• 64 syf.
    İlhan Arsel’le cahiliye dönemine gidip dönem hakkında yanlış fikir sahibi olabilmek için çok ideal bir kitap. Alternatif tarih arıyorsanız el kitabınız olabilir. Birkaç iddiayı örnek olarak vereceğim.

    İlhan diyor ki, kız çocuklarını gömmek yaygın değildi kız çocuklarının doğuşunu talihsiz saymak gelenekte yoktu. Dakika bir gol bir. Evet her evde görülecek kadar yaygın değildi. Her çocuk gömülmüyordu. Kaç kişi gömüldüğüne dair sayı vermek mümkün değil fakat 7-8 kabilede uygulandığına dair bilgiler kitaplarda aktarılıyor. Kız çocuklarının doğuşunu gerçekten talihsiz sayıyorlardı. Bu konuda sayısız rivayet var fakat alternatif tarih oluşturmak için tamamını yok saymak lazım tabi.

    İlhan diyor ki, cahiliye Arapları İslam’ı kabul edenlerden çok daha olgun çok daha yardımsever kimselerdi. Çok olgunlardı tabi o yüzden kan davalarıyla uğraşıyorlardı sürekli. Yardımseverliğe verilecek bir iki örneği de var kitapta. Yekpare olarak vahşet devri olarak görünmüyor zaten. Peygamber sonradan müslümanlara şöyle sesleniyordu: “Ey Sâib! Câhiliyye çağında yaptığın faziletli şeylere İslâm devrinde de devam et; misafiri ağırla; yetime ikram et ve komşuna iyi davran!” Yine “İnsanların câhiliyye devrinde hayırlı olanları İslâm devrinde de hayırlıdır” buyurması da câhiliyye döneminde hayırlı amellerde bulunan insanların var olduğunu göstermektedir. Ancak bunları cahiliyye zamanında yapmalarının sebebi kibir, övünme, kabilelerini yüceltmektir. Zaten cahiliyye denmesinin sebeplerinden biri de budur. Bir de peygamberlikten önce Hz.Muhammed’in Hilfü’l – Fudul adlı grupta olduğu biliniyor. Bu grubun amacı ne peki? Toplumda haksızlığa uğrayan insanların, zulüm görenlerin hakkını aramasına yardım etmek. Mekke’de çatışmaların yaygın olduğunu gösteren bir örnektir bu. Ayrıca her gelene de yardım edilmiyordu. Bazen mazlumun kabilesi sebebiyle bundan kaçınılabiliyordu. Bu yardımseverlik İslam’dan sonra kat kat artmıştır. Hatta sadece kendi coğrafyalarında değil başka ülkelerde zulüm gören insanlar varsa ve yardıma muhtaçsalar İslam devleti gidip savaş yapabiliyordu. Alternatif değil gerçek tarih okunursa görülür. Zekattan fakirlere yoksullara güçsüzlere fon ayırmak da buna örnektir. Ayrıca köleler kurtulsun diye zekattan para ayırmak bile gerekiyordu. Cahiliye devrinde bu durumun kat sayısı 1 ise dinden sonra 5 olmuştur. Bu konuda kimin kitabını okursanız okuyun ittifak olması gerekir. Şu ana kadar kimseden aksi bir yorum görmedim. Ayrıca Hilfü’l – Fudul cemiyetinin uygulamaları kaldırılmayıp peygamber döneminde de devam etmiştir. Rivayetler arasında bu cemiyetin uygulamalarından yararlanıp peygamber vesilesiyle zalimlerden hakkını alan kişiler olduğu anlatılıyor. İncelenirse görülür. Neyse. Bir iki yararlı yardımsever uygulamayı gösterip tüm toplumda bu vardı imajı veriyor yazar fakat öyle değildir. Ayrıca din bu sınırlı sayıda örneklerle verdiği yardımsever uygulamaları parası belli bir noktaya ulaşmış herkes için zorunlu hale getiriyor. Zekat uygulaması buna misal verilebilir. Ayrıca kurban ibadeti yine buna örnek verilebilir. Bunlar zorunlu olmasa parası yeten 100 kişiden en fazla 10 kişinin içinden bunu yapmak gelir ama zorunlu olunca herkes yapmakla mükellef. Bir de İslam’la birlikte yukarıda zikredilen yardımseverliklerden hangisi eksilmiştir? Peygamberin yaşamı eksildiğini değil tüm topluma yayıldığını gösteriyor. Zaten cahiliyede olup da İslam’dan sonra kaldırılan yardımsever uygulamalara yazar da herhangi bir örnek vermemiş.

    Cahiliye diğer inançlara saygılıdır diyor. Dehrilere karşı hoşgörülü davranmışlardır, diyor. Dehriler azınlık bile denemeyecek kadar az sayıda olduklarından olabilir mi? Arapları tehtid edecek kadar varlıklarını göstermemelerinden olabilir mi? Köle, cariye, zayıf, güçlü her tabakadan insan onların dinini araştırmaya merak duymuşlar mı? Araplar o kadar hoşgörülüydü ki köle ve cariyeler inanıyor diye işkencelere başladılar evet.
    Arsel, çıplak tavaftaki sınıf ayrımından bahsediyor. Çıplak tavafta alt sınıflardaki kişilerin tavaf sırasında giyilebilecek iyi bir kıyafeti olmadığı için tavaf sonrası manevi anlamda temizlenme amacıyla üstlerinden attıklarını böylece çıplak kaldıklarını söylüyor. Az önce hoşgörüsünden bahsettiği Cahiliye Araplarının kadın çıplak tavaf yaparken nasıl saldırgan bakışlarla dikizlediğini ve tavaftaki kadınların onlara lanet okuduğunu anlatmış. Çelişki diz boyu. Neyse. Muhammed bu uygulamaya peygamberlikten 19 yıl geçmesine rağmen ses çıkarmamıştır diyor. Hicretten 9 yıl sonra yasaklamış diyor. Şaka gibi ama Medine’ye geçmesiyle beraber Mekke’deki kuralları değiştirebilme imkanı elde ettiğini sanan bir mantık yatıyor bunun altında. Zaten Mekke’de ve Kabe’de tek başına hüküm sahibi olduğu anda da bunu yasaklamıştır. Zaten yasaklayan cümle de aşağı yukarı şöyle: Müşrikler artık burada hac yapamayacak, çıplak tavaf da bundan sonra yasaklandı. Bundan önce nasıl yasaklayabilirdi sayın filozof? Mantıklı bir eleştiri mi bu? “Yav ben Medine’deyim ama Kabe’de çıplak tavaf yapmanızı yasaklıyorum.” demeliydi sanırım. Cahiliyye yazarının durum analizi yapabilme kuvveti ve yeteneği görülüyor burada.Her zamanki gibi iddialarına kılıf bulmak için yalan söyleme yoluna gidiyor sonra. Zeynep Zeyd’i Muhammed kendisine aşık oldu diye boşadı, diyor. Kaynaklar başından beri Zeynep’in evlilikten şikayetçi olduğunu söylüyordu zaten. Bir de Muhammed Hatice ile evli olduğu için Zeynep’le evlenmedi yoksa yıllar önce aklındaydı diye bir sallama yapıyor. Halbuki Hz.Hatice Mekke’de ölmüş Zeyd ve Zeynep ise Medine’de evlenmiştir. Aklında olsa aradaki boşlukta zaten evlenirdi ama evlendirmiş. Önce meseleyi istediği gibi tahrif edip sonra yorumlar yapması sık uyguladığı bir yöntem. Başka kitapta da bir konuda yorumlar yapmadan önce şöyle yazmıştı: “Selman-ı Farisi, İran asıllı Hristiyan bir köle olarak Arapların eline geçmiş ve Hatice tarafından alınıp Muhammed’e hediye edilmiştir.” Selman’ın hicretten sonra Müslüman olması dışında sorun yok. Yalanlara devam.

