• "... Herkesin bir firavunu vardır. Resûl-i Ekrem Efendimiz "Benim firavunum Ebâ Cehil'dir, benim firavunum kardeşim Mûsâ'nın firavunundan çok daha kuvvetlidir" buyurmuşlardır. Sen de Resûlullah'a ümmet olduğun için senin firavunun da çok kuvvetlidir.
    Firavununa gâlib ol! İlk başda firavun, insanın kendi nefs-i emmâresidir. Nefs-i emmâresini terbiye etmeyen bir kimse ne kadar sûretâ insân olsa da hakîkatde hayvanlıkdan kurtulamaz. Nefs-i emmâre yılanını "Asâ-yı Mûsâ" ile katletmek lâzımdır yani nefsi ıslâh etmek lâzımdır. Bunun için ıslâh-ı nefs etmek lâzımdır. İç âlemini terbiye edeceksin, etmezsen olmaz! Ucubunu, riyânı, kibrini, gadabını, hasedini, hubb-ı câhını, hubb-ı mâlını kıracaksın, mücâhede edeceksin. Cihâd-ı ekber yapacaksın!
    Efendi Hazretleri, Kur`ân-ı Kerîm'de tekrar tekrar zikredilen Hazret-i Mûsâ aleyhisselâmın Firavun'un sihirbazlarına karşı çıkıp asâsı ile onların bütün sihirlerini ibtâl ettiği meşhûr hâdiseye atıfda bulunarak buyurdular ki :
    Kur`ân-ı Kerîm'de bir çok incelikler vardır. Hazret-i Mûsâ'nın asâsı neden yılan oldu da kaplan olmadı, pars olmadı, arslan olmadı, fil olmadı? Yılan nefs-i emmârenin ve zulmün semboldür. Hazret-i Musâ'nın asâsı, tıpkı bir ayna gibi, Firavun'un nefs-i emmâresini ve amelini yani zulmünü aksettirmişdir.
    Efendi Hazretleri buyururlardı ki :
    İnsan ecel yastığına başını koyduğunda, Azrâil aleyhisselâm herkesin ameline göre görünür. Eğer nefsini ıslâh etmedinse, Azrâil aleyhisselâmı çok korkunç göreceksin, eğer nefsini ıslâh ettinse, sana çok güzel gelecekdir. Meselâ bir gül koklatacakdır. O gülü bir koklayacaksın ki kendini musallâda göreceksin. Ölümün acısını hiç duymayacaksın... "

    20. asrın mürşid-i bî-nazîri, ârif-i billah, vâsıl-ı ilallah, vâkıf-ı esrâr-ı ilâhî, sâkî-i aşk-ı subhânî Es-Seyyid Eş-Şeyh Aşkiyyü'l Cerrahiyyü'l Halvetî Muzaffer Ozak Hazretleri

    HÚ Pîrim ❤️ ❤️ ❤️ SULTANIM
  • Yazar Aydın Başar, Ehl-i Sünnet hassasiyetine dikkat ederek Müslümanlar için 300 kitaplık bir liste oluşturdu. Kur’an’da hata bulan ve usulsüz dini yorumlar yapan itikadı bozuk eserleri listeye karıştırmayan Başar, uzun araştırmalar sonucunda doğudan batıya birçok farklı kişinin eselerini listeledi. 

    Çok sayıda isimden fikir aldı.

    Listeyi oluştururken, çok sayıda alim, akademisyen ve yazarlardan fikir alan Başar, Mahir İz, Esad Coşan, Kadir Mısıroğlu ve Yusuf Kaplan gibi isimlerin de listelerini inceledi. Ayrıca sosyal medyadan da kitap tavsiyesi yapan hocaların fikirlerini dikkate alan Başar, "Rabbim’den bu listenin insanlara faydalı olmasını niyaz ediyorum." diyerek 300 kitaplık 'Müslüman kitaplığı' kitap tavsiyesini yayınladı. İşte 300 kitaplık o liste;

    A. İMAN VE İSLAM
    1. Ömer Nasuhi Bilmen, İslam İlmihali
    2. Mehmet Zihni Efendi, Nimet-i İslam
    3. Ahmet Hamdi Akseki, İslam Dini
    4. Muhammed Hamidullah, İslam’a Giriş
    5. Necip Fazıl Kısakürek, İman ve İslam Atlası
    6. Ümit Şimşek, İslam İnanç İlmihali
    7. Ali Kemâl Belviranlı, İslâm Prensipleri
    8. Ali Tantavi, Ana Hatlarıyla İslam Dini
    9. Mahmud Esad Coşan, İslam’ın ve İmanın Korunması
    10. Muhammed Kutub, İslâm’ın Etrafındaki Şüpheler
    11. Babanzâde Ahmed Naim, İslâm Ahlâkının Esasları
    12. Haluk Nurbaki, Kur’an-ı Kerim’den Ayetler ve İlmi Gerçekler
    13. Tahirül Mevlevi, Müslümanlıkta İbadet Tarihi
    14. Rahmi Telkenaroğlu, İslam İbadet Esasları
    15. Kemal Yıldız, İbadet ve Hayat

    B. İTİKAT VE AKAİD
    1. Mehmet Zahid Kotku, Ehli Sünnet İtikadı
    2. İbrahim Cücük, Delileriyle Ehl-i Sünnet Akaidi
    3. Nureddin es-Sabuni, Matüridiyye Akaidi
    4. Mehmet Keskin, İmam Eş’ârî ve Eş’ârîlik
    5. Sadettin Taftazânî, Şerhû’l-Akâid Tercümesi
    6. Numan Kurtulmuş, Amentü Şerhi
    7. Ramazan Altıntaş, Sana İtikattan Soruyorlar
    8. Cağfer Karadaş, İslam Akaidi
    9. Saim Kılavuz, Anahatlarıyla İslâm Akaidi ve Kelama Giriş
    10. Süleyman Uludağ, İslam Düşüncesinin Yapısı
    11. Metin Bozkuş, Anadolu’da İslam ve Mezhepler
    12. Hasan Gümüşoğlu, İslam Mezhepleri Tarihi
    13. Abdulmecit Zindani, Kur’an ve Kainat Ayetleri Işığında Tevhid
    14. İbni Teymiye, Tevhid Risalesi
    15. Bekir Topaloğlu, Kelam İlmi

    C. KUR’AN-I KERİM
    1. İsmail Karaçam, Sonsuz Mucize Kur’an
    2. Osman Keskioğlu, Kur’an Tarihi
    3. Kerim Buladı, Kur’an’ın Anlaşılmasında Anahtar Kavramlar
    4. Muhammed Gazali, Kur’an’ı Anlamada Yöntem
    5. Ebul Âla Mevdudi, Kur’an’da Dört Terim
    6. Halis Aydemir, Kur’an’da Hata Yok
    7. Mehmet Halil Çiçek, Müşkilu’l-Kur’an’ı Yeniden Değerlendirmek
    8. Enbiya Yıldırım, Kur’an Bize Yeter Söylemi
    9. İhsan Şenocak, Sünneti Reddeden Kur’an Müslümanlığı
    10. Ali Akpınar, Kuran Niçin Ve Nasıl Okunmalı
    11. Murat Padak, Kur’an’dan Hikmetler
    12. Hasan Keskin, Kur’an’da Fitne Kavramı
    13. Recep Akakuş, İslam’da Hamele-i Kuran
    14. Fatih Çollak, Kur’ân Risalesi
    15. Ruhi Özcan, Vahiy Kültürü

    D. HADİS VE SÜNNET
    1. Mehmet Yaşar Kandemir, Hadis Karşıtları Ne Yapmak İstiyor
    2. İbrahim Hatiboğlu, Çağdaşlaşma ve Hadis Tartışmaları
    3. Yusuf el-Karadavî, Sünneti Anlamada Yöntem
    4. Muhammed Taki el-Usmânî, Sünnet’in Bağlayıcılığı
    5. Muhammed Salih Ekinci, Huccet Değeri ve Tedvin Açısından Sünnet
    6. Ömer Faruk Korkmaz, Ayet-i Kerimeler Işığında Sünnetin Hucciyeti
    7. Şatıbi, Bid’atler Karşısında Kitap ve Sünnete Bağlılıkta Yöntem
    8. İmam Suyuti, Sünnetin İslam’daki Yeri
    9. Said Nursi, Sünnet-i Seniyye Risalesi
    10. Halil İbrahim Kutlay, Nebevi Mesaj
    11. Muhammed Ali Es-Sabuni, Nebevi Sünnet
    12. Aynur Uyarel, Sahabe Uygulaması Olarak Sünnete Bağlılık
    13. Mehmet Görmez, Hadis İlminin Temel Meseleleri
    14. Saffet Sancaklı, Hadis İnkârcılığı
    15. Zekeriya Güler, Hadis Günlüğü

    E. SİYER-İ NEBİ
    1. Mustafa Asım Köksal, İslam Tarihi
    2. Ali Muhammed Sallabi, Siyer-i Nebi
    3. Kasım Şulul, Siyer Usulü
    4. Martin Lings, Hazreti Muhammed’in Hayatı
    5. İzzet Derveze, Kur’an’a Göre Hazreti Muhammed’in Hayatı
    6. Mustafa Sıbai, Peygamberimizin Hayatından Dersler ve İbretler
    7. Mehmet Emin Ay, Şefkat Peygamberi Hazreti Muhammed
    8. Münir Muhammed Gadban, Resulullah’ın Hayatı ve Daveti
    9. Ahmet Önkal, Resulullah’ın İslam’a Davet Metodu
    10. İhsan Süreyya Sırma, Mekke Dönemi ve İşkence
    11. Mustafa Ağırman, Hazreti Muhammed Devrinde Mescid Ve Fonksiyonları
    12. Rıfat Oral, Hazreti Peygamber’in Veda Haccı
    13. Âdem Apak, Kur’an’ın Geliş Ortamında Arap Toplumu
    14. Muhammed Emin Yıldırım, Efendimizi Sahabe Gibi Sevmek
    15. Mutlu Binici, Uhud’un Ardında Cennet Var

    F. FIKIH VE İSLAM HUKUKU
    1. Hayreddin Karaman, Günlük Hayatımızda Helaller ve Haramlar
    2. Halil Günenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar
    3. Hamdi Döndüren, Güncel Fıkhi Meseleler
    4. Abdullah Kahraman, Güncel Dini Konular ve Fıkhi Hükümler
    5. Hacı Yunus Apaydın, Din ve Fıkıh Yazıları
    6. Faruk Beşer, Güncel Meselelere Dini Çözümler
    7. Vehbe Zuhayli, Günümüz Meselelerine Fetvalar
    8. Ekrem Buğra Ekinci, İslâm Hukukumda Değişmenin Sınırlan
    9. Halit Çalış, Ahmet Yaman, İslam Hukukuna Giriş
    10. Ahmet Yaman, Halit Çalış, İslam Hukuku
    11. Abdülkerim Zeydan, İslam Hukukuna Giriş
    12. Fahrettin Atar, Fıkıh Usûlü
    13. Mehmet Zahit Kevserî, Hanefi Fıkhının Esasları
    14. Mustafa Kelebek, İslam Aile Hukukunda Velayet
    15. Orhan Çeker, Fetvalarım

    G. UFUK KİTAPLARI
    1. Sezai Karakoç, İslam’ın Dirilişi
    2. İsmet Özel, Taşları Yemek Yasak
    3. Roger Garaudy, Geleceğimizde İslâm Var
    4. İsmail Faruki, Bilginin İslamileştirilmesi
    5. Rene Guenon, Modern Dünyanın Bunalımı
    6. Akif Emre, Müstağrip Aydınlar Yüzyılı
    7. Özcan Hıdır, Batı Dünyasında İslamofobi ve Anti-İslamizm
    8. Aliya İzzetbegoviç, Doğu Batı Arasında İslam
    9. Said Ramazan el-Buti, Kur’an’da İnsan ve Medeniyet
    10. Bedri Gencer, İslam’da Modernleşme
    11. Erol Güngör, İslam’ın Bugünkü Meseleleri
    12. İbrahim Kalın, İslam ve Batı
    13. Şemseddin Dursun, Hayata Dair Kavramlar Analizi
    14. Yücel Oğurlu, Perspektif Kodları
    15. Cemil Meriç, Bu Ülke

    H. DAVA VE ŞUUR
    1. Seyid Kutub, Yoldaki İşaretler
    2. Ahmet Ağırakça, Dava Adamı Olmak
    3. Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar
    4. Kadir Mısıroğlu, İslam Dünya Görüşü
    5. Abdulkadir Udeh, İslam ve Siyasi Durumumuz
    6. Muhammed Ebu Zehra, İslam’da Sosyal Dayanışma
    7. Salim Öğüt, Modern Bir Din Projesinin Tenkidi
    8. Mehmet Doğan, Batılılaşma İhaneti
    9. Said Halim Paşa, Buhranlarımız
    10. Abdurrahman Dilipak, Cumhuriyete Giden Yol
    11. Burhan Bozgeyik, İşte Zulmün Belgesi
    12. Osman Yüksel Serdengeçti, Bir Nesli Nasıl Mahvettiler
    13. Mehmet Beşir Eryarsoy, Küreselleşmeye Karşı Duruşumuz
    14. Salâh Abdulfettâh el-Hâlidî, Müslümanın Değişmez Prensipleri
    15. Ebul Hasen En Nedvi, Müslümanların Gerilemesiyle Dünya Neler Kaybetti

    I. MÜSLÜMANCA DÜŞÜNCE
    1. İmam Gazali, Müslümanca Bir Hayat
    2. Ebubekir Sifil, Müslümanca Bir Hayat İçin
    3. Abdurrahman Arslan, Dünyaya Müslümanca Bakmak
    4. Mehmet Sürmeli, Siyasette Müslümanca Duruş
    5. Aydın Başar, Hayatı Müslümanca Okumak
    6. İsmail Lütfi Çakan, Müslümanca Yaşamak
    7. Yavuz Köktaş, Modern Dünyada Müslümanca Düşünmek
    8. Rasim Özdenören, Müslümanca Düşünmek Üzerine Denemeler
    9. Serdar Demirel, Postmodern Çağda Müslüman Bilincin İnşası
    10. Ali Haşimi, Kur’an ve Sünnet’e Göre Müslüman Şahsiyeti
    11. Fethi Yeken, Müslüman Olmam Neyi Gerektirir?
    12. Ali Haydar Haksal, Müslümanca Duruş
    13. Vehbi Karakaş, Müslümanca Bakış
    14. Nureddin Yıldız, Mümin Kimliğimiz
    15. Ramazan Kayan, Vahyin Gölgesinde Kimlik İnşası

    İ. TASAVVUF VE NEFİS TERBİYESİ
    1. Hasan Kamil Yılmaz, Tasavvufun Meseleleri
    2. Dilaver Selvi, Kur’an ve Tasavvuf
    3. Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar
    4. Hasan El Benna, Tasavvuf Ve Ahlak Eğitimi
    5. Necdet Yılmaz, Osmanlılarda Tasavvuf
    6. Ebu’l-Alâ el-Afîfi, Tasavvuf İslâm’da Mânevî Hayat
    7. Mahir İz, Tasavvuf
    8. Muhammed Bin El Hani, Adap
    9. Abdu’l-Bari En-Nedvi, Tasavvuf ve Hayat
    10. Ferîdüddîn Attar, Tezkiretü’l Evliyâ
    11. Said Havva, İslam’da Nefis Tezkiyesi
    12. İbni Kayyım El Cevziyye, Nefis Terbiyesi
    13. Abdulkerim Kuşeyri, Kuşeyri Risalesi
    14. Haris el Muhasibi, Selefi Tasavvuf
    15. Muhammed Emin Er, Fıkh-ı Batın Kalp Temizliğinin Esasları

    J. İRFAN VE HİKMET
    1. Abdulkadir Geylani, İlahi Armağan
    2. Osman Nuri Topbaş, Son Nefes
    3. Necdet Tosun, İrfan Bahçesi
    4. Abdulfettah Ebu Gudde, Zamanın Kıymeti
    5. İbn Hacer el-Askalani, Erdem Yolcusuna Uyarılar
    6. İmam Şarani, Sufilere Armağan Selefi Salihin Ahlakı
    7. İbn Ataullah el-İskenderi, Hikemü’l-Atâiyye
    8. Mustafa Kara, Gönül Mektupları
    9. Musa Tektaş, Gönül Zaviyesi
    10. Hayati İnanç, İşte Geldik Gidiyoruz
    11. Raşit Küçük, Sevgi Medeniyeti
    12. Ahmet Ziylan, İki Çift Söz Yeter
    13. Sadi Şirazi, Bostan ve Gülistan
    14. Beydaba, Kelile ve Dimne
    15. Mehmet Nezir Gül, Geçmişten Günümüze Latifeler Hikmetler

    K. İLHAM VEREN KİTAPLAR
    1. Soner Duman, Hayata Bir de Böyle Bak
    2. Mehmet Lütfi Arslan, Uyanın Rüya Vaktidir
    3. Mustafa Asım Küçükaşçı, Kıyameti Koparan Kopuşlar
    4. Süleyman Ragıp Yazıcılar, Baht Meselesi
    5. İsmail Kılıçarslan, Benim Meselem
    6. Erol Erdoğan, İnsan Mevsimi
    7. Erhan Erken, Dünya Görüşü
    8. Ömer Faruk Demireşik, Şafak Sökerken
    9. Âdem Özköse, Ümmet Coğrafyası
    10. Sefa Saygılı, Dünyayı Aldatanlar
    11. Mustafa Sabri Beşer, Ve İnsan Aldandı
    12. Ahmet Murat, Kalbin Kararı
    13. Mikail Çolak, Alemlere Rahmet
    14. Faruk Öndağ, Sıradışı Adamlar
    15. Mustafa Nezihi Pesen, İstanbul’a Zikirle Girdin Mi Hiç?

    L. FAYDALI DİNİ KİTAPLARI
    1. Abdullah Yıldız, Namaz Bir Tevhit Eylemi
    2. Şerafettin Kalay, Müminin Miracı Namaz
    3. Mehmet Şevket Eygi, Müslümanın 100 Vazifesi
    4. Âdem Ergül, Medeniyet Öncülerimizden 365 Lider Davranış
    5. Hikmet Özdemir, Hazreti Ali’nin 100 Veciz Sözü
    6. Murat Kaya, Hazreti Ömer’den 111 Hatıra
    7. Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı
    8. Ali Nar, 40 Hadisle Müslüman Kimliği
    9. Mecdi El Hilali, Allah Sevgisi
    10. Mehmet Paksu, Sünnete Göre Günlük Hayat
    11. Mehmet Akbaş, Asr-ı Saadetten Üç Öğretmen
    12. Ali Ramazan Dinç, Kemale Dair Sohbetler
    13. Ertuğrul Düzdağ, Ali Ulvi Kurucu Hatıralar
    14. Nazif Yılmaz, Ahmet İslamoğlu Hatırlar ve Mülahazalar
    15. İbrahim Emiroğlu, Yanlış Düşünce ve Davranışlar Karşısında Mevlana

    M. KÜLTÜR VE EDEBİYAT
    1. Haluk Dursun, İstanbul’da Yaşama Sanatı
    2. Ahmet Yüksel Özemre, Üsküdar’da Bir Attar Dükkânı
    3. Münevver Ayaşlı, Haminne’nin Suret Aynası
    4. Yahya Kemal Beyatlı, Kendi Gökkubbemiz
    5. Dursun Gürlek, Kültür Dünyamızdan Manzaralar
    6. Sadettin Ökten, Aslında Bir Sanat Var
    7. Nihat Sami Banarlı, Tarih ve Tasavvuf Sohbetleri
    8. Mehmet Nuri Yardım, Edebiyatımızın Güler Yüzü
    9. Âlim Yıldız, Geleneğin İzinde
    10. Nidayi Sevim, Keşf-i İstanbul
    11. Emin Işık, Belh’in Güvercinleri
    12. Serhan Tayşi, Ali Emiri’nin İzinde
    13. Turgut Cansever, İslam’da Şehir ve Mimari
    14. Beşir Ayvazoğlu, Geleneğin Direnişi
    15. Evliya Çelebi, Seyahatname

    N. HİKÂYE, ROMAN VE DENEME
    1.Muhyiddin Şekur, Su Üstüne Yazı Yazmak
    1, Carl Vett, Dervişler Arasında İki Hafta
    2. Muhammed Esed, Mekke’ye Giden Yol
    3. Şule Yüksel Şenler, Huzur Sokağı
    4. İskender Pala, Şah Sultan
    5. Cahit Zarifoğlu, Yaşamak
    6. Tarık Buğra, Küçük Ağa
    7. Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir
    8. İbrahim Tenekeci, Son Düzlük
    9. Mustafa Kutlu, İyiler Ölmez
    10. Vehbi Vakkasoğlu, Bir Destandır Çanakkale
    11. Mehmet Niyazi, Yemen Ah Yemen
    12. Yavuz Bahadıroğlu, Selahaddin Eyyubi
    13. Mustafa Uslu, Yunus Emre Gönlüm Düştü Bir Sevdaya
    14. Aziz Erdoğan, Abide Şahsiyet Mehmet Akif Ersoy
    15. Ahmet Yapıcı, İnanmış Bir Adam Mehmet Akif

    O. EĞİTİM VE AİLE
    1. Ali Fuat Başgil, Gençlerle Başbaşa
    2. Seyit Mehmet Şen, Gençlik Geleceğimizdir
    3. Nurettin Topçu, Türkiye’nin Maarif Davası
    4. Samiha Ayverdi, Milli Kültür Meseleleri ve Maarif Davamız
    5. Dursun Ali Taşçı, Eğitim Yazıları
    6. Said Havva, İslami Eğitim Modeli
    7. Memiş Okuyucu, Maarifimiz ve Geleceğimiz
    8. Ali Erkan Kavaklı, En Sevilen Öğretmen Hazreti Muhammed ve Eğitim Metotları
    9. Bekir Kuzudişli, Eğitim ve Öğretime Dair 40 Hadis
    10. Osman Öztürk, İslam’da Evlat Terbiyesi
    11. Mehmet Zeki Aydın, Ailede Ahlak Eğitimi
    12. Durak Pusmaz, Ailede Mutluluk Prensipleri
    13. Sıtkı Aslanhan, Bilinçli Aile
    14. Mustafa K Topaloğlu, Evliliğin Yol haritası
    15. Sema Maraşlı, Mutlu Aile Okulu

    Ö. TARİH
    1. Ahmet Akgündüz, Bilinmeyen Osmanlı
    2. Mustafa Armağan, Osmanlı İnsanlığın Son Adası
    3. İrfan Gündüz, Osmanlılarda Devlet Tekke Münasebetleri
    4. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devletinin İlmiye Teşkilatı
    5. Koray Şerbetçi, Bir Osmanlı Var İmiş
    6. Fuat Köprülü, Osmanlı Devletinin Kuruluşu
    7. Osman Turan, Selçuklular ve İslamiyet
    8. Coşkun Yılmaz, Sultan İkinci Abdulhamit ve Dönemi
    9. Vahdettin Engin, Bir devrin Son Sultanı II. Abdulhamid
    10. Mustafa Sabri Efendi, Hilafetin İlgasının Arka Planı
    11. Ziya Kazıcı, İslam Medeniyeti ve Müesseseleri Tarihi
    12. Mahmud Şakir, İslam Tarihinden Dersler ve İbretler
    13. Davut Nuriler, Sancak’ın Asırlık Hak Mücadelesi
    14. Ahmet Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya
    15. Fuat Sezgin, İslam Bilim Tarihi

    P. ABİDE ŞAHSİYETLER
    1. Salih Suruç, Sadakatte Zirve Hazreti Ebu Bekir
    2. İbnül Cevzi, Emirül Müminin Hazreti Ömer’in Hayatı ve Tarihi
    3. Mustafa Necati Bursalı, Hayâ ve Edep İncisi Hazreti Osman
    4. Mahmut Sami Ramazanoğlu, Hazreti Aliyyül Murtaza
    5. Ömer Sabuncu, Hazreti Aişe Binti Ebi Bekir
    6. Ömer Döngeloğlu, Musab Bin Umeyr
    7. Fatih Çınar, Mustafa Taki Efendi
    8. İbrahim Baz, Abdülehad Nuri-i Sivasi Hayatı Eserleri Görüşleri
    9. Vahit Göktaş, Muhammed Es’ad-ı Erbili Hayatı, Eserleri ve Tasavvuf Felsefesi
    10. Adnan Memduhoğlu, Bir Fakih Olarak İmam Nevevi
    11. Ahmet Turan Arslan, İmam Birgivi
    12. Nesimi Yazıcı, Kamil Miras Hayatı ve Eserleri
    13. Ethem Cebecioğlu, İmam-ı Rabbani Hareketi ve Tesirleri
    14. Bilal Kemikli, Erzurumlu Bilge İmam Muhammed Lütfi Efendi
    15. Yusuf Temizcan, Muhsin Kıvamında Yaşamak Abdullah Tivnikli

