• Sene 2010,üniversite 4. Sınıftayım. Besiktaş Maçka Abdi İpekçi Öğrenci Yurdu’nda kalıyorum. Acayip bir yurt ortamı var, her akşam ayrı bir komedi içinde geçiyor günler. Koridora taşan kahkahalardan, sabaha kadar uyumamamızdan, sürekli benim Elfida ve MimozaÇiçeğim parçalarını son ses açmamdan herkes şikayetçi; ama halimizi de anlıyorlar. Çünkü odada kalan dördümüz de farklı fakültelerde okuyan dört kıza aşığız. Her akşam bazen parka bazen de sahile inip demleniyoruz, herkes aşık olduğu kızı anlatıyor birbirine. Anlatılanlara bakılırsa kızlar da bizle alakalı, onlar da seviyor gibi duruyor bizi. İş sadece cesareti toplayıp açılmaktan geçiyor ama hepimizin aklında hep aynı sorular var: “Ya kabul etmezse, o zaman nasıl yaşarım ben” diye. Neyse o akşam yine indik Beşiktaş Sahili’ne. Her zamanki gibi sahil yine kalabalık, yine kederli; herkes kızlı erkekli boğaza karşı ellerinde biralarıyla oturuyor, kalabalık gruplar halinde gelen diğer üniversiteli gençler de gitarlar eşliğinde şarkılar çalıp söylüyor. Aynı şehrin ayrı fakültelerinde okuyan bu gençlerle aramızdaki en önemli fark; bizim yurtta kalmamız, onların ise arkadaşlarıyla birlikte tuttukları evde kalmalarıydı. Biz aşıktık ve sevdiklerimiz bizlerden çok uzakta olan ilçelerdeki evlerde, aileleriyle kalıyordu. Onlar ise aşk sarhoşuydular, sevdikleri ise ellerinin birkaç santim altlarındaydı. Hem onlara hayranlıkla bakıyor, hem de hüzünleniyorduk. İçkilerimizi havaya kaldırarak, aşık olduğumuz kızların şerefine tokuşturuyorduk.
    Sonra sarhoşluğunda etkisiyle ben:
    – Ölümden öte köy mü var be, nedir bu halimiz beyler? Biz ne zaman bu kadar korkak olduk? Ya zaten biz biraz daha açılmakta geç kalırsak, bir gün birileri gelip kapacak bu kızları.” dedim
    Ansızın oturduğu yerden ayağa kalkan ve ciddi bir tavır takındığı her halinden belli olan Nuri:
    – Haklısın Sino, benim de canıma tak etti. Ne olacaksa olsun artık, diye sözlerime karşılık verdi.
    Nuri aramızda en utangaç olanımızdı; en saf, en temiz kalanımızdı, genelde de hep kararsızdı. İnce uzun boylu, kanca gibi yamuk bir burnu, açık uzun alnı ve bu alnının üstünü kaplayan uzun dalgalı saçları vardı. Hava hafiften de esiyordu. Saçları konuşurken sürekli gözlerinin önüne düşüyordu. Genelde bizim söylediklerimizi sessizce dinler, sadece onaylamakla yetinirdi. O gün diğer arkadaşların bir şey söylememiş olmasından yararlanıp hemen söze karışmış hepimizi de şaşırtmayı başarmıştı.
    – Nuri iyi misin oğlum sen, neler söylüyorsun böyle? Emin misin kıza açılabileceğinden, diye sordum şaşkınlıkla.
    – Eminim tabi oğlum, niye emin olmayayım ki erkek adama yakışmaz böyle kaçak dövüşmek diye, karşılık verdi.
    Ulan güleceğiz güleceğiz ama korkuyoruz, şimdi Nuri’nin kafası da iyi ya, sarmasın sonra bize diye de susuyoruz. Sonra Önder araya girerek:
    – Beyler aslında Sino haklı, bir yerlerden başlamak gerek. Böyle bira şişelerinde hayallere dalmak, hüzünlü şarkılar eşliğinde ahlar çekmek bizlere yakışmaz. Unutmayın en büyük risk, risk almamaktadır. Korkaklar hayatı dışarıdan seyreder, dedi.
    Önder tam bir Nietzsche hayranıydı. Sürekli onun kitaplarını okur, oradaki felsefik sözleri bizlerle paylaşırdı. Az önce sarf ettiği sözler de ona aitti. Şöyle bir Önder’e baktım ve gülümseyerek dedim ki:
    – 19. yüzyılın en önemli düşünürlerinden biri olan Friedrich Nietzsche ne kadar yanılmış olabilir ki?
    Söylediği sözlerin kime ait olduğunu söylemem sonrası gözleri sevinçle parladı.
    – Eyvallah Sino, beni bir tek sen anlıyorsun. Seviyorum seni, diyerek sözlerime nezaketen karşılık verdi.
    Önder aramızda en yakışıklı, en karizmatik olanımızdı. Yemyeşil gözleri, uzun sarı saçları, bu saçlarla uyumlu sarı sakalları altında küçük ama hafif yamuk bir burnu ve sigara içmekten sararmış sapsarı dişleri vardı. Tok bir ses tonuyla aksanlı konuşur, enteresan gülüşüyle de hepimizi güldürmeyi başarırdı.
    Sonra Ömer Faruk bulunduğu yerden yavaşça doğrularak söze girdi:
    – Beyler bu işin sonunda rezil olmakta var, dedi. Bence biraz daha bekleyelim. Emin olduktan sonra kızlara açılalım. Hem inanın bana en doğrusu da bu olacaktır.
    Keskin bakışlarımı Ömer’in üstünde bir süre gezdirdikten sonra söze girerek:
    – Moruk kırma şimdi cesaretimizi, dedim. Bu iş yarın bitecek, görmüyor musun her gün nasıl can çekiştiğimizi? Hem bak Nuri bile tüm cesaretini toplamış, açılacağım diyorken: senin böyle geri vites yapmanı anlamış değilim. Hadi sen de oyunbozanlık yapma da hep birlikte açılalım kızlara.
    Şöyle bir etrafına hüzün dolu gözlerle bakındı ve:
    – Her ne kadar bugün alınan bu karar, içime sinmiyor olsa da aynı odada kaldığım, aynı ekmeği bölüştüğüm, aynı dertten muzdarip olup dertleştiğim kardeşlerime hayır demek de bana yakışmaz, dedi.
    Hep birlikte:
    – İşte sana yakışan da budur kardeşim, dedik.
    Ömer aramızda en temkinli, en cimri olanımızdı. Nerede ucuz ve kaliteli bir lokanta var, bilir ve hemen öyle bir yerin varlığından bizleri haberdar ederdi. Bazen sigaramız biterdi, Ömer’den isterdik; verirdi ama birden fazla kere istediğimizde ise sessiz fısıltılar eşliğinde bizlere küfürler ederdi. Her ne hikmetse biz, Ömer’in bize küfür ettiğini bilir ama ne söylediğini tam anlamadığımız için bir şey demez geçerdik. Kocaman büyük bir kafası, o kafanın altında dağınık gür sakalları, geriye doğru taradığı siyah dalgalı saçları, büyük kara gözleri, küçük asil bir burnu ile ince bir ses tonu vardı. Genelde de o ince ses tonunu bizlere küfür ederken kullanırdı.
    Arkadaşımız olup da diğer odalarda kalanlar, bizim odayı hemen hatırlayacaktır. En erken yattığımız saat 03.00’tü. Bu saate kadar ya sahilde içer, sevdiğimiz kızlardan bahsederdik ya eski güzel günlerden konuşur, gülümserdik. Bazen de kendimizi oyuna kaptırır, batak oynardık. Sonra acıkır, dışarıya çıkar, birer çorba içer, birkaç bira daha alıp kaldığımız yerden devam ederdik. O gece yine sızıp kalmışız, güneş odamızın penceresinden içeriye tüm sıcaklığıyla ufak ufak girmeye başladığında saat çoktan öğlen olmuştu. Yavaş yavaş gözlerimi açmaya başladığımda kimler uyanık diye etrafı süzmeye başlamıştım. Ekip tamamdı, güneş herkesi uyandırmış, bu da yetmezmiş gibi tepemizde tüm sarılığıyla sırıtarak ışıklarını yaymaya devam etmekteydi.
    Hafifçe yatağında kımıldamaya başlayan ve yeni yeni ayılmakta olan Nuri'ye doğru bakarak: – Ya oğlum gene ne içmişiz akşam, dedim. Hep senin yüzünden Nuri, yarın büyük gün bir bira daha bir bira daha alalım diyip durdun. Bak kafam yine zonkluyor.
    – İçmeseydiniz oğlum, size zorla içiren mi oldu, diye karşılık verdi.
    Önder üstündeki yorganı fırlatarak:
    – Hadi beyler gidelim, güzel bir kahvaltı edelim, sonra süslenip dün geceden kızlarla randevulaştığımız yerlere geç kalmayalım, dedi.
    Elimizi yüzümüzü yıkayıp, doğru yurdun hemen aşağısında öğrencilerin yoğun olarak takıldığı, sağlam bir menemenciye gittik. Bu mekanı Ogün isminde, Adanalı bir ağabeyimiz işletirdi. Yavaş adımlarla girdik mekanından içeriye ve aç olan midemizin de sesini dinleyerek:
    – Kolay gelsin, hayırlı işler Ogün ağabey! Atsana bize her zamankinden dört tane karışık menemen.
    – Ooo gençler hoş geldiniz, tamam siz geçin yerinize, ben ayarlayacağım size her zamankinden. Ama biraz sıra var bekleyeceksiniz, dedi.
    – Eyvallah ağabey, diye karşılık verdik.
    Cumartesi günleri Ogün ağabeyin mekan dolardı. Ucuz ve kaliteli menemene ekmek banmak isteyen her öğrenci buraya damlardı. Bazen Ogün ağabey yetişemez, bizlere ses ederdi. “Haydi gençler ayağa! Şu masaya çatal, kaşık; şu masaya ekmek, tuz; şu masaya da kaşarlı memen gidecek” dediğinde, hemen yerimizden kalkıp yardımına koşar, dediklerini harfiyen uygulardık. Ogün ağabey on numara bir ağabeyimizdi. Bizim gibi gençlerin dilinden iyi anlar, anlattığı gençlik anılarıyla da bizleri her defasında güldürmeyi başarırdı. Adeta mekan bizimmiş gibi hissettir, “Bir derdiniz bir sıkıntınız olursa ya da parasız kalırsanız hiç düşünmeden gelin, ne varsa birlikte yapar yeriz, varlığı da yokluğu da birlikte paylaşırız” derdi.
    Çok düşünmekten döküldüğünü düşündüğümüz saçları kafasının iki yanından eşit şekilde ayrıldığından, tam ortasında büyük bir boşluk yaratmıştı. Fırçalamamaktan çürümeye terk edilmiş küçük dişleri, büyük pörtlek gözleri, kara yağız cephesinden sarkıttığı siyah kirli sakalı ile hafif kemerli burnunu gölgeleyen gür kaşları ve bu kaşları çattığında geniş alnının ortasında beliriveren çizgiler orada küçük çukurluklar oluşturmuştu. Daima gülümseyen nurani yüzü ve çocuksu gülümsemesiyle insanın kendisini güvende hissetmesini sağlardı.
    Ekmekleri bana bana yedikten sonra menemenleri:
    – Eline sağlık, görüşürüz Ogün ağabey, diyerek ayrıldık mekandan ve yurda geçtik.
    Herkes en güzel elbiselerini giymiş, parfümlerini sürmüş, dişlerini fırçalamış, saçlarını taramış, hazır hale gelmişti. Beşiktaş Sahili’ne kadar beraber yürüdük; çünkü orası herkesin birbirinden ayrılıp dört bir yana dağılacağı ve umuda dair yapacakları yolculuğun başlayacağı yerdi. Önder vapurla karşıya geçip Kadıköy'de buluşacaktı, kız arkadaşıyla. Ben Beşiktaş Sahili’nde, her akşam içtiğimiz yerde buluşacaktım. Nuri, Kabataş tarafından Taksim,’e geçip İstiklal'de bulaşacaktı. Ömer ise Nişantaşı sokaklarından Şişli tarafına geçip Cevahir Alışveriş Merkezi'nde bulaşacaktı. Birbirimizle vedalaştıktan sonra “Allah yardımcımız olsun” diyerek ayrıldık birbirimizden.
    ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
    Kızlara açılıyoruz.
    Sahilde heyecanla bekliyorum. Söyleyeceklerimi sürekli tekrar edip, en güzel cümlelerle o anı ölümsüzleştirmek için debeleniyorum. Güzel bir yerde de bank kapmışım, Boğaz Köprüsü’nü karşıdan gören. Bir türlü zaman geçmek bilmiyor, durup durup saate bakıyorum; her bakışımda da sanki saat hiç ilerlemiyor ve sürekli 16.15’i gösteriyor. Sanki zaman durmuş benim için bir türlü geçmek bilmiyor. Sonra bir el omzuma dokundu, arkamı döndüm. Leyla! Tabii kalbim yerinden fırlayacakmış gibi atıyor, sesini duyacak diye de ödüm kopuyor. Bir süre öylece ona baktıktan sonra:
    – Merhaba Leyla. Hoş geldin, diyerek öptüm onu.
    – Merhaba, Sinan, hoş bulduk. Nasılsın? Çok bekletmedim ya seni, dedi.
    – İyiyim Leyla, sen nasılsın? Yok ya ne bekletmesi, erken bile geldin, dedim.
    – Teşekkür ederim, ben de iyiyim, dedi. Ya sen gecenin bir yarısı mesaj atıp da çok önemli konuşmamız gereken şeyler var deyince meraklandım, acaba ne diye de sorup durdum kendime.
    – Üzgünüm, gecenin o saatinde sana mesaj atmak istemezdim ama gerçekten çok önemli sana bugün söyleyeceklerim ve ben bugün söylemezsem içimdekileri, bir daha da söyleyebileceğimi hiç düşünmüyorum, dedim.
    – Öyle mi, demek bu kadar önemli ha? Anlatsana o zaman beni daha fazla meraklandırmadan, diyerek inceden gülümsedi.
    – Anlatırım ya konuşuruz, ne acelesi var ki? Sen anlat bakalım dersler nasıl gidiyor, okulda her şey yolunda mı?
    Ben Marmara Üniversitesi Nişantaşı Kampüs’ünde Sinema Televizyon okuyordum, Leyla da Marmara Üniversitesi Beykoz Kampüs’ünde spor yöneticiliği.
    – İyi gidiyor dersler ama her zamanki gibi yine siyasi olaylar nedeniyle öğrenciler arasında kavgalar oluyor, dedi.
    – Peki, senin nasıl gidiyor? Geçen sizin okulun da karıştığını duydum, yaralananlar filan olmuş.
    – Evet ya bizim okul da şu sıralar biraz karışık ama derslerim gayet iyi, dedim.
    Bir süre birbirimize, uzun süre gözlerimizi kırpmadan öylece baktık. Aniden patlayan vapurun siren sesiyle irkilip gözlerimiz birbirinden ayrıldı ve sesin geldiği tarafa doğru yöneldi.
    – Leyla biliyor musun? Seninleyken çok mutluyum, zaman nasıl geçiyor anlamıyorum.
    – Bunu pek çok zaman ben de senin yanındayken yaşıyorum, nedenini tam bilmesem de, senin yanındayken hep huzurlu olduğumu hissediyorum. Benim için çok özelsin ve de değerli, dedi.
    Heyecanım giderek daha da artmaya başlamıştı. “Olacak lan galiba bu iş” diye içimden geçirdim ve bir süre öylece gözlerine baktıktan sonra:
    – Leyla, ben seni seviyorum kız, dedim.
    Demez olaydım, büyük bir şaşkınlık içerisinde gözleri fal taşı gibi açıldı birden. Şaşkınlığı öyle büyük olmuştu ki, onu daha önce böyle şaşkın bir halde hiç görmemiştim. Büyük bir hayal kırıklığına uğradığını gösteren şaşkın bakışlarının giderek öfkeye dönüşeceğini bana belli etmek istercesine sesinin tınısına yüklediği hüzünlü bir ses tonuyla:
    – Sinan keşke bunu hiç söylemeseydin, dedi.
    – Neden söylemeyim ki Leyla, dedim. Kötü bir şey mi söyledim? Hem söylesene sevmek suç mu?
    – Hayır, tabii ki de değil ama ben sana o gözle hiç bakmadım ki. Sen benim çok iyi bir arkadaşımsın, hatta ondan bile ötesin, bu hayatta dost olmayı istediğim tek kişisin, dedi.
    Şaşkınlık sırası şimdi bana geçmişti, dedim ki içimden: “Şu hayatta mutlu olmak ne kadar da zormuş be! Ne olurdu ki o da beni sevseydi? Neyim eksikti ki benim? Hem bu kadar yakın olup hem arkadaşı olarak nasıl görebiliyor ki beni?” Şimdi mutluluk benden çok uzaklardaydı. Birden aklıma yıllar önce okumuş olduğum Monte Kristo Kontu isimli romanda, mutluluk üzerine söylenen şu sözler geldi: “Bence insan bu kadar kolayca mutlu olmak için yaratılmadı. Mutluluk, o büyülü adalarda kapılarını ejderhaların koruduğu saraylara benzer adeta. Ona sahip olmak için mücadele etmek gerekir.” Leyla’nın sözlerinden sonra galiba mutluluk, benim için gerçekten de Alexandre Dumas’nın romanının satır aralarında belirttiği kadar zor ve uzun bir yolculuktu. Sanki öylece durup ona bakan gözlerimdeki hüzünden okumuştu içimden geçirdiklerimi. Gözlerime her bakışında bana daha da acıyarak baktığını hissetmekteydim. Daha fazla bu halde kalmak istemedim ve hüzünlü bir halde düşünceli gözlerle yüzüne bakarken dudaklarımdan şu sözler döküldü:
    – Tamam, Leyla. Sen öyle diyorsan yapacak bir şey yok, dedim. Sana bu konuda ısrar etmeyeceğim ama bazı şeyleri bilmemin de hakkım olduğu düşüncesindeyim.
    – Bilmeye hakkın olan şeyler neymiş Sinan, söylesene?
    – Beraber o kadar güzel zaman geçiriyoruz ki, benim yanımdayken çok mutlu olduğunu görebiliyorum. Sen şimdi bunu inkar etsen de gözlerin sana bu konuda her zaman ihanet edecek. Bana bakarken gözlerinin nasıl parladığını görmediğimi mi sanıyorsun?
    – Ben bunu hiçbir zaman inkar etmedim ki zaten, dedi. Evet, seninleyken çok mutluyum, sen benim her zaman olmak istediğim kişisin. Erkek olsaydım, inan senin gibi biri olmak isterdim. Benim için ne kadar değerli olduğunu sana başka hangi sözlerle ifade edebilirim. Hem benim için böyle değerli olmasaydın seni annemle tanıştırmaya, evimize yemeğe çağırır mıydım hiç?
    – Madem bu kadar değerliyim senin için, söylesene, o zaman sorun ne Leyla? Neden sevmiyorsun beni, hislerime neden karşılık vermiyorsun, benim sana baktığım gibi neden bana bakmıyorsun? Ya bilmediğim bir şey mi var, Allah aşkına anlat, kafam allak bullak oldu görmüyor musun?
    Gözlerini yüzümde bir süre gezdirdikten sonra denize doğru çevirdi. Denizin üstünde süzülen martıları bir süre izledi ve tekrar bana doğru çevirdi, o beni benden alan büyük kahverengi gözlerini.
    – Ben kendimi kapattım bu hislere Sinan, hayatıma hiçbir erkeği almayacağıma dair söz verdim kendime. Sen benim bu hayattaki ruh ikizimsin, arkadaşlarıma da bunu söyledim. Onlara “Ben ruh ikizimi buldum, kızlar” dediğimde bana hayranlıkla nasıl baktıklarını görmeliydin. Çünkü yaşadıkları hayatta ruh ikizini bulmanın ne kadar zor olduğunun hepsi farkındaydı. Ama ben böyle şeylere kendimi kapattım yıllar önce.
    – Ruhunu aşka kapatacak büyüklükte ne yaşadın ki hayatında? Hiç aşık olmadın mı sen? Bunun ne güzel, bunun ne özel bir duygu olduğunu kimseler fısıldamadı mı kulaklarına?
    Sanki sözlerimle yarasına tuz basmış gibiydim. Gözlerini öyle bir dikti ki bana, ağlamakla ağlamamak arasında gidip geldiğini anlamakta zorlanmamıştım. Bir süre öylece bakıştıktan sonra bana doğru çevirdi gözlerini.
    – Aşkın ne demek olduğunu biliyorum Sinan, dedi. Ne kadar büyülü, ne kadar özel olduğunu da; insanı nasıl değiştirdiğini, nasıl güzelleştirdiğini, nasıl çocuklaştırdığını ve zamanın bir yerlerinde asılı kalıp da kalp atışlarına ve yüreğine nasıl söz geçiremediğini de iyi biliyorum. Yüreğinin içinde durmadan çalan ve seni aşka çağıran o büyülü ezgiye kendini kaptırmanın ne demek olduğunu da unutmuş değilim. Ama aşkın bir de bambaşka bir yüzü vardır kimselere göstermediği. İnan bunu yaşamayı, bununla yüzleşmeyi istemezsin. Aşk için çarpan o kalbimiz var ya, işte o asla ihaneti affetmiyor. Bir kere yaşadı mı o duyguyu, bir daha kimselere güvenmek, bir daha kimselere inanmak istemiyor. Evet aşık oldum, aşkı yaşadım, bazı anlar mutlu da oldum; ama bu uzun sürmedi, ihanetin soğuk bir bıçak gibi nasıl birden ortaya çıktığını, yüreğime kesikler kondurduğunu gördüm. O günden sonra da bıraktım aşık olmayı bir tarafa. Sadece arkadaşça, dostça sevgilerin peşinden koştum. Sonra sen çıktın karşıma, seninle mutlu olmayı seçtim. Ama galiba sana mutsuzluktan başka bir şey veremeyeceğim.
    Öyle hüzünlü anlatıyordu ki yaşadıklarını, Belliydi, ihaneti yaşamak onu derinden yaralamıştı. Sözleri biter bitmez yüzüne doğru vuran saçlarını ellerime alıp geriye doğru attım, ellerimi bir süre usulca yanaklarında, gözlerinde ve alnında gezdirdim. Ona bir erkek olarak sadece ben böyle dokunabilirdim. Bir tek bana izin verir, bana güvenir, bana sarılırdı. İyi niyetini su istimal etmeyeceğimi iyi bilirdi. Gözlerime bakmaktan korkan gözlerini öne eğmişti. Çenesinden tutup başını kaldırdım, gözlerimi dünyanın en güzel canlısına bakarcasına gözlerine dikerek sözlerime devam ettim:
    – Leyla böyle konuşma lütfen, dedim. Neler yaşadığını keşke daha öncesinden bilseydim. O zaman bu kadar umutsuz olduğunu görseydim, kendimi sana bu kadar çok kaptırmazdım. Kalbimi çaresizce ellerinin arasına bırakmazdım. Ben sana her şeyi unutturabilirim, bunu sen de biliyorsun. Benimle birlikte kendine ikinci bir şans daha ver ve bu kadar kısa zamana, bu kadar çok şey sığdıran bizler, sevgiliyken yıkarız tüm sınırları birer birer. Hadi Leyla tut ellerimden, beni ardından gözü yaşlı, seni düşünürken bırakma.
    – Sinan, seni kaybetmek istemiyorum. Lütfen bunu benden isteme, hep hayatımda ol. Ama sevgili olarak değil; bir arkadaş, bir dost olarak.
    Sanki o gün biz Leyla ile Beşiktaş Sahili’nde oturup konuşmuyormuşuz da bir ringin içerisinde, birbirini alt etmeye çalışan iki boksör gibi sabırsızlıkla gong zilinin çalmasını bekliyorduk. Gongun sesini duyar duymaz da o bana sürekli “Hayır oğlum, hayır anlamıyor musun?” diyerek aparkatları bir bir indirirken; ben ise her seferinde ona “Bana bir şans ver, Leyla.” diyerek yere düşen ancak bir şekilde, onun beni nakavt etmesine izin vermemek için her defasında ayağa kalkmaya çalışan zavallı boksörü oynuyordum. Karşı tarafın dayak atmaktan bıkıp da “Tamam lan, tamam sen kazandın. Senin dediğin gibi olsun.” demesini beklercesine onu ikna edeceğime dair umudumu hep diri tutuyordum.
    – Peki Leyla emin misin bana aşık olmadığına, beni sevmediğine? Sana da garip gelmiyor mu, tanışalı daha bir sene bile olmamışken sen beni tüm arkadaşlarından, ki bunlara en eskileri de dahil, üstün tutacak kadar ayrı bir yere koyuyorsun? Kimselerle yapmadığın konuşmaları benimle yapıyorsun. Arkadaşlarına, aile bireylerine benden bahsedip, onlara beni anlatıyorsun. Sana bir başkasının benim gibi dokunmasına, sarılmasına, hatta yanaklarından öpmesine izin verir misin ya da benimle konuştuğun kadar derin konulara girmelerine?
    Bu sözleri söyledikten sonra birden onunla ilk karşılaşmamız, ilk konuşmamız, ilk birbirimize yakınlaşmamız sırasında hissettiklerim gelmişti aklıma. Kalabalık bir arkadaş grubunun arasında gözlerim ona ilk değdiğinde anlamıştım aslında, ciddi görüntüsünün altında içinde sakladığı küçücük bir çocuğun ellerini sıkıca tuttuğunu, onun kalbindeki saflığın bir çocuk kadar temiz kalabildiğini. Tanımadığı kişilere karşı göstermeyi sevmiyordu hüznünü. Yaşadıklarından ötürü mesafeliydi bakışları, kararlı bakışlarının altında ne istediğini bilen mağrur bir duruşa sahipti. Okulunda mıydı aklı yoksa ara ara uçup havalanarak hayallerine tutuna tutuna çok daha uzaklara mı gidiyordu? Yoksa kötülüklerin olmadığı, hayal kırıklıklarıyla ömürlerin tamamlanmadığı, herkesin çocuk kalabilmeyi başardığı namlu masal sevdalılarının bulunduğu kaf dağlarının ardında mı saklanmak istiyordu. Gözyaşları bir yerlerde donup kalmıştı; onların akmasına müsaade etmiyor, tanımadıkları içerisinde güçsüz görünmeyi sevmiyordu. Sanki gülüşünde yenmeye çalıştığı bir hüznünü gizliyordu. O kimseler görmüyor sanıyordu ama daha ilk bakışta görmüştüm ben, ince uzun kirpiklerinin arkasına gizlemeye çalıştığı gözyaşlarını. Onun karşısına geçtiğinde sözcüklerini özenle seçmeye dikkat etmeliydin, hadsizce konuşmana asla izin vermezdi. Bakışları seni kendinden uzak tutmaya yetecek kadar keskindi, patavatsızca kullandığın ilk cümlende seni yerle yeksan edebilirdi. Pimini çekerek biraz da ürkekçe ilk cümleyi ben bırakmıştım aramıza. Gözleri parlamıştı ortak şeylerden bahsetmenin verdiği huzurla. Gözlerim daha ona ilk değdiğinde, belki o da fark etmişti benim de içimde bir çocuğun ellerini sıkıca tutarak ilerlediğimi. O yüzden tebessüm etmişti belki de gözlerime. Konuştuğumuz o andan itibaren zamanın bir yerlerinde asılı kalmıştık ikimizde. İçimizdeki çocuklar birden gizlendikleri yerden fırlayarak birbirlerine doğru yürümüşlerdi. Birbirlerine kavuştuklarında da el ele tutuşarak tebessüm etmişlerdi. Birbirlerinin kulaklarına eğilip bir şeyler fısıldayarak uzaklaşmaya başlamışlardı, hızlı adımlarla usulca.
    Bu kalabalık yalnızlıkların içerisinde, her gün başka bir maske takarak ilerleyen insanların dünyasından uzaklara doğru kaçıyordu ikisi de. Büyüklerin her geçen gün bıkmadan usanmadan kirlettikleri bu dünyanın içerisinde daha fazla kirlenmekten korkuyorlardı. Yok yok, aslında büyük bedenler içerisinde sıkışmış çocukluklarının bir daha ortaya çıkamamasıydı tüm korkuları. Belki de hayatın onları bir daha hiç kirletemeyeceği çocukluk günlerine dönüp, orada yaşamak ve bir daha da hiç kirlenmemekti tüm arzuları. Çok uzaklarda öyle bir yer vardı, bunu biliyorlardı. El ele tutuşup birbirlerine o büyülü sözcükleri ilk fısıldadıkları andan itibaren hiç durmadan koşmaya devam ettiler. Aslında yıllarca heybelerinde biriktirdikleri hayallerine koşuyorlardı. Simsiyah saçları dalgalanıyordu rüzgarda küçük kız çocuğunun. “Haydi Sinan, haydi denizin maviliğine doğru koşalım.” diyordu büyük bir mutlulukta. Çünkü derin denizlerin aydınlığında kurtuluşu arıyordu. Karanlık günlerinden hiçbir iz bırakmamaktı tüm hayali. Denizin mavisinde kaybolmak, o mavilikle arınmak istiyordu tüm kötülüklerden. “Güneşe koşalım Sinan” diyordu, ısınmak istiyordu o buz gibi soğuk bakışların insanı yaralayan etkisinden.
    “Dalgalara atlayalım Sinan, yunuslarla yarışarak uzaklaşalım tüm kirlenmiş insanlardan.”
    “Martılara tutunalım, Leyla. Zincirlere vurulmuş paslı yüreklerden çok çok uzaklara özgür bir dünyaya uçalım buralardan.”
    Gecenin siyahında yıldızlara tutunarak ilerlediler. Gökyüzündeki en güzel yıldızları çalıp birbirlerinin gözlerine yerleştirdiler. Ay dedeye merhaba da dediler, gökyüzünün en tepesinden. Çocuk olup uçtular, kayboldular, insan elinin değmediği güzelliklerin sonsuzluğuna doğru birlikte. Ne mi oldu sonra? Sonsuza dek mutlu oldular ikisi de.
    Onu ilk gördüğümde bana hissettirdikleri, hala daha bir şiir gibi aklımda yer etmeyi başarmıştı. Onu o ilk gördüğüm andan onunla konuşup birbirimizi tanımaya başladığımız bu zaman dilimine kadar geçen süredeki bana bir çocuk şefkatiyle bakan gözlerinin, ruhumun derinliklerine yerleşerek bana hissettirdikleri hiçbir zaman içimden çıkmayacaktı. Ama galiba, bu hikayenin sonu böyle bitmeyecekti. Tam tersi olarak çevirmek gerecekti, sonsuza dek ikisi de mutlu oldular cümlesinin şeklini. Çünkü gidişat bu yönde sinyal vermekteydi.
    – Sinan ilk görüşte aşka inanır mısın, diye sordu.
    – İnanırım tabii ki de, diye karşılık verdim.
    – İşte bu da onun gibi, ama adı aşk değil, dedi.
    Leyla parlayan gözlerini bana dikerek, dudaklarından dökülen birkaç sözüyle beynimi felç etmeyi başarmıştı yine. “Yahu kızım, nasıl bir manyaksın sen” demeye kalmadı, sarıldı bana tüm sıcaklığıyla. ‘Allah’ım koca İstanbul’da bu kızı mı bana denk getirdin, Yarabbi’ diye bir yandan isyan ederken kaderimi yazana, bir yandan da öyle güzel sarılmıştı ki bana, o anın tadını çıkartmak istiyordum. Çektim kokusunu içime, birer ikişer öpücük kondurdum yanaklarının ortasına, kızardı yanakları. Beşiktaş Sahili’nde bizi kim görse sevgili sanırdı ama Leyla’ya göre biz iki iyi arkadaş, ileride de iki iyi dost olmaya aday üniversiteli gençlerdik.
    Bir yandan mutluydum, çünkü Leyla’ylaydım ve Leyla bana sıkı sıkı sarılmıştı tüm samimiyetiyle. Tüm bunların İstanbul’un en güzel semtlerinden biri olan Beşiktaş Sahili’nde olması da ayrı bir güzellik katmaktaydı, bu samimiyetin tam üstüne. Bir yandan da hüzünlüydüm, çünkü çok iyi biliyordum ki, şu an bu yaşadıklarım yalancı bir bahardı. Çünkü Leyla beni ret cevabıyla karşılamıştı. Ama beni kaybetmemek için de sıkı sıkıya sarılarak, verdiği cevabın üstümde yarattığı üzüntünün etkisini azaltmaya çalışmaktaydı.
    Birazdan da başını omzuma koyacaktı ve şu sözleri mırıldanacaktı: “Sinan beni hiç bırakmayacaksın değil mi? Arkadaşım olarak hep yanımda kalacaksın, söz ver bana öyle olacağına.” Bu sözler cennette mi cehennemde mi olduğuma karar veremeyecek şaşkınlıklar içerisinde kalmamı sağlayacak, büyük bir etki bırakacaktı üzerimde. Durmadan bir yanım mutlu olmaya çalışırken, diğer yanım oyuncağını kaybettiğini öğrendiğinde ağlamaya hazır bir çocuk modundaydı. Hani Musa Eroğlu bir türküsünde “Bilmem ağlasam mı ağlamasam mı” diye yanık yanık söyler ya, işte tam da bu parçanın sözlerindeki anlamlar gibiydim. Başka nasıl ifade edebilirim ki içimden geçenleri. Kendi iç sesimle konuşurken birden onun sesiyle irkildim.
    – Sinan bu gemiler nasıl böyle durabiliyorlar denizin üstünde, bozuk para da demirden ama onu denize atınca neden batıyor?
    – Leyla seni tanıdığımdan beri bu tür şeylere kafa yoramıyorum artık, aklımda da fikrimde de hep sen varsın. Nasıl yüzüyorlarsa yüzüyorlar, ona mı takıldın bu koca İstanbul’da şimdi?
    – Ama sence de bu çok ilginç değil mi?
    – Bu hayatta gördüğüm en ilginç şey sensin.
    Başını yasladığı omzumdan kaldırdı ve usulca bana doğru çevirdi gözlerini.
    – Ben miyim ilginç olan, dedi. Bunu da nereden çıkardın şimdi?
    – Sensin tabii. Görmüyor musun ,beni burada ne hale soktun? Sevineyim mi ağlayayım mı yoksa kendimi kalkıp denize mi atayım, bilemedim. Gel seninle mutlu olalım, hayatı tüm güzellikleriyle yaşayalım; kahkahalarla dolu, geleceğe dair umutlu ve bir o kadar da mutlu bir hayat sürelim, diyorum. Sen ise bana yok ihaneti gördüm ben, bir daha böyle bir şey yaşarsam dayanamam ben, yaralarım kabuk bağlayıp kapandı tekrar açılıp kanamasını istemiyorum ben, diyorsun. Sana söz veriyorum. Seni hiç aldatmayacağım hep seni seveceğim Leyla, dedim.
    – Her şey sevgili olmak mı yani Sinan, bu mudur? Sevgili olmadan da bunlar yapılamaz mı?
    – Bilmiyorum ki, benim için her şey seninle sevgili olmak galiba. Sevgili olmadan yapamayız bunları. Çünkü benim sana baktığım gibi bana bakmıyorsun ki sen. Bir gün, yarın karşına birisi çıkar da ona aşık olursan benim halimi düşünebiliyor musun? Onunla zaman geçirecek, onunla birlikte olacaksın. O zaman benim senin hayatında bir hiç olmaktan başka ne farkım kalacak?
    Leyla her defasında, beni çok sevdiğini söylemesine rağmen bu konudaki inadını hep diri tutacak gibiydi. Ben ne söylersem söyleyeyim, fikirleri hiç değişmeyecekti. Benim ona baktığım gibi bana hiçbir zaman bakmayacaktı. Kendi iç sesime bir süre kulak verdikten sonra aniden bir karar almam gerektiğinin farkına vardım. Artık bana acıyan gözlerle bakmasına, daha fazla tahammül edemiyordum. Biraz daha beraber kalırsak, ona beni sevmesi için yalvarmaktan korkuyordum. O gün büyüklerden küçükken duyduğum “Çocuklar aşkta gurur yoktur.” sözünün ne demek olduğunu çok iyi anlamıştım. Birden “Yar seni çok sevdim ama onursuz da yaşayamam.” parçasının sözleri yankılanmaya başladı kulaklarımda. Önder’le bu parçayı kafamız güzelken bağıra bağıra az söylememiştik, İstanbul sokaklarında. Gururumu daha fazla ayaklar altına almadan çekip gitmeyi bilmek gerekti ama daha da önemlisi çekip giderken bile güçlü olmayı başarabilmekti. Zaten aşk, bazen gitmekle kalmak arasında verdiğimiz en büyük savaş değil miydi? Bir yanım hep onunla kalmak, onunla olmak, ona bakmak isterken; bir yanımsa ona yalvarmaktan, onun esiri olup her gün acı çekerek yaşamaktan korkmaktaydı.
    Saatlerce oturduğumuz bankın üstünden yavaşça doğrulduğumda her tarafımın uyuşmuş olduğunu, ayaklarımı hareket ettiremediğim gibi kıçımı da hissetmediğimi fark ettim. Bana bakıp robot gibi bir taraflarımı yavaş yavaş oynattığımı ve yaşlı amcalar gibi “ah uh” sesleri çıkarmaya başladığımı görünce gülmeye başladı.
    – Ne oluyor sana ya? Sanki yaşlı amcalar gibi her tarafın tutulmuş gibi hareketler yapıyorsun, dedi.
    – Birazdan kalkınca aynısı sana da olacak, o zaman anlarsın beni, dedim. Kaç saattir burada böyle kıpırdamadan oturuyoruz, her tarafım uyuşmuş. Ben senin yerinde olsam, oturduğum yerden kalkmazdım.
    – Hadi ya, deyip hafifçe oturduğu yerde doğrulmaya başlamıştı ki ahlar vahlar, aman amanlar eşliğinde müzikal bir enstrüman gibi o da ötmeye başlamıştı çoktan. Bir yandan onun bu haline gülüyordum. Bir yandan da birkaç dakika sonra hakkında verilmiş karar sonrasında umutları tükenmiş, ölüm fermanı eline tutuşturulmuş, bir idam mahkumunun ölümü bekleyişi sırasında yüzüne yansıttığı endişeli ve korku dolu ifadeyi üstüme geçirmiş, onsuz geçecek olan her saniyenin beni biraz daha ölüme nasıl yakınlaştıracağını düşünüp üzülüyordum.
    – Sahi ya, Sinan her tarafım fena ağrıyor. Amma da oturmuşuz, keşke arada biraz kalkıp dolaşsaymışız.
    – Mesele uzun, mevzu derindi. O kadar büyüktü ki kalbimdeki yerin, hem konuşup hem nasıl hareket edebilirdim ki?
    – Yine edebi dilini oynatmaya başladın sen. Şimdi bir de şiir patlatırsın.
    – Yok, dedim. Ben boyumun ölçüsünü aldım, artık şiir yazabileceğim kimsecikler kalmadı. Bir sen vardın yüreğimizi titretip bize bir şeyler karalatan, artık sen de olmayacaksın bu çocuğun hayatında. Biliyor musun Leyla? Sen bu İstanbul’da, Başbakanlık bursuyla beraber benim başıma gelen en güzel şeydin.
    – Ya Sinan, alemsin! Ne yani, sen şimdi beni başbakanlık bursuyla bir mi tutuyorsun?
    – Neden Leyla? Sen beni diğer erkeklerle bir tutuyorsun ama. Biri seni aldatmış diye, hepsinin seni aldatacağını düşünüp beni reddediyorsun. Hem kaldı ki biz senin gibi babamızın evinde kalmıyoruz. Öğrenci yurdunda kalıyoruz. Ailemizin durumu da sizinkiler kadar iyi değil. Bu burs da olmazsa nasıl geçiniriz ki bu koca İstanbul’da. Hem biliyor musun? Bu bursu biz on iki ay boyunca alıyoruz, o yüzden de ikiniz de benim için değerlisiniz.
    – Sinan lütfen, tekrar girme bu konulara. Bursun senin için ne kadar değerli olduğunu şimdi anladığım için üzgünüm. Az önce söylediklerim için kusura bakma olur mu?
    – Peki girmem, sen nasıl istersen. Bu arada üzülmene gerek yok, nereden bilecektin ki maddi durumumuzu? Bu konuları seninle hiç konuşmamıştık, dedikten sonra üzgün ve yorgun bir ifadeyle; “Leyla artık kalksak olur mu?” diye sordum.
    – Olur Sinan kalkalım, dedi. Seni kaybetmek istemediğimi biliyorsun değil mi?
    – Biliyorum Leyla, biliyorum ama beni ömür boyu kaybetmemek için bir çaba sarf etmediğini de biliyorum, diyerek son bir kez daha laf sokmadan ayrılmak istemedim.
    – Böyle konuşma, diyerek sarıldı boynuma. Dudaklarından çıkan son sıcak öpücüklerini de yanaklarıma kondurduktan sonra akbilini basarak, birkaç dakika sonra Kadıköy’e gitmek üzere hareket edecek olan gemiye binerek kalabalığın arasına karışarak kayboldu.
    Bana sarıldığında son bir kez daha çekmiştim kokusunu içime. İçime işlesin diye. Zaman durmuştu sanki benim için. Öyle dalgın dalgın Beşiktaş sokaklarında yürüyorum. Bir yandan da öfkeyle söyleniyorum; “Arkadaşı olarak görüyormuş, dost olmak istiyormuş, git başkasıyla dost ol kızım benimle neden olmak istiyorsun ki, ben seni seviyorum, hem de deliler gibi.” diye. O anda çalan korna sesiyle kendime geldim, az kalsın o dalgınlıkla bir de taksi çarpacaktı bana. Leyla sarf ettiği sözlerle zaten üstümden bir silindir gibi geçmişti, bir de taksinin altında kalmaya hiç niyetim yoktu. Aklıma hemen Atilla İlhan’ın An Gelir şiiri geldi; “Görünmez bir mezarlıktır zaman şairler saf saf dolaşır tenhasında şiir söyleyerek.” diye devam eden. Sanki bir mezarlığın içerisinde yürüyen bir ölü gibiydim, bir şeyler sayıklayarak ilerleyen.
    Yaktım bir sigara ve derin derin düşünmeye başladım, çektim bir nefes ve yarılandı sigaram. “Nereden o gece sahilde içerken açılalım kızlara, diye konu açtım ki al işte sevmiyormuş seni. Hiç umut da yok. Hem de daha beteri var, arkadaşı olarak görüyormuş. Ulan, hadi benimkisi hüsranla bitti, diğerlerininki mutlu sonla bitsin bari. Hiç olmazsa, bir hayır duası alırdık.” diye içimden geçirdim.
    Hiç yurda gidesim yok. Öylece oturmuşum bir parkın bankına, mal mal etrafa bakınıyorum. Ne yapacağım ben ya şimdi? Kabul eder ya, niye etmesin ki yoksa benle böyle samimi olmazdı, diye düşünürken böyle bir cevabı almak beni altüst etmişti. Acaba başkasını mı seviyor diye, inceden inceye içimden geçirmeye başlamıştım ki daha da derbeder olmamak için bu düşünceyi kafamdan attım. Sonra el ele tutuşan iki sevgili gördüm, giderek bana doğru yaklaşan. Ulan diyorum, piyangodan mı çıktınız siz? Hadi bir an önce yanımdan geçip gidin de yaramı daha fazla kanatmayın benim. Bu iki sevgili dönüp dolaşıp koca Beşiktaş’ta, gelip benim yanımdaki banka oturmazlar mı, buyur buradan yak! Şöyle döndüm onlara doğru ve sert sert baktıktan sonra “Ya bok mu var da gelip buraya oturdunuz?” diye içimden geçirmeye başlamıştım ki aşıklar çoktan yiyişmeye başlamıştı. Hemen kalktım oradan ve söylenerek yürümeye başladım. Galiba en iyisi yurda gidip yatmak çünkü ne kadar erken yatarsam, bu boktan gün de o kadar çabuk geçer düşüncesindeydim. Sonra girdim yurdun kapısından içeriye kimliğimi göstererek odama geçtim, attım kendimi yatağa ve tam uyumaya çabaladığım esnada “Acaba bizimkiler ne alemdeler.” diye düşünmekten alamadım kendimi. En iyisi onları beklemek, zaten onlar da benim gibi hayır cevabı almışlarsa fazla dolaşmadan yurda geleceklerdir. Çünkü dışarıdaki aşıkları görünce daha da beter oluyordu insan, dedim ve hüzünlü bir şekilde gözlerimi kapıya dikerek, onların gelmesini beklemeye başladım.
    Sinan küçük
  • _Ya hükümdarlar filozof yahut da filozoflar hükümdar olmalıdırlar; böyle olmazsa, devlet ve insanlık için mutluluk beklenemez. Çocukken, delikanlıyken, olgun adamken denenmiş ve bu sınavları sarsılmadan başarmış olanı devletin önderliğine, koruyuculuğuna getirmeliyiz. Biz kentimizi, bütün kente olabildiğince büyük bir mutluluk sağlamak için kuruyoruz, bir sınıf diğerlerinden daha mutlu olsun diye değil.
    _Müzik yasalarından sapma, azar azar yerleşip sinsi sinsi göreneklerimize ve çalışma biçimlerimize sokulur; buradan, daha da güçlenerek insanlar arasındaki ilişkilere iner. Bu ilişkilerden de büyük bir küstahlıkla, devlet işlerine yayılır, sonunda da özel ve genel yaşamda ne varsa, hepsini alt üst eder.
    _Bir insanın ruhunda iyi olan bir yanla kötü olan bir yan var. Doğası gereği iyi olan yan, kötü olana egemen olduğu zaman, buna 'kendi kendine egemen olmak' diyorlar ama kötü bir eğitim ya da kötü bir çevre yüzünden iyi olan yan azınlıkta kalarak, çoğunluktaki kötü yana yenilirse, bu bir ayıp gibi, eksiklik gibi görülür. Buna 'kendi başına buyruk olmak', denir.''
    _Birinin ruhunda güzel huylar, görünüşünde de bu huylara yakışan nitelikler birleşmişse, bu insan, görmesini bilen için, dünyada görülecek en güzel şey değil midir? En güzel şeydir doğrusu. Erdem ruhun bir çeşit sağlığı, güzelliği, sağlam bir durumudur. Kötülükse, ruhun hastalığı, çirkinliği, zayıflığıdır.'
    _Madem ki gerçeğin geçmişte ne olduğunu bilmiyoruz, yalanı mümkün olduğu kadar gerçeğe benzetmekle onu yararlı kılmış olmaz mıyız?
    _Çeşitlilik ruhta aşırılık doğurur, bedende ise hastalık; oysa müzikte sadelik, ruhlara ağırbaşlılık, beden eğitiminde ise vücutlara sağlık verir.
    _Soylu kişiler gençken saf görünürler. Kötü yollara sapmış kişiler tarafından kolayca aldatılırlar; çünkü ruhlarında kötüleri anlamalarına olanak sağlayacak örnek yoktur. Ruhu soylu olan insanlara emretmek yakışık almaz.
    _Her şeyin en önemli noktası başlangıcıdır. Bu, en çok genç ve körpe kimseler için geçerlidir; çünkü insan tam o çağlarda biçimlenir, hangi kalıbın damgasını taşımasını istersen o kalıba girer. O halde çocuklar, rastgele kimselerin uydurduğu masalları dinlemeli mi? Ruhlarına, büyüyünce edineceklerini umduğumuz fikirlere çoğu zaman karşıt fikirler mi girsin? Buna göz yumacak mıyız?
    _Bir kere bildiği bir şey yoksa, bilmediğini de itiraf ediyorsa; sonra bir fikri varsa, değersiz olmayan bir adam da ona düşündüklerini söylemeyi yasaklıyorsa, nasıl cevap versin?
    _Şairler şiirlerini, babalar da oğullarını nasıl severlerse, kendi emekleriyle servet edinmiş olan kimseler de paraya kendi eserleri imiş gibi düşkündürler.
    _Peki, sen kime dost dersin? Sana iyi görünenlere mi yoksa öyle görünmeseler de gerçekten iyi olanlara mı? Bunun gibi, kime düşman dersin? Birçokları için, insanlar hakkında yanılan herkes için, doğruluk dosta zararlı, düşmana faydalı olmaktır; çünkü birçokları gerçek dostlarını kötü, düşmanlarını ise iyi adam sanırlar.
    _Ne söylemeli, nasıl söylemeli?
    _İnsan güçlü bir gülmeye kapıldı mı, ruhunda da güçlü bir değişim olur.
    _Güzellikten anlamadığı için, 'haksızlık etmekte ustayım, her türlü dolaba aklım erer, ceza giymemek için kaçamakların hepsine başvurup bir yılan gibi sıyrılarak savuşmasını bilirim' diye böbürlenirler.
    _Çömlekçi zengin olunca zanaatıyla uğraşmak ister mi?' _Zenginlik ve yoksulluk_ Çünkü biri sefahat, tembellik, değişiklik sevdasını doğurur; öteki, değişiklik sevdası doğurduğu gibi insanı küçültür, kötü iş çıkarmasına neden olur.'
    _Semiz ve gevşek koyunlara karşı köpeklerle birleşmek yerine, dinç ve kaslı köpeklere karşı savaşmayı yeğleyeceklerini sanır mısın?''