    Daha sonra şigar nikahı gibi bir uygulamanın cahiliyede olup peygamber döneminde aynen devam ettiğini savunmuş. Cumhurun görüşüne göre bu yasaklanmıştır, haramdır. Sadece Hanefi mekruh görmüştür mehir verilirse sahih olabileceğini söylemiştir. Çoğunluğun görüşü mehir verilse bile haramdır peygamber kesinlikle yasaklamıştır yönündedir. İlhan Arsel cahili bir yandan İslam’a göre çok daha ahlaki bir yaşam sürdüğünü iddia ediyor cahiliyenin. Bir yandan da böyle çoğunluğun kabul etmediği örnekler verip işte ahlaki olmayan uygulama devam etmiş diyor. Nerden baksan tutarsızlık nerden baksan ahmakça. Ayrıca cahiliyede uygulanıp da yasaklanan nikah çeşitlerini okuyunca Arsel’in bu konuda söz söylemeye utanması gerekir ki bunu yaptığını sanmıyorum. Utanma var mı onu da bilmiyorum. Henüz görmedim. Bu arada birden fazla yerde diline doladığı hülle cahiliyede de vardı diyen yazarlar gördüm makalelerde. Üzerine kitap yazdığın konuda yeterince okuma yapmazsan böyle oluyor işte. Bir de muta nikahı kaldırılmamıştır diyor. Dinsiz bir Şii ilk defa görüyorum :D

    Araplar kız çocuklarına sahip olmaktan utanç değil gurur duyarlardı, diyor. Gömme olayı abartılmıştır ve çok azdır diyor. Araplar hatta kızlara erkeklerden daha çok önem verirdi diyor... Kızları kutsal nitelikli varlıklar olarak nitelerlerdi diyor. Bu konuda verdiği ayetlerden biri İsra 40 mesela. Evirip çevirip ekranı tersten tutsan, kuranı tersten okusan, sadece siyer ya da tarih okusan ve bunların hepsini amuda kalkarak okusan burada anlatılanın ne olduğunu anlarsın. Müşrikler Allah’a, “erkek çocukları bizim kız çocukları Allah’ın” demişler ki bu ayet inmiş. Herhangi bir yorum farkı bile görmedim. Burada hemen hemen tüm tefsirlerde daha değerli olan erkek çocukları bizim değersiz olan kız çocukları Allah’ın manası çıkarılmıştır. Ama herhangi bir ilmi birikimi olmayan; Arapça bilmeyen, İslam hukuku bilmeyen, usul bilmeyen İlhan Arsel tefsirinde bu söylenebilir tabi. Ama sık yaptığı gibi kendisi bilmediği için fikir babası Turan Dursun’a başvursa ve Zuhruf 16’yı “ O (Tanrı), yarattıkları arasından “kız”ları kendisine aldı da “oğlan”ları size mi beğenip ayırdı.” şeklinde çevirdiğini görse, bu tarz benzer ayetleri "İslam öncesi Araplarda, beğenilen erkek çocuklardır, beğenilmeyenlerse
    kız çocuklar..." şeklinde bir anlatımla verdiğini görse Arapların burada kızları istemediğini anlardı fakat ilim yoksunu olduğu için yanlış anlamış ya da gerçeği bilmesine rağmen isteyerek tahrif ederek saçma sapan bir dayanak yapmış kendine. Kendisinin iddialarını Turan Dursun’un kitaplarından bile kaçıncı defa reddettiğimi hatırlamıyorum. Kendisi bilmiyor fakat herkesi cahil görüyor. Bir de bu ayete takla attırmasını Şeriat ve Kadın kitabında reddediyor. Şaka gibi ama ikisi aynı kafanın ürünü:

    “Demek erkekler sizin için, dişiler Allah'ın mı? Doğrusu âhirete inanmayanlar, meleklere dişi adını takarlar... Oysa onların bu hususta bir bilgileri yoktur, sadece sanıya uyarlar...” (53 Necm 21,27,28).
    Bu satırlardan anlaşılacağı gibi Muhammed, melekleri dişi sayanlara çatmakta ve Tanrı'nın ağzıyla onları paylamaktadır. Özellikle Arapların erkek çocukları kendilerine alıkoyup tercih etmelerini ve buna karşılık kız çocukları Allah'ın melekleri şeklinde göstermelerini hakâret bilip onlara karşı şöyle bağırmaktadır:
    'Kendilerine istedikleri erkek çocukları alıp kızları da Allah’a mal ediyorlar. (Tanrı) bundan münezzehtir... Aralarından birine bir kızı olduğu müjdelendiği zaman içi gamla dolarak yüzü simsiyah kesilir... Kendisine verilen kötü müjde yüzünden, halktan gizlenmeye çalışır, onu utana utana tutsun mu, yoksa toprağa mı gömsün... "(16 Nahl 57-59). Daha başka bir deyimle Tanrı Muhammed'in bildirmesine göre, Arap bedevisine karşı: "Sen kız çocuğundan utanıyorsun ama, utandığın bir şeyi bana yakıştırıyorsun; senin utandığın bir şeyi benim değerlendirdiğimi sanıyorsun. Hayır, biz melekleri kızlardan, dişilerden, yaratmayız" şeklinde konuşmuştur.

    Bu cümlelerden sonra aşağıdaki paragrafta değineceğim konu sebebiyle başka yorumlar yapıp Arapların kızları değerli gördüğünü iddia ediyor fakat böyle yaparken yukarıdaki ayete de kendince tefsir yapıp peygamberin, onların kızlardan utandığını dile getirdiğini söylemiş oluyor. Farklı bir yorum bile yok bu konuda. Tefsirlere bakılabilir. Yani peygamberi konuşturarak yaptığı saçma sapan yorumlardan anlaşıldığına göre ayet açık ve burada diğer kitabın yazarı İlhan Arsel bu kitabın yazarı İlhan Arsel’e reddiye yapıp "ayet öyle değil Araplar kızları değersiz gördüğü için onları Allah’a, erkekleri kendilerine mal ediyorlar" diyor bir nevi. Diğer kitabın yazarına bu kitabın yazarını eleştirdiği için teşekkür ederim. Kitabın en aykırı iddiasını hiç kimseye bırakmadan yine kendisi reddeden adam gibi adam :D