    R. İLMİ ETÜDLER
    1. Necdet Çağıl, Kur’an’ın Belagat ve Fonetik Yapısı
    2. Nasrullah Hacımüftüoğlu, Kur’an’ın Belagatı ve İ’cazı Üzerine
    3. Mehmet Yalar, Modern Arap Edebiyatına Giriş
    4. Yusuf Ziya Kavakçı, İslam Araştırmalarında Usul
    5. Rahmi Yaran, İslam Fıkhında İhtiyaç Kavramı ve Kurumsallaşma
    6. Hasan Çelikkaya, Fonksiyonel Eğitim Sosyolojisi
    7. Mehmet Ünal, Kur’an Anlaşılmasında Kıraat Farklılıklarının Rolü
    8. Cemal Abdullah Aydın, Hadislerin Kaynaklarını Bulma Yolları
    9. Cemal Ağırman, Hadis Kaynaklarının Dili
    10. Hüseyin Yılmaz, Dini Hitabet ve Mesleki Uygulama
    11. Nuri Adıgüzel, İslam Ahlak Düşüncesi ve Müslüman Ahlakçılar
    12. Fethi Ahmet Polat, İslam Tefsir Geleneğinde Akılcı Söyleme Yöneltilen Eleştiriler
    13. Ömer Çelik, Tefsir Usulü ve Tarihi
    14. Harun Öğmüş, Cahiliye Döneminde Araplar
    15. Mehmet Fatih Kaya, Hadis Usûlünde İhtilât

    S. TEMEL CİLTLİ ESERLER
    1. Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Din Kur’an Dili
    2. Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t Tefasir
    3. İmam Nesefi, Tercüme: Harun Ünal, Nesefi Tefsiri Tercümesi
    4. Babanzade Ahmed Naim ve Kamil Miras, Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi
    5. Yaşar Kandemir, İsmail Lütfi Çakan, Raşid Küçük, Riyazüs Salihin Şerhi
    6. Kadı İyaz, (Yaşar Kandemir), Şifa-i Şerif Şerhi
    7. Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuk-u İslamiyye ve İstılahat-ı Fıkhiyye Kamusu
    8. İmam Nebevi Hazretleri, Hatib eş-Şirbini (Tercüme Soner Duman), Muğni’l Muhtac
    Minhacü’t-Talibin Şerhi
    9. İmam Gazzali, İhya-ü Ulumi’d Din
    10. Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatüs Sahabe
    11. Hayredin Karaman, Ana Hatlarıyla İslam Hukuku
    11. Osman Nuri Topbaş, Nebiler Silsilesi
    12. Hayati Ülkü, İslam Tarihi
    13. Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı
    14. İmam-ı Rabbani, Mektubat
    15. Tahirül Mevlevi, Mesnevi Şerhi

    Aydın Başar
  • Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor ki, Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) şöyle buyuruyor:

    Ameller niyetlere göredir. Kişi için ancak niyet ettiğinin karşılığı vardır. Şu halde kimin hicreti Allah ve Resulü için ise o kimsenin hicreti Allah ve Resûlünedir. Kimin de hicreti elde edeceği bir dünya­lık veya nikahlayacağı bir kadın için ise, onun da hicreti hicret ettiği o şeyedir. [2]



    İnsanları değerlendirirken ifade ve hareketlerine, dışa akseden davranışları­na göre hüküm veririz. Çünkü kalblerini bilmemiz, o hareketi niçin ve ne maksat­la yaptığını tam kestirebilmemiz mümkün değildir. Cenab-ı Hak ise kullarının amellerini, davranış!annı değerlandirirken içte taşıdıkları niyet ve yapış maksat­larına bakar, öyle muamele eder. İşte Peygamber Efendimiz (a.s.m.) "Ameller niyetlere göredir" buyururlarken yapılan işin içte taşınan niyet ve maksada göre değerlendirileceğini bildirmektedir. "Şüphesiz Allah sizin suretlerinize ve malları­nıza bakmaz. Ancak amellerinize ve kalblerinize bakar"[3] hadîsinde de aynı ger­çek anlatılır. Bu bakımdan belki bize göre çok iyi ve güzel görünebilen bir söz veya davranış,—iyi niyetle yapılmadığı, Allah rızası gözetilmediği, gösteriş ol­sun diye yapıldığı takdirde—Allah katında hiçbir mânâ ve değer ifade etmeyebi­lir.

    Niyet niçin bu kadar önemlidir?

    Çünkü niyet söz, hareket ve davranışların esasını, belkemiğini teşkil eder. Çağımızın büyük İsiârn âlimi, müceddidi Bediüzzaman'ın ifadesiyle "Niyet bir ruhtur. O ruhun ruhu da ihlâstır[4] Evet, niyet ölü hareketleri dirilten, canlı, ha-yatlı hale getiren, biri bin yapan bir ruhtur. Onun içindir ki sağlam ve temiz bir ni­yetle yapılan az amel, çok sevabı netice verir. Kısa bir ömür, Cennet gibi ebedî bir hayatı kazandırır.

    Niyet, eşyanın içyüzünü, mahiyetini, aslını değiştirecek, sevabı günaha, gü­nahı sevaba dönüştürecek kadar büyük bir tesire sahiptir. Meselâ bir insan, ha­yır yapsa, eğer Allah için yapıyorsa bu hareketi sevaplı bir iş olur. Nefsi için "Ne kadar da cömert!" desinler diye yapıyorsa hayrı hayır olmaktan çıkar, günaha çevrilir, ameli iptal olur, geçersiz ha!e gelir. Bakara Sûresinin 264. âyetinde inan­madan, Allah rızası gözetilmeden, gösteriş maksadıyla, başa kakmak ve eziyet vermek niyetiyle yapılan hayır ve sadakaların boşa gideceği açıkça şöyle anla­tılır: "Ey îman edenler! Allah'a ve âhiret gününe inanmadığı halde insanlara gösteriş olsun diye malını bağışlayan kimse gibi, siz de sadakalarınızı başa kakmak ve eziyet vermekle boşa çıkarmayın. O kimsenin hali, üzerinde bir par­ça toprak bulunan kaygan bir taşa benzer ki, şiddetli bir yağmur vurduğunda toprağı götürüp taşı çıplak bırakıverir. Öylelerinin Allah rızasını gözetmeksizin gösteriş için yaptıkları iyiliklerin hepsi ellerinden uçar gider; kazandıklarından dolayı hiçbir sevaba erişemezler. Allah o kâfirler güruhunu hayra ve doğru yola iletmez."

    Kısaca ne olursa olsun, Allah İçin yapılmayan ibadetin Allah katında hiçbir değeri yoktur, sevap yerine günah kazandırır.

    Niyette âdetleri ibadete dönüştürebilecek bir iksir de vardır. Günlük hayatta hergün yapageldiğimiz yeme, içme, yatma, kalkma, yürüme gibi mubah davra­nışlar, âdetler iyi bir niyetle ibadete dönüşür. Aslında sevabı da, günahı da ol­mayan bu davranışlar, Sünnet-i Seniyye esas alındığında, "Resûlullah nasıl ye­miş, nasıl içmiş, nasıl yatıp kalkmış; ben de öyle hareket etmeliyim" düşünce­siyle yapıldığında ibadete dönüşür ve insana sevap kazandırır.

    Yine o niyetle insan yirmi dört saatini ibadete çevirme imkânı bulur, bütünü­nü de âhiretine mal edebilir. Eğer bir insan beş vakit farz namazını kılar, diğer mubah dünya işlerinde de helal dairede kalmayı ve Sünnete sarılmayı esas edi­nirse, uykusuna varıncaya kadar bütün gününü, böylece de bütün ömrünü iba­dete dönüştürmüş olur.

    Yine bu niyet sebebiyledir ki Allah yolunda cihada çıkan bir er, başkalarının altmış senede kazanamadığı sevabı kazanır, beş dakikada şehidlik gibi yüksek bir makama erer. Herkesin sefahete, günaha daldığı, dini, îmanı son plâna attı­ğı, bütün duygularıyla dünyaya yöneldiği günümüzde de yüz şehid sevabını ka­zanmak mümkündür.

    Çünkü Allah Resulü, "Kim ümmetimin bozulduğu bir zamanda sünnetime sa-rılırsa, yüz şehid sevabı kazanabilir"[5] buyurmuştur.

    Hadiste niyeti dünya olanın dünyaya, niyeti kadın olanın kadına kavuşacağı­nın bildirilişi de niyetin, amellerin ruhu ve özü olduğunu açıkça göstermektedir. Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) bu hadîslerini şöyle bir hâdise üzerine söylemişti. Ümmü Kays (r.a.) isimli bir Sahabî kadına, birisi evlenme teklifinde bulundu. Fakat o, adama eğer Medine'ye hicret ederse evlenebileceğini söyledi. O da kabul etti. Ümm-ü Kays, hicretini Allah ve Resulü için yaparken kocası, evlenmek niyetiyle yapmıştı. Bunun üzerine Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) bahsi geçen hadîslerini söyle­diler: "Kim de dünya nimetleri veya bir kadınla evlenmek niyetiyle hicret etmiş ise, onun hicreti de o kadınadır."

    Demek oluyor ki, ameller niyetlere göredir. [6]



    2. [1:35, Hadîs No: 2]

    Enes (r.a.) Resûlullahın (a.s.m.) şöyle buyurduğunu rivayet etmiş­tir:

    Ben Cennet kapısına gelir, açılmasını isterim. Cennet bekçisi Hâ­zin, "Sen kimsin?" der. Ben, "Muhammed'im" derim. O şöyle der: "Senden önce hiç kimseye kapıyı açmamakla emrohındum."[7]



    3. [1:43, Hadîs No: 6]

    Ebû Mes'ud el-Bedrî (r.a.) rivayet ediyor ki, Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) şöyle buyuruyor:

    Geçmiş peygamberlerin sözlerinden insanların en son kavradığı söz şudur:

    "Utanmadıktan sonra istediğini yap."[8]



    4. [1:44, Hadîs No: 7]

    İbni Abbas (r.a.) rivayet ediyor:

    İbrahim'in (a.s.) ateşe atıldığında en son sözü, "Hasbiyallahü ve ni'me'l-vekîl [Allah bana yeter; O, ne güzel vekildir" oldu.[9]



    5. [1:49, Hadîs No: 10]

    Ali (r.a.) rivayet ediyor ki:

    Güzel konuşmanın tehlikesi insanlara karşı kibirlenme ve kendi­sinde olmayan şeyle övünmektir. Cesaretin tehlikesi zulüm ve haddi aşmaktır. İyilikseverliğin tehlikesi başa kakmaktır. Güzelliğin tehli­kesi böbürlenmektir. İbâdetin tehlikesi tembellik ve usanç duymak­tır. Konuşmanın tehlikesi yalan söylemektir. İlmin tehlikesi unut­maktır. Yumuşak huyluluğun tehlikesi kendinden beklenen metanet ve salâbeti göstermemektir. Asaletin tehlikesi soyu ile övünmektir. Cömertliğin tehlikesi israftır.[10]



    İnsan Cenab-ı Hakkın antika bir sanat eseridir. Binbir çeşit duygu ve kabili­yetle donatılmıştır. Bu duygu ve kabiliyetler insanın saadetini olduğu gibi felake­tini de hazırlayabilecek güçtedir. Eğer insan onları istikâmetle kullanabilir, orta yolu, vasatı muhafaza edebilir ve aşırılıklardan sakınabilirse saadeti elde eder, aksi halde felâkete sürüklenir.

    İşte Cenab-ı Hak gönderdiği dinler ile yaratılışça sınırlandırılmayan, bir ibre gibi aşırılıklar, geri ve ileri dereceler arasında zikzak çizen bu duygulara bir limit göstermiş, sınır çizmiş, "Şu çizgiyi aşmayın!" diye İlâhî talimatını vermiştir. Bü­tün mesele insanın iradesiyle duygularına sahip olup doğru yolda gitme gayreti içerisinde olmasıdır.

    Hadis-i şerifte, temelde bazı güzel huylardan bahsedilmiş ve bunların ifrat ve tefritleri sonucu doğabilecek tehlikelerden söz edilmiştir. Biz bunların üzerinde ayrı ayrı durma yerine insanda en belirgin olan belli başlı üç duygu ve kabiliye­tin ifrat, tefrit ve vasatları, yani aşırı, geri ve orta dereceleri üzerinde durmak isti­yoruz.

    Daima değişikliklere maruz ve felâketlere hedef olan insanın bedeninde mi­safir olan ruhun yaşayabilmesi için gerekli olan üç duygudan biri akıl, biri öfke, biri de şehvettir.

    Asıl veriliş maksadı faydalıyı zararlıdan, iyiyi kötüden ayırmak olan akıl, eğer aşırılığa kayacak olursa cerbeze içerisine girer. Cerbeze; aklı, hakkı bâtıl, bâtılı hak, akı kara, karayı ak göstermek için kullanmaktır. Tefrit derecesi ise saflık ve bönlüktür. Böyle biri, kendisini ilgilendiren bir konu da olsa kayıtsız ka­lır, kafa yormaya yanaşmaz. Aktın vasat kullanımı ise hikmettir. Böyle bir akıl sahibi hakkı araştırır, bulduğunda ona uyar, bâtılı da tanımaya çalışır, tesbit et­tiğinde de ondan sakınır.

    Öfke duygusunun aşırısı saldırganlıktır ki, maddî manevî hiçbirşeyden kork­mamak demektir. Bütün zorbalıklar, zulümler, istibdatlar, baskılar bundan kay­naklanır. Geri derecesi ise korkaklıktır. Böyle biri korkulmayacak şeylerden dahi korkar. Oysa Allah dilemedikçe insana hiçbir şeyin zararı dokunmaz. Öfkenin orta derecesi de şecaattir. Şecaat de şahsının veya dininin hak ve hukukunu ko­ruma konusunda arslan kesilme, canını dahi feda etmekten çekinmeme, kendi­sini ilgilendirmeyen ve karışmaması gereken şeylere kanşrnama, meşru olma­yan şeylere de girmeme demektir.

    Bir şeye duyulan fazla arzu mânâsına gelen şehvetin ifratı fücurdur. Şehveti fücur seviyesinde olan bir insan, nefsin arzularına öylesine düşkündür ki namus ve ırzları çiğnemekten çekinmez. Tefriti ise helale de, harama da arzu duyma­maktır; şehvet duygusunun sönmesidir. Şehvetin arzu edilen vasat mertebesi ise iffettir ki helâle arzu duyup haramdan kaçınmak şeklinde kendini gösterir.

    İşte, dinimiz olan İslâm, insanlan doğru yola çağırırken bu üç duygunun ifrat ve tefritten uzak hikmet, şecaat ve iffetten ibaret orta derecelerini emretmiş, günde en az kırk defa okuduğumuz Fatiha Sûresinde, "Bizi doğru yola ilet!" dua­sını yaptırmakla da bu yolda sebat göstermemizi istemiştir. Böylece fazilet ufku­nun yollarını açmış, dünyayı da Cennete döndürmeyi başarmıştır. Esasında in­sanlık tarih boyunca bütün hak dinlerin emir ve tavsiyeleri içerisinde bulunan doğru yolun temel taşları olan bu üç duyguyu yaşamakla, insanlığa saadet bu­ketleri armağan etmiştir. Bu fıtrî hakikate kulak vermeyenler ise insanlığa boğazda düğümlenen zakkum meyvelerini yedirmekten, dünyayı yaşanmaz hale getirmekten geri kalmamışlardır.

    O hak dinler ki bu üç duyguyu yeşertmekle akıl dalında enbiyaları, evliyaları, sıddîkînleri, âdil idarecileri, melek gibi hükümdarları; öfkeyi kullanmada, Hz. Ömer, Hz. Hamza, Hz. Ali, Salahaddin Eyyubi, Fatih Sultan Mehmed, Yavuz Sultan Selim gibi kahramanları; şehvet sahasında da Hz. Yusuf gibi iffet âbidesi insanlık yıldızlarını insanlığa en büyük örnekler olarak takdim etmişlerdir. Bu gerçeğe kulak asmayan insanlık ise, akıl dalında maddeci, tabiatçı gibi akılsız dinsizleri; öfke dalında Nemrud, Firavun, Şeddad gibi zâlimleri, şehvet hususun­da da enva-ı çeşit putlart, tanrıçaları, tanrılık dâvasında bulunan nice sapık ve sapıklıkları âlemin başına musallat etmekte tereddüt etmemişlerdir.

    Bu üç duygunun ifrat ve tefritinin hayatı onduracak veya öldürecek seviyede güçlü sırlara sahip olduklarını dikkate aldığımızda yukardaki hadiste bahsi ge­çen huyların vasat, ifrat ve tefritlerinin de maddî ve manevî hayatımıza neler ka­zandırdığı veya kaybettirdiklerini anlamak zor olmayacaktır.[11]



    6. [1:52, Hadîs No: 11]

    İbni Abbas'tan (r.a.) rivayetle:

    Dinin felâket kaynakları üçtür: (1) günah işleyen âlim, (2) zâlim idareci, (3) ibâdete gayretli câhil.[12]



    Hadiste dine zarar veren şeylerden üçü sayılmaktadır. İlk bakışta günah iş­leyen âlimle zâlim idarecinin felâkete sebep oldukları anlaşilabildiği halde ibâde­te gayretli olmantn dine zarar vereceği pek anlaşılmamaktadır. Fakat mesele üzerinde biraz düşünüldüğünde ibâdete gayretli câhil birisinin dine zarar verdiği­ni anlamak güç olmaz. Böyle birisi ibâdete düşkündür, fakat neyi nasıl yapaca­ğını bilemez. Dine ters şeyleri dinin emri diye yapar, bunları savunur. Karşısın­daki kişi de dini bilmiyorsa, böylelerin dinden diye savunduğu yalan yanlış şeylerin, bid'atların İslâmiyetten olduğunu zanneder, "Böyle de olur rnu?" diye­rek İslâmiyete karşı cephe alır. Bu bakımdan, dini bilmediği halde ibâdete düş­kün olan câhil kimseler, din için büyük bir felâket kaynağı olmuş olurlar. Böylelerinin dine verdiği zararı önlemek, başlı başına bir iştir ve oldukça da zordur.[13]



    7. [1:52, Hadîs No: 12]

    İbni Mes'ud (r.a.) rivayet ediyor ki, Resûlullah (a.s.m.) şöyle buyu­ruyor:

    İlmin tehlikesi, unutmak; zayi edilmesi, ehil olmayana öğretmek­tir.[14]



    8. [1:53, Hadîs No: 13.]

    İbni Mes'ud (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivayet ediyor ki:

    Bilerek faizi yiyen, yediren, ona kâtiplik eden, bilerek ona şahit­likte bulunan kimse, dövme yapan ve güzellik için yaptıranlar Kıya­met günü Muhammed'in dili ile lanete uğramışlardır.[15]



    Yüce Rabbimiz pekçok hikmetten dolayı faizi haram kılmış ve bir âyet-i keri­mede, "Ey îman edenler! Faizi kat kat yemeyin. Allah'tan korkun ki, kurtuluşa eresiniz"[16] buyurmuştur. Bir başka âyet-i kerime ise şu mealdedir:

    "Faiz yiyen kimseler, Kıyamet Gününde kabirlerinden şeytan çarpmış kimse­nin kalkışı gibi kalkarlar[17]

    Âyet-i kerimelerde faiz yeme açıkça haram kılınırken buna aracı olan diğer hususlar da dolaylı olarak yasaklanmıştır. Peygamberimiz (as.rn.) yukarıdaki hadîs-i şerifle, âyet-i kerimelerdeki özlü ifâdeyi açmış ve bilerek faizi yiyen, yediren, ona kâtiplik eden, şahitlikte bulunan kimselere lanet etmiştir. Faiz kurulu­şunda memur olarak çalışanlar her ne kadar faiz yemiyor ve yedirmiyorlarsa da; faizin muamelesini görmekte, hesap ve yazışmalarını yapmakta, idarî işlerini yürütmektedirler. Gerek müdürü, gerek memuru; hadiste ifâde edilen "kâtip" mefhumunun içine girmiş olmaktadır.

    Hadiste lanet edilen bir başka kesim de "dövme" yaptıranlardır. Dövme, bili­nen şekliyle şöyle yapılıyor: İğne ve benzeri bir şeyle vücudun bir yeri kan aka­cak şekilde yaralanıyor. Sonra aynı yere iç yağı ve bazı maddeler konarak yar iyileştiriliyor.

    Câhiliye devrinden beri Araplar vücutlarının çeşitli yerlerine dövme yapagel-mişlerdir. Günümüzde de Avrupa ve Amerika'da bazıları bunu bir "süs" olarak yaparken, memleketimizde de bâzı gençler onları taklid etmekte ve dövme yap­tırmaktadırlar.

    İşte dövme vücuda bir eziyet ve Allah'ın yarattığını değiştirmek olduğundan, dinimiz dövme yapmayı haram kılmış. Peygamberimiz dövme yaptıranlara lanet etmiştir.[18]



    9. [1:55, Hadîs No: 14]

    Aişe (r.a.) rivayet ediyor ki:

    Ben kulun yediği gibi yerim, kulun oturduğu gibi otururum.[19]



    Peygamberlerin en önemli özelliklerinden biri, bizim gibi birer insan olmaları­dır. Gerçi onlar peygamberliklerini ispat için mucize gösterirler, ama onların her halleri mucize değildir. Eğer öyle olsaydı, insanlar itirazı basar, "Biz onlara ula-şamayız, onlar gibi olamayız" derlerdi. Onun içindir ki, peygamber, bizim gibi bir insanın taşıyabileceği bütün özelliklere sahiptir. Bir insan gibi yer, içer, kalkar, yatar, acı duyar, sevinç duyar. Mektûbafta (s. 96) belirtildiği gibi Resûl-ü Ekre-min (a.s.m.) her hâli, her tavrı doğruluğuna, peygamberliğine şahit olduğu hal­de, her hali ve her tavrının harikulade olması gerekmez. Çünkü Cenab-ı Hak onu beşer suretinde göndermiştir. Tâ ki dünya ve âhiret saadetlerini kazandır-cak iş ve hareketlerde rehber olsun, imam olsun, normalmişjer gibi görülen ya-ratıklardaki Allah'ın olağanüstü sanatını göstersin. Eğer fiil, işve davranışların­da bir insan gibi değil de hep harikulade olsaydı, her bakımdan insanlara önder olamaz, ders veremezdi. Ancak o, inatçı insanlara peygamberliğini ispatlamak gayesiyle ve ihtiyaç ânında arasıra mucize gösterirdi. Diğer zmanlarda Allah'ın tabiata koyduğu kanunlar çerçevesinde hareket eder, hasta olur, sıkıntı çeker, soğuğa, sıcağa katlanır, zırh giyer, "Sipere giriniz" emrini verirdi.

    Resülullahın böyle davranmasının önemli bir sebebi de dünyanın bir imtihan salonu olmasıdır. Çünkü Resülullahın her hali olağanüstü olsaydı, Ebû Cehil gi­bi kömür ruhlu kişiler Ebû Bekir gibi elmas ruhlu kimselerle eşit seviyeye gelir, o mucizevî insan karşısında mecburen inanırlardı. Oysa Resülullahın şâir zaman­larda bir beşer gibi davranışıdır ki kâfirlerle münafıkların birbirlerinden ayrılma­larını netice vermiştir.

    "Ben kulun yediği gibi yerim, kulun oturduğu gibi otururum" ifadesinden bu mânâlar çıkarılabileceği gibi ilk akla gelen, Peygamber Efendimizin (a.s.m.) ne kadar büyük bir tevazu sahibi olduğunu anlamak olmalıdır. Çünkü Resûl-ü Ekre-me (a.s.m.) bütün dünya hazinelerinin kapılan açılmış, dünyanın her türlü nime­ti önüne serilmiş, dağ ve taşların isterse altın ve gümüş yapılabileceği söylen­miş, hatta Süleyman Peygamber (a.s.) gibi kral bir peygamber olabileceği belirtilmiş, ama o kul bir peygamber olmayı tercih etmiştir. Dünyanın binbir çeşit nimetinden en geniş ölçüde istifade etmesi hem hakkı, hem de mümkünken o bunları elinin tersiyle itmiş, "Ben ancak bir kulum. Yerde yemek yer, sof giyer, deve sağar ve okşarım. Parmaklarıma bulaşan yemek artıklarını yer, kölelerin dahi davetine katılırım, Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir" buyurmuştur.

