• İnsana bir zarar geldiği zaman, yan yatarak, oturarak veya ayakta durarak (o zararın giderilmesi için) bize dua eder; fakat biz ondan sıkıntısını kaldırınca, sanki kendisine dokunan bir sıkıntıdan ötürü bize dua etmemiş gibi geçip gider. İşte böylece haddi aşanlara yapmakta oldukları şeyler güzel gösterildi.
    Yûnus : 12
    Eğer insana tarafımızdan bir rahmet (nimet) tattırır da sonra bunu ondan çekip alırsak, tamamen ümitsiz ve nankör olur.
    Hûd : 9
    Ancak (musibetlere) sabredip güzel iş yapanlar böyle değildir. İşte onlar için bir bağış ve bir büyük mükâfat vardır.
    Hûd : 11
    Dediler ki: «Ey babamız! Sana ne oluyor da Yusuf hakkında bize güvenmiyorsun! Oysa ki biz onun iyiliğini istemekteyiz.
    Yûsuf : 11
    İnsan hayrı istediği kadar şerri de ister. İnsan pek acelecidir!
    İsrâ : 11
    Biz, hakikaten insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık. Onları, (çeşitli nakil vasıtaları ile) karada ve denizde taşıdık; kendilerine güzel güzel rızıklar verdik; yine onları, yarattıklarımızın birçoğundan cidden üstün kıldık.
    İsrâ : 70
    İnsana nimet verdiğimiz zaman (bizden) yüz çevirip yan çizer; ona bir de zarar ziyan dokunacak olsa iyice karamsarlığa düşer.
    İsrâ : 83
    De ki: Herkes, kendi mizaç ve meşrebine göre iş yapar. Bu durumda kimin doğru bir yol tuttuğunu Rabbiniz en iyi bilendir.
    İsrâ : 84
    Hakikaten biz bu Kur'an'da insanlar için her türlü misali sayıp dökmüşüzdür. Fakat tartışmaya en çok düşkün varlık insandır.
    Kehf : 54
    İnsan, aceleci (bir tabiatta) yaratılmıştır. Size âyetlerimi göstereceğim; benden acele istemeyin.
    Enbiyâ : 37
    O, (önce) size hayat veren, sonra sizi öldürecek, sonra yine diriltecek olandır. Gerçekten insan, çok nankördür.
    Hac : 66
    İnsanların başına bir sıkıntı gelince, Rablerine yönelerek O'na yalvarırlar. Sonra Allah, katından onlara bir rahmet (nimet ve bolluk) tattırınca, bakarsınız ki onlardan bir gurup yine Rablerine ortak koşuyorlar.
    Rûm : 33
    İnsanlara bir rahmet tattırdığımızda ona sevinirler. Şayet yaptıklarından ötürü başlarına bir fenalık gelse hemen ümitsizliğe düşüverirler.
    Rûm : 36
    İnsanın başına bir sıkıntı gelince, Rabbine yönelerek O'na yalvarır. Sonra Allah kendisinden ona bir nimet verince, önceden yalvarmış olduğunu unutur. Allah'ın yolundan saptırmak için O'na eşler koşar. (Ey Muhammed!) De ki: Küfrünle biraz eğlenedur; çünkü sen, muhakkak cehennem ehlindensin!
    Zümer : 8
    İnsana bir zarar dokunduğu zaman bize yalvarır. Sonra, kendisine tarafımızdan bir nimet verdiğimiz vakit, «Bu bana ancak bilgimden dolayı verilmiştir» der. Hayır o, bir imtihandır, fakat çokları bilmezler.
    Zümer : 49
    İnsan hayır istemekten usanmaz. Fakat kendisine bir kötülük dokunursa hemen ümitsizliğe düşer, üzülüverir.
    Fussilet : 49
    İnsana bir nimet verdiğimiz zaman (bizden) yüz çevirir ve yan çizer. Fakat ona bir şer dokunduğu zaman da yalvarıp durur.
    Fussilet : 51
    Eğer yüz çevirirlerse, bilesin ki biz seni onların üzerine bekçi göndermedik. Sana düşen sadece duyurmaktır. Biz insana katımızdan bir rahmet tattırdığımız zaman ona sevinir. Ama elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir kötülük gelirse, işte o zaman insan pek nankördür!
    Şûrâ : 48
    Sizi yaratan O'dur. Böyle iken kiminiz kâfir, kiminiz mümindir. Allah yaptıklarınızı görendir.
    Tegâbün : 2
    Gökleri ve yeri yerli yerince yarattı. Sizi şekillendirdi ve şekillerinizi de güzel yaptı. Dönüş ancak O'nadır.
    Tegâbün : 3
    Gerçekten insan, pek hırslı (ve sabırsız) yaratılmıştır.
    Meâric : 19
    Ancak şunlar öyle değildir: Namaz kılanlar, ki onlar namazlarında devamlıdırlar (ihmal göstermezler;)
    Meâric : 22
    Bu beldeye -ki sen bu beldedesin-, babaya ve ondan meydana gelen çocuğa yemin ederim ki biz, insanı (yüzyüze geleceği nice) zorluklar içinde yarattık.
    Beled : 1
    Harıl harıl koşanlara, (nallarıyla) çakarak kıvılcım saçanlara, (ansızın) sabah baskını yapanlara, orada tozu dumana katanlara, derken orada bir topluluğun ta ortasına girenlere yemin ederim ki insan, Rabbine karşı pek nankördür. Şüphesiz buna kendisi de şahittir ve o, mal sevgisine de aşırı derecede düşkündür.
    Âdiyât : 1
    Harıl harıl koşanlara, (nallarıyla) çakarak kıvılcım saçanlara, (ansızın) sabah baskını yapanlara, orada tozu dumana katanlara, derken orada bir topluluğun ta ortasına girenlere yemin ederim ki insan, Rabbine karşı pek nankördür. Şüphesiz buna kendisi de şahittir ve o, mal sevgisine de aşırı derecede düşkündür.
    Âdiyât : 8
  • O, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra (kendine has bir şekilde) semaya yöneldi, onu yedi gök olarak yaratıp düzenledi (tanzim etti). O, her şeyi hakkıyla bilendir.
    Bakara : 29
    Dünya hayatında onlara sadece bir azap vardır. Ahiret azabı ise daha şiddetlidir. Onları Allah'tan (onun azabından) koruyacak kimse de yoktur.
    Ra'd : 34
    (O öyle lütufkâr) Allah'tır ki, gökleri ve yeri yarattı, gökten suyu indirip onunla rızık olarak size türlü meyveler çıkardı; izni ile denizde yüzüp gitmeleri için gemileri emrinize verdi; nehirleri de sizin (yararlanmanız) için akıttı.
    İbrâhîm : 32
    O size istediğiniz her şeyden verdi. Allah'ın nimetini sayacak olsanız sayamazsınız. Doğrusu insan çok zalim, çok nankördür!
    İbrâhîm : 34
    Hayvanları da O yarattı. Onlarda sizin için ısıtıcı (şeyler) ve birçok faydalar vardır. Onlardan bir kısmını da yersiniz.
    Nahl : 5
    İçinden taze et (balık) yemeniz ve takacağınız bir süs (eşyası) çıkarmanız için denizi emrinize veren O'dur. Gemilerin denizde (suları) yara yara gittiklerini de görüyorsun. (Bütün bunlar) onun lütfunu aramanız ve nimetine şükretmeniz içindir.
    Nahl : 14
    Siz, hiçbir şey bilmezken Allah, sizi analarınızın karnından çıkardı; şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve kalpler verdi.
    Nahl : 78
    Allah, evlerinizi sizin için bir huzur ve sükûn yeri yaptı ve sizin için davar derilerinden gerek göç gününüzde, gerekse konaklama gününüzde, kolayca taşıyacağınız evler; yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından bir süreye kadar (faydalanacağınız) bir ev eşyası ve bir ticaret malı meydana getirdi.
    Nahl : 80
    Allah, yarattıklarından sizin için gölgeler yaptı. Dağlarda da sizin için barınaklar yarattı. Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve savaşta sizi koruyacak zırhlar yarattı. İşte böylece Allah, müslüman olmanız için üzerinize nimetini tamamlıyor.
    Nahl : 81
    Biz, hakikaten insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık. Onları, (çeşitli nakil vasıtaları ile) karada ve denizde taşıdık; kendilerine güzel güzel rızıklar verdik; yine onları, yarattıklarımızın birçoğundan cidden üstün kıldık.
    İsrâ : 70
    İnkâr edenler, göklerle yer bitişik bir halde iken bizim, onları birbirinden kopardığımızı ve her canlı şeyi sudan yarattığımızı görüp düşünmediler mi? Yine de inanmazlar mı?
    Enbiyâ : 30
    Biz, gökyüzünü korunmuş bir tavan gibi yaptık. Onlar ise, gökyüzünün âyetlerinden yüz çevirirler.
    Enbiyâ : 32
    Biz, büyük baş hayvanları da sizin için Allah'ın (dininin) işaretlerinden (kurban) kıldık. Onlarda sizin için hayır vardır. Şu halde onlar, ayakları üzerine dururken üzerlerine Allah'ın ismini anınız (ve kurban ediniz). Yan üstü yere düştüklerinde ise, artık (canı çıktığında) onlardan hem kendiniz yeyin, hem de ihtiyacını gizleyen-gizlemeyen fakirlere yedirin. İşte bu hayvanları biz, şükredesiniz diye sizin istifadenize verdik.
    Hac : 36
    Onların ne etleri ne de kanları Allah'a ulaşır; fakat O'na sadece sizin takvânız ulaşır. Sizi hidayete erdirdiğinden dolayı Allah'ı büyük tanıyasınız diye O, bu hayvanları böylece sizin istifadenize verdi. (Ey Muhammed!) Güzel davrananları müjdele!
    Hac : 37
    Görmedin mi, Allah, gökten yağmur indirdi de bu sayede yeryüzü yeşeriyor. Gerçekten Allah çok lütufkârdır, (her şeyden) haberdardır.
    Hac : 63
    Görmedin mi, Allah, yerdeki eşyayı ve emri uyarınca denizde yüzen gemileri sizin hizmetinize verdi. Göğü de, kendi izni olmadıkça yer üzerine düşmekten korur. Çünkü Allah, insanlara çok şefkatli ve çok merhametlidir.
    Hac : 65
    Bildiğiniz şeyleri size veren, size davarlar, oğullar, bağlar, pınarlar ihsan eden (Allah'a karşı gelmek) den sakının.
    Şuarâ : 132
    (Onlar mı hayırlı) yoksa gökleri ve yeri yaratan, gökten size su indiren mi? O suyla, bir ağacını bile bitirmeye gücünüzün yetmediği güzel güzel bahçeler bitirdik. Allah'tan başka bir tanrı mı var! Doğrusu onlar sapıklıkta devam eden bir güruhtur.
    Neml : 60
    (Onlar mı hayırlı) yoksa ilk baştan yaratan, sonra yaratmayı tekrar eden ve sizi hem gökten hem yerden rızıklandıran mı? Allah'tan başka bir tanrı mı var! De ki: Eğer doğru söylüyorsanız siz kesin delilinizi getirin!
    Neml : 64
    Dinlensinler diye geceyi (karanlık) ve (çalışsınlar diye) gündüzü aydınlık kıldığımızı görmediler mi? İman eden bir kavim için elbette bunda birçok ibretler vardır.
    Neml : 86
    (Resûlüm!) De ki: Düşündünüz mü hiç, eğer Allah üzerinizde geceyi ta kıyamet gününe kadar aralıksız devam ettirse, Allah'tan başka size bir ışık getirecek tanrı kimdir? Hâla işitmeyecek misiniz?
    Kasas : 71
    Rahmetinden ötürü Allah, geceyi ve gündüzü yarattı ki geceleyin dinlenesiniz, (gündüzün) O'nun fazlu kereminden (rızkınızı) arayasınız ve şükredesiniz.
    Kasas : 73
    Nice canlı var ki, rızkını (yanında) taşımıyor. Onlara da size de rızık veren Allah'tır. O, her şeyi işitir ve bilir.
    Ankebût : 60
    Andolsun ki onlara: «Gökten su indirip onunla ölümünün ardından yeryüzünü canlandıran kimdir?» diye sorsan, mutlaka, «Allah» derler. De ki: (Öyleyse) hamd da Allah'a mahsustur. Fakat onların çoğu (söyledikleri üzerinde) düşünmezler.
    Ankebût : 63
    Sizi topraktan yaratması, O'nun (varlığının) delillerindendir. Sonra siz, (her tarafa) yayılan insanlar oluverdiniz.
    Rûm : 20
    Göğün ve yerin O'nun buyruğu ile durması da O'nun (varlığının) delillerindendir. Sonra sizi topraktan bir çağırdı mı hemen (kabirlerinizden) çıkıverirsiniz.
    Rûm : 25
    Allah'ın rahmetinin eserlerine bir bak: Arzı, ölümünün ardından nasıl diriltiyor! Şüphesiz O, ölüleri de mutlaka diriltecektir. O, her şeye kadirdir.
    Rûm : 50
    Allah'ın, göklerde ve yerdeki (nice varlık ve imkânları) sizin emrinize verdiğini, nimetlerini açık ve gizli olarak size bolca ihsan ettiğini görmediniz mi? Yine de, insanlar içinde, -bilgisi, rehberi ve aydınlatıcı bir kitabı yokken- Allah hakkında tartışan kimseler vardır.
    Lokmân : 20
    Bilmez misin ki Allah, geceyi gündüze ve gündüzü geceye katmaktadır. Güneşi ve ayı da buyruğu altına almıştır. Bunların her biri belli bir vâdeye kadar hareketine devam eder. Ve Allah, yaptıklarınızdan tamamen haberdardır.
    Lokmân : 29
    Size varlığının delillerini göstermesi için, Allah'ın lütfuyla gemilerin denizde yüzdüğünü görmedin mi? Şüphesiz bunda, çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır.
    Lokmân : 31
    (Resûlüm!) De ki: Göklerden ve yerden size rızık veren kimdir? De ki: Allah! O halde biz veya siz, ikimizden biri, ya doğru yol üzerinde veya açık bir sapıklık içindedir.
    Sebe' : 24
    İki deniz birbirine eşit olmaz. Bu tatlıdır, susuzluğu keser, içilmesi kolaydır. Şu da tuzludur, acıdır (boğazı yakar). Hepsinden de taze et (balık) yersiniz ve giyeceğiniz süs eşyası çıkarırsınız. Allah'ın lütfundan (nasibinizi) arayıp da şükretmeniz için gemilerin, denizi yarıp gittiğini görürsün.
    Fâtır : 12
    Allah, geceyi gündüzün içine sokar, gündüzü de gecenin içine sokar; güneş ve ayı emri altına almıştır. Her biri belirtilmiş bir süreye kadar akıp gider. İşte (bütün bunları yapan) Rabbiniz Allah'tır. Mülk O'nundur. O'nu bırakıp da kendilerine taptıklarınız ise, bir çekirdek kabuğuna bile sahip değillerdir.
    Fâtır : 13
    Görmedin mi Allah gökten su indirdi. Onunla renkleri çeşit çeşit meyveler çıkardık. Dağlardan (geçen) beyaz, kırmızı, değişik renklerde ve simsiyah yollar (yaptık).
    Fâtır : 27
    İnsanlardan, hayvanlardan ve davarlardan da yine böyle türlü renkte olanlar var. Kulları içinden ancak âlimler, Allah'tan (gereğince) korkar. Şüphesiz Allah, daima üstündür, çok bağışlayandır.
    Fâtır : 28
    (Bu hususta) ölü toprak onlar için mühim bir delildir. Biz ona yağmurla hayat verdik ve ondan dane çıkardık. İşte onlar bundan yerler.
    Yâsîn : 33
    Yerin bitirdiklerinden, insanların kendilerinden ve henüz mahiyetini bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah'ı tesbih ve takdis ederim.
    Yâsîn : 36
    Dikkat et, hâlis din yalnız Allah'ındır. O'nu bırakıp kendilerine bir takım dostlar edinenler: Onlara, bizi sadece Allah'a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz, derler. Doğrusu Allah, ayrılığa düştükleri şeylerde aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve inkârcı kimseyi doğru yola iletmez.
    Zümer : 3
    Görmedin mi? Allah gökten bir su indirdi, onu yerdeki kaynaklara yerleştirdi, sonra onunla türlü türlü renklerde ekinler yetiştiriyor. Sonra onlar kurur da sapsarı olduklarını görürsün. Sonra da onu kuru bir kırıntı yapar. Şüphesiz bunlarda akıl sahipleri için bir öğüt vardır.
    Zümer : 21
    İçinde dinlenesiniz diye geceyi, görmeniz için de gündüzü yaratan Allah'tır. Şüphesiz Allah, insanlara karşı lütufkârdır. Fakat insanların çoğu şükretmezler.
    Mü'min : 61
    Yeri sizin için yerleşim alanı, göğü de bir bina kılan, size şekil verip de şeklinizi güzel yapan ve sizi temiz besinlerle rızıklandıran Allah'tır. İşte Allah, sizin Rabbinizdir. Âlemlerin Rabbi Allah, yücelerden yücedir.
    Mü'min : 64
    Allah, kimine binesiniz, kimini yiyesiniz diye sizin için hayvanları yaratandır.
    Mü'min : 79
    Onlarda sizin için daha nice faydalar vardır. Gönüllerinizdeki bir arzuya, onlara binerek ulaşırsınız. Onların ve gemilerin üstünde taşınırsınız.
    Mü'min : 80
    O, size yeri beşik kılmış ve doğru gidesiniz diye yeryüzünde size yollar yaratmıştır.
    Zuhruf : 10
    Bütün çiftleri O yaratmıştır. Ve size bineceğiniz gemiler ve hayvanlar vâretmiştir ki, böylece onların sırtına binip üzerlerine yerleşince, Rabbinizin ni'metini anarak: Bunu bizim hizmetimize vereni tesbih ve takdis ederiz, yoksa biz bunlara güç yetiremezdik, diyesiniz.
    Zuhruf : 12
    Allah o (yüce) varlıktır ki, emri gereğince içinde gemilerin yüzmesi ve lütfedip verdiği rızkı aramanız için ve de şükredesiniz diye denizi size hazır hale getirmiştir.
    Câsiye : 12
    O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini, kendi katından (bir lütfu olmak üzere) size boyun eğdirmiştir. Elbette bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır.
    Câsiye : 13
    Yeryüzünü de döşedik ve ona sabit dağlar koyduk. Orada gönül açan her türden (bitkiler) yetiştirdik.
    Kâf : 7
    Gökten bereketli bir su indirdik, onunla bahçeler ve biçilecek daneler bitirdik.
    Kâf : 9
    Rahmân Kur'an'ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona açıklamayı öğretti.
    Rahmân : 1
    Yapraklı daneler ve hoş kokulu bitkiler vardır.
    Rahmân : 12
    Yeryüzünü size boyun eğdiren O'dur. Şu halde yerin omuzlarında (üzerinde) dolaşın ve Allah'ın rızkından yeyin. Dönüş ancak O'nadır.
    Mülk : 15
    Biz yeryüzünü bir döşek, dağları da birer kazık yapmadık mı?
    Nebe : 6
    Size tohumlar, bitkiler, (ağaçları) sarmaş dolaş olmuş bağlar bahçeler yetiştirmek için üstüste yığılıp sıkışan bulutlardan şarıl şarıl akan sular indirdik.
    Nebe : 14
    Ondan sonra da yerküreyi döşedi. Kendiniz ve hayvanlarınız için bir faydalanma olmak üzere, yerden suyunu ve otlağını çıkardı ve dağları sağlam bir şekilde yerleştirdi.
    Naziât : 30
  • Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
    1. İnsanların hesaba çekilmeleri yaklaştı. Hâlbuki onlar gaflet içinde yüz çevirmekteler.