    _Gençlerin yetişmesinde müzikten sonra beden eğitimi gelir. Beden kendi iyiliğiyle ruhu iyi etmenin üstesinden gelemez. Tersine iyi bir ruh, kendi iyiliğiyle bedeni olabildiği kadar iyileştirir.
    _Sporla uğraşanlar fazlasıyla haşin, sadece müzikle uğraşanlar ise kendilerine yakışmayacak derecede gevşek oluyorlar. Haşinlik ruhun gücünden gelir ama bu ruh gücü doğru geliştirilirse cesaret doğurur, yok bir yay gibi gereğinden çok gerilirse, doğal olarak katlanılmaz bir sertlik çıkar ortaya. Böylece bu adam söze düşman, müziğe yabancı biri olur; sözle inandırma yoluna artık hiç baş vurmaz, bir hayvan gibi her şeyi zorla, kaba güçle elde eder ve yaşamını bilgisizlik ve sapkınlık içinde uyum ve inceliklerden yoksun olarak geçirir.

    _Doğruluk_
    _Doğru olmanın aşkına mı, yoksa onur ve kazanç aşkına mı doğrudur belli olmaz. Doğruluk yerine eğriliği övenler derler ki: Doğru adam benim anlattığım adamsa; dayak yiyecek, işkence çekecek, zincire vurulacak, gözlerine mil çekilecek, sonunda bütün bu eziyetleri çektikten sonra çarmıha gerilince, doğru olmak değil, doğru görünmek gerektiğini anlayacaktır.
    _Öncelikle, doğru görünerek devlet görevlerine atanır, sonra istediği aileden kız alır, kızlarını da seçtiği kocalara verir. Kimi gözüne kestirirse, onunla dost, ortak olur ve bütün bunlardan faydalanır; haksızlık etmekten çekinmediği için kazançlı çıkar; kendi işlerinde ya da devlet işlerinde biriyle kavgaya tutuştu mu, üstün gelir; düşmanlarından fazla kazanır; kazanınca da zengin olur, dostlarına iyilik, düşmanlarına kötülük eder; tanrılara bol bol kurban keser, görkemli adaklar adar. Tanrılara ve istediği insanlara, doğru adamdan çok daha iyi saygı gösterebilir; her halde tanrıların da doğrudan çok onu sevmeleri doğaldır. Böylece Sokrates, tanrıların da, insanların da doğruya verdikleri hayattan daha iyisini eğriye verdiklerini söyler.
    _Babalar oğullarına doğru adam olacaksın derler, doğruluk yolunu gösterirler; fakat doğruluğu doğruluktur diye değil, insana ün kazandırdığı için överler, doğru görünüp böylece yüksek mevkiler, evlilikler…
    _Eğriliğin çoğu zaman doğruluktan daha yararlı olduğunu söylerler; kötüler, zenginliğe ve başka güçlere sahiplerse, onların mutluluğunu halkın önünde, dostları arasında övmeye, onlara saygı göstermeye hazırdırlar. İyilere gelince, eğer bunlar, aciz ve yoksulsa, ötekilerden daha iyi oldukları kabul edilmekle birlikte, hiçe sayılır, hor görülürler.
    __Biri söylediklerimizin yanlış olduğunu ispat edebiliyorsa ve doğruluğun en iyi şey olduğunu yeterince kavramışsa, çok anlayışlı bir adamdır, eğrilere öfkelenmez; çünkü bilir ki tanrı gibi yaratılmış olduklarından dolayı eğrilikten tiksinen veya bilgiye erdikleri için eğrilikten uzaklaşan insanlardan başka kimse doğru olmak istemez.
    _Doğuş halinde bir devlet tasarlayalım. Orada doğruluğu da eğriliği de doğarken görmez miyiz? Bence bir devlet; insan, tek başına kendine yetmediği, birçok şeye ihtiyaç duyduğu anda doğar. Yoksa devlet kurmanın başka bir başlangıcı var mıdır? Ne dersin?" kenti daha da büyütmeliyiz. Sağlıklı kentimiz artık yetersiz kaldığından onu şişirmeli, kent için zorunlu gereksinimleri aşan şeylerle, yani türlü türlü avcılarla ve kimi çizgiler ve renklerle, -şairler ve yardımcıları, oyuncular, korocular, oyun düzenleyiciler gibi -müzikle uğraşan taklitçilerle ve hertürden işçiyle, her şeyden önce kadın süsüne yarayan şeyleri yapan işçi kalabalığıyla doldurmalıyız.
    _Doğru olan şey yalnızca güçlünün işine geleni yapmak değil, karşıtını da, yani işine gelmeyeni de yapmaktır.
    _Kimse beni eğriliğin doğruluktan daha kazançlı olduğuna inandıramaz.
    _Doğru olan kendine benzeyeni değil, benzemeyeni aşmak ister; doğru olmayan ise, hem kendine benzeyeni, hem de benzemeyeni aşmaya çalışır. Öyleyse doğru adam usluya, iyiye; eğri adam kötüye, bilgisizliğe benzer. Sen görmeyi değil, körlüğü demek istiyorsun?