    Benliğe, kendini beğenmeye, riyaya, israfa kaçmadan, şükrederek dünya ni­metlerinden elbetteki istifade etmeli. Ama yeri gelince tevazu ve mahviyet gös­termesini de bilmelidir. Resûl-ü Ekremin devesine baktığı, koyun sağdığı, ayak­kabısını tamir ettiği, elbiseninin söküğünü diktiği, küçük büyük, siyah beyaz, hür köle ayırd etmeden herkesle selâmlaştığı, hizmetçisiyle yemek yeyip ona yemek hazırladığı düşünüldüğünde, gurur ve kibiri kıracak bu tip davranışlara ne kadar önem verilmesi gerektiği kendiliğinden anlaşılır. Birgün Hz. Âişe'ye Resûlullahın bu özellikleri duyurulduğunda Hz, Âişe, Peygamberimizin isteseydi dünyanın do­ğusuna batısına sahip olabileceğini, fakat bunları elinin tersiyle ittiğini belirtmiş, karnı doyuncaya kadar yemediğini, bundan dolayı da hiçbir zaman şikayetçi ol­madığını, yiyecek bulamadığında oruç tuttuğunu, çoğu zaman çektiği açlık se­bebiyle dayanamayarak ağladığını ve şu soruyu sorduğunu anlatır:

    "Niye böyle davranıyorsun? Hiç olmazsa yetecek kadar birşeyler edinsey-din?"

    Şu cevabı verir Kâinatın Efendisi (a.s.m.):

    "Peygamber kardeşlerim benden daha çok eziyet çektiler. O halleriyle Rable-rine kavuşup yüksek mevkîler kazandılar. Ben dünyada refah içinde yaşayıp da âhirette onlardan daha aşağı mevkfde bulunmaktan haya ederim. Şurada birkaç günlük sıkıntı çekeyim ki ebedî hayatta mes'ûd olayım. Bütün maksat ve gayem, kardeşlerime ulaşabilmemdir."

    Bu tevazu, bu anlayış ve bu bakış açısı sebebiyledir ki Resûl-ü Ekremin (a.s.m.) nazarında dünya, çok şeyler kazanılıp edinilse bile gönül verilecek de­ğerde değildi. Böyle olmadığı için de ona sahip olmayanlara karşı üstünlük ölçü­sü, gurur ve kibir vesilesi de olamazdı. Makam, mevki, mülk, tek başlarına bü­yüklük ölçüsü olamazlardı. Bunlar ancak tevazuyla gerçek mânâ ve değerini bulabilirlerdi.

    O halde Resûlullahın bütün kalbiyle inanıp yaşadığı bir hayatı beğenmeme, sahip olduğu fâni bir kısım imkânlar sebebiyle gurur ve kibire kalkma, elbetteki aklı başında olan bir insan için başvurulacak bir yol olamaz. Allah katında en üstün, dünya ve âhirette en şerefli insan o olduğuna göre, hangi hal ve şart içe­risinde bulunursa bulunsun bir Müslüman için o yüce insanı örnek edinmekten başka hangi çâre olabilir?[20]



    10. [1:55, Hadîs No: 15]

    Enes (r.a.) rivayet ediyor ki:

    Her takva sahibi kimse, Muhammed'in Ehl-i Beytindendir.[21]



    Peygamber Efendimizin (a.s.m.) hanımları, çocukları ve özellikle Hz. Ali, Hz. Fâtıma, Hz. Hasarı, Hz. Hüseyin ve bunların nurlu neslinden gelenlere Ehl-i Beyt denir. Fakat Peygamber Efendimiz (a.s.m.), bâzı hadislerinde, Hz. Selman gibi Sahabîlere "Sen benim Ehl-i Beytimdensin" diyerek, bu halkayı genişletmişlerdir. Bu hadislerinde de Ehl-i Beyt halkasını daha da genişletirken, Ehl-i Beyte ayrı­calık kazandıran özelliğe de dikkat çekmiştir, O özellik ise takvadır. Takva da Al­lah'tan lâyıkıyla korkmak, Ona hakkıyla kulluk etmek, emirlerini gönül hoşluğuy-la yerine getirmek ve haramlardan sakınmaktır. Böyle davrananlar manevî Ehl-i Beytten sayılır.[22]



    11. [1:56, Hadîs No: 16]

    Enes (r.a.) Resûlullahın (a.s.m.) şöyle buyurduğunu rivayet etmiş­tir:

    Kur'ân ehli, ehlullahtır.[23]



    12. [1:56, Hadîs No: 17]

    İbni Ömer (r.a.) rivayet ediyor ki, Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) şöyle bu­yuruyor:

    Kızlarını evlendirmek hususunda anneleriyle istişare ediniz.[24]



    13. [1:56, Hadîs No: 18.]

    Urs bin Ameyrete'den rivayetle:

    Evlilikleri hakkında kadınların fikrini alınız. Dul, kendi arzusunu açıkça ifâde eder. Bakirenin izni ise susmasidır.[25]



    Aile yuvasının sağlam temellere oturabilmesi, gerek evlilik öncesi, gerekse evlilik sonrası bâzı esaslara uymakla temin edilebilir. İşte bu esaslardan birisi de, kızın hiçbir tesir altında kalmadan, kendisini isteyen erkekle evlenmeye razı olmasıdır, Kız râzt olmadığı halde, annesinin veya babasının zorlamasıyla ger­çekleştirilen bir evlilik, uzun müddet devam etmez. Etse de, böyle bir evlilik ço­ğu zaman sıkıntı kaynağı olmaktan öteye geçmez. Hayat âdeta bir zindan olur. Bunun içindir ki, Sevgili Peygamberimiz (a.s.m.) evlilikte kadının rızâsının alın-masını tavsiye etmiş, dul bir kadının isteğini açıkça söylemesini, kızın da kabul ettiğini hiç olmazsa susmak suretiyle bildirmesini istemiştir. Bir hadislerinde de, babasının isteğiyle evlendirilen kızın, bu evliliği istemediği takdirde nikâhtan vaz geçme hakkının bulunduğunu ifâde etmiştir. İbni Büreyde'nin (r.a.) rivayet ettiği bu hadis şu mealdedir:

    "Genç bir kız Peygamberimizin yanına geldi ve 'Babam benim sayemde alt tabakadan kurtulup mevkiini yükseltmek için beni erkek kardeşinin oğlu ile ev­lendirdi' diyerek, şikâyette bulundu. Peygamberimiz kızı yapılan evliliği kabul veya reddetme hususunda serbest bıraktı. Kız, 'Ben, babamın yaptığı evliliği kabul ediyorum. Fakat babaların böyle yapmaya haklan olmadığının kadınlar tarafından bilinmesini istedim' dedi."[26]

    Bununla beraber, gençlerde akıldan çok hissiyatın hâkim olduğu da bilinen bir gerçektir. Gençler çoğu zaman ileriyi göremezler, düşünmeden hareket ederler. Bu itibarla bir baba veya anne kızının istediği erkekle onu evlendirme-yebilir. Çünkü hayat tecrübeleri vardır.

    Ancak hiçbir sebep yokken, evliliğin engellenmesi de doğru değildir. Böyle davranıldığında iş daha tehlikeli boyutlara ulaşabilir.[27]



    14-[1:59, Hadîs No: 20]

    Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:

    Duaların sonunda söylenen "Âmin!" mü'min kullarının dili üzerin­de Âlemlerin Rabbinin mührüdür.[28]



    15. [1:60, Hadîs No: 21]

    Knes (r.a.) rivayet ediyor ki: Ayete'l-Kürsî, Kur'ân'ın dörtte biridir.[29]



    16-[1:61, Hadîs No: 23]

    Muaz bin Enes'den rivayet ediliyor:

    İzzet, güç ve kuvvet kazanmak için okunacak âyet şudur: "Ham-dolsun o Allah'a ki, evlât edinmekten münezzehtir, mülkünde ortağı bulunmaz ve hiçbir şeyden de âciz değildir ki yardımcıya ihtiyacı ol­sun. Hürmet ve tazim ile Onun yüceliğini an." (İsrâ Sûresi, 17/111.) [30]



    17-[1:63, Hadîs No: 25]

    Ebû Hüreyre'den (r.a.) rivayetle:

    Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, söz ver­diğinde sözünden döner. Kendisine emniyet edildiğinde hıyanet eder.[31]



    18-[1:64, Hadîs No: 27]

    Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor ki, Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) şöyle buyuruyor:

    Kur'ân'da iki âyet vardır ki, mü'minler için şifâdır ve Allah'ın^sev­diği şeylerdendir. O iki âyet Bakara Sûresinin son iki âyetidir [Âme-nerresûlü].[32]



    19. [1:65, Hadîs No:28]

    Harmele bin Abdullah bin Evs'den Resûlullahtan (a.s.m.) rivayet ediyor:

    İyiliği yap, kötülükten sakın. Yanlarından kalktığında halkın se­nin hakkında söyleyeceklerinden hoşlanacağın şeyleri gözet ve yap. Yanlarından kalktığında halkın senin hakkında söyleyeceklerinden hoşlanmadığın şeylere dikkat et ve onları yapmaktan da sakın.[33]



    20. [1:66, Hadîs No:29]

    Behz bin Hakim 'den rivayet ediliyor:

    Hanımına tenasül uzvuna olmak şartıyla istediğin şekilde yaklaş. Ona yediğinden yedir, giydiğinden giydir. Yüzüne karşı "Çirkinsin" deme ve dövme.[34]



    Yahudiler, "Kadının tenasül uzvuna arka taraftan yaklaşılırsa, doğan çocuk şaşı olur" gibi asılsız şayialar yayıyorlardı. Bunun üzerine Bakara Sûresinin 223. âyeti nazil oldu.[35] Âyette şöyle buyuruluyordu:

    "Kadınlarınız, sizin için evlât yetiştiren tarlanızdır. Tarlanıza dilediğiniz gibi varın."

    Ayet-i kerimede kadının tenasül uzvu bir ekin tarlasına benzetilmiş ve bu ekin ekmenin, yani cinsî münâsebetin şekli ve usûlü sınırlandırılmamış, arzuya bırakılmıştır. İşte bu hadîste de bu yaklaşma şekli üzerinde durulmuştur.

    Hadîsin ikinci kısminda Peygamber Efendimiz (a.s.m.) kadınların erkekler üzerindeki en mühim iki hakkını sayıyor. Bunlar, erkeğin hanımına kendi yedi­ğinden yedirmesi ve giydiğinden giydirmesidir. Dinimize göre kadın ne kadar zengin olursa olsun, yiyim ve giyimini temin etmek erkeğin üzerine farzdır. Er­kek kadının bu hakkını yerine getirdiğinde sevap kazanacağı gibi, ihmal ettiğin­de de günahkâr olur. Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bununla ilgili oiarak şöyle buyuruyor:

    "Kişi kendi el emeğinden daha helâl bir rızık kazanmamıştır. Onun kendisi, âüesi, çocukları ve hizmetçisi için harcadığı mal birer sadakadır."[36]

    "Kişinin geçimi üzerine farz olan kimseleri ihmal etmesi, günah olarak kendi­sine yeter."[37]

    Hadiste dikkat çekilen bir diğer husus da, kadını kıracağı için erkeğin "Çir­kinsin" dememesi ve onu dövmemesidir. Çünkü aile yuvasının devamı, karı ko­ca arasındaki karşılıklı sevgi ile mümkündür. Kadına "Çirkinsin" demek, hele hele onu dövmek eşler arasındaki sevgiyi sarsar. Nazik bir yaratılışa sahip olan kadının kendisine hakaret eden ve döven erkeğe karşı sevgi beslemesi, onun isteklerini gönül rızasıyla yerine getirmesi düşünülemez. Bu ise ailedeki huzuru alt üst eder.

    Nitekim günümüzde birçok aile yuvası, sırf dayak sebebiyle yıkılmaktadır. Kısacası dayak, aile hayatı ve huzurunda en mühim problemlerden birisidir.

    İşte bugün yüzbinlerce kadının dert yandığı bu meseleyi, Peygamberimiz (as.rn.) bundan asırlarca önce halletmiştir. Kendisi hanımlarına kötü söz söyle­mediği, dövmediği gibi, Müslümanlara da hanımlarına şefkatle muamele etme­leri tavsiyesinde bulunmuş, hanımlarını döven erkeklerin "hayırlı erkekler" olma­dığına dikkat çekmiştir.



    21. [1:67, Hadîs No: 31]

    îbni Ömer (r.a.) rivayet ediyor ki: Davet edildiğinizde icabet edin.[38]



    22. [1:71, Hadîs No: 39]

    Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor ki, Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) şöyle buyuruyor:

    Allah mü'mine rızkını ancak ummadığı yerden vermek ister.



    Rizık Allah'ın elindedir. Bütün canlılara rızkı veren Odur. Rızıksızlıktan ölen yoktur. Bir âyette, "Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, onun rızkını vermek Allah'a âit olmasın"[39] buyurularak bu gerçeğe dikkat çekilir.

    Böyle olunca nzık için endişelenmeye, telaşlanmaya hiç gerek yoktur. Allah, küçücük bir mikrobun rızkını verdiği gibi bizim de rızkımızı verecektir.

    Bu konuda bize düşen ise gayret göstermektir. Çünkü Allah herşeyi bir sebe­be bağlamıştır. Meselâ meyveler, sebzeler Allah'ın biz kullarına bir ikram ve ih­sanıdır. Şu var ki o ihsanlara erebiimek için ya onları bizzat yetiştirmeli, ya da çalışıp onları satın alabilecek parayı kazanmalıyız.

    Bu inanca sahip olup gereğine göre hareket etmeye başlayınca Cenab-ı Hakkın rızkı kuilarına ummadıkları yerden ihsan ettiğini görmemek, hissetme­mek mümkün değildir. Şahsî hayatımızda dahi bunu hissedebiliriz. Yalnız bun­lar hep sebepler yoluyla gelir. İş arayanın beklenmedik bir anda iş bulması, aç olanın yiyeceğe kavuşması, dükkân kepeğini açana müşterilerin gelmesi bunun birer örneğidir. Kul beklemediği, ummadığı yerden bir vesileyle gelen rızık sa­yesinde o kadar mutlu olur ki, neşesinden nerdeyse yerinde duramaz. İhsanı yapanın Allah olduğunu bilip o duyguyla baktığında ise sevinci bir kat daha ar­tar. Kendisini asla unutmayan bir Rabbi olduğunu düşünüp, Ona sonsuz hamd ve senada bulunur.



    23- [1:72, Hadîs No: 40]

    îbni Abbas (r.a.) rivayet ediyor ki:

    Allah bid'atçının amelini bid'atmdan vaz geçinceye kadar kabul etmez.[40]



    24. [1:73, Hadîs No:41]

    Enes (r.a.) rivayet ediyor ki, Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) şöyle buyuru­yor:

    Allah belâ ve musibetlerin mü'min kulunun bedeni üzerinde hâki­miyet kurmasına izin vermez. [41]



    İslâmî ölçüler içerisinde hareket edildiğinde kul kolay kolay hastalanmaz, maddeten ve manen sağlıklı kalır. İbadetlerini günü gününe yapan; Ramazan orucunu tutan, beş vakit farz namazını kılan, verdiği zekâtla fakir fukarayı göze­ten, iyiliğin kurumlaşması, ayakta kaîması ve güçlenmesi için elinden gelen her türlü maddî ve manevî gayreti gösteren kimse üzerinde belâ ve musibetlerin hâ­kimiyet kurması söz konusu değildir.

    Gerçi kişi tedbirsizliği yüzünden bir kısım musibetlere maruz kalabilir; hasta olabilir, sıkıntı ve zararlara uğrayabilir. Musibet onu yatağa düşürse, borca gömse de manen hâkimiyet Kuramaz.

    Aslına bakılırsa tedbirli davranan, geçmişini geleceğini düşünen, yapacağı işin başını, sonunu hesap eden böyle durumlara nadiren düşer. Hatası yüzün­den düşse veya beklenmedik bir anda başına bir belâ ve musibtet gelse yine o musibet onda hâkimiyet kuramaz. Yani onu moralmen çökertemez, şevkini kıra-maz, ümitsizliğe, bedbinliğe itemez. O musibet ne kadar şiddetli olursa olsun, mü'min, Allah'ın izin ve müsaadesi dışında bir kuşun dahi kanadını oynatmadı­ğını bildiği için, onun Allah'tan geldiğini düşünür. "Güzelden gelen güzeldir" de­yip sabreder, asla isyan ve şikayete girmez. Onun dahi birçok hikmetleri olduğu­nu düşünüp sabırla musibetin üzerine yürür ve musibet ona hâkim olacağı yerde o musibete hâkim olur, ondan kurtulur. O musibeti maddeten yenemese de manen mağlup eder, çökertir, yıkımına müsaade etmez.

    Kısaca söylemek gerekirse musibetleri sebep olabileceği inkarcılık, isyan­kârlık, bedbinlik, yıkılmışlık mü'mincle hâkimiyet kuramaz. îmanının güçlülüğü ölçüsünde mü'min bunlara boyun büktürür, söndürür.



    25. [1:73, Hadîs No: 43]

    İbni Ömer (r.a.) Resûlullahın (a,s.m.) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

    Kaba davranana yumuşaklıkla muamele ederek, vermeyene vere­rek şerefi Allah katında arayınız. [42]



    26. [1:74, Hadîs No: 45]

    Ebû Hümeyd es-Sâidî'den rivayet ediliyor:

    Seni seven kimseye sen de ona olan sevgini bildir. Çünkü bu sev­giyi daha da sağlamlaştırır[43]



    27. [1:77 Hadis No: 50]

    ibni Ömer (r.a,) Resûlullahın (a.s.m.) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

    Yemeği sıcakken yemeyin. Çünkü sıcak yemeğin bereketi yoktur.[44]



    28. [1:77, Hadîs No: 51]

    Ebû Mûsâ (r.a.) rivayet ediyor ki:

    Size müjde veriyorum. Siz de sonra gelenlere müjde verin ki, Al­lah'tan başka ilâh olmadığına samimî olarak şahitlik eden kimse Cennete girecektir.[45]



    29. [1:78, Hadis No: 52]

    Ebû Hüreyre'den (r.a.) rivayetle:

    Kıyamet günü Alllah'm ihsanından ve rahmetinden en fazla uzak olan, başkalarına yapmalarını söyledikleri şeyin tersini yapan kim­selerdir.[46]



    30. [1:79, Hadîs No: 53]

    îbni Ömer (r.a.) rivayet ediyor:

    Allah'ın en hoşlanmadığı helâl, boşanmadır.[47]

    .

    Dinimizde evlilik teşvik edilmiş, evlilik müessesesine çok büyük ehemmiyet verilmiş ve müessesenin sağlam kurulabilmesi için evlilik öncesinde nelere dik­kat edilmesi hususunda ölçüler konulmuştur. Evlilik yuvası kurulduktan sonra da huzurlu bir şekilde devam etmesi için, eşlerin dikkat etmesi gereken hususlar üzerinde hassasiyetle durulmuştur. Evlilik müessesesini bozabilecek her hareketten sakınılması istenmiştir. Hiçbir haklı sebep ve gerekçe yokken boşanma­yı Peygamber Efendimiz (as.m.) hiç hoş karşılamamış ve mü'minleri bundan şiddetle sakındırmıştır. Bununla ilgili bu hadisten başka daha birkaç hadis var­dır:

    "Evleniniz, fakat meşru bir sebep yokken boşanmayınız. Çünkü Allah zevkle­rine düşkün erkek ve kadınları sevmez."[48]

    "Hiçbir sebep yokken kocasından boşanmak isteyen kadın Cennetin koku­sunu alamaz.[49]

    "Kadını kocası aleyhine kışkırtan bizden değildir.[50]

    Peygamber Efendimiz (a.s.m.), bir hadislerinde de boşanma sebebiyle Arş-ı Âlânın titreyeceğini bildirmiş, başka bir hadislerinde ise "Şöyle yaparsam hanı­mım benden boş olsun" şeklinde ancak münafık olanların yemin edeceğini bil­dirmiştir.[51]

    Boşanma dinimizde istenilmeyen ve tavsiye edilmeyen birşey olmakla birlik­te, bazan zaruret haline gelebilir. Bunun için de istenilmemekle beraber helâl kı­lınmıştır. Çünkü karı kocanın hak ve vazifelerini yerine getirdiği huzurlu bir aile ocağı nasıl bir nevî Cennetten bir köşe ise, huzursuz ve geçimsiz bir aile ocağı da Cehennemden bir köşedir. Insanlan böyle bir ailede birlikte yaşamaya zorla­mak ise manasızdır. Zira zorla güzellik olmayacağı, zorlama ile evlilik bağının devam etmeyeceği herkesin bildiği bir gerçektir. Böyle olunca, boşamayı zorlaş­tırmak bir çözüm değildir, her iki tarafı da mağdur duruma düşürür. Günümüzde kadın olsun, erkek olsun boşanamadıklan için yeni bir aile yuvası kuramayan kişilerin sayısı bir hayli fazlalaşmıştır. Bu durum, sadece tarafların mağdur ol­masını netice vermemekte, aynı zamanda birçok kötü neticeleri de beraberinde getirmektedir. Meselâ, boşanamadığı için başka biriyle evlenemeyen kadın ve erkek, gayrimeşrû bir hayatın kucağına düşebilmektedir. Diğer taraftan, boşan­mayı zorlaştırmak, başka istenmeyen durumların ortaya çıkmasına da sebep olabilmektedir. Meselâ hanımından boşanmak isteyen ve boşanamayan erkek, daha kolay boşanmak için oha zina isnadında bulunabilmektedir. Ve hattâ bunu ispatlamak için bir komplo kurabilmektedir. Ki bunun misâllerini zaman zaman gazetelerden okuyoruz. Bu ise son derece çirkin bir davranıştır. Çünkü bu er­kek, zamanında hanımıyla birlikte tatil günler geçirmiş, aynı sıkıntıyı birlikte paylaşmıştır. Belki ondan çocukları olmuştur. Fakat anlaşamadığı eşinden bo-şanabilmek ve yeni bir yuva kurmak için "iftira" etmekten başka çâre bulama­maktadır. Öyleyse birlikte yaşamak istemeyen insanları kağıt üzerinde evli gös-

    termeye gerek yoktur. En güzel yol, 'Ya güzellikle birlikte olmak, ya güzellikle ayrılmaktır." İşte bunun içindir ki, dînimiz boşanmayı kolaylaştırmış, artık birlik­te yaşamaları mümkün olmayan eşlere isterlerse yeni bir yuva kurma fırsatı ta­nımıştır. Bu ise hakkın ve adaletin tâ kendisidir.



    31 -[1:79, Hadîs No: 54]

    Muâz (r.a.) rivayet ediyor ki:

    Allah'ın en çok buğzettiği yaratık îman edip sonra- küfre giren kimsedir. [52]



    32. [1:80, Hadîs No: 55]

    Âişe (r.a.) rivayet ediyor:

    Allah'ın en çok gazap ettiği kimse, düşmanlıkta aşırı gidendir.[53]



    33. [1:80, Hadîs No: 56]

    Âişe'den (r.a.) rivayetle:

    Kullar içerisinde Allah'ın en çok buğzettiği kimse, kılık kıyafeti amelinden daha hayırlı olan kimsedir. Kılık kıyafeti peygamberlerin-ki gibi, ameli ise günahkar ve zâlimlerin amelidir.



    Bir kısım değerlerin alt üst olduğu, manevî duyguların zayıfladığı toplumlar­da değer ölçülerinin de büyük ölçüde değiştiğini görürüz. Böyle toplumlarda in­sanı insan yapan inanç, ahlâk, fazilet gibi manevî değerler bir tarafa atılır. Bun­ların yerine para pul, makam mevki, kılık kıyafet ve şan şöhrete göre insanlara kıymet verilir. Meselâ kişinin kılık kıyafeti düzgünse itibar görür. Ama canavar ruhluymuş bu araştırılmaz bile.

    Kılık kıyafetin düzgünlüğü, derli topluluğu elbetteki önemli ve gereklidir. Ama ondan daha gerekli olan gönül dünyası ve amelin düzgünlüğüdür. Bozuk davra-nışlı, kırıcı, yıkıcı, incitici insanlar ne kadar süslü kıyafetler içerisine girerlerse girsinler vicdan sahibi hiç kimseyi memnun edemezler. Hatta nefret kazanırlar. Böyle kimseler sadece insanların değil, Allah'ın da nefretini kazanır.