    2,3. Rab'lerinden kendilerine yeni bir öğüt (bir uyarı) gelmez ki, onlar mutlaka onu alaya alarak, kalpleri de gaflette olarak dinlemesinler. O zulmedenler gizlice şöyle konuştular: "Bu da ancak sizin gibi bir insan. Şimdi siz göz göre göre sihre mi kapılacaksınız?"

    4. Peygamber, onlara dedi ki: "Rabbim yerdeki ve gökteki her sözü bilir. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir."

    5. Onlar, "Hayır, bunlar karma karışık yalancı düşlerdir. Hayır, onu kendisi uydurdu; hayır, o bir şairdir. Eğer böyle değilse, önceki peygamberlerin (mucizelerle) gönderildikleri gibi o da bize bir mucize getirsin" dediler.

    6. Onlardan önce helâk ettiğimiz hiçbir memleket halkı iman etmedi de şimdi bunlar mı iman edecekler?

    7. Senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkekleri peygamber gönderdik. Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun.

    8. Biz, onları yemek yemez bir beden yapısında yaratmadık. Onlar ölümsüz de değillerdi.

    9. Sonra onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik. Kendilerini ve dilediğimiz kimseleri kurtardık. Haddi aşanları ise helâk ettik.

    10. Andolsun, size öyle bir kitap indirdik ki sizin bütün şeref ve şanınız ondadır. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?

    11. Biz zulmetmekte olan nice memleketleri kırıp geçirdik ve onlardan sonra başka başka toplumlar meydana getirdik.

    12. Onlar azabımızı hissedince, hemen oradan süratle kaçıyorlardı.

    13. Onlara, "Kaçmayın, o içinde şımartıldığınız bolluğa ve yurtlarınıza dönün. Çünkü sorulacaksınız" denildi.

    14. "Eyvah bizlere! Bizler gerçekten zalim kimseler idik" dediler.

    15. Biz onları biçilmiş ekin, sönmüş ateş gibi yapıncaya kadar bu feryatları devam etti.

    16. Biz yeri, göğü ve arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık.

    17. Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, onu kendi katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık böyle yapardık.

    18. Hayır, biz hakkı batılın üzerine atarız da beynini parçalar. Bir de bakarsın yok olup gitmiş. Allah'a karşı yakıştırdığınız nitelemelerden ötürü yazıklar olsun size!

    19. Göklerde ve yerde kim varsa hep O'nundur. O'nun katındakiler, ne O'na ibadetten çekinir (ve büyüklenir) ne de yorgunluk (ve bıkkınlık) duyarlar.

    20. Hiç ara vermeksizin gece gündüz tespih ederler.

    21. Yoksa yerden, ölüleri diriltebilecek birtakım ilâhlar mı edindiler?

    22. Eğer yerde ve gökte Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, kesinlikle ikisinin de düzeni bozulurdu. Demek ki, Arş'ın Rabbi Allah, onların nitelemelerinden uzaktır, yücedir.

    23. O, yaptığından dolayı sorgulanamaz fakat onlar sorgulanırlar.

    24. Yoksa ondan başka ilâhlar mı edindiler? De ki: "Haydi getirin delilinizi! İşte benimle beraber olanların kitabı ve işte benden öncekilerin kitabı (Hiçbirinde birden fazla ilâh olduğuna dair hiçbir delil yok). Şüphesiz çokları hakkı bilmezler de bu sebeple yüz çevirirler."(1)

    (1) 22. âyette Allah'ın birliği aklî yönden, bu âyette de naklî yönden ispat edilmiştir.
    25. Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberlere, "Şüphesiz, benden başka hiçbir ilâh yoktur. Öyleyse bana ibadet edin" diye vahyetmişizdir.

    26. (Böyle iken) "Rahmân, çocuk edindi" dediler. O, böyle şeylerden uzaktır, yücedir. Hayır, (evlat diye niteledikleri) o melekler ikrama erdirilmiş kullardır.

    27. Onlar Allah'tan önce söz söylemezler ve hep O'nun emriyle iş görürler.

    28. Allah, onların önlerindekini de arkalarındakini de (yaptıklarını da yapacaklarını da) bilir. Onlar, O'nun razı olduğu kimselerden başkasına şefaat etmezler ve hepsi O'nun korkusuyla titrerler.

    29. İçlerinden her kim, "Allah'tan başka ben de şüphesiz bir ilâhım" derse, böylesini cehennemle cezalandırırız. İşte biz zalimleri böyle cezalandırırız.

    30. İnkâr edenler, göklerle yer bitişikken, bizim onları ayırdığımızı ve diri olan her şeyi sudan meydana getirdiğimizi görmediler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı?

    31. Onları sarsmasın diye yere de sabit dağlar yerleştirdik ve (varacakları yere) yol bulabilsinler diye ondan geçitler, yollar meydana getirdik.

    32. Gökyüzünü de korunmuş bir tavan yaptık. Onlar ise oradaki, (Allah'ın varlığını gösteren) delillerden yüz çevirmektedirler.

    33. O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratandır. Her biri bir yörüngede yüzmektedirler.

    34. Biz, senden önce de hiçbir beşere ölümsüzlük vermedik. Şimdi sen ölürsen, onlar ebedî mi kalacaklar?

    35. Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz. Ancak bize döndürüleceksiniz.

    36. İnkâr edenler seni gördükleri zaman ancak alaya alırlar. "Bu mu ilâhlarınızı diline dolayan?" derler. Hâlbuki kendileri Rahmân'ın kitabını inkâr ediyorlar.

    37. İnsan çok aceleci (tez canlı) yaratılmıştır. Size yakında âyetlerimi göstereceğim.(2) Şimdi acele etmeyin.

    (2) Buradaki âyetlerden maksat, İslâm'ı inkâr edenlerin yakında görecekleri cezalar veya Allah'ın varlık ve birliğini gösteren ve zamanla ortaya çıkacak olan apaçık delillerdir.
    38. Bir de "Eğer doğru söyleyenler iseniz, bu tehdit ne zaman gerçekleşecek?" diyorlar.

    39. İnkâr edenler, yüzlerinden ve sırtlarından ateşi savamayacakları ve hiçbir yardım da görmeyecekleri vakti bir bilseler!

    40. Şüphesiz o (tehdit edildikleri azap) onlara ansızın gelecek de kendilerini şaşkınlıktan dondurup bırakacak. Artık ne onu geri çevirmeye güçleri yetecek, ne de kendilerine göz açtırılacak.

    41. Andolsun, senden önce de birçok peygamberle alay edildi de içlerinden alay edenleri, o alaya aldıkları şey kuşatıverdi.

    42. (Ey Muhammed!) De ki: "(Size azab edecek olsa) gece ve gündüz Rahmân'ın azabından sizi kim koruyacak?" Öyle iken onlar Rablerinin zikrinden yüz çevirmekteler.

    43. Yoksa bizim dışımızda onları koruyacak ilâhları mı var? O ilâh edindikleri nesneler kendilerine bile yardım edemezler. Zaten onlar bizden de yardım görmezler.

    44. Evet, biz onları da atalarını da, faydalandırdık. Öyle ki uzun süre yaşadılar. Ama, artık görmüyorlar mı ki, biz yeryüzünü çevresinden eksiltiyoruz? O hâlde, onlar mı galip gelecekler?

    45. De ki: "Ben sizi ancak vahy ile uyarıyorum." Ama sağırlar uyarıldıkları vakit çağrıyı işitmezler.

    46. Andolsun, onlara Rabbinin azabından hafif bir esinti dokunsa, muhakkak "Eyvah bize! Gerçekten biz zalim kimselerdik" diyeceklerdir.

    47. Kıyamet günü için adalet terazileri kuracağız. Öyle ki hiçbir kimseye zerre kadar zulmedilmeyecek. (Yapılan iş) bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getirip ortaya koyacağız. Hesap görücü olarak biz yeteriz.

    48. Andolsun, biz Mûsâ ile Hârûn'a, Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için o Furkân'ı(3) (Tevrat'ı) bir ışık ve öğüt olarak verdik.

    (3) Furkân, hak ile batılı birbirinden ayıran demektir.
    49. Onlar, görmedikleri hâlde Rablerinden içten içe korkarlar. Onlar kıyamet gününden de korkarlar.

    50. İşte bu (Kur'an) da bizim indirdiğimiz mübarek bir öğüttür. Şimdi siz bunu mu inkâr ediyorsunuz?

    51. Andolsun, daha önce de İbrahim'e doğruyu yanlıştan ayırma yeteneğini verdik. Biz zaten onu biliyorduk.

    52. Hani o, babasına ve kavmine, "Ne bu tapınıp durduğunuz heykeller?" demişti.

    53. "Babalarımızı bunlara ibadet ediyor bulduk" dediler.

    54. İbrahim, "Andolsun, siz de, atalarınız da apaçık bir sapıklık içindesiniz" dedi.

    55. "Bize gerçeği mi getirdin, yoksa sen bizimle eğleniyor musun?" dediler.

    56. İbrahim, dedi ki: "Hayır! Rabbiniz, göklerin ve yerin Rabbidir. O, bunları yaratandır ve ben de buna şahitlik edenlerdenim."

    57. Allah'a yemin ederim ki, siz arkanızı dönüp gittikten sonra ben putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.

    58. Derken (İbrahim) belki kendisine başvururlar diye içlerinden bir büyüğü bırakarak onları (putları) paramparça etti.(4)

    (4) İbrahim, putların hepsini baltayla kırarak baltayı, ilişmediği büyük putun omzuna asmıştı. Bir bayram şenliğine giden halk dönüşte putların kırılmış olduğunu gördü. İbrahim'in bütün tehlikeyi göze alarak putları kırmasındaki amacı; halka, kendilerini bile korumaya güçleri yetmeyen putların, onlara tapınanlara hiçbir yarar sağlamayacağını canlı bir şekilde anlatmaktı.
    59. Onlar, "Kim yaptı bunu tanrılarımıza! Muhakkak o zalimlerden biridir" dediler.

    60. (İçlerinden bazıları), "İbrahim denilen bir gencin onları diline doladığını duyduk" dediler.

    61. (Bir kısmı da) "O hâlde haydi, onu insanların gözü önüne getirin. Belki (bu konuda) şahitlik ederler" dediler.

    62. (İbrahim gelince) "Sen mi yaptın bunu ilâhlarımıza ey İbrahim" dediler.

    63. Dedi ki: "Hayır! Bunu şu büyükleri yapmıştır. Konuşabiliyorlarsa, onlara sorun bakalım!"

    64. Bunun üzerine birbirlerine dönüp, "Hiç şüphesiz asıl zalimler sizsiniz siz" dediler.

    65. Sonra eski inanç ve inatlarına döndüler ve, "Andolsun, bunların konuşmayacağını sen de bilirsin" dediler.

    66. İbrahim, şöyle dedi: "Öyle ise siz, (hâlâ) Allah'ı bırakıp da, size hiçbir fayda, hiçbir zarar veremeyecek şeylere mi tapacaksınız?"

    67. "Yazıklar olsun, size de; Allah'ı bırakıp tapmakta olduklarınıza da! Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?"

    68. (İçlerinden bazıları), "Eğer (bir şey) yapacaksanız, onu yakın da ilâhlarınıza yardım edin" dediler.

    69. "Ey ateş! İbrahim'e karşı serin ve esenlik ol" dedik.

    70. Ona böyle bir tuzak kurmak istediler. Fakat biz onları en çok zarar edenler durumuna düşürdük.

    71. Onu Lût ile beraber kurtarıp, içinde âlemler için bereketler kıldığımız yere ulaştırdık.(5)

    (5) Tefsir bilginlerinin ifadesine göre; bu iki peygamber Şam'dan yola çıkmışlar, İbrahim Filistin'e, Lût da buraya bir günlük mesafede bulunan Mu'tefike'ye yerleşmişti.
    72. Ona İshak'ı ve ayrıca da Yakub'u bağışladık ve her birini salih kimseler yaptık.

    73. Onları bizim emrimizle doğru yolu gösteren önderler yaptık ve kendilerine hayırlar işlemeyi, namazı dosdoğru kılmayı, zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar sadece bize ibadet eden kimselerdi.

    74. Biz, Lût'a da bir hikmet ve bir ilim verdik ve onu çirkin işler yapan memleketten kurtardık. Gerçekten onlar kötü bir toplum idiler, fasık (Allah'ın emrinden çıkan kimseler) idiler.

    75. Onu rahmetimizin içine soktuk. Çünkü o, gerçekten salih kimselerdendi.

    76. (Ey Muhammed!) Nûh'u da hatırla. Hani o daha önce dua etmişti de biz onun duasını kabul ederek, kendisini ve ailesini o büyük sıkıntıdan (tufandan) kurtarmıştık.

    77. Âyetlerimizi yalanlayanlara karşı ona yardım etmiştik. Şüphesiz onlar kötü bir toplumdu. Bu yüzden biz de onları topyekûn suda boğduk.

    78. Dâvûd ile Süleyman'ı da hatırla. Hani bir ekin tarlası hakkında hüküm veriyorlardı. Çünkü halkın koyunları o ekine girmişti. Biz de hükümlerine şahit olmuştuk.(6)

    (6) Tefsir kaynaklarında belirtildiğine göre; bu olayda Hz.Davud, koyunların ekin sahibine verilerek zararın tazmin edilmesine hükmetmiş, Hz.Süleyman ise koyunların geliriyle zararın tazmininin her iki taraf için daha uygun düşeceği yolunda hüküm vermişti.
    79. Biz hüküm vermeyi Süleyman'a kavratmıştık. Zaten her birine hükümranlık ve ilim vermiştik. Dâvûd ile birlikte, Allah'ı tespih etmeleri için dağları ve kuşları onun emrine verdik. Bunları yapan biz idik.(7)

    (7) Kur'an-ı Kerim, her şeyin insanın hizmetine sunulduğunu pek çok âyette ifade etmektedir. Bu konu ile ilgili olarak bakınız: Ra'd sûresi, âyet, 2; İbrahim sûresi, âyet, 32,33; Nahl sûresi, âyet, 12,14; Hac sûresi, âyet, 65; Sâd sûresi, âyet, 18, 36.
    80. Bir de Davud'a, sizin için, zırh yapma sanatını öğrettik ki, savaşlarınızda sizi korusun. Şimdi siz şükrediyor musunuz?

    81. Süleyman'ın hizmetine de güçlü esen rüzgârı verdik. Rüzgâr, onun emriyle içinde bereketler yarattığımız yere eser giderdi. Biz, her şeyi hakkıyla bileniz.

    82. Bir de şeytanlardan, Süleyman için dalgıçlık eden ve daha bundan başka işler yapanları da onun emrine verdik. Hep onları zapteden bizdik.

    83. Eyyûb'u da hatırla. Hani o Rabbine, "Şüphesiz ki ben derde uğradım, sen ise merhametlilerin en merhametlisisin" diye niyaz etmişti.

    84. Biz de onun duasını kabul edip kendisinde dert namına ne varsa gidermiştik. Tarafımızdan bir rahmet ve kullukta bulunanlar için de bir ibret olmak üzere ona ailesini ve onlarla beraber bir mislini daha vermiştik.

    85. İsmail'i, İdris'i ve Zülkifl'i de hatırla. Bunların hepsi sabredenlerdendi.

    86. Onları da rahmetimizin içine soktuk. Şüphesiz onlar salih kimselerdendi.

    87. Zünnûn'u da hatırla.(8) Hani öfkelenerek (halkından ayrılıp) gitmişti de kendisini asla sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Derken karanlıklar içinde, "Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Seni eksikliklerden uzak tutarım. Ben gerçekten (nefsine) zulmedenlerden oldum" diye dua etti.

    (8) Zünnûn, balık sahibi demektir. Burada Hz. Yûnus'u ifade etmektedir. Yûnus, peygamber olarak gönderildiği kavminin yola gelmemesi üzerine Allah Teâlâ'nın henüz bir izni olmadan kavmini bırakarak ayrılıp gitti ve bir gemiye bindi. Geminin yürümemesi veya batma tehlikesi geçirmesi gibi bir nedenle yolculardan birisinin denize atılması gerekti. Kur'a çektiler, Yûnus'a çıktı ve denize atıldı. Denizde kendisini bir balık yuttu. Bir süre balığın karnında Allah'a dua eden Yûnus'u balık sahile attı.
    88. Biz de duasını kabul ettik ve kendisini kederden kurtardık. İşte biz mü'minleri böyle kurtarırız.

    89. Zekeriya'yı da hatırla. Hani o, Rabbine, "Rabbim! Beni tek başıma bırakma. Sen varislerin en hayırlısısın" diye dua etmişti.

    90. Biz de onun duasını kabul ettik ve kendisine Yahya'yı bağışladık. Eşini de kendisi için, (doğurmaya) elverişli kıldık. Onlar gerçekten hayır işlerinde yarışırlar, (rahmetimizi) umarak ve (azabımızdan) korkarak bize dua ederlerdi. Onlar bize derin saygı duyan kimselerdi.

    91. Irzını korumuş olan kadını da (Meryem'i de) hatırla. Ona ruhumuzdan üflemiştik. Kendisini de, oğlunu da âlemlere (kudretimizi gösteren) birer delil yapmıştık.

    92. Şüphesiz bu (İslâm), tek ümmet (din) olarak sizin ümmetiniz (dininiz)dir. Ben de Rabbinizim. Onun için sadece bana kulluk edin.

    93. (İnsanlar) işlerini kendi aralarında parça parça ettiler. Hepsi de ancak bize dönecekler.

