• Mustafa Kemal'in ölümünün hemen sonrasında, CHP'nin 26 Aralık 1938'de toplanan olağanüstü kurultayında, yapılan tüzük değişikliği ile İsmet İnönü "değişmez milli şef' ilan edilir. Acaba neden sadece "milli şef' ilan etmekle yetinilmemiştir de "değişmez milli şef' ilan edilmiştir?51. Bunun cevabını tüzük değişikliğinin gerekçesinde buluyoruz. Gerekçeye göre; şefin sık sık değişmesi, partinin otoritesine zarar verir. Üstelik, tüm ulusun şefinin, milli şef olmuş bir yüksek kişinin, bu şefliğinin her dört yılda bir devam edip etmeyeceğinin görüşülüp tartışılması uygun olma­ yan bir tutumdur. Bu durum şefin otoritesini sarsar. O halde, milli şef, "değişmez" olmalıdır. Şu da önemlidir ki, "şef" sadece "milli" ve "değişmez" değildir. Bu açıkça belirtilmez ancak o, aynı zamanda "sorumsuz"dur. Bu ise "değiş­mezlik" esasının gereğidir. Çünkü şef, ne yaparsa yapsın, nasıl bir uygu­lama takip ederse etsin, değiştirilemeyeceğine göre, sorumsuz demektir. ilgili tüzük değişikliğine göre, şefin görevi ancak şu üç durumda sona ere­bilecektir: 1) Ölüm, 2) Görev yapamayacak derecede hastalık, 3) İstifa. Demek ki, artık bu üç durum dışında, "Milli Şef" her ne yaparsa yapsın görevini sürdüreceğinden, o tam anlamıyla sorumsuz ve denetim dışıdır. Şeflik anlayışının halk açısından neleri öngördüğünü ise, şefin şah­sında dile getirilen düşüncelerde görmek mümkündür. 27 Ocak 1939'da TBMM'nde hükümet programını okuduktan sonra, güven oylamasın­ dan önce yapılan konuşmalar sırasında, Manisa Milletvekili Refik Şev­ket İnce şunları söyler: "Hükümet için, milli şefimizin gösterdiği kimselere, doğrudan doğruya onun güvenine sahip olduğu için güvenmekliğimiz, milli şefimize karşı milli ve vicdani bir görevimizdir"52. Ayrıca milli şef, "ulusun babası"dır53. O, bir "mürebbi"dir; onun gerçek özelliği budur; tüm çabası ulusu yetiştirmek içindir54. Şef, ders verir55; milli şefin sözleri herkes için bir derstir56. "Milli Şef demek, milli hayatımızın uyanık başı demektir. O, maddi ve manevi cepheleriyle milli hayatı bir bütün olarak yalnız temsil et­mez, güder ve yeder (peşi sıra götürür)"57• Öte yandan "milli şef, ulusun iradesini temsil eder. Türk ulusunun bahtını avucunda tutar, o kendi kişisel iradesini açıkladığında bizim özgürlük ve egemenlik aşkımız konuşmaz olur. O, bizim yaşama irademizi gerçekleştirecektir. Türk ulusu geleceğini güvenle ona teslim etmiştir. Bundan daha doğal bir şey olamaz"58. Milli Şef'in em­rinde olmak gerekir, çünkü Milli Şef'in emrinde olmak demek, Türk ulu­ sunun emrinde olmak demektir59.