    _Köpek, tanımadığı birini görünce, ondan kötülük görmediği halde, hırlar; tanıdıksa, ondan hiçbir iyilik görmediği halde sevinç gösterir.
    _Bak; demin ayakkabıcıya, ayakkabı işlerimiz güzel olsun diye, aynı zamanda çiftçi, dokumacı, mimar olmaya kalkışmasını yasaklamıştık, onun yalnız ayakkabıcı kalmasını istemiştik. Aynı şekilde ötekilere, her türlü başka işten serbest kalıp ömürleri boyunca sürekli uğraşarak başarabilecekleri bir iş, yaratılışlarına uygun bir iş aramıştık.
    _Güçlü üstün olduğu için, yönetilenler de güçlünün yararına olanı yaparlar.
    _Zihninde değerli düşünceler doğuran derin fikir tarlalarının meyvelerini toplar.
    _Yalvarıp yakarmakla tanrılar bile kandırılır; insanlar bir kabahat, bir günah işlemiş olurlarsa, kurbanlarla, yatıştırıcı adaklarla, şarap armağanlarıyla, kurbanların yağıyla ve yalvararak onların öfkesini giderirler.
    _Ne para için yönetmeye razı olurlar, ne de şeref için; çünkü yönetmelerine karşılık ücret isteyecek olurlarsa, kendilerine 'ücret kölesi' derler diye korkarlar. Yönetim mevkiinden faydalanarak gizlice para çekecek olurlarsa, 'hırsız' derler diye korkarlar. Şeref için de razı olmazlar; çünkü şerefe düşkün değildirler. Bu yüzden yönetimi üzerlerine almak için karşılarında bir zor, bir ceza bulunması gerekir.

    _12 nedir? On iki, iki kere altıdır, yok üç kere dörttür, yok altı kere ikidir, yok dört kere üçtür demeyeceksin; çünkü böyle boş sözler söylersen, ben kabul etmem' diye ona önceden ihtar etseydin, böyle bir soruya kimsenin cevap veremeyeceğini herhalde bilirdin!
    _Akıllı uslu bir adam, yoksullukla birlikte yaşlılık yükünü pek kolay taşıyamayacağı gibi, uslu akıllı olmayan biri de, zenginleşse bile, gönlünde huzur bulamayacaktır.
    _Akıllı uslu adam, iyi yaşamak için kendi kendine yeter. O öbür insanlardan farklı olarak başkalarına pek az muhtaçtır.
    _Toplandığımız zaman arkadaşlarımızın çoğu ağlaşır durur, gençliğin zevklerini, aşkı, şarabı, cümbüşleri, o çağın buna benzer daha başka hazlarını hatırlar, özlerler. Sanki büyük nimetlerden mahrum kalmışlar, vaktiyle pek iyi yaşadıkları halde, şimdi hiç yaşamıyorlarmış gibi kederlenirler. Ölçülü, uysal olsalar, yaşlılık da o kadar zorlarına gitmez. Halbuki öyle olmayanlara yaşlılık da gençlik de ağır gelir.
    _Sokrates'le düşüp kalkma sayesinde diyalektikte elde ettikleri ustalık, onlara, bu görüşü asıl benimseyenlerden daha keskin düşünce ile fikirlerinde daha büyük tutarlılıkla ilerlemek imkânını veriyor.

    _Hephaistos_ Zeus'la Hera'nın oğludur. Hera, onu doğar doğmaz, gökten aşağı atmış; bu becerikli tanrı da, annesinden öc almak için, içinde görünmez zincirler saklı bir taht yapıp Hera'ya armağan etmiş. Hera tahta oturunca zincirler onu birdenbire sarmış. Tanrıların hiçbiri bağları çözüp tanrıçayı kurtaramamış. Sonunda Dionysos Hephaistos'u sarhoş etmeyi, onu Olympos'a götürüp, Hera'yı çözdürmeyi başarmış.

    _Nasıl ki bir yontuyu boyarken, biri gelip vücudun en güzel yerlerine en güzel renkleri koymadığımızı, örneğin yüzün en güzel yeri göz olduğuna göre, gözü erguvan rengine boyayacak yerde siyaha boyadığımızı söyleyerek kusur bulursa, ona: 'Ey garip insan, sakın gözleri ya da başka bir uzvu, göz biçiminden çıkaracak, kendine benzemeyecek kadar güzel boyamak gerektiğini sanma! Sen asıl, her organa yakışan renkleri koyarak, yontunun bütününü güzel yapıp yapmadığımıza dikkat et' derdik. Bunun gibi, şimdi de koruyuculara, onları koruyucudan başka her şey yapacak bir mutluluk sağlamamız için bizi zorlama. Yasaların ve kentin koruyucuları olan kişiler aslında koruyuculuk yapmadıkları halde koruyucu yerine geçerlerse, kuşkusuz, bütün kenti baştan aşağı mahvederler.
    _Suda olsun, aynada olsun harflerin terslerini görsek, harflerin kendilerini bilmeden yansılarını tanıyamayız; bilmeliyiz ki bunların ikisi de aynı sanatın konusudur. Ben de diyorum ki, kendimiz de, yararlılığı, ruh yüksekliğini, soyluluğu ve bunlara kardeş olan iyi huyları, aynı zamanda bunların karşıtları olan kötü huyların biçimlerini bütün durumlarda tanımadıkça, nerede olursa olsun onları veya terslerini fark etmedikçe, tuttuğu yer küçük olsun, büyük olsun birini yabana attıkça, müzik eğitimi gördük diyemeyiz, çünkü bunların hepsi aynı sanatın, aynı çalışmanın konusudur. O halde, dedim, birinin ruhunda güzel huylar, görünüşünde de aynı örnekten ve bu huylara uyan ve yakışan nitelikler birleşmişse, bu insan, görmesini bilen için, dünyada görülecek en güzel şey değil midir? En güzel şeydir doğrusu.
    _Yargıç da, ruha ruhuyla hükmeder; ruhun, genç yaşından beri kötü ruhlar arasında büyümesi, onlarla birlikte yaşaması ve her türlü haksızlığı kendi denemiş olması; böylelikle hekim kendi hastalıklarından hastalarınkileri anladığı gibi, yargıcın da ötekilerin işlediği kötülükleri kendinden pay biçerek çabucak ortaya koyabilmesi doğru değildir. Yok, güzel ve iyi bir ruh olarak, doğru olup olmayana ilişkin sağlıklı kararlar verecekse, gençken kötü huylardan uzak ve temiz kalmış olması gerekir. Bu yüzden de soylu kişiler gençken
    saf görünürler. Kötü yollara sapmış kişiler tarafından kolayca aldatılırlar; çünkü ruhlarında kötüleri anlamalarına olanak sağlayacak örnek yoktur.
    _Kendi yanlışları yüzünden mutlu olmayacaklarmış. Öyle ki, kendi keyifleri için yolculuk etmek, yosmalara para yedirmek veya bahtlı sayılanların harcadıkları gibi, her hangi bir yere para harcamak isterlerse, onlara izin verilmeyecektir. Biz kentimizi, bütün kente olabildiğince büyük bir mutluluk sağlamak için kuruyoruz, bir sınıf diğerlerinden daha mutlu olsun diye değil.
    _Ölçmesini bilmeyen bir adama, birçok kimse boyunun dört arşın olduğunu söylese, o kendinin böyle olduğuna inanmayacak mı sence?
    _Boyacılar yünü erguvan rengine boyamak istedikleri zaman, önce o kadar rengin içinden yalnızca birini seçerler: Beyazı. Yün, boyanın bütün parlaklığını alabilsin diye, hazırlarken çok özen gösterirler, ancak bundan ˜sonra boyaya batırırlar. Bu biçimde boyanırsa, kumaşın boyası hiç çıkmaz. İster sabunla yıkansın, parlaklık akıp geçmez. Beyazdan başka bir renkteki kumaş boyanırsa ya da beyaz kumaşa bu ilk özen gösterilmezse, ne olur bilirsin.'' "Öyleyse,'' dedim "bizim de, askerleri seçip müzik ve idmanla eğittimiz zaman, elimizden geldiği kadar buna benzer bir şey yaptığımızı varsay; inan, tek amacımız, kumaşın boyayı çekişi gibi, askerlerin de yasaları derin bir inançla benimsemelerini sağlamaktan başka bir şey değildir, ta ki korkulacak şeyler ve başka şeyler hakkındaki kanıları iyi tutmuş olsun; renkleri bozacak nitelikte olan çamaşır tozu, küllü sulardan daha soldurucu olan zevk ve her temizleyici maddeden daha güçlü olan acı, korku, tutku, renklerini almasın. İşte böyle bir güce: Korkulacak ve korkulmayacak şeyler hakkındaki yasaya uygun kanının her zaman korunmasına gözüpeklik diyorum ve böyle nitelendiriyorum. Eğer buna eklenecek bir sözün yoksa?''
    "Herhalde'' dedim "nitelikleri gereği, herhangi bir şeyle ilişkisi olan şeyler arasında belli niteliği olanlar, benim düşünceme göre, belli niteliği olan bir şeyle ilişkilidirler, ama o şeylerin kendisi, yöneldikleri o şeylerle ilişkilidir.''
    _Kentimize de, köpeklerin çobanlara baş eğmesi gibi, yöneticilere baş eğen yardımcılar koyduk.'
    _İster birçok kimse, ister bir tek kimse olsun, gözden geçirdiğimiz eğitim ve öğretimle yetiştirilmişlerse, kentin temel yasalarında bir şey değiştirmezler.
    _____________________
  • _Nöroplastisite_ Beynin yeniden yapılandırılması, değişikliklere karşı uyum geliştirme yetisidir. Beynimiz durmadan değişir. Tam şu anda, bu cümleyi okuduğunuz saniyede beyninizde yaklaşık 1 milyon yeni bağlantı kuruldu. Her sabah yürüyüş yapan buna alışıyor. Yeni bir aktivitede ise beyin ona aşina olmadığı için daha fazla enerji harcamak zorunda kalıyor. Bu da beyinde rahatsızlık yaratıyor.
    _Beynimizde farklı bölgeler arası bağlantılar vardır. Kullanılma sıklığıyla ilgili olarak bağlantı noktaları genişler ve güçlenir ya da incelir ve güçsüzleşir. Çok sık kullanılan patikalar alışkanlıklarımızdır. Her düşünüşte, tecrübede bu bağlantıları daha da güçlendiririz. Yeni şeyler öğrendiğimizde yeni patikalar açılır. Kullandıkça güçlenir ve eskiden kullandıklarımız güçsüzleşir.
    _Sinirbilimci Cajal: Bir bebeğin beyni henüz yeni karıştırılmış bir harç gibidir, Onu istediğiniz kalıba sokabilir ve arzu ettiğiniz gibi şekillendirebilirsiniz. Kişi yetişkin olduğunda ise artık elinizde şekil verilemez bir beton olduğunu düşünebilirsiniz. Ancak erişkinin elinde betona şekil vermeye çok uygun farklı çekiçler vardır ve uygun çekiç hamleleriyle beynini değiştirmesi sandığımızdan daha kolaydır. Beyninizi yeniden şekillendiren en önemli çekiç, öğrenmedir. Yeni bir dil öğrenmek, yeni bir müzik aleti çalmayı öğrenmek, yeni bir dans ya da spor türünü oynamayı öğrenmek beyninizi en çok değiştiren eylemlerdir. İnsan beyni her zaman yeniden şekillendirilebilir. İnsan beynindeki sinirsel bağlantılar (sinapslar) kullanıldıkça güçlenir, kullanılmadıkça zayıflar. (kullan ya da kaybet).
    _Nörogenez (Yeni sinir hücresi oluşumu): Sinaptogenez (Yeni sinaps oluşumu)
    _Nöroplastisite 2 yönlü hereket eder. 1 _Potansiyasyon: Sinir sistemindeki bilgi akışının artması 2_Depresyon: Bilgi akışının azalması.
    ____________

    _Morfogenetik - Morfik alan_
    _Elektromagnetik alanlarin biyolojik ve toplumsal karsiligi. Bir canlinin davranislarini ve diger canlilarla olan iliskilerini belirler.
    _İki veya daha çok kişinin, birbirlerinin farkında olmadan, aynı zamanda benzer şeyleri düşünmeleri ve birbirlerini aramaları. Bilicimizin bir radyo alıcısı gibi duyu organlarının haricindeki alanları ve frekansları algılayabilir. Bu alınan semboller bazen, anlaşılıp, çözülebiliyor. Diğer insanlar eğer bizim görüş kodumuzu kabul etmiyorsa, bizim gerçeklik kodumuzu kabul etmeyebilirler.
    _İngiliz biyolog Rupert Sheldrake’in ana düşüncesi, canlı bir organizmanın gelişmesinin, bir tür holistik alan ya da enerji tarafından kontrol edildiğidir. Tüm bu alanlar morfik rezonansın kazandırdığı doğal bir hafızaya sahiptir. Diğer morfik alan türleri hayvanların içgüdülerinin temelinde yatan davranış alanlarını içerir. Bir yavru kedi büyürken, içgüdüleri ile geçmişteki sayısız kediden kaynaklanan morfik rezonansla şekillendirilir. Bu kedinin morfik alanları türün ortak hafızasını içerir. bu alanlar, kaotik süreçlere model ve düzen vermek suretiyle, sinir sistemi ve beyinle iletişim kurar. Bir olay tekrarlandığında, morfik bir alan oluşuyor ve bu morfik alanla kurula rezonans aynı olayın tekrarlanma olasılığını artırıyordu. Herhangi biri, bir konuda farkındalık yaşadığında, başka insanların da aynı konuda farkındalık yaşama olasılığı artmaktadır. Morfik rezonansın bir kez yayılmaya başlaması, tüm uzayda ve zamanda genişlemesi demektir. Ses dalgası gibi, morfik alan da embriyolojik gelişmede DNA molekülü üzerinde etkide bulunur. Sinir sistemi üzerinde etkisini ortaya koyan morfik alana “motor alan” denir. Motor alan, bir şahinin gölgesini gördüğünde, saklanmak için koşan küçük hayvanların eğilimleri gibi, genetik olarak programlanmış davranışları meydana getirmede önemli olabilir.
    _Jung’un psikolojik arketip kavramının ilk bilimsel, makul açıklamasını veriyor. Morfik alanlarla eşzamanlılık arasında olan bağlantıyı, iki veya daha fazla bilim adamlarının aynı zamanda çok benzer keşiflerde bulunması olayında görebiliriz. Bunun en mükemmel örneği, İngiltere’de Isaac Newton ve Almanya’da filozof bilim adamı ve matematikçi C.W. Leibnitz tarafından aynı zamanda geliştirilen hesaplama metodudur. Newton, Leibnitz' in çalışması hakkında hiç bir şey bir şey bilmiyordu ve gerçekte daha kullanışsız matematik bir yöntemle yetinmişti. ( Bu gün kullanılan Leibnitz’in yöntemidir, fakat yöntem için Newton’a güvenilir. )
    _ Bir hayvan yeni bir şey öğrendiğinde, aynı türün diğer hayvanları onu taklit ederler. Süt şişesini aynı şekilde kıran ve biraz sür içen kuşların bu davranışın yayılmasında morfik alanların aktif rolünün lehine kanıtlar sunuyor. Rüyalarında gördüğü bazı yerlerin gerçekte de var olduğunu öğrenen insanları duymuşsunuzdur.
    İlk kez sinema filmi izlediklerinde lokomotif görüntüsünün duvardan çıkacağını sanarak panik içinde sinemadan dışarı fırlayan insanların hikayeleri; Afrika’daki Pigmelerin ilk kez sahraya çıktıklarında uzaktaki su bufalolarının iki inç boyda olduklarını sanmalarına dair ve kendi resimlerine bakan Eskimoların yüzlerini görmediklerine, sadece gri ve siyah lekeler gördüklerine dair hikayeleri hatırlıyorum.
    _____________

    _İnsanın Kimyasal Formülü_
    İnsan vücudunun kütlesinin %99′u sadece 6 elementten meydana gelir. % 65 Oksijen, %18 Karbon, %10 Hidrojen, Azot, Kalsiyum ve Fosfor. Diğer elementler ise: Bakır, çinko, selenyum, molibden, flor, klor, iyot, manganez, kobalt, demir. Canlılar organik ve inorganik maddelerden meydana gelmiştir.

    _Aşkın Kimyasal Formülü_
    Adrenalin(Heyecan) + Endorfin(Uyuşturucu) + Dopamin(Ödül) + Oksitosin(Bağlılık) =Aşk
    _Aşık olduğunuzda Seratonin(Mutluluk-Huzur) miktarı düşer ve kişi depresyona girebilir. Aşıklar ayrı kaldıkları durumlarda Kortizol(stres hormonu) salgılanır. Vasopressin hormonu ise aşık kişiye aşırı cesaret ve saldırganlık veriyor. Esas görevi ise vüdut susuz kaldığında böbreklerin su tutmasını sağlamak. Aşk nöroljik bir durumdur. Frontal korteks baskılandığı için aşık kişinin eli ayağı birbirine dolanır. Amigdala da baskılandığı için korku yok oluyor ve onun için tüm dünyayı yakarım demeye başlıyorsunuz.
    _Frontal lob mantık kısmı; limbik ise zevk merkezi olarak bilinir. Aşk veya ayrılık sonucunda frontal lob ile limbik sistem arasında bir kısır döngü oluşur. Limbik sistem o kişiyi zevk doygunluğu için ister. Onu gördüğünde inanılmaz dopamin salgılarsınız ve bu olmadığı zaman sizde bir yokluk sendorumu başlar. Frontal lob ise muhakeme kurarak, “o kişi olmalı fakat yok” mesajını işler ve siz düşündükçe bu bağlantılar güçlenir. Güçlü bağlantılar sonucunda kaygı oluşturursunuz. Kısacası üzülürsünüz. İşte buna takıntı denir. ilerleyen süreçte depresyona dönüşür. Artan stres kortizolu artırır ve bu da nöron ağlarını azaltır ve sizi aptallaştırır. Gerçek anlamda iq’nuzu düşürür. Yani bitmeyen ayrılık depresyonu sizin zeka seviyenizi etkiler.
    _Kalbin sembolünün alt tarafı Marduk’un penisini, çift üst tarafı ise aşk tanrıçası inanna’nın göğüslerini simgeler.
    _Aşkın simgesi kalp’tir ancak kalbin aşkla hiçbir ilgisi yoktur. Aşkın kaynağı Beyin’dir. Noradrenalin(norepinefrin) beyinden salgılanır ve böbrek üstü bezlerinden salgılanan adrenalin(epinefrin) üretimini uyarır. Avuç içinde terleme, kalp atışında hızlanma, göz bebeklerinde büyüme meydana getirir. Bu hormon dikkat dağınıklığına ve dalgınlığa neden olur. Beyinde noradrenalin seviyesinin artmasıyla mutluluk artar, iştah azalır.
    _Feromon, aynı türün üyeleri arasındaki sosyal ilişkileri düzenleyen kimyasal maddedir.
    _Aşk geçmişte tanrılar ve soylular içindi, günümüzde ise köleler içindir.
    ______________

    _IQ - Zeka düzeyleri :
    Zeka Engelli 20-34, Embesil 35-49, Geri Zeka 50-69, Sınırda Zeka 70-79, Donuk Zeka 80-89, Normal Zeka 90-109, Parlak Zeka 110-119, Üstün Zeka 120-129, Dahi 130-150
    _Çöküş Psikolojisi: İnsan eğlenceye düşkünleşir. Çöküş hali olduğu için kanun ve yasa uygulanamaz hale gelir. Bu tür suçlular etrafta rahatça gezmeye başlar.
    _Türkiye'de ekonomik krizler: 1946, 1958, 1974, 1980, 1990, 1994, 2001, 2008, 2018-2020…
    _Duygusal Beyin: Bağırsak_ 2. beyin. Duygular karında oluşur. Seratoninin %85 bağırsaklarda üretilir.
    _Sanatta ve bilimde bir kural vardır; üzerine yoğunlaştığın herşey yok olur. Atomu görmek için ne kadar çaba harcarsan ona o kadar çok etki eder olduğundan farklı bir şeye dönüştürürsün. Kavramlar da böyledir. Ne kadar çok uğraşırsan anonim anlamından o kadar uzaklaşır ve giderek bir ikona dönüşür.
    _ Şamanizm adetleri_Gidenin arkasından su dökmek, türbe ziyareti, kurşun dökme, kurdela, burçlar, gösterişli mezar taşları ve sulukları, dilek tutmak, nazar, kilim desenleri, kötü ruhları kovmak için tahtaya vurmak, ölen insanın ruhu bedenini 40 günde terk eder ve ayinler düzenlenir ve 40’ı çıkmak oradan gelir, doğadaki isimleri çocuklara koymak, rüzgar, su, güneş, ay, yaprak
    _Dunning Kruger etkisi: Cahil cesareti_Cehalet, bireyin kendine olan güvenini arttırıcı etkiye sahiptir. Dünyanın en büyük problemi, akılsız ve fanatik kişilerin kendilerinden son derece emin olması, buna karşılık zeki insanların sürekli şüpheler içinde olmasıdır.
    _Psikolog olan justin kruger ve david dunning'in adlarını koydukları bulgularıdır.
    _İnsanlar küstahlığı özgüven olarak baz alırken, mütevazi oluşu korkaklık kabul ediyor. Ne kadar cahil olursa o kadar itibar görüyorlar.

    _Savunma mekanizmaları_
    1. Olgunlaşmamış: Yansıtma-yansıtmalı özdeşim (kendi suçunu başkasına atar ve o masum da kendini suçlu hisseder). Pasif agresiflik…
    2. Nevrotik: İnkar, kıskançlık, bahane, gerileme, yer değiştirme (sinirini başkasından çıkarma), karşı tepki oluşturma, mültecilere sevmez ama onlarla çalışır.
    3. Olgun: Espri, yüceltme, bilinçli bastırma, fedakarlık.
    ______________

    _Karışık Sözler_
    _En büyük delikanlılık efendiliktir. Bir insanın utangaç ve edepli oluşu özgüvensiz olduğundan değil; kişilikli olduğundandır. Utanmamak kadar, utanç verici bir şey de yoktur.
    _Dünyayı bilimle, sanatla ve sporla fethedersin. Tırışka liderlerin kabadayılıklarıyla değil.
    _Ciddiyet prensipte olur. Surattaki ciddiyet, suratsızlıktır. Jeam Cine
    _Sürekli seks, siyaset ve futbol konuşup üçünde de başarısız olan başka millet yoktur.
    _Düşman her zaman cepheden saldırmaz, bazen bağırsağınızdaki bir solucandır sonunuzu getiren.
    _Dün gece hiç tanımadığım bir yobaza sırf sana benziyor diye usulca sokulup senin amk dedım.
    _Gücü gördüğünüzde aldığınız pozisyon ahlakınızı belirler.
    _Akıllı bir adam bir çakıl taşını nereye saklar? - Kumsala. Akıllı bir adam bir yaprağı nereye saklar? - Ormana. Eğer bir adam bir cesedi gizleyecekse, onu gizlemek için ölülerle dolu bir meydan yaratır. Gilbert Chesterton. ing. 1870
    _Halkın psikolojisi bozuk. Suriyeli itler avrupaya giderken ağlayanalar gördüm
    _Aşırı ego, insanın zayıflıklarını gizlemek için kullandığı kalkandır. Güçlü insanların yüksek egoları olmaz.
    _Diploma, zenginlere doğru şekilde hizmet edebilecek yeterliliğe sahip olduğunuzu kanıtlamak için aldığınız bir sertifikadır
    _Bilim evrenseldir, ekonomi küreseldir.
    _Sıkılıyorum, daralıyorum, isyan ediyorum isyan. Cem Uzan:
    _Eskiden içki masalarda ülkenin geleceği konuşulurmuş, günümüzde ayran masalarında daha ne çalarız konuşuluyor.
    _ Bizdeki çürümüşlüğü anlatamazsın, yaşarsın. Yiyerek yaşarsın, delirerek yaşarsın, ölerek yaşarsın.
    _Her konuda bilgileri varmış gibi konuşan bu tiplerin, aslında hiçbir konuda doğru dürüst bilgileri bile yok.
    _Batının cinsel konulardaki serbestliğini büyük ahlaksızlık olarak gören toplumumuzun aynı hassasiyeti sahtekarlık, yalan söyleme, adam kayırma, kul hakkı yeme vb konularda göstermemesi.
    _Devlet adamlarının Duyguları yoktur, kimseye acımazlar sadece devlet için yaşarlar
    _Aç kalan canavar, parçalayacağı ava acımaz.. Timsahlar da aç kaldıklarında hayatta kalabilmek yavrularını yerler.
    _Nitelik, bir şeyin kalite ve özellikleriyle ilgilidir. Nicelik, sayı, miktar ve ölçülerle. Bir kasa kırmızı elma. Kırmızı elmaların niteliği, bir kasa olması ise onların niceliğidir.
    _Lord George: Biz üstün beyaz ırklar, amerikada kızıl derililerin soyunu nasıl kırdıysak, Türklerin de soyunu kırıp anadoludan atacağız. 1919
    _E. köse: Bu ülkede her şey olabilirsin ama rezil olamazsın. Ünlü olanların çoğu rezil ola ola ünlü olan kişiler. Keranede basılanlar şimdi hanımefendi rolünde. Hırsızlıktan suçüstü yakalananlar milletin kanaat öderleri…
    _İnsan vücudunda her travma bir bozukluk bırakır. 12 eylül 1980 darbesi, öncesinde ve sonrasında yaşanan süreç de dahil olmak üzere ülke için büyük bir travmaydı ve o travma bugün yaşadığımız sakatlığı ortaya çıkardı.
    _Bir musibet bin nasihatten yeğdir. Yanlış yoldakilere sayısız öğüt versen de işe yaramaz ama başlarına gelen bir kötülük aklılarını başlarına getirir
    _DNA’mızdaki nitrojen, dişlerimizdeki kalsiyum, kanımızdaki demir, elmalı turtamızdaki karbon, çöken yıldızların içlerinde yapıldı. Bizler, yıldızların malzemesinden yapıldık. Carl Sagan,
    _ Bilginin yıllar içinde inşa ettiğini, cehalet bir saatte yerle bir eder. / George Eliot .

