füyuzat dergisinde Türkleri Türkleşmek, İslamlaşmak, Avrupalılaşmak fikirlerine çağıran Hüseyinzade Ali’nin yazılarından aldığını belirtmektedir. Akçura’da Türk Yılı 1928 adlı eserinde konu ile ilgili şu tespitte bulunmaktadır.[5] “Gerçi Füyuzat mecmuası, Türk Yurdu’nda olduğu kadar sarahat ve tekrarla olmasa da, Türkçülük mevzuunu daha evvel tervic eylemiş, hatta merhum Ziya Bey’in ahiren ‘Türk milletindenim, İslam ümmetindenim ve Garp medeniyetindenim’ şiarı ile ifade ettiği manayı, Hüseyinzade Ali Bey ‘Türk kanlı, İslam imanlı ve Frenk kıyafetli olalım’ formülü ile beyan etmişti.”



    Böylece 1904 yılında, bu üçlü terkibi ya da siyaset tarzını ele alan, günün koşulları ve gerçekliği ile ilk kez analiz eden ve gündeme getiren Üç Tarz-ı Siyaset adlı makalesi ile Akçura olmuştur. Bu durum Akçura’nın stratejik olarak güçlü bir öngörüye sahip olduğunu ortaya koymaktadır.



    Landau’ya göre[6] Akçura ve taraftarları, merkezinde Türkiye’nin olduğu yakın çevredeki Türk gruplarının, ilk kez milliyetçiliğin imparatorluğun devamı için uygulanabilirliği ve yararlılığı nedeni ile Osmanlıcılığa ve İslamcılığa tercih edilen tutarlı bir seçenek olarak önerildiğini belirtmiştir. Bu özelliğinden dolayı Üç Tarz-ı Siyaset’in Gaspıralı’nın kültürel alana yönelik Türkçülüğünün dışında Pantürkçülüğün siyasi yönü olduğuna dikkat çektiğini belirtmektedir.



    Akçura 1908 yılında Rusya’dan ayrıldıktan sonra Avrupa’da bulunan Dış Türklerin çeşitli örgütleri içerisinde bulunarak I. Dünya Savaşı öncesinde ve savaş sırasında etkin çalışmalarda bulundu. Hilmi Ziya Ülken’e göre Akçura’nın Osmanlı İmparatorluğu içerisinde Türkçülük çalışmalarının bu hareket üzerinde güçlü izler bırakmıştır. Akçura’nın kurucularından biri olmadığı ya da en azından en etkin üyelerinden biri olmadığı bir milliyetçi örgüt yok gibiydi. [7] Akçura Rusya’da 1905 devriminde milliyetçi bir önder olarak rol aldıktan sonra, 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanı ile İstanbul’a gelerek[8] 1908’de Türk Derneği, 1911’de Tür Yurdu Cemiyeti’ni ve yayın organı olan Türk Yurdu dergisini kurdu ve bir yıl yönetti. 1912’de Türk Ocaklarının kurulmasına öncülük etti.



    Landau’ya göre; “Saygın bir Oryantalist dergi olan ve Paris’te çıkan ‘Revue du Monde Musulman’ Akçura’nın, ünlü İslam düşünürü ve savaşçısı Cemalettin Afgani kadar ünlü biri olduğunu duyuruyordu.”[9] 1912’den itibaren İttihatçılarda daha belirgin bir şekilde ortaya çıkmaya başlayan Türkçü eğilime rağmen Akçura, aynen Mustafa Kemal gibi İttihat ve Terakki’ye üye olmamıştır.



    Daha sonra Anadolu’ya geçerek Milli Mücadele’ye katıldı, Kazım Karabekir’in yanında Çatalca Cephesinde Erkan-ı Harp Yüzbaşısı olarak bulundu. Bu süreçte Akçura’nın bulunduğu çeşitli görevlerde şunlardır: Maarif Vekâleti’nde Çeviri Bürosunda, Hariciye Vekâleti’nde Dış İlişkiler Uzmanı ve Doğu Sorunları Uzmanı olarak bulundu. 1923’te Atatürk’ün isteği ile İstanbul Milletvekili, 1925’te Ankara Hukuk Mektebi Siyasi Tarih hocalığı, 1931’de Atatürk tarafından Türk Tarih Kurumunu kuran heyet içerisinde görevlendirildi. 1932 yılında bu heyetin başkanlığına seçildi ve ölümüne kadar bu görevi yürüttü. 1933’te İstanbul Üniversitesi Siyasi Tarih hocalığı, Ankara Hukuk Mektebinde, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde siyaset ve tarih dersleri verdi. Anıl Çeçen’e göre[10] Akçura bu tür çalışmaları ile “Yeni Türk Devleti’ni gelecekte yönetecek kadroların yetişmesine ve yeni devletin bilimsel açıdan güçlenebilmesi için yoğun bir şekilde çalışarak katkıda bulunmuştur.” Akçura 1935’te Kars milletvekiliyken kalp krizinden yaşamını yitirdi.



    1916 yılında Abdülreşit İbrahim, Hüseyinzade Ali, Ahmet Ağaoğlu ve Yusuf Akçura Rusya Hücreler Ligası’nda Lozan’da bir araya gelip ABD başkanı Wilson’a Rusya’daki dinsel, kültürel ve sosyo-ekonomik baskıya dikkat çeken bir dilekçe verdiler.[11] 1916 yılının Haziran ayında Lozan’da yapılan üçüncü Türkçü kongrede Akçura yaptığı konuşmada; Rusya Müslümanlarının kültürel özerkliğini savunmuş, Rus siyasetinin Türklerin milli ve dinsel imhasını öngördüğü uyarısında bulunarak, böylece İtilaf devletlerinin ilgisini kendilerine yakın duran “Ruslaşmamış” Rusya Türklerine çekmiş oluyordu. Akçura konferanstan sonra Zürih’te Lenin ile görüşerek “emperyalist” Rusya’ya karşı Bolşevik Rusya’nın tanınması ve Lozan’daki Türkçüleri bu konuda bilgilendirmesiyle bazı Türk Yurdu üyeleri de Rusya karşısındaki irredantizmlerinlerinden birlikte vazgeçmiş oluyorlardı.



    Kieser, bu görüşmede Akçura’nın Ekim Devrimi’nden sonra Bolşeviklikle Anadolu Türklüğü’nün çıkar ittifakına katkıda bulunduğunu belirterek, kısa süre öncesine kadar Talat ve Enver Paşa’lar gibi radikal bir Rus karşıtı olan kişiler “antiemperyalist ağabey”e artık en azından geçici sempati ile baktıklarını ve Rusya’daki Türk halkları için kültürel özerklik istediklerini, böylece I.Dünya Savaşı’nın başında açık bir şekilde dile getirdikleri Rusya’nın yok edilmesini talep etmediklerini ifade etmektedir.[12] Akçura’nın Bolşeviklere yönelik bu ılımlı, barışçı tutumu günümüzde olumsuz değerlendirmelere neden olmakta ve Akçura’nın unutulmuşluğunun nedenleri arasında yer almaktadır.



    Ercümend Kuran, Akçura’nın ölümünden sonra neredeyse unutulduğunu belirterek şu tespitte bulunmaktadır.[13]



    “Akçura’nın Moğol İmparatorluğu’nu yüceltmesi ve Cengiz Han’ı Türk sayması, ayrıca Türk tarihinin gelişmesinde İslamiyet’e sınırlı derecede yer vermesi ve sosyalizme yatkınlığı ile Türk tarihçilerinin çoğunun 1940’lardan sonra Moğolları Türk kabul etmemeleri, Türk-İslam sentezine yönelmeleri ve sosyalizme cephe almaları milliyetçi çevrelerin Akçura’yı ihmal etmelerine sebep olmuştur. Üstelik Akçura’nın Gökalp ile aynı dönemde yaşaması onun için bir talihsizlik olmuştur. Çünkü Akçura Gökalp’ten daha bilgili olduğu halde, Gökalp’in terkip kabiliyetine sahip bulunmamaktadır. Gökalp’in ülkücülüğü Türk aydınlarının psikolojisine daha uygun düşmüş, adeta büyülemiştir”.



    Bolşeviklerle dost olan sadece Akçura değil Kemalist kadrolarda bu reel-politik bir tutumu dönemin koşulları gereği haklı olarak benimsemişlerdi. Landau[14] Mustafa Kemal’in daha bağımsızlık savaşı süresinde, 1921’lerin başlarında Eskişehir’de yaptığı konuşmada “Ne İslamcı bir birlik ne de Turancılık bizim için bir öğreti ya da mantıklı siyasa oluşturamaz” dediğini belirterek, bundan dolayı “Yeni Türkiye Devleti’nin siyasası’ kendi ulusal sınırları içinde kendi egemenliğine dayanan bağımsız olarak yaşamakta ısrar etmek” olduğunu belirtmektedir.



    François Georgeon[15] Akçura’nın, Mustafa Kemal’den daha önce Pantürkizm konusunda düşüncelerinde değişikliğe gittiğini, onun Kemalist hareketi benimsemesini kolaylaştırdığını belirtmektedir. Bu konuda özellikle, Mustafa Kemal’in Eskişehir Nutku’nda Pantürkizmi ve Panislamizmi mahkûm etmesinden önce Akçura’nın 16 Eylül 1919’da İstanbul Türk Ocağı’nda verdiği bir konferansta, Rusya’ya yapmış olduğu ziyaret sonucunda Türkçülüğü demokratik ve emperyal olmak üzere ikiye ayırmasının etkili olduğu görülmektedir.



    Bu aşamada Mustafa Kemal’in Ulusal Kurtuluş Savaşı sonrasında bir Türk Devleti kurmayı kabul ettiğini, ama Akçura’nın Pantürkizm düşüncesini benimsemediğini belirten Anıl Çeçen, şu tespitte bulunmaktadır.[16]



    “Daha çok bir ideale dayanan bu yaklaşım, Anadolu coğrafyasının jeopolitiğine o dönemin koşullarında pek uygun düşmüyordu. Bir asker olan Atatürk, jeopolitiğin inceliklerini iyi bildiği için bir bilim adamı olan Yusuf Akçura’dan bu açıdan ayrılıyordu. Bu farklılıkta Atatürk’ün devlet adamı olması ve bunun gerektirdiği sorumluluk bilinci ile reel-politiği dikkate alarak mevcut konjonktürde Turancılığı siyasi bir enstrüman olarak kullanmanın ülkenin ve milletin gerçekliğine uygun olmayacağını da en iyi bilen devlet adamlarından birisiydi. Akçura’nın ise bir bilim adamı ve düşünür olarak farklı bir bakış açısı ortaya koyduğunu göstermektedir. Atatürk’ün Osmanlı’nın benzeri bir politikayı uygulamak istemeyişi, Akçura’nın da bütün Türk dünyasının birlikteliğini hedeflemesi bu farklılığın belirgin özelliklerinden birisidir. Bu aşamada Ziya Gökalp’in zaman zaman ön plana çıkması Atatürk ile Akçura arasındaki bakış açısının, mesafenin dengelenmesi yönünden faydalı olmuştur”.



    Böylece Üç Tarz-ı Siyaset’in özgünlüğü Pantürkizm’in merkezine Osmanlı Türkleri olarak da nitelendirilen Batı Türklerini ya da mekânsal olarak Osmanlı Devleti’ni yerleştirmesi ile ayrı bir önem kazanmıştır. Akçura bu şekilde Rusya Türklerinin birlik sağlama arzusu ile Osmanlı Türklerinin devleti koruma çabalarının bir sentezini yapmıştır. 1904 yılındaki Türkiye Türklerinin ve mekânsal olarak Anadolu’nun stratejik ve jeopolitik önemine ilişkin bu öngörü ya da tespit, aradan bir asırdan fazla bir sürenin geçmesine rağmen 21. yüzyılda da Türk dünyasının siyasi, ekonomik, kültürel yönden ilişkilerin merkezini teşkil etmesi ve bu özelliğini hala koruması açısından Anadolu’nun ve Türkiye Türklerinin önemine ilişkin Akçura’nın bu tespitleri günümüz içinde geçerliliğini korumaktadır.



    Akçura’nın Türkçülük anlayışında ve siyasasında, Türklerin geçmişte ve gelecekteki en büyük düşmanı olan Rusya ve Panslavizme karşı mücadelede en büyük unsur ve katkı olarak Osmanlı İmparatorluğu merkezli bir hareketin siyasi rolünde ısrar etmesi olmuştur. Akçura bu fikri sayesinde hem kendi zamanında hem de daha sonra kültürel ve siyasi olarak Türkçülüğün mücadelesi için açık bir platformun oluşmasını sağladı.[17]



    Böylece Akçura Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan beş yıl sonra kaleme aldığı “Türk Yılı 1928” adlı Türkçülüğün tarihine yönelik çalışmasında[18] “Türkiye Cumhuriyeti’nin başta ‘Büyük Millet Meclisi Hükümeti’ namıyla, sonra hakiki adıyla teessüsü, Türk Milliyetçiliği nokta-i nazarından Türkçülük idealinin tahakkuku demektedir. Ekser Türkçülerin belki hayatlarında tahakkuk edeceğini ümit bile edemedikleri ideal, bir Türk dehasının kudretiyle bir şe’niyet olmuştu; milli Türk devleti kurulmuştu.” diyerek yeni devletin kuruluşunu Türkçü arzuların gerçekleşmesi, ortaya çıkması olarak görmüş ve Türkçülük fikrinin yeni devletin kuruluşunda temel ve itici bir unsur olduğunu belirtmiştir.



    Niyazi Berkes[19] Akçura’nın 1904’te yazdığı bu üç politikayı çekingen bir dille tartıştığını ve eleştirdiğini belirterek, Akçura’nın 1928 yılında yazdığı bir yazısında, Osmanlı Devleti’nin içeride Türklük ya da İslam siyaseti gütmesinin, dışarıda da Pantürkist ya da Panislamist olmasının gerekmediğini belirttiğini ifade etmektedir. Böylece Akçura’nın eski görüşlerindeki bu düzeltmeyi Bolşevik Devrimi’nden sonra Kızılay üyesi olarak Rusya’ya gönderilmesi ve dönüşünde 16 Eylül 1919’da İstanbul Türk Ocağı’nda verdiği bir konferansında “Necat kim ne derse desin, Türkçülüktedir ve ancak Türkçülüktedir!”. diyerek Türkçülük cereyanın gitgide iki kola ayrıldığını,Türkçülüğün halkçılık demek olduğunu Turancılığın da bir Osmanlı emperyalizmi olduğunu ifade etmesinden kaynaklandığı görülmektedir. Yine Akçura bu Rusya ziyaretinin dönüşünde Türkçülüğü, Demokratik ve Emperyalist olmak üzere iki gruba ayırdığı da görülmektedir.



    Akçura’nın yaşanılan çeşitli siyasi gelişmeler karşısında değişik tutum ve davranışlar ortaya koyduğu da görülmektedir. Örneğin, 1913’teki Paris Arap Kongresi’nde, Suriye ve Lübnanlı delegeler, Jön Türklerin dil ve eğitim konusunda merkeziyetçi ve milliyetçi bir politika uyguladığından yakınırken, Akçura, Arapların bu konudaki taleplerinin yanında yer almıştır. Bu tutum, milliyetçilik düşüncesiyle birlikte edindiği genel kavrayışa uygun bir tutumdur. Abdullah Cevdet onun bu konudaki görüşlerini değerlendirirken, Akçura’nın “milletperver” olmaktan çok onun “milelperver” (bütün milletlerin haklarını savunan) bir insan olduğunu söylemiştir.[20] Fakat Kieser, Haziran 1916’da gerçekleşen konferansta Akçura’nın akıl yürütmesi, entelektüel dürüstlüğüne gölge düşürdüğünü belirterek, yabancıların kültürel “imha” politikasını mahkûm ederken, kendi hükümetinin Anadolu (Küçük Asya) Hristiyanlarına karşı gerçekleştirdiği geniş kapsamlı imha politikası karşısında sustuğunu ifade etmektedir.[21] Bu durum Akçura’nın olaylara, içinde bulunulan ve gerçekleşen durumlara ilişkin gerçekçi ve analitik bakış açısının ürünü olarak farklılık göstermektedir.



    Feroz Ahmad[22] Kemalizm’in öngördüğü yeni devlet yapısı hakkında Akçura’nın 1925 yılında dile getirdiği ölçütlerinin hukuk kurallarının geçerliliği, devletin milli ve bağımsız olması, liberal (hürriyetperver) ve demokratik bir yapı ve halk egemenliği gibi nitelikler olduğunu belirtmektedir.







    Siyasi Bir Enstrüman Olarak Türkçülük ve Yusuf Akçura



    II. Abdülhamit döneminde siyasal baskılar nedeniyle Türkçülük dil ve tarih incelemeleri ile sınırlı kalmış bu nedenle de ilk Türkçüler Tanzimat edebiyatçıları olmuştu. İmparatorlukta milli bilinçlerini yeteri kadar bilmeyen ya da dile getirme gereği duymayan ve sadece Müslüman olmayı yeterli gören Türkler olmuştu. Fakat gayri Müslimlerin ve Müslüman olmalarına rağmen Arapların kendi milli derneklerini kurmaları sonucu Türklerde uyanmaya başlamıştı. 1911’de Türk Ocağı Akçura’nın öncülüğünde kuruldu. Böylece Türkçülük kendiliğinden değil de çevresel şartların zorlaması sonucu doğmak zorunda kaldı.



    Bu gelişmeler doğrultusunda Tarık Zafer Tunaya’ya göre Türkçülük, zamanın ihtiyaçlarını ve heyecanını temsil etmekteydi.[23] Şükrü Hanioğlu’na göre; “Yaklaşık bir asırlık farklı siyasi denemeler istenilen sonucu vermemiş, iç ve dış şartlar başka bir tercihe imkân bırakmamıştı. Hatta geçmişte İslamcılık ya da Osmanlıcılık fikrinin savunucuları olan aydınlar dahi bu fikirlerin bir arada tutmaya çalıştığı bir unsur kalmayınca Türklüğe yönelmişlerdi.”[24] Böylece Türkçülerin temel amacı, imparatorluk içerisinde Türk unsurunu ve kendi özel kimliğini oluşturmaktı. Bu doğrultudaki en önemli, etkili ve öncü isimlerde hiç kuşkusuz Akçura ve Gökalp olmuştur.