    Bir de dinî kisveye bürünüp Peygamberlerin yolundaymış gibi görünerek dış görünüşüyle insanlara güven verdiği halde amel noktasında günahkâr ve zâlim kimselerin davranışları içerisine girenler vardır ki, bunlar doğrudan doğruya ha­diste anlatılan Allah'ın buğzettiği kimselerdir. Bunlar kılık kıyafetlerini, cübbeleri-ni, takkelerini istismar ederler, İslama gölge düşürürler. Bunlar düşmanlardan daha çok İslama zarar verirler.

    Bu hadis bu tip istismarcılara dikkat etmemize işaret ettiği gibi bizzat istis­marcılara da büyük bir Fkaz mahiyeti taşımaktadır. Ya kılık kıyafetlerini davra­nışlarına uydurup insanları kandırmaktan kaçınacaklar, ya da kılık kıyafetlerine uygun bir ruh hali ve davranış sergileyeceklerdir. Aksi halde Allah'ın buğzundan kurtulmaları mümkün değildir.



    34. [1:81, Hadîs No: 57]

    Ibni Abbas (r.a.) rivayet ediyor ki:

    Allah en çok şu üç kişiye gazap eder:, (1) Mekke ve Medine'de gü­nah işleyene, (2) dinde Câhiliye âdetini yaşatmak isteyene, (3) bir kimsenin haksız yere kanını dökmeyi şiddetle arzulayana.[54]



    35. [1:82, hadis No: 58]



    Ebû'd-Derdâ'dan rivayetle Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şöyle ri­vayet etmiştir:

    Siz ancak zayıflarınız hürmetine rızıklandırılıyor ve yardım görü­yorsunuz.[55]



    Zayıflar, fakirler, garibanlar, kimsesizler, yetimler sevgiye, şefkate, ilgiye, yardıma en çok muhtaç olan kimselerdir. İnsandaki merhamet duygusunun veri­lişinin en önemli hikmetlerinden biri de. böyle kimseler üzerine eğilmek, prob­lemleriyle ilgilenmek, dertlerine derman olmaktır.

    Birçok âyet ve hadis zayıflan övmekte, adetâ onları kâinatın manevî çekim gücü haline getirmektedir. Evet, o masum zayıf çocuklara Cenab-ı Hak anne babalarını hizmetkâr yapar. Yırtıcı kaplan elde ettiği rızkı kendi yemez, yavru­suna yedirir. Evdeki yaşlı ve zayıf anne ve babalar bolluk ve bereket vesilesi olur. Onlar hürmetine Cenab-ı Hak o aileye rahatlık, kolaylık bahşeder. Bilhassa aile reisi öylesine kolaylık görür ki, rızkının nereden ve nasıl geldiğinin bile far­kında otmaz.

    O zayıflardan öyleleri vardır ki, Cenab-ı Hak onları azaplandırmaya haya et­mektedir. Meselâ rızası uğrunda saçını ağartmış ihtiyarlar bunlardandır.

    Eli, ayağı tutmayan, dilsiz nice sakat kimseler, evlerinde bereket vesiles olurlar.

    Bir işyerinde patron bir ölçüde zayıf sayılan işçiler sayesinde işlerini yürüte­bilmekte, kazanç sağlayabilmektedir. Cenab-ı Hak onlar vesilesiyle işverene rı-zı k ihsan etmektedir.

    Madem ki Rabbimiz herkesten çok zayıflara önem vermekte, onlar sayesin­de rızıklanacağımızı, nzıklandığımızı bildirmektedir. Öyleyse hiçbir zayıf hor ve hakir görülmemeli, gereken sevgi ve hürmet gösterilmelidir.



    36. [1:83, Hadîs No: 59]

    Ebû'd-Derdâ (r.a.) Resûlullahın (a.s.m.) şöyle buyurduğunu riva­yet etmiştir:

    İhtiyacım ilgili yere ulaştıranı ayan kimsenin ihtiyacını ulaştırın. Kim bunu yaparsa, Allah Kıyamet günü ayaklarını Sırat köprüsünde sabit kılar.[56]



    İnsanlar mal mülk, makam mevki, ilim kültür bakımından olduğu gibi güç ve kuvvet bakımından da farklıdırlar. Bazıları vardır girişkendir, medenî cesaret sahibidir; maksadını, dileğini güzel anlatır, sebeplere sarılır, işini sonuca ulaştı­rabilir. Bazıları da vardır ki yüzde yüz haklı oldukları haide, birçok bakımdan za­yıf düştükleri için haklarını savunamaz, ihtiyaçlarını gerekli makamlara ulaştıra-maz, haksız duruma dahi düşebilirler. İşte bu noktada güçlü, eli kalem tutan, ağzı laf yapan veya imkânı olan kimselerin devreye girip o masumun elinden tutmaları, ortadan engelleri kaldırmaları hem insanlık, hem de dinî bir görevdir. Böyle bir duruma aracı olmak sevinç olarak insana yeter. Bununla birlikte Ce-nab-ı Hak onlara büyük mükâfat da vaadetmiştir ki, bu kıldan ince kılınçtan kes­kin Sırat köprüsü üzerinde ayakları kaydırmadan gidebilmektir. Böylesine büyük bir mükâfat, herhalde mükâfatın ne demek olduğunu bilen insanlar için kaçırıl-maz bir fırsattır.



    37. [1:84, Hadîs No: 62]

    Ebû Karsafe'den rivayet ediliyor:

    Kim bir cami yaparsa, Allah da onun için Cennette bir ev yapar. Caminin temizliğini yapmak ise, Cennet kadınlarının mehirleridir.[57]



    38. [1:85 Hadîs No: 63]

    Ebû Said'den rivayet ediliyor:

    Su bardağını ağzından uzaklaştır, sonra nefes al.[58]



    39. [1:86, Hadîs No: 64]

    Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor ki, Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) şöyle buyuruyor:

    Ey Âdemoğlu, Rabbine itaat et ki, sana akıllı denilsin. Ona isyan etme ki, sana câhil denmesin.[59]



    40. [1:86, Hadîs No: 65]

    îbni Ömer (r.a.) rivayet ediyor:

    Ey Âdemoğlu! Sana Wı gelecek nimetler varken, seni azdıracak şeyleri istiyorsun. Ey Âdemoğlu, ne aza kanaat ediyorsun; ne de çoğa doyuyorsun.[60]



    41.[1:88, Hadis No: 68]

    Câbir'den (r.a.) rivayetle

    Ebû Bekir ve Ömer, peygamber ve resuller hâriç, gelmiş ve geçmiş bütün Cennet halkının yaşlılarının efendisidir.[61]



    42- [1:89, Hadîs No: 69]

    Câbir (r.a.) rivayet ediyor ki, Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) şöyle buyuru­yor:

    Baş için kulak ve göz ne ise Ebû Bekir ve Ömer de benim için öyle­dir.[62]



    43. [1:90, Hadîs No: 70]

    Seleme bin Ekvâ (r.a.) Resûlullahın (a.s.m.) şöyle buyurduğunu ri­vayet etmiştir:

    Ebû Bekir, peygamberler müstesna insanların en hayırlısıdır.[63]



    44. [1:90, Hadîs No: 71]

    İbni Abbas (r.a.) rivayet ediyor ki, Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) şöyle buyürüyor:

    mağarada can yoldasımdır. Ebû ir m kapısından başka mescide açılan bütün kapıları kapatın.[64]



    45. [1:91, Hadîs No: 72]

    Âişe (r.a.) rivayet ediyor ki, Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) şöyle buyuru­yor:

    Ebû Bekir benden, ben de ondanım. Ebû Bekir benim dünyada ve âhirette kardeşimdir.[65]



    46. [1:91, Hadîs No: 73]

    Said bin Zeyd (r.a.) rivayet ediyor:

    Ebû Bekir Cennettedir. Ömer Cennettedir. Osman Cennettedir. Ali Cennettedir. Talha bin Ubeydullah Cennettedir. Zübeyr bin Av-vam Cennettedir. Abdurrahman bin Avf Cennettedir. Sa'd bin Ebî Vakkas Cennettedir. Saîd bin Zeyd Cennettedir. Ebû Ubeyde bin Cerrah Cennettedir[66]



    47. [1:98, Hadîs No: 83]

    Ebû Saîd (r.a.) rivayet ediyor ki:

    Bana Cebrail geldi. "Rabbim ve Rabbin, 'Seni nasıl yücelttiğimi bi­liyor musun?' diye soruyor" dedi. Ben, "Allah daha iyi bilir" dedim, Cebrail şöyle dedi:

    "Allah, 'Benim ismimin anıldığı her yerde senin ismini de anarak' buyuruyor."



    Dikkat edilirse kelime-i şehadette Allah'ın !sminden hemen sonra Peygam­ber Efendimizin (a.s.m.) ismi geiir. Allah'a hamd ü senadan hemen sonra da Peygamber Efendimize (a.s.m.) salâtü selâm getiririz. Ezanda da aynı kelimeler hep tekrar edilmez mi?

    Şüphesiz bu sebepsiz değildir. Herşeyden önce Allah, Kendi ismiyle birlikte Peygamberimizin ismini zikretmiş, bize de böyie davranmamızın yolunu açmıştır.

    Allah'ın bizzat yücelttiği, emirlerinin ulaştırıcısı, rızasının göstericisi, saltana­tının dellalı bir peygamberi elbette biz de yüceltecek, ismini hürmet ve tazimle yâdedecek, salât ü selâm yetirmeyi bir görev bileceğiz.

    Resûl-ü Ekrem (as.m.) niçin yüceltilmeye layık olmuştur?

    Çünkü o kâinatın yaratıltşındaki maksadı en güzel biçimde ifade etmiş, Al­lah'ın varlık ve birliğini hem hâli, hem de diliyle anlatan en büyük delil olmuştur.

    Öyle bir din ve kitapla gelmiştir ki, getirdiği dinin en küçük bir meselesi bile değiştirilmemiş ve çürütülememiştir, Zaman ihtiyarlamasına rağmen hiçbirinin hükmü geçmemiş, her asırda bütün tazeliğiyle kendini muhafaza etmiş, herşey yaşlandıkça o gençleşmiştir.

    Öyle bir peygamberdir ki geçmiş peygamberler onu müjdelemiş ve onun ter­biyesi, irşadı ve dinine tâbi olan milyonlarca evliya onun dâvasını tasdik etmiş, bütün enbiyaya reis, evliyaya da önder olmuştur. Allah'ın habibi olan o yüce peygamber insanlığa dünya ve âhirette huzuru bulma ve mutlu olmanın, Ai-iah'ın sevgi ve rızasını kazanmanın yollarını göstermiştir.

    Zâtında öyle bir yüce ahlâk, vazifesinde öyle bir üstün titizlik, dinini tebliğde öyle güzel bir karakter sergilemiştir ki, büyüklüğünü sadece dostları değil, düş­manları dahi kabul etmek zorunda kalmış, "en ahlâklı insan" demekten kendile­rini alamamışlardır.

    Bütün güzel ahlâk ve olgunluklara sahip o büyük Peygamber kendiliğinden değil, Allah tarafından konuşturulmakta ve Onun nâmına konuşmaktadır. Kâinat Yaratıcısından ders airfıış ve ona göre anlatmıştır. Onun elinde zuhur eden bini aşkın mucîze kâinat Sahibinin nâmına konuştuğunun, Onun kelâmını tebliğ etti­ğinin ap açık bir delilidir. En büyük ve ebedf mucfzesi olan Kur'ân da göster­mektedir ki, O Cenâb-ı Hakkın tercümanıdır. Vazifesini yürütürken gösterdiği ihlas, ciddiyet, samimiyet, fedakârlık ve feragat da Allah'ın kitabını tebliğ ettiğinin kesin bir delilidir. O insanlara ve cinlere öyle bir ders veriyor ki, asırlar onun ge­tirdiği nurla aydınlanıyor. Kalbler manevî esaretten, ruhlar zilletten kurtuluyor.

    O öyle erişilmez bir zâttır ki, îmanıyla, ibadetiyle, ahlakıyla, faziletiyle insan­lık tarihinin en mümtaz ve erişilmez şahsiyeti olmuştur.

    O kâinat ağacının hem en nurlu çekirdeği, hem en mükemmel meyvesidir. Sonsuz rahmetin timsali, Allah sevgisinin misali, Hakkın en münevver delili, ha­kikatin en parlak lambasıdır. Kâinatın sır küpünü o açmıştır. Yaratılış muamma­sını o çözmüştür. Kâinat kitabının mânâlarını en geniş ve ayrıntılı şekilde o izah etmiştir. Kainatın yaratılış sebebidir o. Kâinat Halikı ona bakmış, kâinatı yaratmıştır. Eğer onu fcad etmeseydi, kâinatı dahi îcad etmezdi, denilebilir. "Sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım" kudsî hadîsi de bu gerçeğin bizzat Allah tara-fından ifadesinden başka birşey değildir.

    Kısaca böyle bir zâtın gönderilmesi, ışığın güneşe gerekliliği derecesinde Al­lah'ı zât, isim, sıfat, emir ve yasaklarıyla tanıtmak için gereklidir, İşte bu ve bun­lara benzer özellikleri sebebiyledir ki, Allah, Resulünü yüceltmiş, onu Kendi is­miyle birlikte zikretmiş, zikrettirmiştir.



    48. [1:100, Hadîs No; 87]

    Zeyd bin Harise (r.a:) rivayet ediyor ki:

    İlk vahyin indiği sıralarda Cebrail bana geldi, abdest ve namazı öğretti.[67]



    49. [1:102, Hadîs No; 87]

    Ali (r.a.) rivayet ediyor ki, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyuruyor:

    Cebrail gelerek bana şöyle dedi: “Ey Muhammed, istediğin kadar yaşa, sonunda öleceksin, istediğin kimseyi sev, sonunda ayrılacaksın; istediğin şeyi yap, sonunda karşılığını göreceksin. Şunu muhakkak bil ki, mü’minin şerefi gece ibadete kalkmasıdır, izzeti, Allah’ın kendisine verdiğine kanaat edip, insanlardan bir şey beklememesidir.” [68]



    50. [1:103, Hadîs No; 90]

    Ebu Musa (r.a.) rivayet ediyor ki, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyuruyor:

    Rabbimden bir elçi geldi. Ümmetimin yarısını cennete koymakla onlara şefaat etmem arasında beni serbest bıraktı. Ben şefaati tercih ettim. Şefaat ümmetimden Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmadan ölen kimseler içindir.[69]



    51. [1:104, Hadîs No; 91]

    Ebu Talha (r.a.) rivayet ediyor ki, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyuruyor:

    Bana Rabbimin katından bir melek geldi ve şöyle dedi: Ümmetinden kim sana bir salavat getirirse Allah bundan dolayı ona on sevap yazar, on günahını siler, derecesini on kat yükseltir ve getirdiği salavatın aynısıyla karşılık verir.[70]



    52. [1:105, Hadîs No; 93]

    Huzeyfe (r.a.) rivayet ediyor ki, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyuruyor:

    Gökten daha önce hiç inmemiş olan bir melek geldi, selam verdi, sonra Hasan ve Hüseyin’in Cennet gençlerinin, Hz. Fatıma’nın da Cennet kadınlarının efendisi olduğunu müjdeledi. [71]



    53. [1:105, Hadîs No; 93]

    Enes (r.a.) rivayet ediyor ki, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyuruyor:

    Alimlere uyunuz. Çünkü onlar dünyanın kandilleri, ahiretin de lambalarıdır.[72]



    54. [1:107, Hadîs No:95]

    Zeyd es-Sillemi'den rivayet ediliyor:

    Sizin için ölüm kesin olarak takdir edilmiştir; ya azap getirir, ya da saadet.[73]



    Dünya . Ölüm kaçınılmaz bir gerçektir. İster istemez İyi kötü herkes bu köprüden ge­çecektir. Çünkü Kâinatın Sahibi bu kânununu herşeyi içine alacak kadar şümul­lü tutmuştur. Allah'ın en sevdiği Habîbullah ve Kainatın Efendisi Hz. Mumam-med bile bu kânuna boyun bükmüştür.

    Peki, Hz. Muhammed (as.m.) başta olmak üzere nice insanlığın ayı, güneşi, yıldızı olmuş insanları alıp götüren ölüm insanlıktan ne istiyor? Hani zâlimleri, canileri alsa, iyi diyeceğiz; ama nice muhterem, değerli, şerefli insanları alması­na nasıl tahammül edeceğiz veya bunu nasıl yorumlayacağız?

    Bir defa ölümü rastgele, gelişigüzel, tesadüfert, kendiliğinden oluvermiş bir hadise olarak görmek yanlıştır. Hadiste ölümün Allah'ın takdirinde olduğu açık­ça bildirilmektedir. Kâinatta Allah'ın izni, müsaadesi, tasarruf ve takdiri dışında hangi hadise vardır ki, ölüm bunlardan biri olsun. Öyleyse hadiseye Allah'ın bir fiili olması açısından bakmak gerekir. Hiçbir işi mânâsız, gayesiz, boş, lüzum­suz ve zararlı olmayan Allah'ın bir tasarrufu ve takdirinden ibaret olan ölüm de birçok hikmetler taşımalıdır. Önemli bir hikmetini Rabbimiz bir âyetinde şöyle anlatmaktadır:

    "Hanginiz daha güzel işler yapacaksınız diye sizi imtihan etmek için ölümü de, hayatı da O yarattı."[74]

    Bir defa Onun yaratması olan hayat ne kadar güzelse, yine Onun bir fiili olan ölüm de o Ölçüde güzeldir. Çünkü Rahman, Rahîm, Hakim, Kerîm gibi nice mü­kemmel ismin sahibi olan sonsuz rahmet sahibi Allah'ın hiçbir çirkin, kötü ve za­rarlı fiili yoktur. Güzelden gelen güzel değil midir? O halde ölümün, sevimli ha­yatın sona ermesi, bütün zevk ve lezzetlerin bitmesi, çürüme, dağılma, toz toprak haline gelme gibi, çirkin görünen yüzüne bakıp "Çirkindir" hükmüne vara­mayız.

    O halde ölüm de güzelse bu güzellik neresindedir?

    Risale-i Nur Külliyatfnm bir çok yerinde gayet veciz ifadelerle anlatıldığı gibi ölüm bir hiçlik, yokluk; herşeyin bitip tükenmesi, yok olup gitme değildir. En aşa­ğı bir hayat tabakasında olan bir bitkinin ölümü dahi, hayattan daha mükemmel bir sanatı netice veriyor. Meselâ bir çekirdek toprak altında dağılıp parçalan­mak, kısacası ölmekle yok olmuyor, aksine daha mükemmel, daha güzel bir ha­yatı netice veriyor. Çıkan filiz büyüyüp zamanla binlerce meyve veren bir ağaç haline geliyor. Demek oluyor ki çekirdeğin ölümü, yeni ve daha üstün bir hayatın

    başlangıcı oluyor. Yediğimiz, içtiğimiz meyve ve sebzeler de midemizde öldük­ten sonra bağırsaklar ve damarlar yoluyla hücrelerimize gidip canlanmıyorlar mı?

    Peki en aşağı hayat tabakasında yer alan bir bitkinin ölümü böylesine harika bir hayatı netice veriyorsa, insan gibi üstün bir yaratığın ölümü nasıl yokluk ola­bilir? İnsan da kabir âleminde filiz ve âhirette de ebediyet ağacını netice vere­cektir.

    Diyebiliriz ki ölüm hayatın binbir türlü meşakkat, güçlük ve sıkıntılarından bir kurtuluştur. Dar, sıkıntılı, ızdıraplı, gürültülü, sıkıcı, bilhassa ihtiyarlar için ağır­laşmış hayat şartlarından, zindana dönmüş dünyadan çıkıştır. Geniş, rahat, fe­rahtı, sevinçli ve saadetlerle dofu, baki bir hayata, Cenab-ı Hakkın rahmetine geçiştir.

    Ölüm ebedî hayatın başlangıcıdır. Aslî vatanımız, Âdem babamızın memle­keti olan Cennete sevk oluştur.

    İnsan bu dünyada bir misafirdir ve Allah'a kullukla mükelleftir. Vazifesini ifa sadedinde nice ıztıraplara göğüs germek zorunda kalır. Ama dünya hayatının geçiciliğini, birgün bütün bu çilelerin biteceğini, en küçük bir iyiliğinin dahi mükâ-fatsız kalmayacağını düşünür, tam bir sabırla dayanır. Dünyayı âhiretin bir bek­leme salonu gibi görür, güçlüklere göğüs gerer. Birgün ölüm gelir, onun için ter­his tezkeresi yerine geçer. Çünkü artık hayat vazifesi bitmiş, paydos verilmiş, mükâfat alma zamanı yaklaşmıştır.

    Ölüm, ruhun beden evini terkedişi, ruhlar âlemine uçuşudur. Bedende misafi-reten bulunan ruh Berzah âlemi dediğimiz âleme gider. Yalnız kabirde olan be­deniyle de irtibat halindedir. Bedenin çürümesinin ise ruha hiçbir zararı yoktur. Tıpkı bu bir insanın elbisesinin toprağa gömülüp çürüdüğü halde kendisine bir-şey olmamasına benzer. Beden elbisesini Cenab-ı Hak, Kıyametten sonra yeni baştan inşa edecek, ruhu bedene göndermekle o bedeni yeniden canlandıra­caktır. ...

    Ölüm bir yer değiştirme ve bir yayladan diğer bir yaylaya gitme gibi bir göç hadisesidir. Dünyadan başta Sevgili Peygamberimiz olmak üzere yüz yirmi dört bin peygamber, yüz yirmi dört milyon evliya baba, anne, dede, teyze, hala, kar­deş gibi kabir âlemine göç etmiş sayısız sevdiklerimize bir kavuşmadır. Demek ölüm bir ayrılık değil, bir kavuşmadır. Bu kavuşma hadisesini dinî meselelere orijinal yorumlar getirmekle tanınan çağımızın büyük âlimlerinden Bediüzzaman Said Nursî, Sözler isimli eserinde bir misalle şöyle anlatır:

    "Meselâ şu karyede (yanî Barla'da) iki adam bulunur. Birisinin yüzde doksan dokuz ahbabı İstanbul'a gitmişler, güzelce yaşıyorlar. Yalnız birtek burada kal­mış. O dahi oraya gidecek? Bunun için şu adam İstanbul'a müştaktır; orayı dü­şünür. Ahbaba kavuşmak ister. Ne vakit ona denilse, 'Oraya git'; sevinip, güle-rek gider. İkinci adam ise, yüzde doksan dokuz dostları buradan gitmişler; bir kısmı mahvolmuşlar, bir kısmı ne görür, ne de görünür yerlere sokulmuşlar. Pe­rişan olup gitmişler, zanneder. Şu bîçare adam ise, bütün onlara bedel y.alnız bir misafire ünsiyet edip [yakınlık duyup] teselli buimak ister. Onunla o eiîm âlâm-ı firakı [ayrılık acılarını] kapamak ister.

    "Ey nefis! Başta Habibullah, bütün ahbabın, kabrin öbür tarafındadırlar. Bu­rada kalan bir iki tane ise, onlar da gidiyorlar. Ölümden ürküp, kabirden korkup, başını çevirme. Merdane kabre bak, dinle ne talep eder. Erkekcesine ölümün yüzüne gül; bak ne ister. Sakın gafil olup ikinci adama benzeme.[75]

    Yine Bedîüzzaman görünüşte korkunç görülen öiümün bir yer değiştirme, dünyadan kabre geçiş ve dost ve sevgililere bir kavuşma olduğunu Mesnevî-i Nuriye isimli eserinde şöyle bir misâlle anlatır:

    "Eğer İmam-ı Rabbânî Ahmed-i Farukî bugün Hindistan'da hayattadır diye ziyaretine bir davet vuku bulsa, bütün zahmetlere ve tehlikelere katlanarak ziya­retine gideceğim. Binâenaleyh, İncil'de 'Ahmed,' Tevrat'ta 'Ahyed,' Kur'ân'da 'Muhammed' ismiyle müsemmâ [isimlendirilen] iki cihanın güneşi kabrin arka ta­rafında milyonlarca Farukî Ahmedler ile muhat [kuşatılmış] olarak sakindir. On­ların ziyaretlerine gitmek için niye acele etmiyoruz. Geri kalmak hatadır.[76]

    Ruhlara ürperti veren, dehşetli ölüm işte îman dürbünüyle böylesine sevimli ve cana yakın hale gelir. Onun içindir ki ölümün gerçek mahiyetini bilen büyük­ler ölümü sevmiş, gülerek karşılamışlardır.