    _Tam pastırmalık topal eşşeğe benziyor.
    _Kızı kaybolan baba kızını Adnan oktarda göbek atarken buldu.
    _Toplum adına mücadele edenlere sahip çıkmayan bir toplum..özdil
    _Hatalarını acılarını kabullenerek ahlaki bir büyüklüğe erişebilirsin.
    _Dans: Seks öncesi yapılan bir gösteridir.
    _Gösteriş,bir insanın kültürel zayıflığını yansıtma halidir
    _Atom fiziğine de profesörlüğe de lanet olsun. Bundan sonra yeni mesleğim itlik, hergelelik, kumarbazlık.
    _ Porn siteleri engellendiğine göre int girmeye gerenk yok
    _Düşünce şekilleri çeşitlidir: Dini düşünce, objektif düşünce, milli düşünce, mezhepçi düşünce
    _Bu adamlarda 2 şey hiç yok: Vatan sevgisi ve haysiyet.
    _50 sene aynı şarkı ile iktidarda kalma
    _Turk degil ki ! Insan bile degiller ! Hepsi, israilin kanalizasyonundan cikan lagim fareleri
    _Sanat, kültür, bilim, teknoloji ile hiç bir ilgileri yoktur. Tek düşünceleri asıp, kesmek ve cihad etmektir.
    _Kezbanların kraliçesi.
    _Geleceğin meşleği, cezaevinde mahkumluk. 3 ögün yemek, şıcak vu
    _Avusturalya başbakanının 2 yıllık hizmetleri. Adalet, eğitim, ağaçlandırma, sanat, bilim…
    _Deliler sizden akıllı.
    _Eti tadan köpek, artık kuru ekmeğe dönmez
    _Heykeller bir toplumun propaganda aracıdır. Dosta güven, düşmana korku verirler. Her bir heykel ve anıt yaşanmışlığın özetidir. Bunlara ''Put'' yakıştırması yapan Arap istilacılar bir taşa dokunmak, öpmek, etrafında dönmek, ona taş atmak için binlerce dolar harcarlar.
    _Kontrollü Muhalefet toplumun içinden bir muhalif hareketin çıkmasını engelleyerek baskıcı rejimleri arsızlaştırırlar.
    _E-muhtıra'yı bizzat ben yazdım" diyen Yaşar Byükanıt'a "Devlet Şeref Madalyası" verip, 28 Şubat'ın flaş ismi Çevik Bir'i kendine danışman yapanların "darbelerle mücadele ediyoruz" safsataları.
    _Absorte etmek.. daha küçük bir grubu kendi içine katarak eritmek
    _Mizah zeka işidir. Mizah anlayışı olmayanlar her şeyi üzerlerine alırlar.
    _Geliştirmenin temel esasıdır eleştirmek. Bilimle uğraşan insanlar, bardağın boş tarafını gördükleri için düzene her zaman bir eleştiri getirmişlerdir.
    _Hayatta kalmak için bazen çok dar kafalı olman gerekir
    _Patlak kızla mı yoksa namuslu eşşeke mi evlenirsiniz.
    _Bir penguen, Norveç kraliyet ordusunda albay ve şövalye ünvanı almış, orduyu teftiş etmiş.
    _Ortaçağda cadı kadın yanarsa suçsuz, yanmazsa da cadı sayılırdı.
    _Demokraside 10 amele 9 profesörü yönetir.
    _Lavuk-Genel evlerde çıkışta kolonya tutan kişi
    _New York Times’in Ocak 1923 tarihli haberi şöyle der: "Bir avuç Türk dünyaya meydan okudu.”
    _Boylarından büyük kazığın üitüne oturdular, hala dış güçler, chp ne yaptı goygoyu.
    _Taşşak kokuyor buralar
    _Devlet adamlarının duyguları yoktur, kimseye acımazlar. Sadece devlet için yaşarlar
    _Ökkeş uyanık, amelelik yapıp yaşıyor ve işte tamam krallar gibiyiz diyor. Ökkeşler ülkeyi batırdı
    _Uhud savaşında yenilmeseydik dolar çıkmazdı...
    _Bir musibet bin nasihatten yeğdir. Yanlış yoldakilere sayısız öğüt versen de işe yaramaz ama başlarına gelen bir kötülük aklılarını başlarına getirir
    _Osmanlı devleti, "Eşek Türk!" diye adlandırdığı Anadolu Türklerine gösterdiği muameleden çok daha iyisini Araplara göstermiştir!
    (Osmanli, Türklere Etrki bi idrak akilsiz Türk köpek suratli Türk gibi hakaretler etmistir) İlhan Arsel. Osmanlı firavunlarını sahiplenmek ise asırlarca etrakı bi idrak olarak görülmüş akılsız türklerin stockholm sendromu değilse nedir?
    _Amerikan silahlı kuvvetlerinden sert muhtıra"...250 yıldır olduğu gibi, bize güvenen amerikan halkınını ve rejimin yılmaz bekçileriyiz, anayasanın koruyucusuyuz, biden amerikanın seçilmiş başkanıdır. Sabrımızı kimse test etmesin."
    _Megalomani: Kişinin kendisinde bulunmayan üstün özellikleri olduğunu zannetmesidir. Aşırı bir özgüven değildir.. Kendilerinin üstün yeteneklerinden dolayı diğer insanlardan ayrı ve özel olduklarını düşünürler. Narsist ve aşırı bencildirler, dünyada her şeyin kendileri için yaratıldığını düşünürler. Mesela cebinde hiç parası olmadığı halde, dünyanın en zengin insanı gibi davranırlar.
    _Müneccimbaşı, Osmanlıda astroloji, fal ve kehanet görevlileri 1924'te kaldırılmasına kadar 37 kişi müneccimbaşılık görevinde bulunmuştur. Padişah 4. muratın öleceğini bildirdiği ve padişahın öldüğü için müneccim idam edilmiştir. Necm kelimesinden türerilmiş.
    _Mankurt – Türk efsanelerinde bahsedilen bilinçsiz köle. Mankurt haline getirilmek istenen kişinin başı kazınıp ıslak deve derisi sarılır ve böylece elleri kolları bağlı olarak güneş altında bırakılır. Deve derisi kurudukça gerilir. Gerilen deri başı mengene gibi sıkar ve inanılmaz acılar vererek aklını yitirmesine neden olur. Böyle bir kişi bilinçsiz ve her istenen şeyi sorgusuzca yapan bir köleye dönüşür. Günümüzde ise başka tekniklerle insanlar mankurtlaştırılmaktadır.
    _Sanatçı yaratıcı olmalı bunun için de özgür olmalı. İtaatkar, biatçı sanatçı olmaz. Tam anarşist olmalı, toplumu aydınlatmalı.

    ** _Şarlatan(Hukuk terimidir) Dolandırıcı._ Bilmediği konu hakkında uzman gibi konuşup, insanları kandırmaya çalışan üçkağıtçı.
    Eğitimi olmadığı halde hekimlik icra eden sahtekar. Şarlatanlık bir suçtur.
    _Kalleşlik: Döneklik, iki yüzlülük, hîlekârlık…
    _Biti kanlanmak: Daha önce görmediği kadar paraya ve güce sahip olup da sapıtanlar için söylenir
    _Laf ebesi : Her söze karışan, herkese söz yetiştiren, çok konuşan
    _Hamaset : Dinleyenleri etkilemek veya heyecanlandırmak amacıyla yapılan abartılı anlatım.
    _Demagoji: halkın isteklerine, ön yargılarına ve korkularına dayalı olarak yapılan siyaset ve destek arayışıdır.
    _Şovenizm: Aşırı abartılı milliyetçilik, dincilik ve kendi değerlerini çok üstün görme durumu
    _Günah keçisi : Başarısızlıklarından dolayı başkalarını suçlayıp kendilerini aklamak.
    _Duygusal cehalet, kişinin bir olay karşısında mantığından önce öfkesine yer vermesidir
    _Tartuffe-dindarlığı maske olarak kullanarak içindeki şehveti ve açgözlülüğü gizlemeye çalışan aşağılık bir karakter
    _Zübük: Bir halk deyimi; kendi çıkarları için her yolu mübah sayan kişi; yalancı, üçkağıtçı, egoist, düzenbaz, ahlaksız, kalleş, namussuz, palavracı, dönek…
    _Darwin_Seni cennet vaadiyle kandırıp, fakirliğe mahkum edenlerin hayatlarına bakarsan bu dünyada cenneti yaşadıklarını görürsün
    _Dostoyevski Bu devir, cahil insanların en parlak zamanı, sevgisizliğin, duygusuzluğun, bilgisizliğin, tembelliğin, yeteneksizliğin, nankörlüğün, hazıra konmak isteyen bir kuşağın devridir
    _Sosyopat: Vicdansız, yalancı, hak hukuk tanımayan, başkalarını hiç düşünmeyen, üzülmeyen, hiç pişman olmayan. Psikopatlar birisini öldürmekten zevk alırlarken sosyopatlar hiçbir şey hissetmiyorlar
    _Ülkemizde yaşanan manevi krizin nedeni, insan varlığının en derin özü olan metafizik inancın politik alana taşınmasıdır.
    _Porno şiddettir. Kavgalar, aşağılamar, küfürler vs. pornodur. Porno içgüdülere hitap ettiği için, insanın akli dengelerini yozlaştırır.
    _Maalesef bizim ülkemizin acı gerçeği her alanda 3 kuruş etmeyecek adamları baş tacı edip, çarıklı milyonerler yaratıp, kafalarımıza sıçmalarına müsaade etmek. Siyasetinden, sanatına, sporundan, popüler kültürüne, nerede muasır medeniyet seviyesinin altında bir terliksi. hah!! O’dur işte bizde imparator, diva. Siyasette, sporda, yönetimde, işçilikte, ne bileyim sanatta, her şeyde disiplinsiz vicdansız ve duygusal bir kabile devletiyiz. Allah kitap diye ülke yönetilen coğrafyada vatan millet edebiyatı ile futbol takımı yönetiliyor

    _Din_
    _İslamdan çıkanlar ikiye ayrılır: kafa ve gövde
    _Yunan mitolojisine inanan, Zeus’a tapan kaç kişi var şu yıllarda?
    _Hangi Müslüman Ülke'ye baksan fakirlik,kaos,işkence,zulüm,kin,nefret ve cahillik almış başını gidiyor.Ve liderleri de Saraylarda yaşıyor
    _Kendilerine gelince demokrasiden bahsediyorlar kendilerine gelmeyince Şeriat'tan insan haklarını kısıtlayıcı söz söylüyorlar Özgürlüğe karşıysan o zaman sana özgürlük yok
    _Milyonlarca sperm arasindan birinci gel, hic kitap okumadan, tiyatroya gitmeden, sanatin herhangi bir daliyla uzaktan yakindan ilgilenmeden ol git.
    _Peygamberler vahiy alan insanlar değil ama hayal güçleri çok güçlü olan insanlardır. Farabi
    _Müslümanlar, inançları eleştrilince köpürürler, sinirlenip, sorgulayan kim varsa kanını dökerler. Mantığı yasaklarlar ve muhalefet edenleri öldürürler. Bu nedenle hakikat, tümüyle susturulmuş ve gizlenmiştir. Muhammed el- Razi. (865- 925) Fars hekim-simyacı
    _Köktenciler; ifade özgürlüğünü, çok partili bir politik sistemi, yetişkin insanın evrensel sorunlarını, hesap verebilir bir hükümeti, Yahudileri, homoseksüelleri, kadın haklarını, çoğulculuğu, laikliği, kısa etekleri, dans etmeyi, sakalsızlığı, evrim teorisini, cinsiyeti yok etmek istiyorlar. Köktenciler bizim hiçbir şeye inanmadığımıza inanıyorlar. Salman Rüşdi. Hint
    Ataturk cumhuriyet ve turk duşmanlarinin ciddi bir islami egitim ve ahlak eğitimine insanlik degerleri eğitimine ihtiyaclari var
    _El kindi_ ( Alkindus)800 Abbasi. ilk islam filozofudur.
    _Kanaatkaɾ olan köle hüɾ, tamahkaɾ olan hüɾ ise kölediɾ.
    _Biɾ şeyin ticaɾetini yapan, onu sataɾ. Sattığı ise aɾtık kendisinin değildiɾ. Dolayısıyla din ticaɾeti yapanın dini yoktuɾ.
    _Felsefeye kaɾşı olanlaɾın mantığına göɾe kendileɾinin de felsefe yapmalaɾı geɾekiɾ.
    _Cemil Meriç_
    _Yɑşɑyɑnlɑrı yöneten ölülerdir. Demek ki öldürülmesi gereken ölüler de vɑr.
    _O kɑdɑr yɑlnızdım ki kɑrɑnlıklɑrdɑn iblis’in eli uzɑnsɑ minnetle sıkɑrdım.
    _Yığın düşünmez, mɑruz kɑlır.
    __________________


    _Vampirler_
    _Elizabeth Bathory (Kanlı Kontes - Vampir) 1560 –Transilvanya.15 yaşında Kara Şövalyeyle evlendi ve soyadını kocasına verip kaleye yerleştiler. Gençliğin sırrını, kölelerinin kanında banyo yapmak olduğunu düşünen, onları işkencelerle öldüren 600 bakire kızın canına kıymış iblis. Genç kızlarını kanını içerek gençleşiyor. Diğer kadınlar soluk ve güçsüz kalıyordu. Kızları yakarken izliyor, çeneleri kopana kadar çektiriyordu. Kızların etlerini de yemeye başladı. Kızları soğuk suya atıyor donmalarını bekliyor. Kölelerin işe yaramadığını fark edince zengin kızları eğitim bahanesiyle öldürüyordu. Hayvanlara işkence yapıyor. Bathory malikanesine soyluları eğlendirmek için gelen bir çingenenin ölümle cezalandırıldığı olayda çingene; karnı yarılan bir atın içine koyulmuş ve sonrasında atın karnı dikilmiş. Büyüyle de uğraştı. Kocası savaştayken genç erkeklerle yatıyor, mazoşist ilişkiler yaşıyor. Kurbanların gözlerini oyup ellerini kesiyor. Bazı kaynaklarda bu olayın Bathory’nin şizofreni hastası olmasına yol açtığı belirtilmektedir. 3 yıl karanlık bir odada hapis kaldı, sonra hizmetçi tarafından ölü olarak bulundu. Gün ışığına çıkarılınca tanıyamadılar. Frengi olmuş iblise dönüşmüştü

    _Kanlı Mary_(Blody Mary) Kraliçe I. Mary (1516-1558) İngiltere. Protestanları canlı canlı yaktırıp, idam ettirmesinden dolayı Kanlı Mary olarak anılır. Mary VIII. Henry ve ilk karısı Aragonlu Catherine'nin kızı olarak 1516 yılında doğdu. Annesinin ülkeye veliaht verememesi üzerine babası annesinden boşandı ve Anne Boleyn ile evlendi. Mary de gayrimeşru ilan edildi. Ülke Protestan kurallarla yöneltilse de katolik inancını yıllarca korudu. Annesi ölene kadar onu görmesine izin verilmedi. Kral ölmeden önceki yıllarda Mary saraya davet edildi ve kaybettiği itibarı geri kazandırıldı.
    _Efsane_Blody Mary, ortaçağda yaşamış, büyücülükle uğraştığı için yakılarak idam edilen bir cadı. Gece yarısı mum ışığında aynaya bakıp 13 kez Kanlı Mary derseniz aynada belirecektir inanışı da vardır. Diğer bir efsaneye göre ise, Mary kalp hastası bir kızdır ve kalbi durunca doktorlar öldüğünü söylemiş ve gömülmüştür. Kızın koluna da bir ip bağlamışlar ve ucuna da çan takmışlar. Eğer yaşıyorsa gömüldükten sonra çanı çalar diye düşünmüşler. Ailesi bir süre sonra mezara gittiklerinde çanın olmadığını fark edip tabutu açmış ve ne görsünler. Kızcağız tırnaklarıyla tabutu kazımış, yani canlı canlı gömülmüş, elleri kan içinde kalmış ve bu defa gerçekten ölmüş.

    _Kara Dul_ (1832-1873)Mary Ann, dört kocasını, bir sevgilisini, bir arkadaşını ve toplam 12 çocuğu arsenikle zehirleyerek öldürmüştü. Mary Ann asılarak idam edildi. Celladı ona acımamış ve hemen ölmesi için gerekli zehir damlasını vermemiştir. Bu nedenle Mary Ann bir hayli acı çekmiştir.

    _Buchenwald Cadısı_( 1906-1967) Siyasi suçlu hapishaneleri'nin komutanı Karl Otto Koch'un eşi. Buchenwald Toplama Kampı'nda mahkumlara karşı sadist davranışları ve acımasızlığından dolayı Buchenwald Cadısı olarak ünlenmiştir. Dövmeli vücutlara düşkünlüğü ile tanınan Ilse Koch öldürttüğü esirlerin derilerindeki dövmeleri kesip, bazen de derileri kendisi süsleyip çanta, eldiven, gece lambası, hatta işlemeli iç çamaşırı yapmıştır

    _Madame Lalaurie_ (1775-1842) New Orleans itfayesi yangına müdahale etmek için Madamın evine girmiş ve üst kata çıkmışlar. İtfaiye ekipleri sürgülü ve kilitli bir kapı ile karşılaşmış. Kapının arasından çığlık ve ağlama sesleri duymaları üzerine kapıyı kırarak açmışlar ve gördükleri manzara ile şoka uğramışlar. Ceset ve leş kokusu içinde duvarlara zincirlenmiş insan bedenleri; kimisi yaşayan kimisi ölü kimisi de kanlar içerisinde. İşkence edilerek parçalanmış 7 köleye ait cesetler de cabası. Ölü veya canlı kurbanların çoğunun kemikleri kırılmış ve ters yöne doğru çevrilmiş. Derileri farklı bir biçimde oyulmuş ve yüzülmüş, elleri ve ayakları kesilmiş. Uzun yıllar 1140 numaralı evin önünden insanlar korkudan geçememiştir . hakkında ortaya konulan "yaşıyor" iddiaları uzun yıllar kulaktan kulağa yayılmıştır.

    _Katil Nine_Dorothea Puente(1929-2011) Yaşlı bir pansiyoncu olan Dorothea pansiyonu işlettiği yıllar içerisinde pansiyonda kalan müşterileri sesiz bir şekilde öldürüp daha sonra imzalarını taklit ederek paralarını kullanırdı.

    _Karındeşen Jack_1888 Londra. Hayat kadınlarını boğazlarını kesip karınlarını parçalayarak öldürdü. Kimliği hiçbir zaman tespit edilemedi. Kurbanlarını önce boğazlayarak etkisiz hale getiriyor daha sonra da boğazını kulaklarına kadar kesiyordu. Ufak tefek değişikliklerle beraber kurbanların tamamına yakınının karnı ve cinsel organları deşilmiş, bazı organları çalınmış, bazen de burun veya kulakları kesilmişti.

    _Belle Guiness_ (1859-1931) Öldürdüğü kişi sayısı 100'ü geçmekte. İlk olarak evlenmek için gazetelere ilan veriyor, evlendikten sonra kocalarını kafalarına vurduğu sert bir darbeyle öldürüp domuzların bulunduğu yere gömüyordu.

    _Enriqueta Marti_ (1868-1913) Katalonyalı çocuk katili. Çocukları öldürdükten sonra cesetlerini kaynatarak onların kemik, yağ ve kanlarından çeşitli aşk iksirleri ve koca karı ilaçları hazırlayıp pahalı bir fiyata satıyordu. Ayrıca zengin pedofillere sokaklardan kaçırdığı kimsesi çocukları da para karşılığı kiralıyordu. En sonunda zengin bir adamın ihbarıyla 1912 yılında tutuklandıktan sonra hapse atılmış ve diğer mahkumlar tarafından öldürülmüştür.

    _Kazıklı Voyvoda- Kont Drakula_ III. Vlad (1431 – 1476) Eflak Voyvodası. Osmanlı askerlerini ve sivil Türk insanlarını kazığa oturtarak öldürtmesi ile bilinir. Babasının Osmanlı karşısındaki yenilgisi sonucu Vlad rehin olarak getirildi. Vlad, sultan murat tarafından iç oğlanı kadrosuna alındı ve sakalı çıkınca emekli edildi. 1448de voyvoda ünvanı verip, yanına ordu kattı ve eflakı fethe gönderildi. Macaristan'ın da desteğiyle Eflak'ı tamamen kontrol altına aldı. Prens vlad, 1462den itibaren istanbuldan gelip karşısında eğilmeyen tüm elçilerin sarığını kafalarına çiviyle çaktırdı. 30 binden fazla Osmanlıyı kazığa geçirdi. Rumencede kazıklı anlamına gelen tepeş lakabını aldı. Osmanlıda çocukluğunda maruz kaldğı tacize gönderme yapan kalleş, ibne, süzgeçi götveren lakaplarıyla ya da kazıklı bey diye anılıyordu.

    _Vampir, günbatımı ile şafak arasında dirilerek mezarından çıktığına, insanlara saldırıp kanlarını emdiğine inanılan mitolojik bir varlıktır. _Seri katil, anormal kişisel bozukluklar sonucu, 30 günden daha uzun bir zaman diliminde ve arada bekleme dönemleri de olacak şekilde 3 veya daha fazla insanı öldüren kişidir. Voltaire konuya şöyle bir yorum getirir: “Gerçek kan emiciler mezarlarda değil, aramızda. Borsa spekülatörleri, tüccarlar ve işadamları halkın kanını her gün emmekteler. Bunlar kesinlikle ölmüyor ama yaşarken çürüyor.”
    _Psikopatlar empati ve suçluluk duygusundan uzak bir halde, ben merkezci ve itici, sosyal, ahlaki ve hukuki kabullere uymayan kişilerdir. Psikopatlar sıklıkla toplumun kabullendiği kurallardan çok, kendi yarattıkları ve benimsedikleri kurallara uymayı tercih ederler.
    _Hayalperest katiller: Bu gruptaki katiller genellikle gerçeği yanılsamalı olarak algılarlar (Psikoz) ve bazen başka biri olduklarına veya cin/şeytan veya tanrı gibi varlıklarca öldürmeye zorlandıklarına inanırlar
    _Görev güdümlü katiller: Tipik olarak kendilerini homoseksüeller, fahişeler, zenciler veya katolikler gibi kendilerince istenmeyen ilan ettikleri insanların dünyadan temizlemesine adamış olarak görürler
    _Zevk düşkünü katiller: Bu tip seri katiller heyecan peşindedirler ve öldürmekten zevk alırlar.
    _Güç: Ana amaçları kurbanları üzerinde güç kullanmak ve güç kazanmaktır. Bu tip katiller bazen çocukken tacize uğramış ve bu olaylar onların yetişkin hale geldiklerinde güçten mahrum ve yetersiz olarak hissetmelerine sebep olmuştur.
    ______________________


    _Kahinler_
    _Shipton Ana_(Cadı)(1488-1561)
    _Kehanetleri: 1666 veba salgını, Katolik kilisesinin dağılışı, Kanlı Mary’nin saltanatı, Kraliçe elizabetin yükselişini kesin netlikte bildirmiştir. Napolyon ve devrim, televizyon, sinema, uçak, gemi, denizaltı, otomobil, telefon, uzay yolculukları, dünya kanla ıslanacak, uyuyan dağlar nefes almaya başlayacak(volkan) okyanuslar yükselecek, bunlar benim bilmediğim yerlerde olacak. Gök cismi nedeniyle bir kıta batacak. Kadınlar erkek gibi giyinecek.
    _En ünlü İngiliz kahin. Dış görünüşü cadıyı andırır. Mağarada doğdu ve annesi doğururken öldü. Bebek normal eğildi. Gözleri şaşı, başı orantısız, yanakları içe çökük, kol ve bacakları uyumsuzdu. Bakışları yakıcıydı. Burnu eğridir. Herkes onunla dalga geçtiği için genelde mağarada yaşardı. Çocukken ormanda iksirler hazırlardı. Ursula hayal gücü ve zekasıyla kısa zamanda tüm hocalarının göz bebeği olmuştur. Fakat öğrenciler arasında bir ucubedir hala. Ursula da kendisine yapılanlar karşısında intikam yolunu seçer. Ansızın öğrencilerin elbiseleri yanmaya başlar, öğrenciler geceleri kabuslarla korkarak uyanmaya ağlamaya başlarlar. Ursula'yla kavgalı olanların başlarına, nereden geldiği belli olmayan taşlar yağar.