    94. Şu hâlde, kim mü'min olarak bir salih amel işlerse, çalışması asla inkâr edilmez. Şüphesiz biz onu yazmaktayız.

    95. Helâk ettiğimiz bir memleket halkının bize dönmemeleri imkânsızdır.

    96. Nihayet Ye'cüc ve Me'cüc'ün önü açıldığı zaman her tepeden akın ederler.

    97. Gerçek vaad (kıyametin kopması) yaklaşır, bir de bakarsın inkâr edenlerin gözleri açılıp donakalmıştır. "Eyvah bizlere! Doğrusu biz bundan gafildik. Hatta biz zalim kimselermişiz" derler.

    98. Hiç şüphesiz siz ve Allah'tan başka kulluk ettikleriniz cehennem odunusunuz. Siz oraya varacaksınız.

    99. Eğer onlar ilâh olsalardı oraya varmazlardı. Hâlbuki hepsi orada ebedî kalacaklardır.

    100. Onların orada derin bir iç çekişleri vardır! Onlar orada hiçbir şey işitmezler.

    101. Şüphesiz kendileri için tarafımızdan en güzel mükâfat hazırlanmış olanlar var ya; işte bunlar cehennemden uzaklaştırılmışlardır.

    102. Onlar cehennemin hışıltısını bile duymazlar. Canlarının istediği nimetler içinde ebedî olarak kalırlar.

    103. En büyük korku bile onları tasalandırmaz ve melekler onları, "İşte bu, size vaad edilen (mutlu) gününüzdür" diyerek karşılarlar.

    104. Yazılı kâğıt tomarlarının dürülmesi gibi göğü düreceğimiz günü düşün. Başlangıçta ilk yaratmayı nasıl yaptıysak, -üzerimize aldığımız bir vaad olarak- onu yine yapacağız. Biz bunu muhakkak yapacağız.

    105. Andolsun, Zikir'den (Tevrat'tan) sonra Zebûr'da(9) da, "Yere muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır" diye yazmıştık.

    (9) Zebur, Hz. Davud'a indirilen ilâhî kitap yahut da Peygamberlere indirilen ilâhî kitapların genel adıdır.
    106. Şüphesiz bunda Allah'a kulluk eden bir toplum için yeterli bir mesaj vardır.

    107. (Ey Muhammed!) Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.

    108. De ki: "Bana ancak, ilâhınızın yalnızca bir tek ilâh olduğu vahyolunuyor. Artık müslüman oluyor musunuz?"

    109. Eğer yüz çevirirlerse, de ki: "(Bana emrolunanı, ayırım yapmadan) size eşit olarak bildirdim. Tehdit edildiğiniz şey yakın mı yoksa uzak mı, bilmiyorum."

    110. "Şüphesiz, Allah sözün açığa vurulanını da bilir, gizlediğinizi de bilir."

    111. "Bilmem! Belki bu (mühlet) sizin için bir imtihan ve bir vakte kadar yararlanmadır."

    112. (Peygamber), "Ey Rabbim! Hak ile hüküm ver. Bizim Rabbimiz, sizin nitelemelerinize karşı yardımı istenecek olan Rahmân'dır" dedi.
  • Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
    1. Kâf Hâ Yâ Ayn Sâd.(1)

    (1) Bu harflerle ilgili olarak Bakara sûresinin ilk âyetinin dipnotuna bakınız.
    2. Bu, Rabbinin, Zekeriya kuluna olan merhametinin anılmasıdır.

    3. Hani o, Rabbine gizli bir sesle yalvarmıştı.

    4. O, şöyle demişti: "Rabbim! Şüphesiz kemiklerim gevşedi. Saçım sakalım ağardı. Sana yaptığım dualarda (cevapsız bırakılarak) hiç mahrum olmadım."

    5,6. "Gerçek şu ki ben, benden sonra gelecek akrabalarım(ın isyankâr olmaların)dan korkuyorum. Karım ise kısırdır. Bana kendi tarafından; bana ve Yakub hanedanına varis olacak bir çocuk bağışla ve onu hoşnutluğuna ulaşmış bir kimse kıl!"

    7. (Allah, şöyle dedi:) "Ey Zekeriyya! Haberin olsun ki biz sana Yahya adlı bir oğul müjdeliyoruz. Daha önce onun adını kimseye vermedik."

    8. Zekeriyya, "Rabbim!" "Hanımım kısır ve ben de ihtiyarlığın son noktasına ulaşmış iken, benim nasıl çocuğum olur?" dedi.

    9. (Vahiy meleği) dedi ki: Evet, öyle. (Ancak) Rabbin diyor ki: "Bu, bana göre kolaydır. Nitekim daha önce, hiçbir şey değil iken seni de yarattım."(2)

    (2) 7-10. âyetlerle ilgili olarak ayrıca bakınız: Âl-i İmrân sûresi, âyet, 40-41.
    10. Zekeriyya, "Rabbim, öyleyse bana (çocuğumun olacağına) bir işaret ver", dedi. Allah da, "Senin işaretin, sapasağlam olduğun hâlde insanlarla (üç gün) üç gece konuşamamandır" dedi.

    11. Derken Zekeriya ibadet yerinden halkının karşısına çıktı. (Konuşmak istedi, konuşamadı) ve onlara "Sabah akşam Allah'ı tespih edin" diye işaret etti.(3)

    (3) Zekeriyya (a.s.)'ın işaret yoluyla anlaşmak zorunda kalması, eşinin hamileliği konusunda, bir önceki âyette sözü geçen işaretin gerçekleştiğini gösteriyordu.
    12,13,14. (Yahya, dünyaya gelip büyüyünce onu peygamber yaptık ve kendisine) "Ey Yahya, kitaba sımsıkı sarıl" dedik. Biz, ona daha çocuk iken hikmet ve katımızdan kalp yumuşaklığı ve ruh temizliği vermiştik. O, Allah'tan sakınan, anne babasına iyi davranan bir kimse idi. İsyancı bir zorba değildi.

    15. Doğduğu gün, öleceği gün ve diriltileceği gün ona selâm olsun!

    16,17. (Ey Muhammed!) Kitap'ta (Kur'an'da) Meryem'i de an.(4) Hani ailesinden ayrılarak doğu tarafında bir yere çekilmiş ve (kendini onlardan uzak tutmak için) onlarla arasında bir perde germişti. Biz, ona Cebrail'i göndermiştik de ona tam bir insan şeklinde görünmüştü.

    (4) Allah'ın kudretine delil olmak üzere, Hz. Yahya'nın ilginç doğum olayı anlatıldıktan sonra, burada daha ilginç olan, Hz. İsa'nın babasız olarak dünyaya gelmesi olayı dile getirilmektedir.
    18. Meryem, "Senden, Rahmân'a sığınırım. Eğer Allah'tan çekinen biri isen (bana kötülük etme)" dedi.

    19. Cebrail, "Ben ancak Rabbinin elçisiyim. Sana tertemiz bir çocuk bağışlamak için gönderildim" dedi.

    20. Meryem, "Bana hiçbir insan dokunmadığı ve iffetsiz bir kadın olmadığım hâlde, benim nasıl çocuğum olabilir?" dedi.

    21. Cebrail, "Evet, öyle. Rabbin diyor ki: O benim için çok kolaydır. Onu insanlara bir mucize, katımızdan bir rahmet kılmak için böyle takdir ettik. Bu, zaten (ezelde) hükme bağlanmış bir iştir" dedi.

    22. Böylece Meryem, çocuğa gebe kaldı ve onunla uzak bir yere çekildi.

    23. Doğum sancısı onu bir hurma ağacına yöneltti. "Keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitmiş olsaydım!" dedi.(5)

    (5) Hz.Meryem'in çektiği doğum sancıları onun her kadın gibi doğurduğunu, İsa'nın ilâh olmadığını, onun her insan gibi bir kadından doğduğunu gösteriyor.
    24. Bunun üzerine (Cebrail) ağacın altından ona şöyle seslendi: "Üzülme, Rabbin senin alt tarafında bir dere akıttı."

    25. "Hurma ağacını kendine doğru silkele ki sana taze hurma dökülsün."

    26. "Ye, iç, gözün aydın olsun. İnsanlardan birini görecek olursan, "Şüphesiz ben Rahmân'a susmayı adadım. Bugün hiçbir insan ile konuşmayacağım" de.(6)

    (6) Rivayete göre Meryem'in kavmi İslâm'da bilinen orucun dışında sükût etmek suretiyle de oruç tutarlarmış. Bu âyet, onlarda böyle bir oruç şeklinin varlığına işaret etmektedir
    27. Kucağında çocuğu ile halkının yanına geldi. Onlar şöyle dediler: "Ey Meryem! Çok çirkin bir şey yaptın!"

    28. "Ey Hârûn'un kız kardeşi! Senin baban kötü bir kimse değildi. Annen de iffetsiz değildi."

    29. Bunun üzerine (Meryem, çocukla konuşun diye) ona işaret etti. "Beşikteki bir bebekle nasıl konuşuruz?" dediler.

    30. Bebek şöyle konuştu: "Şüphesiz ben Allah'ın kuluyum. Bana kitabı (İncil'i) verdi ve beni bir peygamber yaptı."

    31. "Nerede olursam olayım beni kutlu ve erdemli kıldı ve bana yaşadığım sürece namazı ve zekâtı emretti."

    32. "Beni anama saygılı kıldı. Beni azgın bir zorba kılmadı."

    33. "Doğduğum gün, öleceğim gün ve diriltileceğim gün bana selâm (esenlik verilmiştir)."(7)

    (7) Hz.İsa'nın, beşikte iken konuşması ile ilgili olarak ayrıca bakınız: Âl-i İmrân sûresi, âyet, 46; Maide sûresi, âyet, 110.
    34. Hakkında şüpheye düştükleri hak söze göre Meryem oğlu İsa işte budur.(8)

    (8) Âyet şöyle de tercüme edilebilir: "İşte hakkında şüphe ettikleri Meryem oğlu İsa -hak söz olarak- budur."
    35. Allah'ın çocuk edinmesi düşünülemez. O, bundan yücedir, uzaktır. Bir işe hükmettiği zaman ona sadece "ol!" der ve o da oluverir.

    36. Şüphesiz, Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse (yalnız) O'na kulluk edin. Bu, dosdoğru bir yoldur.

    37. (Fakat hıristiyan) gruplar, aralarında ayrılığa düştüler.(9) Büyük bir günü görüp yaşayacakları için vay kâfirlerin hâline!

    (9) Hıristiyanların kimi, "İsa, Allah'ın oğludur", kimi, "İsa, bir ilâhtır", kimi de "İsa, üçlü ilâh anlayışının üçüncü elemanı olan oğuldur" demektedirler.
    38. Bize gelecekleri gün (gerçekleri) ne iyi işitip ne iyi görecekler! Ama zalimler bugün apaçık bir sapıklık içindedirler.

    39. Onları, gaflet içinde bulunup iman etmezlerken işin bitirileceği o pişmanlık günüyle uyar.

    40. Şüphesiz yeryüzüne ve onun üzerindekilere biz varis olacağız, biz! Ancak bize döndürülecekler.

    41. Kitap'ta İbrahim'i de an. Gerçekten o, son derece dürüst bir kimse, bir peygamber idi.

    42. Hani babasına şöyle demişti: "Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana bir faydası olmayan şeylere niçin tapıyorsun?"

    43. "Babacığım! Doğrusu, sana gelmeyen bir ilim bana geldi. Bana uy ki seni doğru yola ileteyim."

    44. "Babacığım! Şeytana tapma! Çünkü şeytan Rahmân'a isyankâr olmuştur."

    45. "Babacığım! Doğrusu ben, sana, çok esirgeyici Rahmân tarafından bir azabın dokunmasından, böylece şeytana bir dost olmandan korkuyorum."

    46. Babası, "Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, mutlaka seni taşa tutarım. Uzun bir süre benden uzaklaş!" dedi.

    47. İbrahim, şöyle dedi: "Esen kal! Senin için Rabbimden af dileyeceğim. Şüphesiz O, beni nimetleriyle kuşatmıştır."

    48. "Sizi ve Allah'tan başka taptıklarınızı terk ediyor ve Rabb'ime ibadet ediyorum. Rabbime ibadet etmekle de mutsuz olmayacağımı umuyorum."

    49. İbrahim, onları da onların taptıklarını da terk edince, ona İshak ile Yakub'u bağışladık ve her birini peygamber yaptık.

    50. Onlara rahmetimizden bağışta bulunduk. Onlar için yüce bir doğruluk dili var ettik (güzel bir söz ile anılmalarını temin ettik).

    51. Kitap'ta, Mûsâ'yı da an. Şüphesiz o seçkin bir insan idi. Bir resûl, bir nebî idi.(10)

    (10) Nebî: İnsanın kendi gücüyle elde edemeyeceği bir haberi ya da hükmü Allah'ın kendisine vahyettiği kimsedir. Resûl ise, Allah'tan aldığı vahyin muhtevasını insanlara tebliğ etmek ve fiilen uygulamakla görevli bir nebîdir. Bu vahyin muhtevası yeni bir şeriat, yeni bir din düzeni olabileceği gibi, önceki bir peygamberin şeriatına uyup onu tebliğ etme emri biçiminde de olabilir. "Resûl, yeni bir kitap ve şeriat getiren, nebî de; yeni bir kitap ve şeriat getirmeyip, önceki bir peygamberin şeriatına tabi olarak onu uygulamak üzere gönderilen kimsedir. Veya tam tersine "Nebî yeni bir kitap ve şeriat getiren, Resûl ise, yeni bir kitap ve şeriat getirmeyip önceki peygamberin şeriatını uygulamak üzere gönderilen kimsedir" şeklindeki tarifler isabetli değildir. Zira, Kur'an-ı Kerim, yeni bir kitap ve şeriat getiren peygamberlere "Resûl" diye atıfta bulunduğu gibi, bu tariflerin aksine, yeni bir kitap ve şeriat getirmeyen Lût, Salih ve İlyas gibi bazı peygamberleri de "Resûl" diye nitelemektedir. (Bakınız: Şu'arâ sûresi, âyet, 143,162; Sâffât sûresi, âyet,123. Bu âyetlerin meallerinde geçen "peygamber" kelimeleri, "resûl" karşılığında kullanılmıştır.) Görüldüğü üzere yukarıdaki tariflere, bu âyetler ve benzerleri ışığında bakıldığında onların isabetsizliği ortaya çıkmaktadır. Bu durum, tarifler yapılırken "Yeni bir şeriat ve kitab"ın temel kriter olarak alınmasından kaynaklanmıştır. Bu kriter tesbitinin hangi delil ya da delillere dayandığını söylemek mümkün değildir. Oysa, "Resûl" ve "Nebî" tariflerinde temel kriter, yukarıda verdiğimiz tarifte olduğu üzere vahy alma olayı olmalıdır. Ancak bu takdirde söz konusu hatadan kurtulmak mümkün olabilir. Bu duruma göre nübüvvet, mutlak manada Allah'tan vahy almak, risalet ise bu vahyin tebliğidir. Her ikisi de bir peygamberin, birbirini tamamlayan iki ayrı vasfıdır. Resûl olmak için nebî olmak yani vahy almak şart olduğu gibi, risaletsiz tebliğsiz bir nübüvvet düşünmek de mümkün değildir. Ancak Kur'an, duruma göre bir peygamberin bu iki vasfından birini, yahut öbürünü, ya da her ikisini birden öne çıkarmaktadır.
    52. Ona, Tûr dağının sağ tarafından seslendik ve kendisi ile gizlice konuşmak için kendimize yaklaştırdık.

    53. Rahmetimiz sonucu kardeşi Hârûn'u bir nebî olarak kendisine bahşettik.

    54. Kitap'ta İsmail'i de an. Şüphesiz o, sözünde duran bir kimse idi. Bir resûl, bir nebî idi.

    55. Ailesine namaz ve zekâtı emrederdi. Rabb'inin katında da hoşnutluğa ulaşmıştı.

    56. Kitap'ta İdris'i de an. Şüphesiz o, doğru sözlü bir kimse, bir nebî idi.

    57. Onu yüce bir makama yükselttik.

    58. İşte bunlar, Âdem'in ve Nûh ile beraber (gemiye) bindirdiklerimizin soyundan, İbrahim'in, Yakub'un ve doğru yola iletip seçtiklerimizin soyundan kendilerine nimet verdiğimiz nebîlerdir. Kendilerine Rahmân'ın âyetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı.

    59. Onlardan sonra, namazı zayi eden, şehvet ve dünyevî tutkularının peşine düşen bir nesil geldi. Onlar bu tutumlarından ötürü büyük bir azaba çarptırılacaklardır.(11)

    (11) Âyetin son kısmı, "Onlar bu (tutumları)ndan ötürü cehennemdeki Gayya Vadisi'ni boylayacaklardır" şeklinde de tercüme edilebilir.
    60,61. Ancak tövbe edip inanan ve salih amel işleyenler başka. Onlar cennete, Rahmân'ın, kullarına gıyaben vaad ettiği "Adn" cennetlerine girecekler ve hiçbir haksızlığa uğratılmayacaklardır. Şüphesiz O'nun va'di kesinlikle gerçekleşir.

    62. Orada boş söz işitmezler. Yalnızca (meleklerin) "selâm!" (deyişini) işitirler. Orada sabah akşam rızıkları da vardır.

    63. İşte bu, kullarımızdan Allah'a karşı gelmekten sakınanlara miras kılacağımız cennettir.

    64. (Cebrail, şöyle dedi:) "Biz ancak Rabbinin emriyle ineriz. Önümüzdekiler, arkamızdakiler ve bunlar arasındakiler hep O'nundur. Rabbin unutkan değildir."(12)

    (12) Müşriklerin, Ashab-ı Kehf, Zülkarneyn ve Nûh hakkındaki sorularına cevap vermeyen Hz.Peygamber, bu konuda hemen vahiy geleceğini umuyordu. Fakat vahyin gelişi on beş, yahut kırk gün gecikmişti. Bunun üzerine müşrikler, "Muhammed'i, Rabbi terk etti", diye alay etmişlerdi. İşte bu âyet müşriklere cevap olmak üzere Cebrail'in, Hz.Peygamber'e söylediği sözü aktarmaktadır.
    65. (Allah) göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin Rabbidir. Şu hâlde, O'na ibadet et ve O'na ibadet etmede sabırlı ol. Hiç, O'nun adını taşıyan bir başkasını biliyor musun?

    66. İnsan, "Öldüğümde gerçekten diri olarak (topraktan) çıkarılacak mıyım?" der.

    67. İnsan, daha önce hiçbir şey değil iken kendisini yarattığımızı düşünmez mi?