    Kızlara önem verildiğini göstermek amacıyla dayandığı noktalardan biri de lat, menat ve uzza putlarının yani bu dişi putların Arapların en kutsal gördüğü putlar olduğu düşüncesidir. Oysa bu putlar ikinci derecede putlardır ve önlerinde Hübel putu olduğu, bunun da Kabe’nin en büyük ve en önemli putu olduğu söylenir. Putların Araplardaki önemi hakkında özel bir okuma yapmadım fakat Hübel putunun Baal putundan geldiği iddiasını gördüm çalışmalardan birinde. İnternette ise Hübel olan dönüşümlü haldeki kelimenin başındaki hu ekinin Arapça'daki hu zamirine yani eril zamire ait olduğu iddiası var ki hu erkekler için kullanılıyor gerçekten Arapça'da. Eğer doğruysa bu da erkeklere daha çok önem verildiğini mi kanıtlıyor yani? Ayrıca birçok put arasında örnek verdiği bu üç putun isimlerini Araplar kendi oğullarına vermiştir. Kızlarına daha çok değer veren toplum çocuklarının ismini Abduluzza ve Abdulmenat koyar mı? Bu isimlerin anlamı Uzza’nın kulu, Menat’ın kulu şeklindedir. Ayrıca erkek çocuğu doğurduğunda gurur duyma, kız çocuğu doğurduğunda utanç duyma anlatısı yaygın bir şekilde hemen her kitapta yer alıyor. Böyle kendi kendini reddeden açıklamalara gerek yok. İlhan Arsel iddiasının saçma olduğunu bilmesine rağmen kitaplarında yer vermeye çekinmeyen biridir. Öyle saçma yorumlar var ki okuyan kişi umarım bunu bilinçli olarak yazmamıştır der. Bir de aşağıda vereceğim kitap benzer konu işlemiş ve bilimsiz Arsel’den daha tutarlı bir tarih sahnesi ortaya koymuş. Mesela orada böyle yorumların aksine melekler hakkındaki telakkilerinin kız çocuklarının gömülmesi olayını kolaylaştırdığı anlatılmakta. “Onların, meleklerin Allah’ın kızları olduğuna ve küçük yaşta öldürülen kızların da meleklere katılacağına inanmaları da kız çocuklarını gömme nedenleri arasında sayılmaktadır” diyor. Mesela Kurtubi'nin tefsirinde de yukarıdaki cümleleri destekleyen şu cümleler var:

    Bir de onlar kızları Allah'a isnad ederler. Hâşâ! O, münezzehtir. Halbuki candan arzuladıklarını da kendileri için isterler.
    "Bir de onlar kızları Allah'a isnad ederler.” Bu âyet, Huzaalılar ile Kinânelîler hakkında İnmiştir ki, onlar meleklerin Allah'ın kızları olduğunu iddia ediyorlar ve (kız çocuklarını öldürerek) kızları kızlara gönderin, derlerdi. (Nahl 57 ayetinin tefsiri)

    Bu Nahl 57 ayeti Arsel'in yukarıda kendince tefsir ettiği ayet. Bu ayet sebebiyle Araplar melekleri Allah'ın kızları olarak görüyorlar niye kendi kızlarını değersiz görsünler diyor. Fakat doğruluğu yok. Biraz tefsir kitabı karıştırsa tarihi rivayetler üzerinden durumun sebebini anlayabilirmiş. Bir de bu ayetin tercümesi bile Arsel'in kızları daha değerli görüyorlardı argümanını yalanlıyor zaten. Ayet farklı yorumlanmaya müsait olmayan açık cümlelerden oluşuyor. Bir de Arsel'in argümanına onun gözüyle bakalım. O görüyor ki ayetlerde hem Arapların kızlardan utandıkları hem de dişi putlara taptıkları bilgisi var. Öyleyse ilki abartma ya da yalan olmalı diyor. Peki biz birini reddedecek olsak niye Arsel'in yaptığı üzere birincisini reddedelim? Tarih kitaplarında bulunanlar birincisini değil reddetmek aksine doğrular nitelikte. Arsel'in kendisinin iddiasını doğruladığını söylediği ayet yani Arapların meleklere Allah'ın kızları olarak bakışından bahseden ayet bile tarihi rivayetleri göz önüne alınca onun tefsirini yalanlıyor ve o bakışın sebebini açıklıyor. Kendisi de kitabın bir yerinde kızların şu şu sebeplerle öldürüldüğü söyleniyor derken bu bakışı dile getirmişti. Fakat reddetmek için rivayetleri atlayıp işte böyle alternatif yorumlar üretmek lazım o da bunu yapıyor zaten. Bir de bu ayetten 5 ayet ileri gidip Arapların hoşlanmadıkları şeyleri Allah'a nisbet etmelerinden açık bir şekilde yine bahsedildiği ve yorumlarının altının boş olduğu görülebilir. Bu ayetlerin indiği zaman müşrik veya müslüman kimse de çıkıp dememiş "bu nasıl ayet biz kızlarımızı erkek çocuklardan daha çok seviyoruz" diye. Bu kadar ayet ve tarihi rivayet varken büyük oyunu gören sadece Arsel var. Başka kimse görmedim. Turan Dursun bile zamanında Arsel ile mektuplaşırken kardeşim bu da eleştiri olarak yazılır mı diye içinden geçirmiştir bence :D