    Buraya kadar anlattığımız ölümün saadet getiren yönüdür. Yine hadisten an­laşıldığı gibi ölümün bir de azap getiren yönü vardır. "Kabir ya Cennet bahçele­rinden bir bahçe, ya da Cehennem çukurlarından bir çukurdur"[77] hadisi de bunu anlatır. Kabir hayatı Kıyamete kadar sürer. İnsan, amelinin durumuna göre ya azap, ya da saadet görür. .

    Allah'a ve âhirete inanmayanlar için kabir bir azap çukurudur. İnançsızlar, ölümü yokluk olarak gördükleri için ölüm hem kendilerini, hem de bütün sevdik­lerini asan bir darağacı haline gelir, devamlı azap çektirir, idamlığın acısını tat­tırır.

    Allah'a ve âhirete inandığı halde inancına zıt bir hayat sürenler için ise kabir bir haps-i münferide, yani tek kişilik bir hücreye dönüşür. Günahları ölçüsünde ızdırap çekerler.

    Allah'a ve âhirete inanıp inandığı gibi ömür sürenler için ise kabir Cennet bahçesine açılan bir kapı olur. Öylesine mutlu bir hayat sürerler ki Kıyametin ne zaman geldiğinin bile farkına varmazlar.



    55. [1:107, Hadîs No: 961

    Enes (r.a.) Resûl-ü Ekremden (a.s.m.) rivayet ediyor:

    Yetimlerin malını kendileri namına çalıştırın. Tâ ki zekât onu ye­mesin.[78]



    Yüce Rabbimiz pekçok âyet-i kerimede yetimlere iyilik yapmayı, onlara ih­sanda bulunmayı emrediyor.[79] Şu âyet-i kerimede de yetimlerin mallarını koru­mayı emrediyor ve şöyle buyuruyor:

    "Sana bir de yetimlerden soruyorlar. De ki: Onların durumunu düzeltmek, hi­maye altına alıp mallannı korumak hayırlıdır. Eğer onlarla karışır, bir arada ya­şarsanız, zâten onlar sizin kardeşlerin izdir. Allah ı&lah edenle ifsâd edeni birbi­rinden ayırır; kimin hangi niyetle yetim malına yaklaştığını bilir."[80]

    Peygamberimizin de yetimleri himaye ile ilgili pekçok hadisleri vardır. Bu ha­dislerinde de yetim malını korumayı emrediyor.

    İmam Şafiî gibi bâzı âiimlere göre bir yetime miras olarak kalan para, zekât düşecek miktardaysa, velîsi onun malından onun namına zekâtını verir. Bu du­rumda her yıl zekât verile verile yetimin malı gittikçe erir. İşte Peygamberimiz bu hadislerinde yetimleri görüp gözetenlere bir vazife yüklüyor. Zekâtın onların malını yiyip bitirmemesi için mallarını onlar namına çalıştırmalarını tavsiye edi­yor. Mala zekât düşüp düşmemesi de mühim değildir. Yetimin malt zekât düş­meyecek kadar az olsa da velî onun malını yetimin nâmına çalıştırabilir. Vela­yeti altındaki yetim yetişkin çağa geldiğinde, veli kârı İle birlikte maiını kendisine teslim eder. Yüce Rabbimiz bununla ilgili olarak da şöyle buyuruyor:

    "Yetişkin çağa geldiklerinde yetimlere mallarını verin. Helâli harama değiş­meyin. Onların malını kendi malınıza katmak suretiyle de yemeyin. Şüphesiz o pek büyük bir günahtır." [81]



    56. [1:108, Hadîs No: 97]

    Ebû Derdâ (r.a.) rivayet ediyor:

    Kalbinin yumuşamasını ve ihtiyacına kavuşmayı ister misin? Öyle ise yetime merhamet et, başını okşa, yiyeceğinden ona yedir ki, kal­bin yumuşasm ve ihtiyacına kavuşasm.[82]



    57. [1:109, Hadîs No: 98]

    Ebû Hüreyre (r.a,) rivayet ediyor:

    Allah İbrahim'i dost, Musa'yı sırdaş edindi. Beni de Habib edindi. Sonra şöyle buyurdu: 'İzzet ve büyüklüğüm hakkı için seni dostum ve sırdaşımdan üstün tuttum."[83]



    58-[1:109, Hadîs No: 99]

    Ali'den (r.a.) rivayetle:

    Sirval edininiz. Çünkü, o elbisenin en iyi örtenidir. Dışarı çıktıkla­rında hanımlarınızı da onunla koruyunuz:[84].



    Kadın olsun, erkek olsun Araplardan bazıları entarilerinin altına birşey giymi­yorlardı. Bu giyim şekli her ne kadar tesettürü temin ediyorsa da, açılma riskin­den emin değildi. İşte Peygamberimiz tesettürün sağlam bir şekilde temin edile­bilmesi için ayrıca sirval giyilmesini de tavsiye etmiştir. Sirval, entarinin altından giyilen şalvar tipinde, geniş ve rahat bir giysidir.

    Hadiste tesettürün en sağlam şekilde yapılabilmesine dikkat çekilmektedir. İslâmın çerçevesini çizdiği tesettür şekline uyulduktan sonra örf ve âdete göre değişen çeşitli elbiseler giyilebilir, Nitekim günümüzde her Müslüman millet, kendi örf ve âdetine göre örtün m ektedir.



    59- [1:112, Hadîs No: 103]

    Ümmü Hâni (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivayet ediyor ki:

    Koyun edinin. Çünkü o berekettir.[85]



    60-[1:113, Hadîs No: 104]

    Hüseyin bin Ali'den rivayet ediyor:

    İyilik yapmak suretiyle fakirlerin yanında bir yatırımınız bulun­sun. Çünkü Kıyamet günü zenginlik sırası onlarındır.[86]



    61- [1:114, Hadîs No: 106]

    Enes (r.a) rivayet ediyor ki: ,

    Şaşırtıcı derecede büyük iftiranın ne olduğunu biliyor musunuz? Aralarını bozmak için insanlar arasında söz taşımaktır.[87]



    62. - [1:115, Hadîs No: 109]

    Behz bin Hakîm rivayet ediyor:

    Açıktan günah işleyenleri anlatmaktan niçin çekiniyorsunuz? İn­sanlar onları ne zaman tanıyacak? Onun vasıflarını anlatın ki, insan­lar onlardan sakınsınlar.[88]



    Dini tabiriyle "fasık-ı mütecahir" denilen, fenalıktan sıkılmayan, aksine işledi­ği kötülükle iftihar eden, ballandıra ballandıra anlatan, yaptığı zulümden lezzet alan ve sıkılmadan açıktan işleyen kimseler bulaşıcı hastalık mikrobu taşıyan kimseler gibidir. Eğer bunlara karşı tedbir alınmazsa cemiyete bu pis hastalığın bulaşması kaçınılmaz olur. Böyle kimselerin kötülüklerinin diğer kimselere de bulaşmaması için bir nevi manevî karantina uygulanmalıdır. Bunlara karşı ilk tedbirin nasıl ofması gerektiğini anlatırken, Peygamberimiz (as.m.-) bunları teş­hir etmek gerektiğini, çekinilmemesini tavsiye ediyor. İnsanlar onları tanımalı ki şerlerinden uzak kalsın, sakınılsın.

    Elbette ıslahı mümkünse güzellikle îkaz edilmeli, ama laftan, sözden anla­mayan cinsten iseler ve günahlarından pişmanlık duymayıp alenen işlemeye devam ediyorlarsa, diğer insanları onlardan kaçındırmak için şer ve kötülüklerini anlatmak gıybet olmaz, aksine Resûlullahın tavsiyesine uygun bir davranış olur. Tâ ki en önemli özelliklerinden biri "iyiliği emr
  • 1) Mehdi Aleyhisselam’ın Gelmesi
    Ahir zamanda Muhammed bin Abdullah isimli Ehli Beyt’ten birisi, doğu tarafından çıkacak ve Allah onunla bu dini güçlendirecektir. O kişi, Fatıma (Radiyallahu Anha)’nın soyundan, Hasan (Radiyallahu Anhuma) yoluyla gelir. Alnı şakaklarına kadar açık, burnu uzun ve kıvrık, uç tarafı ince ve ortası kemerlidir.

    Doğu tarafından, bayrakları siyah olan bir topluluk onun zaferine yardımcı olacak, onun alt yapısını kuracak ve ordusunu oluşturacaktır.

    Allah (Azze ve Celle) bir gecede Mehdi (Aleyhisselam)’ı ıslah eder ve eski halinden başka bir hale çevirir. O insanların arasında anlaşmazlıkların ve depremlerin olduğu bir zamanda ortaya çıkacaktır. Yeryüzü ondan önce zulüm ve haksızlıklarla dolu olduğu gibi, onun gelmesiyle adalet ve doğrulukla dolacaktır. Gökte ve yerde bulunan herkes ondan razı olacaktır.

    Yedi sene idarede bulunacak, onun zamanında Allah-u Teâlâ bol yağmur yağdıracak, yerden de bolca ürün çıkacak, mal sayılamayacak kadar çoğalacak ve ümmet arasında eşit olarak paylaştırılacaktır. İsa (Aleyhisselam) gökten inince onun arkasında namaz kılacaktır.

    Müslim 156/247, Ebu Davud 4282, 4285, Tirmizi 2331, 2333, İbni Mace 4082, 4086, Ahmed 1/84, 645, 3571, 3573, 4098, 4279, Mecmau’z-Zevaid 7/313, 314, Hâkim 4/557, 558, Albâni Sahiha 711, Albâni Sahihu’l-Cami 6734, 6736

    Mehdi (Aleyhisselam)’ın gelişiyle ilgili hadisler mütevatir derecesinde olup Ehli Sünnet âlimlerine göre onun gelmesine iman etmek vaciptir. Bu hadisleri Muhammed bin Cafer el-Kettanî, ‘Mütevatir Hadisler’ ismiyle tercüme edilen kitabında derlemiştir.

    2) Mesih Deccal’in Gelmesi
    Mesih kelimesinin 50 tane manası vardır. Bunların içinde ‘doğru söyleyen’ ile ‘saptıran yalancı’ gibi birbirinin zıddı manalar da vardır.

    Allah-u Teâlâ iki tane mesih yaratmıştır ki, biri diğerinin zıddıdır. Mesih İsa (Aleyhisselam) doğru söyleyen ve insanlara doğru yolu gösterendir.

    Mesih Deccal ise, insanlık için yaratılmış en büyük fitnelerden birisi olup çok yalan söyleyen ve insanları saptırandır. Ona Mesih denme sebebi iki gözünden birinin silik olması veya yeryüzünün tamamını kırk günde dolaşarak ayak basmadık bir yer bırakmayacak olması da olabilir.

    Deccal ise, mübalağalı ism-i fail olup anlamı, görülmemiş ve duyulmamış yalanlar söyleyerek hakkı batıla karıştıran, gerçeği ters çeviren demektir.

    Deccal denilince akla, çok yalan söyleyen kişi gelmekle beraber asıl kastedilen kıyametin kopmasından önce ortaya çıkıp insanları olağanüstü haller göstererek saptıracak olan Âdemoğullarından bir insandır. İnsanlar onu bilsinler ve sakınsınlar diye birçok özellikleri Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tarafından bizlere bildirilmiştir.

    Deccal’in Biyografisi ve Yapacağı Şeyler
    1) Deccal Yahudi’dir!

    2) Deccal Kâfirdir!

    3) Deccal Kısırdır!

    4) Deccal, İnsanı Öldürüp Diriltir!

    5) Deccal, Çok Kuvvetlidir!

    6) Deccal, Çok Hızlıdır!

    7) Deccal, Kalın Boyunludur.

    8) Deccal’in Alnı Açıktır.

    9) Deccal, Kırmızı Yüzlüdür.

    10) Deccal, İri Yarı Biridir.

    11) Deccal, Kısa Boyludur.

    12) Deccal’in Bacakarının Arası Açıktır.

    13) Deccal, Sevimsizdir.

    14) Deccal, Gençtir.

    15) Deccal, Çukur ve Tümsek Olmayan Bir Halde Silme Düzdür.

    16) Deccal’in Saçı Oldukça Kıvırcıktır!

    17) Deccal’in İki Gözü Arasında Kâfir Yazılıdır!

    18) Deccal’in Gözü Cam Gibi Yeşildir!

    19) Deccal’in Sağ Gözü Kör veya Şaşıdır!

    20) Deccal’in Sol Gözü Sönük veya İçi Çıkartılmış Üzüm Tanesi Gibidir!

    21) Deccal’in Ayakları Dengesiz ve Çarpıktır!

    22) Deccal’in Yanında Akar İki Nehir Vardır!

    23) Deccal, Gökyüzüne Emrettiğinde Yağmur Yağar!

    24) Deccal, Toprağa Emrettiğinde Sebze ve Meyve Çıkar!

    25) Deccal, Toprağa Emrettiğinde Hazinelerini Çıkartır!

    26) Deccal, Hayvanların Memelerindeki Sütünü Artırır!

    27) Deccal, Sebzelerin ve Meyvelerin Bereketini Artırır!

    28) Deccal’in Yanında Ekmekten ve Etten Dağlar Vardır!

    Buhari 6976, 6980, Müslim 2933, 2934, 2937, 2942, Ebu Davud 4316, 4320, Ahmed 2/291, 7892, 4/20, 16368

    Muaz (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Beytü’l-Makdis’in imarı Medine’nin harabına, Medine’nin harabı büyük savaşın çıkışına, büyük savaşın çıkışı İstanbul’un fethine, İstanbul’un fethi de Deccal’in çıkışına delalet eder’ buyurdu.”

    Ebu Davud 4294

    Deccal’in ortaya çıkışı ile öldürülüşü arasında cereyan edecek olaylar ise şunlardır:

    Şam ile Irak arasında Horasan’da ortaya çıkar, İsbehan Yahudilerinden yetmiş bin kişi ona tâbi olur. Yeryüzünde kırk gün kalır ve iki mukaddes belde olan Mekke ile Medine dışında ayak basmadık bir yer bırakmaz.

    Bu kırk günden birincisinin uzunluğu bir sene gibi, ikincisinin uzunluğu bir ay gibi, üçüncüsünün uzunluğu bir hafta gibi ve kalan günler de bilinen günler gibidir. Toplam olarak yeryüzünde 439 gün kalır.

    Dolaştığı beldelerde insanları kendisinin ilahlığını tanımaya davet eder, davetine inanalar için göğe emreder de yağmur yağar, toprağa emreder de her türlü bitkiyi çıkarır. Davetini kabul etmeyenlere şiddetli musibetler ve kıtlık isabet eder. Deccal bir harabeye uğrayarak içindeki hazineleri çıkarmasını emreder. Bunun üzerine oranın hazineleri, bal arılarının arı beyinin peşinden gittiği gibi Deccal’in peşi sıra giderler.

    Onun yanında ekmekten ve etten dağlar ile iki tane akarsu vardır ki, bunlardan birisi beyaz bir su, diğeri de alevlenen bir ateştir. Hâlbuki bunların aslı tam tersi olup ateş gibi olan, serin bir su, su gibi olan da bir ateştir.

    Deccal genç bir mü’mini öldürüp diriltir. Ancak o genç, onun yalancı Mesih Deccal olduğunu ilan eder, buna karşın Deccal ona bir daha zarar veremez. Nihayet İsa (Aleyhisselam) gökten iner ve Beytü’l-Makdis Kudüs civarında onu öldürerek bu büyük fitneyi ortadan kaldırır.

    Müslim 2934, 2937, 2939, 2942, 2944, Buhari 6979, İbni Mace 4072

    Deccal ortaya çıktığında şerrinden korunmak için şunlar yapılmalıdır:

    1) Ondan uzak durulmalı.

    2) Karşılaşmaktan kaçılamamışsa davetine uyulmamalıdır. Çünkü onun iddia ettiği gibi bir ilah olmadığına dair çokça alamet vardır. Gözünün şaşı olması, bir insan oluşu, alnında ‘kâfir’ yazması, genci öldürememesi gibi.

    3) Ateşine girmek ya da suyundan içmek zorunda kalınırsa ateşine girilmelidir.

    4) Kehf Sûresi’nin ilk 10 ayeti ezberlenmeli ve o görüldüğünde Kehf Sûresi okunmalıdır. Bunlar da onun şerrinden korunmaya yardımcıdır.

    Müslim 809/257, 2934, 2937, Ebu Davud 4315, 4319, 4321, 4323

    Mesih Deccal’in kıyamete yakın bir vakitte ortaya çıkacağı ve bazı olağanüstü şeyler göstereceği ile ilgili hadisler mütevatir olup Muhammed bin Cafer el-Kettanî, ‘Mütevatir Hadisler’ isimli kitabında bu hadisler hakkında bilgi vermiştir.

    3) İsa Mesih Aleyhisselam’ın Yeryüzüne İnmesi
    Mesihlerin ikincisidir. Allah (Azze ve Celle) onu babası olmaksızın Meryem (Aleyhesselam)’dan doğmasını takdir ettiği, Allah’ın kelimesi ve kendinden bir ruh olan İsa (Aleyhisselam)’dır.

    Nisa 171

    Bilindiği gibi İsa (Aleyhisselam), Ben-i İsrail’e yani Yahudilere gönderilen Nebilerden birisiydi. Onlar birçok nebiyi öldürdükleri gibi onu da öldürmek istediler. Ancak Allah-u Teâlâ buna müsaade etmedi ve onu kendi katına yükseltti.

    Allah-u Teâlâ, Kur’an’ı Kerim’de İsa (Aleyhisselam)’ın öldürülmediğini ve çarmıhada gerilmediğini, başka birinin ona benzetildiğini ve o benzetilen kişiyi öldürdüklerini, Allah’ın İsa’yı kendine yükselttiğini, dolayısıyla halen diri olduğunu haber vermektedir. Allah-u Teâlâ, Kur’an’ı Kerim’de İsa (Aleyhisselam)’ın kıyametin yaklaşması hakkında bir alamet olduğunu bildirmektedir. Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

    “Biz Allah’ın Rasulü olan Meryem oğlu İsa’yı öldürdük demelerinden dolayı Yahudileri yıldırım çarptı. Oysa onu öldürmediler ve asmadılar. Fakat o öldürdükleri kendilerine İsa’ya benzetildi. Onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, ondan yana kuşku içindedirler. Bu hususta tam bir bilgileri yoktur, sadece zanna uyuyorlar. Onu yakînen öldürmediler. Bilakis Allah onu kendisine yükseltti. Allah Azîz’dir, Hakîm’dir.”

    Nisa 157, 158

    Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

    “Muhakkak ki o (İsa), kıyamet saati için bir bilgidir…”

    Zuhruf 61

    İsa (Aleyhisselam) hakkında Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den varid olan hadisten anlaşıldığına göre kıyamet saati yaklaşıp Deccal ortaya çıktığı esnada İsa (Aleyhisselam) bir sabah vakti adaletli bir hakem olarak Şam’ın doğusundaki beyaz bir minarenin yanına, ellerini iki meleğin kanatlarına koyarak inecektir.

    Müslümanların imamının arkasında sabah namazını kılacak, Mesih Deccal’i öldürecek ve Müslümanlar onun taraftarı olan Yahudilerin köklerini büyük bir savaş neticesinde yeryüzünden sileceklerdir.

    İsa (Aleyhisselam), yeryüzünde Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in şeriatı ile hükmederek Hristiyanların tazim ettikleri haçı kıracak, aslen yenmesi haram olan ve Hristiyanlarca etinin yenmesi helal sayılan domuzu öldürecek ve cizyeyi kaldıracaktır. Çünkü Ehli Kitabı İslam dinine zorlayacak, aksi takdirde cizyeyi kabul etmeyip onlarla İslam üzere savaşacaktır.

    Allah onun zamanında İslam dışındaki tüm dinleri ortadan kaldıracak ve İslam yeryüzündeki tek din olacaktır. İsa (Aleyhisselam), Ye’cüc ve Me’cüc kavimlerine karşı Müslümanları bir kaleye sığındıracak ve Allah-u Teâlâ, onun duasının bereketiyle o iki kavmi bir gecede helak edecektir.

    İsa (Aleyhisselam) yeryüzünde toplam kırk sene kalacak, bu dönemde dünya bolluk ve bereketle, huzur ve asayişle dolacak, kimse kabul etmeyecek derecede mal çoğalacak, vahşi hayvanlarla evcil hayvanlar ve insanlar bir arada yaşayacak, kimse kimseye rahatsızlık ve zarar vermeyecektir.

    İsa (Aleyhisselam), umre ve hac ibadetlerini yerine getirmek için telbiye getirecektir. Eceli geldiğinde de vefat edecek ve Müslümanlar ona cenaze namazı kılacaklardır.

    Buhari 3263, 3264, Müslim 155/242, 246, 156/247, 2897/34, 2937/110, Ebu Davud 4324, Ahmed 2/406, 9259, 9630, 9632

    İsa Aleyhisselam’ın Biyografisi
    İsa (Aleyhisselam), hamamdan yeni çıkmış gibi kızıl, buğday tenli, esmerlerin en güzelinden, kıvırcık uzun saçlı, saçları taranmış, orta boylu ve geniş göğüslüdür. Yeryüzüne indiği anda üzerinde sarımsı iki parça elbise bulunacak, başını eğdiğinde su damlayacak ve başını kaldırdığında su damlacıkları inci taneleri gibi dökülecektir.

    Nefesi, gözünün gördüğü yere kadar yayılacaktır. İsa (Aleyhisselam)’ın nefesini hisseden her kâfir derhal ölecektir. Beytü’l-Makdis’e yakın ve bilinen bir belde olan Lüdd Kapısı civarında Deccal ile karşılaştıklarında, Deccal tuzun suda eridiği gibi eriyecek ancak İsa (Aleyhisselam) onu kendi elleriyle öldürecektir.

    İsa (Aleyhisselam)’ın yeryüzünde kalacağı süre hakkında sahih olarak iki rivayet vardır, 7 ve 40 sene. Âlimler bu rivayetlerin arasını şöyle cem etmişlerdir:

    İsa (Aleyhisselam)’ın göğe yükseltildiğinde 33 yaşında olduğuna dair rivayetler vardır. Dünyaya inmesinden sonra ise yedi sene daha kalacak ve toplam ömrü kırk yaş olacaktır. En doğrusunu Allah bilir.

    Buhari 3257, 3259, Müslim 168/272, 169/273, 2937/110, 2940/116, Ebu Davud 4324

    Mehdi (Aleyhisselam)’ın gönderilişi ve Deccal’in ortaya çıkması ile ilgili hadisler gibi İsa Mesih (Aleyhisselam)’ın yere inişiyle ilgili hadisler de mütevatir olup Muhammed bin Cafer el-Kettanî, ‘Mütevatir Hadisler’ isimli kitabında bu hadisler hakkında bilgi vermiştir. Dolayısıyla bu hadislere iman edip kabullenmek vaciptir! İnkâr etmek ise kişinin durumunu tehlikeye düşürür. Yani küfürdür.

    Bununla beraber tarih boyunca ümmetin önemli bir kesimi tarafından yapıldığı gibi; Mehdi’nin gönderilişi ve İsa (Aleyhisselam)’ın yeryüzüne inişi ile ümmetin toparlanma sürecine girecek olması uyuşukluk ve tembelliğe bir kalkan yapılmamalı, İslam’ın bize öğrettiği gibi ümmet bilincini yayarak ve yaşatarak bir duvarın tuğlaları gibi olmaya gayret gösterilmeli ve Allah-u Teâlâ’nın:

    “Mü’minler ancak kardeştirler…” Hucurat 10 Ayeti daima bizim şiarımız olmalıdır.

    4) Ye’cüc ve Me’cüc’ün Ortaya Çıkışı
    Allah-u Teâlâ, İsa (Aleyhisselam)’ın eliyle Deccal fitnesini ortadan kaldırdıktan sonra diğer büyük bir fesat daha ortaya çıkacaktır ki o da, Ye’cüc ve Me’cüc isimli iki kavmin yeryüzünü istila etmeleridir. Bu olay İsa (Aleyhisselam) henüz hayattayken olacaktır.

    Allah-u Teâlâ, Kur’an’da iki yerde bu iki kavimden bahsetmektedir.

    Kehf 94, 98, Enbiya 96, 97

    Tefsirlerde aktarılan bilgilere göre Ye’cüc ve Me’cüc kavimlerinin soyu Nûh (Aleyhisselam)’ın oğlu Yâfis’e dayanmaktadır. Nitekim Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyuruyor:

    “Nuh’un çocukları üç tanedir. Sâm, Hâm ve Yâfis. Sâm Arapların atası, Yâfis Rumların (Türklerin) atası ve Hâm da Habeşlilerin (Sudanlıların) atasıdır.”