    68. Rabbine andolsun, onları şeytanlarla beraber mutlaka haşredeceğiz. Sonra onları kesinlikle cehennemin çevresinde diz üstü hazır edeceğiz.

    69. Sonra her bir topluluktan, Rahman'a karşı en isyankâr olanları mutlaka çekip çıkaracağız.

    70. Sonra, oraya girmeye en lâyık olanları muhakkak ki en iyi biz biliriz.

    71. (Ey insanlar!) Sizden cehenneme varmayacak hiç kimse yoktur. Rabbin için bu, kesin olarak hükme bağlanmış bir iştir.

    72. Sonra Allah'a karşı gelmekten sakınanları kurtarırız da zalimleri orada diz üstü çökmüş hâlde bırakırız.

    73. Âyetlerimiz kendilerine apaçık bir şekilde okunduğu zaman, inkâr edenler, inananlara, "İki topluluktan hangisinin bulunduğu yer daha hayırlı meclis ve mahfili daha güzeldir?" dediler.(13)

    (13) Allah'ın apaçık âyetlerini işitip onlara nazire yapmaktan âciz kalan inkârcılar, maddî ve dünyevî varlıklarıyla övünmeye başladılar. Bu âyet, onların bu yüzeysel düşüncelerine işaret etmektedir.
    74. Biz onlardan önce, mal-mülk ve görünümü daha güzel olan nice nesilleri helâk ettik.

    75. (Ey Muhammed!) De ki: "Kim sapıklık içinde ise Rahmân onlara, istenildiği kadar süre versin! Nihayet kendilerine vaad olunan azabı, ya da kıyameti gördüklerinde kimin yeri daha kötüymüş, kimin taraftarları daha zayıfmış bilecekler.

    76. Allah, doğruya erenlerin hidayetini artırır. Kalıcı salih ameller, Rabbinin katında sevap bakımından da daha hayırlıdır, sonuç itibari ile de.

    77. Âyetlerimizi inkâr edip "Bana elbette mal ve evlat verilecek!" diyen kimseyi gördün mü?(14)

    (14) Bu âyet ile bir sonraki yetmiş sekizinci âyet, Mekkeli müşriklerden Âs b. Vâil hakkında inmiştir. Rivayete göre, ashaptan Habbâb b. Eret, Âs b. Vâil'deki alacağını istemiş, o da, "Siz öldükten sonra diriltileceğinizi, cennette altınların, gümüşlerin bulunduğunu iddia ediyorsunuz ya, işte sana olan borcumu orada ödeyeceğim. Çünkü orada bana mal ve evlat verilecek" demişti.
    78. Gaybı mı görüp bilmiş, yoksa Rahmân'dan bir söz mü almış?

    79. Hayır! (İş onun dediği gibi değil). Biz, onun söylediklerini yazacağız ve azabını arttırdıkça arttıracağız!

    80. Onun (ahirette sahip olacağını) söylediği şeylere biz varis olacağız ve o bize tek başına gelecek.

    81. Onlar, kendileri için kuvvet ve şeref (kaynağı) olsunlar diye, Allah'tan başka ilâhlar edindiler.

    82. Hayır! İlâhları, onların ibadetlerini inkâr edecekler ve kendilerine düşman olacaklar.(15)

    (15) Putların, müşrikleri yalanlamaları ile ilgili olarak bakınız: Yûnus sûresi, âyet, 28.
    83. Kâfirlerin başına, onları durmadan (günaha ve azgınlığa) tahrik eden şeytanları gönderdiğimizi görmedin mi?

    84. Ey Muhammed! Şu hâlde, onların azaba uğramalarını istemekte acele etme. Biz onlar için ancak (takdir ettiğimiz günleri) sayıp durmaktayız.

    85,86. Allah'a karşı gelmekten sakınanları Rahmân'ın huzurunda bir elçiler heyeti gibi toplayacağımız, suçluları da suya koşan susuz develer gibi cehenneme sevk edeceğimiz günü düşün!

    87. Rahmân'ın katında söz almış olanlardan başkaları şefaat hakkına sahip olmayacaklardır.

    88. Onlar, "Rahmân, bir çocuk edindi" dediler.

    89. Andolsun, siz çok çirkin bir şey ortaya attınız.

    90,91. Rahman'a çocuk isnat etmelerinden dolayı neredeyse gökler parçalanacak, yer yarılacak, dağlar yıkılıp çökecektir!

    92. Hâlbuki Rahmân'a bir çocuk edinmek yakışmaz.

    93. Göklerdeki ve yerdeki herkes Rahman'a kul olarak gelecektir.

    94. Andolsun, Allah onları ilmiyle kuşatmış ve tek tek saymıştır.

    95. Onlar(ın her biri) kıyamet günü O'na tek başına gelecektir.

    96. İnanıp salih ameller işleyenler için Rahmân, (gönüllere) bir sevgi koyacaktır.

    97. Ey Muhammed! Biz, Allah'a karşı gelmekten sakınanları Kur'an ile müjdeleyesin, inat eden bir topluluğu da uyarasın diye, onu senin dilin ile (indirip) kolaylaştırdık.

    98. Biz onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. Onlardan hiçbirini hissediyor yahut onların bir fısıltısını olsun işitiyor musun?
  • 272 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    SAKLAMBAÇ OYNAYALIM MI?

    “Seven için sevdiği, ekmekti, suydu, havaydı. Yağmurda korunacak dam, fırtınada sığınılacak liman, uçurumda tutunacak dal, güneşte saklanılacak bir çınar gölgesi…”

    “Ne olursa olsun verdiğin sözleri mutlaka tut. Ya da tutamayacağın şeyler için asla söz verme. Bu onurlu, şerefli ve haysiyetli biri olmak için gerekli olan en önemli unsurdur.”
    “Yeni başlangıçlar, eskilerin üzerine kalın bir örtüdür.”

    Veli, Yaşar, Necla, Salim dayı (bakkal), Niyazi (Berber), Naşide teyze, Kazım dayı, Nurten teuze, Nedim, Yılmaz Avcı, Hasan (Kanca) amca, Müslüm efendi, Seyfi, Ali Turşucu (polis memuru), Nuriye, Necip Kurt, Havva, Kürşat, Kemal Güldüren (kayıp dayı), Kadir (polis), Keriman (yurt müdiresi), Kamil bey, İhsan (doktor), Enis, Nazmi, Harun, Ragıp (yurt görevlisi), Şaban, Mehmet abi (usta başı), Tuncay bey (fab. Sahibi), Sülüman (bakkal), Sakine, Şeref, Fasıl, Halis (Ankara emniyet), Nurettin (yurt müdürü), Tacettin, Serdar, Raziye nine, Ramiz bey, çırak Tuncer, Feridun ve Serhat ile gerçek yaşanmış hikâyede beraber yol aldık. Bu kadar çok karakter olmasına rağmen eseri okurken insanın kafası karışmıyor.

    İlk sayfalarda mahalle çocukları ile saklambaç oynarken saklandıkları yerde Yaşar ve Necla’nın yaptığı eylem hiç hoşuma gitmedi. Mahalledeki cenaze nedeniyle herkesin radyo ve tv leri kapatıp yas ilan edilmesi benim çocukluk dönemimi hatırlattı. Ancak o yıllarda bu konulara önem veriyorlardı, şu anki yıllarda kimse umursamıyor bile… bir baş sağlığı verip yaşamına devam ediyor…

    Yurtta Ragıp’ın yaptıklarını okuyunca kanım dondu resmen… içimden ne küfürler ettim… biraz dıştan da etmiş olabilirim. Ne kadar pislik biriymiş midemi bulandırdı… Öylelerine ne yapılacağını buradan söylemek istemiyorum. Kitabı okuyanlar ne demek istediğimi anlamışlardır…

    Radyodaki arkası yarın kuşağı sesli roman kısmı hoşuma gitti. Annemler anlatırdı çok dinlerlermiş. Birkaç defa bende bir radyoda denk gelmiştim 90’lar da. Şu anda da bu uygulama var mı bilmiyorum.

    Enis, Nazmi, Harun, Ragıp, Şaban ve Yaşar arasında yurtta yaşananlar sonrasında aralarında ne güzel bir dostluk oluştu. Onların yaptıklarını kardeşler bile birbirine yapmaz. Birbirine destek olmaları, teselli vermeleri, birbirine sıkıca bağlanmaları takdir edilecek şekildeydi. Mehmet ustanın da onlara ağabeylik yapıp her şeyi ile ilgilenmesi, kendi çocukları gibi sahip çıkması ne güzel bir mutluluktu.

    12 Eylül askeri darbe – 12 Eylül ihtilali ne kadar kötüymüş, o dönemde yaşananlar, suçsuz insanların bile soruşturma için alınıp kayıplara karışması, gördükleri işkenceler kanımı dondurdu…

    Yaşar’ın yıllar sonra Necla için mahallesine giderken adres sormak için polislerin yanına gittiğinde olanlara anlam veremedim. Dinlemeden alıp götürülmesi ve sonrasında yaşanılan acılara çok üzüldüm. Sonrasında salındığında başına gelen kötü olay sonrası sağlık durumunun çok kötü olmasından dolayı onu bırakanlara hiç iyi şeyler demedim… Hastanede karşılaştığı kişiye yılların birikiminde dolayı sitemle içini boşalmasından sonra olayların gerçek yüzünü öğrendiğinde içim kötü oldu. O kişinin evine gittiğinde sarf ettiği sözler sonrasında boğazım düğüm düğüm oldu…

    Eserin sonlarında Feridun’un bıraktığı mektubu okuyunca tüylerim diken diken oldu birden aboww dedim… Yaşar’ın aldığı bilgiler sonrası umutlarının yeniden yeşermesini o anda ben bile hissettim. Yaşar’ın Necla’ya olan aşkı nasıl bir aşktı öyle, bu yüzyılda onun binde biri bile yok. Kimse birbirine sadık değil ve artık her şey çıkar dünyası olmuş.

    Yazarımızın eline yüreğine sağlık diyorum. Eseri okurken tüm duyguları okuyucuya hissettirmesi güzeldi. Okurken eserin içinde kayboldum adeta, anlatımı o kadar akıcı olmuş ki kitabı elimden bırakamadım ve kısa sürede nasıl bitti anlayamadım. Yazarımızı tebrik ediyorum ve nice güzel eserler ile yeniden buluşmak dileğiyle…

    #sinanceylan #saklambaçoynayalımmı #okudumbitti
    Sinan Ceylan Sinan Ceylan Eserleri A_SIR KİTAP Yayinevi #asırkitap
  • İnsanın bu âlemde zuhûru, Âdem -aleyhisselâm- ile başlamıştır. İlk insan, ilk peygamber ve ilk mürşid-i kâmil odur. Kıyâmete kadar teselsül edecek bütün insan­lık nesli, ilk yaratılış ânında üstüste çakışmış sonsuz gölgeler gibi onun ferdî varlı­ğında meknûz ve mündemiçti.

    Bu hakîkate işâret etmek üzere âyet-i kerîmede şöyle buyrulmuştur:

    يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذِى خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا

    وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالاً كَثِيراً وَنِسَاءً

    “Ey insanlar! Sizi tek bir nefsten (Âdem’den) yaratan, ondan da eşi (Havvâ’yı) yaratarak (yeryüzünde) ikisinden birçok erkek ve kadın var eden Rabbinizden sakının!..” (en-Nisâ, 1)

    ALLAH TEÂLÂ İNSANI EŞREF-İ MAHLUKAT OLARAK YARATTI

    Allâh Teâlâ, insanı mükerrem kıldığını ve bütün mahlûkattan daha şerefli yarattığını şöyle beyân buyurmaktadır:

    وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ وَحَمَلْنَاهُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَرَزَقْنَاهُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ

    وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلَى كَثِيرٍ مِمَّنْ خَلَقْنَا تَفْضِيلاً

    “Celâlime yemin olsun ki Biz, hakîkaten insanoğlunu şan ve şeref sâhibi kıldık. Onları, (çeşitli nakil vâsıtaları ile) karada ve denizde taşıdık, kendilerine güzel güzel rızıklar verdik, yine onları, yarattıklarımızın pek çoğundan üstün kıldık.” (el-İsrâ, 70)

    Böyle mükemmel yaratılmış bulunan insan, kudret-i ilâhiyenin binbir nakışı ile müzeyyen olan bu âlemde ilâhî san’atın zirvesini teşkîl eder. Bu husûsu Süleyman Çelebi “Mevlid”inde şöyle ifâde etmektedir:

    Hak Teâlâ çün yarattı Âdem’i

    Kıldı Âdem’le müzeyyen âlemi.

    İNSAN KÂİNATIN KÜÇÜLTÜLMÜŞ ŞEKLİDİR

    Küçük bir âlem olması açısından Âdem ile büyük bir âlem olan kâinât, aslı aynı olan bir hakîkatin iki ayrı imkânda birer farklı tezâ­hürü olduğundan, bir yaprağın iki yüzü gibidir; âdeta ikiz kardeştir. Diğer bir ifâdeyle insan, kâinâtın küçültülmüş şekli olduğu için, kâinâttaki esrârın anlaşılması ve eşyânın hakîkatinin idrâk edilmesinde en büyük vazîfe ona düşmektedir.

    Bir buğday tanesi, buğday cinsinin tüm husûsiyetlerini içinde taşıdığı gibi, her çeşit tohumun içinde o cinsin bütün husûsiyet ve karakteri mevcuttur. İnsan da, kâinatta var olan her şeyin hakîkatini muhtevî müstesnâ bir varlıktır. Bu bakımdan insan, âdeta kâinâtın içinde dürüldüğü bir öz, bir tohum gibidir. Nitekim bu hakîkati beyân sadedinde Şeyh Gâlib şöyle der:

    Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen,

    Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen!

    “Gönül gözü ile bir bak kendine. Yaratılanların özüsün sen. Kâinâtın gözbebeği olan âdemsin sen.”

    İNSANIN YARATILMASINDAKİ İLÂHİ MAKSATLARDAN BİRİ

    İnsanın yaratılmasında birçok ilâhî maksat vardır. Bunlardan biri de, Allâh Teâlâ’nın, hilkat san’at ve güzelliğine delil olabilecek bir zirve vücûda getirmek istemesidir. İnsanın yaratılmasındaki mu­râd-ı ilâhî o kadar mühimdir ki bu maksadın gerçekleşebil­mesi için Cenâb-ı Hak, idrâk edebildiğimiz ve edemediğimiz husûsiyet­leriyle bütün bir kâinâtı halketmiş ve onu insanın istifâdesine sunmuştur.

    İNSAN, ALLAH'IN HALÎFESİDİR

    İnsan, yeryüzünü îmâr etmek ve gönül mahsûlü eserler meydana getirmekle mükelleftir. Çünkü o, yeryüzünde Allâh’ın halîfesi olmak için yaratılmıştır. Cenâb-ı Hakk’a vekîl olarak yaşamak demek olan bu hilâfet vazîfesi, fıtrat-ı asli­yede meknûz istîdâdlarında, yâni fıtratında bu vazîfeyi yerine getirebilecek kâbiliyetleri taşıması itibâriyledir. Allâh Teâlâ, bu istîdâdın yeşer­meye memur bir tohum gibi geliştirilerek matlûb neticeyi hâsıl edebilmesi için ge­rekli programı, yâni emir ve nehiyleri Kur’ân-ı Kerîm’de beyân etmiştir. Buna hakkıyla riâyet edenlerin mânevî derecelerini bildirmek üzere hadîs-i şerîfte şöyle buyrulmuştur:

    “Her kim Be­n’im ve­lî bir ku­lu­ma düş­man­lık eder­se, Ben ona kar­şı harb îlân ede­rim. Ku­lum, Bana en çok ken­di­si­ne em­ret­ti­ğim farz­ları îfâ ederek yaklaşır. Farz­la­ra ilâ­ve­ten iş­le­di­ği nâ­fi­le ibâ­det­ler­le de yak­la­şmaya devâm eder; ni­hâ­yet Ben onu se­ve­rim. Ku­lu­mu se­vin­ce de Ben âdeta onun işi­ten ku­la­ğı, gö­ren gö­zü, tu­tan eli ve yü­rü­yen aya­ğı olu­rum. Ben­’den ne is­ter­se mut­la­ka ve­ri­rim, Ba­na sı­ğı­nır­sa onu ko­ru­rum.” (Bu­hâ­rî, Ri­kâk, 38)

    Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Nebiler Silsilesi 1, Erkam Yayınları
  • İbadet; kulun Allah’a karşı kulluk vazifesini, O’nun emrettiği tarzda yerine getirmesidir. Peki ibadet niçin yapılır? İslam’da emredilen ibadetler nelerdir? İslam’da ibadetin yeri ve önemi nedir? İslam’da ibadetlerin hikmeti ve faydaları...

    PEYGAMBERİMİZİN HİÇ TERK ETMEDİĞİ İBADETLER
    İslâm’ın esâsı îman, hedefi ise sâlih ameller ve güzel ahlâktır. İslâm sadece vicdanda gizlenmesi lâzım gelen bir şey değildir. Zira fikir ve kalp sahasında kalarak amelî bir sûrette yaşanmamış olan herhangi bir hakîkatin, ne kadar yüksek olursa olsun, pek fazla kıymeti yoktur. İnsan, inandığı bir hakîkate diliyle tercüman olmaz ve onu fiilen yaşamazsa, ona olan îman ve muhabbeti yavaş yavaş zayıflar. Bunun için İslâm, yalnız nazarî ve îtikâdî esasları değil, amelî hükümleri de tâlim etmiştir. Yani İslâm, tam mânâsıyla bir hayat dînidir. Kalbin en derin noktasından başlayarak onu tamamen saracak olan îman, lisandan âb-ı hayat gibi akacak, sonra da bütün vücûda ve muhîte sirâyet edecektir.

    Îman, kuru bilgiler ve nazariyât ile değil, hakîkatler karşısında tefekkürü ziyâdeleştirip kalbî âlemde derinleşme ve ibâdetleri rûhâniyetle edâ edebilme neticesinde muhâfaza edilir. Eğer dıştaki ibâdet kalesi zayıflarsa onun içindeki îman kalesi de tehlikeye düşer. Îmânı bir lâmbaya benzetirsek, ibâdetler, çeşitli yönlerden esen rüzgârlar karşısında onu sönmekten koruyan ve ışığını daha da ziyadeleştiren bir fânus gibidir.

    İlim, ancak tatbik ve tecrübe ile gelişir ve kökleşerek meleke hâline gelir. Tatbikâta konulmayan kuru bilginin muhafazası çok zor olduğu gibi, faydası da yok denecek kadar azdır. Aynı şekilde îmânın insanda kökleşip yerleşmesi de ancak ibâdetler sâyesinde mümkündür.