    Ortada kız çocuklarının öldürülmesi ile ilgili bir iki örnek bulunduğu kabul edilebilir ancak diyor. Oysa bu konuda herhangi bir makale okursanız ondan fazla farklı olay rivayeti aktarıldığını görürsünüz. 10 kişi bunu aktarmışsa kaç kişi yapmıştır kim bilir. Bu rakam bir konu hakkında hüküm verebilmek için çok iyi bir rakamdır ve hiçte az değildir hadis usulculerine göre. En çok bilinen olaylarda bile daha az rivayet yer alabiliyor elimizde. Hadis rivayet edenlere sadece 10 olay aktarılmış demektir bu. Fakat birçok kabile ismi verdiklerine göre daha fazla olduğu muhakkak. Turan Dursun cahiliye hakkındaki şiirin tercümesi öyle olmayabilir dedikten sonra aklı başında hiçbir baba çocuğunu gömmez deyip ideolojik saplantısını yansıtıyordu. Bunların kafa gidip geliyor bazen.
    İlhan Arsel, Arap şairlerinin şiirlerinde kız çocuklarının öldürüldüğüne dair bir şey yok diyor. Cahiliye'de yazılmış bir şiir var mı bilmiyorum fakat cahiliye görmüş kişilerin konu hakkındaki rivayetleri hiçte az değil ve herhangi bir şiire ihtiyacımız da yok bence. Ama yazar en azından Turan Dursun okusa cahiliye devrini yaşayan sahabeleri gören Ferezdak isimli şairin cahiliyeyi anlatan bir şiiri olduğuna rastlayabilirdi. Gerçi Dursun da şiir şaire ait olmayabilir, çevirisi böyle olmayabilir diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışsa da cümlenin çevirisi en çok kullanılan sözlüklerinden biri olan Lisanü’l Arab sözlüğüne dayanmaktadır. Turan yalanlamaya çalışsa da buna kendisinin bile inandığını sanmıyorum o yüzden Dursun 2 Arsel 0 maç devam ediyor. Bir de Arsel Şeriat ve Kadın kitabında Ferezdak’ın babasının kız çocuklarını kurtardığı bilgisini de veriyordu. Fakat iddiasını desteklemeyeceği için sayı vermekten kaçınmıştı. Onun veremediği sayıyı ben vereyim. Dia'nın Mev'ude maddesinde Ferezdak'ın babasının tam 360 çocuğu bu şekilde alıp kurtararak geçimlerini sağlayıp büyüttüğüne dair rivayet var. Dayanamadım bir bilgi daha veriyorum. İlhan Arsel cahiliye kadının durumu İslam'dan öncesinde daha iyiydi bunun için şu, şu kitaplara bakın demişti Şeriat ve Kadın isimli kitabında. O eserlerin yazarları Ebul Ferec, İsfahani, İbnü'l Esir gibi kişilerdir. Mesela bu konuda yazılmış makalelerde bu isimler geçiyor. Ebu'l Ferec'ten aktarılan rivayette yukarıdaki adam Ferezdak'ın dedesi olarak geçiyor ve kurtardığı kişi sayısı 280 olarak verilmiş. Diğer bir verdiği kaynak olan İbnü'l Esir'in kitabında ise sadece kız çocukları değil erkek çocukların da öldürüldüğü bilgisi var. Aşağıda vereceğim kitabın kaynaklarından biri de zaten İbnü'l Esir'dir. Bu konuyu ele alan makaleleri inceleyip verdikleri kaynakçalara göz atarsanız bu bilgiler ve hangi yazarlardan alındıkları görülüyor. Arsel bu kitapları iddiasına kaynak göstermesine rağmen 1-2 defa bu gömülme olayı gerçekleşmiş diyebiliyor yine de. Neyse yani diyorlar ki Ferezdak'ın dedesi(ya da babası) bu kadar kişiyi özgürleştirmiş ancak oğlunun şiirlerindeki ifadeler bundan bahsetmiyor olabilir. Adamın yaşamında bu bilgi varsa şiirlerindeki cümleler ondan bahsetmemiş olabilir demek çok zor. Bu iki saplantılı yazar sürekli birbirlerinin iddialarını yalanlıyor. Ya da kendi iddialarını başka kitaplarında yalanlıyor. Aydın olmuş ama aydınlanamamışlar. Bir de zaten her kız gömülüyor demek yanlıştır. Öyle olsa ortada nesil kalmazdı. Fakat nadiren demek de doğru değil. İlhan Arsel bir yandan bu konuda bir iki olay görülse de deyip çok nadir sayıyor bir yandan da İslam öncesinde de bunu yasaklayan bir kavim vardı diyor. Bu bir çelişkidir. Münferit bir iki olaysa zaten bunun için yasaklamaya gidilip genel bir kural alınmaz. Bir de İslam'dan önce tümden yasaklanmış olsaydı elimizde Müslüman olduktan sonra pişmanlıklarını anlatan kişilerin rivayetleri olmazdı. Ayrıca Arsel islam öncesinde bunu yasaklayan bir kavim zikrederken kaynaklarda bunu uygulayan 7-8 kabile ismi zikredilir. İlhan Arsel gibi saplantılı biri değilseniz böyle ucuz yöntemlerle yalanlama yoluna gitmezsiniz. Bir de az olması yasaklanmayacağı anlamına mı geliyor? Din üvey annesiyle evlenen Araplara bu konuda yasak getirmiştir ama yapan azdır. 7-8 nikah çeşidi daha var bunun dışında. O toplumda her kabilede bunları biraz uygulayanlar varsa bile bu sadece görülen aşağılık uygulamaların yükseltilmesi ve kadınların mevkilerini artırmasına örnektir ki bizim elimize ulaştığına göre 5 kişinin ismi geçiyor bunu yaptığına dair. İlhan’ın sık kullandığı kitaplardan birinde aktarılıyor bu isimler. Araştırılsa diğer kaynaklarda da anlatıldığı da görülebilir muhtemelen. Dia’da da buna değinilmiş. Yaygın değil fakat hiç görülmeyen bir şey de değil. Ayrıca saplantılı yazarımız bunlara rağmen cahiliye insanını utanmadan ve galiba buna inanarak ahlaklı görmüştür. İşte cesaret işte feraset işte fedakarlık işte mertlik işte adam gibi adamlık :D İlhan Arsel bu konuda aktarılanları “güya böyle olmuş” diyerek yalanlıyor fakat kitapları tek bir rivayete dayanıp onu kesin gerçek olarak sunduğu hikayelerle dolu. Usul bilmeyen, hadis bilmeyen, tefsir bilmeyen, tarih bilmeyen, hukuk bilmeyen ama buna rağmen kendi düşüncelerini herkesinkinden üstün tutan bir adam için fazla iddialı yaklaşımlar bunlar.

    İlhan Arsel sallamalara devam ederek kız çocuklarını öldürmenin yasaklanmasının ancak Mekke'nin fethi sırasında, mümtehine 12 ayetinin inmesiyle birlikte gerçekleştiğini söylüyor. Evet bu ayet o zaman inmişti fakat bu konudaki yasak çok daha önce zaten gelmişti. Fakat o diyor ki Muhammed peygamber olduktan sonra 19 yıl buna bir şey dememiş ancak ölmeden önce yasaklamış. Halbuki akla gelen ilk örneklerden biri daha birinci akabe biatındaydı. Bunun böyle olduğunun kanıtı operatör profesör her şeyin bilirkişisi sayın doktor İlhan Arsel'in Şeriat ve Kadın kitabında kaynağıyla beraber geçiyor:
    Birinci Akabe biati diye bir biat vardır ki,"Muhammed'in el-Akabe'de Ansardan 12 kişiyle buluşması ile oluşmuştur. İslâm'da buna "Kadınlar biati" adı verilir.
    Bu adın verilmesi, biat'ın kadınlar tarafından yapılmış olmasından değil, fakat savaş
    farzedilmeden önce yapılmış olmasındandır. Ibn Hümey'in belirttiğine göre, bu biat'a
    katılanlar Tanrı'ya hiçbir şey ortak katmamak, iftira etmemek, hırsızlık yapmamak ve
    zinada bulunmamak, çocuklarını öldürmemek için biat etmişler, Muhammed de onlara cennetleri va'd etmiştir. Bu konuda bk. Taberî, age, (1966), II, 178 ve d. Ayrıca
    bk. Sahih-i..., IV, 411-2; v e X, 31?-6, ve XI, 198.


    Görüldüğü üzere gelen kişilere çocuklarınızı öldürmeyin diyerek şart koşmuş. Hatta daha az da olsa erkek çocuklarını da öldürenler vardı ki çocuklar olarak geçmiş. İlhan Arsel’in diğer kitabındaki yorumlara göre Kuran'da çocuklarınızı öldürmeyin diye bahsedilirken kız çocuklara dikkat çekilmiş. Ben diğer kitaptaki İlhan Arsel’in yalancısıyım valla. Ancak diğer kitaptaki İlhan Arsel de haksız. Peygambere gelen bir kadın dört erkek evladını öldürdüğünü anlatmıştı. İlhan Arsel kadınların değil sadece erkeklerin bu uygulamaya gittiğini söylüyor fakat elimizde kadınlardan da bunu yapanlar olduğunu söyleyen veriler var. Yine işkembeden sallama çıkarımı yapmış. Bu yüzden çocuklar diye kast edilen kız ve erkek çocuklar ama daha çok kız çocuklardır. Neyse. Bu biat 621 yılındaydı. Bu alıntı bu kitaptaki İlhan Arsel’in sallamasından çok daha önce ve peygamber daha Mekke'deyken yasaklandığını gösteriyor. Bu örnek benim aklıma gelen en erken tarihli örnek. Daha da önce gerçekleşmiş olduğu muhakkak. Neyse. Öteki kitabın yazarı İlhan Arsel'e bu kitabın yazarını aydınlattığı için teşekkür ederim. Bir de sahabeler arasında Müslüman olduktan sonra bunu uygulamaya devam eden tek bir kişi gösteremez İlhan Arsel ve bu da erken dönemlerde ortadan kalktığını gösteriyor zaten. Eğer 19 yıl daha hiçbir şey dememiş olsaydı devam eden dönemde bunların uygulamaları da bize aktarılırdı. Bunun yerine aktarılan şeyler sadece Müslüman olduktan sonra cahiliye uygulamalarından dolayı pişmanlıklarını dile getiren kişilerin rivayetleridir ki az değildir. Bu iddia da öncekiler gibi sallamadan ibarettir. Yauw bunlara aydın diyorlar bir de. Doğrusunu bilmesine rağmen yalan söylüyor işte görüldüğü gibi. Cahiliye döneminde böyle bir uygulamaya ceza verilmediği de aktarılan bilgiler arasında. Kimse yaptıklarından ötürü bu kişileri kınamıyor bile. Ama 1400 yıl sonra birisi cahiliyenin daha ahlaklı olduğunu iddia edebiliyor. Saplantı işte.