    Ahmed 5/10, 11, 20375

    Kehf suresinde anlatıldığı gibi, Zü’l-Karneyn (Aleyhisselam) hemen hemen hiç söz anlamayan bir kavme uğradı. Bu kavim kendilerine zarar veren Ye’cüc ve Me’cüc kavimlerini ona şikâyet ettiler ve onlarla kendi aralarına onların geçmelerini engelleyecek tarzda bir set yapmasını istediler.

    Bunun üzerine Zü’l-Karneyn (Aleyhisselam) geçidin iki yanına genişliğine ve yüksekliğine dolduracak şekilde demir kütlelerini yığdırtarak bunları yaktırdı. Nihayet demirler kor halini alınca erimiş bakır istedi ve o korun üzerine döktürdü. Nihayet bu, Ye’cüc ve Me’cüc kavimlerinin delmeye ve aşmaya güç yetiremeyecekleri şekilde muhkem bir set oldu.

    Katade (Rahmetullahi Aleyh) bu settin çizgili bir elbise gibi olduğunu, bir kısmının siyah ve diğer kısmının kırmızı renkli olduğunu söylemiştir.

    Camiu Li Ahkami’l-Kur’an 11/131

    Hicri 227-232 yılları arasında halifelik yapan zalim Harun el-Vâsık iktidarı döneminde bazı emîrlerini bir akıncı birliği ile beraber bu setti görmek üzere gönderdi ve yerini tespit etmelerini istedi. Onlar uzun mesafeler katederek onu buldular. Set fevkalade yüksek ve erişilmez idi, ona ve çevresindeki dağlara güç yetirilemeyecek gibiydi.

    Oranın yapısı demir ve bakırdandı, üzerinde büyük kilitler olan büyükçe bir kapısı vardı, oradaki burçlardan birinde kerpiçler ve işçi kalıntıları mevcuttu, settin yanında da komşu krallıklardan bekçiler bulunmaktaydı. Bu birliğin oraya gidişi ile memleketlerine dönüşü arası iki seneden fazla sürmüştü.

    İbni Kesir Tefsiri 10/5081, 5082

    Bu iki kavim o günden beri bu seddi delmeye çalışmaktadırlar. Her gün seddi bir miktar delerler. Nihayet güneşin ışığını görmeye yaklaşınca başlarındaki amirleri:

    −Kazıyı bırakıp dönün, kalanı yarın kazarız, der. Allah (Azze ve Celle)’de seddi eskisi gibi sağlam hale getirir. Allah’ın dilediği vakte kadar bu olay sürekli tekrar eder. Nihayet onların vakitleri tamamlanıp Allah onları insanların üzerine göndermeyi dilediğinde onlar seddi yine kazarlar ve delme işini tamamlamaya yaklaştıklarında amirleri:

    −Kazıyı bırakıp dönün, inşallah yarın kazarsınız, diyerek istisnada bulunur. Ertesi gün seddin yanına vardıklarında onu inşa olmuş halde değil de bıraktıkları gibi bulurlar ve seddin kalanını kazarak yeryüzü halkının üzerine saldırırlar.

    Bu esnada Allah-u Teâlâ, İsa (Aleyhisselam)’a:

    −Ben şimdi Bana ait olan birtakım kullar çıkardım. Hiç kimsenin onlarla savaşmaya gücü yetmez. Bu sebeple sen yanındaki kullarımı Tûr dağına sığındır ve orayı onlar için sağlam bir sığınak ve kale yap! diye vahyeder.

    Seddi delen Ye’cüc ve Me’cüc kavimleri insanlara saldırırlar, canlarını ve mallarını ifsad ederler, yeryüzündeki bütün suları içerler. Hatta bu iki kavim şu an İsrail sınırları içinde Hayfa kentinin doğusunda bulunan Taberiye gölüne uğrar ve suyunu içmeye başlarlar. Kalabalığın sonu oraya uğrar, su bulamayınca şaşırırlar da:

    −Yemin olsun bir zamanlar burada su vardı, derler. Onlar öyle kalabalıktırlar ki, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) onların kalabalıklığını bize bir kutsî hadiste şöyle haber verir:

    “Cehenneme gönderileceklerin miktarı her 1000 kişiden 999’udur.

    Ashâbın:

    −Geriye kalan o binde bir hangimiz olabilir? sorusuna Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle cevap vererek ümmetini sevindirmiştir:

    −“Sevinin, sizden her bir kişiye karşılık Ye’cüc ve Me’cüc’den 999 kişi vardır. Sizler mahşer halkının toplamı içinde beyaz bir öküzün derisindeki siyah bir tüy veya siyah bir öküzün derisindeki beyaz bir tüy mesabesindesiniz…”

    Buhari 4576, Müslim 222/379

    Bu iki kavim yeryüzüne hâkim olurlar. En son olarak İsa (Aleyhisselam) ve yanındakileri Tûr dağında kuşatıp oraya hapsederler. Öyle ki, yiyecek ve içeceklerin tükenmesi, temin de edilememesi sebebiyle o Müslümanların her birine verilecek bir öküz kafası yüz altından değerli olacaktır.

    Yeryüzü halkının işini bitirdiklerine kanaat edildiğinde Ye’cüc ve Me’cüc kavminden bir kişi:

    −Şu yeryüzü halkının işini bitirdik, şimdi gökyüzü halkıyla savaşacağız, der. Onlardan birisi mızrağını göğe doğru fırlatır ve Allah’ın dilemesiyle o mızrak kana bulanmış olarak yere düşer. Bunun üzerine onlar büyüklenerek:

    −Gökyüzü halkını da öldürdük, derler. Müteakiben İsa (Aleyhisselam) ve arkadaşları Allah-u Teâlâ’ya dua ve niyazda bulunurlar da, Allah-u Teâlâ o iki kavmin üzerine, boyunlarına musallat olacak deve ve davarların burunlarında bulunan bir kurtçuk gönderir. Bu kurtçuklar onları boğazlarından yakalar. Onlar çekirge sürüsünün ölümü gibi ölürler ve birbirlerinin üstüne yığılıp kalırlar.

    Ertesi gün onların helak oldukları anlaşılınca İsa (Aleyhisselam) ve arkadaşları sığındıkları kaleden inerler. Yeryüzünde bu iki kavmin fertlerinin yağlarının ve pis kokularının doldurmadığı bir karış yer bulunmaz.

    Müslümanlar ellerinde kalan hayvanları salıverirler ancak o iki kavmin leşleri dışında bir yiyecek bulamazlar. Onların leşlerini yiyerek ot yiyip semizlendikleri gibi semizlenirler ve memeleri sütle dolar. Müslümanlar onların ok, yay ve kalkanlarından yedi yıl boyunca ateş yakarlar.

    İsa (Aleyhisselam) ve arkadaşları Allah’a niyazda bulunurlar ve Allah birtakım kuşlar gönderir. Bu kuşlar o kokmuş cesetleri Allah’ın dilediği bir yere taşırlar. Sonra Allah-u Teâlâ şiddetli bir yağmur gönderir, o yağmur her tarafı yıkayıp temizler, ayna gibi parlatır. Sonra yere:

    −Ürünlerini bitir, bereketini geri getir, denilir. Öyle ki, bir kalabalık bir tek nar ile doyar, onun kabuğunun altında gölgelenir. Süt bereketlenir de bir sağmal hayvandan sağılan süt kalabalık bir cemaate yeter.

    Bolluk ve bereket yeniden çoğalır, huzur ve asayiş artar. İsa (Aleyhisselam) vefat eder, halk onun üzerine cenaze namazını kılar. İnsanlar bu haldeyken Allah-u Teâlâ tatlı bir rüzgâr gönderir, o rüzgâr Müslüman olan insanları koltuk altlarından yakalar ve ruhlarını alır. Artık geriye kıyametin tepelerine kopacağı en şerli insanlar topluluğu kalır.

    Müslim 2937/110, Tirmizi 2341, 3359, İbni Mace 4075, 4076, 4079, 4080

    5) Üç Büyük Çöküntü (Hasıf)
    Kıyametin kopmasından önce vuku bulacak büyük alametlerin zikredildiği hadiste üç büyük hasıftan bahsedilmekte, ancak bunun teferruatı hakkında pek bilgi verilmemektedir.

    Müslim 2901/39, Ebu Davud 4311, Tirmizi 2274, İbni Mace 4055

    Hasıf, yere batma ve yerin çökmesi şeklinde olur. Nitekim eski ümmetlerden bazısı işledikleri günahlardan dolayı yere batırılarak cezalandırılmıştır. Kibirli bir şekilde yolda yürürken yere batırılan ve kıyamet gününe kadar da batırılacağı haber verilen kişi de bu şekilde cezalandırılanlardandır.

    Buhari 5850

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in haber verdiğine göre bu ümmetten de yere batırılarak cezalandırılacak olanlar bulunacaktır ki, bunlar kaderciler ve zındıklardır.

    Ahmed 2/91, 5639, 5867, 6208, Tirmizi 2280, İbni Mace 4061

    Kıyametin büyük alametlerinden biri olarak zikredilen bu hasıf, yerin çökmesi şeklinde olacaktır. Bu çöküntülerden birisi yeryüzünün doğusunda, diğeri batısında ve üçüncüsü de Arap yarımadasında olacaktır. Bu çöküntüler henüz gerçekleşmemiştir, şimdiye kadar gerçekleşen irili ufaklı çöküntüler küçük çöküntü kısmından olup küçük alametler kısmındandır, Allah en doğrusunu bilendir.

    6) Duhân (Duman)
    Kıyametin büyük alametlerinden dumandır bu duman hakkında Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

    “Göğün, insanları bürüyerek açık bir duman çıkaracağı günü gözetle! Bu, elem verici bir azaptır. (İşte o zaman insanlar):

    −Rabbimiz! Bizden (bu) azabı kaldır, doğrusu biz artık iman edenleriz. (derler)”

    Duhân 10, 12

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’de bu duman hadisesinden çeşitli kereler bahsetmiş ve kısmen teferruatını haber vermiştir. Buna göre kıyamete yakın bir vakitte apaçık olacak ve herkes tarafından görülecek bir duman gökle yer arasında meydana gelerek insanları saracaktır.

    Bu duman sebebiyle insanlar azap duyacaklar, mü’minler nezleye tutulmuş gibi olacaklar, kâfirlerin de nefesleri kesilecek, şişecekler, kızaracaklar ve sonunda duman kulaklarından çıkacaktır. Bir rivayete göre bu duman yeryüzünde 40 gün kalacaktır. Neticede insanlar, bunun Allah tarafından kendilerine gönderilen bir ikaz ve azap olduğunu anlayacaklar, akabinde bu azabı kaldırması için Allah’a dua edeceklerdir.

    “Biz azabı birazcık kaldıracağız ama siz yine (eski halinize) döneceksiniz.” Duhân 15. ayetinden Allah-u Teâlâ’nın onlardan bu duman azabını istekleri üzere kaldıracağı, ancak onların âdetleri üzere tekrar küfre geri dönecekleri ve bu ikazı da kulak arkası edecekleri anlaşılmaktadır.

    “Fakat biz büyük bir şiddetle yakalayacağımız gün (kıyamet günü), kesinlikle intikamımızı alırız.” Duhân 16. ayetinden de Allah-u Teâlâ’nın onları azaplandırma işini, gözlerin korkudan dışarı fırlayacağı kıyamet gününe ertelemekte olduğu anlaşılmaktadır. O şiddetli günün azabından Allah’ın rahmetine sığınırız!..

    Müslim 2798/39, 2901/39, Nevevî Müslim Şerhi 5/2744, İbni Kesir Tefsiri 13/7180, 7185, Ölüm Ötesi Tarihi 146, 148

    7) Güneşin Batıdan Doğması
    Kıyametin büyük alametlerinin yedincisi güneşin, her zamankinin aksine doğudan değil de battığı yerden doğmasıdır. Bu hususta Kadı İyad (Rahmetullahi Aleyh)’in dediği gibi; bunun gibi kıyamet alametlerine dair olan hadisler, Ehli Sünnete mensup bütün fıkıh, hadis ve kelam âlimleri tarafından zahirî manalarıyla kabul edilmiş ve başka türlü yorumlanmamıştır.

    Nevevî Müslim Şerhi 1/310

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in bildirdiğine göre, güneş batıdan doğmadan kıyamet kopmayacaktır. Güneşin battığı yer tarafında genişliği yetmiş yıllık mesafe olan bir kapı vardır ki, buna tevbe kapısı denilir.

    Bu kapı, güneş batıdan doğuncaya kadar daima açık olacak ve tevbe eden herkesin tevbesi kabul edilecektir. Güneşin battığı yerden doğması hadisesi vuku bulduğunda, o kapı da kapanacak ve artık hiç kimseden tevbe kabul edilmeyecek, daha önce iman etmemiş veya imanından bir hayır elde edememiş insanların imanları kendilerine bir fayda sağlamayacaktır.

    Hâlbuki o dehşetli alameti gören bütün insanlar iman edecekler, ancak bu geçersiz bir iman olacaktır. Yine kavranması zor, ancak iman edilmesi vacip olan gaybî haberlerden birisi de Allah Rasulü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in bildirdiği şu olaydır.

    Ebu Zerr (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

    “Güneş her gün battıktan sonra Arş’ın altındaki müstekarrına karar kılma, yerleşme yeri gider ve secde etmek için izin ister. Kendisine secde için izin verilir, secde eder ve bu halde kalır.

    Nihayet kendisine:

    −Kalk, geldiğin yerden geri dön! denilir. Bu hal rutin olarak ta ki insanların her türlü çirkinliği aşikâre yaptığı bir döneme kadar her gün devam eder.

    Belirlenen o vakit geldiğinde güneşe:

    −Kalk ve battığın yerden doğ! denilir. Bunun üzerine güneş batı tarafından doğar. Bu alamete şahit olan insanların hepsi imana gelir, ancak tevbe kapısı artık kapanmıştır. İşte o gün, şu ayette bize bildirilen gündür:

    “…Rabbinin ayetlerinden/delillerinden bazısı geldiği gün, önceden iman etmeyen veya imanından bir hayır kazanmayan kimseye (o günkü) imanı hiçbir fayda vermez.” En’am 158

    Buhari 3017, 4362, 4696, 6974, Müslim 157, 159, Ebu Davud 4310, 4312, Tirmizi 2281, 3265, 3266, 3763, 3764, İbni Mace 4068, 4070, Ahmed 5/145, 21625, 21679, 21734, 21791, 21874, İbni Kesir Tefsiri 6/2873, 2878

    8) Dabbetü’l-Arz’ın Ortaya Çıkması
    Kıyamete oldukça yakın bir vakitte ortaya çıkacak alışkın olunmayan alametlerden biride Dabbe’nin canlı hayvanın bir kuşluk vakti insanların arasına çıkması ve onlarla konuşmasıdır.

    Bu hususta Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

    “Söz aleyhlerine gerçekleştiğinde onlara yerden bir dabbe çıkartırız. O dabbe, onlara hitaben insanların ayetlerimize yakînen kesin olarak inanmadıklarını söyler.”

    Neml 82

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den Dabbetü’l-Arz’ın ortaya çıkacağına dair sahih rivayetler nakledilmiştir. Onlardan birisi şudur:

    “Dabbe çıkar ve insanların burunlarını damgalar. Sonra o damgalananlar sizin içinizde yaşarlar. Hatta deve satın alan birine diğeri:

    −Onu kimden aldın? diye sorar.

    –O da:

    −Burnu damgalı olanların birinden aldım, der.”

    Ahmed 5/268, 22664, Buhari Tarih 3/172, Mecmau’z-Zevaid 8/9, Albâni Sahiha 322

    Ancak onun niteliği, nerede ve nasıl ortaya çıkacağı, başka neler yapacağı hakkında birbirine muhalif, sıhhatleri hakkında da fikir sahibi olamadığımız birçok rivayetler nakledilmiş ve bunlara dayalı görüşler ortaya sürülmüştür.

    Hafız ibni Kesir (Rahmetullahi Aleyh) değerli tefsirinde şöyle demiştir:

    “Bu canlı, ahir zamanda insanların bozulduğu ve Allah’ın emirlerini terk ederek gerçek dini değiştirdikleri sırada ortaya çıkar. Allah-u Teâlâ, onlar için yerden bir canlı çıkaracaktır. Bu canlının Mekke’den çıkacağı da, Mekke’nin dışında başka yerlerden çıkacağı da söylenmiştir. O canlı, insanlarla durumları hakkında konuşacak yani hitap edecektir.”

    İbni Kesir Tefsiri 11/6176, 6177

    Bu Dabbe’nin sahip olacağı söylenen vasıflardan; uzunluğunun 60 zira yani 30 metre, insan yüzlü, öküz başlı, domuz gözlü, filkulaklı, dağ keçisi boynuzlu olduğu, boynuzları arası mesafenin bir fersah yani 5.000 metre olması, devekuşu boyunlu, aslan göğüslü, kaplan renkli, kedi böğürlü, koç kuyruklu, deve ayaklı oluşu, önünden kaçan kimsenin ondan kurtulamadığı, arkasından koşan kimsenin ona yetişemediği, Musa (Aleyhisselam)’ın asasını ve Süleyman (Aleyhisselam)’ın mührünü taşıması gibi hakkında söylenen şeylerden hiçbirinin delili yoktur.

    Hakkında sahih bir nass gelmediği için bu konunun peşine düşmek ve kesin bir hüküm vermek doğru olmaz. Ancak bize bildirildiği kadarına iman etmeli ve teslim olmalıyız. Aynı şekilde bu canlının akıbeti hakkında da herhangi bir delil bulunmadığı gibi, bu hususa dair bir görüşe de ulaşamadık.

    Müslim 2941/118, Ebu Davud 4310, İbni Mace 4069, İbni Kesir Tefsiri 11/6176, 6181, Kurtubî Tefsiri 13/231, 237

    9) İnsanları Önüne Katıp Sevk Eden Ateş
    Kıyametin büyük alametlerinin sonuncusu ise, Yemen’in Aden ile Hadramevt şehirleri civarından büyük bir ateş çıkmasıdır. Bu ateş insanları kuzeye, Şam topraklarına yani Şam topraklarıyla kastedilen alan, bugünkü Suriye topraklarına ilaveten Ürdün, Irak ve Türkiye topraklarından bir kısmını içine alan geniş bir bölgedir. İşte bu bölgeye doğru göç etmek zorunda bırakacaktır.

    Artık bu alametten sonra kıyamet kopacak, imtihan bitip hesap görme ve karşılıkların verileceği ebedi hayat başlayacaktır. Bu hususta Kur’an’da bir delil bulunmamakla beraber Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır:

    “Sizler şu on alameti görmedikçe kıyamet kopmayacaktır: Duman, Deccal, Dabbetü’l-Arz, güneşin batıdan doğması, İsa bin Meryem’in yeryüzüne inişi, Ye’cüc ve Me’cüc, birisi doğuda, birisi batıda ve diğeri de Arap yarımadasında olmak üzere üç yer çöküntüsü. Bu alametlerin sonuncusu ise, Yemen’den Aden’in en uzak yerinden çıkıp insanları göç ettiren onları haşrolunacakları yere doğru önüne katarak süren bir ateştir.”

    Ravilerden biri onuncu alamet: ‘İnsanları denize atan bir rüzgârdır’ dedi.

    Müslim 2901/39, 40, Ahmed 4/6, 7

    Bu hadisin şerhinde İmam Maverdî (Rahmetullahi Aleyh) şöyle demektedir:

    “Aden ve Yemen’in en uzak noktasından çıkacak olan bu ateş, hadiste açıklandığı gibi insanları haşredip toplayacaktır.”

    Nevevî Müslim Şerhi 5/2745

    Abdullah ibni Ömer (Radiyallahu Anhuma) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Kıyamet gününden önce Yemen’in Hadramevt şehrinden veya Hadramevt denizi tarafından bir ateş çıkacak ve insanları haşredecek toplayacaktır.’

    Sahâbe:

    −Ya Rasulallah! Bu durumda bize ne emredersin? diye sorunca Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    −‘Size Şam’ı tavsiye ederim’ buyurdu.”

    Tirmizi 2314, Ahmed 2/8, 4536, 5146, 5376, 5738, 6002

    Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘İnsanlar dünyanın son döneminde bazı şeylere rağbet edip onları isteyen ve bazı şeylerden korkanlar olarak üç grup halinde haşrolunurlar: İkincisi ikisi bir deve üzerinde, üçü bir deve üzerinde, dördü bir deve üzerinde, hatta onu bir deve üzerinde sevk olunurlar. Bunların kalanlarını yani üç gruptan üçüncüsünü ise, bir ateş haşredip toplar. Onlar nerede kaylule yaparlarsa ateş de onlarla beraber kaylule yapar. Onların geceledikleri yerde onlarla beraber geceler, onların sabahladıkları yerde onlarla beraber sabahlar, onların akşamladıkları yerde onlarla beraber akşamlar’ buyurdu.”

    Buhari 6438, Müslim 2861/59

    Kaylule: Öğle ile ikindi vakitleri arasında yapılan ve Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tarafından da yapılması tavsiye edilen uykunun adıdır. Bu uykunun insana faydası tıbben de tespit edilmiştir.

    Hafız ibni Kesir (Rahmetullahi Aleyh)’in de dediği gibi bu hadiste ravilerden kaynaklanan bir hazf eksiltme olduğu aşikârdır. Çünkü üç gruptan bahsedilmekte, ancak iki grubun durumu hakkında bilgi verilmektedir. Şu hadiste eksik olan birinci grup hakkında bilgi verilmektedir:

    “İnsanlar kıyamet gününde üç grup halinde haşredilirler: Bir grup yiyeceğini yemiş, giyeceğini giymiş ve bineğine binmiştir…”

    Ahmed 5/164, 165, 21788

    Hafız ibni Kesir (Rahmetullahi Aleyh) bu hadisleri zikrettikten sonra şöyle demiştir:

    “Bu hadislerde bahsedilen haşır, dünyanın son vakitlerinde mevcut olan insanların, haşır yeri olan Şam diyarında üç sınıf olarak toplanmaları demektir. Bu üç sınıftan biri yiyeceğini yemiş, giyeceğini giymiş ve bineğine binmiştir. İkinci grup bazen bineğe biner, bazen de yaya gider. Bunlar binek azlığından dolayı iki kişi bir deveye, üç kişi bir deveye ve on kişi bir deveye nöbetleşe binerler. Üçüncü gruba gelince; Aden’in derinliklerinden çıkıp insanları her taraflarından kuşatan ateş, onları önüne katıp yaya olarak mahşer sahasına götürür.”

    Ölüm Ötesi Tarih 183

    İmam Nevevî (Rahmetullahi Aleyh) ise şöyle demiştir:

    “Âlimler, bu haşrın, kıyametten ve Sûr’a üflenmesinden hemen önce, dünyanın son vakitlerinde olduğunu söylemişlerdir. Bunun delili ise, ateşin o insanlarla beraber kaylule yapması, sabahlaması ve akşamlamasıdır. Çünkü kıyamet koptuktan sonra sabahlama, akşamlama vs. yoktur. Müslim’in zikrettiği gibi bu, kıyamet alametlerinin sonuncusudur.”

    Nevevî Müslim Şerhi 5/2718, 2719

    Tüm bu rivayetlerden Şam bölgesinin, insanların toplanacağı haşır alanı olduğu anlaşılmaktadır. Şüphesiz ki bu, o diyarın faziletinden kaynaklanmaktadır. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Şam diyarını övmüş, orası için dua etmiş ve oraya yerleşmeyi teşvik etmiştir.

    1) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

    “Ne mutlu Şam’a!”

    Bizler:

    −Ya Rasulallah! Bu hangi sebepten ötürüdür? dedik.

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    −“Çünkü Rahman’ın melekleri kanatlarını Şam’ın üzerine germiştir” buyurdu.

    Tirmizi 4211

    2) Muaviye bin Hayde (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    −Ya Rasulallah! Bana nereyi tavsiye edersin? diye sorunca Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    −“İşte şurayı, dedi ve eliyle Şam tarafını gösterdi.”

    Tirmizi 2288

    3) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

    “Yapılacak olan savaş gününde Müslümanların sığınağı, Şam şehirlerinin en hayırlısından biri olan ve kendisine Dimeşk denilen şehrin yanındaki el-Ğuta olacaktır.”