    Îman neşvesinin hazzı, mübârek ve has kullarda bütün fânî neşvelerin üzerine çıkmıştır. Dünyevî acı, ıztırap ve elemlerin yakıcı, dayanılmaz ve helâk edici şiddetini âdeta yok etmiştir:

    Mûsâ -aleyhisselâm-’a karşı musâbakaya çıkan sihirbazlar îmân edince, zâlim Firavun onların kol ve ayaklarını çapraz keserek hurma kütüklerine astırdı. Bu yeni müslümanlar, Firavun’un büyük zulmü karşısında beşerî bir acziyet gösterip îmânen zaafa düşme endişesiyle ellerini semâya kaldırdılar:

    “Yâ Rabbî! Üzerimize sabır yağdır; canımızı Müslüman olarak al!..”[1] diye Cenâb-ı Hakk’a ilticâ ettiler. Ve nihayet şehâdetin lâhûtî hazzı içerisinde Rablerine kavuştular.

    Samîmî birer Müslüman olan ilk Îsevîler de, sirklerde arslanların dişleri arasında parçalanma pahâsına da olsa tevhîd inancında sebât ettiler. Tattıkları ulvî lezzetler içinde şehâdet şerbetini aşk ile içtiler.

    Önceleri eline bir iğnenin batmasından dahî korkan Hazret-i Sümeyye, îmânın ulvî hazzını tattıktan sonra, müşriklerin kızgın demirlerle vücûdunu dağlamalarına rağmen büyük bir tahammül gösterdi. Îmânından aslâ tâviz vermedi. Vahşî işkencelere mâruz kaldıktan sonra, bir ayağı bir deveye, diğer ayağı da başka bir deveye bağlanarak canavarca parçalandı. Kocası Hazret-i Yâsir -radıyallâhu anh- da yaşlı ve zayıf bir kimse olmasına rağmen tahammül ötesi bir sabır gösterdi. Nihâyetinde o da şehâdet şerbetini içti. Böylece Yâsir âilesi -radıyallâhu anh- İslâm’ın ilk şehîdleri oldular.[2] Îmanlarının bedelini, onu aşkla yaşayarak ve canlarıyla ödediler.

    Hazret-i Bilâl’in o dâsitânî hâli de aynı likàullah (Allâh’a kavuşma) neşvesi sâyesindedir. Bilâl -radıyallâhu anh- da, azgın ve gözü dönmüş müşriklerin ağır işkenceleri altında siyah derisinden kırmızı kanlar akarken vücûdu bir pelteye döndüğü hâlde «Ehad, Ehad, Ehad… Allah birdir, Allah birdir, Allah birdir.» diyordu. Acı ve ıztıraptan ziyâde îmânın ulvî zevkini tatmış bir gönülle likàullah hazzını yaşıyordu. Zira onlar, İslâm nîmetinin büyüklüğünü gerçek mânâda idrâk hâlinde idiler. Böylece her iki dünyada da ilâhî izzetlerin kapılarını aşk ve vecdleriyle aralamasını bildiler. Fânî ömürleri:

    “Ey îmân edenler! Allah’tan, O’na lâyık bir takvâ ile korkun ve ancak müslüman olarak can verin!”[3] emr-i ilâhîsinin muhtevâsı içinde son bularak gerçek ve ebedî hayata nâil oldular.

    Onların ardından gelen mü’min nesiller de İslâm’ı başlarına tâc ettikleri her demde azîz oldular.

    İbâdetlerle takviye edilmeyen bir îman ise, zamanla zayıflayacağı için, insanın davranışları üzerindeki müsbet tesirini kaybeder. Îmânın tesiri zayıfladıkça da insan menfî duygulara ve kötü ahlâka sürüklenerek muhtelif günah ve kötülükleri işlemeye başlar.

    İBADETİN HİKMETLERİ
    Cenâb-ı Hak, ibâdetin hikmetine temas ederek şöyle buyurur:

    “Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabb’inize ibadet (kulluk) ediniz. Umulur ki, böylece takvâya ermiş (günahlardan korunmuş ve Allâh’ın emirlerini yerine getirmiş) olursunuz.” (el-Bakara, 21)

    Günahlardan korunup ibadetlerine devam eden bir kul da her dem Allâh’a yaklaşıyor demektir. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bunu şöyle ifade buyurmuşlardır:

    “Allah Teâlâ şöyle buyurdu:

    «Her kim Ben’im bir dostuma düşmanlık ederse, Ben de ona harp îlân ederim. Kulum kendisine farz kıldığım amellerden daha sevimli herhangi bir şeyle Bana yakınlık kazanamaz. Kulum Bana, (farzlara ilâveten işlediği) nâfile ibadetlerle durmadan yaklaşır, nihayet Ben onu severim. Kulumu sevince de Ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Ben’den her ne isterse, onu mutlaka veririm; Bana sığınırsa, onu korurum...»” (Buhârî, Rikâk, 38. Ayrıca bkz. Ahmed, VI, 256; İbn-i Hibbân, Sahîh, II, 58/347)

    Bâzı rivâyetlerde şu ilâve vardır:

    “…Akleden kalbi ve konuşan dili olurum.” (Taberânî, Kebîr, VIII, 221/7880; Heysemî, II, 248)

    İbadetler, rûhî tekâmülü sağlayarak nihayetinde kişiyi Cehennem’den kurtarıp Cennet’e nâil eder. Âhirette insana faydası dokunacak yegâne sermâye, îmanla yapılan ibadetler ve amel-i sâlihlerdir. Toprağın sînesine ancak amel-i sâlihlerimizle gömüleceğiz.

    Mevlânâ Hazretleri ne güzel buyurur:

    “Gideceğin yerde yalnız kalmayı istemiyorsan, hayırdan, iyilikten, ibadetten birer evlâdın (yani yardımcın) olsun!” (Dîvân-ı Kebîr, II, 692)

    İBADETLERİN İNSANA FAYDALARI
    İbâdetlerin insanın rûhî yapısı üzerinde pekçok müsbet tesiri vardır. İbadetlerin her biri ayrı bir keyfiyet taşır ve her biri ruhlara verilen mânevî birer gıdâ ve vitamin mesâbesindedir. İbadetlerini yerine getiren bir mü’min, mânen kuvvetli olur ve gönül huzûru içinde yaşar. Hayatta karşılaştığı mânîler, zorluklar ve imkânsızlıklar karşısında ye’se kapılmaz, strese düşmez. İbadetlerini ihmâl eden kimse ise iki cihanda da huzur bulamaz. Hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur:

    “İnsan, kulluk vazifelerini îfâda kusur gösterir, yani her ibadetini kâfî miktarda yapmayıp azaltırsa Cenâb-ı Allah onu gam ve kedere müptelâ kılar.” (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, no: 6788)

    Bunun yanında, insan ibadetler sâyesinde maddiyâta dalıp gitmekten kurtulur, rûhen yükselir ve nezâket, zarâfet ve hassâsiyet kazanarak gerçek insanlık şerefine nâil olur. İbâdet, muâmelât ve güzel ahlâk ile Allâh’a yaklaşabildiği nisbette kâinâtın gözbebeği olma vasfını elde eder.

    Diğer taraftan ibadetlerin, maddî faydaları da vardır. Zira İslâm, insânî faaliyet alanlarının hiçbirini ihmal etmez. Bunlar arasında muhteşem bir denge kurar. İslâm, hayatı bütün yönleriyle kuşatan mükemmel bir sistemdir.

    Meselâ Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, ibadetlerine dikkat eden mü’minlerin rızkına bolluk verileceğini ifâde buyurmuşlardır.[4]

    Yine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:

    “Rabb’iniz -azze ve celle- : «Eğer kullarım Bana îcâb ettiği şekilde itaat etseler, Ben onlara yağmuru gece yağdırırım, gündüz de üzerlerine Güneş’i doğdururum. Onlara ayrıca gök gürleme sesini de duyurmam.» buyuruyor.” (Ahmed, II, 359; Hâkim, IV, 285/7657)

    Görüldüğü üzere İslâm, ibadetlere çok ehemmiyet vermektedir. Bu sebepledir ki amel-i sâlihler, Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadîs-i şerîflerde umûmiyetle îman ile birlikte zikredilir. Bu durum aynı zamanda ibadetlerin îmânı muhâfaza etmedeki mühim rolünü ve dindeki merkezî yerini de gösterir.

    Şunu da hatırlatalım ki ibâdetler, daha çok, kişinin kendisine fayda vermektedir. Zira Cenâb-ı Hakk’ın kimsenin ibâdet ve tâatine ihtiyacı yoktur. Belki ibâdetler, bize lûtfettiği dünyevî ve uhrevî sayısız nîmetler karşısında Cenâb-ı Hakk’a duyulan şükrün bir ifâdesi olabilir. Zâten bunca nîmet, lûtuf ve ikramlarına rağmen Allah Teâlâ’ya karşı hiç değilse ibadetlerini yerine getirmek sûretiyle şükür etmeyen insan, ne büyük bir nankörlük içindedir!

    Hâlbuki Cenâb-ı Hakk’ın azameti karşısında kâinatta bulunan her şey O’na ibadet hâlindedir. Kur’ân-ı Kerîm, yerde ve gökte ne varsa hepsinin Allah Teâlâ’yı hamd ile tesbih ettiğini ifade eder.[5] Yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar[6] gökyüzünde saf saf uçan kuşlar[7] ve diğer varlıklar Allah Teâlâ’nın istediği şekilde, bizim idrak ve ihâtamızın dışında, O’na ibadet etmektedirler. Buna, “kâinatın ibadeti” denir.

    Hâsılı ibâdetsiz bir hayat düşünülemez. Zira Cenâb-ı Hak insanı kulluk ve ibadet etmesi için yaratmıştır.[8] İnsanın fıtratını da buna göre tanzim etmiştir. Bu sebeple insan, dâimâ Yüce Rabb’ine ve Yaratıcı’sına sığınmak, O’ndan yardım taleb etmek ve O’na ibadet etmek ihtiyacı içindedir. Bunun içindir ki insan hayatı, kâinâtın Yaratıcı’sına ulaşmak üzere bir hakîkat arayışının tezâhürleriyle doludur.

    “İnsan, ibâdet için yaratılmıştır.” sözünden hareketle, müslümanların dâimâ ciddî ve hep meşakkatler içinde olduğu zannedilmemelidir. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz dâimâ tebessüm hâlindelerdi ve müslümanlara, birbirlerinin yüzüne tebessüm ettiklerinde sadaka sevabı alacaklarını haber verirlerdi.

    Ashâb-ı kirâm kendi aralarında şakalaşır, neşeli sözler söyler, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de onlara tebessüm buyururlardı.

    Yine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bayramlarda, düğünlerde neşe izhâr edilmesini tavsiye ederlerdi. Yani müslümanların da rahatlamaya, dinlenmeye ve tenezzühe ayırdıkları vakitleri vardır. Ancak bunların hepsi, onların hayatında, gaflet ve nefsâniyetten uzak bir şekilde ve mükemmel bir ölçü ve âhenk içinde cereyân eder.

    İslâm, ibadetleri muhtelif şekillerde emretmiş ve muhtelif zamanlara serpiştirmiştir. Bu da insanın yorulmadan ve bıkmadan, devamlı sûrette Allah Teâlâ ile birlikte olmasını sağlar. Her dâim Allâh’a yakın olduğunu ve O’nunla birlikte bulunduğunu hissetmek ise, insana büyük bir huzur ve emniyet bahşeder.

    İBADET KİME VE NİÇİN YAPILIR?
    Son olarak şunu da ifâde edelim ki, ibadete lâyık olan yegâne varlık Cenâb-ı Hak’tır. Zira ibadet; saygı, itaat ve tâzim mertebelerinin en yükseğidir. Böyle bir şey ise yalnız Allâh’a yapılır ve yalnız O’nun hakkıdır. Çünkü vücûdu, hayatı ve bunlara âit bütün nîmetleri veren, yalnız Allah Teâlâ’dır. Bu sebeple Allah’tan başkasına secde etmek, haram kılınmıştır.

    İSLAM’DA TEMEL İBADETLER
    1. Abdest ve Temizlik

    İslâm, hem maddî hem de mânevî temizliğe ehemmiyet verir. İnsanların her bakımdan temiz, tertipli, nâzik ve hassas olmasını ister. İnsanlara huzur verecek güzel kokular sürünmeyi en mühim sünnet-i seniyyeler arasında zikreder. Bu sebeple temizliği ibadet telâkkî ederek, bütün ibadetlerin en başına yerleştirir. İslâm’a yeni giren kişinin gusül abdesti almasını şart koşar.[9] Namaz, tavaf, Kur’ân-ı Kerîm tilâveti gibi ibadetlerin, abdest almadan kabûl edilmeyeceğini bildirir.

    Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, yemekten önce ve sonra elleri yıkamayı[10] ve yatmadan evvel abdest almayı tavsiye ederlerdi.[11] Hattâ mü’minleri, imkân nisbetinde dâimâ abdestli bulunmaya teşvik ederlerdi.[12]

    Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir sabah müezzini Bilâl-i Habeşî -radıyallâhu anh-’ı yanına çağırıp:

    “–Bilâl! Hangi ameli yaparak benden önce Cennet’e girdin? Ne zaman (rüyamda) Cennet’e girsem, ayakkabılarının tıkırtısını önümde duyuyorum. Dün gece de (rüyamda) Cennet’e gitmiştim, ayakkabılarının tıkırtısını yine önümde duydum…” buyurdular.

    Bilâl -radıyallâhu anh-:

    “–Yâ Rasûlâllah, her ezan okuyuşumda, muhakkak iki rekât namaz kılarım. Abdestim bozulduğunda da hemen abdest alır ve üzerimde Allâh’ın iki rekât namaz hakkı olduğunu düşünürüm.” dedi.

    Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem Efendimiz:

    “–İşte bu ikisi sâyesinde (o yüce mertebeye ermişsin)!” buyurdular. (Tirmizî, Menâkıb, 17/3689; Ahmed, V, 354)

    Cenâb-ı Hak, abdesti emir ve târif ettiği âyet-i kerîmenin sonunda şöyle buyurur:

    “…Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez; fakat sizi tertemiz kılmak ve size (ihsân ettiği) nîmetini tamamlamak ister; umulur ki şükredersiniz.” (el-Mâide, 6)

    Yine namaz kılacak insanın elbiselerinin ve bulunduğu yerin temiz olması şart koşulmuştur.

    İslâm’ın emrettiği abdest, gusül ve diğer temizlikleri incelediğimizde, bunların sıhhat cihetinden pek çok fayda ve hikmetler ihtivâ ettiğini görürüz. En basitinden, insanlar büyük bir ibadet neşvesi içerisinde hem kendilerini ve çevrelerini temiz tutarlar, hem de sıhhatlerini muhâfaza ederler. Zira Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

    “Temizlik îmânın yarısıdır.” buyurmuştur. (Müslim, Tahâret, 1)

    Müslümanlar hayattayken temizliğe hassâsiyet gösterdikleri gibi, vefât ettikten sonra da ilâhî yolculuğa temiz olarak gitmek isterler. Bu sebeple vefât eden müslümanın cenâzesi güzelce yıkanır, gusül abdesti aldırılır, tertemiz ve beyaz bir kefene sarılarak güzelce kokulanır ve yine temiz bir toprağa emânet edilir. Kıyâmet günü oradan tertemiz çıkması için duâ edilir.

    2. Namaz

    Kulu Mevlâ’nın vuslat deryâsına götüren ibâdet pınarlarının en büyüğü ve ehemmiyetlisi hiç şüphesiz ki namazdır. Zira namaz, şümûl, muhtevâ ve rütbe bakımından bütün ibâdetlerin zirvesi ve özü durumundadır.

    Kâinâttaki bütün varlıklar; Güneş, yıldızlar, çayır, çimen, ağaçlar, hayvanlar hep zikir hâlindedir. Saflar hâlinde uçan kuşlar, dağlar, taşlar, keyfiyeti bizce meçhul bir tesbihat ile Hakk’a kulluk ederler. Nebâtâtın ibâdeti kıyâm hâlinde, hayvanlarınki rükû hâlinde, cansız sayılan varlıklarınki de yere kapanmış vaziyette, yani secde hâlindedir. Semâ ehlinin durumları da böyledir. Meleklerin bir kısmı kıyâmda, bir kısmı rükûda, bir kısmı secdede, bir kısmı da tesbîh ve tehlîl hâlindedir. Ancak Cenâb-ı Hakk’ın mü’minlere bir mîrâc olarak ikrâm ettiği namaz ise, bütün bu ibâdetleri kendinde toplamıştır. Dolayısıyla namazı güzelce kılanlar, yerde ve gökte bulunan bütün varlıkların ibâdetlerinin hepsini ihtivâ eden bir ibâdet yapmış olarak hesapsız mükâfat ve derûnî tecellîlere nâil olurlar.

    Namaza benzeyen hiçbir ibâdet yoktur. Namaz kılan kimse, namazdan başka hiçbir şeyle meşgul olamaz. Namaz onu, her türlü alâkadan keser. Cenâb-ı Hak ile başbaşa târifsiz bir vuslat yaşatır. Diğer ibâdetlerde durum böyle değildir. Meselâ oruçlu kişi, aynı anda çalışabilir, hacceden kişi gerektiğinde alışveriş yapabilir. Ama namaz kılan kişinin maddesi de mânâsı da, huzûr-i ilâhîdedir. Nitekim âyet-i kerîmede:

    “Secde et ve yaklaş!” buyrulur. (el-Alâk, 19)

    Maddî bakımdan namaz; insan vücudunun muhtelif iç ve dış hareketlerde bulunmasını sağlar. Hayatı nizam üzere tertiplice yaşama temrinleri yaptırmak sûretiyle kişiye zaman disiplini kazandırır.

    Mânevî olarak namaz; ilâhî huzurda bulunma, tefekkür etme, korku zamanında tesellî verme, neş’e zamanında rûhâniyeti takviye etme, îmânı koruma, Cenâb-ı Hak ile ünsiyetin artması gibi feyz ve bereketlerle doludur.

    İctimâî güzellikleri bakımından namaz; birlik ve beraberlik, tanışma, ünsiyet, ülfet, îman ve kardeşlik bağlarının kuvvetlenmesi gibi sayısız güzelliklere vesîledir. Bilhassa cemaatle kılınan namaz, Cuma ve bayram namazları, insanlar arasında ırk, renk, dil, makam ve mevkî ayrımı yapmaksızın Allâh’a kullukta aynı safta bir araya gelme, bütünleşme, yardımlaşma ve ictimâî muhasebeyi sağlar.