    “Her ne kadar Muhammed Mekke’deyken Kureyşlilerin kendilerine saldırı siyaseti izlediklerini ve bu yüzden Medine’ye hicret zorunda kaldığını söylerse de gerçek bu olmaktan uzaktır. Çünkü Kureyşliler çeşitli din ve inançlara karşı hoşgörülü kimselerdi.” Yanlış okumadınız böyle bir cümle var kitapta. İdeolojik körlük bu hale getiriyor işte insanları. Elde onlarca kaynak varken bunu iddia edebilmek ben kitaplarımda bilimden ve akıldan bahsediyorum ama kendim bunlardan çok uzağım demektir. Bunları dedikten sonra Kureyşlilerin en çok ticarete önem verdiklerinden vs bahsediyor. Zaten dine inanmama sebeplerinin en önemli nedenlerinden biri de bu para babalığıydı. Diyor ki ilk başlarda Muhammed’e de hoşgörü vardı kimse bir şey demiyordu. O kadar hoşgörülü olunsa davetin ilk üç yılı gizlice olmazdı. Zaten peygamber ilk defa tanıdıklar arasında yemek verip açıklama yaptığında daha bizzat amcasının eline taş alıp ona fırlattığı da yazıyor kitaplarda. Sallıyor yine Arsel. Bir de Ebu Talib’in peygamberi koruduğu dönemde o ilahlarına sataşsa da Kureyşliler ona saldırmayıp hoşgörü göstermiştir diyor. O koruma olduğu için bir süre saldırmadıklarını bilmeyen yoktur ama neyse. Hadi ona saldırmıyorlar hoşgörüsünden. Hadi o putlarına sataşıyor ama onlar sabrediyorlar. Diğer inanan insanlara saldırmalarını nasıl açıklıyor dersiniz Arsel? Korumasız kölelere inandıkları için saldırmalarını nasıl açıklıyor? Açıklamıyor çünkü açıklaması yok.

    Arsel, şeytan ayetleri masalını anlattıktan sonra Kureyşliler aralarından Müslüman olanlara bile fazla düşmanlık göstermemişlerdir diyor. Bunun koca bir yalan olduğunu herkes biliyor tabi ama buna da Hz.Ömer'in Müslüman oluşunda Kureyşlilerin hoşgörü gösterdiklerini kanıt olarak sunmuş. Halbuki yalandır. İlhan Arsel'in cümleleri şöyle:
    "Gerçekten Ömer Müslüman olunca Kureyşlilerden bazıları kendileriyle kavga etmek ister. Olaya tanık olan Kureyş ulularından biri onlara 'Nedir bu hal?' diye çıkışır. Onlardan 'Ömer dinini terk etti biz de ona hesap soruyoruz' diye yanıt alınca şöyle der: Ne? Bir adam kendine bir din seçmiş ise bundan size ne?" Oysaki aynı Ömer Müslümanlığı seçtiği andan itibaren Muhammed'in getirdiği hoşgörüsüzlük geleneğine sarılmış olarak sırf babası kendine "Ey oğlum, neden atalarının dinini terk ettin?" dedi diye kendi öz babasının kellesini kesmiştir."

    Burada son iddiaya dair kaynağı nedir bilmiyorum doğru olma ihtimali çok düşük. Zaten babasına dair pek bilgi bulunmuyor elimizde. En azından ben görmedim. Bildiğimiz şeyler ise babasının o dönem müslüman olanlara eziyet ettiğini anlatan rivayetler. Öyle müslüman olan birine hoşgörüyle yaklaşıp niye terk ettin diye soracak bir karaktere sahip olduğu anlatılmıyor. Zeyd b. Amr'a Müslüman olduğu için yaptıkları anlatılıyor bunun aksine. Hoşgörüden çok duruma sinirlenmiştir bence ama kesin bir şey söylemek zor. Kaynaklar sınırlı ve ben Arsel'in kitaptaki kaynağını görmedim kitabı okumak yerine Youtube'den dinlemeyi tercih ettiğim için.

    Arsel'in ilk cümlelerindeki algıya bakalım bir de: "Gerçekten Ömer müslüman olunca Kureyşlilerden bazıları kendileriyle kavga etmek ister." Kavga etmek sadece bir istek olarak geçmiyor rivayetlerde. Bunun aksine Kureyşlilerin, din değiştirdiğini öğrenince hemen ona saldırdıkları anlatılıyor. "Olaya tanık olan Kureyş ulularından biri onlara 'Nedir bu hal?' diye çıkışır. Onlardan 'Ömer dinini terk etti biz de ona hesap soruyoruz' diye yanıt alınca şöyle der: 'Ne? Bir adam kendine bir din seçmiş ise bundan size ne?'
    Bu cümleler sonrası ikinci iddiaya geçiyor Arsel ama bunu yaparken de Kureyşlilerin bu cümleler sonrası kavgadan vazgeçtikleri algısını bırakıyor. "Gördüğünüz gibi Kureyşliler ona nasıl hoşgörülü davranmış ama bakın müslüman olan Ömer babasına ne yapmış?" demek istiyor. Ama öyle değil. Bu bahsettiği yaşlı adam olaya hemen o anda tanık olup dahil olmuyor bu kavgadan çok daha sonra oraya gelip araya girdiği yazıyor rivayette. İlhan Arsel okuduğu rivayetin detaylarını değiştirerek farklı bir şekle sokup yalan söylüyor. Rivayet aynen şöyle:

    îbn-i İshâk dedi ki : Abdullah b. Ömer’in âzâdlısı Nâfi, İbn-i
    Ömer’den naklen haber verdi ki o şöyle dedi:
    Babam Ömer müslüman olduğu zaman Kureyş’ten haberleri iyi
    anlatan kim var, diye sordu. Ona denildi ki : Cemil b. Mamer el-Cumahi var. Bunun üzerine babam onun yanına gitti. Ben de onun peşine gittim. Gittikten sonra ey Cemil, müslüman olduğumu ve Muhammed'in dinine girdiğimi biliyor musun? dedi. Allah'a and olsun Cemil haberi alır almaz cübbesini kaldırıp gitmeğe başladı. Ömer de onun peşine gitti. Ben de babamın peşine düştüm . Nihâyet mescidin kapısının önüne geldiği zaman en yüksek sesiyle onlar Kâbe’nin etrafında meclislerinde bulunmakta iken şöyle bağırdı: Ey Kureyş agâh olunuz ki Ömer b. el-Hattâb dininden başka bir dine çıkmıştır. Ömer onun ardından, yalan söylüyor, ben yalnız müslüman oldum ve şehâdet ettim ki, Allah’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur ve Muhammed onun kuludur ve Resûlüdür, der demez onun üzerine atıldılar ve onunla çarpıştılar. Nihâyet güneş zeval vaktine yaklaştı. Ömer yoruldu ve oturdu. Onlar başında dikildiler. O ise şöyle diyordu:
    Aklınıza geleni yapınız. Allah’a yemin ederim ki, şâyet biz üçyüz adam olsaydık Mekke’yi ya sizin için terkederdik. Veya siz bizim için terkederdiniz. Onlar o durumda iken Kureyş’ten bir yaşlı geldi. Üzerinde yemeni bir cübbe ve renklerle nakışlı bir gömlek bulunmaktaydı. Nihâyet yanlarında durdu ve şöyle dedi:Nedir bu haliniz? Dediler ki, Ömer dininden çıkmış. Dedi ki: "Bırakın! Adam kendine bir yol seçmiş size ne? Beni Adiyy b.
    Kâb’in bu adamlarını size teslim edeceklerini, onu yardımsız bırakacaklarını mı zan ediyorsunuz? Adamı bırakın gitsin." Allah'a and olsun, sanki onlar bir elbise idi de onun üzerinden soyuldular. Ben, Medine’ye hicret ettikten sonra babama dedim ki :Ey babacığım, Mekke’de müslüman olduğun zaman kavmin seninle savaşırken onları senden men eden adam kim idi? Dedi ki : Ey oğulcuğum , o As b. Vâil es-Sehm i’ idi. (İbn Hişam'ın Siyer'inden)