    Osmanlı’nın son döneminde asker, sivil, aydın ve çeşitli kesimler üzerindeki etkisi ile Türkçülük Anadolu’da yeni bir ulus devletin en etkin unsurlardan biri olmuştur. Cumhuriyet döneminde de devletin ve aydınların Türkçülüğe sahip çıkması zorunluluktan öte zamanın şartlarına göre bir ihtiyaçtı. Bu şekilde Türkçülük; yeni kurulan ulus devlete ideolojik bir temel oluşturması, ümmet yapısından ulus bilincine ve teokrasiden laikliğe geçişte, Doğu medeniyetinden Batı medeniyetine geçişte ve Batılılaşmanın öncülüğünü ve kaynaklığını yapmada etkili olması bakımından önem kazanmıştır. Landau’ya göre[25] Türkçülüğe sempati duymayan Niyazi Berkes gibi Batılılaşmış Türklerin bakış açılarında bile Türkçülük Osmanlıcılık ve İslamcılıktan siyasa açısından daha etkili görünüyordu.



    Kieser, Türkçülük ile ilgi şöyle bir tespitte bulunmaktadır:[26] “Türkçülük, Türklük temelinde yeni bir devlet ve toplum kurma fikriyle geleneksel dünya görüşünü yıkıyor, böylelikle çağdaş bağlamda değersizleştirilmiş İslam-Osmanlı geleneğini radikal bir şekilde reddediyordu.(…) Bu ülkü, post-Osmanlı topraklarında kurulacak bir devlet için yol gösterici bir fikirdi.(…) Türkçülük ideolojisi, 1900’lü yıllarda tahsilli elitin, Osmanlı İmparatorluğu’nun sonunu “Türk milletinin uyanışı” lehine bir durum olarak görmesini olanaklı kılacaktı.” Böylece Türkçülük ideolojik olarak çağdaşı olan diğer fikir hareketlerine göre yeni kurulacak olan ulus devletin kuruluş felsefesine, kaynaklık edebilecek bir ideoloji olarak önem kazanmış olmaktadır.



    Yine Kieser[27] Lozan Barış Antlaşması’nın 1923 yılında imzalanmasının öncesindeki evrede, Lozan’da ki diaspora Türkçülerinin yıllar boyu sürdürdüğü çeşitli milliyetçi çalışmaların, fikri katkıların ve Lozan görüşmelerini yapan delegasyonların ideolojileri de göz önüne alındığında Lozan’ın bütün olarak değerlendirilmenin ve başarının daha iyi anlaşılacağını belirtmektedir. Ayrıca Türk milliyetçiliğinin diplomatik olarak kabulünün Lozan’da gerçekleşmiş olmasının bir tesadüf olmadığını, bunun temellerinin önceki yıllarda Lozan Türk Yurdu mensuplarının yoğun çalışmaları ile atıldığını belirtmektedir.[28] Bu çerçevede Avrupa’daki Türk örgütlerinin farklı ülkelere ve Lozan Barış Konferansı’na I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı’nın paylaşımına ilişkin Türkçü tartışmayı yansıtan çeşitli mektuplar göndermişlerdir.[29]



    Türkçülük ideolojinin önemini ve günümüze olan etkileri açısında Kieser’in şu tespiti de ayrıca önem kazanmaktadır. “Sınırları 1919 yılında Misak-ı Milli ile çizilen Anadolu, yaklaşık olarak 1913 Cenevre Türkçüler Kongresi’nde dile getirilen milli Türk Yurdu tasavvuruna tekabül etmekteydi.”[30] Bu tespitler de göstermektedir ki, Ulusal Türk Devleti 1923’te resmi olarak kurulmadan önce Türkçülük ya da Türk Milliyetçiliği ideolojisi bu çalışmalara felsefi olarak kaynaklık etmiştir.



    I. Dünya Savaşı yıllarında Akçura’nın öncülüğünde kurulan Milli Türk Fırkası, Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal bir Türk Devleti olarak kurulmasında önemli bir etki yapmıştır. Bu şekilde Türkçülük fikrinin örgütlü bir düzeye gelmesi, yeni kurulmakta olan ulus devletin “Türk Kimliği” ile ortaya çıkmasına yardımcı olmuştur.[31]



    Landau, Pantürkizmin tarihini kayda geçiren iki çalışma olarak Akçura’nın Türk Yılı 1928 adlı çalışması ile bundan 16 yıl sonra basılan ve önemli ölçüde Akçura’nın söz konusu çalışmasına dayanan Hüseyin Namık Orkun‘un Türkçülüğün Tarihi olduğunu ifade etmektedir.[32] Böylece günümüzde de Türkçülüğün Tarihi ile ilgili olarak Akçura’nın söz konusu bu çalışmasından daha ileri düzeyde bir çalışmanın olmadığı bilinmektedir.



    Ünlü Macar asıllı Türkolog Laszlo Rasonyi, Gaspıralı’nın Tercüman gazetesinin Rusya’daki Türklerin Türk olarak kalmasında 33 yıl büyük bir rol oynadığını belirterek, burada uyanan Türk ruhunun daha sonra Akçura’nın çeşitli faaliyetleri sayesinde ve Namık Kemal’in fikir âlemi ile birleşerek Türkiye’ye de tesir ettiğini belirtmektedir.[33]



    Bu çerçeve Tanzimat’tan Meşrutiyet’e, Osmanlı’nın son döneminden cumhuriyet dönemine kadar geçen sürede fikirleriyle günümüze ışık tutan çeşitli tespitleri ile önem arz eden aydınlardan birisi beklide en önemlisi Akçura olmuştur. Böylece Türk düşünce tarihinde Osmanlı’nın kimlik sorununa içinde bulunduğu şartlara göre sosyal, kültürel, siyasal ve ekonomik olarak tahlilde bulunan ve bu sorunların çözümü konusunda fikirleri ile ivme kazandıran özelliği ile Akçura çağdaşlarına göre ileri düzeyde bir duruş sergilemiştir.







    Fikirleri ve Etkileri



    Akçura’nın Üç Tarz-ı Siyaset adlı makalesi Osmanlı’nın son dönemine ve Modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesine de damgasını vurmuştur. Akçura’nın genel olarak çeşitli makale, kitap ve konferanslarında dile getirmiş olduğu ve günümüze ışık tutacak tespitlerinden bazıları şu şekildedir:



    - Türk Tarihinin yabancıların gözüyle yazıldığını, öğrenildiğini bununda Türk tarihini yozlaştırdığını söylemektedir. Türk tarihini bütün olarak ele almış, Türklerin tarihinin Selçuklu ve Osmanlılardan da çok daha önceleri İslam öncesinde de var olduğunu dile getirmiştir. Bu düşünce Cumhuriyet döneminde de Atatürk Tarafından kabul görerek Türk Tarih Tezi’nin oluşturulmasını etkilemiştir.



    - Romalıların Sezar’ı, Arapların Harun Reşid’i, Germenler’in Charles dönemlerine karşılık Türklerinde Cengiz Han Dönemi olduğunu belirtmektedir.



    - Tarihin bazıları tarafından çeşitli siyasal ve toplumsal amaçlar için kullanılması ile tarafsızlığını ve inandırıcılığını kaybettiğini belirtmiştir. Bu nedenle; K. Marks’ın “Tarih toplumlarda çeşitli sınıflar asındaki kavgadan ibarettir.” düşüncesiyle kendi teorisini ispatladığını belirtmektedir. François Georgen’a göre, Akçura, bu “tarihe dönüş” olgusunda ön planda yer alanlardan biri olmuştur. Tarih onu açık düşünceli, yaşadığı dünyayı en iyi anlayan aydınlardan biri yapmış, dünya sahnesine yeni toplumsal, ekonomik ve siyasal güçlerin çıktığını kavramış ve Türk toplumunun er geç bu güçlerle karşılaşacağını belirtmiştir.[34]



    - Akçura, tarihi ve toplumsal gelişmeleri sınıfsal açıdan değerlendirmektedir. Niyazi Berkes’e göre Akçura; Marksizm’e kadar gelmesi, İslam’da benzer fikir akımları olup olmadığını sorgulaması, Toplumsal sınıf kavramını savunması ile Osmanlı aydınlarına göre ilerici ve batıcı bir özellik taşımaktadır.



    - Türkiye’nin Batı Medeniyetine girebilmesi ve çağdaş bir devlet kurabilmesi için mutlaka “Toprak Reformu”nun yapılması gerektiğinin önemini belirtmiştir.



    - Akçura, 1902 ve 1903 gibi çok erken bir tarihte milliyet duygusunun önemini fark ederek, çağdaşı olan Osmanlı aydınlarına göre erkenden kavramış ve gelecekte milletlerin yönetiminde “milliyetçiliğin” ve “halkçılık” ile “demokratlık” gibi 2 önemli unsurun belirleyici olacağını söylemiştir.



    - Türkiye’de ulusçuluk düşüncesinin gelişememesinin nedeni olarak “Milli Burjuva Sınıfı”nın olmamasını çağdaşlarına göre ilk fark eden Türk aydını Akçura olmuştur.



    - Balkanlar’da yaşanan Bulgaristan’ın kuruluşu, Bosna ve Girit’in elden çıkması gibi olayların yakın bir gelecekte Van Gölü’nün çevresinde de yaşanacağını belirtmiştir.



    - Akçura’ya göre; Şark Meselesi’ diplomatların ve siyasetçilerin kasıtlı olarak müphem bıraktıkları bir meseledir. Yine Osmanlı sonrasında Batı dünyası için gündeme gelmiş olan Doğu Sorunu’nun çözümünde Türkiye merkezli bir yolun izlenmesi gerektiğini çağdaşlarından farklı olarak dile getirmesi ile geçmişte Şark Meselesi’ni en iyi anlatanların başında gelmektedir. Şerif Mardin bu çerçevede Akçura tarafından Şark Meselesi’nin tahlilinde ilk defa ekonomik unsurların belirgin bir şekilde ortaya konulduğunu belirtmektedir.[35]



    - Din sadece inanç meselesi değil, milli bir benlik meselesidir diyerek din-milliyet çatışması yerine dayanışmasını öngörmüştür.



    - Avrasyacılık fikrini 1907’de ilk kez Kazan’da yayımlanan Tan Çulpan gazetesinde dile getirmiştir.



    - Avrupa sermayesinin Türkiye’yi istila etmesinin sonuçlarının artık kem gözlere bile batacak dereceye geldiğini, maden yatakları, kara, deniz ulaşımı, limanlar ve demiryollarının, tütün işinin, akçe piyasasının ecnebi (yabancı) sermayenin kontrolüne geçtiğini açıklıkla ifade etmiştir.



    - Enver Ziya Karal bu konuda şöyle bir tespitte bulunmaktadır. “Devrin şartları göz önünde tutulunca, bu eseri [Üç Tarz-ı Siyaset -f.u-] laik düşüncenin tam ve mükemmel bir yapıtı olarak görünür. Hiçbir sorunun ortaya konulmasında ve eleştirilmesinde ‘şeriattan’ faydalanılmaya gidilmemiş olması nedeniyle siyasal düşüncenin dinsel düşünceden ayrılması konusunda bir başlangıç bile kabul edilebilir.” olarak görüldüğünü belirtmektedir.[36] Böylece Akçura, siyasal, toplumsal ve tarihi olaylara analitik ve nesnel çözümlemeler getirmesi ile çağdaşlarından farklı bir düşünce modeli ortaya koymuştur. Ayrıca jeopolitik algılayış ve düşünce biçiminin günümüz açısından öncülüğünü yapmıştır. Ortaya koyduğu bu düşüncenin İslam dünyası için de bir ilk olmakla birlikte Batı içinde o günün koşullarında yeni sayılabilecek bir yaklaşım olmuştur.[37]



    Akçura bu şekilde Cumhuriyet’in düşünsel alt yapısını oluşturan başlıca aydınlarından ve Türk düşünce hayatının en önemli isimlerinden birisidir. Akçura’ya göre halkçılık, milletin, fertler veya sınıflara mahkûm olmamasıdır. Liberalist ya da Sosyalist olmayan, fakat milli ekonomiden yana olan Akçura’ya göre çağdaş bir demokratik devlet ise ancak milli burjuvazi eliyle kurulabilecektir.







    Sonuç



    Günümüzde AB’nin, ABD’nin ve Batı’nın Türkiye’ye, Türk dünyasına ve Ortadoğu’ya yönelik uzun vadede çeşitli planlarını içeren BOP gibi projeleri mevcut iken, Türk milletinin ya da Türk Devleti’nin alternatif planının ya da planlarının varlığı bilinmemektedir. Oysa Akçura daha XX. yüzyılın başında stratejik bir öngörü ve analitik bir bakış açısı ile Üç Tarz-ı Siyaset’i alternatif bir plan olarak ortaya koymuştur.



    Böylece Akçura bilgi birikimi, öngörüsü ile Atatürk’ü, başta tarih olmak üzere çeşitli sosyal, siyasal ve kültürel alanlarda bilgilendirmiş ve yeni kurulan Türk Ulus Devleti’ne tarihsel, kültürel, ideolojik olarak katkıda bulunmuştur. Böylece Akçura, bütün bilgi birikimini çeşitli çalışmalar ile Türk milletinin içine düştüğü durumu açıklamaya ve bu konudaki çözüm yollarını ortaya koymak amacıyla kullanmıştır.



    Akçura, Atatürk’ün tarih konusundaki merakının karşılanmasında, gerekli kaynakların sağlanmasında, geniş bir tarih kültürüne ve bilgi birikimine sahip olmasında bir aydın olarak her zaman ön planda olmuştur. Böylece Akçura, fikirleri ile Atatürk’ün yakın çevresinde bulunan, ona danışmanlık yapan, Türk Ulus Devleti’nin ideolojik ve felsefi temellerine katkı sağlamasına rağmen geçmişte kuruluşlarına öncülük ettiği, uzun süre yöneticilik ve başkanlık yaptığı çeşitli dernek, kuruluş ve yayınlar günümüzde hala varlıklarını sürdürmelerine rağmen hak ettiği ölçüde hatırlanmamakta, adeta unutulmaya terk edilmektedir. Niyazi Berkes’in isabetle ifade ettiği gibi “Unutulan Adam: Yusuf Akçura” olmuştur. Berkes’e göre; Gökalp, ideologu olduğu İttihat ve Terakki’nin siyasal gücünün etkisi ile ün kazandığını, Akçura’nın bir partinin adamı olmaması onun unutulmasında etkili olduğunu belirtmektedir.[38] Ayrıca Akçura’nın Rus devrimine karşı olumsuz bir tavır takınmaması, Osmanlı münevverlerinin entelektüel donanımdan yoksun olduklarını, özellikle ekonominin tarihteki rolünü bilmediklerini belirtmesi ve Osmanlı aydınına bu tür eleştirilerde bulunması Akçura’nın Gökalp karşısında geri plana itilmesine ve geniş halk kitlelerince tanınmamasına neden olmuştur. Böylece Akçura’nın sınırlı sayıda aydın tarafından tanınmış ve bu tanınma elit bir kesimle sınırlı olmuştur.



    İlk siyasi Türkçü olan Yusuf Akçura hakkında yok denecek kadar az yayının, çalışmanın olması önemle üzerinde durulması ve düşünülmesi gereken bir konudur. Yani Türk Devleti’nin kuruluşunun arka planında Akçura ve arkadaşlarının başlatmış olduğu Türkçülük ideolojisi yatmaktadır ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna giden yolda bu isimler önemli kilometre taşları olarak yer almışlardır. Akçura‘nın özellikle de kurucusu olduğu kurum ve kuruluşlar tarafından unutulmaması, bunların bu tür çalışmalara öncülük etmesi gerekmektedir.



    Yine topluma mal olmuş çeşitli isimlerin örneğin, Ziya Gökalp’in, Fuat Köprülü’nün, Hamdullah Suphi Tanrıöver’in, Mahmut Esat Bozkurt, Abdullah Cevdet’in hatta yabancı fakat Türk dostu olan Piyer Loti, Will Brandt vb gibi isimler çeşitli yerlere verilerek hatıraları kalıcı hale getirirken, güneydoğulu belediyelerin bile kendilerine yakın isimleri eskileri ile değiştirerek sokak ve caddelere verdikleri düşünülürse, Akçura’nın bu ülkeye, Türk tarihine, Türk kültürüne, Türkçülüğe olan katkısı en az yukarıda sayılan isimler kadar olmuştur. Akçura’nın bazı düşünce ve tespitleri günümüz koşulları açısından farklı bir şekilde değerlendirildiği zaman doğru olmayabilir ya da yetersiz kalabilir. Fakat yaşadığı dönem ve içinde bulunulan şartlar göz önüne alındığında Akçura’ya ilişkin yapılacak bir değerlendirme daha doğru ve sağlıklı olacaktır. Fikirlerinin bazı noktalarındaki eksiklikler nedeniyle Akçura’yı ve düşüncelerini toptan mahkûm etmek, küçülmek ya da önemsizleştirmek asla doğru ve gerçekçi değildir. Elbette eksiklikleri olabilen ve eleştirilebilen bir aydın olarak Akçura’nın günümüze olan etkisi çok daha fazladır. Bu konudaki en büyük sorumluluk ve duyarlılık Akçura’nın ve Cumhuriyetin bıraktığı kurumlara düşmektedir. Bu nedenle Akçura’ya karşı gösterilecek vefanın ilk örneğini bunlar yapmalıdır.









    [1] Fuat Uçar, Türkçülüğün Manifestosu, IQ Kültür Sanat Yay., 2.baskı,İstanbul, 2009, s.16-17.



    [2] Fuat Uçar, a.g.e., s.31.



    [3] Yusuf Akçura, Üç Tarz-ı Siyaset, 2.baskı, Lotus Yay., Ankara,2005, s.47.



    [4] Uriel Heyd, Türk Milliyetçiliğinin Kökleri, (Çevi: Adem Yalçın), Pınar Yay., İstanbul, 2001, s.166.