    _Nostradamus_ (1503-1566) Fransız kâhin, astroloh, eczacı
    _Kehanetleri: Fransız devrimi, Kraliçe Marie Antoinette’nin idamı, SSCB'nin kuruluşu, Türkiyenin kuruluşu (Osmanlı çökecek, başkomutan yeni devlet kuracak) 2. Dünya Savaşı ve Hitler, Franco’nun Sürgünü, Çernobil Nükleer Santral kazası, Kennedy suikastı, israilin kuruluşu, Saddam hüseyinin batıya kafa tutuşu, Hiroşimaya atılan atom bombası, Kıbrıs harekatı, 2025 yılında depremlerle dünyanın ekseni değişecek. 1999-2025 gerçek yılan Türkiye ve mısıra girecek. 3. dünya savaşı 2076da. 3797 yılında, son gün olacağını ve insanoğlunun ölümsüzlüğe erişeceğini…
    _Rönesans entelektüeli Skaliger adlı İtalyandan Okültizm hakkında bir hayli bilgi aldı. 1546 veba salgınları sırasında hazırladığı özel tedavi yöntemleri ve ilaçlarla ün yaptı. Milano’da bir simyacı ile tanıştı. Bu simyacıdan öğrendikleriyle 1552’de ilk kitabını ilaçlar üzerine yayımladı. 1550’den itibaren gök cisimleri esas alınarak yapılmış kehanetler içeren bir almanak yayımlamaya başladı. Kral IX. Charles’ın hekimi ve danışmanı oldu. Kilise tarafından aforoz edildi._Bir okültist olan Nostradamus, kehanetlerini Kilise ve koyu dindarlar tarafından suçlanamasın diye bir hayli sembolik bir dille kaleme almıştır.
    Fontbrube 30 yıldır nostaramus kehanetlerini gerçeğe en yakın çeviren yazar olarak tanınmıştır. Fontbrune onun paralel evren yolcusu olduğunu söyler.

    _Baba Vanga_ (1911-1996) Kör Bulgar mistik, premature
    _Kehanetleri: Büyük rusyaya karşı çıkan o devlet savaşı kaybedecektir. Rus denizaltısı kursta sulara gömülecektir. İkiz Amerikan kardeş çelik kuşlar tarafından düşürülecek. Çin yeni dünya gücü olacak. Sömürenler sömürge haline gelecek. 2040 müslüman devlet avrupanın tek hakimi olacak. Suriyenin düşüşü kıyamet savaşına neden olabilir. 2016 müslümanlar batıyı istila edecek ve Avrupalıların çoğu sürgün edilecek. 2111 insanlar androide benzer şekilde robotlara dönüşecek. 2100 insan yapımı yapay bir güneş dünyanın karanlık yüzünü aydınlatacak. 2088 insanların saniyeler içinde yaşlanmasına neden olan yeni bir hastalık. 2164 hayvanlar insan gibi konuşacak. 3797 dünyada hayat bitiyor ve insanoğlu başka bir yıldız sistemine göç ediyor. Uzaylılarla kaynaşma. Tanrı ile karşılaşma, ölümsüzlük ve 5079 kıyamet.
    _Kasırgadan dolayı gözleri kör oldu. Kaybolan bir eşyanın yerini söylemekte. Hastalıklarla ilgili şifalı otlar tavsiye etmekte. 1967 devlet tarafından meşrulaştırılmıştır. Hitler ve rus gizli servisi tarafından ziyaret edilir.

    _Edgar Cayce_(1877-1945), Amerikalı uyuyan kahin
    _Türkiye giderek İslam ülkesi haline gelecek!
    _Mısır Piramitleri Atlantisliler tarafından yapılmıştır!
    _Rusya 2010 itibariyle güçlenecek!
    _ABD ile İran arasında asla savaş olmayacak!
    _Depremler nedeniyle 21. Yüzyıl sonunda dünyanın şekli değişecek!
    _Antartika ve Grönland'daki buzullar eriyecek. San Francisco ve Los Angeles gibi kıyı şehirler sular altında kalacak!
    _Paris, Londra ve New York haritalardan silinecek!
    Hipnoz ile uyutularak trans halindeyken yaptığı ve kayda alınan "okumalar"la tanınmıştır. Transta iken yaptığı teşhislerde, kimi değişik vakaların tedavisi için gerekli ilaçların nerede bulunabileceğini tarif etmiş, ayrıca astroloji, reankarnasyon ve Atlantis ile ilgili kehanetlerde bulunmuştur. Küçükken komaya girmişti. Doktor tüm çabalarına rağmen onu komadan çıkaramamış, bu haldeyken Cayce: "Enseme bir beyzbol topu çarptı. Özel bir yakı yapın ve enseme kuvvetlice basın. Acele edin, yoksa beyin zarının zarar görme ihtimali var" demişti. Sonra yapılacak yakının formülünü vermişti. Ailesi başka çare olmadığı için denilenleri uygular ve akşama doğru ateşi düşen Edgar, ertesi gün ayağa kalkar. Hipnoz uykusu sırasında hastalara koyduğu teşhisler o kadar isabetliydi ki buna hayret eden doktorlar aslında kendisininde doktor olduğunu fakat bu yola saptığını söylüyorlardı. Cayce öleceği günü ve saatini önceden haber vermişti.
    __________________


    _Dolandırıcılar_
    _Ferdinand W. Demara(1921-1982) ABD. Her kılığa, her mesleğe girip uzun süre polis müdürlüğü, rahip, cerrah, cezaevi müdürü, avukat, dişçi ve daha nice meslekler uzun süre anlaşılmadan icra etmiş hatta cerrahi üzerine kitaplar yazmış.

    _George C. Parker - (1870-1936) New York şehrinin en ünlü yapıtları olan Metropoliten Müzesi ve Özgürlük Anıtını ve Brooklyn Köprüsünü birkaç kez sattı

    _Victor Lustig (1890-1947) Eyfel kulesini hurdacıya satınca ünlendi. Ayrıca para basma makinesi satışıyla da birçok insanı dolandırmış.

    _General Gregor MacGregor (1786 –1845) 1800'lü yıllarda Güney Amerika'da İspanya kolonileriyle savaşan İskoç bir askerdi. 1820'de Londra'ya döndüğünde Orta Amerika'da Poyais adını uydurduğu bir ülkeyi fethettiğini söyleyerek kendini hayali Poyais ülkesinin prensi olarak tanıttı. Kendi elleriyle çizdiği haritaları göstererek sahte Poyais tahvillerini 200.000 sterline satmayı başarmıştı. Prestiji artan Gregor, bir anda kendini Londra'nın soylularına kabul ettirmiş olsa da yüzlerce insan, pasaport alarak Poyais'e gitmeye kalkınca yalanı anlaşılmış ve kaçmak zorunda kalmıştı.

    _Frank Abagnale(1948) 16 yaşındayken 'Pan American World Airways' isimli havayolu şirketinin üniformasını çaldıktan sonra bir pilot olduğunu iddia ederek 26 ülkeye bedava uçuş gerçekleştirmiş ve bu sırada 4 milyon dolarlık sahte çekleri bozdurmayı başarmıştı. Üstelik hepsini 19 yaşına basmadan yapmıştı. Birleşik Devletler tarihinin en genç ve en cesur dolandırıcısı. Pilotluktan sıkıldıktan sonra başka bir kimlikle doktorluk, avukatlık yapmıştır. Şimdilerde FBI'a ve özel şirketlere dolandırıcılığın önlenmesi üzerine danışmanlık hizmeti vermektedir.

    _Gerd Heidemann (1931) Adolf Hitler'in sahte günlüğünü 1983 yılında Stern dergisine 6 milyon dolara sattı. İngiliz tarihçi Hugh Trevor-Roper de dahil olmak üzere birçok uzman, günlüklerin gerçek olduğunu ilan etmek için öne çıktı. dolandırıcılık nedeniyle tutuklandı, yargılandı ve dört buçuk yıl hapse mahkum edildi.

    _Philip Arnold (1829-1878) Ünlü elmas madeni oyunuyla birçok insanı dolandırmaya başarıyor. Wyoming’de bir arsada serpiştirdikleri yarı değerli taşları elmas olarak göstererek ünlü Baron Rothschild ve Tiffany’nin sahibi Cahles Tiffany’yi de dolandırmaya başarıyorlar

    _Shaun Greenhalgh (1961-): Taklit ettiği ünlü ressam Gauguin’in resimlerini ve antik Mısır heykelciklerini Chicago Sanat Enstitüsüne ve British Museum’a orijinal diye milyonlarca dolara satmayı başarıyor.

    _Bernie Madoff (1938-): Yaklaşık 50 milyar dolarla Wall Street tarihinin en büyük yolsuzluğuna imza attı. “ Ponzi Oyunu” olarak adlandırılan saadet zinciri ile ünlü yönetmenler, bankalar, hükümet adamlarının da yer aldığı müşterilerini dolandıran Madoff için yargıçlar, yolsuzluk, yalan beyan, personel sosyal yardım sandıklarından hırsızlık, ABD Sermaye Piyasası Kurulu'na (SEC) sahte evrak vermek ve uluslararası kara para aklama olmak üzere 11 ayrı suçtan dolayı150 yıl hapis cezası isteminde bulundu.

    _Sülün Osman_ (1923 - 1984) Dolandırıcı. tramvay, Galata Kulesi, kent meydanlarındaki saatler, şehir hatları vapurları gibi kamu mallarını saf vatandaşlara 'satarak' ya da 'kiraya vererek' efsane haline geldi. Osman Sülün, 20 Nisan 1962’de hapisteyken "Alınteri ile Yaşamak" konulu konferans verdiği söylenmektedir. Sülün Osman, kitapta geçen bir sözün manevi duygularını rencide ettiği gerekçesi ile Aziz Nesin'e dava açmıştır. Galata Köprüsü'nü satmak üzereyken tesadüfen yakalandı.

    _Eyüplü Halit_ Bu işe önce ufak projelerle başlamış. Tarz ve karizmatik görüntüsü sayesinde, tanışıp kendine aşık ettiği kadınları dolandırarak işinde uzmanlaşmış. Tam 68 kadını bu şekilde dolandırmış! İşleri ilerletmesi ise, İstanbul'un işgal altında olduğu son dönemlerde gerçekleşmiş. Kendine sahte bir karakol kurup, Rum askerleri tutuklamış, daha sonra da onları bir miktar para karşılığında serbest bırakmış. Hapiste olduğu dönemlerden birinde, bir İtalyan'la tanışmış ve ondan Mussolini'ye bir mektup yazmasını istemiş. "Sayın Mussolini sizi çok seviyor ve destekliyorum. Sizi desteklediğim için hapisteyim. İmza: Eyüplü Halit. Mussolini buna inanır mı hadi oradan! Evet inanmış ve İstanbul'a gelerek Eyüplü Halit'e yüklü miktarda bir para vererek hapisten çıkmasını sağlamış.

    _Jet Fadıl_ İş hayatına 1987'de jet sürücü kursu ile girdi. Jet fadıl’ın 1998’de kurduğu jet-pa holding, bünyesinde konuttan pazarlamaya, otomotivden tekstile farklı alanlarda 10 şirketi barındırıyordu ancak bu şirketlerin 6’sında hiç kimsenin çalışmadığı yine maliye’nin raporuyla ortaya çıkacaktı.
    _Osmanlı’nın kuruluşunun 700. yılında ve 1999 yılının cumhuriyet bayramı’nda tanıtılan imza isimli otomobildi. İmza için avrupa’da yaşayan vatandaşlardan kar payı ortaklığı ve islami değerlere uygun olarak para toplandı. 2002’de siirt ve batman’a kurulacak jet-pa motors otomobil fabrikalarında üretimine başlanacağı söylenen imza, hiç üretilmedi. 300 milyon euroya mal olan "Türkiye'nin İlk Dünya Otomobili İmza Projesi"ni 1999'da uluslararası pazara sundu ve dünyanın birçok ülkesinden 300'den fazla distribütörlük talebi aldı. İmza projesi kapsamında Siirt, Diyarbakır, Batman, Mardin ve Şanlıurfa'da kurulacak beş otomobil fabrikasında yılda 1.250.000 otomobil üretilmesi ve bu fabrika yatırımlarıyla Güneydoğu Bölgesi'nde 264.000 kişiye iş imkânı sağlanarak yılda 12 milyar dolar tutarında ihracat yapılması planlandı.
    _2014 yılında istanbul’daki reklam panolarını ‘maldivlerde müslümanlar’ın özel adası oluyor’ afişleriyle donattı. Yeni projesi caprice gold maldivler için 60 bin kişiden 170 milyon dolara yakın para topladı ama gerçekleşmedi.
    _"Almanya'daki bazı Türk vatandaşlarını yüksek kar payı vaadiyle kandırarak dolandırıcılık yaptığı" iddiasıyla 2003 yılında tutuklu olarak yargılanan Akgündüz, 15 ay sonra tutuksuz yargılanmak üzere kefaletle serbest bırakıldı
    _________________
  • Ve hiç bir şey düşünmüyorum yarın ne yapacağım neyim olacak neyim olmayacak diye sormuyorum kendime. Hayallerimi yitirdiğim günden beri bir beklentim yok geleceğe dair.
    İçimde bir hüzün, İçimde sessiz bir çığlık adım adım yürüyorum bir faili meçhule.
    Belki sonu baştan belli bir aşkın acı sonu böyle yaptı beni belkide ben böyle bir hayatı seçtim.
    Neyse bana pişman mısın diye sorma sakın çünkü pişman da olsam senin bundan hiç ama hiç haberin olmayacak. Ama seni seven bir kalbin varlığını bir daha hiç ama hiç hissedemeyeceksin.
    Sadece sonbahar akşamlarında hüzün hakim olduğunda yüreğine ve yanında sarıldığın kişi sana mutluluk veremediğinde aklına geleceğim ve işte o zaman ne yaptım ben diyeceksin. Ve elin telefona gidecek aradığın numaraya ulaşamayacaksın. Bir ses duymak isteyeceksin sana mutlu günlerini hatırlatan ve sarılmak isteyeceksin hiç senin olamayan sevdiğine..
    Gözlerinden yaşlar akacak sonra yanında yatana sarılacaksın ben diye ama hiç bir zaman bende bulduklarını bulamayacaksın hiç birini ve anlayacaksın yaptığın hatanın büyüklüğünü ama o gün beni değil bensizliğin hayalini bile özlediğini farkettiğin zaman haykıracaksın seni seviyorum ben diye….
    Ama bu sesi ben hiç duyamayacağım.
    Senden uzak aldığım son nefesimdeki neden böyle oldu deyip kendimle vedalaştığım andaki kulağıma gelen artık her şey bitti deyişin ve gözlerime bakarak git deyişinin ardından dudaklarımdan çıkan ben seni çok sevmiştim deyişim gözümden akan veda gözyaşları gelecek gözünün önüne..
    Ve ELVEDA deyip sonsuz olacağım…
  • _Hiperborlularız biz. Ne karadan ne de denizden bulabilirsin Hiperborlulara giden yolu. Kuzeyin ötesinde, buzun, ölümün ötesinde. Çağdaş erdemler ile güney yelleri arasında yaşamaktansa, buzlar içinde yaşamak yeğdir!. Burada hekim olmak, burada acımasız olmak, burada neşter kullanmak bize aittir bu; bu bizim insan sevgimizdir, bu yüzden filozoflarız biz, biz Hiperborlular!

    _Yeni bir müzik için yeni kulaklar. En uzaklar için yeni gözler. Yasaklanmış olana yüreklilik; Şimdiye dek sağır kalınmış doğrular için yeni
    bir vicdan. Kendi kendine saygı; kendi kendine sevgi; kendi kendisi karşısında koşulsuz bir özgürlük. Aldırmaz olmuş olması gerekir,
    hiç sormaması gerekir doğruluk yararlı mıdır diye. İşte! Bunlardır benim okurlarım.

    _Kuzey Avrupa'nın güçlü ırklarının böylesine hastalıklı ve yaşlılıktan güçsüzleşmiş bir décadence yaratığının üstesinden gelebilmeleri gerekirdi. Ama, onun üstesinden gelememiş olmaları yüzünden de başlarına bela gelmiştir: onun hastalığını, yaşlılığını, çelişikliğini bütün içgüdülerine sokmuşlardır. O zamandan beri de artık hiçbir tanrı yaratamamışlardır! Neredeyse ikibin yıl ve bir tek yeni Tanrı yok! Çelişmeden kurulmuş piç düşkünlük abidesi, içinde bütün décadence içgüdülerinin, ruhun bütün ödlekliklerinin ve bezginliklerinin kutsanmalarını buldukları çöp yığını!
    _Bu yüksek değerli tip bundan önce de sık sık ortaya çıkmıştır ama çok korkulmuştur ondan ve bu korkudan dolayı da onun karşıtı olan tip yetiştirilmiş. Evcil hayvan olan, sürü hayvanı olan, hasta hayvan olan insan —Hristiyan... Hristiyanlık bütün zayıfların, düşkünlerin, nasibi kıtların yanını tutmuş, güçlü yaşamın ayakta duruş koşullarının çelişiğinden bir ideal çıkarmıştır; tinselliğin en üst değerlerinin günahkârlık, sapıklık, ayartılma olarak duyulmalarını öğreterek, tinsel bakımdan güçlü doğalıların bile akıllarını yozlaştırmıştır.

    _Hristiyanlıkta aşağılanmış ve ezilmişlerin içgüdüleri ön plana çıkar: burada amaçlarının peşine, düşenler, en alt katmanlardır. Başka türlü düşünenlere karşı bir nefret vardır. bir karşıt hareket, Yahudi içgüdüsüne karşı bir şey değildir; bu içgüdünün tutarlı sonucu, onun korku verici mantığı içindeki bir ileri çıkarımdır. Bugün bile bir Hristiyan, Yahudi-karşıtı duygular duyabilir, oysa kendisinin en son Yahudi çıkarımı olduğunu anlamaz.
    _Ajitatör rahipler, İncil'in büyük bir bölümünün tanıklık ettiği harika kalpazanlığı meydana getirdiler.
    _Hristiyanlığa, acımanın dini denir. —Acıma, yaşam duygusunun erkesini artıran gerilim verici duyguların karşıtı bir duygudur: çöküntü verici bir etkisi vardır. Kişi, acıma duyduğunda, gücünden yitirir. Sefillerin koruyucusu olduğu kadar sefaletin çoğaltıcısı olarak da décadence'ın yükselişinin temel bir gerecidir, —acıma, hiçliğe inandırır!... «Hiçlik» denmez tabiî buna : «öte» denir, ya da «Tanrı», ya da «Hakiki Hayat» denir, ya da Nirvana, Kurtuluş, Kutsanmışlık... Schopenhauer yaşam düşmanıydı: bu yüzden erdem haline geldi acıma onun için... Hristiyanca acımadan daha sağlıksız birşey yok.

    _Akıllandık artık. Her bakımdan daha alçakgönüllü olduk, insanı artık «tin»den, «Tanrısallık»tan türetmiyoruz. Onu, geri, hayvanların arasındaki yerine koyduk. En güçlü hayvandır o bizim için, çünkü en kurnazdır: bunun bir sonucudur tinselliği. Hiç de yaratının tacı değildir o; her varlık, onun yanında, eşit bir yetkinlik basamağında durur. İnsan, göreceli olarak, en bozuk yapılı hayvan, en hastalıklı hayvandır, içgüdülerinden en tehlikeli biçimde uzaklaşmış olan hayvan. _Eskiden, insanın bilincinde, «tin»de, onun yüksek kökeninin, tanrısallığın kanıtı görüldü; insanı yetkinleştirmek için, ona, kaplumbağa gibi, duyularını içine çekmek, yeryüzüyle alışverişini kesmek, ölümlü beden örtüsünü bir yana atmak salık verildi: böylece geriye onun asıl önemli olan yanı, «saf tin» kalacaktı. —bir şeyin yalnızca bilinçlendirilmekle yetkin hale getirileceğini yadsıyoruz «Saf tin», safi aptallıktır: sinir sistemini ve duyuları; «ölümlü beden»i hesap dışı bırakmak; yanlış hesap yapmaktır —başka birşey değil!.

    _Metafizikçiler, din adamları, tanrının etrafında örümcek gibi dolanıp ağ örerler. Sonunda o da, onların dolanmalarından hipnotize olarak,
    kendisi de dolanmaya başlar, «ideal» olur, «saf tin» olur, «mutlak» olur, «kendi başına şey» olur...
    _İnsan kendi karakterine bakarak tanrıyı yaratmıştır. Üstün gördüğü özellikleri tanrıda görmek hoşuna gider. İğrenç özelliklerini de şeytana yüklemiştir.
    _ Bir tanrıbilimcinin, dincinin doğru diye duyduğu, yanlış olmak zorundadır: bu bir doğruluk ölçütü neredeyse. Savaş açtığım bu tanrıbilimci içgüdüsüdür: heryerde buldum onun izlerini. Damarlarında tanrıbilimci kanı akanlar, bütün şeylere daha başından eğri, dürüst olmayan bir tavırla yaklaşırlar. Bu yaklaşım sonucu oluşan tutku, kendine inanç adını takar: sahtelik görünümünden acı çekmemek için, gözünü sımsıkı, hepten yummak. Her şeye yönelik bu çarpık optikten, bir ahlak, bir erdem, bir kutsallık çıkarırlar, yanlış görme, iyi vicdan haline getirilir. Bu içgüdü, yeryüzünde, bulunan en yaygın sahtelik biçimi, sahteliğin sahici yeraltı biçimidir.

    _İyi nedir? -İnsanda güç istemini, gücün kendisini yükselten her şey. Kötü nedir? -Zayıflıktan doğan her şey. Mutluluk nedir? -Gücün büyüdüğü duygusu -bir engelin aşıldığı duygusu. Doygunluk değil, daha çok güç; genel olarak barış değil, savaş; erdem değil, yetenek Zayıflar, nasibi kıtlar yıkılıp gitmelidir: Bizim insan sevgimizin baş ilkesi. Ve onlara yıkılıp gitsinler diye de yardım edilmelidir.
    Herhangi bir günahtan daha zararlı olan nedir? -Nasibi kıtlara, zayıflara duyulan acımadan doğan eylem – Hristiyanlık

    _Bir canlıya, bir türe, bir bireye, içgüdülerini yitirmişse, kendisine zararlı olanı seçiyor, yeğliyorsa, yozlaşmış derim.
    _Hiçin ve olumsuzlamanın bu bilinçli avukatı, «Hakikat»in sözcüsü yerine konduğunda, doğru zaten tepesi üstüne çevrilmiştir. Rahip, yaşamın bu meslekten yok sayıcısı, yalanlayıcısı, zehirleyicisi, yüksek bir insan türü sayıldığı sürece, doğru nedir sorusuna hiçbir yanıt bulunamaz. İdealist, tıpkı rahip gibi, bütün büyük kavramları elinde tutar (— yalnızca elinde de değil!), onları iyi niyetli bir horgörüyle, «anlama yetisi»ne, «duyular»a, «onurlar»a, «mutlu yaşam »a, «bilim»e karşı kullanır;

    _Kant eleştirisi_ Protestan papaz, Alman felsefesinin büyükbabasıdır; Kant'ın başarısı, salt bir tanrıbilimci başarısıdır: Kant, Luther gibi,
    Leibniz gibi, kendi başına ayakta duramayan Alman dürüstlüğünün yeni bir payandasıydı. Kant'ın olmasını istediği gibi, salt «erdem» kavramı karşısındaki bir saygı duygusundan çıkan bir erdem, zararlıdır. Bir erdemin, kendi buluşumuz, kendi kişisel-özel gereksinmemiz ve gerekirliğimiz olması gerekir: «Erdem», «ödev», «kendi başına iyi», kişisel-özel-olmayan, genel-geçer nitelikte iyi —uydurmalardır bütün bunlar; içinde çöküşün, yaşamın son güçsüzleşmesinin, Königsberg Çinliliği'nin dilegeldiği uydurmalar. Bir halk, kendi ödevini, genel olarak ödev kavramıyla karıştırınca, batar. İç zorunluk olmaksızın, derin bir kişisel - özel seçim olmaksızın, haz olmaksızın, «ödev»in otomatı olarak çalışmak, düşünmek, duymak kadar hızla yıkan başka ne olabilir? Bu, tam da décadence'in reçetesidir, hatta budalalığın reçetesi... Kant, budala oldu. —Hem de Goethe 'nin çağdaşıydı bu! Bu yazgı örümceği. Fransız Devrimi'ni, devletin organik olmayan biçiminden organik biçimine geçiş diye gören Kant değil miydi?
    _Hanımcıklar gibi davranan bütün bu büyük gayretkeşler ve hilkat garibeleri —«güzel duygular»ı kanıtlama sayarlar. Kanmayı da doğruluğun ölçütü. En sonunda da Kant, olanca «Alman» masumluğuyla, bu yozlaşma biçimini, bu düşünsel vicdan eksikliğini, «pratik akıl» kavramı altında bilimselleştirmeğe çalıştı: Neredeyse bütün halklarda, filozofun rahip tipinin gelişmiş bir biçiminden başka bir şey olmadığını savlarsak, rahipten kalan bu miras, bu kendi kendine kalpazanlık, şaşırtıcı olmaktan çıkar.

    _Biz bile, biz özgür tinliler bile «değerlerin yeniden değerlendirilmesi »yiz, bütün eski «doğru» - «doğru olmayan» kavramlarına karşı cisim bulmuş bir savaş ilanıyız, zafer ilanıyız. En değerli bakışlar en geç bulunur; en değerli bakışlar ise yöntemlerdir. Şimdiki bilimselliğimizin bütün yöntemleri, bütün varsayımları binyıllar boyu en derin horgörüyle karşılandı:kişi —«tanrı düşmanı» sayıldı, hakikat hor görücüsü, «ecinni çarpmış» sayıldı. Bilimsel kişilik, şandala'ydı... Bizim ereklerimiz, bizim etkinliklerimiz, bizim sessiz; dikkatli; kuşkulu tarzımız —hepsi tamamiyle düşkün, horgörülesi göründü insanlığa, Bizim alçakgönüllülüğümüzdü onların beğenisine en çok aykırı düşen...