    Dimeşk: Suriye’nin şimdiki başkenti olan Şam şehridir.

    Ebu Davud 4298

    4) Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle dua etmiştir:

    “Ey Allah’ım! Şam’ımızda bize bereket ihsan et! Ey Allah’ım! Yemen’imizde bize bereket ihsan et!”

    Buhari 6954, Tirmizi 4210

    5) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

    “Yakında işler sizin muhtelif ordulara ayrılmanız şeklinde olacaktır! Bir ordu Şam’da, bir ordu Yemen’de ve bir ordu da Irak’ta olacaktır.”

    Bunun üzerine ibni Havale (Radiyallahu Anh):

    −Ya Rasulallah! O zamana yetişirsem benim için onlardan birini seç ki orayı tercih edeyim, deyince Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

    −“Sen Şam’ı seç! Orası Allah’ın arzının en hayırlısıdır. Allah kullarından en hayırlı olanları orası için seçer. Şayet Şam’a gitmeyi istemezseniz Yemen’i seçin ve havuzunuzdan için. Şüphesiz ki Allah Şam’a ve ahalisine benim için vekil olmuştur.”

    Ebu Davud 2483

    Kıyametin Büyük Dokuz Alameti:

    1) Mehdi Aleyhisselam’ın Gelmesi.

    2) Mesih Deccal’in Gelmesi.

    3) İsa Mesih Aleyhisselam’ın Yeryüzüne İnmesi.

    4) Ye’cüc ve Me’cüc’ün Ortaya Çıkışı.

    5) Üç Büyük Çöküntü (Hasıf).

    6) Duhân (Duman).

    7) Güneşin Batıdan Doğması.

    8) Dabbetü’l-Arz’ın Ortaya Çıkması.

    9) İnsanları Önüne Katıp Sevk Eden Ateş.
  • 248 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Kitabın tanıtımına geçmeden önce yazarı hakkında kısaca bilgi vermek gerekirse: Yazarımız 1960 yılında başladığı hayat yolculuğuna 1978 yılında, Türk milletinin övünç kaynağı Türk Silahı Kuvvetlerinin bir subayı olarak devam etmiştir. Emekli tabirini yazarımız için kullanmak biraz abesle iştigal olur bizler bu kısmı “Ölene kadar milletinin hizmetinde olacak bir asker” diyerek bu bölümü kapatalım.
    Kitabın yazım hikâyesine gelince. Bu kitabından önce yayınlanmış olan ve okuma şerefine nail olamadığımız ‘Rumeli Türkleri ve Müslümanları (1878-1918) adlı kitabından sonra okuyucuların yoğun istekleri doğrultusunda bu kitabı yazmaya karar verdiğini, kitabın sunuş bölümünde açıklıyor. İşte bu sunuş bölümüne göz atıldığında kitabın yazılma amacı hakkında aklınızdaki tüm soruları hemen hemen gideriyorsunuz. Sunuş bölümün sonuna doğru teşekkür kısmına gitmeden önce kitabın içerisinde de sık sık karşılaşacağınız birkaç ismin varlığından haberdar olacaksınız. Bunlardan bazıları: Kâtip Sinan Çelebi camisi müezzini; Hacı Adnan Nurko, Suzi Çelebi, Mareşal Mehmed Ali Paşa, Prizzen Melami Tekkesi Şeyhi Raif Vırmiça Efendiyi sayabiliriz. (S:10-11)
    Türkiye’nin değişik dergi ve gazetelerinde yayınlanan köşe yazıları, mektuplar, karşılıklı röportajlar ve kitabın sonunda gezi notlarından oluşan kitabımız akıcı ve sade bir dille yazılmış. Röportajlara ise yazarımız yine asker olmasının verdiği ciddiyet ve resmi dile yakın bir tarzda cevap verdiği gözlerden kaçmamaktadır.
    Yazarımız görev yaptığı dönemde yaptığı gözlemlerin yanı sıra bazen de görevi esnasında karşılaştığı gariplikleri, görev arkadaşlarının yaptığı bazı sorumsuzlukları, şahit olduğu bir kısım olayların sonrasında rapor ettiği kurumların duyarsızlıklarını da yine ilerleyen sayfalarda dile getirmektedir. İşte bu şahit olduklarıyla ilgili Türkiye’ye gönderdiği bir mektuptan bahseden giriş bölümünde şahit olabilirsiniz. Yine burada gönderdiği mektuba duyarsız olanlar kadar ona önem verenlerin de adını anmaktan imtina etmeyen ve onların adını da gururla söylemekten geri durmayan yazarımız haklı bir ‘İsyanlı Sükut’ devresini burada satırlarına nakşediyor. (S:15)
    Türkiye’den Tuncer Gülensoy’un işte bu mektuba cevabı ve bu mektubun tamamını okurken Balkanlarda ve tarihimizde kısa bir gezi yapmak istiyorsanız kitabın yirmi yedinci sayfasına kadar soluk almadan devam etmelisiniz.
    Savaşın çıkma sebebinin: “Yugoslavya sosyalist rejimin çökmesinden sonra Boşnakların otamtik yurtlarından silah ve şiddetle arındırma projesinin 1992-1995 yılları arasında uygulamaya konulması” olarak kaydeden yazarımız Aliya İzzetbegoviç’in komutası ve önderliğinde Bosna’nın kurtulabildiğini aktarmaktadır. (S:31) devamında yine Sultan Fatih’in Bosna’yı fethettiği gece bir rüya gördüğünü ve rüyasında vesveseye düştüğünü Peygamber Efendimizde rüyasına girerek: “ Hayır, bu şehir ebediyen Müslüman yurdu olarak bakidir.” Müjdesiyle beraber hemen orada Baki mescidini yaptırdığını ve Baki Mescidinin Eyüp Sultan Türbesinin rolünü oynadığını aktarıyor. (S:35)
    Yine bu sayfalarda “sultan II. Abdülhamit Han’ın bir toprak terki fermanına karşı Mitroviçe’deki 18. Nizamiye Tümen Kumandanı Şemsi Paşa’nın “Ben Beytullah’ın huzurunda vatanımdan bir karış yeri düşmana terk etmemeyi ahdetmiş bir kulunuzum. İradeniz tatbikinde ısrar buyurduğunuz takdirde bunu yapacak başka bir kulunuzu gönderin.” Dediğinde bu idareyle halkın birleştiğini ve fermanın sonuçsuz kaldığını” okuyacaksınız. (s:33) ( İşte burada birkaç yıl önce vatan toprağını kovalara doldurup getirenleri de nasıl anacağımızı düşünme fırsatı buluyoruz!)
    İlerleyen sayfalarda beni en çok etkileyen konu ise birinci dünya savaşında yani Kosova’nın bizden ayrılmasından beş yıl sonra. Saflarımıza katılan iki askerimizin yakınlarına ‘Teskere’ verilme olayı var ki işte bu sayfaları okumak insana bir başka mutluluk veriyor. Kendinizi o torunun yerine koyabilirseniz veya yüz yıl önce her şeyini bırakıp devletini savunmak için dünyanın dört bir tarafına gitmiş ama adı bile bulunamayan milyonları evet milyonları gözünüzün önüne getirdiğinizde bu duygunun ne olduğunu biraz daha iyi anlarsınız. Bizler yine buradan, 15. Tümen, 56. Alay,1. Tabur, 4. Makineli Tüfek Bölüğü Galiçya ve Azerbaycan cephelerinde görev yapan Nazif oğlu Hamdi ve Prizzen Tercüman İskender Mahallesinden 41 yaşında silah altına aldığımız makineli tüfek nişancısı: Adem oğlu İsmail’i saygıyla anıyoruz. Ruhları Şad mekanları Cennet olsun.
    Bir başka bölümde ise keşiş Ksenofont adında birinin Prizende bir kışlaya sultan Murat adının verilmesinden duyduğu rahatsızlığı okumak ve yazarımızın ona vermiş olduğu muhteşem bilgi ve cevabı da merak ediyorsanız mutlaka 62-74. Sayfalar arasını gözden geçirmek zorundasınız. Ve tab ki edilen şikayetlerden sonra kışlanın adının değişip değişmediğini de yine bu sayfalarda bulabilirsiniz.
    Beş yüzyıl önce “Türk azdır diye bulma bahane/ odun bir şulesi besdir cihane” diyerek dünyaya Türklüğün ve Türk’ün adını haykıran Suzi Çelebi’yi de merak ediyor ve bunu da bir Melami tekkesindeki sohbetten dinlemek istiyorsanız yine 77. Sayfaya kadar devam etmek zorundasınız.
    Yine Suzi Çelebinin kabrini onarmak için yazarımızın mektup yazdığı ve kendi beyanına istinaden yardım ederiz deyip cevap verme tenezzülünde bile bulunmayan birine “Allah’sız Müslümalık” kitabının okunmasını da yine yazarımız bu sayfalara işlemiş. Yine burada “Reklam Faslı olmayan” girişim notuyla da kısaca durumu özetlemiş. Bizler de buradan mektuba cevap vermeyen, telefona bile çıkmayan Musa Bey adındaki beyefendiye duyuralım ki “bakın adınız öyle veya böyle sütunlara taşınıyor. Suzi Çelebi’de öyle veya böyle bu sütunlarda yerini aldı. Gönül isterdi ki sizin de adını onunla aynı rahmet ortamında anılsın. Maalesef ‘Kader’ deyip geçiştirelim ki Kader’i işleyen herkesin hakkını versin.” (S:86-87)
    Yine ilerleyen sayfalarda Kosova’daki Türklerin anavatana bakış açısını, oradaki siyaset yapma tarzlarını ve hayata tutunurken neler hissettiklerini merak ediyorsanız. Yazarımızın misafir olduğu Bektaşi, Melami dergâhlarında yaşadıklarını, Sırpların bugün bile bizleri nasıl karşıladığını da okumak istiyorsanız kitabı gözden geçirmelisiniz.
    Bir de kitabın sonlarına doğru yazarımızın yaptığı Balkan turlarında edindiği izlenimleri okumak isterseniz ki, mutlaka okumalı ve yeni yeni kurulmuş devletlerin tarih oluşturmakta nasıl gayret gösterdiklerini de görmelisiniz. Ondan sonra eminim ki sizler de bizim gibi düşünecek ve binlerce yıldır dünyaya yön veren bir millet olarak onlar kadar evlatlarımıza tarihimizi ve tarihi şahsiyetlerimizi anlatamıyoruz, diyeceksiniz.
    “RUMELİ’DE BİZDEN NE KALDI?” bu sorunun cevabını bulabileceğiniz, içinde sadece bu sorulara değil aynı zamanda şu an neler yapıyoruz ve yapmalıyız? sorusunun cevabını da bulabileceğimiz güzel bir çalışma olmuş. Gönül vererek ve Yüce Türk Milletinin ruhu katılarak yazılmış muhteşem satırları okumanız temennisi ve yazarına teşekkür ederek satırlarımızı bitirmek istiyorum.
    Fatih Kaplan
  • YARISI OLMAYAN ADAM -YILBAŞI ÇAVUŞ

    Yazar: Ragıp Karadayı

    NOT: Merhume Ayşe GÖNEN Hanımefendinin yaşamış olduğu hatıradan hikâyeleştirilmiştir…