    [5] Yusuf Akçura, Türk Yılı 1928, (Hazırlayanlar: Arslan Tekin ve Ahmet Zeki İzgören), Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara,

    2009.s. 528.



    [6] Jacob M. Landau, Pantürkizm, (Çeviren: Mesut Akın), Sarmal Yay., İstanbul, 1999, s.26.



    [7] Hilmi Ziya Ülken, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, cilt I, Selçuk Yay., Konya,1966, s.428’den aktaran: Jacob M. Landau,

    a.g.e., s.66.



    [8] Anıl Çeçen, “Atatük ve Yusuf Akçura”, Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk, Sayı: 127 (Nisan 2009), s.22.



    [9] Jacob M. Landau, a.g.e., s.66.



    [10] Anıl Çeçen, a.g.m., s.24.



    [11] Jacob M. Landau, a.g.e., s.27.



    [12] Hans-Lukas Kieser, Türklüğe İhtida, (Çeviren: Atilla Dirim), İletişim Yay., İstanbul, 2008, s.140, 192.



    [13] Ercüment Kuran, “Yusuf Akçura’nın Tarihçiliği”, Ölümünün Ellinci Yılında Yusuf Akçura Sempozyumu Tebliğleri,
    TürkKültürünü Araştırma Enstitüsü
  • Alibaba'nın bu sayısı ile Markopaşa'nın 1.dönemi kapanacaktır. Bir yılı az geçen bu dönemde Markopaşa 23, Merhumpaşa 4 , Malumpaşa 5 ve Alibaba 4 sayı çıkabildi. 55 haftanın 36'sında çıktığına göre, 19 hafta gazete engellerle karşılaştı, yayımlanamadı. Sabahattin Ali 19 Aralık 1947'de içeriye girdi. Gazete üzerinde hükumetin, sıkı yönetimin, polisin baskısı vardı. Matbaacılar basmaktan çekinmekteydiler. Orhan Erkip'in aynı gazeteleri tersyüz çıkarması okuyucuda şaşkınlığa yol açmıştı. Kağıt ve dağıtım konusunda da türlü engellemelerle karşılaşıyorlardı. Olayların Alibaba'yı çıkaranlardaki tepkisi panikti. Bu durumda Alibaba'yı kapatmaktan başka bir çözüm kalmamıştı.



    BAŞLARINA GELENLER

    Alibaba 1 6. 1 2 . 1 947 günlü 4. sayısıyla kapandı. Üç gün sonra Sabahattin Ali teslim oldu ve içeriye girdi. Aziz Nesin zaten içerideydi. Rıfat Ilgaz gazetenin yönetim yerinde yatıyordu. M. Uykusuz da zaman zaman orada yatıp kalkıyordu. Her ikisinin de evleri yoktu. Mustafa Uykusuz henüz bekardı. Rıfat Ilgaz'ın eşi başka yerde oturuyordu. Kiralar da pahalı olmadığı için Haluk Yetiş, Mim Uykusuz ve Rıfat Ilgaz herhangi bir yayın yapmadan Asmalımescit'teki yerde uzun süre kaldılar. 1 948 Nisanı dolaylarında burayı olduğu gibi bıraktılar. Nisan ayı içinde Rıfat Ilgaz, Haydarpaşa'daki İmaniye Hastanesine yattı. Haluk Yetiş, Mayıs 1948'de askere gitti. Sabahattin Ali 31 Aralık 1947 tarihinde tahliye edildi fakat ortalıklarda görünmüyordu. Parasal sıkıntısı alabildiğine artmıştı. Amerika'dan gazete çıkarmak için getirttiği ve gümrük masraflarını veremediği baskı makinesini Ocak 1948'in sonuna doğru Rüştü Diktürk'e devren sattı ve borçlarını ödedi. Kızı, babasının bu 'dönemine ilişkin olarak şunları söylüyor:

    ". . . Babamın durumu ciddiyetini korumakta. Kapana kısılmıştır artık. Gazeteyi çıkarması mümkün değil, hakkında kesinleşmiş ya da kesinleşecek mahkumiyet kararları var. Kısaca, işsiz, özgürlüğü her an elinden alınacak gibi, eli ayağı bağlanmak üzere. Son çare yurt dışına gitmek. Ancak pasaport alması olanaksız. O halde tek bir çıkar yol kalıyor, o da kaçmak..."



    Sabahattin Ali 28 Mart 1948 tarihinde eşine ve Cimcoz'lara mektup yazdı. Rasih Nuri İleri'ye verdi. Sınırı geçip geçmediğine ilişkin imli kart, R.Nuri'ye gelecek; geçtiyse R. Nuri mektupları postaya verecekti. Kart, "geçti" imi ile geldi ama Sabahattin Ali sonradan öğrenildiğine göre 2 Nisan 1 948 tarihinde Kırklareli' nin Üsküp bucağının Sazara köyü yakınlarında öldürüldü. Doğrusu hangi tarihte, nerede, nasıl ve kim/kimler tarafından öldürüldüğü tam olarak belli olmadı. Ölüsü, 16 Haziran 1948 tarihinde Çoban Şükrü tarafından bulundu. Ali Ertekin adlı şahıs, 28.12.1948 tarihinde, Sabahattin Ali'yi öldürdüğünü belirterek katillik görevini üstlendi. Ölüsü 3 ay sonra bulunmuş, 9 ay sonra da cesedin Sabahattin Ali'ye ait olduğu teşhis edilmişti. Ancak katilliğini birisi üstlenmiş olsa da gerçeğin perdesi o gün bu gün yine de aralanmış değildir. Şu kesin ki tam bağımsız bir Türkiye için emperyalizme karşı verilen savaşımda Cumhuriyet döneminin "ilk faili meçhul yazarı" Sabahattin Ali olmuştur. Bir başka açıdan Markopaşacılar her tür baskıyla karşılaşmış; en son, manga komutanı için Markopaşa "sonun başlangıcı" olmuştur .



    "... Sabahattin'i birkaç defa hapse attılar. Buna rağmen mücadelesinden vazgeçmedi. O zamanki iç ve dış durum öyleydi ki , mürteci idareciler "Marko Paşa" gazetesini doğrudan doğruya tasfiye etmeye cesaret edemediler. İrtica için, gazeteyi durdurmanın bir tek çaresi vardı: Herhangi bir provokasyon yardımıyla gazete sahibini yok ettirmek, yani Sabahattin Ali'yi öldürmek! Öyle de yaptılar... [Nazım Hikmet, Sanat, Edebiyat, Kültür, Dil, 4. Baskı, Adam Yayınları, İstanbul, 1993, s. 238.]



    Kimi öldürülmüş kimi hastanede kimi içeride kimi askerde... Tam anlamıyla ortada kalan biri vardı: Mustafa Uykusuz. O da uzun süre boşta gezdi. Kolay kolay işe bile almıyorlardı . Geçinebilmek

    için zorunlu olarak 13- 14 takma ad kullanarak çeşitli gazetelere [Bu gazetelerden birisi Geveze'dir. Geveze'nin 12.06.1947 tarihinden başlayarak 1 3/1, 28, 30, 35 ve 37. sayıları elimizdedir.] karikatürler çizdi.



    Alibaba'nın son sayısının ardından giz kokan suskunlukta Sabahattin Ali'nin yeni çıkan kitabı Sırça Köşk, 1948 Ağustosunun son haftası Bakanlar Kurulu kararıyla toplatıldı. Eylül 1948'de de Rıfat Ilgaz'ın yeni çıkan kitabı "Yaşadıkça" Bakanlar Kurulu kararıyla toplatıldı. Ilgaz'ın, dört yıl önce "Sınıf" adlı şiir kitabı ve bir yıl kadar önce Aziz Nesin'in "Nereye Gidiyoruz?" adlı broşürü Bakanlar Kurulu kararıyla toplatılmıştı.



    Aziz Nesin hapisten çıktıktan bir süre sonra 09.07.1948 tarihinde Başdan gazetesini çıkardı. İlk sayısındaki "Özümüz ve Sözümüz" başlıklı başyazısında başlarına gelenlerin bir kısmını okuyucuların bildiklerini vurgulayarak şöyle diyordu: "Bütün eski hesapları sildik. Al baştan yapıyoruz. Ve işte yeni (BAŞDAN) konuşmaya başladık." Başdan gazetesi Markopaşa'nın borçlarını da üstlenmişti:



    Başdan'da Mim Uykusuz karikatürlerini sürdürdü. Rıfat Ilgaz da 8. sayıdan başlayarak yazılar yazdı. Gazetenin sahipliğini birkaç sayı Orhan Müstecaplı yürüttü. 14. sayıdan sonra elimizdeki 27. sayıya kadarı sahibi ve neşriyatı fiilen idare eden" Rıfat Ilgaz, kurucusu ve sekreteri Aziz Nesin'dir.



    MARKOPAŞA'NIN II. DÖNEMİ

    Sabahattin Ali'nin ölümü ile Markopaşa cephesi yıkılmıştı kuşkusuz. Rıfat Ilgaz da hastanedeydi. Yine de bir sınav daha verilemez miydi? Sonucu ne olursa olsun başarılı bir deneme vardı ortada. Halk, Markopaşa'yı tutmuştu. Tam 10 aylık bekleme dönemini Rıfat Ilgaz'dan dinleyelim:

    ( ... ) Bir mizahçı olarak ilk denemelerimi yapmış, kendime güvenim artmıştı. Sabahattin Ali'yle birlikte, Aziz Nesin içerideyken, hazırladığımız Kırk Haramilere karşı Ali Baba, pek başarılı olmasa da, gene de olumlu bir atılımdı. Genellikle bu dergi için yaptığımız özeleştiriden, herkesten çok ben yararlanmıştım. Aziz Nesin'le ara sıra buluşuyor, tatlı bir anı gibi Markopaşalardan, Merhum Paşalardan, Malum Paşalardan konuşuyorduk. Hayır, böyle durmak olmaz, bir atılım daha gerekirdi. Gel gelelim Markopaşa'nın da imtiyazı Orhan Erkip'te kalmıştı. Alibaba'nın imtiyazı bendeydi ama, Alibaba Sabahattin Ali'yi anımsatır, kötü çağrışımlara yol açabilirdi. Ortam tam mizahlık, dergilik ortamdı. Halk Partisine karşı direniş arttıkça önce Saraçoğlu gitmiş, yerine gelen Recep Peker bizim birinci dönem Markopaşa'nın çıkardığı patırtının tozundan toprağından kurtulamamıştı. İşsizlik yeniden kıskaçları arasına almıştı bizleri . . . Bütün acımazlığıyla sürüp gidiyordu. Validebağ Prevantoryumunda

    yattığım sürece aylığımın çoğunu eve bırakabilmiştim. Ne var ki şimdi Asmalımescit'in bir yıllık aylıklı süresi de sona ermişti. Evin bütçesine bir şey katacak yerde evden götürrneye başlamıştım ...

    ( ... ) Ben böyle evsiz barksız hastanelerde mi ömür tüketecektim! Hafta içinde Aziz Nesin'den bir mektup almıştım. Markopaşa'yı yeniden çıkarıyoruz. Orhan Erkip'le imtiyaz için anlaştım, diyordu, bize geri veriyor, imtiyazı senin alman koşuluyla ... Gazetenin sahibi de sen olacaksın, sorumlu müdürü de!

    Buna karşı o da ortak olacaktı bizimle. Ne kazanırsak beraber diyordu Aziz. Hemen kabul ettiğimi bildirmiş, başlamıştım yazı yetiştirmeye. 1. sayı o günlerde çıkmıştı."



    Rıfat Ilgaz kalemine güveniyordu. Bu güveninin köklü bir gelenekten mayalanarak toplumcu gerçekçilik anlayışıyla yoğrulan bir nedeni de vardı. Ilgaz'dan dinleyelim:

    "... Ben doğma büyüme Kastamonuluyum. Yani o güne kadar İstanbul'da kentsoylular tarafından çıkarılan mizah dergilerinde alay konusu olan Kastamonululardan biriyim. Karagöz'de, orta oyunlarında adımız geçer. Hüseyin Rahmi eserlerinde dara geldi miydi, bizlere "hödük" demekten geri durmaz. İstanbul sokaklarında yolunu yitiren, tünellere, tramvaylara korku ile binip inen hödüklerdeniz biz. İşte böyle bir anlayışta olan İstanbul'un kentsoylularını karşımıza almanın tam zamanıydı. Biraz da bizler,

    Anadolu'dan gelenler, hödükler, bu kentsoylulara takılmalıydık. Yani onların silahını ellerinden alıp onlara çevirmekti benim mizah anlayışım. Alay edenlerle alay etmek biraz da. Bizleri küçük

    görenlere karşı, çekişmemizi sürdürmek için mizah yazarıyız...( ... ) Sözcük, deyim zenginliği ve ses uyumu bakımından Kastamonu çok zengin bir yerdir. Bugün kaba maba diye alay etmeye

    kalkıyorlar. Markopaşa'daki yazıları yazarken esin kaynağım hep Kastamonu oldu. Halkımın dili yani..."



    Markapaşa · 29 Ekim 1948 · Sayı: 1 (35)

    On ay aradan sonra çıkabilen II. Dönem Markopaşa' nın sahip ve yazı işleri yönetmenliğini, Aziz Nesin'in mektubunda söylediği gibi Rıfat Ilgaz üstlendi. Aziz Nesin de "müessis ve sekreteri" idi.

    Adresi, Kumkapı, Derinkuyu Sokak, No: 4; dizildiği ve basıldığı yer Osmanbey Matbaası'ydı. Başlıkta "Sayı: 1 (35)" denilmişti. Bu, Paşalar dizisinin I. Dönemde 35 sayı çıktığı anlamındadır. Ancak l l sayıda "Sayı: l l (36)" şeklinde düzeltilmiştir.

    İlk sayıda " Yeniden Çıkarken" başlığı altında şunlar açıklanmıştı:

    "Bundan evvel muhtelif isimler altında ancak otuz beş sayı çıkarabildiğimiz mizah gazeteleri yüzünden neler çektiğimiz milletçe malumdur. Bunları sayıp dökmeyi lüzumsuz buluyoruz. İşte yeniden dostlarımızın ve düşmanlarımızın karşısındayız. Markopaşa, mizahı, halk hizmetinde bir vasıta sayar. Bu münasebetle 25 Kasım 1946 senesinde çıkan ilk sayımızdaki sözü tekrarlamayı yeter buluyoruz. "Markopaşa'da okuyucularımız alışılmış olandan ayrı bir mizah bulacaklardır. Maksadımız, sadece gülmek için değildir. Gülerek düşünmek ve faydalı olmaktır."

    Tanrı encamımızı hayreyleye! ..



    Bu sayının en belirgin özelliği, ilk kez Sabahattin Ali'nin başyazısının yokluğudur. Karikatürler yine M . Uykusuz'undur. Aynı köşe adları, aynı mizah . . . Örneğin " Şakalar" köşesinin konusu "Mukaddes Zincirlerimiz. . ." Başından sıkça geçtiği için büyük olasılıkla Rıfat Ilgaz'ın yazmış olması gereken yazının birinci paragrafını okuyalım :

    "Bu memleketin insanları, başka memleketlerin insanlarına benzemez. Bizim onlardan eksiğimiz yok, fazlamız var; zincirlerimiz onlardan fazlamızdır. Zincirli doğup zincirli ölüyoruz. O kadar alışmışız, o kadar alışmışız ki zincirlerimize, artık bu zincirler elimiz kolumuz, kaşımız gözümüz gibi, vücudumuzdan ayrılmaz bir uzvumuz olmuş. Et tırnaktan, biz de zincirden ayrılamayız. Devletlu efendilerimiz tarafından elimize kolumuza, ayağımıza, dilimize vurulan bu zincirler, artık vücudumuzun bir parçasıdır...



    Markopaşa'nın bu sayısından dört gün sonra aynı yazarlarca çıkarılan Başdan gazetesinin 02.11.1948 günlü 13. sayısında Markopaşa ile ilgili bir duyuru vardır:

    1----MARKOPAŞA İki defa basmak mecburiyetinde kaldığımız Markopaşa'nın ilk sayısı kalmamıştır. İkinci sayısı Cuma günü çıkıyor."

    Bu sayının satışı ile ilgili olarak Rıfat Ilgaz anılarında şunları söyleyecektir "... Bu kez ilgi daha da artmıştı. Duman ediyorduk ortalığı. Kimse kurtulmuyordu kalemimizin sivriliğinden. İçeridekilerle yetinmiyor, dışarıdaki kralları da benzetiyorduk...



    Markopaşa · 5 Kasım 1948 · Sayı: 2 (35)

    Bu sayının birinci sayfasında ilk olarak "Markopaşa'nın Amerikan Milyarderlerine Mesajı" başlıklı yazı göze çarpmaktadır. Amerika'nın Türkiye'ye kazık atmaya başlamasının üçüncü yıldönümü münasebetsizliği ile, Markopaşa Truman'a ve Amerikan milyarderlerine hitaben aşağıdaki mesajı, deliğe girerim korkusu ile gönderememiştir: "Bu hava seferleri çağında ve bu atom devrinde, fenni tenakillerin iki memleketi birbirine yaklaştırmak için, Türkiye'nin altına uskur takılarak yüzdürülmek sureti ile, yahut tepesine pervane takılıp uçurulmak sureti ile, çok yakında Amerika'ya getirileceğine hiç şüphemiz kalmamıştır. Harp artığı eski ve yırtık otomobil lastiklerinden yaptığınız Kovboy cikletlerini Türk milleti evde sokakta, vapurda, trende çiğneye çiğneye demokrasi gevişi getirmekte ve Türk gençliği ağızlarında şişirdiği çiklet balonlarını şerefinize patır patır patlatmaktadır. Çiklet namı adı altında yutturduğunuz eski kamyon lastikleri çiğnemekten Türk milletinin konuşmaya vakti kalmamıştır. Bu ciklet nam demokratik icadınızla halka konuşmak fırsatı vermediğiniz için, hükümetimiz namına size teşekkürlerimizi sunarız.