    Rûhânî tecellîleri bakımından namaz; kişinin ilâhî huzûra çıkarak ihlâs, takvâ ve sadâkat gibi güzel vasıflar kazandığı bir ibadettir. İnsan, namazda kalp âlemini mânevî bir bahar iklîmine çevirir.

    Namaz günde en az beş defa tekrarlandığı için devamlı Cenâb-ı Hakk’ı hatırlatır. Kalp ve vicdanı Allâh’a bağlar. Allâh’ın sonsuz kudretini, mutlak irâdesini, rahmet ve merhametini, kerem ve ihsânını, azap ve ikàbını insanın kalbine yerleştirir. Böylece insanı günah, çirkinlik ve haksızlıklardan alıkoyar. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

    “(Rasûlüm!) Sana vahyedilen Kitab’ı oku ve namazı kıl! Muhakkak ki namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allâh’ı zikretmek, şüphesiz en büyük iştir. Allah yaptıklarınızı bilir.” (el-Ankebût, 45)

    Bir kişi Peygamber Efendimiz’e gelerek:

    “–Falan zât gece namaz kılıyor, sabah olunca da hırsızlık yapıyor!” dedi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

    “–Hakîkî namaz kılıyorsa, bu namazı ve namazda okuduğu Kur’ân âyetleri, onu yaptığı kötü fiilden uzaklaştıracaktır.” (Ahmed, II, 447)

    Gerçekten de müslümanlar arasında suç işleme oranı çok düşüktür. Bugün dünya üzerinde en az cinâyet işlenen yerler müslüman ülkelerdir. Avrupalı araştırmacılar, İslâm ülkelerinde cinâyet oranı neden düşük diye çok ciddî ilmî çalışmalar yapmaktadırlar.[13]

    Bunun en mühim sebebi, İslâm’ın getirdiği inanç esasları, ibadetler ve ahlâk kâideleridir. İslâmî bir eğitim alan insan, Allah’tan korkar, yaptığı zerre kadar iyilik ve kötülüğün dahî karşılığını âhirette göreceğine inanır. Neticede şerlere kilit, hayırlara anahtar olur.

    Muayyen vakitlerde kılınan namaz, gün içinde insanı belli aralıklarla iş yoğunluğundan ve hayatın monotonluğundan kurtarıp rahatlatır. Rabb’ine karşı itaat, teslîmiyet ve şükran duygularını ifâde etmesini sağlar. Secdeye varan insan, kendisiyle yüz yüze gelerek iç âlemine dönme fırsatı bulur.

    İnsanların giderek birbirinden uzaklaştığı, menfaatperestliğin öne çıktığı ve ferdiyetçiliğin hâkim olduğu günümüz dünyasının mühim bir hastalığı da yalnızlık hissidir. İnsanı psikolojik rahatsızlıklara sürükleyen bu hastalığın en güzel ilâcı namazdır. Namaz, ister ferdî olarak, isterse fazîletini artırmak için cemaatle kılınsın, insanın yalnızlık hissini günde en az beş defa giderir. Çünkü namaz, insanı Allâh’ın huzûruna çıkardığı için, tek başına kılsa bile, ona yalnız olmadığını hatırlatır. Cemaatle kılındığında ise insanı hem Allâh’ın huzûruna götürür hem de diğer mü’min kardeşleriyle bir araya getirir.

    Sosyoloji alanında mütehassıs olan Prof. Dr. Ümit Meriç şöyle demiştir:

    “Namaz kılan bir toplumun psikolojiye, zekât veren bir toplumun da sosyolojiye ihtiyacı yoktur.”

    Cenâb-ı Hak, namaz husûsunda “Secde et ve yaklaş!”[14] buyuruyor. Felâha eren kullarının namazı huşû ile kıldıklarını haber veriyor.[15] Huşû ile kılınan bir namaz sâyesinde insanın Cenâb-ı Hakk’a karşı tevekkül ve teslîmiyeti artar. Bu teslîmiyet neticesinde kişi, psikolojik rahatsızlıklardan muhâfaza edilir. Zira o, en yüce kuvvete, yani Cenâb-ı Hakk’a teslim olarak kendini âdeta ebedî huzûrun kollarına bırakmıştır.

    Namaz kılan bir mü’min, Cenâb-ı Hakk’ın muhâfazası altında olduğunu hisseder ve büyük bir mânevî huzur ve emniyet duygusu içinde yaşar. Zira Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- namaz kılmayanlar için şöyle buyurmuşlardır:

    “…Kim namazı bile bile terk ederse, o kişi Allah Teâlâ’nın himâyesinden ve hıfz u emânından uzak kalır.” (İbn-i Mâce, Fiten, 23)

    Dolayısıyla namaz kılan bir toplum madden ve mânen sıhhatli olur. Nitekim Asr-ı Saâdet’te Medîne’ye bir doktor gelmişti. Yapacak bir iş bulamadı. Neticede Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ona âilesinin yanına dönmesini tavsiye ettiler.[16] Yine, bize gelen nakillere baktığımızda, Asr-ı Saâdet’te psikolojik bir rahatsızlığa rastlamıyoruz.

    Cenâb-ı Hak, Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i örnek olarak göndermiştir. O her hususta örnek olduğu gibi psikoloji ve rûhî tedâvi husûsunda da örnektir. Aynı şekilde toplumun ıslâhı husûsunda da örnektir. Bunun en büyük delili de Asr-ı Saâdet toplumudur…

    Diğer taraftan namaz, îmandan sonra, Allâh’ı zikretmek için yapılan amellerin en fazîletlisi[17] ve en kâmilidir. Kelime-i şehâdetten sonra İslâm’ın en mühim rüknüdür. Namaz kılan insanın küçük günahları affedilir.

    Bir gün Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz ashâbına:

    “–Ne dersiniz? Birinizin kapısının önünde bir nehir aksa, o kimse her gün bu nehirde beş defa yıkansa, (vücûdundaki) kirden bir eser kalır mı?” diye sormuşlardı. Ashâb-ı kirâm:

    “–O kimsenin kirinden hiçbir şey kalmaz.” dediler. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

    “–Beş vakit namaz, işte bunun gibidir. Allah beş vakit namazla günahları silip yok eder.” buyurdular. (Müslim, Mesâcid, 283. Bkz. Buhârî, Mevâkît, 6)

    Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz gürül gürül akan bu bol sulu nehrin, hemen kapımızın önünde olduğunu haber veriyor. Yani nehir bize çok yakın, ondan su almamız ve içine girip yıkanmamız çok kolay! Küçük bir gayretle, Cenâb-ı Hakk’ın vaad ettiği büyük lûtuf ve ihsanlara kavuşabiliriz.

    Namaz, Cennet’in anahtarı[18] olduğu için, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Cennet’e girmek ve orada kendisine komşu olmak isteyenlere, çokça secde etmelerini tavsiye buyururlardı.[19]

    Secde, aynı zamanda Cehennem’den kurtuluş vesîlesidir. Bu hakîkat, hadîs-i şerîfte şöyle beyan edilir:

    “…Kıyâmet günü Allah Teâlâ, Cehennem ehlinden dilediklerine rahmet edecektir. Meleklerine, dünyadayken Allâh’a ibadet edenleri oradan çıkarmalarını emredecek, onlar da çıkaracaklardır. Melekler, onları secde izlerinden tanırlar. Allah, Cehennem’e secde izlerini yemeyi haram kılmıştır. Ateş, insanın her tarafını yakar, sadece secde yerine dokunamaz.” (Buhârî, Ezân, 129)

    Secdeden maksat, umûmiyetle namazdır. Bâzı âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerde namaz, en mühim rüknü olan secde ile ifade edilmiştir.

    Namazın bir faydası daha vardır ki o hepsinden mühimdir. O da Cennet’e giren mü’minlere Cemâlullâh’ı seyrettirmesidir. Ashâb-ı kirâmdan Cerîr -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

    Bir gece Rasûl-i Ekrem Efendimiz’le birlikte oturuyorduk. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, dolunaya bakarak şunları söylediler:

    “–Şu dolunayı birbirinizi itip kakmadan rahatça nasıl görüyorsanız, (aynı şekilde) Rabb’inizi de (Cennet’te) öyle rahatça göreceksiniz. Artık Güneş’in doğmasından ve batmasından önceki bütün namazları kılabilmek için elinizden gelen gayreti gösteriniz!”

    Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu sözlerin ardından şu âyet-i kerîmeyi tilâvet ettiler:

    “…Güneş’in doğmasından ve batmasından önce Rabb’ini hamd ile tesbîh et; gecenin bir kısım saatleri ile gündüzün iki ucunda da tesbîh et ki, Rabb’inin rızâsına erebilesin!” (Tâhâ, 130)[20] (Buhârî, Mevâkît 16, 26; Tefsîr, 50/1; Tevhîd, 24; Müslim, Mesâcid, 211)

    Hâsılı namaz, insanı yaratılış maksadına ulaştıran en mühim ibadettir. Zaten insanın iskelet yapısının, rahatça rükû ve secde edebilecek durumda halkedilmesi de bir bakıma namazı kolaylaştırmak ve böylece insanı maksadına daha çok yaklaştırmak içindir. Bu sebeple insan, bütün hayatını namaz vakitlerine göre tanzim etmeli, namazı hayatın mihveri kılmalıdır.

    3. Oruç ve Ramazân-ı Şerîf

    Oruç, Allâh’ın emrine tâbî olmak ve O’nun rızâsını kazanabilmek için imsak vaktinden akşam Güneş’in batışına kadar yemek, içmek ve cinsî münâsebetten uzak durmak sûretiyle yapılan bir ibadettir.

    Başta oruç olmak üzere namaz, zekât, infak, zikir, Kur’ân tilâveti, yardımlaşma, ikrâm etme gibi ibadetlere ağırlık verilerek değerlendirilen Ramazan ise, feyizli bir hayatın yaşandığı mübârek bir mükâfât ayıdır. Ayların efendisidir.[21] Bu ayda Cenâb-ı Hak kullarına çok büyük ikram ve ihsanlarda bulunur. Af kapılarını sonuna kadar açar. Küçücük amellere bile büyük sevaplar lûtfeder. Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:

    “Ramazan ayı girdiğinde Cennet kapıları açılır, Cehennem kapıları kapanır ve şeytanlar zincire vurulur.” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 11; Müslim, Sıyâm, 1, 2, 4, 5)

    Orucun Hikmetleri

    Bu mübârek ayda, fânî lezzetlerden vazgeçip bâkî lezzetlere nâil olmanın sırrına, Hak Teâlâ’nın emir buyurduğu oruç ibadetiyle kavuşulur. Oruç tutan mü’min, dâimî bir ibâdet şuuru içinde nefs engeliyle mücâdele eder ve onu kontrol altında tutarak tesirini asgarîye indirir.

    Oruç, hayat mücâdelesinde zarûrî olan “azim, sabır, sebat, irâde, kanaat, hâle rızâ, metânet, nefsânî arzulardan uzaklaşma” gibi hâllerin tâlimi ile ahlâkî durumumuzu kemâle erdirir. Nefsin yemek, içmek ve şehvetten yana, bitmez tükenmez arzularına karşı insanın şeref ve haysiyetini koruyucu bir kalkan vazifesi görür.

    Yine oruç, mahrûmiyet ve açlık vâsıtasıyla, Cenâb-ı Hakk’ın lûtfettiği sayısız nîmetlerin kadrini hatırlatır. Yoksulların hâllerini düşündürüp onlar için duyacağımız merhamet ve şefkat hisleriyle yüreklerimizi hassaslaştırır. Şükran duygularını canlandırır. Bu vasfıyla oruç, sosyal hayattaki kin, hased, kıskançlık gibi toplumu huzursuzluğa boğan menfîlikleri bertaraf etmekte en müessir bir ibadettir.

    Oruç, yalnız bu ümmete değil, evvelki ümmetlere de farz kılınmıştır. Allah Teâlâ buyurur:

    “Ey îmân edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, Allâh’a karşı gelmekten sakınasınız diye, sayılı günlerde size de farz kılındı...” (el-Bakara, 183-184)

    İslâm’ın farz kıldığı ibâdetler, çeşitli mânevî hastalıklar için ilâç gibidir. Nefsânî arzular, dünya süslerine aldanmak, zevk ve eğlenceye meyil göstermek de, mânevî-rûhânî hastalıkları ortaya çıkaran sebeplerdendir. Bu tür mânevî hastalıklara yakalanmamak için perhiz yapmak gerekir. Oruç ise bu tedâvînin en güzel yoludur. Zira orucu, insanı yaratan Cenâb-ı Hak emretmektedir. Elbette kullarının ihtiyacını en iyi O bilir.

    Gerçekten oruç, pek çok maddî ve mânevî hastalığa bir çeşit ilâç durumundadır. Bunun içindir ki, «sayılı günler»de tutulur. Zira bir ilâç devamlı kullanılırsa vücut ona alışır ve artık ilâcın bir faydası görülmez. Bu sebeple Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

    “Ben bundan sonraki hayatımı hep oruçlu geçireceğim!” diyen sahabîsine:

    “–Bütün zamanını oruçlu geçirenin orucu yoktur.” buyurmuşlar ve bu sözlerini üç defa tekrarlamışlardır. (Buhârî, Savm 55-57)

    Tıp çevreleri de, otuz günden az tutulan orucun tesirsiz olacağını, kırk günden fazlasının da alışkanlık yaparak, belli dönemlerde yeme içmeye ara vermenin getireceği faydaları temin etmeyeceğini bildirmektedirler.

    Oruç, insana yeme-içme disiplini, iştahına hâkim olma alışkanlığı kazandırır. Oburluğa, pisboğazlığa ve netice itibârıyla hastalıklara mânî olur. Oruç tutan kişi şişmansa, fazla kilolarını atar, bir yıl aralıksız çalışan sindirim sistemi oruçla dinlenmiş olur.

    Kâinâta baktığımızda orada da orucun pek çok misâlini buluruz:

    Biyolojik araştırmalar, vahşî hayvanların kar yağdığında karınlarını doyurmak için hiçbir şey bulamadıklarını göstermiştir. Bunun sonucu olarak bu hayvanlar kışı uyuyarak, yani âdeta ilkbahara kadar oruç tutarak geçirmektedirler.

    Ağaçların durumu da aynıdır. Kışın yapraklarını döker uykuya dalarlar ve hattâ ilkbahar gelip buzlar eriyene kadar köklerine su bile alamazlar. Oruçlu geçen bu birkaç aydan sonra ilkbahar geldiğinde daha canlı ve daha verimli olurlar. Bu durum, yaprak ve çiçeklerinin bolluğundan da anlaşılabilir.

    Madenler bile oruca muhtaçtırlar. Motor ve makineler uzun süre çalıştıktan sonra bir süre durdurulurlar. Bu dinlenme, onların eski güçlerini kazanmalarını sağlar.

    Son zamanlarda Tıp’ta uygulanan yeni bir tedavi metoduyla, kronik hastalıklar, hastanın durumuna göre uzun veya kısa süreli oruçlarla iyileştirilmektedir.[22]

    Diğer taraftan orucun belli bir ayda tutulması, müslümanların birlik ve beraberliğini sağlaması açısından da mühimdir. Bir de diğer insanlarla birlikte yapılan işler kişilere kolay gelir ve Ramazan-ı Şerîf bir bayram havası içinde beraberce idrâk edilir. Neticede, sayılı günlerden ibâret olan oruç, yine sayılı günlerden ibaret olan hayatımıza müstesnâ bir incelik, derinlik ve zarâfet kazandırır.

    Bunun yanında Ramazan-ı Şerîf ayının, senenin bütün mevsimlerini dolaşması da, ayrı bir hikmet ifâde eder. Senenin muhtelif mevsimlerinde yaşanan sıcak, soğuk, serin ve ılık günler ile uzun, kısa veya dengeli bütün günlere sırasıyla Ramazan isabet eder. Böylece oruç, belli zaman aralıklarıyla senenin bütün günlerini bereketlendirir. Bu durum, aynı zamanda oruç tutanlar için de nice farklı zorluk ve kolaylık dolu tecellîlere vesîle olur; mü’min gönüllere nice mânevî hazlar yaşatır. Yine bu hâl, mü’minlerin, her hâlükârda Allah Teâlâ’nın emrine itaat etmesinin en güzel bir temsîlidir.

    Cenâb-ı Hak, Ramazan ve oruç hakkında şöyle buyurur:

    “Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kurân’ın indirildiği aydır. Öyleyse sizden Ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun! Kim o anda hasta veya yolcu olursa (tutamadığı günler sayısınca) başka günlerde kazâ etsin. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bütün bunlar, sayıyı tamamlamanız ve size doğru yolu göstermesine karşılık Allâh’ı tâzîm etmeniz, şükretmeniz içindir.” (el-Bakara, 185)

    Bu âyet-i kerîmeye göre Cenâb-ı Hak, orucun âdeta Kur’ân’ın indirilmesine bir şükür olarak tutulmasını arzu etmektedir. Ancak O, her hususta olduğu gibi orucu da kullarına kolaylaştırmıştır. Onları hiçbir zaman zor durumda bırakmamıştır. Âyetin son kısmında ise âdeta oruçtan hâsıl olması gereken hususu beyan buyurmuştur. Buna göre insan, oruç ile Allâh’ın azametini ve lûtuflarını idrâk etmekte ve O’na en güzel şekilde şükredebilmeyi öğrenmektedir.

    Hâsılı orucun asıl mânâ ve özü, belirli bedenî arzulara ara vermek yanında, şuuru da dünyevî alâkalardan, Allâh’ın dışındaki şeylerden (mâsivâdan) boşaltarak Cenâb-ı Hak ile beraberlik için mânevî teksîfin mümkün olan en üst sınırına ulaşmaktır.

    Orucun Fazîleti

    Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- buyurur:

    “İnsanın asıl gıdâsı Allâh’ın nûrudur. Ona aşırı ten gıdâsı vermek lâyık değildir. İnsanın asıl gıdâsı, ilâhî aşk ve akıldır.

    İnsan, asıl rûhânî gıdâsını unuttuğu ve ten gıdâsına düştüğü için huzursuzdur. Doymak bilmez. İhtirasından yüzü sararmış, ayakları titremekte, kalbi telâşla çarpmaktadır. Nerede yeryüzü gıdâsı, nerede sonsuzluğun gıdâsı?!.

    Allah şehîdler için; «Rızıklanmaktadırlar.» diye buyurdu. O mânevî gıdâ için ne ağız, ne de ceset vardır.”

    Az yemekte, bilhassa açlık ve oruçta on güzel haslet vardır:

    1) Açlıkta kalp safâsı ve hâfıza kuvveti; toklukta ise ahmaklık ve unutkanlık olur.