    _Düşler dünyası, gerçekliği tersinden de olsa yansıtır, oysa bu kurgular dünyası gerçekliği sahteleştirir, değersizleştirir, değiller. «Doğa» kavramı «tanrı»nın karşıt kavramı olarak ayarlanınca, «doğal» sözcüğü «günahkâr» anlamına gelmek zorundaydı, —bütün bu uydurmalar dünyası, köklerini, doğal olana (—gerçekliğe!—) karşı bir nefrette buluyordu, gerçek karşısında derin bir hoşnutsuzluğun dilegelişiydi... Bu da her şeyi açıklıyor. Gerçeklikten acı çeken. Ama gerçeklikten acı çekmek demek, kendisi bir bahtsız gerçeklik olmak demektir... Nahoş duyguların hoş duygulara ağır basmasıydı, bu uydurma ahlakın ve dinin nedeni: bu ağır basma ise, décadence'in formülünü sağlar.

    _Budizm, Hristiyanlıktan yüz kez daha gerçekçidir. Yüzlerce yıl sürmüş bir felsefe geleneğinden sonra gelmiştir. Bunun «tanrı» kavramı da, daha gelirken, giderilmiştir. «Günaha karşı savaş» demez, «acıya karşı savaş» der. İyinin ve kötünün ötesinde durur. Açık havada yaşamayı, gezgin yaşamını; yiyeceklerde ölçülülüğü ve seçiciliği; bütün alkollü içkilerden kaçınmayı; aynı şekilde, safra yapan, kanı kızıştıran bütün tutkulardan kaçınmayı getirir; dinginlik veren ya da şenlendiren tasarımları geliştirir. Dua etmek yasaktır, hiçbir kesin buyruk yok, hiçbir zorlama yok, manastır topluluğunun kendi içinde bile (—isteyen çıkıp gidebilir—).başka türlü düşünenlere karşı savaşmayı öğütlemez; öğretisi, kin, çekemezlik, ressentiment duygularından başka hiçbirşeye karşı değildir (—«düşmanlığa çare düşmanlık değildir» geniş yüreklilik ve hoşgörü, militarizm yok. Hareketin ordusunu oluşturanlar da yüksek ve öğrenim görmüş toplum katmanları, istenen, neşelilik, dinginlik, en yüksek amaç olarak arzulardan arınmaktır, yetkinlik normal durumdur.

    _Hristiyanlık, yırtıcı hayvanlar üzerinde efendi olmak istiyordu; bulduğu yol da onları hasta yapmaktı, —zayıflaştırmak, Hristiyanca ehlileştirme, «uygarlaştırma» reçetesidir. Budizm uygarlığın sonunun ve yorgunlaşmasının dinidir, Hristiyanlığın önünde ise. uygarlık daha yoktur bile, —onu, belirli koşullarda kuracaktır.

    _Doğruluk ve bir şeyin doğru olduğu inancı: neredeyse karşıt dünyalar, Acı çekenlerin bir umut yoluyla ayakta tutulmaları gerekir;
    _Décadence, Yahudilik ve Hristiyanlıkta güce ulaşmaya çalışan insan türü, bu rahipçe tür için, yalnızca bir araçtır: bu insan türünün yaşamsal çıkan, insanlığı hasta kılmaktı ve «iyi» ile «kötü», «doğru» ile «yanlışın» tersine çevirmekte yatıyordu.

    _ Ne anlama gelir «ahlaki dünya düzeni»? İnsanın neyi yapması, neyi yapmaması gerektiği konusunda bütün zamanlar için tek bir defada ortaya konmuş bir tanrı iradesi olduğu; bir bireyin değerinin, tanrının iradesine ne kadar çok ya da az boyun-eğildiğiyle ölçüldüğü; tanrının iradesinin egemen, yani boyuneğiş derecesine, göre, ödeklendirici ve ödüllendirici olacağı. Bu zavallı yalanın ardındaki gerçek ise şöyledir: Bir asalak insan türü, yaşamın bütün sağlıklı yapıları pahasına serpilen bir tür, rahip, tanrının adını kötüye kullanmaktadır : şeylerin değerini rahibin belirlediği duruma, «tanrının egemenliği»; böyle, bir durumun elde edilmesini ya da korunmasını sağlayacak araçlara, «tanrının iradesi» adını takar; bütün bozukluk, insanların «Kutsal Kitab»a yabancılaşmış olmasındadır... Rahip, kesinlikle, en küçük kılları kırka yararak, kendisine verilecek en büyük ve en küçük vergilere varasıya (—en leziz et parçasını da unutmadan, çünkü rahip beefsteak tıkınır), tek bir seferde formüle etmişti neyi elde etmek istediğini. «Tanrının İradesinin ne olduğu»nu... rahip her yerde onsuz-edilemezdir; yaşamın her doğal olayında, doğumda, evlenmede, hastalıkta, ölümde (kurbanlardan, «ekmeğin bölünmesi»nden hiç söz etmiyoruz), bu kutsal asalak orada hâzır ve nazırdır, bütün bu işleri doğallıklarından çıkarmak: onun dilinde, «kutsamak» için... Rahip doğayı değersizleştirir, kut-dışı kılar: bunun pahasına sürdürür kendi varlığını. rahip, günahlar sayesinde yaşar, «günah işlenmesi» bir gerekliliktir onun için..
    _İsa, başkaldırının başlatıcısı olarak anlaşılsa, ya da yanlış anlaşılsa da, başkaldırının neye yönelik olduğunu görmezlikten gelmiyorum: bu, Yahudi Kilise'sine bir başkaldırmadan başka bir şey değildi; —toplumun yozlaşmasına karşı değil, üst sınıflara, ayrıcalıklara, düzene, kurallara karşıydı.

    ______________________



    _Ecce Homo_
    _Kişi nasıl kendisi olur?
    Kendini saklama ve bencillik sanatı ile. İnsanın kendisi olmasının koşulu, kim olduğunu hiç mi hiç bilmemesidir. Kendini unutmak, yanlış anlamak, küçültmek, daraltmak, orta değerde yapmak sağduyunun ta kendisidir.
    _Şarap Tanrısı Dionysos’un çömeziyim ben; İnsanlığı “düzeltmek”, herhalde benim vadedeceğim en sonuncu iş olurdu. Ülküleri devirmek, sanatım asıl bu benim. İnsanlar ülküsel bir dünya ile gerçeğin değerini, anlamını, doğruluğunu harcadılar. “insanlık en derin içgüdülerine dek aldatıldı, yalana boğuldu; ters değerlere taptı.
    _Her ruhun ta içini, ciğerini görür gibi sezerim, koklarım. Bununla her gize dokunur, yakalarım onu. İnsan sevgim sürekli bir kendimi yeniştir. Yalnızlık olmadan edemem; yalnızlık, yani iyileşme, kendine dönüş, özgür, hafif, esinen bir havayı solumak. İnsandan, ayaktakımından iğrenme benim en büyük tehlikem oldu hep.
    _Ben her ayıyı evcilleştiririm, doğru yola getiririm soytarıları. En tembeller çalışkan olmuştu bende. “İnsan” denen çalgı nasıl bir çalgı olursa olsun, ondan dinlenebilir bir şeyler çıkaramazsam, hastayım demektir.
    _Önyargıların hepsi bağırsaklardan gelir. Alman düşüncesinin nereden çıktığını anlarsınız: Bozuk bağırsaklardan.
    _Ben kendim hep çokluktan acı çektim. Küçümsediğim kimse fark eder bunu.
    _Tanrının tek özrü var olmayışıdır. Stendhal
    _Din, yasaktan başka bir şey değildir bizlere: Düşünmeyeceksin!
    _Son on yılı dışında yaşamımın, hep yanlış yerlerde geçtiğini düşününce tüylerim ürperiyor. Bünyem için birer yıkım olan yerler.
    _Okuma benim için dinlenmeden sayılır; beni kendimden çekip alan, başka bilimlerde, başka ruhlarda gezmeye çıkaran, artık önemsemediğim şeylerden sayılır. Az sayıda, benim için sınanmış kitaplara geri dönerim. Belki de bana göre değildir çok okumak: çeşitli şeyleri sevmek de bana göre değildir.
    _Alman gibi düşünmek, –elimden her şey gelir de, bir bu gücümü aşar. Anti-eşeğim; canavarım; deccal'ım. Bilgiç geçinen kimi büyük baş hayvan, beni Zerdüşt yüzünden darwincilikle suçladı.
    _Benim bu soylu ve ince dünyama girebilmek benzersiz bir seçkinliktir. Ben daha hiçbir kuşun uçmadığı yükseklerden, daha hiçbir ayağın yolunu şaşırıp inmediği uçurumlardan geliyorum.
    _İçinin yoksulluğu, işkembesinde yer etmiş korkaklık, pislik, sinsice öç gütmedir.
    _Baskıdan kurtulmak için afyon ister. Wagner Alman olan her şeye karşı en iyi panzehirdir. Wagner, tatlı bir sonsuzluktur. Klasikçiler soyu tükenmiş güçlü Almanlardandı.
    _Alman kenti çıktı karşıma. Kabuğuma çekiliverirdim hemen. Bu durumda kirpi olmaz mıydım?
    _ Bizim göğümüzden bir tek bulut bile geçmedi.
    _ Öylesine tatlı, öylesine tutkulu bir musikiyi bin yıllar arasında boşuna arıyorum.
    _ Kendini bilgiye adayan için yalnızca düşmanını sevmek yetmez; dostuna da kin duyabilmelidir.
    _Yaşamadığıma kendimi inandırmam için, “aydınlar”dan bir tekiyle konuşmam yeter.
    _ Yanılgı (ülküye inanç) körlük değildir, korkaklıktır. Bilgide her kazanç, ileride atılan her adım yüreklilikten, dürüstlükten gelir. Felsefem bu parolayla üstün gelecek bir gün; çünkü şimdiye dek, kural olarak, yalnız doğruları yasakladılar.
    _ İncirler dökülüyor ağaçlarından, olgun, tatlı incirler. Düşerken soyuluyor kızıl kabukları. Olgun incirler için bir kuzey yeliyim ben.
    _ Hep öğrenci kalan insan, öğretmenine borcunu kötü ödüyor demektir.
    _ Şimdi size beni yitirmenizi, kendinizi bulmanızı buyuruyorum; hepiniz beni yadsıdığınız gün, ancak o gün geri döneceğim sizlere.

    _Yetkin insan duyularımıza hoş gelir; her sert, hem körpe, hem de güzel kokulu bir odundan yontulmuştur. Onu öldürmeyen şey daha da güçlü kılar. Kendine yarayan şeyden tat alır; kötü rastlantıları kendi çıkarına kullanmasını bilir;
    _ Yazılarımın havasını soluyabilen, bunun bir yüksek yer havası, sert bir hava olduğunu bilir. O hava için yaratılmış olmalı insan, yoksa oldukça büyüktür üşütme tehlikesi. Felsefe, yüksek dağda, buz içinde gönüllü yaşamaktır.
    _Zerdüşt kitapların en derini, doğrunun en derin hazinesinden doğmuş olanıdır; bir tükenmez kuyudur, içine daldırılan kova ancak altın dolu, iyilik dolu olarak çıkar. İnsanlığa şimdiye dek verilen en büyük armağanı sundum. Bin yılları aşan sesiyle Zerdüşt yazılmış en yüce kitaptır. “Fısıldanan sözlerdir fırtınayı getiren. Bu gibi şeyler ancak en seçkinlerin kulağına ulaşır; burada dinlenici olabilmek eşsiz bir ayrıcalıktır; her babayiğidin harcı değildir Zerdüşt’ü duyabilmek.
    _Zerdüşt: Sana alçakgönüllü yaklaşmayı öğrenmeliyim daha: Pek zorlu akıyor sana doğru yüreğim, yüreğim, üzerinde bir yaz yanan, kısa, kızgın, karasevdalı, mutluluk taşan bir yaz. Nasıl da susamış “yaz yüreğim” senin serinliğine!
    _ Acımanın aşılmasını soylu erdemlerden sayıyorum: sınav budur belki de. Yalnız décadent’lar için bir erdemdir acıma. Acıyanları kınamsıyorum, çünkü utanmayı, saygıyı, insanları ayıran aralıkları sezme duygusunu kolayca yitirirler.
    _Bana bir kötülük yapsınlar, “karşılığını” veririm, hiç şüpheniz olmasın: tatsız bir öyküden kurtulmak için, bir kavanoz reçel gönderirim ben. En kaba söz, en kaba mektup bile susmaktan daha iyi yüreklice, daha bir dürüstçedir. Susanlar, içten gelen incelikten yoksundurlar; susmak mideyi bile bozar, susanların hepsi de sindirim bozukluğu çekerler. Kabalık en insanca karşı koyma yoludur
    _Hınç_ Hiç bir şey de insanı hınç duyguları gibi çabucak eritip bitirmez. Kızgınlık, alınganlık, öc almaya güçsüzlük, öc isteği, bunlar bitkin insan için en zararlı tepki çeşitleridir: mide safranın, hastalıklı bir artışıdır bunların sonucu. Buda kavramıştı bunu. “din”in etkisi, hıncın yenilmesiyle el ele olmuştur: Kendini hınçtan kurtarmak, – iyileşme yolunda ilk adım. “Düşmanlık düşmanlıkla sona ermez; düşmanlık dostlukla sona erer”: Zayıflıktan doğan hıncın zararı zayıfın kendine dokunur.
    _Yaradılışımdan savaşçıyım ben. İçgüdüdür bende saldırmak. Hınç duyguları zayıflıktan nasıl ayrılmazsa, saldırganlık tutkusu da öyle ayrılamaz güçten. Kadın öc güdücüdür; başkasının acısına karşı duyarlığı gibi, bu da zayıflığından gelir. Savaşçılık mesleğim dört ilkede toplanabilir. Birincisi: Yalnız üstün gelmiş şeylere saldırırım, 2-yalnız kendi adımı tehlikeye atacağım şeylere saldırırım. 3-Kişilere saldırmam hiç; onları usul usul yayılan güç bir tehlike durumunu görünür kılmak için bir büyüteç gibi kullanırım. 4 Dördüncüsü: Altında hiçbir kişisel anlaşmazlık yatmayan şeylere saldırırım yalnızca. Onu saydığımı, seçip üstün tuttuğumu göstermiş olurum:
    _Gelecek ağacına kuruyoruz yuvamızı; gagalarıyla azık getirmeli kartallar biz yalnızlara! _Biz onların üzerinde sert yeller gibi yaşamak istiyoruz, kartallara komşu, karlara komşu, güneşe komşu: Böyle yaşar sert yeller. Yele karşı tükürmekten sakının!.

    _Neden bilgeyim?_ Ben babamla birlikte çoktan ölmüşüm, ama anamla birlikte yaşlanıyorum. Doğuş ve çöküş. Hem décadent hem de karşıtıyım. Kanıtı: Kötü durumlarda içgüdümle hep doğru kurtuluş yollarını seçmişimdir; gerçek décadent ise hep kendine zararlı yolları seçer. Babam 36 yaşında ölünce: İnce, sevimli ve sayrıldı.
    _Kendimin ikiziyim ben. Birinci yüzümden başka, bir de “ikinci” yüzüm var, belki de bir üçüncüsü var daha. Ulusal perspektiflerin ötesine bakma yetisi daha başta soyumdan geçmiş bana. Almanım ben. Oysa atalarım Polonya soylularındandı: Bir sürü ırk içgüdüsü. Babam Napoléon’un büyük hayranlarındandı; belki ona çekmişimdir.
    _ Kendime düşman kazanmayı, bir türlü beceremedim; bunu babama borçluyum. Hristiğanlığa ne denli aykırı görünürse görünsün, kendimi de kendime düşman etmiş değilim üstelik.
    _Erken ölen Prusyalı genç bir soylunun bütün taşkın toyluğuyla Wagner batağına batmış olan bu değerli insan, üç günde bir özgürlük fırtınasıyla değişivermiş, birden kanatları çıkan ve kendi yükseklerine varan biri olmuştu.
    _Hastalık: Kurtulma, korunma ve savunma içgüdüsünün bozulmasıdır. Anı, irin toplayan bir yaradır. Hastanın elinde bir tek büyük ilaç vardır bunlara karşı: Rus kaderciliği, bir çeşit kış uykusu. Tepki gösterdiğimiz an kendimizi çabucak tüketeceğimiz için, hiç tepki göstermemek.
    _Neden Akıllıyım? _Din, yasaktan başka bir şey değildir bizlere: Düşünmeyeceksin! Neden “günahkâr” olmam gerektiğini anlayamadım. Pişmanlık acısını tanımak için güvenilir bir ölçü yok. Başarıya varamayan bir şeyi bir kat daha saygın tutmak. “Tanrı”, “ruh”, “öte dünya”.. çocukken bile dikkatimi vermedim. Benim için bir sonuç değildir tanrısızlık, içgüdümden gelir düpedüz.

    _Beslenme_
    _ İnsanlığın selâmeti için o tanrıbilimci antikalıklarının hepsinden çok daha önemli bir sorun var: Beslenme sorunu. “Sen, sen olarak asıl beslenmelisin ki, gücünün, erdeminin, düzmece sofuluk katışmamış erdeminin doruğuna varabilesin?”
    _Alman mutfağının kabahatleri: Yemeklerden önce çorba, fazla pişmiş etler, yağlı, unlu sebzeler; ağır hamur işleri! Bunlara bir de Almanların hayvanca yemek üstüne içme alışkanlıklarını da katarsanız, Alman düşüncesinin nereden çıktığını anlarsınız: Bozuk bağırsaklardan. Yamyamlığa dönüş olan İngiliz beslenme düzeni de iyice aykırıdır benim içgüdülerime. Hantallaştırır düşüncenin ayaklarını. Az içkini keyfimi kaçırmasına karşılık, çok içmeğe karşı bir deniz kurdu gibi dayanıklıydım. Düşünceye dönük tüm yaradılışlara, alkollü içkilerden hepten uzak durmalarını öneririm. Su ne güne duruyor. Önyargıların hepsi bağırsaklardan gelir.
    _Yer ve iklim sorunu, beslenme sorununa yakından bağlıdır. İklimin metabolizma üzerine, onun ağırlaşmasına, hızlanmasına etkisi çok büyüktür. Metabolizmanın hızı, düşünce ayaklarının çevikliğiyle doğru orantılıdır; bir tür metabolizmadır “düşünce”nin kendisi de. Özgür, değerli biri, iklim konusunda içgüdü inceliği olmaması yüzünden dar kafalı, köşesine sinmiş, hırçın biri olup çıktı. Son on yılı dışında yaşamımın, hep yanlış yerlerde geçtiğini düşününce tüylerim ürperiyor. Bünyem için birer yıkım olan yerler.
    _Çocukluğumdan, tek iyi anım yoksa, bunu “töre” dedikleri nedenlerle, örneğin kendime göre bir çevrenin yokluğuyla açıklamak ahmaklık olurdu: Çünkü aynı yokluğu bugün de çekiyorum. Fizyoloji konusundaki bilgisizliğim ve o kahrolası “ülkücülük”, işte asıl bahtsızlığı, artık giderilmesi, ödeşilmesi olmayan yanı budur yaşamımın.
    _Beslenme ve iklimden sonra üçüncüsü de dinlenme yolunu seçmektir. Okuma benim için dinlenmeden sayılır; beni kendimden çekip alan, başka bilimlerde, başka ruhlarda gezmeye çıkaran, artık önemsemediğim şeylerden sayılır. Önemsediğim şeylerin yorgunluğunu alır. Dış uyarımlardan elden geldiğince kaçınmalıdır insan; düşünce gebeliğinde içgüdünün yapacağı ilk akıllıca iş, çevresine bir çeşit duvar örmektir. Az sayıda, benim için sınanmış kitaplara geri dönerim. Belki de bana göre değildir çok okumak: çeşitli şeyleri sevmek de bana göre değildir. Yeni kitaplara karşı güvensizlik, uygun düşer... Ben Fransız ekinine inanırım tek ve yemeklerine. Shakespeare bir yaban dehadır.

    _Stendhal yaşamımın en güzel rastlantılarından biridir, – yaşamımda çağ açan ne varsa, hepsi de rastlantıyla önüme çıktı. Saklı olanı gören o psikolog gözü vardır onda. Dürüst bir tanrısız oluşu: Fransa’da 40 yılda bir rastlanan, nerdeyse hiç bulunmayan bir tür. Belki de Stendhal’i kıskanıyorumdur? Tam benim yapacağım en güzel tanrısız nüktesini aldı elimden: “Tanrının tek özrü var olmayışıdır”... Bende bir yerde şöyle demiştim: “Bugüne dek varlığa karşı en büyük itiraz neydi? Tanrı...”
    _Shakespeare _Hiç kimseyi okurken Shakespeare’de olduğu gibi paralanmaz yüreğim: Soytarılığı böyle gerekli bulmak için nasıl acı çekmiş olmalıdır insan! Schumann. O iç bulandırıcı Saksonnalı. Faust adına şöyle bir bakarım sadece. Ne düşündüklerini bilmeyen, kuş beyinli Amerikalıların acınacak gevezeliklerinden bana ne?
    _Wagner_Beni en derinden dinlendiren ve minnet duymama neden olan şey Wagner’le yakından düşüp kalkmam olmuştur. Bizim göğümüzden bir tek bulut bile geçmedi. Alman olan her şeye en derin içgüdülerimle yabancıyım, öyle ki bir Alman’ın yakınımda olması bile sindirim gecikmesi yapar, ben Wagner’le ilk karşılaştığım zaman yaşamımda ilk kez derin bir nefes aldım: Wagner’i dış ülke olarak, “Alman” erdemlerine bir karşıt, bir canlı karşı koyma olarak duyup saydım. Bizler ancak devrimci olabiliriz, düzmece softaların başta olduğu bir düzene göz yumamayız. Alman kuzu gibidir. Wagner’se hiç öyle değildi. Sanatçı olarak insanın avrupada Paris’den başka yeri yurdu olamaz: Parisli bir sanatçının ne düşler beslediğini, Almanya’dakiler düşünmezler. Nedir Wagner’de hiç bağışlamadığım?
    Almanlara dek inmiş olması. Baskıdan kurtulmak için afyon ister. Wagner Alman olan her şeye karşı en iyi panzehirdir. Wagner, tatlı bir sonsuzluk. Wagner’in yalnız kendine vergi kanatlarla girdiği o bilinmez esrimeler dolu elli dünyayı benden iyi kimse duyup tanıyamaz; bense en tehlikeli, en sorunsal şeyleri bile kendi yararıma çevirmek için yeterince güçlü olduğumdan, Wagner’i yaşamımın en büyük velinimeti sayıyorum.

    _ Bir sözüm daha var en seçilmiş kulaklar için: Asıl istediğim nedir musikiden. Ekim ayında bir öğle sonu gibi duru ve derin olsun. Kendine özgü, taşkın ve nazlı olsun; çıtı pıtı, tatlı bir kadın, iyemli, dönek bir kadın olsun. Klasikçiler soyu tükenmiş güçlü Almanlardandı. Chopen, Lizst, rossiniyi severim. Bunların hepsinde –besin, yer ve iklim, dinlenme seçimi– bir kendini sürdürme içgüdüsüdür buyuran, savunma içgüdüsünde ortaya çıkar bu. Yaygın adı beğenidir._ Alman kenti çıktı karşıma. kabuğuma çekiliverirdim hemen. Bu durumda kirpi olmaz mıydım? Başka bir akıllılık ve kendini savunma yolu da, insanın elden geldiğince seyrek tepki göstermesi, kaşınmasıdır.
    _ Bilgin demek décadent demek. Çok kitap okuyan düşünme yetini kaybeder. Kitap karıştırmıyorsa düşünmez de. Yetenekli, verimli, özgür yaradılışlar, daha otuz yaşlarında “okumaktan çökmüşler”, kibrit gibiler artık; kıvılcım, “düşünce” verebilmeleri için sürtmek gerek.
    _ Bilincinin bütün yüzeyini –ki bilinç bir yüzeydir– herhangi bir büyük buyruktan uzak tutmalı insan. Büyük sözlerden sakınmalı! Hepsi de içgüdünün kendini çok erken “bilmesinden” doğacak tehlikeler.
    _İnsanlığın bugüne dek önemle düşünüp durduğu şeyler kuruntudur. Hasta yaratıkların bozulmuş içgüdülerinden doğan yalanlardır; –O kavramların topu, “tanrı”, “ruh”, “erdem”, “günah”, “öte dünya… İnsanoğlunun büyüklüğünü, “tanrısallığını” hep bunlarda aradılar... Küçük şeyleri”, yani yaşamın temel konularını küçümsemeyi öğretmekle, en zararlı insanları büyük insan saymakla, toplum düzeninin,
    eğitiminin tüm sorunlarını ta köklerine dek bozdular.
    _En itibarlı insanlar diye saygı görenler benim gözümde insanlığın döküntüleri, yıkım getiren canavarlardır hepsi; yaşamdan öç alırlar. Bunun karşıtı olmak istiyorum ben: tavır takınmadan edemeyen kimse düzmecinin biridir.

    _Neden Böyle İyi Kitaplar Yazıyorum?_ Kimi insan öldükten sonra doğar. Bir kimsenin kitaplarımdan birini eline alması, kendine verebileceği en yüksek pâyedir; bunu yaparken umarım ayakkabılarını çıkarıyordur. Dr Heinrich, Zerdüşt'ümün tek sözcüğünü bile anlayamadığından açık sözlülükle yakındığında, ona bunun böyle olması gerektiğini söylemiştim: Onun altı cümleciğini anlamak, "çağdaş" insanların çıkabileceğinden çok daha yükseklere götürür ölümlüleri. Sakın yazılarıma "hayır" deyişlerindeki bönlüğün bana tattırdığı eğlenceyi küçümsüyorum sanılmasın.
    _Schopenhauer_”Tasarım Olarak Dünya" satılmaya başladığında, Schopenhauer sevinçle –okunuyorum, okunacağım– demişti. Benim utkum Schopenhauer'inkinin tam tersindedir,_ Demek istediklerimin tam üstüne basmak için bir tek şey gerekliydi, "tüm değerleri tersine çevirmek"._Benden bir şey anlamadıklarını sananlar, kendi boylarına göre kesip biçtiler beni; Hiçbir şey anlamayanlarsa, iler tutar yerimi bırakmadılar._ Üstinsan" sözcüğü, töreler yıkıcısı Zerdüşt'in ağzında düşündürücü bir sözcük, yarı "ermiş", yarı "deha" olarak anlaşıldı. Tam bir bönlükle Zerdüşt'ün kişiliğinde canlandırılan değerlerin tersine anlaşıldı. Bilgiç geçinen kimi büyük baş hayvan, beni onun yüzünden Darwincilikle suçladı.
    _Şimdiye dek en çok gururumu okşayan da, meyve satan yaşlı kadınların bana en tatlı üzümlerini seçip vermek için çırpınmaları. İnsan feylosof oldu mu, böyle olmalı işte. Polonyalılar için boşuna İslav ırkının Fransızları dememişler.