    Birinci sayfaya bir de "Markopaşa" imzalı teşekkür konmuş: Gazetemizin yeniden intişara başlaması dolaysı ile matbaamıza kadar gelerek bizi tebrik eden sayın okuyucularımıza ve bu arada aynı zahmete katlanan Şükrü Saraçoğlu, Hasan Saka,

    Recep Peker, Fatih Rıfkı Atay, Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmet Emin Yalman, Cevdet İnce Kerimdayı, Şükrü Sökmensüer gibi sabık okuyucularımıza ayrı ayrı teşekküre imkan bulamadığımızdan burada alenen, kendilerine teşekkürü bir vecibe biliriz. Markopaşa



    Son sayfadaki " Komünizm'le Mücadele" başlıklı yazıdan da bir bölüm okuyalım:



    "... Eve bir kağıt bırakmışlar: "Vatandaş! Memleketimizi saran kızıl tehlikeye karşı açtığımız mücadeleye sen de katıl!" Madem ki tehlike varmış, ister kızıl olsun, ister lacivert, katılalım. İkinci kağıt gelmiş: "Vatandaş! Mücadelemize uzaktan bakma, Allah aşkına sen de katıl!" Bir Pazar günü kağıdı getiren delikanlı yine gelmiş. Geçtik karşı karşıya, konuşmaya başladık. Nerede o eski günler diye lafa başladı ... (. .. )

    - Fikir. gafada olmaz mı? Biz de gızılların gafasına gafasına, gırbaçlen vuracağız.

    - Affedersiniz, kafaları gaf. .. yani çok gaf yapıyorsunuz.

    - Gızıldenizi haritalardan silip, gayfe rengi deniz yapacağız.

    Bütün gızılbaşları yeşilbaş ördek yapacağız. Gızılderililere ilanı harp edip derilerini yüzeceğiz. Gızıltoprak'ı baştan başa patlıcan rengine boyayacağız. Gızılcık ağaçlarına karşı amansız bir mücadele açacağız. Gızılayı, Alaya çevireceğiz. Gızılırmağı mora boyayacağız. Tutarsa tutar, tutmazsa badana edeceğiz. Gızılcahamam'ı, Gızılcakcak'ı tarumar edeceğiz. Gızıl tehlikeyi yeşil tehlike yapacağız. Gızıl ve gızamık hastalığına yakalananları paramparça edeceğiz.



    Markopaşa · 11 Kasım 1948 · Sayı: 3 (35)

    Markopa;a'nın bu sayısında birinci sayfadaki "Efendimiz Köylü" başlıklı yazı şöyle: Sesler karıştı:

    Büyük adamlar köye gelmişlerdi. Köy odasında karşılarına birkaç köylü alıp konuşmaya başladılar. Biri "Köyü kalkındırmak için evvela yol lazım", biri "hayır, evvela mektep lazım", bir başkası "bataklıkları kurutmak lazım" gibi birbirini tutmayan fikirler ileri sürüyorlardı. Konuşma çok kızışmıştı. Kimse kimseyi dinlemiyor ve herkes bildiğini okuyordu. O sırada köy meydanından anırma, kişneme gibi hayvan sesleri duyulmaya başladı. Köylülerden biri kalkarak,

    - Efendiler dedi, teker teker konuşun, sesler birbirine karıştı. ( . .. )



    Babanız Recep Peker, zaman-ı sadaretinde, her nasılsa yolu bir yetim okuluna düşmüş. Tertip edilen törende, yetim öğrenciler adına konuşan bir çocuk,

    - Sayın Başbakanım, biz yetimlerin dertlerini unuttunuz, der. Recep Peker derhal şu cevabı verir:

    - Bu memlekette yetim yoktur. Vatan ananız, biz de babanız.

    Biraz sonra bir köylü arkadaşına Recep Peker'i göstererek:

    - İşte, dedi, anamızı ağlatan adam.





    "Şakalar" köşesinde, Markopaşacılar kendilerini konu edinmişler: "Artık derbeder hayatımı ve ondan daha perişan olan kitaplarımı tanzim ettim. Doğrusu evimi aramaya gelen polislere acıyordum. Bavullar, çuvallar, sandıklar içindeki kitapları karıştırır, aralarken çok zahmet çekiyorlardı. Şimdi bütün kitaplarım, yazılarım, notlarım hepsi raflarda muntazam duruyor. Fişleri, listeleri, kayıtları var. Haftada bir evimi aramadan yapamayan polisler, elleri ile koymuş gibi beğendikleri kitapları, yazıları alıp götürecekler. Günlerimi de tanzim ettim. Hafta başı olan pazartesiyi sorguya ayırdım. İstanbul basın savcısı Hicabi'den, sorgu için beni pazartesileri çağırmasını ve programımı bozmamasını rica ederim. Salı günleri de polise ifade vereceğim. Çarşamba günleri evim aranabilir. O gün polislere kabul günümdür. Başka günleri rahatsız etmemelerini rica ederim. Perşembe ve Cuma günlerini de mahkemelerde geçirmeye karar verdim. Cumartesi ve Pazar günleri de, polisi, savcıyı ve mahkemeleri boş bırakmamak için gazete çıkaracağım. Ölüm hiç aklıma gelmiyor, adeta ölmeyeceğim gibime geliyor. Bir gün ölürsem, arkamdan şöyle söyleyecekler: Oldukça kabiliyetli, müstait, eli kalem tutar bir adamdı. Eğer polisten, mahkemelerden arama taramalardan, sorgulardan vakit bulabilseydi belki yazı da yazıp iyi bir muharrir olacaktı.





    Üçüncü sayfadaki "Ata Sözleri'"' köşesine de bir göz atalım:

    Yakası Açılmadık Laflar

    • Bülbülün çektiği dil belasıdır, halkın çektiği dilsizliğinin belasıdır.

    • Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar, fakat dünya dokuz köyden ibaret değildir.

    • Ayvazoğlu kardan gelir, eşeği satar yaya kalır. Amerika'dan borç alır, ziyafet çeker aç kalır.

    • Misafiri Amerikalı olanın memleketinde pasta kalmaz.

    • Gün doğmadan şeker fiyatları yükselir.

    • Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir. Tekdir ile uslanmayanın hakkı nutuktur.



    Son sayfada da bir satın alma duyurusu var: Cerrahpaşa hastanesi satın alma komisyonundan:

    1- Veremliler için iki tabut çürük yumurta satın alınacaktır.

    2- Yumurtalar yemek için değil, hastaların yumurta tokuşturup eğlenmeleri ve kırılanların da hastaneyi istila eden kedilere verilmesi içindir.

    3- Yumurtalar kapalı göz ve açık tavsiye mektubu usulu ile satın alınacaktır.





    Markopaşa ·19 Kasım 1948 · Sayı: 4 (35)

    Bu sayıdaki siyasi yergiler arasında, İstanbul eski Emniyet Müdürü Ahmet Demir yine konu edilmiş:

    Kitabe-i seng-i mezar

    Allah gecinden versin, eğer bir gün Ahmet Demir aramızdan ayrılırsa, kelepçe, bukağı ve zincirle süslenecek ve ısırgan otundan çelenkle örtülecek olan mezar taşına, aramızdaki samimi münasebet dolayısı ile şu kıt'a tarafımdan naçiz bir hediyedir:



    Sopasından titredi millet

    Kazık atmaya etti niyyet

    Kalmadı lakin kahpe dünya

    Gümledi gitti Demir Ahmet



    Eski emniyet müdürü konu edilir de polis edilmez mi? Okuyalım:



    Ne mühim adamlarız. Doğrusu polise şaşarım. Kurye çantasına altınları doldurup, yabancı memleketlere para kaçıranları serbest bırakır da, bizim ardımıza adam koyar. Amerikan bankalarına para yatıranlar eli kolu serbest gezerlerken,

    tutar da bizi takip eder. Karaborsacılar, hava parası kahramanları dururken, bula bula takip edecek bizi bulurlar. Bizim neyimizi takip ederler, neyimizi öğrenmek isterler bilmeyiz.. Ne kaçıracak altınımız ne aparacak paramız, ne hava

    parası alacak apartmanımız var. Bir arkadaşla bunları konuşa konuşa giderken yine arkamıza polisler düşmüştü. Pek sinirlenen arkadaşıma,

    - Şimdi anladım, sinirlenme, biz. ne kadar mühim adamlarız ki, polis bile bizim izimizden geliyor, dedim.





    "Ata Sözleri" köşesinden de bir alıntı yapalım: "Ağaç yaşken, insan dalkavukken eğilir."



    Şimdi sözü, hastanede yatan sorumlu müdür Rıfat Ilgaz'a verelim:

    "... Gazetenin kırk bin basıldığını sevinerek öğreniyordum. Dördüncü sayının satışa çıktığı günlerde, Asistan Cemal'le bir mektup göndermiştim Aziz Nesin'e. Bu arada bir de on lira istemiştim. Henüz gazetenin para getirmediğini, gönderdiği on lirayı da birinden ödünç aldığını yazıyordu Aziz. Üzülmüştüm, gazetenin para getirmediğine. Yazıları biraz daha vurgulayalım diye yazmıştım ona. Sorumlu müdür ben değil miydim! Ha Cerrahpaşa'da yatmışm, ha Sultanahmer Cezaevi revirinde! Ne değişirdi. .. ... Ali Karcı hastaneye gidip geliyor, yazılarımı alıyor, on beş, yirmi kadar da kendi gazetemizden getiriyordu. Bunları hastanenin Adembabalarına verip kendi hesaplarına sattırıyordum.

    Hastalar arasında ilgi bile olağanüstüydü. Verem pavyonu için haberler, yazılar eksik olmuyordu. Belediye Başkanı Yardımcısının yeğeni, özel odaya nasıl yatırılır, nasıl özel bir tedavi görürdü? Bu

    ve buna benzer yazılar nasıl okunmazdı hastalar arasında! Bizim Türk yumurtası gazeteye geçince, nasıl altüst olmazdı ortalık! Servis doktoru Sami Bey pek oralı değildi ama, Başhekim özel

    olarak çağırtmıştı beni. Halk Partisi il Başkanıydı, Başhekim Esat Duru aynı zamanda. Eğer ayağımı denk almazsam, taburcu edileceğimi de açıklamakta bir sakınca görmemişti. Tedavi için yatan bir hastanın kendini yormaması gerekirdi en azdan..."



    Yeniden Rıfat Ilgaz'a dönelim ve Ali Karcı ile ilgili olarak Kemal Bayram'a verdiği aynı kaynaktaki yanıtını dinleydim:

    - ... Ali Karcı hastaneye gelip giderdi. Bana gazeteden Aziz'in gönderdiklerini getirirdi. Ben yazdığım yazıları onunla Aziz'e yollardım. Basılmış gazeteleri getirirdi. Gelip gittikçe benim herhangi bir şeye ihtiyacım olup olmadığını sorardı.

    - Bu Ali Karcı, sonraları Türkiye İşçi Partisi'nin İstanbul Milletvekili oldu galiba. O Ali Karcı mı sözünü ettiğiniz?

    - Tamam, tamam, işte o! ( . . . ) yayın işlerine merakından olacak, ben hastanedeyken Aziz Nesin'i buluyor. Hastanede tanışıyorum onunla ... Bir ay sonra beni hastaneden çıkardıklarında anlıyorum ki, anık matbaayı, kağıdı, dizgiyi, baskıyı da öğreniyordu, işimize yarıyordu yani. Orada yatıp kalkardı.

    - Markopaşa'nın idarehanesinde?

    - Evet. Güneyden yeni gelmiş, evini köyünü yerli yerine koymamıştı daha. Sobayı yakardı ...



    Henüz dört sayı çıkan Markopaşa yeniden dikkatleri üzerine toplamaya başlamıştı. Nitekim, bu sayı polis tarafından toplatılmış, toplatma nedeni belli olmamıştır.



    Markopaşa · 26 Kasım 1948 • Sayı: 5 (35)

    Markopaşa'nın bu sayısındaki yazılar arasında biri "prenses", biri de "krallar" ile ilgili iki yazı yayımlandı. Her ikisi de Markopaşa'nın başına çok işler açtı. İlkin, birinci sayfadan verilen "Pamuk Prenses Elizabet doğurdu" başlıklısını okuyalım: (Ankara radyosunun hırıltı, dırıltı ve gürültüsü arasından güç bela duyulmuştur)

    - Üstünde güneş batmayan, fakat müstemleke insanları batan şahane İngiltere imparatorluğunun nazenin pamuk Prensesi Elizabeth, Eminönü meydan saati ayarı ile dün gece saat üçü on bir buçuk dakika, dört saniye geçe doğurmuştur. Kınalı yumurcağın haşmetli validesinden hurucu esnasında,

    İngiltere'nin İçişleri Bakanı dünya kapısında, Dışişleri Bakanı da dış kapıda nöbet tutuyorlardı.

    Doğum münasebeti ile, yol girmez, kuş uçmaz, kervan geçmez, doktor bilmez, Bakan uğramaz köylerimizde davullar, zurnalar çalınacak, ricali umut ve ehli kuburun [ölülerin] da etekleri zil

    çalacaktır. Şahane kral kurusuna şimdiden dalkavukluk için [okunamadı] edenlere emir verilmiştir.



    Prensesle Prensin ilk randevularından tam dokuz ay, dokuz gün, dokuz saat, dokuz dakika, dokuz saniye sonra dünyaya gelmesi de İngilizlerin ne kadar sözünün eri olduklarını dünyaya

    bir kere daha ispat etmiştir. Yaşasın kral kurusu.



    Gazetenin üçüncü sayfasında yayımlananı da "Dünya Kralları İşi Azıttılar" başlığını taşıyor:

    "Son günlerde dikkat eniniz mi, Krallara ve Kraliçelere bir azgınlık arız oldu. Kimi evleniyor, kimi boşanıyor, kimi doğuruyor ... Biz de dünyaya demokrasi gelecek diye, ha babam avucumuzu yalıyoruz.

    Bir zamanlar İran Şahı evlenecek oldu. Sanki el malı ile gerdeğe biz girecekmişiz gibi düğün bayram ettik. Zavallı Türk halkı, bir Pazar olsun seyrana gidemezken İran Şahının düğününe giren baha hediyeler gönderdik, gazeteciler, muharrirler, bölük bölük askerler gönderdik. Sözüm ona biz cumhuriyetiz de, hani İran da Krallık. Ne oldu, ne bitti bilmeyiz, İran Şahının karısı, Mısır Kralının

    da kardeşi güzel Fevziyecik, Şahın burnunu mu beğenmedi, her ne oldu ise, kocasına Dıran Dedenin düdüğü gibi, Şahlık asası elinde sipsivri Tahran sarayında bırakıp, ağabeysi Mısır Kralının yanına kaçtı. Şimdi öğrendik ki boşanmışlar. Biz Cumhuriyetiz, bize ne değil mi? Yooo ... Bizimkilerde bir ahi figan, gazetelerimiz, radyomuz iki gözü iki çeşme kan akıyor. Derken arkadan Kral Faruk da, galiba İran Şahını kıskanmış, o da karısı Prenses Ferideyi boşamışmış. Resimlerine bakılırsa, hani Feride de Feride... Nasıl kıydı bilmem? Sebep olarak da Feride'nin hep kız doğurduğunu, oğlan doğuramadığını ileri sürüyormuş. Bu da gösteriyor ki Kralların gözünde kadın, hala kuluçka makinesinden başka bir mal değildir. Bizim köyde erkek evladı da, kız evladı da yapan erkektir. Kral Faruk geniş bir araziyi, paha biçilmez mücevheratı, muazzam malları hep Prenses Feride'ye bağışlamış. Bağışlar ya ... Bu malı mülkü kazma sallayıp, kafa patlatıp kazanmadı ya. Bu yeni zevce erkek doğurursa ne ala, doğurmazsa yallah ... Ona beş on çiftlik, haydi yenisi. Amasya'nın bardağı, bir olmazsa bir daha ... Mısırda arazi mi yok, yoksa karı mı yok. .. Zavallı Mısır fellahının da Nil bataklıkları içinde iki hurma çekirdeğine anası

    ağlasın dursun. Bir yandan haşmetli Mısır Kralını, bir yandan daha haşmetli İngiliz imparatorunu beslesin. Biz Cumhuriyetiz, Mısır Kralından bize ne değil mi? Yooo... Baksanıza gazetelerimiz, radyomuz, ajansımız iki gözü iki çeşme ağlıyorlar. Mısır Kralı, İran Şahını kıskanıp karıyı boşadı. Şimdi ister misin, Türkiye Cumhuriyeti Krallığının da prensleri öbür krallara özenip de karılarını dehlesinler. Sen o zaman gör curcunayı, mahkemeler boşanma davasından adam almaz. Çünkü

    Mısırda, Iranda Kral bir tane, halbuki bizde şahlar, şahbazlar, krallardan geçilmiyor. Şefler, şefierin kuyruğu, kuyruğunun kuyruğu, şeker kralları, pirinç kralları, hepsi de küçük dağları ben, büyüklerini de o yarattı diyor. Vallahi bu günlerde krallar azdı, başlarına galiba bir gelecek var.





    Markopşa'nın dördüncü ve beşinci sayıları polis tarafından toplatıldı. Toplatma olayını 10.12.1948 gün ve "7 (35 )" sayılı Markopaşa'nın üçüncü sayfasındaki bir haberden öğreniyoruz:

    Gazetemiz toplatıldı (Bu haber ciddidir) - Gazetemizin dördüncü ve beşinci sayıları İstanbul polisi tarafından toplattırılmıştır. Memleketimizdeki demokrasi icabı olarak bize bir toplatma emri gönderilmemiş olduğundan, hangi makamın emri ve hangi sebeple toplatılmış olduğunu bilemiyoruz. Herhalde bir zülfiyar meselesidir. Gazetemizin bu sayılarının, her sayıda olduğu gibi mevcudu kalmadığından, maalesef kendilerini memnun edemedik. Koleksiyon için idarehanemizde bulunan altı yüz kadar gazeteyi teslim ettik. Okuyucularımızın bilgi edinmesi ricası ile bu haberin ciddi

    olduğuna yemin ederiz.