    2) Açlıkta kalp rikkati olur; duâ ve ibâdetlerden haz ve feyz alınır. Toklukta ise kalp katı olur ve ibâdetten zevk hâsıl olmaz.

    3) Açlıkta gönül yumuşaklığı, inkisar ve tevâzû; toklukta ise taşkınlık, gurur, kibir ve övünme olur.

    4) Açlıkta fakir ve açlar düşünülür. Toklukta ise bunlar unutulur, düşünülmez olur.

    5) Açlıkta şehevî ve nefsânî istek ve arzular kırılır. Toklukta ise nefs-i emmâre kuvvet bulur.

    6) Açlıkta vücut zinde ve uyanık bir hâldedir. Toklukta ise uyku ve gaflet ağır basar.

    7) Açlıkta ibâdet ve kulluğa devam etmek kolaydır. Toklukta ise tembellik ve gevşeklik olur.

    8) Açlıkta beden sıhhatli olur. Toklukta ise vücut yıpranır ve hasta olur.

    9) Açlıkta bedende hafiflik ve ferahlık; toklukta ise ağırlık ve atâlet olur.

    10) Açlıkta sadaka vermeye, îsar ve infâka şevk gelir. Bu da, kulu kıyâmet gününün dehşetli sıcağında serin bir gölgeliğe nâil kılar. Toklukta ise, ya cimrilik ya da müsriflik ortaya çıkar. Bu da kulu mânen helâk eder.

    Yani tokluk, nefsânî arzuları tahrîk ederken; açlık, -aşırıya kaçmadıkça- tefekkür ve tehassüs melekesini güçlendirir.

    Hâsılı oruç, insanın her bakımdan sıhhatli olmasını sağlar. Nitekim Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:

    “Oruç tutunuz ki, (madden ve mânen) sıhhat bulasınız!” (Heysemî, III, 179)

    Açlıkla kazanılan maddî-mânevî sıhhat ve hasletlere işaret eden en kâmil mesned şudur: Cenâb-ı Hak, peygamberlerini nübüvvetin feyzini almaya oruçla hazırlamıştır. Onlar mânevî kemâlâtın zirvesine ulaşınca bir süre insanlık âleminden uzaklaşmış ve kendilerinde melekî vasıflar tecellî etmiştir. Böylece kalpleri ve dimağları, ilâhî vahyin feyziyle dolup taşmıştır. Meselâ;

    Sina Dağı’nın pek kıymetli peygamberi Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm- Tevrat nâzil oluncaya kadar kırk gün kırk gece oruç tutmuştur.

    Sair Dağı’nın mukaddes peygamberi Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm- da, İncil’den ilk kelâmı duyuncaya kadar, kırk gün kırk gece oruç tutmuştur.

    Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de, Kur’ân-ı Kerîm nâzil olmaya başlamadan önce, uzun süre Mekke yakınındaki Hira Mağarası’nda yalnız başına kalmış ve günlerini muhtelif ibâdetlerle geçirmiştir. Sonunda Cibrîl’in sesinden müjdesini almış ve ilâhî feyizlerin nûru, gönlüne doğmaya başlamıştır.

    Yine Mîrâc’a çıkıp Cenâb-ı Hak ile keyfiyeti bizce meçhul olan husûsî bir görüşmeye nâil olmadan evvel, müşriklerin üç sene devam ettirdikleri ambargo boyunca şiddetli açlığa ve muhtelif sıkıntılara sabrederek rûhî kemâlâtın zirvesine yükselmiştir.

    Bu hakîkatler de gösteriyor ki, orucun asıl gâyesi ve faydası mânevîdir. Dolayısıyla oruç, bir ibâdet olduğundan, sırf o gâye ile tutulmalıdır. Onun yalnız zâhirî faydaları gâye hâline getirilirse, oruç, ibâdet olmaktan çıkar. Yani oruçlarımızda mide dolgunluklarını önlemek, kilo vermek gibi gâyeler olmamalıdır. Böyle oruçlarda rızâ-yı ilâhî düşünülemez. Allah için tutulan oruçlarda ise bu gibi faydalar zâten kendiliğinden zuhûr eder.

    Bu sebeple oruç tutan müslüman, kalbî hayatını, nefsânî arzu, meyil ve düşüncelerden korumalıdır. Sadece yemek-içmek gibi bedenî temâyüllerden uzak durmakla kifâyet etmeyip gönül âlemini de gıybet, yalan, kin ve haset gibi her türlü süflî tavırlardan da muhafaza etmelidir.

    Burada sayamadığımız daha pek çok fayda ve fazîleti sebebiyle Cenâb-ı Hak, kullarını oruca teşvik etmiştir. İnsanların oruca rağbet etmeleri için de onun fazîletini kat kat artırmıştır. Her iyiliğe, on mislinden yedi yüz misline kadar sevap verilir. Ancak oruç bunun hâricindedir. Onun karşılığını Allah Teâlâ hesapsız olarak verecek ve oruç tutan kullarını gerek dünyada gerekse âhirette sevindirip Cennet’inde husûsî olarak ağırlayacaktır. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

    “Allah Teâlâ şöyle buyurdu: «İnsanın oruç dışındaki her ameli kendisi içindir. Oruç ise Ben’im içindir, onun mükâfatını da Ben vereceğim.»

    Oruç kalkandır. Biriniz oruç tuttuğu gün kötü söz söylemesin ve kavga etmesin. Şayet biri kendisine hakaret eder ya da çatarsa:

    «–Ben oruçluyum!» desin.

    Muhammed’in canı kudret elinde olan Allâh’a yemin ederim ki, oruçlunun ağız kokusu, Allah katında miskten daha hoştur. Oruçlunun sevineceği iki ân vardır:

    Biri, iftar ettiği ândır, diğeri de Rabb’ine kavuşup orucunun karşılığını gördüğü ândır.” (Buhârî, Savm, 9; Müslim, Sıyâm, 163)

    Velhâsıl oruç, rûhun en güzel gıdâlarından biridir. Kulu bedenen ve mâlen riyâzat hâlinde yaşatır. Helâlleri bile asgarîde kullanmaya alıştırarak rûhu inkişâf ettirir. Helâlleri dahî riyâzat hâlinde kullanan bir mü’min ise şüpheli şeylerden daha fazla sakınır ve haramlara hiç yaklaşmaz.

    4. Zekât

    Zekât, belli bir miktarın üzerinde mala sahip olan zenginlerin, hicrî takvime göre senede bir defa mallarından % 2,5 nisbetinde Allah için vermeleridir. Zekât; fakirlere, yoksullara, zekât toplayan memurlara, gönülleri İslâm’a ısındırılacak olan kimselere, hürriyetlerini satın almaya çalışan kölelere, borçlulara, Allah yolunda çalışanlara ve yolda kalanlara verilir. (et-Tevbe, 60)

    Hayvanlar ve toprak mahsulleri de zekâta tâbîdir. Her birinin hesapları farklı farklı yapılır. Toprak mahsullerinin zekâtına “öşür” denir.

    İslâm, zekât gibi belli ölçüde mecbûrî bir infâkın yanında yüksek himmet sahiplerinin, durumlarına göre infak ve tasaddukta bulunmasını da kendilerine bırakmıştır.

    Zengin ile Fakirin Vazifeleri

    Fertlerin ve toplumların güçlü-güçsüz, sıhhatli-sıhhatsiz, bilgili-bilgisiz, zengin-fakir gibi farklı durumlarda bulunması, takdîr-i ilâhînin nice derin ve ince hikmetlerini ihtivâ etmektedir. Her şeyden önce, hayatta sahip olduğumuz bütün nîmetleri Cenâb-ı Hak bize bir imtihan vâsıtası olarak lûtfetmiştir. Hattâ sahip olduğumuz nîmetler kadar içine düştüğümüz mahrûmiyetler de birer imtihan vesîlesidir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

    “Her ne zaman Rabb’i, imtihan için insana ikrâm edip bol nîmet verse, «Rabb’im bana ikrâm etti!» der. Ne zaman da imtihan edip rızkını daraltsa, «Rabb’im bana değer vermedi!» der.” (el-Fecr, 15-16)

    Buna göre meselâ zenginlik bir izzet, fakirlik de bir zillet değil, taksîm-i ilâhîdir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

    “...Dünya hayatında onların maîşetlerini aralarında Biz taksîm ettik. Birbirlerine iş gördürmeleri için de kimini(n maîşetini) derecelerle ötekine üstün kıldık. (Ancak) Rabb’inin rahmeti, onların biriktirdiklerinden daha hayırlıdır.” (ez-Zuhruf, 32)

    Cenâb-ı Hak kulları arasındaki taksimâtı farklı yaptığı gibi mükellefiyetleri de ona göre tanzîm ederek kullarına aslâ haksızlık etmemiştir. Bu âyet-i kerîmeden ayrıca, insanlar arasındaki farklılığın, toplum âhenk ve nizâmını temin etmede mühim bir role sahip olduğunu anlıyoruz.

    Zengin, malını nereden kazanıp nereye sarf ettiği husûsunda, yani helâl veya haram kazançlarından, zekât, sadaka, hayır ve hasenât fasıllarından Allâh’ın huzûrunda hesap verecektir. O, varlığının muayyen bir kısmını fakirlere vermeye memur kılınmakla, serveti bakımından büyük bir imtihana tâbîdir. Ancak diğerleriyle birlikte bu imtihanı da kazandığı takdirde rızâ-yı ilâhîye ve Cennet nîmetlerine nâil olacaktır.

    Fakir de, sabır, şikâyet, isyan, kin, haset, iffet gibi hususlardan hesâba çekilecektir. Bunların neticesi Allâh’ın rızâsına uygun düşerse, onun dünya çilesi, ebedî bir âhiret saâdetine dönüşecektir.

    Fakir, dünyada zenginin maddî desteğine muhtaç olduğu gibi, zengin de hem dünyada hem de âhirette fakirin duâsına muhtaçtır.

    Şükür ehli cömert zenginler ile sabırlı ve haysiyetli fakirler, insanlık şerefinde ve ilâhî rızâda beraberdirler. Ancak İslâm’da, kibirli hasis zenginler ve buna mukâbil sabırsız ve istemeyi âdet hâline getiren fakirler zemmedilmiştir. Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

    “Yâ Rabbî! Zenginlik ve fakirliğin fitnelerinin şerrinden Sana sığınırım!” diye duâ buyururlardı. (Müslim, Zikir, 49)

    O hâlde kanaat, tevekkül, teslîmiyet ve itaat kimde galebe hâlinde ise, gerçek zengin odur...

    Çalışmak ve helâl yoldan mal-mülk sahibi olmak, elbette meziyettir. Doğru olan, bunları kalbe sokmadan, yani putlaştırmadan Hak yolunda infâk edebilmektir. Aksi hâlde servet, dünyada hamallık, âhirette de acıklı bir azap sebebi olur.

    İnfak, sadaka ve Allah yolunda hizmet ve gayretin ehemmiyetini bildiren şu kıssa çok ibretlidir:

    Beşîr bin Hasâsiyye -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

    Nebiyy-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e bey’at etmek için geldim. Bana, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Hazret-i Muhammed’in de O’nun kulu ve Rasûlü olduğuna şehâdet etmemi, namaz kılmamı, zekât vermemi, İslâm üzere haccetmemi, Ramazan orucunu tutmamı ve Allah yolunda cihâd etmemi şart koştu.

    Ben şöyle dedim:

    “–Ey Allâh’ın Rasûlü! Vallâhi bunlardan ikisine gücüm yetmez. Onlar da cihâd ve sadakadır. Müslümanlar, cepheden kaçan kimsenin Allâh’ın gazabına uğramış olarak döneceğini söylüyorlar.[23] Ben ise cihâd meydanına varınca, nefsimin korkuya kapılıp ölmeyi istememesinden endişe ediyorum. Sadakaya gelince, vallâhi benim küçük bir koyun sürüsü ve on deveden başka bir şeyim yoktur. Onlar da âilemin maîşet kaynağı ve binek hayvanlarıdır.”

    Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- elini yumdu, salladı ve şöyle buyurdu:

    “–Cihâd (Allah yolunda hizmet) yok, sadaka yok, peki ne ile Cennet’e gireceksin?!”

    Ben hemen:

    “–Yâ Rasûlâllah, Sana bey’at ediyorum!” dedim ve koştuğu bütün şartlar üzerine bey’at ettim. (Ahmed, V, 224; Hâkim, II, 89/2421; Beyhakî, Şuab, V, 8; Heysemî, I, 42)

    Zekât ve İnfaktaki Hikmetler

    Zekât, sadaka ve infak, varlıklı insanların servetlerine aldanarak azgınlaşmasına ve muhtaçların zenginlere karşı kin ve haset gibi menfî duygulara kapılmasına mânî olur. Böylece ictimâî hayatı korur, fertleri birbirine kardeşlik ve muhabbetle bağlar. Zenginlerle fakirler arasındaki mesafeyi asgarîye indirir. Neticede fakirlerin sayısı yok denecek kadar azalarak, yoksulluk ve çaresizlik sebebiyle meydana gelen birçok tatsız hâdisenin önüne geçilmiş olur.

    Zekâtın, toplumdaki farklı insanları nasıl birbirine kaynaştırdığını gösteren şu misâl, ne kadar câlib-i dikkattir:

    Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- bir evin yanından geçiyordu. Kapının önünde yaşlı ve âmâ bir yoksulun dilendiğini gördü. Arkasından yaklaşıp koluna dokundu ve:

    “–Sen ehl-i kitâbın hangi sınıfındansın?” diye sordu. Yaşlı zât, yahudî olduğunu söyledi. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:

    “–Seni bu hâle düşüren sebep nedir?” dedi. Âmâ yahudî:

    “–Benden cizye alınması, bir de ihtiyaç sahibi ve yaşlı olmam beni bu hâllere düşürdü.” dedi.

    Ömer -radıyallâhu anh- âmâ yahudînin elinden tuttu ve onu kendi evine götürdü. Evinde bulabildiği bâzı şeyleri yahudîye verdi. Sonra Beytülmâl memurunu çağırdı ve ona şu tâlimâtı verdi:

    “–Bu ve bunun gibi olanlara dikkat et! Allâh’a yemin ederim ki eğer biz gençliğinin verimli çağında ondan istifade edip de yaşlanıp çöktüğünde böyle sefil bırakırsak, hiç de insaflı davranmış olmayız…”

    Bu hâdiseden sonra Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, o ve benzeri kimselerden cizyeyi kaldırdı.[24]

    Gayr-i müslimler de, insanlıkta eşimizdir. Son nefes, herkes için meçhul olduğundan, bütün insanlara güzel muâmele etmek ve gayr-i müslimlere, ölmeden evvel îman edebilecekleri ümidiyle yaklaşmak zarûrîdir. Bu sebeple onlara da zekâttan değilse de sadakalardan pay ayrılabilir. Bu ikram ve ihsanlar da neticede onların hidâyetine vesîle olabilir. Bunun en bâriz misâlini yine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in hayatında müşâhede etmekteyiz:

    Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hicretin 7. senesinde Hayber Fethi’nden sonra kuraklık ve kıtlığa dûçâr olan Mekke halkına muhtelif yardım malzemeleri gönderdi. Ebû Süfyân, bunların hepsini teslim alıp Kureyşlilerin fakirlerine dağıttı. Kendisi o zaman müşrik olduğu hâlde bu âlicenaplığa hayran kalarak:

    “–Allah, kardeşimin oğlunu hayırla mükâfatlandırsın! Çünkü O, akrabâlık hakkını gözetti!” diyerek duyduğu memnûniyeti ifâde etti.[25]

    Bu ve benzeri ihsanlar, Mekkelilerin kalbini yumuşatarak Fetih’te topluca müslüman olmalarını kolaylaştırdı.

    Osmanlı tarihinde de bu şekilde pekçok insanın hidayetine vesîle olunmuştur.

    Diğer taraftan, zekât olarak alınan mülkiyet, kısım kısım, derece derece cemiyetin mağdurlarına intikâl ettirilir. Böylece toplumda muvâzene, adâlet ve ictimâî âhenk meydana gelir. Zenginin serveti temizlenerek sahibine bütünüyle helâl olur.

    Dünyada eskiden beri zengin-fakir kavgası süregelmiştir. Ekseriyâ fakirler zenginlere karşı kin ve hasetle bakmış, zenginlerse fakirleri hor ve hakir görmüşlerdir. Bunun istisnâsı ise ancak zekâtın hakkıyla edâ edilebildiği devirlerde mümkün olmuştur. O zamanlarda zekât ve sadakalar büyük bir gizlilik ve nezâket içinde takdim edilirdi. Zira âyet-i kerîmede “...Sadakaları Allah alır!..” buyrulmaktadır. (et-Tevbe, 104) Bugün de zekât ibâdeti hakkıyla edâ edilse, toplumda fakir ve muzdarip insan yok denecek kadar azalır. Nitekim Halîfe Ömer bin Abdülazîz devrinde insanlar mallarının zekâtını getirir, ancak verecek kimse bulamazdı.[26] Ömer bin Abdülazîz, bir defasında zekât memurunu Afrika ülkelerine göndermişti. Memur, malları dağıtamadan geri getirdi. Çünkü zekât alacak kimse bulamamıştı. Bunun üzerine o da bu paralarla pek çok köle alıp âzâd etti.[27] Bu hâl, malın ve canın Hak Teâlâ için infâk edilmesinin bir mükâfâtıdır.

    İşte İslâm, insanlığın maddî-mânevî yaralarını böylesine güzel bir muhtevâ içinde sarıp şifâ bahşederken, diğer sistemler bunu başaramamış, ya ifrata ya da tefrite düşmüşlerdir. Kimi başkasından bir şey istemeyi tamâmen yasak etmiş, kiminde de dilenmek alıp yürümüştür. İslâm ise, zekât ve infak yoluyla bu yaraya son derece hakîmâne bir edâ ile yaklaşmış ve en münâsip çâreyi sunmuştur.

    Gerçekten zekât, İslâm’ın insanlığa kazandırdığı pek yüce kıymetlerden biridir. Bir zamanların acı gerçeklerinden biri olan kölelik zincirini insanın boynundan çıkarmanın yollarından biri de zekâttır. Zira zekât mallarının kullanılabileceği sekiz yerden biri de kölelerin hürriyete kavuşturulmasıdır.

    Zekât ve infaktaki sırlardan bir diğeri de, ferdî sermâyenin dehhâmeleşmesine (anormal büyümesine) mânî olmaktır. Zekât ve infaklar, sermâyenin bir kanser hâline gelmesini engelleyen en güzel bir devâ ve çâredir.