    Hani Kureyşliler aralarından Müslüman olanlara dahi fazla düşmanlık göstermemişlerdi? Daha ne kadar göstermeleri gerekiyor acaba yazara sormak lazım. Arsel cümleleri öyle algı yapılacak şekilde kuruyor ki sanırsın hiç kavga etmediler, Kureyşliler hiç saldırmadılar. Bu cümleleri kaynak göstererek yazıyor bir de kitaba. Yani sorarsanız Arsel kaynaklara dayanıyor derler. Kaynaklar konuşmuyor sonuçta, konuşturuluyor. Ayrıca okuyucu bakmayacak nasılsa, yaz yazabildiğini kardeşim! Rivayetleri ve olayları küçük detaylarla öyle ince ince tahrif ediyor ki şaşıp kalıyorum bazen. Başka kitaplarında da birçok defa bunu yaptığına denk geldiğim için yanlışlıkla yapılan bir hata olarak görmüyorum artık böyle detayları. Yani elindeki rivayet Kureyşlilerin hoşgörüsünden hiçbir şekilde bahsetmiyor aksine saldırganlıklarını anlatıyor ama Arsel kitabında bu olayı onların hoşgörüsü olarak sunuyor. Kavgadan sonra gelen adamın son iki cümlesi de biraz fikir özgürlüğü biraz da kabilecilik anlayışına dayanıyor. Burada hoşgörüden söz edilebilecekse sadece o adama ait. Kureyşlilerin genel tavrıyla bu hoşgörünün ilgisi yok. Çoktan saldırı gerçekleşmiş ve adam kabile anlayışından ötürü Hz. Ömer'i korumasa kavga belki de devam edebilirmiş. Çünkü adam Hz.Ömer'in kabilesine mensup bir kişi. Benî Adî b. Kâ‘b, Kureyş kabilelerinin bir koludur. O dönemlerde kabilecilik öyle önemli ki sırf aynı kabileden olmaları sebebiyle bile adam olaya müdahale etmiş olabilir. Mesela benzer şekilde Hz. Ebubekir Kabe civarına gidip insanları dine davet ettiğinde kötü bir şekilde dayak yediği anlatılır. Etrafta kavgaya şahit olan bir sürü adam varken neden sadece Teymoğulları mensupları onu baygınken kurtarıp eğer o ölürse biz de Hz. Ebubekir'i öldüresiye döven Utbe b. Rabia'yı öldürürüz dediler? Hz. Ebubekir'in Teymoğullarından olmasıyla bir alakası olabilir mi? Bence olabilir. Arsel de bu kitapta olayı doğru anlatıp yaşlı adamla Hz. Ömer'in aynı kabileden olduklarını söylese veya adamın son iki cümlesini aktarsa cümlelerini Kureyşlilerin hoşgörü anlayışları üzerine kuramayacak ama bilerek bunu gizliyor. Bir rivayete göre de kurtaran kişi sadece aynı kabileden değil bir de Hz.Ömer'in dayısıdır. Akrabalık ilişkisinden ötürü de müdahale etmiş olabilir. İbn İshak'ın kitabındaki rivayete göre ise o yaşlı adamın son sözleri, “.......Ne olmuş yani! Adamın biri kendisi için bir tercihte bulunmuşsa onu öldürecek misiniz? Sonra Adiyyoğulları onu size böyle bırakır mı zannedersiniz? Bırakın adamı istediği gibi davransın.” olmuş. Yani hoşgörü varsa sadece o adama ait ve olaya müdahale sebebi de tam olarak hoşgörü değil. Biraz da Hz.Ömer'in akrabası veya aynı kabileden olması sebebiyle yani bir şekilde yakını olduğu için böyle davranmış. Kureyşliler de görüldüğü üzere hoşgörüden değil kavga büyümesin diye orayı terk etmiş. Yaşlı adama hak verip Hz.Ömer'in fikir özgürlüğüne saygı duydukları için değil. Yani sözün özü kendine kanıt yapmak için rivayeti ve yaşanan olayları tahrif etmiş yine Arsel. Bu konuda iddiasını desteklemek için verdiği tek bir örnek var onu da yalanlarla süsleyip sunmuş. Arsel'in bir cümleyle geçip doğru aktarmadığı iddiaları böyle uzun uzun açıklamak zorunda kalıyoruz çünkü karşımızda dürüst bir adam yok. İstediği gibi rivayetleri tahrif ederek sunan bir adam var.

    Daha sonra Peygamberden önce hoşgörü içinde yaşıyordu Araplar, diyor. Ciddi ciddi bunu iddia ediyor. Adamlar senede dört ay haram ay olsun savaşmayalım demişler ve hoşgörü içindeydiler evet. Kan davaları vardı ve hoşgörü içindeydiler. Bunu iddia etmek ben Cahiliyye hakkında kitap yazdım ama Eyyamu'l Arab gibi bir kavramdan haberim yok demektir. Muhammed’den önce Araplar diğer inançlardan insanlarla evlenebiliyordu fakat Muhammed buna da engel olmuş Müslüman olmayanlarla evlenme yasağı getirmiştir, diyor. Müşriklerle evlenme yasağı getirdiği doğru. Ama ehli kitapla yasak yok İlhan atmış yine. Bir de Ebu Leheb peygambere baskılarını sürdürürken tebbet suresi inince çocuklarına peygamberin kızlarını boşayın emri vermiş ama yine de sen bilirsin Arsel.

    Mut’a nikahı hakkında “her ne kadar bu usul görünüş itibariyle belli bir süre beraberce yaşamak üzerine antlaşma yapması ve bu sürenin sonunda ayrılması niteliğinde olmakla beraber aslında kadını bir süre için kiralaması demektir.” Bu kitapta bunu derken güya kadınların haklarını korumak için yazdığı Şeriat ve Kadın kitabında bu uygulamayı "Müt'a evlilik sistemi, Islâm'dan önce Arap kadınının özgürlüğünün, bir başka örneğiydi.” Ne kadar da saçma bir düşünce... Ayrıca madem kadının özgürlüğünün örneğiydi senin iddiana göre Muhammed bu nikahı kaldırmadığı için bu özgürlüğü devam ettirmiştir. İki düşünce de sana ait madem o zaman bunu söylemen gerekir ama saplantılı olduğun için söyleyemiyorsun. İlhan kadar kendisiyle çelişen adam zor bulunur.