    Bu toplama olayı Bakanlar Kurulu Kararına dayanmaktadır. 08.12.1948 tarihli Bakanlar Kurulu toplamısında "3/8379" sayı ile Markopaşa'nın 5 ve 6. sayılarının dağıtımının yasaklanması ve elde edilenlerin toplattırılması kararı alınmıştır. Devlet başkanlarına hakaret edildiği iddiasıyla İngiltere, Mısır ve İran elçilikleri, Dışişleri Bakanlığına başvurdular. Dışişleri Bakanlığının Adalet Bakanlığını haberdar etmesi üzerine İstanbul Cumhuriyet Savcılığı, gazetenin sahip ve sorumlu yazı işleri müdürü Rıfat Ilgaz ile Aziz Nesin hakkında dava açtı. Rıfat Ilgaz ve Aziz Nesin "Krallar"a ilişkin yazılardan dolayı 5 Ocak 1949 tarihinde tutuksuz olarak 7. Asliye Ceza Mahkemesinde duruşmaya çıktılar. Davanın bu ilk duruşmasıyla ilgili olarak 11.01.1949 gün ve 23 sayılı Başdan şu haberi geçmektedir:

    "... Saat l0'da, yazıların muharriri Rıfat Ilgaz ve yazıların muharriri olduğu iddia edilen Aziz Nesin ve avukatları Esat Adil Müstecabi mahkemede hazır bulunuyorlardı. İddianamenin okunmasını müteakip, esas hakkında sorgulara geçilmeden evvel, avukat Esat Adil söz isteyerek, "Bu davanın açılabilmesi

    için, hakaret diye sevk edildiğimiz ceza maddelerinin, İngiliz, Mısır, İran ceza kanunlarında da aynen bulunması gerektiğini, savcılığın ancak bu ciheti işaret ettiği takdirde böyle bir davanın açılabileceğini" anlam ve "İngiltere hakkındaki yazının Prenses Elizabet'e ait olduğunu, Prensesin ise devlet reisi olmadığına göre, bu davanın diğerlerinden tefriki sureti ile derhal bir karara bağlanması lüzumunu" ileri sürdü. Yargıç savcıdan mütalaasını sordu. Savcı da: "Bu hususta mevzuatı tetkik etmemiş olduğunu söyleyerek müsaade istedi. ( .. . ) 20 dakikalık bir aradan sonra verilen ara kararında "müşteki devletler ceza kanunlarında mütekabiliyet esasının mevcut olup olmadığının Dışişleri Bakanlığı'ndan sorulmasına ve Prenses Elizabet hakkındaki İtirazın ise unsuru cürmiye taalluku bakımından

    hüküm sırasında nazara alınması" tekerrür etti.





    İddianamede, mezkur yazıların Aziz Nesin tarafından yazıldığı iddia olunuyor ve delil olarak da üslubu ileri sürülüyor ve beş şahit gösteriliyordu. Bu beş şahit Aziz Nesin'in evinde arama yapan birinci şube

    komiser ve memurları idi. Aziz Nesin bu iddiayı reddetti. Sorgusu yapılan Rıfat Ilgaz da,

    - Bu yazıları ben yazdım. Mahkeme dolaysıyla beni sanatoryumdan çıkardılar. Bu yazıları yazdığım vakit, yatak arkadaşlarıma okudum. Onlar yazıların bana ait olduklarına şahittirler, dedi.

    Şahit olarak gelen beş sivil polis şu yolda ifade verdiler:

    - Biz arama için saat 11.00'de Aziz Nesin'in yazıhanesine gittik. Kapıdan girince, Aziz Nesin bize,

    - Artık valilerle uğraşmıyoruz, bundan sonra krallar, kraliçeler, şahlar ve imparatorlarla davalaşacağız, hem de davanın Lahey adalet divanında görülmesini isteyeceğim, dedi.



    İstenilen yazı müsveddelerini bulamadık. Fakat Aziz bize, 'bu yazıları ben yazdım amma, iş resmiyete dökülünce, "Rıfat Ilgaz yazdı, derim" dedi. Şahitlerin bu iddiaları üzerinde savcı ve avukat arasında uzun tartışmalar oldu.

    Rıfat Ilgaz ve Aziz Nesin'in gösterdikleri müdafaa şahitlerinin dinlenilmesi ve Adaler Bakanlığı'ndan cevabın gelmesi için mahkeme 12 Ocak Çarşamba günü saat 09.30'a bırakıldı.



    Markopaşa · 3 Aralık 1948 · Saya: 6 (35)

    Bu sayıda daha çok Markopaşa'nın niteliğine uygun yazılar yer almış. Son sayfadaki "Markopaşa Dert Dinliyor" köşesine gelen bir mektup ve Markopaşa'nın yanıtı şöyle:

    "Afyondan Bekir Erer isimli okuyucumuz soruyor:

    Halk Partisi'ne çatıyorsunuz, Demokrat Partiye vuruyorsunuz, Millet Partisine atıp tutuyorsunuz. Peki amma Paşam, siz hangi partidensiniz?

    Markopaşa - Sevgili okuyucum, size bir kıssa anlatayım, siz hisse çıkarın. Vakti ile bir vilayette Ali Kıran baş kesen zalim bir vali paşa varmış. Bu vali paşa halktan o kadar çok vergi toplamış ki, artık halkın vergiye verecek ne ipi kalmış, ne de kuşağı.

    Halk içinden üç beş kişi gidip, Vali paşaya,

    - Aman paşam, halk nerede ise ayaklanacak Bereket versin ki, sayenizde ayaklanmaya mecali yok.

    Vali paşa ferman etmiş:

    - O halk dediğiniz ne idüğü belirsiz basit giyimliler, falan gün, falan saat, falan meydanda toplansınlar.

    Memurin-i devler [devlet memurları] , rical-i umur ve ekabiran-ı kiram, halkın vali paşayı linç etmesinden korkarak, muhalefet etmek istemişler. Fakat vali paşa dinlememiş. Ferman edilen saatte halk toplanmış. Biraz. sonra da vali paşa, muhafızları arasında gelmiş.

    - Ey ahali demiş, şu kadar senedir ben sizin valiniz bulunuyorum. Buraya geldiğimiz. zaman dört tane boş tenekernden başka bir şeyim yoktu. Elhamdülillah bunun üçünü sizden aldığım altunlarla doldurdum. Dördüncü tenekenin dolmasına da iki parmak kaldı. Gelin, mırın kırın etmeyin de şu iki parmaklık yeri de tatlılıkla dolduralım. Halk galeyana gelmiş. Bu sefer vali,

    - Ey ahali demiş, şu anda elinizdeyim. Fakat düşünün ki, beni öldürürseniz. yerime bir başkası gelecek ama dört boş teneke ile gelecek.

    Bilmem, şimdi neden hiçbir partiden olmadığımızı anlatabildik mi? Mesele hep küp ve lüp meselesidir.



    Son sayfadan seçtiğimiz üç tane ilanı da okuyalım:

    Mühim İlan

    Lazım gelen makam ile yaptığımız gizli anlaşma gereğince, Tarlabaşında kapatılan evimizin yerine, bu defa Parmakkapıda daha lüks ve modern bir ev açmış olduğumuzu sayın zampara müşterilerimize bildirmeyi ticaret namına bir vazife biliriz..

    MADAM KATARİNA



    Çalar saat alınacak

    Milli Eğitim Bakanlığından:

    1- Bakanlığımızın umum müdürlerini uyandırmaya elverişli, büyük çıngıraklı çalar saatler satın alınacaktır.

    2- Saatlerin alaturka ve ezani saate göre ayarlı olması şarttır .



    Bir kadın aranıyor

    Tahtıma varis olacak bir erkek çocuk doğuramadığından karım Ferideciği talakı selase ile boşadım. Şimdi bir erkek çocuk doğuracak müceddet bir kadın ve yedek parçaları satın alınacaktır.

    Aranan şartlar:

    l - Evvelce bu işte çalıştıklarına dair bonservis.

    2- Muvaffakiyetlerini gösterir belge.

    3- Eski işlerine dair iyi hal kağıdı.

    Bu şanları haiz olanların dört cepheden çekilmiş anadan doğma resimleri, vücut ölçüleri, sağlık raporu ve diğer vesikaları ile sarayıma müracaatları.

    KRAL FARUK



    Son yazıdan dolayı Mısır kralına hakaretten sorumlu yazı işleri müdürü Rıfat Ilgaz hakkında yeni bır dava açılır. 7. Asliye Ceza Mahkemesindeki dosya, diğer " krallara hakaret davası" ile birlikte sonuçlandırılacak; Rıfat Ilgaz yedi, Aziz Nesin beş ay hapse mahkum olacaktır:

    . .. [Basın savcısı Hicabi Dinç] bu yazıları sen yazmadın, Aziz Nesin yazdı diye tutturmuştu. Sorumlu müdürdüm. Ben de yazsam, Aziz de yazsa benim için bir şey değişmezdi. Nasıl olsa Kürt Mehmet nöbete gidecekti. "Ben yazdım!" diye diretiyordum. "Hayır, sen yazmadın. Böyle yazılar yazamazsın, şairsin sen! .. " "Görüyorsunuz ki yazıyorum! .. " "Beni kandıramazsın! .. Bak Rıfat Bey, ben yazmadım de, seni kurtaracağım! .. " "Nasıl ben yazmadım diyebilirim, oturup yazdığım yazıya! .. " Oysa o sırada yazdığım yazıları hastanede yattığım yerden yazıyordum. Hicabi bey oturup da yazdığıma kendisi de inanmamış, polisleri göstermişti de Cerrahpaşa'ya yatağımın içini bile aratmıştı. "Boşuna zorlanma, sen yazmadın! Bak Rıfat Bey, geçen gün Yeni Işık dergisinin sorumlu müdürüdür diye bir hamalı getirdi

    polisler buraya. Sen mi yazdın bu yazıları dedim. Evet, dedi, ben yazdım. Bir de zorladım ki adam okuma-yazma bile bilmiyor! Ne yaptım bu adamı biliyor musun?"

    "Ne yaptınız?"

    "Salıverdim! .. Söyledi yazıları kimin yazdığını, salıverdim

    vallaaa! .. Sen de söyle ... Hemen şimdi serbest bırakacağım seni!"

    "Ben yazmadım, diyemem ki..."

    "Neden diyemezmişsin?"

    "Önce ben hamal değilim, öğretmenim. Askerde bile okur-yazardan saydıkları için subay yapmadılarsa da çavuş olsun yaptılar beni! Yani okuma yazma biliyorum."

    Yazıların müsveddelerini arayıp asıl yazanı ortaya çıkarmak için polisler beni de, Aziz'i de sıkıştırıyorlardı. Müsveddeler dizgiden sonra kaybolmuştu. (Oysa yasalara göre altı ay saklanması gerekirdi.) Aziz Nesin'in evinin aranması için kendisini de alıp götürürlerken yolda:

    "Ben yazdım o yazıları," demekte bir sakınca görmemişti.

    Sen misin böyle diyen! . . Hemen oracıkta bir tutanak düzenleyivermişlerdi polisler. Bu açıklamaya dayanarak tutuklanan Aziz Nesin'e beş ay, bana da sorumlu müdür olarak yedi ay vermişlerdi.

    Aziz, bu süreyi günü güne doldurmuş, bense öbür dosyalar için yatarken af çıkmış, aftan yararlanmıştım. Hiç olmazsa bu dosyadan olsun kurtulmuştum.



    Markopaşa · 10 Aralık 1948 · Sayı: 7 (35)

    Altıncı sayının çıkışını izleyen günlerde dördüncü ve beşinci sayı toplatıldığı için gazetenin bu sayısında "Markopaşa" başlığının üstünde "Toplatılmadığı zamanlarda çıkar siyasi mizah gazetesi"

    yazısı dikkati çekmektedir.



    Toplama olayı, birinci sayfada sağ üst köşede yergi masasına "Açık Teşekkür" başlığıyla yatırılmıştır:

    - Açık teşekkür -...--

    Paramız olmadığı için gazetemizin reklamını yapamadığımız cümlenizin malumudur. Bu eksik tarafımız gözünden kaçmayan Basın Savcısı Hicabi Dinç, gazetemizin mevcudu kalmayan nüshalarını toplatmak sureti ile gazetemizin bedava reklamını yaparak bizden devamlı şekilde yardımlarını esirgemiyor. Kendisine alenen teşekkürü bir borç biliriz.



    Birinci sayfadaki "Şakalar" köşesinde "iki Canbaz" başlığıyla ünlü Basın Savcısı Hicabi Dinç yine konu edilmiş: "Bazen okuyucularımızdan mektuplar alırım. Bir kısmı küfürler savurur, bir kısmı da layık olmaya çalıştığım iltifatlarını esirgemezler. Bu mektupların sonunda, "sadık okuyucunuz", "devamlı okuyucunuz" gibi bir söz vardır. Halbuki benim en devamlı, en dikkatli ve en sadık okuyucum İstanbul Basın Savcısı Hicabi'dir. Yazılarımı, kelimesi kelimesine, virgülüne, noktasına kadar dikkatle okur ve hiçbir harfini bile kaçırmaz. Her satırın, her kelimenin, hatta her harfin altını kırmızı kalemle çizer. Basın savcılığına yolladığımız gazeteler, gelincik tarlasına döner. Hatta gazetenin sayısı, tarihi bile kırmızı ile çizilir. Hicabi Dinç Ceza Kanunu, Matbuat Kanunu önünde "nereden yakalayacağım, neresinden tutacağım" diye kıvranır, ben nereden açık vermeyeyim diye uğraşırım. Şimdiye kadar hiçbir iş yapmamış bile olsam, Hicabi Dinç'i, sosyalizme ait Türkçeye tercüme edilmiş birkaç sahife okutmak mecburiyetinde bıraktığım için övünebilirim. Benim en sadık okuyucum Hicabi Dinç'tir, hatta şu anda bu satırların altını kırmızıya boyamakla meşguldür.



    Üçüncü sayfada da bir ilan var:

    Bir müteahhit aranıyor:

    Aşağıda yazılı evsafı haiz namuslu müteahhit müessesemiz tarafından aranılmaktadır:

    1- Hastalar için vereceği kireçli suyu halis süt diye yutturacak maharet.

    2- Veremlilere yedirilecek sığır sinirini taze kuzu eti diye sürecek marifet.

    3- 100 kilo odunu, beş yüz kilo olarak deftere geçirme kabiliyeti.

    4- İçyağını günlük tereyağ olarak kazıklama bilgisi.



    Bu şerahi haiz [koşulları taşıyan] müteahhitlerin, evvelce resmi dairelerle bu yolda yaptıkları işlere dair bonservisleri ile birlikte her akşam kerahat vaktinde sürecekleri pey akçeleri ile birlikte apartmanımıza gelmeleri. 2681



    Mim Uykusuz'un birinci sayfadaki karikatürü de Markopaşa mizahına uygun düşmüş.





    Markopaşa • 17 Aralık 1948 Sayı: 8 (35)

    Gazetenin birinci sayfasında bir duyuru var:

    -Okuyucularımıza-

    Pek netameli bir ay olan Aralık ayının 13ünde gazetemizin sekreteri Aziz Nesin'in evinde ,

    idarehane ve gazetemizin sahibi Rıfat Ilgaz'ın yatmakta olduğu ve Cerrahpaşa hastahanesinde yapılan aramada yazılar ve notlar alınmış bulunduğundan gazetemizin bu sayısını zamanında yetiştirmek kaygısı ile istediğimiz mükemmellikte çıkaramadığımızdan özür dileriz.



    Olayı bir de Rıfat Ilgaz'dan dinleyelim:

    "... siyasal yasalarla, yasanın uygulayıcıları peşimi bırakmıyorlardı. Bir gün Cerrahpaşa hastanesinin Verem Pavyonunu motosikletli polisler sarmıştı. Çember darala darala yattığım odada çöreklenip kalmıştı. Çemberciler, etajerimi aradılar ilkin. Ne aradıklarını bilmiyordum ama dolabımdaki iki parça giysimi çıkarıp silkeliyorlar, defterlerin, kitapların arasını karıştırıyorlardı. Beni yataktan kaldırdıktan sonra pijamamın ceplerini, yatağın içini araştırmaya başlamışlardı. Battaniyeyi kılıfından çıkarıp

    silkelediler. Arama taramacıların başındaki yetkili bana soruyordu:

    - Nerede, yazdığın yazılar?

    - Yazdıklarım gitti, yazmakta olduklarım da şunlar işte! .. dedim.

    Az önce bakılanlara bir göz daha attıktan sonra:

    - Yazdıklarının müsveddeleri nerede? ..

    - Müsveddesiz yazarım ben yazılarımı!

    Anlaşılıyordu artık, çıkmış olan yazılardan birini kimin yazdığını öğrenmek istiyorlardı. Ama hangi yazıydı bu? Ben mi yazmıştım, Aziz Nesin mi, bilmiyordum ki... Onlar, bulamadan gidiyorlardı ama ben gene de üzülüyordum gerçekten. Eğer bu yazıyı ben yazdıysam, bulamadıklarına göre Aziz'i suçlayacaklar demekti. Eğer yazıyı o yazdıysa ben nasıl olsa Sorumlu Müdür olarak okkanın altına gidecektim!



    Bu arama Markopaşa'nın 5 (35). sayısının üçüncü sayfasında çıkan "Krallar" yazısı yüzündendi. Markopaşa' nın bu sayısında, Cerrahpaşa Hastanesinde yatan Rıfat Ilgaz'ın odasında yapılan

    arama ve polisin buldukları da konu edilmiş:



    Neler bulundu Cerrahpaşa hasranesinde yarmakta olan Rıfar Ilgaz'ın dolabı, ani bir baskınla zabıta kuvvetimiz tarafından aranmış ve Rıfat Ilgaz'ın sevgilisinden gelen aşk mektupları, ödenmemiş ve ödenmesine şimdilik imkan görülmeyen borç senetleri ele geçirilmişrir. Bilhassa aşk mektupları, genç memurlar tarafından büyük bir

    heyecanla okunmuştur. Masanın üstündeki kırmızı etiketli ilaç şişeleri, Basın Savcısı

    tarafından incelenmek üzere istenmişse de, bu şişeler "esrar-ı hastane" olduğundan dışarı çıkarılmasına doktorlar tarafından müsaade edilmemiştir. Yapılan aramada bir hayli basile [mikrop] rastlanmışsa da,

    bu basillerin memleketimize has, kökü içeride ve milli olduğu anlaşıldığından üremelerine müsaade edilmiştir.