    51 Nadir Nadi, İnönü'nün "Değişmez Milli Şef' ilan edilme nedeniyle ilgili olarak şu açık­lamayı yapar: "O yıllarda totaliter yönetim modası salgın halde idi. Almanya, İtalya, Rusya, Japonya gibi dev memleketlerin yanı sıra İberik yarımadasında Orta Doğu' da ve Balkanlarda irili ufaklı bir para-faşist rejim kurulmuştu. Ufukta belirmeye başla­yan savaş bulutları milletleri koyun sürüleri halinde birer çobanın etrafında toplan­maya zorluyordu" (Nadi, Perde Aralığından, s. 16,17).
    52 Goloğlu, Milli Şef Dönemi, s.6
    53 Kunter, "Milli Şefimizin Gençliğe Öğütleri", s. 13
    54 Sirer, "Unutulmaz Bir Yolculuk", s.9
    55 Tecer, "Halkevleri Yıldönümünde", s.l
    56 Sirer, "Unutulmaz Bir Yolculuk", s.7
    57 Tecer, "Dünden Bugüne", s.19
    58 "Cumhurreisimiz İnönü", Ülkü, S. 36, 16 Mart 1943, s. l
    59 "Ondokuzuncu Yıla Başlarken", Ülkü, S. 3, 1 İkinciteşrin 1941, s. 1; Tüm bu ifadelerde yer alan düşüncelerin uygulamadaki biçimi ise şudur: "Sene 1945. [İnönü] elinde mutlak kudreti tutan bir diktatör... Diktatör bir gece­kondu diktatörü değil, kuvveti herkes tarafından bilinen bir ordu gözünün içine ba­kıyor" (Metin Toker, "Bugünkü Vazifemiz", Akis, s. 301, 30 Mayıs 1960). İnönü Dönemini, bir gazeteci olarak yaşayan Cüneyt Arcayürek'in o günlere ilişkin bir tespiti şudur: "Kente inişinden önce önlemler alınır, Atatürk Bulvarı boyunca po­lisler dizilirdi. İnönü'nün yaklaşmakta olduğunu, motosikletlerin gürültüleri iletirdi. Bir dizi polisli motosiklet ardından İnönü'nün otomobili, sonra yine motosikletler ... " (Arcayürek, Demokrasinin İlk Yıllan, s. 29) Yakup Kadri'ye göre; İnönü'nün ikamet ettiği Çankaya erişilmez, sarp, yalçın bir dağ, bir Kaf dağı, bir Himalaya idi. İnönü ise Himalaya'da oturan bir "Dalaylama" idi (Ka­raosmanoğlu, Politika'da 45 Yıl, s. 14 2). Nimet Arzık ise, İnönü'yü yedi yüz yıllık Osmanlı bürokrasisinin bir sembolü olarak nitelemiş, onu halkı birbirine kırdırarak hüküm süren son Osmanlı "padişahı" olarak nitelemiştir (Arzık, Bitmeyen Kavga: İsmet İnönü, s. 8).
  • Gazi'nin, İsmet Paşa'nın ve onların etrafında yer almış 'silahendaz mebuslar'ın memlekete müsaade etmeye niyetli bulundukları hürriyet bundan ibaretti.
    Metin Toker, İsmet İnönü damadı
  • İsmet İnönü damadı Metin Toker:
    Bu ortamda (1925) Türkiye'sinde ancak mezar sessizliği hâkim olacaktı.
    Hiçkimse yapılanları tartışmayacaktı.
    Yapılanlar sadece övülebilecekti.
  • Aynı dönemde Mücadele Birliği kuruldu.

    Aykut Edîbali ve Yavuz Aslan Argun liderliğinde Konya'da kurulan bu hareket, (Metin Toker'in benzetmesiyle) sağ cenahın Dev Genç'idir.

    Kimler yoktur ki içinde...

    Melih Gökçek, Cemil Çiçek, Mustafa Erdoğan, Halil Şıvgın, Atilla Yayla, Ali Müfit Gürtuna, Ahmet Taşgetiren, Hüseyin Gülerce, Burhan Özfatura, Taha Akyol, Altan Tan, Hasan Hüseyin Ceylan. Haydar Baş...

    Mücadele Birliği'nin üyelerinin önemli bir kısmı imam veya müftüydü...
  • 1930’larda: Tarih Kurultayı ve burada savunulan tarih tezi, Batılılaşma, lise tarih kitapları, üniversite, Yahudiler, Nazım Hikmet, Mustafa Çokayoğlu, Sadri Maksudî Arsal, Ahmet Muhip Dranas, Mehmet Şeref Ayku, Sadri
    Etem Bey, Vâlâ Nurettin Bey… 1940’larda: Anadoluculuk, Sabahattin Ali, Hasan Âli Yücel, Reha Oğuz Türkkan ve beraberindeki Türkçüler, “yabancı kanlılar”…
    1950’lerde: CHP, İnkılâplar, Köy Enstitüleri, azınlıklar, masonluk, Atatürk, Kemalizm, İnönü, Falih Rıfkı Atay, Ahmet Emin Yalman, Ahmet Hamdi Başar… 1960’lar ve 1970’ler: Nurculuk, Kürtçülük, İslâmcılık, Anadoluculuk, Sosyalizm, Öztürkçecilik, TRT, Ali Fuad Başgil, Mehmet Kaplan, Necip Fazıl Kısakürek, Faruk Güventürk
    Niyazi Berkes, Zekeriya Sertel, Metin Toker, MHP ve Alparslan Türkeş… Bu “düşman”lardan bazılarına diğer dönemlerde de rastlamak mümkündür elbette. Bunun yanında eklemek gerekir ki, Komünizm ve onunla ilgili kişi, kurum ve devletler hemen hemen her dönemde yerlerini muhafaza etmişlerdir. Ayrıca Atsız’ın, dergilerindeki
    başka yazarlarla örtülü bir şekilde polemiğe girdiği veya en azından onlara cevaplar verdiği de vakidir. Bu durum, belki Türkçüler arasında dayanışma ruhunu kuvvetlendirip “safları sıklaştırma” etkisini gösteriyordu. Fakat daha önemlisi Türkçülüğün kendisini bu düşmanların karşısında konumlandırmasına yol açıyor, hem
    dergilerin hem de Türkçülüğün karakterini etkiliyordu. Özdoğan bu durumu, Atsız özelinde, onun “kendi görüşlerini paylaşmayan veya karşı kamplara mensup kişilere
    saldırma eğilimi” olarak nitelemektedir. Özoğan’ın örneklerinden biri Atsız’ın İçimizdeki
    Şeytanlar adlı kitapçığıdır (a.g.e., s. 183). Fakat yazar, burada tartışmayı veya polemiği, Sabahattin Ali’nin İçimizdeki
    Şeytan adlı romanının başlattığını “atlamaktadır”.