    _Yazar olarak ayrıcalığım nedir biliyorum; benim yazılarıma alışmanın beğeniyi nasıl "bozduğunu" biliyorum. Hele felsefe üstüne iseler, dayanamaz olur. Onlar yeryüzünde erişilecek en yüksek doruğa, sinizm'e erişirler yer yer.
    ……………………………………………>
  • _Kalbin yolu güzeldir ama tehlikelidir. Zihnin yolu sıradandır ama güvenlidir. Erkek en güvenli ve en kestirme yaşam tarzını seçmiştir. Kadın duyguların, hislerin, ruh hallerinin en güzel ama en sarp, en tehlikeli yolunu seçmiştir. Ve bugüne kadar dünya erkekler tarafından yönetildiği için kadınlar muazzam şekilde azap çekmiştir. O, erkeğin yaratmış olduğu topluma uyamamıştır çünkü toplum mantığa ve nedenlere uygun olarak yaratılmıştır. Kadın kalpten bir dünya ister. Erkek tarafından yaratılan toplumda ise kalbe yer yoktur.
    _Kadınlar kendi yeteneklerini erkeğin onurunu korumak için gizlemiştir. Ahmak bir kadın daha çok takdir edilmiştir. O bir inek olmalıdır; zekası olmamalıdır, delici farkındalığı olmamalıdır. Beklenen budur. Kadınlar asırlar geçtikten sonra bir numara öğrenmişlerdir; oyunun kuralı kadının yeteneklerini göstermemesi gerektiğidir. Eğer o zekiyse aptalı oynamalıdır. Aksi takdirde erkek aşağılık hissine kapılır. Ortaçağ’da cadı denen ve yakılan kadınlar gerçekten algıları çok açık kadınlardır. Erkek buna katlanamazdı, din adamı buna katlanamazdı. _Kadın erkekten çok daha önemlidir. Çünkü o rahminde hem erkeği hem kadını taşır. O kıza ve oğlana, her ikisine de annelik eder; her ikisini de besler. Eğer o zehirliyse, o zaman sütü zehirlidir, o zaman çocukları yetiştirme tarzı zehirlidir. Erkekle yarışıyorsun ve yarışmana gerek yok; sen zaten üstünsün. Şiir yazmaya gerek yok, şiir sensin. Sevgin senin müziğindir. Sevgilinle birlikte çarpan kalbin senin dansındır! _Bilim erkektir, din dişidir. Bilim doğayı ele geçirme çabasıdır; din akışa bırakmaktır, kişinin doğanın içinde erimesidir. Sağ yarıküre sezgisel, mantıksız, irrasyonel, şairane, platonik, hayalperest, romantik, mitsel, dindardır ve sol yarıküre mantıklı, rasyonel, matematiksel, Aristocu, bilimsel, hesapçıdır. Solak olarak doğan çocuklar temelde irrasyonel, sezgisel, matematiksel olmayan, Öklidçi olmayanlardır. .Onlar toplum için tehlikelidir bu yüzden toplum onları her şekilde sağ elli olmaya zorlar. Kadınlar sağ yarıküre insanlarıdır, erkekler sol yarıkürededir. Erkekler asırlarca kadınları yönetti. _Bir erkek kadınına şöyle diyordu, “niçin Tanrı siz kadınları bu kadar güzel yaratmış?” Kadın, “Böylelikle siz erkekler bize aşık olabiliyorsunuz” dedi. Erkek o zaman şöyle dedi; “O zaman niçin sizi bu kadar aptal yaptı?!” Ve kadın bunun üzerine “Böylelikle biz de size aşık olabiliyoruz,” dedi.
    _Beni bir kadın veya erkek olarak dinleme; yoksa beni dinlemiyor olacaksın. Beni farkındalık olarak dinle. Kadın sevmen için vardır; anlaman için değil. Bu anlaşılması gereken ilk şey. Kadın, erkeğin yaklaşmasına direnç göstererek başlar ve geri çekilmesini engelleyerek bitirir. Bir kadının fikrini değiştirmek istiyorsan, onunla hemfikir ol. Eğer bir kadının ne demek istediğini merak ediyorsan, ona bak; sakın dinleme. _Öncelikle, kadın yaşam üretmeye muktedirdir; erkek ise değildir. Bu açıdan erkek daha aşağıdadır ve bu aşağılık duygusu kadınlara erkeklerin hükmetmesinde önemli rol oynamıştır. Hayvani kas gücüyle kadını köle yapmıştır. Erkeğin sevgisi az çok fiziksel bir ihtiyaçtır; kadınınkiyse değildir. O daha büyük, daha yüce, daha ruhani bir deneyimdir. Bu yüzden kadın tek eşli, erkek ise çok eşlidir. Güzel, kaslı vücuda sahip bir erkeğe değil, karizması olan erkeğe aşık olur. Erkek tek bir orgazm yaşayabilir. Kadın ise sınırsızca üstündür; çoklu orgazm yaşayabilir. Ve bu durum en çok problem yaratan konulardan birisi olmuştur. Erkeğin orgazmı bölgeseldir, cinsel organlarıyla sınırlıdır. Kadının orgazmı ise bütündür, cinsel bölgelerle sınırlı değildir. Onun tüm bedeni erojendir.
    _Her erkek, kadında annesini aramakta; her kadın da erkeğinde babasını aramaktadır. Erkek ve kadın negatif ve pozitif elektrik kutupları gibidir: Birbirlerine doğru manyetik olarak çekilirler. Onlar zıt kutuplardır; o nedenle çatışma doğaldır. Ancak anlayış sayesinde, şefkat sayesinde, sevgi sayesinde, birbirlerinin dünyasına bakıp anlamaya çalışmak sayesinde tüm sorunlar çözülebilir.
    _ Marx tüm dünyadaki entelektüellere, yoksulluğun geçmiş hayatla ya da kaderle ya da alınyazısı ile hiçbir ilişkisi olmadığını ilan etti ve onları ikna etti. Kimin zengin ve kimin fakir olacağı Tanrı tarafından belirlenmez. Kimin yoksul olacağına karar veren şey toplumsal yapıdır, ekonomik yapıdır. Ve bu yapı değiştirilebilir çünkü o Tanrı tarafından yapılmamıştır-Tanrı diye bir şey yoktur-o insan yapımıdır.

    _Aşk ve aile_ Aşkın ne olduğunu tanımlayamam çünkü aşkın bir tanımı yoktur. O doğum gibi, ölüm gibi, Tanrı gibi, meditasyon gibi tanımlanamaz olanlardan biridir. Ön tanımlanamaz olanlardan bir tanesidir; onu tanımlayamam. “Aşk budur” diyemem, onu sana gösteremem. O görülebilen bir şey değildir. O parçalara bölünemez, analiz edilemez; o yalnızca tecrübe edilebilir ve o tecrübe aracılığıyla onun ne olduğunu bilirsin. Ancak sana onu tecrübe etmenin yollarını gösterebilirim. İlk adım anne babandan kurtulmaktır. Ve bununla anne babana karşı saygısız ol demek istemiyorum. Her anne baba hayatın tüm mutluluklarına çocuklarının sahip olmasını ister. Ancak ne yapabilirler ki? Onlar kendileri hiçbir mutluluğu tanımamışlardır. Onlar robotturlar. Ve bilerek ya da bilmeyerek; isteyerek ya da istemeden onlar çocuklarının er ya da geç robotlara dönüşeceği bir atmosfer yaratacaklardır. Şayet bir makine değil bir insan olmak istersen anne babandan kurtul. Ve dikkatli olman gerekecek. Bu zor iştir, çetin bir iştir; onu hemen beceremezsin. Davranışlarında çok dikkatli olmak zorunda kalacaksın. Annen oradayken, senin aracılığınla iş görürken izle ve gör: Bunu bırak, ondan uzaklaş. Annenin hayal bile edemeyeceği tamamıyla yeni bir şey yap. Örneğin erkek arkadaşın gözlerinde büyük bir hayranlıkla başka bir kadına bakıyor. Şimdi ne yaptığını izle. Baban başka bir kadına baktığında annenin yapacağı şeyin aynısını mı yapıyorsun? Eğer bunu yaparsan aşkın ne olduğunu asla bilemeyeceksin, sadece bir hikâyeyi tekrar ediyor olacaksın. O farklı aktörler tarafından oynanan aynı oyun olacaktır, hepsi bu; aynı kokuşmuş oyun yeniden ve yeniden ve yeniden oynanıyor. Bir taklitçi olma. Ondan kurtul. Yeni bir şey yap. Aşk son derece narin bir çiçektir. Onun korunması gerekir, onun güçlendirilmesi gerekir, onun sulanması gerekir; yalnızca o zaman o güçlenir. Ve çocuğun sevgisi son derece narindir. Sadece kendi anne babanı bir düşün ve anımsa. Onların sorumlu olduğunu söylemiyorum. Onlar en az senin olduğun kadar kurbandır; onların kendi anne babaları da aynıydı Ve böyle sürüp gider. Adem ile Havva’ya kadar ve Tanrı Babaya kadar geri gidebilirsin. Görünen o ki Tanrı Baba dahi Adem ve Havva’ya karşı saygılı değildi. Bu yüzden en başından beridir onlara, “Şunu yap” ve “Şunu yapma” diye emirler vermeye başlamıştır. O tüm anne babaların yaptığı saçmalığı yapmaya başlamıştır. Alttan alta çocuk anne babalardan nefret etmeye başlar, çünkü ona saygı duyulmamıştır; alttan alta o engellenmiş hisseder. Çünkü o, olduğu hali ile sevilmemiştir. Onun belli şeyler yapması beklenir ve sadece o zaman o sevilecektir. Sevginin koşulları vardır; o olduğu haliyle değersizdir. İlk önce o. değerli hale gelmelidir, ancak ondan sonra anne babanın sevgisi verilecektir. Bu nedenle “değerli” hale gelmek için çocuk sahte olmaya başlar; o kendi doğasına ait olan değeriyle ilgili her türlü duyguyu yitirir. Onun kendisine olan saygısı kaybolur ve yavaş yavaş suçlu olduğunu hissetmeye başlar. Aşk bir öğrenme değil bir gelişimdir yoksa yapay bir içek olacaktır. 3 aşk türü: 1 nesne merkezlidir. Güzel bir kadın, heyecanlanırsın. Âşık olduğunu zannedersin, kadın özgür olduğu için güzeldi. Özgürlük güzelliğin içindeki öylesine bir bileşendir ki bir kuşu, belirli bir tür kuşu gökyüzünde gördüğünde ve aynı kuşu bir kafeste gördüğünde artık o aynı değildir. O canlıdır. O özgürdür. Kafesteki aynı kuş çirkindir. Özgürlük gitmiştir, gökyüzü gitmiştir. Bu kanatlar artık anlamsızdır, bir tür ağırlıktır. Artık bu aynı kuş değildir. Bir kadına âşık olduğunda o özgürdü; sen özgürlüğe âşık oldun. Onu eve götürdüğünde, tüm özgür olma olasılığını yok edersin. Sonra bir gün ansızın fark edersin ki o kadını sevmiyorsun çünkü artık o güzel değildir. Aşk dostluktan ortaya çıkar ve er ya da geç bir ilişkiye dönüşür ama dostluk olmadan o ölür.

    _Egonun ölümü gerçekte senin yaşam olasılığındır. Ego sadece senin etrafındaki ölü bir kabuktur, o kırılıp atılmalıdır. Hapisanedir. İnsanlar çocuğu sever ve çocuk giderek daha çok ve daha çok egoist hale gelir. O kendisini varoluşun tam merkezinde hisseder ve bu şekilde ego yaratılır. Bağımlılık ve çaresizlik aracılığıyla ego yaratılır. O çaresiz olduğunu bilemez, o diktatör olduğunu düşünür. Baskı onların yaşamında çok fazla mücadele ve kavga olmayacaktır. Ancak onlar kendileri için kendi haklarını savunamayacaklardır. Onlar her zaman uçuş halinde olacak, herkesten kaçacak, kendi varlıklarının içinde gizleneceklerdir. Baba, anne, aile ve çocuğun etrafındaki sıcaklık onun güçlenmesine, köklenmesine, topraklanmasına yardım eder. Buna ihtiyaç vardır, ego ona korunma sağlar; o iyidir, o tıpkı bir tohumun kabuğu gibidir. Ancak kabuk nihai şey haline gelmemelidir aksi takdirde tohum ölecektir. Korunma çok uzun sürebilir, o zaman o bir hapishaneye dönüşür. Şiir olmadan sen gerçekten yaşayamazsın, sen sadece var olursun. Aşk şiirdir. Ve aşk mümkün değilse sen nasıl dua ile dolup taşacak, meditasyon halinde, farkında olacaksın. Düzyazı, matematik olur. Örneğin babası ile rahat hissetmeyen bir erkek ofiste patronuyla da rahat hissedemez; asla, çünkü patron bir baba figürüdür. Anne babanla olan küçük çatışma senin tüm ilişkilerine yansımaya devam eder. Eğer annenle rahat değilsen karınla rahat olamazsın çünkü o kadını temsil edecektir; kadınlığın kendisi ile rahat hissedemezsin. Çünkü senin annen ilk kadındır, o ilk kadın modelidir. Nerede bir kadın varsa annen oradadır ve bu zor fark edilen ilişki devam eder. _ İyi insanlar cennete gider değil, iyi insanlar nereye giderse cennet orası olur. Aşk Bir Esintidir.

    _Evlilik_ Şunu unutma, dostluk o kadar kıymetli bir şeydir ki sonucu ne olursa olsun karın bile olsa, kocan bile olsa onunla dost kal. Ve birbirinize tam ve kesin özgürlük verin. Sevgi evlilikte ölüyor; ama o senin tarafından öldürülüyor. Sevgi uyumdur. Ve mutluluk, sağlık, ahenk; hepsi sevgiden doğar. Sevmeyi öğren. Sevgi, birisinin bir şekilde seni tamamladığını derinden, çok derinden kadın ve erkek niçin arkadaş olamaz.. Evlilik insan tarafından icat edilmiş olan en çirkin kurumdur. O doğal değildir; onun icat olunması sayesinde kadını kendi tekeline alabilirsin. _Sevgi nedir? Bir kokteyl partide, garson kız nazik bir beyefendinin konuşmalarına istemeden kulak misafiri oldu. “Oh! Ona hayranım, ona tapıyorum,” diye ilan etti adam. Arkadaşı da “Benim olsaydı, ben de öyle yapardım” dedi “Yürüyüş tarzı ve cazibesi. Onun büyük kahverengi güzel gözleri, dik ve mağrur başı...” “Çok şanslısın,” der arkadaşı. “Ve gerçekten beni heyecanlandıran şey ne biliyor musun? Kulağımı hafifçe ısırış tarzı!”“Efendim,” diye araya girdi garson kız. “Bu sevgi dolu sözlerinizi duymaktan kendimi alamadım. Bunca boşanmanın olduğu günümüzde karısını böylesine tutku ile seven bir erkeğe hayran oldum.” “Karım mı?” dedi beyefendi şaşırarak. “Hayır; şampiyon yarış atım!”… “Her sabah çöpü döküyor.” “Bu sevgi değil. Bu iyi bir ev temizliğidir.” Bütün parayı veriyor.”“Bu sevgi değil, bu cömertlik.”… Başka kadına bakmaz.”bu görme bozukluğu.”… bana kapıyı açar.”; bu nezaket.”“John sarımsak yediğinde, saçımda bigudiler olduğunda bile beni öper.”“İşte bu sevgi!” Sevgi nedensiz olduğunda, o zaman, sevgi bir kimsenin başına gelebilecek en muhteşem şeydir. sevgi ruhunun ışımasıdır. Ve ışıma ne kadar enginse, ruhun da o kadar büyüktür. _Yalnızlık kesinlikle hastalıktır; tek başına olmak mükemmel sağlıktır. Günde beş saat televizyon seyrediyor; insanlar radyo dinliyor. sırf kendilerinden kaçmak için.
    _İlişki_ Halil Cibran, “Aynı çatıyı destekleyen iki sütun gibi olun ama diğerine sahip olmaya başlamayın, diğerini bağımsız bırakın. Aynı çatıyı destekleyin: Bu çatı sevgidir” der. Gerçek insan tehlikeyi yaşam tarzı olarak, gelişim ortamı olarak kabul eder. Sevgi merkezli insan demek, gelecekten korkmayan kişi demektir, sonuçtan ve akıbetten korkmayan kişi demektir, şimdi ve burada yaşayan kişidir. Korku merkezli yaşam asla seni derin bir ilişkiye götüremez. Aşk nadiren açan bir çiçektir. Arada bir gerçekleşir. O enderdir, çünkü o sadece korku yokken gerçekleşebilir, asla öncesinde değil. Ateizm mantıktan değil tatminsizlikten ortaya çıkar. Adamın hastalığı geçmiyordu bir hipnozcuya gitti. Günde sürekli ben hasta değilim diyeceksin dedi ve adam iyileşti. Sonra iktidarsızdı yine gitti. Güçlü bir erkek oldu ama karısına söylemedi. Karısı onu banyodayken dinlerken “O benim karım değil. O benim karım değil. O benim karım değil,” diyordu.
    _Ruhun ne bir çocuktur, ne genç bir adamdır, ne de yaşlı bir adamdır. Ruhun basitçe ölümsüz tazeliktir.

    _Annelik_ Çocuğa yetişkin bir insana olduğu gibi davran. Çocuğa derin bir saygı göster. Ahlaka kulak asma, dine kulak asma, kültüre kulak asma; doğayı dinle. Doğal olan her şey senin için bazen çok zor, çok rahatsız edici olsa da iyidir. Çünkü sen doğana uygun şekilde yetiştirilmedin. Çocuk senin rahminin içindeyken yaptığın her şey sürekli olarak bir titreşim halinde çocuğa ulaşır. Öfkeliysen karnında bir kızgınlık gerilimi vardır. Saygı duyduğun birisine sahip olamazsın. Anne haline gelmiş bu kadın asla sıradan bir eş olamaz. Kadınlardan korkarsan onları sevemezsin. Korkudan sevgi nasıl çıkabilir? Ve niçin kadından korkarsın? Çünkü çocukluğun annenden korkarak yaşandı. O sürekli senin peşindeydi, sürekli seni balyozluyordu. Sürekli olarak sana şunu yap bunu yap diyordu; elbette senin iyiliğin için. Neyin doğru olduğunu sana söyleyerek seni bir korkağa dönüştürdü. Hoşlansan da hoşlanmasan da, kendiliğinden içinden gelse de gelmese de emirlere uymak zorundasın. Ve sen o kadar çaresizdin ki. Hayatta kalman annene bağlıydı o yüzden onu dinlemek zorundaydın. O seni koşullandırdı.

    _Aile ve Doğum Kontrolü_ İdeal aileler vardır. Ancak daha büyük bir çoğunluk için aile çirkin bir şeydir. Psikanalizciye sorabilirsin ve o sana, “Her türden ruh hastalıkları aileden kaynaklanır, her türden psikoz, nevroz aileden kaynaklanır. Aile çok çok hasta insanoğlu yaratır” diyecektir. Ailenin psikolojik yapısını, insan bilincine ne yaptığını anlamak zorundayız. İlk şey şudur: O çocuğu belirli bir dinsel ideolojiye, politik dogmaya, birtakım felsefelere, kimi teolojilere koşullandırır. Ve çocuk o kadar masum ve kabullenici, o kadar korunmasızdır ki sömürülebilir. O henüz hayır diyemez. O kadar çaresizdir ki aile ondan hangi saçmalığı kabul etmesini isterse istesin aile ile hemfikir olmak zorundadır. Sakatlanır, felç olur, kanatları kopar. O şüphe duyar, şüphecidir, sorgular, boyun eğmez, asidir. Ve aile boyun eğen, takip etmeye, taklit etmeye hazır birisini ister. Kadınlar babalarını arayıp dururlar. Tüm yaşamları bir koca olarak babalarını aramaktır. Erkek ben senin temsilcinim. Baba sana ihanet etmedim. Bak anneme yaptığın şeylerin aynısını çocuklarımın annesine yapıyorum. Çocuk bir ağaç gibidir. Evet, yardım edebilirsin. Toprağı hazırlayabilirsin, gübre koyabilirsin, sulayabilirsin. Güneş ona ulaşıyor mu ulaşmıyor mu izleyebilirsin, hepsi bu. Ancak bu ağacı sen inşa ediyorsun demek değildir, o kendiliğinden büyüyor. Yardım İnsanlar er ya da geç korkunun işe yaradığını, otoritenin işe yaradığını, gücün işe yaradığını öğrenir. Anne ve baba sevişiyorken, kapalı kapıların ardında sevişiyorlar. Sessiz kalıyorlar, asla çocukların aşkın ne olduğunu görmesine izin vermiyorlar. Çocuklar onların sadece çatışmalarını görüyor; didişmek, kavga etmek, birbirlerine vurmanın, birbirlerine hakaret etmenin, birbirlerine aşağılamanın kaba ve ince yöntemleri. Çocuklar sürekli neler olduğunu görüyor.
    _Niçin tüm dinler doğum kontrolüne karşıdır? Çünkü tüm dinler, sayıları düşeceği gibi basit bir neden yüzünden doğum kontrol yöntemlerine karşıdır. Kadının hayatı, çocukları doğurmakla heba edildi. O başka hiçbir şey yapamadı; resim yapamadı, şiir yazamadı, müzik yapamadı, dans edemedi. Devamlı hamileysen nasıl dans edebilirsin. _Ruh ölümsüzdür; o halde bunda günah olamaz. Kürtajla yapmış olduğun tek şey, ruhun bu bedene girmesini önlemektir. Ruh başka bir beden bulacaktır.

    _Yaratıcılık_ Her erkek içinde bir kadın taşır ve her kadın içinde bir erkek taşır. Bir erkeği seversen belki mutfağın yaratıcılık alanın haline gelecektir. Erkeğinin en iyi yiyeceğe sahip olmasını istersin. Erkeğinin en iyi kıyafetlere sahip olmasını istersin. Benim elbiselerime bir bak! Bu sevgiden kaynaklanan yaratıcılıktır. Erkek zavallıdır; sadece zavallı adama şefkat duy. Sadece daha çok Müslüman yaratmak için Muhammed dokuz kadınla evlendi ve Müslümanların dört kadınla evlenmesine izin verdi. Çünkü Müslümanlarla Müslüman olmayanlar arasında sürekli bir savaş vardı ve bu bir iktidar mücadelesiydi; Üremek yaratmak değildir. Şayet kadınlar politikada lider, bilimde lider, şiirde lider, resimde lider olursa, her şeye tamamıyla yeni bir bakış açısı getirirler.