    "Krallar" yazısı yüzünden İngiliz kraliçesine, İran şahına ve cumhurbaşkanına hakaretten kovuşturma açılmıştı. Rıfat Ilgaz, Markopaşa soruşturması yüzünden Cerrahpaşa Hastanesinden atıldı:

    "... Yalnız şu var ki, Markopaşa yüzünden Cerrahpaşa'dan atılınca bu kazancımızın kırıntılarını bir araya getirerek Heybeli'ye taksit yatırdık"



    Markopaşa · 24 Aralık 1948 • Sayı: 9 (35)



    Birinci sayfada çeşitli yergi yazıları arasında "ikamet Memuru" başlıklısı şöyle:



    İstanbul'da oturması, Sıkıyönetimce yararlı görüldüğü için bir taşra kasabasında ikamete memur edilmişti. İlk gittiği gün,

    - Vazifeniz? dediler.

    - İkamete memurum, diye cevap verdi.

    Ev sıkıntısı çeken kasaba halkı, ertesi gün, evinin etrafını sardılar:

    - Biz ikamet memurunu göreceğiz, diye bağırıyorlardı.







    Markopaşa'nın sayılarında şiirsel yergiler de var. Bu sayıda da

    "Köylü Böyle Diyor" başlığıyla bir yergi verilmiş:



    Köyde heç biri şeker ne soyhadır bilmiyor,

    Gıçında galmadı don, dal daban gezilmiyor,

    İrezillik diz boyu hepisi yazılmıyor

    Bilmen büyükler garik çare için ne bekler,

    Bulmadı mı ölçüyü çatlayası göbekler?



    Cıbıllıhtan döllerin bit yürüdü gaşına,

    Uyuı ite döndüler hep gaşına gaşına;

    Bu gidişle mezerin guşlar işer daşına!

    Bilmen büyükler garik çare için ne bekler,

    Bulmadı mı ölçüyü çatlayası gobekler?



    Açlıktan ışılarken köyde milletin gözü

    Tahsildara gaptırdık buğdağıyı, oküzü.

    Çok desen tıhıyorlar, söyletmezler ki sözü!

    Garik böyükler bilmen ne çare için bekler,

    Bulmadı mı ölçüyü çatlayası göbekler?



    Sıhdık dişimizi de galdık bir gemik deri,

    Boş gopanla örtülmez, insanın edep yeri,

    Çıra yahtık arıyak çayır yenen günleri.

    Garik böyükler bilmen ne çare için bekler,

    Bulmadı mı ölçüyü çatlayası gobekler?





    Üçüncü sayfadaki "Gazeteler-Gazeteciler" köşesindeki "Neresi Yırtılacak" yazısından, Yusuf Ziya Ortaç'ın Markopaşa'ya sataştığı anlaşılıyor:



    "Yirmi küsur yıllık bir mizah gazetesi, ikinci baskımız halinde, kullanılmış nüktelerimizi aktarma ederek, tekrar piyasada boy gösterdi. 6. sayımızdaki "muhalif tavuk, muvafık tavuk" fıkramızı, baş makalesinde tekrarlıyor. Hikaye şu: İki tavuk bir bakkal dükkanı önünden geçerken, biri ... [okunamadı) iri yumurtaları arkadaşına gösterip,

    - Bak der, on beş kuruşa satılan bu iri yumurtalar benim.

    Öbür tavuk cevap verir:

    - Benim horozum bana, hiç nafile beş kuruş için kıçını yırtma, dedi.

    "Oranı yırtma" diye nezaket eseri gösteren Yusuf Ziya Ortaç yazısının sonunu şöyle bitiriyor:

    "Hiçbir siyaset bakkalına beş kuruş değil, beş para ... [okunamadı) kazanması için kendimizi yırttıracak değiliz."

    İlahi! Ayol senin yirmi şu kadar yıldır yırtılacak neren kaldı ki... ?

    Not: Aynı fıkrayı yeni çıkan Tan gazetesinde bir de Ferdi Tayfur yazmış.



    Son sayfada yer alan bir ilana da göz atalım:



    Başdan gazetesinin 11.01.1949 tarihli 23. sayısında belirtildiğine göre, bu sayı yayımlandığı günün sabahı, saat sekizde toplatıldı. Toplatma nedeni belli olmadı.







    Markopaşa · 31 Aralık 1948 · Sayı: 10 (35)

    Gazetenin üçüncü sayfasında ve ikinci sayfayla birleşen orta kısmında, yan olarak dikine, sayfa boyu yazılmış bir yazı ile Markopaşa'nın çıkış sırası verilmiş: İlk sayısı 25 Kasım 1946 yılında çıkardığımız Markopaşa muhtelif isimlerle yayınlanmıştır. Bu yayınların tarih sırası ile kolleksiyon numaraları şöyledir: 22 sayı Markopaşa, ı sayı Merhumpaşa, 5 sayı Malumpaşa, tekrar Markopaşa 1 sayı, tekrar

    Merhumpaşa 3 sayı, 4 sayı Alibaba, Markopaşa Neşriyarının birinci devresi olan bu gazetelerin yekunu 36 sayıdır. Bu 36 gazetenin tam kolleksiyonu elimizde kalmamıştır. Kolleksiyonları ARKADAŞ YAVINEVi'nden tedarik edebilirsiniz.

    ARKADAŞ YAYINEVİ Ankara caddesi No. 59 İstanbul.



    Son sayfadaki "Markopaşa Dert dinliyor" köşesinde bir mektup ve verilen yanına şunlar yazılı:

    İzmir'de Bay H. T. yazıyor: Evlenmek istiyorum. Sık sık karakola götürdükleri için, bir gözüm kör, bir kulağım sağır, bir ayağım topaldır. Üç tane büyük binam var. İstediğim zaman girer çıkarım; biri Kemeraltındaki karakol, biri memleket hastanesi, birisi de cezaevidir. Benimle evlenmek isteyen bir kadın arıyorum. Markopaşa: Sizdeki şartlar, bizde de var. O kadından bir tane de bize lazım. Kim evvel bulursa, birbirine haber versin.



    Bu yazı yüzünden Markopaşa'nın bu sayısı toplatılmış, sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü Rıfat Ilgaz hakkında kovuşturma açılmıştır. 2. Ağır Ceza Mahkemesindeki yargılama sonucunda Rıfat llgaz üç yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. Toplatma olayıyla ilgili olarak Başdan gazetesinin 04.01.1949 günlü 22 sayısında şu haber yayımlandı:







    Toplatma olayıyla ilgili olarak ayrıca Başdan gazetesinin 11, Ocak 1949 günlü 23. sayısında şu döküm verilmektedir:



    Toplatma Hadisesi

    Markopaşa'nın 5 ve 6. sayıları neşirlerinden bir hafta sonra toplatılmıştır. (Başdan) gazetesinin 21 inci sayısı, neşrinden üç gün sonra toplatılmıştır. Markopaşanın 9 uncu sayısı neşredildiği günün sabahı saat sekizde toplatıldı. Markopaşanın

    10. sayısı, neşrinden on saat sonra toplatıldı. Bütün bu toplamalar, son yirmi gün içinde olmuştur. Bu sayının toplatılması ile ilgili olarak Markopaşa' nın 07.11.1949 günlü 11 (36). sayısında da manşetten "Maşallah! Maşallah! .. "

    başlığıyla şu bilgi verilmiştir:

    "Bir gazete çıktı mı, yirmi dört saat içinde, resmi makamlara verilmek mecburiyeti vardır. Fakat resmi makamlar, Markopaşa için yirmi dört saat dayanamazlar. Daha gazete okuyucunun eline geçmeden, matbaaya adamlar yollayarak, gazete aldırırlar. Kaç defa zahmet etmemelerini, kanuni mühlet içinde gazeteyi göndereceğimizi söyledik. Fakat gazetenin hasretine dayanamıyorlar işte! Temiz iş altı ayda çıkar, diye bir ata sözümüz vardır. Fakat bu memlekette, temizi şöyle dursun, altmış altı yılda bile bir iş çıkmadığı bellidir. Hatta, et, süt, ekmek, okul programı, anıt-kabir ve saymakla bitmez, öyle işler vardır ki, yirmi beş yıldır tamamlanmış değildir. Bu kaplumbağa gidişi ile tamamlanacağı da yok. Markopaşanın toplatılmasında gösterilen akıllara durgunluk veren çabukluk, artık bu memlekette işlerin sürat ile yürüdüğüne bir alamet sayılmalıdır. Markopaşanın geçen sayısını toplattılar. Sabahın saat sekizinden itibaren toplamaya başladılar. Ne zaman aldılar, ne zaman okudular, ne zaman suç buldular? Öyle anlaşılıyor ki, artık bu memlekette işler sürat ile yürümeye başlamıştır. Bundan dolayı takdirlerimizi sunarız. Kırk bir buçuk maşallah!

    NOT: Demir Ahmet Polis Müdürü iken şahsıma yaptığı hakaret ve işkenceden dolayı iki sene evvel mahkemeye vermiştim. Hatta tahkikat da yapılmıştı. işler hızını almışken, bu arada şu davayı da çıkarıversek fena olmaz.





    Markopaşa · 7 Ocak 1 949 · Sayı: l l (36)

    Hür Markopaşa · 7 Ocak 1 949 · Sayı: 1

    Markopaşa'nın 11 (36)". sayısı ile HürMarkopaşa'nın 1. sayısı çıktı. Markopaşa'nın sahibi ve yazı işleri yönetmeni Rıfat Ilgaz, Hür Markopaşa'nın ise Arif O. Erkip idi. Her iki gazetedeki yazı, fotoğraf ve karikatürler aynıydı. Hür Markopaşa, Markopaşa'nın kopyasıydı. O kadar ki, Hür Markopaşa'nın kimlik bölümünde "Hür"ü bile konmamış, iki ad dışında yapılması gereken değişiklikler unutulmuştu:

    Bu sayının başyazısı "Bize Değil Sizin Arkanıza Polis Lazım" başlığını taşıyor:

    Yüreğimiz. ağzımızda, kalbimiz küt küt çarpıyor.

    - Geldiler mi?

    Yüzümüz. sapsarı, bir çıtırtı, bir patırtı olsa,

    - Aman bakın onlar mı?

    Beş adam birden hızla gelse,

    - Buyurun, aradıklarınızı biz size verelim, ne istiyorsunuz siz. zahmet etmeyin.

    Kapı birden açılıp bir tanıdık girse,

    - Ay ödümü patlattın, polis zannettim.

    İki arkadaştan biri hızla konuşsa,

    - Şişşşt ... Yavaş, arkandaki sivil polistir.

    Ne oluyoruz., ne yapıyoruz., nerede yaşıyoruz.? Aramalardan, taramalardan, nezaretten, müdüriyetten bıktık usandık artık ...

    Bu memlekette gece hırsızları, kasa soyguncuları, namuslu bir gazeteciden daha rahat.. Bu memlekette, karısını kızını, anasını avradını bir saat içinde, pırasa gibi doğrayan azılı katiller bir fikir adamından daha serbest . .. Bu memlekette, Ankara canavarları, İstanbul kurtları, Beyoğlu itleri, bir inkılapçı münevverden daha mesut ...

    Her gün gazetelerde beş on tane randevu evi kapandı diye okuyoruz., fakat bir türlü bitmiyor. Öyle sanılır ki, İstanbul'da randevu evinden başka ev yok ve randevu evleri, gazete idarehanelerinden

    daha faal. Hele yabancı bankalara altın kaçıranların, hele yüz binden yukarı çalanların, hele çantasında para kaçakçılığı yapanların, hele millet namına tetkik seyahatine gidip de, karıları, metresleri namına kürk, mücevher, parfüm kaçıranların üstelik itibarı, şerefi de var. Sevda tellallarının, eroincilerin sayısı düşünen insandan pek çok.

    Fakat biz. ... Nedir suçumuz.? Milletimizi sevmek ve onun hayrına olduğuna inandığımız fikirlerimizi söylemek mi? Hırsızlığa, dolandırıcılığa, fuhşa, cinayet ve rezalete müsait bu muhit, demek bir fikrin yayılmasına müsait değildir. Elbette öyle olacak; hastalık ve aşı yan yana bulunamaz. Fakat hakikat şu ki, bizim değil, sizin arkanıza polis lazım . . Mim Uykusuz'un bu sayıda da çokça karikatürü yayımlanmış. Toplumsal içerikli karikatürleri günümüz için çizilmiş gibi.



    Markopaşa ve Hür Markopaşa'nın 7.1.1949 günlü aynı olan sayılarının üçüncü sayfasından da bir yazı seçelim: Devlet su yolları Umum Müdürünün beyanatı: Tıbbiyeden tüccar olarak mezun olup, mühendislik yapmakta iken, ziraat işlerinde gösterdiği başarıdan ötürü, kendisine haklı bir edebi şöhret temin eden memleketimizin tanınmış kimyagerlerinden ve şimdi de ihtisasına bina en devlet sudan işler ve su yollarının başına geçen umum müdür, dün Ankaradan şehrimize gelerek, gazetemize şu beyanatta bulunmuştur:

    - Devlet su yollarının bozuk olduğu malumdur. Nasıl düzeltileceği hakkında henüz malumatım yok. Çok rica ederim, bana esrarı hükümete ait bir şey sormayın

    .

    M im Uykusuz'dan iki karikatür daha inceleyelim:





    Markopaşa'nın bu sayısında ikinci sayfada yayımlanan "Al Sözünü Geriye" başlıklı yazı, Markopaşa ve yazarlarının yolunu yine adliyeye düşürecektir. Önce yazıyı okuyalım:

    "Bir perdelik manzum piyes

    Perde açıldığı zaman bir kongre topluluğu görülür. Solda muhalifler, sağda muvafıklar, daha sağda münafıklar oturmaktadır. Reis kürsüsünden:

    Açtım oturak aleminin celsesini

    Çok söyleyenin patlatırım ensesini

    (Soldan bravo sesleri)

    Sağdan bir ses - Patlatamazsın.

    Reis - Patlatırım.

    - Çatlatamazsın.

    Reis - Çatlatırım.

    Hep bir ağızdan ve makamla:

    Patlatamazsın patlatırım

    Çatlatamazsın çatlatırım

    Atlatamazsın atlatırım

    Reis - (Zil çalarak):



    Perde kurdum, şema yaktım gösterem zıllu hayal.

    Benden evvel eylemiş halt eyleyen, yoktur vebal.

    Sendedir söz kürsüden çık perdeye yavrum Celal.

    (Celal Bayar, ağır adımlarla kürsüye çıkar.)

    Celal Bayar -

    Milletindir söz yeter!

    (Bir müddet düşünür ve sonra)

    Böyle başlar, böyle biter.

    (Ve kürsüden iner, Sağdan ıslık, ayak vurmaları, soldan alkışlar.)

    Kürsüye muhaliflerden biri çıkar ve söyler:

    Yirmi beş yıldır nutku eyledik irat

    Demokratız, demokratız, demakratız demokrat

    Soldan sesler - İn kürsüden aşağı, yanıma gel yanıma ...

    (Muvafıklardan biri kürsüye çıkar.)

    Başka bir muvafık oturduğu yerden:

    Millet dediğin vermelidir, vermelidir, vermelidir

    Biraz durduktan sonra, Altıoktur, altıoktur, altıoktur, altıok

    Altı üstünden beterdir, üstü altından beter.

    (Oturdukları yerden)



    - Al sözünü.

    - Alamam.

    - Al diyorum.

    - Alamam, alamam, alamam.

    Koltuktan biri fırlayarak ileri atılır:

    Protesto ederiz, patlatırız gözlerinizi

    İşte yumrukla kabul etmiyoruz sözlerinizi.

    Kongre birbirine girer, yumruk, tokat, sille birbirine karışır.

    İlk sözü söyleyen ağlayarak tekrar kürsüye çıkar:

    Demedim, söylemedim, söylemedim

    İşte bin bir kere aldım geriye

    Böylece hem tükürür hem yutarız

    Mide sahipleri gelsin beriye. (Perde iner)



    Bu yazı üzerine yine Rıfat Ilgaz hakkında soruşturma açılır. Tutuklu yapılan yargılamada Rıfat Ilgaz beraat edecek, boş yere kırk gün yatmış olacaktır. Markopaşa'nın başına neler geldiğini Rıfat Ilgaz'dan dinleyelim: "CHP İl Başkanı olan Başhekim, sağlık durumum hiç iyi olmadığı halde hemen taburcu edilmemi servis doktoruna bildirmişti...Kış ortasında paketimizi elimize alıp çıktık Verem pavyonundan! Nereye? Doğru Cağaloğlu'ndaki Mahmudiye Oteli'ne! Aziz Nesin'e bir yardımcı gerekti ama, bana kim yardım edecekti? Bir gün sorumluluktan çekinip de yarıda bıraktığı bir yazısını

    gördüm masanın üstünde. "Güzel başlamışsın! dedim. Neden bitirmedin?" Tahtakılıç'ın Meclis'te yediği bir tokadın taşlamasıydı bu yazı. Gazetelere geçen bir olay, neden bizim Markopaşa'ya geçmezdi?

    Hele parantez içine, "Bu olay bir iktisat kongresinde geçmiştir." dedikten sonra kim duracaktı üzerinde? Başladık baş başa verip fıkrayı yeniden yazmaya. Meclis'te üç parti vardı artık. Biz biraz da kafiyeli olsun diye, muhalifler, muvafıklar, münafıklar demiştik bu gruplara. Fıkramız, çok neşeli bir yazı olmuştu. Önce okuyup okuyup güldükten sonra koyduk Markopaşa'ya . . .