    Bir de mehir konusu vardır. Uygulamalar çeşit çeşit. Bir kısım insanlar mehri kıza veriyormuş evlenmeden. Bazılarının mehrini ailesi alıp kıza vermiyormuş. Bazıları mehri zorla kızdan alıp kendi yiyormuş. Bazı babalar mehrin üstüne kızına hediye de alabiliyormuş. Buradaki uygulamalardan hangisinin daha yaygın olduğu hakkında fikrim yok fakat hakkı elinden alınan kişilerden bahsediliyor kitaplarda. Bazıları kadınların çoğunluğunun bu mehri alamadığını da söylemiş ama ben iyimser olarak yarı yarıya deyip örnek vereyim. Diyelim ki 100 kişi var 50’si kızın lehine görülen uygulamaları diğer 50’si kızın aleyhine görülen uygulamaları gerçekleştiriyor. Ya da 70-30 bile olabilir. Din gelip o diğer 50’sinin ya da 30’unun haklarını ayetle sabitleyip bunu zorunlu kılarak kadının mehrine dokunmaya yasak getiriyor. Bu açıktır. Kız çocuklarının gömülmesi de böyledir. Boşanma hakkı, miras hakkı uygulamaları da böyledir. Mesela Hz.Hatice soylu bir aileye mensup ve miras alabilmiştir eski eşinden. Fakat alamayan yekun hiçte öyle azınlık değil kitaplarda anlatıldığına göre. Diğer kadınlara nazaran soylu görülen bazı kadınlar farklı haklar elde etmiş ama bu konuda birkaç kişiden başka kimsenin örnek gösterilememesi durumu varken İlhan Arsel kızların gömülmesi olayındaki gibi davranarak bir iki durum dışında bu haklar alınamıyordu demeliydi. Ancak öyle yapmamış tüm kadınlar bu hakları alıyordu diyerek iki farklı durumda iki farklı tavır sergileyerek kendi kendiyle çelişmiştir. İlhan Arsel dürüst bir adam olsaydı herkesin boşama hakkı olduğunu ve miras alabildiğini iddia etmezdi zaten. Çıkarım yaptığı kitaplardaki nadir örnekleri genel sayıp burada bilimsel bir şeyler ortaya koyduğunu söylüyor ve buna inandırıyor da ilginç olarak. Mesela Hicaz kabilelerinde miras alma hakkı daha çok görülürken başka kabilelerde daha az görülüyormuş ama görülüyormuş. Ya da boşanma hakkı herkeste yok bazıları evlenmeden alabilmiştir bunu. Örneğin "Cahiliye Devrinde Boşanma Çeşitleri ve İslam'ın Boşanmada Örfe İtibar Etmesi" isimli makaledeki bilgiler dikkat çekici:

    "Cahiliye Arapları, boşanmayı mübah (serbest, günah olmayan
    bir tasarruf) bilirler ve bunu tamamen erkeğin elinde olan bir yetki olarak kabul ederlerdi. Ancak boylarının şerefiyle imtiyaz eden bazı kız ve kadınlar, evlilik sözleşmesi esnasında boşanmanın kendi ellerinde olmasını şart koşarlar ve bu hakkı elde ederler ve isterlerse aile hayatını sürdürürler, isterlerse\ evlilik birlikteliğini sona erdirirler ve boşanmayı gerçekleştirirlerdi."

    Mesela bu kitaptakilerle aynı iddialarda bulunduğu Arap Milliyetçiliği ve Türkler kitabında Arsel şöyle diyor:
    "Örneğin İslamdan önceki dönemlerde kadın, evleneceği erkeği seçmek ya da kocasını boşamak hakkına sahipti. Bunun böyle olduğunu İbn Hişam, Selma bin Amr örneğini vererek kanıtlar. Medine'de asil bir
    ailenin kızı olan Selma'nın, kendi dilediği bir erkekle evlenmek ve istediği zaman onu boşamak hakkına sahip göründüğünü anlatır."
    Okuyucusunun İbn Hişam'a bakmayacağını bildiği için böyle rahat rahat atıp tutuyor. İbn Hişam'ın bu konudaki rivayeti Arsel'in anladığı ile değil bunun tam aksine makaledeki bilgilerle tamamen uyuşma niteliği gösteriyor:
    "Selma kavmi arasında şerefli olduğundan dolayı, ancak boşanma hakkının kendisine ait olmasını şart koşarak evlenirdi. Bu yüzden bir adamdan hoşlanmadığı zaman hemen ondan ayrılırdı."
    Bu rivayet başlı başına boşama hakkını alabilmenin bütün kadınlara özgü olmadığını doğruluyor. Arsel de kadının asil bir kadın olduğunu söylemiş ama asil bir kadın olduğu için bu hakkı alabildiğini gizlemiş. Görüldüğü üzere kanıt diye sunduğu rivayetin içeriği de bunu bazı kadınlara has bir istisna olarak vurguluyor ama Arsel sık yaptığı gibi yine bahsi geçen konularda yeterli okuma yapmamış okuyucusunu yanlış yönlendirerek onlara yalan söylüyor. Cahiliye'yi konu alan birkaç kitap ve makale incelediğimde gördüğüm nadir örneklerden biri bu Selma örneğiydi ve hemen her çalışma bu tarz örnekleri toplumdaki istisnalar olarak vurgulamış. Belli ki cahiliyede bazıları bu hakkı alabilmiş ama genele yayılmamış. Din ise reform yapmıştır bu konuda. Yani bazılarının uyguladığı şeyleri din tamama yaymıştır. Her ailenin kadına miras vermesini, her kadının boşanma hakkına sahip olmasını sağlamıştır. Ayrıca kadın evlenmeden önce boşanma hakkını isteyip bunu evlenmeye şart olarak koyabilir bu konuda herhangi bir yasak gelmemiştir. İlhan Arsel saplantılı olduğu için cahiliyede bazen görülen bu hakkı genele yaydığı için din reform yapmıştır diyeceğine kadının boşama hakkı vardı İslam elinden aldı diyor. Bu adamlar Türkiye’de değil Avrupa’da bugün böyle eleştiriler yapsa komik duruma düşerdi. Gerçi bir keresinde yaptığı oldukça saçma bir çıkarım üstüne Türkiye gündemine düşüp dalga geçilmişti kendisiyle ama bu yetmez. Aydın diye gösterilenlerin ne kadar karanlıkta kaldığını görmek için bir sürü veri var kitaplarında. Alıntılara cümle eklemesi mi dersin, alıntının kaynağını yanlış vermek mi dersin, alıntının manasını isteyerek tahrif etmek mi dersin, bir kitapta söylediğini diğer kitapta yalanlaması mı dersin, tamamı var bunların kitaplarında.
    Mesela Turan Dursun kızların gömülme meselesinde yukarıdaki rivayet dahil eldeki tüm rivayetleri ve kanıtları doğru dürüst hiçbir gerekçe göstermeden yoksayıp Arsel'le benzer çıkarımlarla hepsine yalan diyordu en azından. Arsel ise öyle davranmıyor. Birçok kaynakta farklı rakamlarla geçen Ferezdak'ın babasının kurtardığı çocuklardan bahseden rivayeti doğru saymış iddiasını desteklemek için ama sayıyı vermekten kaçarak kendi kalesine gol atmış sonuçta rivayeti kabul ettiği için. Rivayetin tam metnini ya da içeriğini verse bir iki olay diyemeyecek ve kitap boyu böyle yorumlar yapamayacak ama saplantısı rivayetin metnine sadık kalmasına izin vermiyor ve okurunu yanlış yönlendiriyor. Bu durum, Arsel'in bazen meseleleri istediği gibi tahrif ederek konu hakkında az okuma yapmış okuyucusunun aklıyla dalga geçerek yalan söylediğinin net kanıtlarından biri. Ben defalarca bunu yaptığına şahit oldum. Bu adamların kitaplarını iyi inceleyip isteyerek yaptıkları iftiraları görünce ahlaktan bahsedebilecek son kişilerin bunlar olduğu rahatlıkla söylenebiliyor.