    Yine zekât sâyesinde Allah yolunda gayret eden pek çok insana destek verilerek hayırlı işlerin yapılmasına öncülük edilir. Talebelerin okumasına yardımcı olunarak bu vesîle ile ilmin, Hakk’a kulluğa vesîle olarak kullanılması sağlanır.

    Hâsılı, zekât veren toplumda huzur hâli teessüs eder. Gerek muhtelif İslâm toplumlarında, gerekse Osmanlı’da cemiyetin umûmî bir huzur hâlinde olduğunu görüyoruz. Osmanlı toplumu bu huzurla 620 sene ayakta kalmıştır.

    Zekât verilmeyerek ictimâî dayanışma bozulduğunda, toplumda hırsızlık, lüks merâkı ve gösteriş gibi yanlışlıklar artar. Mâneviyattan uzaklaşıldıkça da nefsânî arzular azgınlaşır ve neticede bütün toplum huzursuz olur. Bu durumda sosyoloji ilminin bildirdiği kâideler de ancak satırlarda kalır.

    Mülk Allâh’a Âittir

    Şöyle bir düşünecek olursak, Rabb’imizin mülkünde yaşıyoruz. Onun nîmetleri ile rızıklanıyoruz. Mâlî ibâdetlerde ihmalkârlık gösterenler düşünmüyorlar mı ki, acabâ kimin malını kimden esirgiyorlar?!

    Hakîkatte mülk, mutlak olarak Allâh’a âittir. İnsanların mâlikiyeti ise, devre-mülk gibidir. Dünya malı, Allâh’ın kuluna verdiği bir emânettir. Fertlerin onu istediği gibi kullanması, aslâ tasvip edilemez. O, mülkün hakîkî sahibinin emrettiği istîkâmette kullanılmalıdır.

    Bu durumda, infak eden kişi, aslında kendi malını değil, Allâh’ın ihsân ettiği malı yine Allâh’ın bir kuluna vermiş olmaktadır.[28] Bu sebeple Allah Teâlâ, zekâtı, imkânı olan kişilerin muhtaç olanlara vermesi gereken bir hak olarak tâyin etmiştir. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

    “Onların mallarında sâilin (muhtâcın) ve mahrumun (iffeti dolayısıyla isteyemeyenin) mâlûm bir hakkı vardır.” (el-Meâric, 24-25; ez-Zâriyât, 19)

    Bunun için ilâhî ahlâka ve lûtfa nâil olmak isteyen her kul, istifâde ettiği dünya nîmetlerinden muhtaçları ve muzdaripleri de istifâde ettirmek mecbûriyetindedir. Zira asıl gâye, elinden ve dilinden insanların istifâde ettiği bir mü’min hâline gelip Allâh’ın rızâsına nâil olabilmektir.

    Zekât ve İnfaklardaki Bereket

    Cemiyetin mağdur insanlarını sevindiren zekât, aslında, alandan ziyâde verene fayda sağlar. Hakîkaten “temizlik”, “sâfiyet” ve “bereket” mânâlarını ifâde eden “zekât” kelimesi, insanın bâzı kalbî hastalık ve kötülüklerden arınması, malın temizlenip artması gibi son derece mühim faydaları hâizdir.[29] Öyle ki gönlün arınması, rûhun sâfiyet kazanması ve nefsin tezkiyesindeki bu temizlik keyfiyeti, enbiyânın gönderiliş hikmetlerinden de biridir.

    Zekât, fıtratı îcâbı mala düşkün olan insanın mal hırsını azaltmak sûretiyle onun hakîkî muhabbet ve bağlanmaya lâyık olan Cenâb-ı Hakk’a yönelmesini de temin eder. Kişinin, Allah muhabbetini gölgeleyen her şeyi içinden atarak tevhîdi yaşamasına, cimrilikten kurtulup Allâh’ın verdiği malın şükrünü edâ edebilmesine yardımcı olur. Şükür de, nîmeti artırır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

    “Eğer şükrederseniz, size olan nîmetlerimi artırırım.” (İbrâhîm, 7)

    “Allah yolunda mallarını harcayanların misâli, yedi başak bitiren bir tâne gibidir ki, her başakta yüz tâne vardır. Allah dilediğine kat kat fazlasını verir. Allâh’ın lûtfu geniştir, O herşeyi bilir.” (el-Bakara, 261)

    Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz sadaka ve infâkın geniş ve şümûllü olan mânevî bereketini anlatarak şöyle buyurmuşlardır:

    “Allah -azze ve celle- bir lokma ekmek, bir avuç hurma ve yoksulun faydalanacağı buna benzer bir şey vesîlesiyle üç kişiyi Cennet’ine koyar:

    1) Evin sahibi ve onun (sadakanın) verilmesini emreden kişi,

    2) Verilecek şeyi hazırlayan evin hanımı,

    3) Sadakayı yoksulun eline veren hizmetçi.”

    Bunları ifade ettikten sonra Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sözlerini şöyle tamamlamışlardır:

    “Hiçbirimizi unutmayan Allah Teâlâ’ya hamd olsun!” (Heysemî, III, 112)

    Diğer taraftan sadaka, dünyevî ve uhrevî pek çok sıkıntıyı defeder. Bunların bir kısmını Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle haber verirler:

    “Suyun ateşi söndürdüğü gibi sadaka da günah(ın azâbını) söndürür.” (Tirmizî, Îmân, 8/2616. Ayrıca bkz. İbn-i Mâce, Fiten, 12)

    “Sadaka, Rabb’in öfkesini söndürür ve kişiyi kötü ölümden uzaklaştırır.” (Tirmizî, Zekât, 28/664)

    “Müslümanın verdiği sadaka, ömrünü uzatır (bereketlendirir), kötü ölümü önler ve Allah Teâlâ onunla kibri, fakirliği ve övünmeyi giderir.” (Heysemî, III, 110)

    “Sadaka vermekte acele edin! Çünkü belâ, sadakanın önüne geçemez.” (Heysemî, III, 110)

    “İnsanlar arasında hüküm verilinceye kadar, herkes sadakasının gölgesinde olacaktır.”

    Bu son hadîsi bize nakleden râvîlerden biri olan Ebû’l-Hayr g, her gün mutlakâ bir sadaka vermeye gayret ederdi. Verdiği şey bir kek, bir soğan ve benzeri şeyler olsa bile… (Ahmed, IV, 147-8; Heysemî, III, 110)

    Peygamber Efendimiz’in haber verdiğine göre bir grup insan Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-’ın yanına uğramıştı. Onlar ayrıldıktan sonra Îsâ -aleyhisselâm- yanındakilere:

    “–Bunlardan biri, Allah dilerse bugün ölecek!” buyurdu.

    Akşam olunca, o insanlar sırtlarında odun demetleriyle tekrar Hazret-i Îsâ’nın yanına geldiler. Îsâ -aleyhisselâm-:

    “–Odunları yere bırakın!” buyurdu. Sonra o gün öleceğini söylediği kişiye:

    “–Odun demetini çöz!” buyurdu. O zât demeti çözdüğünde, içinden siyah bir yılan çıktı. Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-:

    “–Bugün hangi sâlih ameli işledin?” diye sordu. O kişi:

    “–Bugün herhangi bir sâlih amel işlemedim!” dedi. Îsâ -aleyhisselâm-:

    “–İyi düşün, ne yapmıştın?” buyurdu. Bu sefer o zât:

    “–Bir amel işlemedim, fakat elimde bir ekmek parçası vardı. O esnâda yanıma bir yoksul gelip bir şeyler istedi. Ben de ekmeğin bir kısmını ona verdim.” dedi.

    Bu cevap üzerine Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-:

    “–İşte bu sâyede (belâ) senden uzaklaştırılmış!” buyurdu. (Heysemî, III, 109-110; Ahmed, Zühd, I, 96)

    Mevlânâ Hazretleri, malı Allah yolunda harcamanın bereketini ne güzel îzah eder:

    “Mal, sadaka vermekle hiç eksilmez. Bilâkis hayırlarda bulunmak, malı kaybolmaktan, zâyî olmaktan korur! Verdiğin zekât, kesene bekçilik yapar, onu korur. Kıldığın namaz da sana çobanlık eder, seni kötülüklerden ve kurtlardan kurtarır.

    Ekin ekenin ambarı boşalır, lâkin hasat vakti gelince, saçtığı tohumlara karşılık kaç mislini geri alır! Boşalttığı bir ambara mukâbil, kaç ambar dolusunu iâde alır!.. Fakat buğday, yerinde kullanılmaz da ambarda saklanırsa, bitlere, küçük kurtlara, farelere yem olur. Bunlar onu tamamıyla mahvederler.”

    Zekât ve İnfak Edebi

    Zekât ve sadaka verirken edebe riâyet etmek çok mühimdir. Bilhassa veren, alana teşekkür hissiyâtı içinde olmalıdır. Çünkü onu farz olan bir borçtan kurtarıp nice bereketlere nâil eylemektedir.

    Zekât veya sadaka verirken en azından malın orta hallisinden verilmelidir. Bize verildiğinde almak istemeyeceğimiz bir şeyi başkasına sadaka olarak vermemeliyiz.[30]

    Yine, başa kakmak ve incitmek sûretiyle sadakaları boşa çıkarmamak gerekir. Zira Cenâb-ı Hak, bu çirkin davranışı kat’î sûrette yasaklamaktadır.[31]

    Muhtaca bir şey verdikten sonra bundan dönüp verilen şeyi geri istemek de doğru değildir. Bu davranış, son derece çirkin görülmüştür.[32]

    Zekât, sadaka ve hayır işlerinde dikkat edilecek mühim hususlardan biri de, gizliliğe riâyettir. Çünkü açıktan verilen sadaka, alan kimsenin hayâ duygularını zayıflatır, zamanla alışkanlık hâline dönüşünce de çalışma gayret ve isteğini ortadan kaldırır. Bunun yanında, veren kişinin de gurur, kibir, ucub (kendini beğenme) gibi kötü huylara düşmesine yol açar.

    Sadakayı ihlâs ve samîmiyetle, sırf Allah rızâsı için vermelidir. Gösteriş yapmak ve dünyevî maksatlar için yapılan infaklar boşa gider ve insana bir fayda sağlamaz.[33]

    Zekâtı Terk Etmenin Tehlikesi

    Zekât borcunu ödemeyen fert ve toplumları maddî ve mânevî pek büyük tehlikeler beklemektedir. Bu tehlikeye dikkat çeken Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

    “Allah yolunda infâk edin! Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın! Bir de ihsanda bulunun, zira Allah (iyilikte bulunan, işini güzel yapan ve ihsan şuuru ile yaşayan) muhsinleri sever.” (el-Bakara, 195)

    Veren El Alan Elden Üstündür

    İslâm, ihtiyaç sahibi bir kişinin, başkalarından bir şey istemesini yasaklamaz. Bununla birlikte, ahlâkî bakımdan bu durumu çok fazla tasvip de etmez. Ancak büyük zarûretler hâlinde istemeye müsâade eder. Zira başkalarına el açmak, insanı küçük düşürür. Bu sebeple de Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbından bey‘at alırken pek çoğuna “kimseden bir şey istememe”lerini şart koşmuştur.[34]

    Yani zekât almaya değil zekât vermeye gayret etmelidir. Zira Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:

    “Veren el, alan elden daha hayırlıdır. Yardım etmeye, geçimini üstlendiğin kimselerden başla! Sadakanın hayırlısı, ihtiyaç fazlası maldan verilendir. Kim insanlardan bir şey istemezse, Allah onu kimseye muhtaç etmez. Kim de tokgözlü olursa, Allah onu zengin kılar.” (Buhârî, Zekât 18; Müslim, Zekât 94-97, 106, 124)

    Bununla birlikte, Cenâb-ı Hak, zekât ve sadaka veren infak ehli sâlih mü’minlerin kalbî hassâsiyetine dikkat çeker. Onların bir rahmet dergâhı olan gönül âlemlerinin, aynı zamanda gerçek muhtâcı tanıma hususunda âdeta mânevî bir röntgen hâline gelmesi gerektiğine işaret ederek şöyle buyurur:

    “(Yapacağınız hayırlar,) kendilerini Allah yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşamayan fakirler için olsun! Bilmeyen kimseler, iffetlerinden dolayı onları zengin zanneder. Sen onları sîmâlarından tanırsın. Çünkü onlar yüzsüzlük ederek istemezler. Yaptığınız her hayrı muhakkak Allah bilir.” (el-Bakara, 273)

    Fâizin Zararları

    Zekât ve infak gibi hükümleriyle İslâm, zor durumda olan insanlara, karşılık beklemeden el uzatmış ve nice kanayan yarayı kökten şifâya kavuşturmuştur. Bununla beraber, zâhirde insanlara yardım ve kolaylık gibi görünen, hakîkatte ise zor durumdaki çâresizlerin bu hâllerini istismar etmekten başka bir işe yaramayan fâiz musibetini de yasaklamıştır.

    Zira fâizci, başkalarının sıkıntıda olmasını ve bu durumdan istifâde etmeyi ister. Zekât veren kimse ise, muhtaç ve sıkıntılı kimselerin dert ortağıdır. Onun yegâne arzusu, Hak Teâlâ’yı râzı edebilmektir. Bu sebeple dâimâ O’nun dertli kullarına devâ olmaya çalışır.

    Hırslı ve gözü doymayan bir insanın, malı-mülkü, ne kadar çok olsa da gözüne dâimâ az görünür. Fakat sadaka ve zekât vermeye alışan insanlar ganî gönüllü olurlar. Az bir dünyalıkla yetinirler. Fâizcinin gözünü ise öylesine hırs bürümüştür ki, başkalarını mahvetmek pahasına kendi malını artırmak ister. Ancak âkıbeti hep iflâs ve hüsrân olur. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:

    “Allah fâizi tüketir, sadakaları ise bereketlendirir...” (el-Bakara, 276)

    Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de ümmetini şöyle îkaz buyurmuşlardır:

    “Kim malını fâiz yoluyla artırırsa, onun âkıbeti mutlakâ malının azalarak iflâsa sürüklenmesidir.” (İbn-i Mâce, Ticârât, 58; Hâkim, IV, 353/7892; Beyhakî, Şuab, IV, 392/5512; Taberânî, Kebîr, X, 223/10539)

    Diğer taraftan fâiz, birinden alıp diğerine verdiği için, yani birinin dişini güçlendirmek için başkalarının kanını emdiğinden, ictimâî temellere zarar verir. Enflâsyonu artırır. Zengini daha zengin, fakiri daha fakir hâle getirir. Milleti iktisâdî, ictimâî, dînî ve ahlâkî yönlerden bataklığa sürükler.

    Buna mukâbil, cemiyetin fakir ve sıkıntılı fertlerine yardım mâhiyetindeki sadaka ve bağışlar, ictimâî âhenk ve nizâmın devâmını temin ettiğinden, dünyada da âhirette de bir bereket vesîlesidir.

    Hâsılı, kardeşlik duygularının zayıfladığı, ictimâî huzur ve sükûnun bozulduğu, kin ve husûmetin çoğaldığı günümüzde ciddî bir infak seferberliğine ihtiyaç vardır. Unutmayalım ki muzdarip ve muhtaç insanların yerinde biz olabilirdik. Bunun için onlara olan infâkımız, aynı zamanda Rabb’imize karşı bir şükür borcumuzdur.

    5. Hac

    Hac; mal ve sıhhat yönüyle gücü yeten bir müslümanın, ömründe bir defa belirli günlerde Mekke’deki Kâbe’yi ziyaret ederek ve bâzı rükûnları yaparak îfâ ettiği bir ibadettir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

    “Gitmeye gücü yetenlerin Beytullâh’ı haccetmesi (ziyarette bulunması), Allâh’ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır.” (Âl-i İmrân, 97)

    Hac, önceki peygamberler zamanında da vardı. Ancak zamanla müşrikler, onu ibâdet olmaktan çıkarmış, zenginlerin fakirlere karşı sergilediği bir güç gösterisi ve âdeta gayr-i ahlâkî bir resmî tören hâline getirmişlerdi. İslâm, haccı tekrar aslî hüviyetine kavuşturdu.

    Hac ibâdetinin dünyevî-uhrevî pek çok hikmetleri vardır:

    Hac, Allâh’ın sonsuz rahmetinin tecellî ettiği mübârek ve ihtişamlı bir iklîmde cereyan eder. Bu sebeple Mekke-i Mükerreme’nin bir ismi de “Ümmü Ruhm”dur, yani ilâhî rahmetin bol bol indiği yer…[35]

    Haccın îfâ edildiği mübârek mekânlar, ulvî bir âlemin rûhâniyet iklîmleridir. Bu iklîmler, ilâhî nişânelerle doludur. Oralarda hep Allâh’ın rahmet ve bereketi yâda gelir. Bu mübârek topraklar, Hazret-i Âdem’den bu yana îmanlı yüreklerin rûhâniyetleriyle beslenmiş, âşıkâne gözyaşlarıyla sulanmıştır. Ârifâne hac yapanlar, o mekânlarda bunları ve birçok peygamberin ayak izlerini arar ve onların hâtıralarıyla feyizlenirler. Çünkü müstesnâ bir feyiz menbaı olan bu kudsî mahaller, nebîler silsilesinin muazzez hâtıraları ile doludur.

    Bu itibarla haccın bir gâyesi de, o mübârek mekânlara hürmet, oradaki mukaddes makamların hâtırası ile gönülleri tezyîn etmektir.

    Hac; Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm- ve Hazret-i İsmâîl -aleyhisselâm-’ın tevekkül ve teslîmiyetinden hisse alabilmektir.

    İçimizdeki nefs denilen düşmanı ve dışımızdaki şeytanî temâyülleri taşlayabilmektir.

    Sınıf farklılığından sıyrılıp kefen iklîmine girerek Rabb’imize ilticâ edebilmektir.

    Kıyâmetin o dehşetli manzarasının hissiyâtıyla ürpermektir.

    Müslümanlar arasındaki uzak ve yabancı toplulukları bir araya getirmek sûretiyle bir îman kardeşliği tesis etmektir.

    Yine hac, beden elbisesinden sıyrılıp rûhun derinliğine nüfûz ederek nefsânî ihtiraslardan kurtulmaya çalışmaktır.

    Mekke-i Mükerreme; vatan, renk, kılık-kıyâfet gibi mefhumların ortadan kalkıp İslâm kardeşliği altında bütün mü’minlerin tek bir millet olduğu gerçeğinin tecellîgâhıdır. Orada âmir, memur, garip, zengin, fakir, câhil, âlim, pâdişah, tebaa hep bir arada, aynı elbiseler içinde, aynı meydanda ve aynı saftadır. O mübârek belde, emniyet, huzur ve muhabbet kucağı, gönülleri bereket ve rahmetle dolduran peygamberler