    Basın Savcısı gazetemizi toplatmak için vesile arıyordu o günlerde. Sevildiğini, okunduğunu bilen savcı, bizi parasal bakımdan da çökertmeyi düşündüğünden, satışa geçmeden toplattığı bile olurdu gazetemizi. Hurda makinelerde gazetemizi zor basıyor, baskı sayısını bile bilmiyorduk. Gündüzleri biz veriyorduk kapıdan dağıtıma, geceleri makineciler pencereden veriyorlardı, kendi hesaplarına ... Osmanbey Basımevinin baştan kara gittiği yıllardı. Ne başı belliydi, ne kuyruğu! İktisat kongresinden söz eden sayımız da bu talihsiz sayılardan biri olmuş, sıcağı sıcağına toplatılmıştı. Osmanbey Matbaasındaki yönetim odasına gelen bir sivil polis beni savcılığa çağırmıştı. Basın savcısı, hastanelerden kolay kolay aldıramıyordu beni; doktor çıkmama izin vermediği için. Eh, bu kez dışarıda yakalamıştı. "Eeee Rıfat Bey!" dedi, odasına girer girmez, " Bakalım nasıl kurtulacaksın elimden bu sefer?" Hastalığımı göz önünde tutarak yer göstermişti. Oturunca sağımda kalan uzunca masada ellerindeki kırmızı kalemle üç dört stajyer bayanın, gazeteleri tarayıp satırların altlarını çizdiklerini

    gördüm Demek en sadık okuyucularımız. bu hukukçu bayanlardı. Tek satır kaçırmadan okuyorlar, kuşkulandıkları bölümlerin altını çizerek Basın Savcısı Hicabi Dinç'e sunuyorlardı. Onlar, hem

    vefalı okurlarımızdı, hem ilk suçlayıcılarımız.. Ama bugün nedense pek çekici bulmuyorlardı işlerini, bizi dinlemek istiyorlardı. Her ne kadar satırların üstlerinde kırmızı kalem dolaştırıyorlarsa da,

    durumu kurtarmak içindi çabaları. Önce yazıyı okumuştu Hicabi Bey, kaşlarını çatarak:

    " Meclisteki olay anlatılıyor bu yazıda, değil mi?" diye ilk suçlamasını yapmıştı.

    "Bu olayın nerede geçtiği, yazının üstünde belirtiliyor" dedim.

    "Yani iktisat kongresinde geçiyor. Öyle mi? Peki iktisat kongresinde muhalifler, muvafıklar, münafıklar olur mu?"

    Önce yazıyı ben üzerime almalıydım:

    "Ben olabilir diye düşünmüştüm yazarken!" dedim.

    "Hayır olamaz. ... "

    "Yazının başında açıkça belirttiğime göre de başka yerde geçtiği nasıl düşünülebilir? Bu yazı iktisat kongresinde geçmiştir, Meclis'te değil!"

    "Hayır Meclis'te geçen bir olay anlatılıyor burada. Meclis'te geçmiştir, bilindiği gibi!"

    "Yani Meclis'te muvafıklar, muhalifler, münafıkların üçü de var mı demek istiyorsunuz.?"

    Birden yüzü karmakarışık olmuştu:

    "Kim kimi sorguya çekiyor! Bu yazı Mecliste geçmiştir, o kadar! Konu herkesçe bilinen bir olaydan alınmış, kesin! Amacınız. da meclisi tahkir!" "Bu olay Meclis'te geçmemişrir, iktisat kongresinde geçmiştir. Hele amacım değil Meclis'i, kongredekileri bile tahkir değildir."



    "Yaz kızım. Sanık Rıfat Ilgaz'a soruldu. Bu yazının Meclis'te geçtiği açıkça ortada olduğuna göre, iktisat kongresinde geçtiği açıklansa bile bu davranışı suçun gizlenmesi anlamına gelip gelmeyeceği sorulduğunda ... Buyurun. Söyleyin, o anlama gelmez mi bu?"

    "Bu tokat Meclis'te atılsa bile ben yanlış anlayışları önlemek için açıklamışım, kongre demişim. Siz ne amaçla ısrar ediyorsunuz anlamıyorum!"

    "inkara kalkmayın, bu olay Meclis'te geçmiştir çünkü ... "

    "Hayır efendim. Kongrede ... Açıkladığıma göre Meclis düşünülemez."

    "Mecliste geçmiştir. Çünkü bu üç parti de vardır Mecliste! .. "

    Stajyer bayanların kalemleri satırlar üzerinde yürümez olmuştu.

    Direnişim biraz da onların hoşuna gidiyor gibi gelmişti bana.

    Belki de kırmızı kalemin yaptığı kazanın, tatlıya bağlanmasını istediklerindendi. Vicdanlarının ufak bir zorlaması sonucu . . . Bir anda onları tedirgin ermek isteği geçti içimden:

    "Efendim! dedim. Bu olayın Meclis'te geçmesini neden bu kadar ısrarla bana kabul ettirmek istiyorsunuz? Eğer Meclis'te geçmesini gerekli görüyorsanız sizi yormak istemem ... Bu olay

    Meclis'te geçmiş olabilir." Karşı masada bir kırmızı kalem birden havaya kalkıp indi.

    Gerçekten tedirgin olmuştu bayan stajyer. Hayır, onu bu kadar üzmeye hakkım yokru. Gel gelelim Hicabi Bey bu son sözüme sıkı sıkı sarılmışa benziyordu:

    "Yaz!" dedi. "Sanık Rıfat Ilgaz olayın Mecliste de geçebileceğini söylemek sureti ile, tevile bile kaçmadan itirafta bulunmuş, böylece olayın Mecliste geçtiği gerçeğini kabul etmekle hakaretin de Meclis' e müreveccih olduğu sonucuna varılmıştır."

    Kapıda dikilen Amber Bacı'ya sözün burasında bir kahve söylemesi gerekirdi. İçmeyeceğimi düşünerek sadece sigara paketini uzatabilirdi bana da . . . Aldanmamıştı, ciğer hastaları sigara içmezdi. Ama savcılar böyle başarılı anlarında kendilerini bir kahveyle mutlaka ödüllendirirlerdi.

    "Eveet ..." dedi, "Neden üzersin adamı! Böyle olacak işte! Olay bal gibi Meclis'te geçmiştir!"

    "Efendim bir dakika!" dedim, "Sözümü bitirmemiştim henüz. Eğer bu olayın mutlaka Meclis'te geçmesi gerekiyorsa, bu Meclis Ceza Yasası'nın kapsamı dışında kalan Belediye Meclisi'nde geçmiştir. Bu üç partinin de bulunduğu Belediye Meclisleri yok değildir. İşte İstanbul Belediye Meclisi . . . "

    Stajyerler masasından tek heceli, çocukça bir gülüş duyuldu. Hicabi Bey'in başı tam o yana hışımla çevrilmişti ki: "Sayın Savcı!" dedim, "Son sözlerimin olduğu gibi tutanağa geçmesini rica ediyorum. Sözlerimi olduğu gibi yazdırın, lütfen!" Soruşturma bitmiş, gene de dosyam Ağır Ceza'ya verilmişti.

    Davanın başlaması için önce tutuklanmam gerekiyordu, yürürlükteki yargılama yöntemleri yasasına göre. Oteldeki odam sıcak değildi. Havalar da çok kötü gidiyordu. Hemen her gün kar yağıyordu İstanbul'a. Giyeceklerim de bu soğuğa hiç elverişli değildi. Ateşim otuz sekizden aşağı düşmediğinden

    olacak, daha da üşüyordum. Parayla olsun yaracak bir hastane bulamaz mıydık? Otel parasına beş on lira eklenirse bir hastane bul
  • 584 syf.
    ·Beğendi·7/10
    İlkokulda hasta olduğum bir gün .. Ağladım sızladım gitmedim okula .. O dönem Işınsuların , Bükemcanların , İlaydaların dönemi değil ..Ahmetler , Mehmetler, Şahabettinler , Fatmalar , Ayşeler var ortamlarda .. Ve kolun kopmadıkça gideceksin okula .. Yazmaz kitapta daha gayrisi .. Boğazım davul olmuş, kendim zurna .. Serildim yataklara .. Dallastaki "CEYAR" ın yataklarda yatan versiyonuyum, yataklarsa kurna .. Elimde bir tek viskim eksik.. İlerde yakınen dostluk kuracağımız viskimiz yok , yok olmaya ama hemen bir de lekelere düşman çamaşıra dost mottosunu şiar edinmiş yoğurt çorbası ... Mikropla savaş elzem ! Sıcak sıcak içiyoruz .. Ağzım yüzüm , dilim damağım kavruldu .. Bir de tüm bunlara müteakip soba yaktı ki annem ..Deme gitsin! Sanki cehenneme portal açtılar .. Üste başa battaniye falan fistan .. İzmitli depremzedelerden hallice bir moda geçtik ..Azar üstüne azar işitiyoruz .. İnsan okula gitmez miymiş ? Vay efendim o soğuklarda montsuz nasıl çıkılırmış tenefüse de , hangi elimle atmışım o kar topunu ? =)) Suçumuz büyük ! Biz bunları sineye çekeduralım .. Bir film başladı o an televizyonda .. Ağzı burnu muşmula kılıklı bir adam .. Aksanı falan çok garip ! Dolmuşlarda muavinlik yapıyor .. Şakir isimli zampara bir şoförün muavini!! Yüzü muşmula ama kalbi temiz... Kazık üstüne kazık ! Borç üstüne borç .. TEFECİLERİN eline düşüyor falan.. Sevdiğinden de ayırıyorlar bunu sonrasında ..Tam bir gariban.. İşbu film beni küçükken nasıl etkilemişse bugüne dek belki yüzlerce kez izledim ..Her ay bir kez izlerim Star Wars ile beraber(kahrol Disney!)... Belki de ilkokul aşkımın kafasına okulun 2. katından portakal attıktan sonra gönül defterinden shift + delete ile silinmiş olmanın etkisidir o dönem böylesi sevmemin nedeni .. Kim bilir ? Bkz : Sevdik mi tam severiz !! Sildik mi bir kalemde !

    Şimdi ben bunları bir sor niye anlattım sana (bkz : İlyas Salman edası) .. Gelicez o kısma .. Az sabır , az metanet.. Okumaya devam et sen sevgili monçiçi .. İşsizlik küçüklükten miras bize .. İyi ki de öyle olmuş .. İyi ki hatmetmiş , ezberlemişiz hem bu filmi , hem de diğerlerini .. Dönemin koşullarını bilmiyorduk , kafamız basmıyordu siyasete .. Sonra sonra taşlar oturdu yerine ..

    Şimdi sizi KAPICILARIN DÜNYASINA götüreceğim .. Bir dizi ve bir film ile .. Birinin adı BİZİMKİLER ,diğerinin adı KAPICILAR KRALI.. Şimdi diyeceksin ki ne alaka ? Gel ben sana anlatayım alakayı cicim .. Kısaca anlatmak gerekirse 1976 da çekilen Kapıcılar Kralındaki esas hikaye, emekli bir "albayın" apartman yönetimini ele geçirdikten sonra işbu apartmanın nasıl yönetildiğinin hikayesidir .. Bizimkiler dizisinde ise yönetimi eline alan Sabri beydir ama kendisi de "askeriyedeki" bando ekolünün , dolayısıyla "asker" zihniyetinin tezahürüdür.. Zabıt tutar falan boyuna .. Bu iki yapımda da aslolan apartman metaforu üzerinden askeri nizamla yönetilen Türkiye'nin eleştirisidir.. Ve orada değişmeyen tek bir daire vardır ki o da kapıcı dairesidir ! İlk filmde Kemal Sunal , dizide ise Ercan Yazgan .. Diğer daireler o günün koşullarına göre doldurulmuştur Bizimkiler 'de .. Misal Almanya'ya göç edip Türkiye'ye kesin dönüş yapan Abadi'nin sahipleri dumkoph Halis ve ebeveynleri ..2. kuşak Alamancılar! Neyse .. Size dairelerden örnekler vereceğim bolca ama dönemi bilmek elzem ! Bizimkiler dizisinin yayın hayatına başladığı günler DARBE sonrası .. Ve konusu da Türkiye'nin buna verdiği reaksiyonlar ! O dönem darbenin etkileri yavaş yavaş kırılmış ama bir başka olgu , bir başka doktrin hayata geçmiş .. Nedir o ?

    LİBERALİZM !

    Turgut Özal' ın " benim memurum işini bilir!" , " anayasayı bir kez delmekle birşey olmaz" diyen zihniyet ! Yani, "Zengin ol !" "Nasıl olursan ol !" "Fakirsen muhakkak yanlış yaptığın birşey vardır" aklı ! Bizimkilerde olayı anlatan karakter , Almanya 'dan dönüş yapan Şükrü'nün oğlu .. Al sana Türk gençliği .. Her bölüm sonunda olanı biteni bize özet geçen ama ne yapacağını bilemeyen Türk gençliği.. Şükrülerin ailesi ise avrupa görmüş , medeniyet nedir bilen Avrupa Birliğinin izdüşümü .. Ve karşısında Şükrü'nün abisinin karısı Mine !! Turgut Özal' ın zevcesi Semra Özal ve "PAPATYALARI"!! Onlar da sazı eline alıyorlar, dahil oluyorlar hayata!! Şimdi Cemil , BENİM ADIM CEMİL diyen karakter kimdir diyenler olabilir .. Kendisi ilk filmde de var .. Yani KAPICILAR KRALI'nda.. Burda , yani BİZİMKİLER dizisinde Türkiye öyle bir hale gelmiş ki , ilk filmde yer alan bu sarhoş karakter dizi içerisinde ancak "alkol aldıktan sonra gerçekleri konuşabilen" Cemil karakterine evrilmiş .. Baskının temelleri işte.. Dönemin aydın kesimi de resmedilmiş pek tabii ! Rutkay Aziz 'in can verdiği, olanı biteni gören ama etliye sütlüye hiç bulaşmayan aydın kesim .. Sanatçılar ! Devam edelim ... İlk filmde tır şöförü olan , arada bir eve gelip eşine şiddet uygulayıp Sade'nin kulaklarını çınlatan karakterin iz düşümü kim BİZİMKİLER'de ? Aykut Oray ! Namı diğer KATİL ! Yani küçük esnaf .. Son derece "gergin" ama namusuyla geçinmeye çalışan kesim ! Bu arada horoz "Prens" efsanedir ! GOT GOT GOT !!=)) TAK SEDAT ' ı zaten söylememe gerek yok ! Turgut Özal döneminin tam anlamıyla yansıması işte o karakter ... EVEEEEEEET!! İşte taşa tutualacığımız kısım geldi .. Her iki yapımda da bu apartman içerisinde OLMAYAN BİR DAİRE VAR .. Olmayan bir kesim .. DİNCİ KARAKTER !! Bakın dindar demiyorum !! - Cİ , - CI eki yapıp satan , ticaretini yapan anlamı katıyor .. Ayrımını yapalım .. Sonra papaz olmayalım birbirimizle !! Bu karakter iki dizide de yok.. O daireler, her iki yapımda da BOŞ ! 76'da da , 89' da da hep BOŞ !! Bizimkiler' de Halil Pazarlama ile sofralara konuk olan işbu tayfa , yavaştan Türkiye'nin gündemine girizgah yapıyor bakkal açarak APARTMAN DIŞINDA! İşbu karaborsa ile , alavere ile , yeşil sermaye ile stokladığı malı satan zihniyet de diyor ki dizide , "arkadaş ben de varım !" Kim bu tayfa ? Orta direk !! Ve bu orta direk dahi KAPICININ SİPARİŞLERİNE MAHKUM !!Eğer Cafer siparişlerini getirmez ise
    acından ölmeye mahkum !! Ve bu yüzdendir ki - diziyi izleyenler hatırlayacaklardır -kapıcı , yani Cafer her sabah alışveriş esnasında ordan kendi avantasını MUHAKKAK alır.. Ya bir sakız atar ağzına .. Ya bir çikileta kor cebine .. Ya salama sarkar ya da kaşara sulanır... Hiçbir şey yapamazsa bir kola açar içer =)) Bu aslında, O KÖYLÜ ZİHNİYETİN YÜKSELİŞİDİR İŞTE ! Şimdi ılık humanistler hemen doluşur , "ama köylülük kötü mü?" diye.. EVET !! ŞEHRE KÖYLÜYÜ GETİRİYORSAN BU HER İKİ TARAFA DA YAPILMIŞ KÖTÜLÜKTÜR !! Şimdi bunca anlattık.. Burdan çıkan sonuç ne dersen .. Her iki yapımda da ana sonuç şudur .. Ne olursa olsun BİRLİKTE YAŞAMAK !! APARTMAN , YANİ TÜRKİYE EKSENİNDE BERABER YAŞAMAK ! Biz Özal dönemi ile bunu yıktık .. Rüşvet ve ahlaksızlık ALENEN AHLAK HALİNİ ALDI ! Herkes zengin olacak diyip kendi değer yargılarımızı yerle bir ettik ... Aaaaa !! Az daha unutuyordum .. Doktor Türkan var bu apartmanda!! Kimse sevmez !! Dizideki en aklı başında karakter ama komunist (?!?!?) eğilimler gösteren .. Kim bilir belki Türkan Saylan' a refere ediyordur.. Ne dersiniz ?!?

    Neyse efenim kimdir Turgut Özal ?

    DARBE hükümetinin başbakan yardımcısıdır !

    DARBENİN HABER VERİLDİĞİ 3 "SİVİLDEN" BİRİDİR ..

    Güneş Tanerler , Işın Çelebiler , Mustafa Taşarlar , Mesut Yılmazlar ne diye savunuyorlardı siyasi bu yasakları - ki bunların bir kısmı "ülkücü" kökenli liberal , bir kısmı "sosyal demokrat" kökenli liberaldir. Devlet olanaklarıyla , devletin tahsis ettiği otobüsün üzerinde "NO! NO! NO ! propagandası yapıyorlardı . Zeki Alasya' nın YASAKLAR isimli parodisini burdan bir kez daha analım ..

    Çok uzun muhabbet ama kısaca bankerler dediğimiz illeti milletin koynuna sokan isimdir ..

    "KIR ŞİŞEYİ ,DÖN KÖŞEYİ" zihniyetini toplumun tüm katmanlarına egemen kılan şahsın adıdır Turgut Özal ...

    Çiçek Abbas 'ın eline düştüğü tefecinin adıdır TURGUT ÖZAL !

    Gelelim Çiçek Abbas' a....