    ***

    Çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği küçük ve şirin kazamızda huzur ve saadetle yaşayan, hâli vakti yerinde zengin bir aile sayılırdık. Memleketimiz; yedi düvele karşı mücadele ettiği büyük bir cihan harbi yaşamış, adeta taş taşın üstünde kalmamıştı. Görünüşte galip gelmiş, düşmanları yurdumuzdan kovmuş, esaret zincirlerini kırmış, hürriyetimize kavuşmuştuk. Kavuşmuştuk ama o zalim düşmanlara da ram olmuş, gönüllü köleleri hâline getirilmiştik.
    Harp, insanımızı fukaralaştırmıştı lakin yeniden devlet olmanın havası vardı üzerimizde; yüzümüz ak, başımız dik ve oldukça da gururluyduk.
    Umumi harpte sayısız şehid vermiştik. Bir o kadar da gazimiz aramızdaydı. Gidip de geri gelmeseyeci o acı günleri unutturmayan canlı şahidlerdi her biri. Gazi dediklerimiz öyle normal insan değil; bir çok uzvunu kaybetmiş yarım adamlardı. Kiminin ayağı, kiminin kolu, kiminin ise hem ayakları hem kolları kopmuştu. Gözünü kaybedenler, hâlâ vücudunda bir mermi veya bir kaç şarapnel parçası taşıyanlar ve daha neler neler…
    Şehit aileleri; evlatlarını vatan için, millet için, din-iman için verdiklerinden ve gaziler bu uğurda sakat kaldıklarından dolayı üzülmüyor, aksine tarifsiz bir hazla karışık şeref duyuyorlardı.
    Dul şehit eşlerinin ve yetimlerin gelirleri yoktu, fakirlerden de fakir sayılırlardı. Gazilerin ise çoğu zaten çalışamayacak durumdaydı. Ama kimseden bir şey istemeye tenezzül etmezlerdi. Bu asil insanların vakarlı duruşlarının farkındaydık. Herkes; nezakete hareket eder, onları incitmekten imtina ederdi. Yardımlar aleni değil belli etmeden usülüne münasip yapılırdı. Evimize ne alınırsa aynısı şehit ve gazi evlerine de alınır, yiyecek ve giyecekle beraber mendillere sarılmış paralar sepetin bir kenarına iliştirilir, etrafa hissettirmeden kapıları çalınır, açana; “bu sizinmiş” denip teşekkür beklenmeden bırakılır, dönülürdü.
    Kimse; “ben şunu gönderdim, şöyle yardım ettim” gibi söz söylemezdi. Yapılan yardımlar ihtiyaçlarına cevap veriyor muydu? Bilinmez ama yetmese bile; ne şehit aileleri ne de gaziler: “Benim şuyum eksik, buyum yok, çaresizim, açım, susuzum, sahipsizim, yandım, öldüm, bittim” demezlerdi. Belli ki; bu aziz vatan için şehit yakını olma sabrının sevabını veya gazi olup işe yaramaz hâle gelmenin şerefini bu fani dünyada harcamak istemiyorlardı.
    Sanırım harplerde yaralananların çirkin görünüşlerinden, sakatlıklarından dolayı üzülecekleri bir lakap takılmasın diye halkımız gazilerimize hoş isimler yakıştırmışlardı.
    “Hoca Enver, Yedidöven Ali, Görünmez Kâzım, Kale Mustafa, Yarım Dünya Musa, Korkusuz Şaban, Bayraktar Yusuf” gibi…
    Bunlardan birinin lakabı da; “Yılbaşı Çavuş”tu. Bu gazimizin vücudunun hemen hemen sağ yarısı yoktu. Sağ gözünü, sağ kulağını, sağ kolunu, sağ bacağını kaybetmişti. Kafasının sağ tarafı derin yanmış olmalı ki; kızıl ve şekilsiz yara izlerine bakılamıyordu.
    Bu yarım adamın görünüşü korkunç olmasına rağmen çok da merhametli ve müşfikti. Hâlâ “VATAN” der, başka bir şey demezdi. Fakir olmasına rağmen çocukları nerede görse mutlaka ellerine şeker, ceviz bir şey tutuşturur, sevindiridi. Çok az konuşan bu “YILBAŞI ÇAVUŞ” lakaplı gazimizi sevmeyen, saymayan yok gibiydi.
    Ailem; kazamızın okumuş-yazmış en tahsillisi sayılırdı. Babam, amcam, dayım muallim, dedem tahrirat kâtibi idi. Altı kardeştik. Dördümüz ilk ve ortaokulun çeşitli sınıflarında okuyorduk. Ağabeyim ve ablam büyük şehre, amcamın oğlu olan Rusihi ağabeyim ise yüksek tahsili için taa Paris’e gitmişti. Herkes ona imrenir, gıptayla bakardı.
    Rusuhi ağabeyim tatillerde Fransa’dan gelince adeta bayram havası eserdi evimizde. Onu baş köşeye oturtur; büyük-küçük etrafında halka olur, can kulağıyla dinlerdik.
    Anlattıkları Fransa’daki hayatıydı ama bize masal gibi gelirdi. “Ah medeniyet! Ah Fransa! Sen ne büyük, ne ulaşılmaz bir devletsin! Ey Fransa; ey Paris seninle aynı dünya üzerinde olmak bile şeref! Modanın, centilmenliğin, hürriyetin kısaca; “MEDENİYETİN MERKEZİ”i efsane devlet, modern şehir…” diyerek son noktayı koyarken biz de o hayranlığa çoktan kapılmış olurduk…
    Rusuhi ağabeyimin tahsil hayatı uzadıkça, şekli, şemalı değiştiği gibi huyu da pek değişmişti. Yer sofrasına oturmaz, çatalsız, bıçaksız yemek yemezdi. Börek, pasta, köfte, ızgara ve hatta dolma, sarma gibi yiyecekleri sol elindeki çatalla tutar, sağ elindeki bıçakla keser, küçük parçalar hâlinde nazikçe ısırırdı. Biz doğruluğuna, yanlışlığına bakmadan hayran hayran seyreder, her birimiz kimsenin görmediği yerde bıçakla yemek yemeyi dener fakat onun gibi beceremezdik. Gençlerin hayranlığına karşılık babam ve amcam; belli etmeseler de bu durumdan pek memnun değillerdi. Ona sol elle yemek yenmediğini söyleseler de o bildiğini okurdu. Büyüklerimizin; Rusuhi ağabeyimdeki değişikliklere; niçin bizim kadar hayran olmadıklarına bir mana veremez; “her hâlde yaşlılık psikolojisi” der, meseleyi anlamaya çalışırdık.
    Anlatılacak şey çok; mesela; sabahları “bonjur/günaydın” öğleden sonra da “bonsuar/tünaydın” demeyi ondan öğrenmiştik. Neredeyse “evet” ve “hayır” kelimelerini unutmuştuk, onların yerine de; oui/ vıy, non/no diyorduk. Babam ve amcam ise hâlâ eskilerde kalmış; “Selâmün aleyküm” veya “merhaba” demekte ısrar ediyorlardı.
    ***
    Mevsim kış, kasabamız bembeyaz gelinlik örtüsüne çoktan bürünmüştü. Sert soğuklar başlayalı ellisini geçmiş nice komşularımız hastalandı. Bazılarının bronşiti, bazılarının romatizması azmış, bazıları uyuzun, veremin pençesinde kıvranıyordu. Bu mevsimin hastalıkları saymakla bitmezdi ki… Soğuk ve sert rüzgârlar vınlayarak eserken, sanki bütün dertleri de beraberinde getiriyordu. Her tarafın karla kaplandığı bu mevsimde hava, karga gaklamaları, kurt ulumalarıyla beraber insan iniltileri ve hırıltıları ile dolup taşıyordu. Daha dün, mektepten gelirken çaresiz insanların perişanlığına şahid olmuştum. Bir tarafta çocuklar koşuşuyor, diğer tarafta ise ihtiyar hastalar, yatak-yorgan at arabalarına bindirilerek doktora götürülüyordu. Hastalığa yakalanmamışlar ise, yorgun ve zayıf bedenlerini ocak başlarında bir nebze olsun ısıtmakla meşgul…
    Hastaları saymazsak oldukça sade ve sessiz geçen koca mevsimi renklendirmek isteyen biri vardı; o da hiç şüphesiz amcamın oğlu Rusuhi’ydi. Birbirinden farklı Frenk menşeili düşündüklerini kafasında ölçmüş, biçmiş, toplamış, çıkarmış olmalı ki; bizleri görünce:
    – Hey kuzenler! Bilin bakayım ben ne yapacağım?
    – Ne yapacaksın abi?
    – Büyük bir dönüşüme başlangıç…
    – Neye başlangıç?
    – Mühim bir hadiseye!
    – Allah Allah! Gel de meraklanma!
    – Büyük bir değişim.
    – İyice meraklandık! Hadi söyle! Ne değişikliği?
    – Önce ailemizde değişim!
    – Allah! Allah!
    – !!!
    Merakımız hat safhadaydı anlayacağınız…
    Rusuhi ağabeyim; bu kış Fransa’da yaptığı tahsilini yarı bırakmış, apar topar geri gelmişti. Güya muvaffak olamadığı için de diploma verilmemişti. Oysa aynı Fransa Rusuhi’yi bizden almış yerine RUSİ’yi göndermişti, farkında bile değildik. Fransızlar ona “Rusi” diyorlarmış zaten. Yani iyice kendilerine benzetmişlerdi. Tam bir Fransız beyefendisi ile yaşıyorduk ve bu bize hem gurur veriyor, hem de davranışlarımıza çok tesir ediyordu. Onunla iftihar ediyorduk kısacası.
    Bir kış gecesi “lüks” adını verdiğimiz gaz yağıyla çalışan aydınlatma aracının gündüzmüş gibi ışıklandırdığı büyük odamızda toplanmıştık. Rusuhi ağabeyim; aile fertlerinin çoğunluğunu bir arada görünce; ellerini ovuşturarak babama, yani amcasına döndü:
    – Hey, oncle! Afedersiniz amca demeliydim tabii!
    – Mühim değil! Buyur yeğenim.
    – Yılbaşı geliyor.
    – Yılanbaşı mı?
    – Hay Allah iyiliğini versin amca! Ne yılan başısı? Yıl ba şı diyorum, yılbaşı.
    – Eee… her neyse!
    – Bu mevzuda ne düşünüyorsun?
    – Ne düşüneceğim yeğenim. Geliyorsa gelsin. Bize ne! Öyle bir derdim yok ki düşüncesi de olsun!
    – Öyle söyleme amcacığım! Medeni insanlar; her yeni şeyde kendilerini yeniliyorlar! Biz de; Amerikayı yeniden niçin keşfetmeye çalışalım, aynı şeyi yaparak kendimizi yenileyelim. Bakın birkaç gün sonra yeni yıla gireceğiz.
    – Girelim, ne var?
    – Aaa! Çok şey var amca çook! Yeni yılı, yeni seneyi coşkuyla karşılayalım. Karşılayalım ki o senemiz hep coşkulu devam etsin!
    – Yeni yılı karşılamakta ne demek? Sefa gelmiş, hoş gelmiş! Biz şimdiye kadar yılları da, Ramazan-i şerif hariç ayları da hiç karşılamadık. “Allah hayırlısını versin” der geçeriz.
    – Olur mu hiç amcacığım? Medeni memleketler gibi bir şeyler yapalım bu sene! Hem çocuklar için de bir değişiklik olur.
    – Nasıl, ne değişikliği?!
    – Yaşama değişikliği! Hayattan haz alma değişikliği!
    – !!!
    Konuşulanları merakla dinleyen biz çocuklar; hep bir ağızdan başladık:
    – Ne olur baba!
    – Ne olur amca?
    – Yılbaşını bizde yapalım!
    – Hadi, kırmayın bizi!
    – Hadi hadi!
    – !!!
    – Bak gördün mü amcacığım! Çocuklar da istiyor. Bırak garibanlar birazcık eğlensinler! Hem dert, keder ve tasalardan uzaklaşır, hem de monotonluktan kurtarırız.
    – !!!
    – Siz merak etmeyin; her şeyi hazırlarım!.. Ben Fransa da iken…
    – !!!
    Rusuhi abim “ben Fransadayken…Paristeyken…” diye başlayınca akan sular dururdu. Ne olduğunu, ne olacağını ve neticesini görmek, dinlemek için herkes pür dikkat kesilirdi. Yine Rusuhi ağabeyim “Fransa’da” diye başladığına göre en güzel, en hoş şeyleri söyleyecek ve yapacaktı.
    Babamın ve amcamın yılbaşına karşı oluşlarının tersine biz çocuklar çok istiyorduk. Hem de canla başla, delicesine. Bu yeni adeti pek merak ediyor ve oldukça da mühimsiyorduk. Hiçbir zaman unutamayacağımız, şimdiye kadar da yapmadığımız müthiş bir merasim olacaktı mutlaka. Rusuhi ağabey; “güzel” diyorsa, mutlaka güzeldi. Hele Fransa gibi, medeniyetin merkezinde kutlanıyorsa daha da güzel olmalıydı. Babam ve amcamın isteksizlikleri, bizim istekliliğimiz karşısında yenik düştü. Ve aile; gayesini bilmeden, hangi din mensupları ile bir olduğumuzu fark etmeden YILBAŞINI kutlamaya karar verdi.
    Evin hanımları hummalı bir çalışma içine girdiler. Baklavalar, börekler açıldı, çeşit çeşit şerbetler kaynatıldı. En güzel elbiseler sandıktan çıkartıldı. Evler baştan aşağı silinip süpürüldü iyice temizlendi. Her şey Rusuhi ağabeyimin kontrolünde ve ona sorulup yapılıyordu. Aşırı isteğimize boyun eğen babam ve amcam, fazla zararlı görmediklerinden olsa gerek ses çıkarmıyordu.
    Rusuhi ağabeyim; amcamın karısı olan yengeme, yani kendi annesine:
    – Hey Mama! Bu iş için hindi lazım!
    – O da ne evlat?
    – !!!
    Bu suale katıla katıla gülen Rusuhi ağabeyim, Fransa’dan geldikten sonra annesine “MAMA” diyordu hep. Alışmıştık, bizim de hoşumuza gidiyordu. Ne de olsa bir Fransızca kelime daha öğrenmiştik. O dediyse doğruydu. Öyle ya koskoca Fransa, Paris görmüş biri söylüyordu.
    – Ne hindisi oğlum? O dediğin olmazsa olmaz mı bu merasim?
    – Olmaz mama! Hiç hindisiz yılbaşı olur mu? Yılbaşı demek bir bakıma hindi ziyafeti demek! Çocuklar; bir kere de şöyle bir nar gibi kızartılmış hindi eti yesinler. Hep Fransadaki çocuklar mı yiyecek? Bizimkilerin ne eksikliği var?
    – Tamam da, o dediğin de ne?
    – Ne olacak; deve değil her hâlde, culuk!
    – !!!
    – Culuk mama! Niçin öyle şaşırdın ki? Culuk diyorsunuz ya… işte hindi dediğimiz o uçmasını bilmeyen aptal kuş. Bundan sonra her medeni gibi siz de culuk yerine “HİNDİ” diyeceksiniz. Fransa görmüş evladı olan ailenin farkı olmalı!
    – İyi dersin de a evladım; o hindi dediğin culuğu ben şimdi nereden bulayım?
    – Benim canım mamacığım! Sen istersen bulursun! Ortalık hindiden geçilmiyor.
    – Ama bizim yok!
    – Bizim yok ama komşuların var! Onlar seni kırmazlar…
    – !!!
    Culuğa “hindi” denildiğini de bu vesileyle öğrenmiştik. Bir şey daha öğrenmiştik hindiye Fransızların: “Turquie” dediklerini! Büyüklerimiz kızar diye bu ismi gizlemişmiş Rusuhi ağabeyim.
    Uzak, yakın komşulara haber salındı. O komşu öbürüne, bu komşu diğerine, diğeri diğerine derken bizim “culuk” dediğimiz “hindi” temin edildi. Bu arada komşular da iyice ne yapacağımızı meraklanmışlar, habire sorup duruyorlardı:
    – Yine ne iş çıkarıyor Rusuhi?
    – Onda iş çok! Bizde kaabiliyet yok! Culuk istiyor! İlla culuk…
    – Culuk yerine tavuk olmaz mı?
    – Hayır olmazmış! Rusuhi diyor ki; “Fransa’da yılbaşında hep hindi yenir” Mecbur biz de culuk, hayır pardon hindi arıyoruz.
    – Bu yılbaşı dediğiniz de ne? Ne kadar kuvvetlidir ki; dediği dedik!
    – Bilmem! Fransa’nın yılbaşısı işte. Rusuhi “yılbaşı kutlayalım” dedi, kırmadık çocuğu! Nede olsa Fransa görmüş adam. Bizden iyi bilir bu çeşitten işleri, değil mi?
    – Doğru… Bizimkiler bir şey bilmezler!
    – Bizimkiler bilmezler, bilmediklerini de bilmezler!
    – !!!
    Böylece bizim sülâlenin yılbaşı yapacağı da bütün bir kazaya yayılmış oldu. Herkesin meraklı bakışları altında hazırlıklar tamamlandı. Yılbaşı gecesi de geldi çattı.
    Büyük bir toy-düğün varmışcasına ailemizin bütün çocukları yeni kıyafetlerini giydi. Gelin gibi süslendik, püslendik. Kurdelelerimizi taktık, takıştırdık, sokağa çıktık. Mahallemizin çocukları karşımıza dizilmiş büyülenen gözlerle bizi seyrediyorlardı. Hepimizde bir hava, bir hava ki sormayın! Öyle ya koca kazada tek yılbaşını kutlayan bizdik. Bu şeref bizim sülaleye aitti. Fransa’dan gelen tek Rusuhi ağabey de bizde vardı zaten.
    Her bayram ellerimize yaktığımız kınamız eksikti, “kına yakalım mı” diye sorduğumuzda Rusuhi ağabeyim fena kızdı, müsade etmedi.
    – Kına da neymiş? Şark bayramı tertip etmiyoruz! Bunun adı garp bayramı “YILBAŞI… YIL BA ŞI…”
    – !!!
    – Oje sürün!
    – !!!
    Bu denileni hiçbirimiz anlamamış, sormamıştık da ne olduğunu. Bayram değildi ama bayram geliyormuş gibi hazırlanmıştık. Yemekler, börekler, tatlılar ancak bayramlarda yapılırdı, bu merasim için de yapıldı. Bayramlardaki gibi de yeni elbiseler giyinmiştik. Hatta hiçbir bayramda yemediğimiz Rusuhi ağabeyimin “hindi” dediği culuk da kızartılmıştı. Oje dediği neydi? Bir o eksikti.
    Hava karardı. Hâlâ çocuklar, elleri koyunlarında bizleri seyrediyordu. Kimi komşu kadınları da bir şeyler bahane ederek evimize girip çıkıyordu. Biz de ise gurur, kibir son haddindeydi. Öyle ya ilk defa yılbaşını bayram gibi karşılayan bizdik, o kadar da olacaktı.
    Babam ve amcam yatsı namazını camide kılıp geldiler. Bizler heyecan içinde lüks lambasının altında yılbaşını bekliyorduk. Rusihi ağabey karton kâğıtları çizip boyadı, bir şeyler yaptı.
    – Bu yaptığın nedir Rusuhi?
    – Tombala!
    – Ne?
    – Tom ba la…
    – Oyun mu?
    – Evet, modern ailelerin oynadığı bir eğlence!
    – Nasıl da kafaları çalışıyormuş bu Fransızların! Bunu bulup oynamak kolay olmasa gerek!
    – Kolay kolay! Abartmayın! Fransa’da buna LOTO, İstanbul’da tombala diyorlar.
    – Hım! Acayip!
    – Şu sofranın zenginliğine bak Mama… Sayemde tabii!
    – Kaç fakir doyardı bunlarla?
    – Aaa! Yapma MAMA! Bırak şimdi fakiri, fukarayı! Keyfine bak, keyfine! Yılbaşı dertleri unutmak, neşelenip coşmak, kısaca hayatı dolu dolu yaşamak demektir!
    – !!!
    Hepimiz zevkten dört köşeydik. Oyunlar oynanıyor, fıkralar anlatılıyor, kahkahalar gecenin karanlığında gök kubbeye yükseliyordu.
    – Ne iyi ettin de yılbaşını çıkardın Rusuhi?
    – Siz bir de Fransa’daki yılbaşını yaşasanız! Babam kızar diye içki almadım. Orada kadehler havada uçuşur; süslü giyinmiş, parfüm kokan bakımlı kadınlar, çılgın aşıkların çoşkulu dansları, sınırsız müzik ve dolu dolu eğlence… Her yılbaşında bütün Fransa sabaha kadar ayaktadır. Kana kana içer, dert ve tasaları unutacak kadar sarhoş olur, bu köhnemiş mavi seyyareyi tozpembe görürler!
    – !!!
    – Sizler ise ter kokuları içinde infazını bekleyen ölüm mahkûmları gibisiniz!
    – !!!
    – Ey millet! Yeter artık uyanın! Çok uyudunuz! Uyanın derin rüyalardan diyorum! Biraz olsun keyifli yaşamak, eğlenmek, gülmek sizin de hakkınız! Dünyaya bir daha mı geleceksiniz ki oyunu, eğlenceyi tehir ediyorsunuz? Ben sizin kapalı gözlerinizi aralamaya, hayatı bütün hakikatleriyle tanımanıza, her medeni insan gibi bu dünyadan zevk almanıza yardımcı olmaya çalışıyorum…
    – !!!
    – Bırakın köhne, karanlık, canlı mezar hayatını…
    – !!!
    Bir ara Rusuhi ağabeyim ayağa kalktı. Elindeki şerbet bardağını havaya kaldırdı. Başını arkaya attı. Bütün gücüyle:
    – Yuuuuhiü, yuuuhiii yaşasın Fransa… yaşasın Paris! Yaşasın yeni yıl…
    – !!!
    Rusuhi ağabeyim coşkusuna iştirak ediyorduk ki; hepimizi yerimizden zıplatan bir sesle olduğumuz yerde öylece kalakaldık.
    Kapı çalınmıyor, adeta tekmelerle kırılmak isteniyordu. Kendini ilk toparlayan amcam oldu:
    – Hayırdır İnşaallah! Kimdir bu densiz, gece yarısı?
    – !!!
    – Dur hele, yavaş ol, kapıyı kıracaksın!
    – !!!
    Hepimiz olduğumuz yerde nefesimizi tutmuş olacakları bekliyorduk. Hatta ben culuktan bir parçayı ağzıma götürürken bu gürültüyü duymuş, öylece et ağzımda çiğnemeden donup kalmıştım. Rusuhi ağabeyim ise ayakta elindeki bardağı yukarı kaldırmış vaziyette duruyordu. Aşağı indirmeyi bile akıl edememişti.
    Amcam kapıyı koşarak açar açmaz:
    – Buyur, buyur çavuş! Nedir bu telaş?
    – Ne çavuşu-mavuşu!
    – Hayırdır!
    – !!!
    Amcam daha girmemişti ki; “YILBAŞI ÇAVUŞ” dediğimiz gazi; tek ayağının yerine kullandığı bastonunu yere vura vura içeri girdi. Tek gözü hırsından değirmen taşı gibi dönüyor, devleri andıran bir soluklanmayla burnundan soluyordu. Onu ilk defa bu kadar korkunç görüyordum. Sağ tarafı hemen hemen olmayan bu YARIM ADAM, kıpkırmızı et parçasıydı sanki. Ağzından köpükler saçıyordu. Babama dönerek hışımla:
    – Muallim bey, muallim bey!
    – Buyur Çavuş!
    – Senden muallim olmaz!
    – Ya ne?
    – Olsa olsa bir vatan haini olur!
    – Ne diyorsun çavuşum!? O nasıl lakırdı? Hele bir otur, soluklan! Bu hiddetinin sebebi ne?
    – Oturmak mı? Senin hanene daha uğramam ve oturmam! Oturanla da konuşmam!
    – Neden, niçin? Keşke dövseydin de bu hakaretleri yapmasaydın!
    – Az bile söyledim!
    – Bir de az söylemişmiş! Duyan da diyecek ki; muallim bey adam öldürmüş, haramilik yapmış, kadınları dağa kaldırmış! Söyle bu hakaretleri edecek kadar ne suç işledim?
    – Keşke sizi gâvurun gününü, onlar gibi oyun-eğlence içinde yaşarken görmeseydim! Keşke diğer yanımı da düşman götürseydi de bu yaptıklarınıza şahid olmasaydım!
    – Seni doldurmuşlar çavuşum!
    – Ne doldurması? Kimsenin günahını almayın! Yalan mı? Aha ortada yaptıklarınız! Daha daha… söyletmeyin beni… tövbe tövbe…
    – !!!
    Durum anlaşılmıştı. Çavuş emmi; bizim YILBAŞI kutlamamıza fena bozulmuş, acayıp kızmıştı. Bütün gözler; ayakta duran Rusuhi Ağabeyimdeydi. O ise hâlâ taşlaşmış vaziyette kendini müdafaa etmek için fırsat kolluyordu. Bir yolunu buldu:
    – Ne beis var bunda?! Biz gâvur mu olduk şimdi? Bir yıl bitiyor, bir yeni sene başlıyor. Biz eski seneye “güle güle git” yeni seneye de “hoş geldin” demek için eğleniyoruz! Bunda ne var? Hiddetinden yol bulamıyoruz ki geçelim! Milletin size gösterdiği hürmeti ayaklar altına aldınız bu hareketinizle!
    – Gâvur adetlerinin bu masum yavrulara öğretilmesine rıza gösteremem! Bunun ne mânâya geldiğini bir ben bilirim! Ben!
    – !!!
    Yılbaşı Çavuş; Rusuhi ağabeyimi taktığı yoktu. Hiddetle babama ve amcama bakıyor, adeta onları silkeliyordu.
    – Siz ikiniz de muallimlersiniz! Talebelerinize İSTİKLAL HARBİNİN topla tüfekle kazanılmadığını, iman gücü ile kazanıldığını anlatıyorsunuz değil mi?
    – Elbette öyle anlatıyoruz!
    – Ya bu hâliniz!
    – Hâlimizde de bir şey yok!
    – !!!
    – Doğrusu; hiç yılbaşı kutlamamıştık ama Rusuhi Fransa’da görmüş. Bizde de olsun istedi. Biraz değişiklik olur düşüncesiyle bu masum talebi kabul ettik.
    – Masummuş! Şu elindeki bardağı “şerefe” diye kaldıran mahdumunuz Fransa’da öğrenecek başka bir şey bulamamış mı?
    – !!!
    – Oradan ilim getirseydi, fen, makina getirseydi, ne bileyim fabrika kursaydı! Bak bunca insan hastalıklardan kırılıyor! Oralardan dertlerimize derman olacak merhem getirseydi!
    – Diplomasını bile vermemişler.
    – Gâvur bunlar! Hiç diploma verir mi sana?! Yaralarımıza ilaç olacak merhem sürer mi? Aha böyle gâvur bayramının nasıl olacağını öğretir ve geri gönderir!
    – !!!
    Rusuhi ağabeyim fena bozulmuştu, dayanamadı zorla da olsa söze karıştı tekrar:
    – Bizim yaptıklarımızla onlarınki aynı değil Çavuş Dayı! Hem Fransızlar böyle basit kutlamıyorlar ki. Onlar evlerine çam diker, ışıklandırırlar. Hediyelerini çamın dibine koyar, sonra da dağıtırlar. Bir de onların Noel Babaları var, o da ev ev dolaşır, hediye paketleriyle. Biz yalnız aile içinde eğleniyoruz.
    – Efendi! Efendi! Ağzından çıkanı kulağın duymuyor galiba! Bugün sen bu eğlenceyi başlattın; elli sene sonraki nesil çam diker evlerinin ortasına. Bugün kağıttan tombala oynattın, elli sene sonra kumarın daniskası oynanır bu evlerde. Bugün kendi aranızda eğlenirsiniz, elli sene sonra kızlarınızı, gelinlerinizi libaslarından çıkarır göbek attırırlar! Bu zehir azar azar girer. Bir daha da çıkarmazsınız!
    – Yeter be geri kafalı! Zehir, zıkkım ettin gecemizi! Ha sonra, muhterem pederim var iken sen ne karışıyorsun? Zabıta mısın, yoksa kazanın kaymakamı mı?
    – Bana bak gâvur benzetmesi! Sen iki ayağının üstünde madamlarla fıngırdaşıp gezerken ben bastonla helaya gitmeye bile zorlanıyorum! Sen briyantinli saçını ayna karşısında Fransızlar gibi tararken; beni böyle öcü gibi görenler tiksinip kaçıyorlar! Sen gâvurların bayramını onlar gibi yaşarken, onlar senin bayramında sana topla tüfekle saldırıyorlar, kadın, kız, ihtiyar, bebe demeden katlediyorlar!
    – !!!
    – Derdim bundandır komşular!
    – !!!’
    Odada bir sessizlik oldu. Babam ve amcam çok üzgün, Rusihi abim kızgın, bizler şaşkındık. Gözümüzü; yarım adam Yılbaşı Çavuş’ndan ayıramıyorduk. ilk defa tek gözüyle ağlayan birini görüyordum. Evet, Yılbaşı Çavuş ciğerleri sökülecekmiş gibi ağlıyordu. Hem de çocuklar gibi bağıra bağıra…
    – Lakayt kalamadım! Bana ne diyemedim komşular!
    – !!!
    – Niçin bana “Yılbaşı Çavuş” diyorlar biliyor musunuz? Hiç merak ettiniz mi? Sizin yerinizde olsaydım bir sorar öğrenirdim! Nerede o basiret?
    – !!!
    – Bu memlekete tam beş sene askerlik yaptım. Hem de ne askerlik, kelle koltukta! Kar, kış demedim, açlığımı kimselere hissettirmedim, kimseye de şikâyette bulunmadım! Bir gün bile keyfimi, ciğerparem bebelerimi düşünmedim. Yalnız Allah dedim, vatan dedim, millet dedim, din dedim, devlet dedim! Gece gündüz çalıştım, didindim; gâvurların esaretinden kurtulalım, ezanları susturmayalım dedim. Başka bir derdim, emelim olmadı, olamazdı da! Azgın düşmanlarla kaşa kaş, dişe diş mücadele ve muharebe ederken; şu bayramını kutladığınız, çok özendiğiniz, “medeniyetin merkezi” dediğiniz Fransızlara esir düştüm. Gördüm ki; bu gâvurlar Müslümanları en çok bayramlarda bir de Ramazan ayında katlediyorlar. Ellerinde esirdim, içim yana yana dediklerini yapıyordum, derken onların özene-bezene hazırlandıkları en mühimsedikleri bayramları yani “yılbaşıları” geldi. Beni şehrin kalesinde, Fransız işgal ordusunun iç hizmetinde kullanıyorlardı o zaman. Bir akşam, sizin şimdi yaptığınız gibi masaları donattılar, isimlerini bilemediğim içki şişelerini açtı, sıraladılar. Bana da kırmızılı beyazlı bir elbise giydirdiler. Başıma da bir kukuleta taktılar. Lisanlarından anlamıyordum, ne yapmak istediklerini de tam bilmiyordum. İşaretle ve çat pat öğrendiklerimizle akşam yapacakları eğlencede hizmet etmemi istediklerini anlamıştım. Noksansız hazırlanmışlardı zaten. Bir müddet dediklerini yaptım. Derken bana masalarındaki hizmetten başka bir şeyler yaptırmak istediklerini söylediler.
    Diğerlerine göre daha iyi Türkçe bilen bir Fransız subayı: “Hey Turko! Hey nouvel an!/ Hey YILBAŞI ÇAVUŞU! Şu sağ taraftaki kapıyı aç! İçeridekilerden birer tane getir! Dikkatli ol ha!”
    Mecburen işaret ettiği yere gidip kapıyı açtım. Bir de ne göreyim? Elbiseleri soyulmuş, yaşları ondört, onbeş gibi tahmin ettiğim Türk kızları; iki gözü iki çeşme ağlaşmıyorlar mı? Başım döndü, gözlerim karardı, içim sızladı, yandım, kavruldum! Çırılçıplak, üryan, zavallı kızcağızlar utançlarından bir birlerine sarıldı, elleri ile vücutlarını kapatmaya çalıştılar gayr-i ihtiyari. Gözlerinden yaşlar oluk gibi akıyordu. Bana bakarak yalvarıyorlardı:
    “Ne olur mösyö! Bize acı! Verme onların eline!”
    “Öldür mösyö! Öldür!”
    “Ne olursun bizi öldür de kirletme!”
    “Vay başımıza geleneler! Vay! Vay!”
    Önce; bana neden mösyö dendiğini anlamamıştım. Sonra üzerimdeki elbisenin farkına vardım. Bu giydirdikleri; Noel Babalarının kıyafeti idi. İçerdeki Müslüman Türk kızları da beni bundan dolayı Noel Babası sanmışlardı… Niçin hırçınlaştığımı anladınız mı? O zamanki ruh hâlimi düşünebiliyor musunuz? Zerre kadar da olsa hissiyatımı anlatabildim mi?
    – !!!
    – Kısacası benden; canımdan can, kanımdan kan kızlarımızı ellerimle onlara peşkeş etmemi istiyorlardı. Hırsımdan tirtir titriyordum! Olmayan aklım çoktan gitmişti! Son bir kuvvetle bütün cesaretimi toplayıp geri döndüm: “Bre melunlar, bre zalimler, leş kargaları, çakallar! Ölümü çiğnemeden bu kızlara dokunamazsınız” diye gürledim! Yırtıcı bir kaplan misali önüme gelen ilk Fransız subayının üzerine atladım. Belindeki silahını ve el bombasını alıp pimini çektim. Sonunu hatırlamıyorum. Altı subayın beşi gebermiş. Benim ise kızlara doğru olan kısmım kalmış. Subaylara dönük olan tarafım bombanın tesiriyle bu hâle gelmiş… Bayılmışım. Akan kanlar orayı göle çevirmiş. Öldü diye de bir kenara atmışlar. Kızlardan kurtulan biri, nefes aldığımı, sağ olduğumu anlayınca sırtlamış evine taşımış ve tedavi etmişler. O kızcağızın yüzünü hatırlamıyorum, çünkü hiç görmedim. Dedesi ile yiyecek ve ilaç gönderirmiş. Önceleri baygınken, sonraları ise uyurken içeri girip tedavimi yapar ve ihtiyaçlarımı başucuma yerleştirirmiş. Dahası var eksiği yok! İşte bu yüzden bana “YILBAŞI ÇAVUŞ” derler.
    – !!!
    – “Muallimin evinde yılbaşı kutlanıyor” dediklerini duyunca önce inanmadım. Gelip şu Fransız müsveddesini elinde bardakla görünce beynimden vurulmuşa döndüm! O geceyi hatırladım bütün acısıyla! Keşke; çok sevdiğim komşumu ve evlatlarını böyle görmeseydim! Böyle göreceğime öbür yanım da yok olsaydı. Keşke ölseydim de bu hâle şahid olmasaydım! Keşke keşke…
    – !!!
    Şok olmuştuk duyduklarımız karşısında!
    ***
    Ailemle kutladığım ilk ve son yılbaşım bu oldu. Aradan kırk sene geçti. Yılbaşı Çavuş’un dedikleri aynen çıktı. Dün bir basit eğlenceydi, bugün tam bir Hıristiyan yortusu haline döndü. Kesilen hindiler, devrilen çamlar ve çam altındaki hediyeler, su gibi içki tüketimi, kulakları sağır eden müzik, sabahlara kadar devam eden dans ve çılgınca eğlence… Bunlar ne mânâya geliyor, Allah aşkına söyler misiniz?
    Yılbaşı Çavuşu; Müslüman kızlarımızın gâvur erkeklerinin yılbaşı eğlencelerinde meze olarak kullanılmasına mani olmak için, vücudunun yarısını vermişti. Biz o kahraman gazilerin şimdiki evlâtları, torunları değil miyiz? Onun vücudunun yarısını vererek mücadele ettiği garp eğlencesini, şimdi bütün milli ve manevi hislerden, duygulardan uzak, nasıl da zevkle ve içten kutluyoruz!
    Heyhat neydik, ne olduk?!
    Bimem bizi affedecek misin YARISI OLMAYAN ADAM, kahraman YILBAŞI ÇAVUŞ?
    Bu zavallı evlatlarının hâli ortada! Affet ne olur!
    ***
    Bu yaşanmış hikâyenin altına “BAYRAK” şairimiz; “ARİF NİHAT ASYA’nın yukarıda okuduğumuz acı hakikatleri görüp aynı dertle kaleme aldığı şiirini koymadan geçemedim.
    Bütün bağrıyanık, vatansever kardeşlerime…
    ***
    BİZE BİR NAZAR OLDU
    Bize bir nazar oldu, Cumamız Pazar oldu,
    Ne olduysa hep bize azar, azar oldu.
    Ne şöhretten hastayız, ne de candan hastayız,
    Ne ruhça, ne vücutça, ne de kandan hastayız.
    Avrupa’ya bir değil iki pencere açtık.
    Uzun yıllardan beri cereyandan hastayız.
    Bilmiyoruz çoğumuz ne edip yapıyoruz,
    Batı, batı diyerek eyvah hep batıyoruz!
    Yaklaştıkça her sene öz yurdumda yılbaşı,
    Yapılır milletime Frenkçe sahte aşı!
    Buna ağlar ağacı, hem toprağı, taşı.
    Bilmiyoruz çoğumuz ne edip yapıyoruz,
    Batı, batı diyerek eyvah hep batıyoruz!
    “Sen Hıristiyan mısın?” Diye sorsan darılır!
    Yılbaşında hindi, kaz yemesine bayılır.
    Çam deviren hindi ki, nasıl mümin sayılır
    Bilmiyoruz çoğumuz ne edip yapıyoruz,
    Batı, batı diyerek eyvah hep batıyoruz!