    _ Beden_ Kedi nasıl da basit bir şekilde ve ne kadar güzel bir şekilde gevşer. Sen de aynı şekilde gevşeyemez misin? Yatağında bir o yana bir bu yana döner durursun, gevşeyemezsin. Oksijen seni alevlendirecektir. Kendini kabul ettiğin an güzelleşirsin. Kendi bedeninden keyif aldığında başkalarına da keyif verirsin. Niçin Buda’ya pek çok insan gelmiştir ve niçin İsa’ya pek çok insan gelmiştir. Bu insanlar kendilerini seviyorlardı. Onlar kendi varlıklarına öylesine büyük bir aşk duyuyor ve öylesine çok haz alıyorlardı ki, etraflarında bulunan kim olursa olsun onlar tarafından çekilmesi çok doğaldı. Çocuklar tüm yaşamları boyunca öğrendiklerinin yüzde ellisini yedi yaşına geldiklerinde öğrenmiş olurlar kendin ol.
    _ Nasreddin Hoca’nın çok şehvetli bir papağanı vardı. Papağan sürekli olarak özellikle de bir konuk varken pis laflar ediyordu. Veteriner papağanı her yönüyle muayene etti ve “Hoca, azgın bir papağanın var. Tatlı, genç bir dişi kuşum var. Otuz kuruşa senin kuşun benim kuşumun kafesine girebilir,” dedi. Veteriner, “Aman Allahım!” dedi ve koşup örtüyü kaldırdı. Erkek kuş dişiyi kafesin altında bir pençesi ile yere yatırmış diğer pençesi ile dişinin tüylerini yolup, zevk içerisinde, “Otuz kuruşa seni çıplak istiyorum, çıplak!” diye bağırıyordu.
    Bir papağan bile insanların tarzını öğrenebilir, taklit edebilir, nörotik olabilir.
    _Çirkin bir kız, dalgalar bir şişeyi ayağının ucuna getirdiğinde kumsalda oturuyordu. Onu açtı; içinden dev bir cin dumanlar arasından dışarı çıkıverdi. Beş bin yıldır bu şişenin içinde bir mahkum olarak kaldım” diye ağladı cin, ve sen beni şimdi özgürleştirdin, bir ödül olarak, herhangi bir dileğini yerine getireceğim dedi. Çirkin kız mutluluktan uçarak, “Sofia Loren gibi bir endam, Elizabeth Taylor gibi bir yüz, Ginger Rogers’ınki gibi bacaklar istiyorum.”Cin kıza dikkatlice baktı, sonra bir iç çekti, “Bebeğim, sen en iyisi beni şişeye geri koy.
    _Cinsel olarak en çok sapkınlaşmış ülke olan Fransa da insanların bir kadına aşık olduğunda “Seni yemek istiyorum” demeleri bir rastlantı değildir. Bu insanlar yamyam mı? Kadın bir sebze mi nedir.
    _Hiçbir erkek ağlamaz ve üzüntüsünün ya da coşkusunun gözyaşlarıyla akmasına izin vermez çünkü çocukluğundan itibaren ona gözyaşlarının kadınlar için olduğu, bunun kız gibi olmak olduğu söylenmiştir. O kendisini zehirleyecektir ve etrafındaki herkesi zehirleyecektir. Sadece nesnelere sahip olunabilir; varlıklara sahip olunamaz. Ne kadar bir kişiye sahip olmaya çalışırsan bu kişi o kadar senden bağımsız olmaya çalışır. Doğru şekilde yaşanırsa hayat asla ölümden korkmaz. Eğer hayatını yaşamışsan ölümü kucaklayacaksın. O bir istirahat gibi, çok iyi bir uyku gibi gelecektir. Şayet hayatında zirveye çıktıysan, doruklara ulaştıysan o zaman ölüm güzel bir dinlenmedir, bir rahmettir. Ama eğer yaşamamışsan o zaman elbette ölüm korku yaratır. Maalesef pek çok insan sadece ihtiyarlıyor, onlar ona bağlı olarak olgunlaşmadan ihtiyar oluyorlar. O zaman yaşlılık bir yüktür. Bedende yaşlanmışsındır. Ama bilincin genç kalmıştır. Bedeninde yaşlısın ama içsel hayatında olgunlaşmadın Bir Zen rahibine, “Nereden düşünüyorsun?” diye sorarsan ellerini göbeğinin üstüne koyar. Batılılar ilk kez Japon rahiplerle temasa geçtiğinde anlayamadılar. “Ne saçmalık! Göbeğinden nasıl düşünebilirsin?” Ancak Zen yanıtı çok anlamlıdır. Bilinç bedenin herhangi bir merkezini kullanabilir ve orijinal kaynağa en yakın merkez göbektir. Beyin orijinal kaynaktan en uzak yerdedir, o yüzden yaşam enerjisi dışa doğru gidiyorsa bilincin merkezi beyin olacaktır. Ve şayet enerji içe doğru akıyorsa, eninde sonunda göbek merkez olacaktır. Meditasyon bir yatkınlıktır. O bir bilim değildir, o bir sanat değildir, o bir zanaat değildir; o bir yatkınlıktır. İhtiyacın olan tek şey, anlık bir sessizliğin içine düşme yatkınlığıdır. Sessizlik üretilebilir ama üretilmiş bir sessizlik hakiki bir sissizlik değildir; o yalnızca düşüncelerini, karmaşalarını baskılamaktır ve onların üstüne oturmaktır. Doğru meditasyonu soruyorsun. İlk ve öncelikli iş içsel varlığını tüm düşüncelerden temizlemektir. İyi düşünceleri saklamak ve kötü düşünceleri atmak mevzu bahis değildir. Bir meditasyoncu için tüm düşünceler sadece çöptür; iyi ya da kötü söz konusu değildir. Onların hepsi senin içinde bir yeri işgal ederler ve onlar işgal ettiği için senin varlığın tam olarak sessizleşemez. O yüzden iyi düşünceler kötü düşünceler kadar kötüdür; onlar arasında bir ayrım yapma. Bırak kurunun yanında yaş da yansın!Meditasyon tam sessizliğe, öylesine derin bir sessizliğe ihtiyaç duyar ki içinde hiçbir şey kıpırdamaz. Meditasyonun ne olduğunu anlamak, efendiyi içeri davet etmektir. Zihin bir hizmetkardır. Efendi tüm sessizliği ile tüm coşkusu ile içeri girdiğinde ansızın zihin kesin bir sessizliğin içine düşer.
    _________________________

    _Farkındalık_ Ben sana bir ahlak dersi vermiyorum. "Bu doğru, bu yanlış, bu ahlaklı, bu ahlaklı değil" demiyorum. Bunların hepsi çocukçadır. Ben sana çok basit bir kriter veriyorum: "FARKINDALIK". Eğer farkındalıkla bir şey yaparsan doğru olmak zorundadır. _Cesaret_ Korkusuzluk demek değildir. Eğer bir insan korkusuzsa, ona cesur diyemezsin. Korkuya rağmen insan o riski göze alır; işte cesaret budur. İnsan titrer, insan karanlığa girmekten korkar ama yine de girer. _Altın Gelecek_ Her zaman yaşam nehriyle birlikte git. Asla akıntıya karşı gitmeye, nehirden hızlı akmaya çalışma. Sadece mutlak bir rahatlık içinde, her an kendini yuvada, rahat ve varoluşun içinde huzurlu hissederek git. Unutmaman gereken şey yaşamın kısa değil sonsuz olduğu ve bu yüzden de aceleye hiç gerek olmadığıdır. Acele etmek yalnızca bir şeyleri kaçırmana neden olur. _Yakınlık_Başka bir boyuttur. Diğerinin senin içine girmesine izin vermektir, seni senin gördüğün gibi görmesine izin vermek; diğerinin seni senin içinden görmesine izin vermek, bir insanı varlığının en derin noktasına davet etmek. _Ben Dini Değil Dindarlığı Öğretiyorum_ Çeşitli saçmalıklar hakkında fantezilerle, kuruntularla ve halüsinasyonlarla doldurarak size mezar kazıyorlar. Hakki dindarlığın peygamberlere, kurtarıcılara, kutsal kitaplara, kiliselere, papalara, rahiplere ihtiyacı yoktur çünkü dindarlık yüreğinizin çiçek açmasıdır. O varlığınızın en merkezine ulaşmaktır. Ve varlığınızın en ortasına ulaştığınız an bir güzellik, saadet, sessizlik, ışık patlaması olur. Tümüyle farklı bir kişi olmaya başlarsınız. Yaşamınızda karanlık olan her şey ve yaşamınızda yanlış olan her şey kaybolur.
    _Kendin Olma Özgürlüğü_ Çocuk yanlış bir şekilde büyütülürse o zaman tüm insanlık yanlış yöne gider. Çocuk tohumdur. Şayet tohumun kendisi zehirlenmişse, bozulmuşsa, o zaman özgür bir insan bireyi için hiçbir umut yoktur, o zaman bu rüya asla gerçek olamaz. Herkes boyun eğen insanlar ister. Anne babalar boyun eğen çocukları sever ve unutma ki boyun eğen çocuk en aptal olandır. Başkaldıran çocuk ise zeki olandır ama ona saygı duyulmaz ya da o sevilmez
    _Gizemli Sırlar_Yaşamda bugün bile birçok hazinenin kapısını açabilecek pek çok anahtar mevcut ancak ne yazık ki ne hazineler, ne de açılabilecek kilitler hakkında hiçbir ilgimiz yok. Ve ne hazine, ne de kilitler hakkında hiçbir şey bilmediğimiz zaman elimizde tuttuğumuz şeye anahtar bile denemez. _Coşku_Coşkulu bir insan özgür olacaktır. Coşku özgürlüktür. Coşkulu olduğunda sen bir köleye indirgenemezsin. Tanrı yukarıdaki cennetlerde bir yerlerde değildir. O, şimdi burada; ağaçlarda, taşlarda, senin içinde, benim içimde, her şeyin içinde. Tanrı varoluşun ruhudur, görünmez olan, en içteki özdür. Ne olacağın hakkında bir fikrin olmadan dünyada yaşa. Bir kazanan mı yoksa kaybeden mi olmanın hiçbir önemi yok. Ölüm her şeyi senden alır. Önemli olan tek şey oyunu nasıl oynadığındır. Hoşuna gitti mi? O zaman her an bir coşku anıdır. _Yoga_Kendi içindeki bilinmeyeni bilmeden, başka hiç kimseyi tanıyamazsın. O insanın esrarını çözmek için tek yol, kendi esrarını çözmektir. Gizli katların arkasında başka katlar gizlidir, insan sonsuzluktur. Kendi içinde ne kadar derine inersen, bütün bir varoluşta, ayrıca başkalarında da o kadar derine inersin, çünkü öz birdir. Bu beden, birçok bedenin ilk katmanıdır... Aslında yedi beden vardır. Eğer bu bedende derine inersen, yeni olgularla karşılaşırsın. Bu hantal bedenin arkasında, ince beden gizlidir. Bu ince beden uyandığında, çok güçlü olursun, çünkü belli başlı boyutsal güçler kazanırsın. Bu beden yatağında yatarken ince beden hareket edebilir. Onun için engel yoktur. Yerçekimi onu etkilemez; onun için zaman ve mekân söz konusu değildir. Her yere gidebilir. Bütün dünya ona açıktır. Hantal beden için bu mümkün değildir. _Yaratıcılık_İçindeki Güçleri Serbest Kılmak. Hayatın kendi başına bir anlamı yok. Hayat bir anlam yaratma fırsatıdır. Anlamın keşfedilmesi değil, yaratılması gerekir. Anlamı, ancak onu yaratırsan bulursun. Orada bir çalının arasında durmuyor. Yani sağına soluna bakınca, biraz arayınca bulamazsın. O bulunacak bir kaya gibi durmuyor. O, yaratılacak bir şiir, söylenecek bir şarkı, edilecek bir danstır Tanrı, bir nesne değil, bir yaratımdır. Onu ancak yaratanlar bulur.
    ____________


    _Sessizliği Dinlemek_
    _Anlamak özgürleşmektir. Gerçek asi, bir savaşçı değildir. O, anlayış sahibi bir insandır. İnsanlar bir şeyi anlamadıklarında yanlış anlamaya başlarlar. Bir şeyi yanlış anlamaktansa anlamamak daha iyidir.
    _Seçiminiz kaderinizdir. Sessiz ve bilinçli ol.
    _Seks, bilinçsiz bir olmadır. Meditasyon ise bilinçli bir oluştur. Cinselliğin aksi kutbudur. Seks bir olmanın en alçak düzeyidir, meditasyon ise zirvesi. Aradaki fark bilinçliliktir. Bir toplum cinselliği bastırmadığında, ardından meditasyon gelir çünkü kısıtlanmamış cinsellik seksin romantizmi ve büyüsünü yok eder, seksin spiritüel yönü ölür. Cinselliğin bastırıldığı bir toplum cinsel olmaya devam eder.
    _Kendi yalnızlığınızın farkına vardığınızda başkalarının da yalnızlığını fark edersiniz. O zaman başka bir insana sahip olmaya çalışmanın onun varlığına tecavüz demek olduğunu kavrarsınız. Yalnızlık size sahiplenmemeyi öğretir. İşte o zaman bir karı ya da koca değil, bir sevgili olursunuz. Sahiplenmeme, şefkati ve kendine hakimiyeti getirir; masumlaşırsınız. Hayatın gerçeklerini inkar ettiğinizde masum olamazsınız; yalnızca kurnazlaşırsınız. Masumiyet, ilahi olanın bir parçası olmaktır.
    _Bilinmeyenle yüz yüze gelinince korku ortaya çıkar çünkü bilinmeyen ölümdür. Bu nedenle boşluk karşısında ölümün size yaklaşmakta olduğunu hissedersiniz. Öyleyse ölü olun! Onun içinde olun, boşluğun içinde tamamen ölün. Yeniden canlandırılacaksınız. Ve siz ilk kez gerçekten yaşarsınız.
    _Meditatif yaşamak_ Sessizlikle ulaşılan bir özgürlük haline doğru kanat açmak. Süzülmek. Zihin ile bedenin aynı kuşun iki kanadında ahenkle yükselip alçalması. Sürekli bir orgazm halini yakalamak, gülümseyerek yaşamak. Kaya gibi olmak. Her şeyin, herkesin olduğu gibi akıp gitmesine izin vermek. Her şeyden, herkesten bagımsız olmak, tepkisel davranışlara girişmemek, duyguları icinde olması gerekenden fazla yasatmamak vb
    _Neden korkuyorsun? Dünya sana ne yapabilir? İnsanlar sana gülebilir; bu onlara iyi gelir… Gülmek her zaman bir ilaçtır, sağlıklıdır.
    _Sakın unutma, ne zaman karşına bir seçenek çıksa, bilinmeyeni, riskli olan, tehlikeli ve güvencesiz olanı seç. Hiçbir zaman zarara uğramazsın. _Güçlü rüzgârlar seni oraya buraya sürüklüyorsa, onlara direnme: Onlar, sen direndiğin için güçlü görünüyorlar. Rahatla ve bırak seni götürsünler. Onlarla git, bütün olarak git.
    _Bir şeyi bastırırsan, o şey değerli olur. Daha fazla bastırırsan, daha değerli olur. Bastırmazsan bütün değerini kaybeder.
    _Evrim_
    _Evrim, bilincin gelişme sürecidir. Ağaçlar taşlardan daha bilinçlidir; hayvanlar ağaçlardan, insanlar hayvanlardan, Buda’lar insanlardan daha bilinçlidir. Buda'lık ve aydınlanma aynı anlamdadır: bilincin tamamen gelişmesi. Madde bilinçsizdir; bir Buda ise tamamen bilinçlidir. İnsan ikisi arasındadır, ne o, ne de ötekidir; boşlukta bir yerdedir. Artık hayvan değildir ama henüz bir Tanrı da değildir. Artık "olduğu" değildir ama henüz "olabileceği" olmamıştır.
    _Yaşam devinim demektir. Olduğumuz yerde kalmamız imkansızdır. Ya daha yüksek bir bilinç düzeyine doğru evrim geçiririz ya da gerileriz. Seçim bizimdir. Seçmemek bile bir seçimdir. Çoğu insan hiçliği seçer. Bu, bilinçsizliğe dönüştür. Bunu alkol ve uyuşturucular, aşırı çalışma, seks ya da duyuların uyarılması yoluyla yaparlar.
    _İnsan akmaya devam etmeli, sıvı olmalı, bir kutuptan diğerine gidebilmeli. İnsanı bütünlüğü içinde kabul etmemiz gerekir.
    _Faşizm_
    _Faşizm, bireysel özgürlüğü reddetmekle, insan evrimini de reddetmiş olur. Gerilersiniz, yeniden hayvanlar gibi olursunuz. Bireysel çabanız olmadan aydınlandığınızda, o aydınlanmanın değeri yoktur. Faşizm çekiciliğinin bir nedeni de bireysel özgürlükten ve sorumluluktan bir kaçış yolu sağlamalarıdır. İnsan özgürlükten çok korkar. Esaret ise rahat bir durumdur. Sorumluluğu yoktur. Esaret özgürlüktür; bilinçli seçim yapmaktan özgür olmaktır.
    _İçsel Devrim_ İnsan bilinçsiz evrimin son ürünüdür. İnsanla bilinçli evrim(devrim) başlar. Seçiminiz kaderinizdir, bir kumardır bu. Her seçim karanlıkta yapılır çünkü hiçbir şey kesin değildir. Seçmemek de bir seçimdir. Seçmeme özgürlüğünüz yok. İnsan bu yüzden anksiyete çeker. Bilinçli insandan önce anksiyete yoktur çünkü seçim yoktur. Evrimin iki türü vardır: Toplu evrim ve bireysel, bilinçli "devrim" evrim.
    _İntihar_
    _İntihar bilinçli insana has bir özelliktir. Hayvanlar intihar etmez. Ve bilinçli evrimi seçmezseniz intiharı seçmeniz için her türlü olasılık mevcut olur. Doğrudan intihar etmeye cesaret edemeyebilirsiniz ama yavaş, uzatılmış bir intihar sürecinden geçersiniz; kendi evrimimizin sorumluluğundan kaçmak için tanrılar yaratırız, gurulara sığınırız. Sorumluluğu üstümüzden atmak isteriz. Bir tanrıyı kabul edemiyorsak o zaman uyuşturucularla, bizi bilinçsiz yapacak herhangi bir şeyle sorumluluktan kaçmaya çalışırız. Sorunu yalnızca erteler, çözüm getirmez. Tanrınız bile size bağlıdır çünkü o sizin hayalinizde yaratılmıştır.
    _Yalnızlık_
    _Yalnız olmak yegane gerçek devrimdir. Çok büyük cesaret gerektirir. Bilinciniz ve farkındalığınız ne kadar artarsa o kadar yalnızsınız. Ve aydınlanmaya ancak yalnızlık içinde ulaşabilirsiniz. Yalnız olabilirseniz, sadece bir an bile yalnız olabilirseniz, ego ölür, "ben" ölür. Patlarsınız ve yok olursunuz. Ego yalnız kalamaz, yalnızca başkaları ile ilişkisi aracılığıyla var olabilir. İntihar, egoya zarar vermez. Aksine ego daha da vurgulanır. Daha güçlü olarak yeniden doğacaktır. Yalnızlıkta ise ego parçalanır. Yalnızlığa hazırsanız büyük bir potansiyel taşıyan bir tohum olursunuz. Ama tohumun büyüyüp bir bitki olmak için kendini yok etmesi gerektiğini unutmayın. Ego bir tohumdur, bir potansiyeldir. O parçalandığında ilahi olan doğar. İlahi olan "ben" değildir, "Tanrı" da değildir; tekliktir, olandır. Teklik ancak egosuzlukta gerçekleşir. Ego ise yalnızca, siz tamamen yalnız olduğunuzda ölür. Buda, is, mutlak yalnızlığı arıyorlardı. Yalnızlıkta mutlak mutluluk vardır. Ancak o zaman aydınlanma başarılabilir. Kalabalıklar, yalnız olacak kadar cesaret sahibi olamayanlardan oluşur.
    İster kendinizi aldatırsınız, ister bu gerçekle yaşarsınız. Ancak yalnız olduğunuz gerçeğini kabul ettiğinizde bu döngü kırılır ve siz merkeze yerleşirsiniz. Bilinçlilik bireyseldir. Yalnız bilinçsizlik toptandır. İnsanlar birey olduklarında bilinçli duruma geldiler. Hayaller yaratmamalıyız, yoksa gerçeği asla bilemeyiz. Mutlak mutluluğa yalnızlıkla ulaşılır ve zor bir yoldur. Hazır biçimde elinize verilirse, onu siz kazanmadığınız için değerini yitirir. Gerçeklerle yaşamak yegane yogadır, yegane öğretidir.
    _Sahip olma dürtüsü yalnız olamama dürtüsüdür. Ama başka insanların eşliğine güvenilmez. O zaman da eşyanın eşliği istenir. İnsanları objelere dönüştürmeye bile çalışabilirsiniz.
    _Sartre: İnsan özgür olmaya mahkumdur. der. _ İster cehennemi seçersiniz, ister cenneti. Özgürlük iki şeyden birini seçebilmek demektir. Yalnız cenneti seçebilme olanağınız varsa bu bir seçim olmaz. Cehennem seçeneği olmadan cenneti seçmek cehennemin ta kendisidir.
    _Meditasyon_
    _Boşluğa Giriş: Meditasyon kişiliğin tümüyle çiçek açması; büyümedir. Sözcükler olmaksızın yaşamak demektir. Onu öğrenemezsiniz. O bir gelişmedir; anlaşılmazsa kişi zihinsel numaralar ile kendini oyalayabilir.
    _Zihin her şeyi sürekli sözcüklere dönüştürür. Bu düşünmekten kaçmaktır. Her şeyin sözcüklere dönüştürülmesi, meditatif zihni engeller. Gördüklerinizi yalnızca görün; sözcüklere dökmeyin. İki aşık birbirleri ile yakın ilişkiye girdiklerinde sessizdirler. İki aşık hiç sessiz kalamıyorsa bu aşkın öldüğü anlamına gelir. Aşkın geride bıraktığı boşluğu sözcüklerle dolduruyorlar demektir. Meditasyon aşkın en yüksek noktaya ulaşmasıdır; tüm var olana duyulan aşk. Sizi çevreleyen tüm varlıklarla canlı bir ilişkidir. Bilinciniz patron olduğunda, meditatif durum ortaya çıkar. Meditasyon zihnin işleyiş mekanizmalarını kontrol altına almaktır. Varoluş asla kendini tekrarlamaz. Meditasyonun içinde yaşamamış bir kişi ölü bir albüm gibidir. İçinde yalnız sözel resimler, ölü anılar vardır. Sessiz ve bilinçli olun.
    _ Zihniniz karışıksa (kaos içindeyse) meditasyon durumunda değilsiniz, zihniniz sessiz değil. Bu yüzden sizden kaynaklanacak her şey daha fazla karışıklık yaratacaktır. Yapılabilecek tek şey beynin nasıl çalıştığının farkında olmak. Hepsi bu kadar;

    _Mantralar_
    _Mantralar, tılsımlı sözlerdir. Aşk, vatan, özgürlük gibi_ Mantralar aracılığı ile kendinizi hipnotize edebilirsiniz. "Ram-Ram-Ram" diye tekrarlayıp durursanız zihniniz uyur. Oto-hipnoz meditasyon değildir. Tam aksine oto-hipnotik durumda olmak bir gerilemedir.
    _İki sözcük arasında daima bir boşluk bir sessizlik vardır. Yoksa iki sözcük, iki sözcük olarak kalamaz, bir olurlardı. Sessizlik her zaman oradadır. Farkındalık arttıkça zihin yavaşlar ve düşünceler arasındaki boşluklar büyür. İşte o zaman onları görebilirsiniz. Bu tıpkı bir film gibidir. Projektör cihazı yavaşlayınca iki kare arasındaki boşluğu görebilirsiniz.

    _Geştalt_
    _(Bütün, parçalardan faklıdır) aynı anda iki belirgin imaj içeren bir resim. Zihinde de aynı şey olur. Sözcükleri görüyorsanız boşlukları, boşlukları görüyorsanız sözcükleri göremezsiniz. Boşluklara odaklandığınızda sözcükler kaybolur ve meditasyona geçersiniz. Yalnızca boşluklara odaklanmış zihin ise meditatiftir. Dikkatle izlerseniz, sözcüklerin orada olmadığını, yalnız boşluk olduğunu görürsünüz. İki boşluk arasındaki farkı anlayamazsınız. Meditasyon boşluğa odaklanmaktır.
    _Zihin çok uzun bir süre bir yere odaklanamaz. Değişiklik gerekir ya da zihin uyur. Bu ikisinden başka bir olasılık yoktur. Zihninizin sıkılmasına izin verirseniz, odaklandığınız şeyin tekdüzeliğinden kaçar. O zaman yaşamını rüyalarda sürdürür. _Sadece sözcüklerin farkında olun, zihniniz otomatik olarak boşluklara odaklanacaktır. Hipnozlarla yalnızca kendinizi psikolojik olarak uyuşturursunuz
    _ Boşluğun içinde olmak meditasyondur, değişimdir. Sessizliğin, sonsuz sessizliğin, farkındasınızdır. Onun bir parçası haline gelirsiniz, onunla bir olursunuz. Dipsiz kuyuyu "öteki" olarak değil, kendiniz olarak algılarsınız. Sizinle boşluğun arasında, bilinç ile varoluş arasında artık bir engel kalmamıştır. Engel olan sözcüklerdi. Şimdi varoluş durumundasınız. Bu meditasyondur:
    _Seksin bu kadar çekici olmasının nedeni, bir an için bir olunabilmesidir. Ama o anda siz bilinçsizsiniz. Bilinçsizliği istersiniz çünkü bir olmayı istiyorsunuz. Ama bir olmayı istedikçe daha da bilinçli olursunuz. O zaman seksin mutluluğunu duyamazsınız çünkü o mutluluk bilinçsizlikten kaynaklanıyordu. Meditasyon ise bilinçli bir oluştur. Cinselliğin aksi kutbudur. Seks bir kutuptur (bilinçsiz bir olma), meditasyon öteki kutuptur (bilinçli bir olma).
    _ Anlayış yaşamdan, yaşamaktan kaynaklanır. Verilemez, aktarılamaz. Onu kendiniz bulmalısınız. Yaşamın içine dalmanız
    gerekiyor. Hata yapmanız, başarısız olmanız, pek çok hayal kırıklığı yaşamanız gerekiyor
    _ Yalnızca sözcükler anlaşıldığında olan iletişim değildir. Ancak boşlukların da farkında olduğunuzda tam iletişim olur.
    _ İnsanın bir yerlerden başlaması gerekir. Yalnız gerçek başlangıcı bulduğunda başlamayı bekleyen, hiçbir zaman başlayamaz. sahte bir adım bile bir başlangıçtır.
    _ Meditasyon konusunda bilgilendirilemezsiniz çünkü hiçbir bilgi aslında bilgi değildir; dışarıdan gelen bir şeydir. Meditasyon ise içinizin derinliklerinden gelir. Öğretilemez, ancak yolu gösterilebilir. bir teknik değil, bir kavrayıştır.
    _Araştırın, arayan olun, mürit değil. O zaman bir gurunun değil, yaşamın tümünün müridi olursunuz. Spiritüel öğreti sözcüklerden değil boşluklardan ve her an sizi çevreleyen sessizliklerden gelir. Kalabalık içinde, markette, pazarda bile oradadırlar. Sessizlikleri, onların içindeki ve dışındaki boşlukları arayın ve bir gün meditasyon içinde olduğunuzu göreceksiniz.
    ___________________________

    _Özgürlük_ _Hayatın hedefi özgürlüktür. Özgürlük olmadan hayatın anlamı yoktur. Özgürlük politik, sosyal ya da ekonomik özgürlük anlamına gelmez. Özgürlük zamandan, zihinden, arzudan özgür olmaktır. Zihnin var olmadığı anda evrenle bir olursun; evren kadar sınırsız ol.
    _Bаzen gökyüzünde siyаh bulutlаr olur; gökyüzü bu siyаh bulutlаr yüzünden değişmez.ve bаzen beyаz bulutlаrdа olur ve gökyüzü bu beyаz bulutlаr yüzünden de değişmez.bulutlаr gelirler ve giderler gökyüzü bаki kаlır.sen gökyüzüşün ve düşüncelerde bulutlаrdır.eğer düşüncelerini titizlikle izlersen, eğer onlаrı kаçırmаzsаn,eğer onlаrа doğrudаn bаkаrsаn ilk şey bunu аnlаmаk olаcаktır ve bu çok büyük bir аnlаyıştır.bu senin аydınlаnmаnın bаşlаngıcıdır.аrtık sen uykudа değilsin,аrtık gelip giden bulutlаrlа özdeş değilsin, аrtık sonsuzа dek bаki kаlаcаğını biliyorsun. tüm kаygı yok olur.
    _Aşk öyle derin bir ihtiyaçtır ki onsuz yaşayamazsınız; ya kendisi ya da yedeğini ararsınız. Yedek sahte olabilir ama en azından bir süreliğine aşık olduğunuz hissine kapılabilirsin. Sahtesi bile keyiflidir. Eninde sonunda sahte olduğunun farkına varırsın; o zaman sahte aşkı gerçeğine dönüştüremezsin, o zaman sevgili değiştirirsin. İki olasılık var; bu aşkın sahte olduğunu anladığında kendini değiştirebilirsin, sahte aşkı bırakıp gerçek bir aşığa dönüşebilirsin. Diğer olasılık ise sevgilini değiştirmektir. Aklın seçtiği yol budur.

    _Osho_
    Chandra Mohan Jain (1931 –1990) Hindistanlı mistik guru ve spiritüel. Osho, Batı psikolojisinin bittiği yerden başlıyor
    _________________