    Bu bağlamda işte şu link altında izleyeceğiniz nişan atma sahnesi , esasen BİR TÜRKİYE FOTOĞRAFI , BİR TÜRKİYE ELEŞTİRİSİDİR 82'DE ÇEKİLEN.. NAMUSLU , AHLAKIYLA ÇALIŞAN , ÇALMADAN , ÇIRPMADAN EKMEĞİNE BAKAN , TEFECİLERİN , BANKERLERİN KUCAĞINA ATILAN TÜRK İNSANININ ÇEKİLMİŞ FOTOĞRAFIDIR ! Kitap da bunun yazıya dökülmüş halidir ..

    https://www.youtube.com/...4rn26o4XJas&t=1s

    PEMBE MUTLU'ya not : NE KADAR GÜZEL BİR KADINDIN SEN !!
    https://www.youtube.com/watch?v=V1Acx-vdD00
  • ADANA: Cevdet Akçalı, Fazıl Güleç, M. Salahattin Kılıç, Melih Kemal Küçüktepepınar, Ali Cavit Oral, Emir H. Postacı, Kemal Satır, Ahmet Topaloğlu, Turgut Topaloğlu, Alpaslan Türkeş, Hüsamettin Uslu.
    ADIYAMAN: M. Zeki Adıyaman, Ali Avni Turanlı.
    AFYON KARAHİSAR: Hasan Dinçer, Hamdi Hamamcıoğlu, Ali İhsan Ulubahşi, Kazım Uysal.
    AMASYA: Yavuz Acar, Salih Aygün.
    ANKARA: Orhan Alp, Oğuz Aygün, Musa Kazım Coşkun, Orhan Eren, İ. Sıtkı Hatipoğlu,. Mustafa Maden, H. Turgut Toker, Aydın Yalçın, Ferhat Nuri Yıldırım, Şerafettin Yıldırım, Mustafa Kemal Yılmaz.
    ANTALYA: Hasan Akçalıoğlu, İhsan Ataöv, Süleyman Çiloğlu, Ömer Eken, Rafet Eker, Hasan Ali Gülcan.
    ARTVİN: Mustafa Rona.
    AYDIN: Nahit Menteşe, İsmet Sezgin, Fikret Turhangil.
    BALIKESİR: İbrahim Aytaç, Cihat Bilgehan, M, Şükrü Çavdaroğlu, Kemal Erdem, Ahmet İhsan Kırımlı, M. Nurettin Sandıkçıoğlu, Osman Tarı.
    BİLECİK: Şadi Binay.
    BİNGÖL: Mehmet Sıddık Aydar, Mehmet Bilgin.
    BOLU: Nihat Bayramoğlu, Halil İbrahim Cop, Ahmet Çakmak, M. Şükrü Kıyıkoğlu.
    BURDUR: A. Mukadder Çiloğlu, Mehmet Özbey.
    BURSA: Cemal Külahlı, Barlas Küntay, Ertuğrul Mat, Kasım Önadım, Mustafa Tayyar, Mehmet Turgut, Ahmet Türkel.
    ÇANAKKALE: E. Kemal Bağcıoğlu, Zekiye Gülsen, Mesut Hulki Önür, Refet Sezgin.
    ÇANKIRI: Nuretin Ok.
    ÇORUM: Yakup Çağlayan, Kemal Demirer, Abdurrahman Güler, İhsan Tombuş, Arslan Topçubaşı.
    DENİZLİ: Sami Arslan, Mehmet Emin Durul, Hasan Korkmazcan, Ali Uslu.
    DİYARBAKIR: Hasan Değer, Behzat Eğilli, Abdüllatif Ensarioğlu, Necmettin Gönenç, Sabahattin Savcı, Nazif Yıldırım.
    EDİRNE: İlhami Ertem.
    ELAZIĞ: Samet Güldoğan, Hayrettin Hanağası.
    ERZİNCAN: Hüsamettin Atabeyli.
    ERZURUM: Sabahattin Aras, Turhan Bilgin, Rasim Cinisli, Rıfkı Danışman, Naci Gacıroğlu, Cevat Önder.
    ESKİŞEHİR: Mehmet İsmet Angı, Şevket Asbuzoğlu, Orhan Oğuz, Seyfi Öztürk, M. Şemsettin Sönmez.
    GAZİANTEP: Ali İhsan Göğüş, İ. Hüseyin İnceoğlu, Mehmet Kılıç, Erdem Ocak, Mehmet Lütfi Söylemez.
    GİRESUN: Mustafa Kemal Çilesiz, Nizamettin Erkmen, Hidayet İpek, Abdullah İzmen, İ. Kayhan Naiboğlu, E. Emin Turgutalp.
    GÜMÜŞHANE: Necati Alp, Mustafa Kahraman, Nurettin Özdemir, Ekrem Saatçi.
    HATAY: Halil Akgöl, Talat Köseoğlu, Hüsnü Özkan, Ali Yılmaz.
    ISPARTA: Ali İhsan Balım, Süleyman Demirel, Yusuf Uysal.
    İÇEL: Mazhar Arıkan, Kadir Çetin, Cavit Okyayuz, Turhan Özgüner.
    İSTANBUL: İbrahim Abak, İsmail Arar, Sadettin Bilgiç, Ferruh Bozbeyli, İlhan Egemen Darendelioğlu, Tekin Erer, Nuri Eroğan, Orhan Cemal Fersoy, Hasan Güngör, Mustafa Fevzi Güngör, A. Şeref Laç, Osman Özer, Akgün Silivrili, İsmail Hakkı Tekinel, Naime İkbal Tokgöz, A. Turgut Topaloğlu, Hasan Türkay, Mehmet Yardımcı.
    İZMİR: Şevket Adalan, Mustafa Akan, Şükrü Akkan, Muzaffer Fazlı Arınç, Burhanettin Asutay, Münir Daldal, Ali Nailli Erdem, İhsan Gürşan, Nihad Kürşad, Akın Özdemir, Orhan Demir Sorguç.
    KARS: Latif Aküzüm, İsmail Hakkı Alaca, Mustafa Doğan, Kemal Kaya, Veyis Koçulu, Osman Yeltekin.
    KASTAMONU: Orhan Deniz, Sabri Keskin, Mustafa Toçular, Hasan Tosyalı.
    KAYSERİ: M. Şevket Doğan, Turhan Feyzioğlu, Hayrettin Nakiboğlu, Vedal Ali Özkan, Enver Turgut, Mehmet Türkmenoğlu.
    KIRKLARELİ: Mehmet Atagün, Feyzullah Çarıkçı, Hasan Korkut.
    KIRŞEHİR: Cevat Eroğlu, Mustafa Kemal Güneş.
    KOCELİ: Cevat Ademoğlu, Vehbi Engiz, Sabri Yahşi.
    KONYA: İrfan Baran, Bahri Dağdaş, Mustafa Kubilay İmer, İhsan Kabadayı, Necati Kalaycıoğlu, Etem Kılıçoğlu, Baha Müdderrisoğlu, Tahsin Yılmaz Öztuna, Faruk Sükan, Vefa Tanır.
    KÜTAHYA: Ahmet Fuat Azmioğlu, Ali Erbek, Mesut Erez, İlhan Aksoy.
    MALATYA: Ahmet Karaaslan, İsmail Hakkı Şengüler.
    MANİSA: Ertuğrul Akça, Mustafa Orhan Daut, C. Selçuk Gümüşpala, Hilmi Okçu, Vehbi Sınmaz, Kamil Şahinoğlu, Önal Şakar.
    MARAŞ: Atilla İmamoğlu, Veysi Kadıoğlu, M. Zekeriya Kürşad.
    MARDİN: Esat Kemal Aybar, Abdülkadir Kermooğlu, Abdülkadir Özmen, Abdürrahim Türk.
    MUĞLA: Adnan Akarca, Mualla Akarca, Ahmet Buldanlı, İzzet Oktay.
    MUŞ: Nimet Ağaoğlu, Kasım Emre.
    NEVŞEHİR: Hüsammettin Başer, Esat Kıratlıoğlu.
    NİĞDE: M. Naci Çerezci, H. Avni Kavurmacıoğlu, M. Nuri Domanoğlu, Haydar Özalp.
    ORDU: Ata Bodur, Cengiz Ekinci, Hamdi Mağden, Kemal Şensoy.
    RİZE: Erol Akçal, Hasan Basri Albayrak, Salih Zeki Köseoğlu.
    SAKARYA: Nuri Bayar, Yaşar Bir, Güngör Hun, M. Vedat Önsal.
    SAMSUN: Talat Asal, Mustafa Boyar, Doğan Kitaplı, Nafiz Yavuz Kurt, Hüseyin Özalp, Bahattin Uzunoğlu, İsmet Yalçıner.
    SİİRT: Zeki Çeliker, Mehmet Nebi Oktay.
    SİNOP: Hilmi Biçer.
    SİVAS: Enver Akova, Kadir Eroğan, Tevfik Koraltan, Yusuf Ziya Önder.
    TEKİRDAĞ: Orhan Öztrak.
    TOKAT: Hüseyin Abbas, İsmet Hilmi Balcı, Osman Hacıbaloğlu, Mehmet Kazova, Reşit Önder, Yusuf Ulusol
    TRABZON: Ahmet İhsan Birincioğlu, Necati Çakıroğlu, Ekrem Dikmen, Selahattin Güven, Cevat Küçük, Ali Rıza Uzuner.
    URFA: Mehmet Aksoy, Necmettin Cevheri, Mehmet Ali Göklü, Bahri Karakeçili.
    UŞAK: Orhan Dengiz, M. Fahri Uğrasızoğlu.
    VAN: Mehmet Emin Erdinç, Kinyas Kartal, Fuat Türkoğlu, Mehmet Salih Yıldız.
    YOZGAT: İsmet Kapısız, Turgut Nizamoğlu, Neşet Tanrıdağ.
    ZONGULDAK: Fuat Ak, Ahmet Nihat Akın, Ahmet Güner, S. Tekin Müftüoğlu, Kevni Nedimoğlu.
  • Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid’i
    Bedr’in aslanları ancak bu kadar şanlı idi.

    ŞEHİT ASKERLERİMİZ
    Sait ERTÜRK, Halit Yaşar MİNE,Ömer HALİSDEMİR

    ŞEHİT POLISLERIMİZ
    Meriç ALEMDAR,
    Zafer KOYUNCU,
    Önder GÜZEL,
    Mustafa TECİMEN,
    Fikret Metin ÖZTÜRK,
    Dursun ACAR,
    Ufuk BAYSAN,
    Münir Murat ERTEKİN,
    Cüneyt BURSA,
    Bülent YURTSEVEN,
    Zeynep SAĞIR,
    Kübra DOĞANAY,
    Muhsin KİREMİTCİ,
    Gülşah GÜLER,
    Seher YAŞAR,
    Cennet YİĞİT,
    Varol TOSUN,
    Hüseyin GORAL,
    Hurşut UZEL,
    Erol İNCE,
    Mehmet KARACATİLKİ,
    Murat ELLİK,
    Niyazi ERGÜVEN,
    Edip ZENGİN,
    Turgut SOLAK,
    Demet SEZEN,
    Hakan YORULMAZ,
    Eyyüp OĞUZ,
    Feramil Ferhat KAYA,
    Mustafa SERİN,
    Halil HAMURYEN,
    Seyit Ahmet ÇAKIR,
    Halit GÜLSER,
    Alpaslan YAZICI,
    Faruk DEMİR,
    Sevda GÜNGÖR,
    Mehmet Akif SANCAR
    Aytekin KURU,
    Fevzi BAŞARAN,
    Yakup SÜRÜCÜ,
    Mustafa ASLAN,
    Akif ALTAY,
    Birol YAVUZ,
    Velid BEKDAŞ,
    Murat ALKAN,
    Mehmet DEMİR,
    Yasin Bahadır YÜCE,
    Ferhat KOÇ,
    Yunus UĞUR,
    Mehmet ORUÇ,
    Ahmet ORUÇ,
    Muhammet Oğuz KILINÇ,
    Fırat BULUT,
    Hüseyin KALKAN,
    Köksal KAŞALTI,
    Hasan GÜLHAN,
    Mehmet Şevket UZUN,
    Kemal TOSUN,
    Serdar GÖKBAYRAK,
    Münür ALKAN,
    Ozan ÖZEN,
    Mehmet ÇETİN,
    Nedip Cengiz EKERI

    ŞEHİT SIVILLERİMİZ
    Ahmet ÖZSOY,
    Akif KAPAKLI,
    Ali ALITKAN,
    Ali ANAR,
    Ali İHSAN LEZGİ,
    Ali KARSLI,
    Alper KAYMAKCI,
    Ayhan KELEŞ,
    Battal İLGÜN,
    Beytullah YEŞİLAY,
    Bülent KARALI,
    Cengiz POLAT,
    Cuma DAĞ,
    Davut KARAÇAM,
    Emin GÜNER,
    Emrah SAPA,
    Erkan ER,
    Erkan YİĞİT,
    Fatih KALU,
    Fazıl GÜRS,
    Fuat BOZKURT,
    Hakan GÜLŞEN,
    Hakan ÜNVER,
    Halil IŞILAR,
    Hasan ALTIN,
    Hasan YILMAZ,
    Hüseyin GÜNTEKİN,
    İbrahim ATEŞ,
    İzzet ÖZKAN,
    Lokman BİÇİNCİ,
    Lütfi GÜLŞEN,
    Medet EKİZCELİ,
    Mehmet GÜLŞEN,
    Mehmet KOCAKAYA,
    Mesut YAĞAN,
    Muhammed YALÇIN,
    Mustafa KARASAKAL,
    Mustafa KOÇAK,
    Mustafa SOLAK,
    Mustafa YAMAN,
    Mutlu Can KILIÇ,
    Muzaffer AYDOĞDU,
    Necati SAYIN,
    Necmi Bahadır DENİZCİOĞLU,
    Oğuzhan YAŞAR,
    Osman ARSLAN,
    Osman EVSAHİBİOĞLU,
    Ömer Can AÇIKGÖZ,
    Ömer İPEK,
    Ömer TAKDEMİR,
    Özgür GENÇER,
    Özkan ÖZENDİ,
    Ramazan KONUŞ,
    Rüstem Resul PERÇİN,
    Samet CANTÜRK,
    Selim CANSIZ,
    Serkan GÖKER,
    Suat AKINCI,
    Suat ALOĞLU,
    Sultan Selim KARAKOÇ,
    Sümer DENİZ,
    Şener DURSUN,
    Tevhit AKKAN,
    Uhud Kadir IŞIK,
    Ümit GÜDER,
    Vedat BÜYÜKÖZTAŞ,
    Volkan CANÖZ,
    Yakup KOZAN,
    Yasin YILMAZ,
    Yusuf ÇELİK,
    Yusuf ELİTAŞ,
    Ümit ÇOBAN,
    Volkan PİLAVCI,
    Aydın ÇOPUR,
    Adil BÜYÜKCENGİZ,
    Ahmet KARA,
    Ahmet KOCABAY,
    Akın SERTÇELİK,
    Askeri ÇOBAN,
    Ayşe AYKAÇ,
    Barış EFE,
    Batuhan ERGİN,
    Burak CANTÜRK,
    Burhan ÖNER,
    Cemal DEMİR,
    Cengiz HASBAL,
    Çetin CAN,
    Emrah SAĞAZ,
    Engin TİLBEÇ,
    Erdem DİKER,
    Erhan DÜNDAR,
    Erkan PALA,
    Erol OLÇOK,
    Fahrettin YAVUZ,
    Fatih DALGIÇ,
    Fatih SATIR,
    Ferdi YURDUSEVEN,
    Gökhan ESEN,
    H. İbrahim YILDIRIM,
    Haki ARAS,
    Halil KANTARCI,
    Hasan KAYA,
    Hikmet BAYSAL,
    Hüseyin KISA,
    İbrahim YILMAZ,
    İhsan YILDIZ,
    İlhan VARANK,
    İsmail KAYIK,
    İsmail KEFAL,
    Kader SİVRİ,
    Kemal EKŞİ,
    Köksal KARMİL,
    Lokman OKTAY,
    M. Fazlı DEMİR,
    Mahir AYABAK,
    Mahmut COŞKUNSU,
    Mahmut EŞİT,
    Mehmet Ali KILIÇ,
    Mehmet GÜDER,
    Mehmet KARAASLAN,
    Mehmet Şefik ŞEFKATLIOĞLU,
    Mehmet YILMAZ,
    Mete SERTBAŞ,
    Metin ARSLAN,
    Muhammet AKSU,
    Muhammet AMBAR,
    Muharrem Kerem YILDIZ,
    Murat AKDEMİR,
    Murat DEMİRCİ,
    Murat KOCATÜRK,
    Murat MERTEL,
    Murat NAİBOĞLU,
    Mustafa CAMBAZ,
    Mustafa KAYMAKÇI,
    Onur Ensar AYANOĞLU,
    Onur KILIÇ, Orhun GÖYTAN,
    Osman YILMAZ,
    Ömer CANKATAR,
    Ramazan MEŞE,
    Recep BÜYÜK,
    Recep GÜNDÜZ,
    Salih ALIŞKAN,
    Samet USLU,
    Servet ASMAZ,
    Sevgi YEŞİLYURT,
    Şenol SAĞMAN,
    Şeyhmus DEMİR,
    Şirin DİRİL,
    Şuayip SEFEROĞLU,
    Şükrü BAYRAKÇI,
    Tahsin GEREKLİ,
    Timur AKTEMUR,
    Tolga ECEBALIN,
    Türkmen TEKİN,
    Ümit YOLCU,
    Vahit KAŞÇIOĞLU,
    Vedat BARCEĞCİ,
    Yalçın ARAN,
    Yılmaz ERCAN,
    Yunus Emre EZER,
    Zekeriya BİTMEZ,
    Ramazan SARIKAYA,
    Ali Mehmet VUREL,
    Sedat KAPLAN,
    Jaouad MERROUNE,
    Murat İNCİ,
    Abdullah Tayyip OLÇOK,
    Mustafa DİREKLİ,
    Özcan ÖZSOY,
    Serhat ÖNDER,
    Yasin Naci AĞAROĞLU