    İlhan, Arap Milliyetçiliği ve Türkler kitabında Araplardan bazılarının Türkler nedeniyle geri kaldık iddialarına yanıt veriyor ve bunu yaparken de bedevilerin yaşamını eleştirirken genel anlamda Arapların adet ve alışkanlıklarını şöyle anlatıyor: "....Daha yukarıdaki bölümlerde bedevi Arabın bu yönlerinin Kur'an'da açıklandığını ve örneğin Tevbe Suresi'nde "Bedevi'ler kafirlik ve münafıklık bakımından şehirlilerden beterdir..." (K 9 Tevbe Suresi, ayet 97), "Bedevi'lerden öyleleri vardır ki... size belalar gelmesini gözetip dururlar, bekledikleri, kötü belalar kendi başlarına gelsin" (K 9Tevbe Suresi, ayet 98) şeklinde ayetler bulunduğunu ve benzeri sözlerin Muhammed tarafından sık sık tekrarlandığını belirtmiştik.
    İslamdan önceki dönemde de Arabın çok ilkel bir yaşam sürdüğü, batıl itikatlar içinde yüzdüğü, ömrünü sefil ve sefih bir şekilde içki içerek, kumar oynayarak geçirdiği, evlilik yaşamında sakat bir zihniyete sahip olduğu, mirasta erkek çocuklarına öncelik tanıdığı, kız çocuklarını belli bir yaşa geldiklerinde öldürdüğü vb. geleneklere saplı bulunduğu yine bu Arap kaynakların ortaya koyduğu şeylerdendir.
    Her ne kadar İslam sayesinde Arabın "Cahiliye"den kurtulup ışıklı döneme girdiği söylenirse de, İslam öncesi bu dönemin geleneklerinin çoğunu sürdüren ve çoğunu da pek olumlu sayılamayacak tarzda değiştiren İslamiyet, 1400 yıllık bir uygulamaya rağmen Arabın karakterinde, Arabın zihniyetinde ve yaşam usullerinde herhangi bir gelişme yaratamamıştır. Muhammed döneminin Arabıyla 20. yüzyılın Arabi arasında büyük bir değişiklik olmamıştır. "

    Son paragrafın bomboş cümlelerden oluştuğunu söylemeye gerek yok ama önceki paragraf bu kitabın tam aksine şeylerden bahsediyor. Hani nerede kaldı bu kitabın saçma sapan iddiaları? Hani kızlar daha değerli görülüyordu Araplarda? Hani "İslam öncesi dönemde, kız çocuklarının öldürülmeleriyle ilgili bir gelenek bulunduğuna ve Muhammed' in bu geleneği kaldırdığına dair söylenenlerin hepsi, yalan ya da abartmadan ibaret şeylerdir." demiştin bu kitapta. Arap kaynaklarına göre cahiliyede böyle bir gelenek bulunuyor muymuş yoksa bulunmuyor muymuş şimdi? Bu defa hangi İlhan Arsel yalan söylüyor??
    O kitapta da benzer şekilde bu kitaptaki gibi yaklaşımlara sahip olduğu yerler var ama kitabın sonuna doğru Arap'a karşı Türkleri savunurken kullandığı cümlelerde dediği gibi bunlar Arap kaynaklarının ortaya koyduğu şeylerdir ve alternatif tarih üretmeye gerek yoktur. Diğer kitabın yazarı İlhan Arsel'e bu kitabın yazarı İlhan Arsel'i böylesine eleştirdiği için teşekkür ederim. Tam bir aydınlanma savaşçısı :D

    Ben cahiliye konusunda daha ilmi daha bilimsel daha tutarlı bir çalışmaya dair kitap linki vereceğim. Kaynaklara bakarak okunabilir. İİhan’ın kitabını okumadım Youtube’den dinleyerek okumuş saydım kendimi ve sık sık not aldım dinlerken. Bu yüzden kaynakları nelerdir göremedim. Fakat diğer yazdığı kitaplardan genelde hangi kaynakları kullandığı hakkında bilgim var. Bu vereceğim kitapta da İlhan’ın zaman zaman kitaplarında dayanak gösterdiği kaynaklar var. Mesela İlhan, diğer hiçbir kaynakta hiç kimseden aktarılmayan bir olayı kitaplarında yegane gerçek sayabilecek kadar ilimden yoksun biridir. Diğer kaynakların hiçbirinde o çok sınırlı birkaç gün içinde Arsel’in tek kaynakla aktardığı olayın yaşandığından bahsedilmiyor. Hatta diğer kaynaklar ne olduğu hakkında az çok ittifak halinde. Bunları görmezden gelip kesin gerçek olarak sunuyor bu adam. O olayda kullandığı kaynak burada da kullanılan kaynaklar arasında mesela. Ayrıca aynı kaynağı örnek vererek Şeriat ve Kadın kitabında şöyle diyor Arsel: "Kitab el-Muhabbar" yazarı Muhammed İbn Habib İslam'dan önce Arap kadınının sosyal ve ekonomik haklara sahip olduğunu, evleneceği erkeği seçmekte ya da dilediği işleri görmekte özgür bulunduğunu kanıtlayan nice örnekler verir.

    Okuyucusu bakmayacak nasılsa bu kitaba. Bu yüzden dilediği gibi konuşabiliyor. Aşağıda vereceğim kitapta kaynaklardan biri de bu kitaptır. İçerik olarak Arsel'in bahsettiği gibi miymiş göstermek için aktarmalar yapayım:

    “Muhabber’de yer alan bir rivâyete göre ise cahiliye döneminde kadınla nikâhlanmanın dört şekli bulunmakta olup, bunlardan biri kadını istemeyle gerçekleşirdi. İkincisi; kadının devamlı yanına giden bir dostu olurdu. Kadın doğum yapınca o adamdan olduğunu söylerdi. Böylece çocuk ona ait olurdu. Üçüncüsü; sancak sahibi olan kadınlar vardı ki insanlar ona giderek zina ederlerdi. Kadının bir temizlik zamanında (adet olmadığında) iki adam bu kadının yanına gitmişse ve kadın hamile kalmışsa çocuk bu iki adamdan birine ait olurdu. Bu olaya “Mukassime” adı verilirdi. Ayrıca belli bir adam herhangi kavme ait bir cariyenin yanına gider cariyeden olan çocuğun kavmi kendilerine ait olduğunu söyler, adam da çocuğu onlara satardı.”

    Aşağıda vereceğim kitapta ya da başka kaynaklarda yalnız bu değil çok daha fazla nikahlama çeşidi görülmekte. İlhan’ın tutarsızlığını ve kaynaklardaki ifadeleri kafasına göre gerçek sayıp kafasına göre reddettiğini göstermek için bunu örnek verdim. O kadar rivayet varken “güya böyle oluyormuş” diye reddettiği olaylar kaynak diye kullandığı kitaplarda da vardır.

    “Cahiliye döneminde öz anne ile evlenmek haram sayılmaktaydı. Ancak bununla birlikte kocası ölünce dul kalan bir kadının üzerine üvey oğullarından hangisi erken davranır, üzerine elbisesini atarsa kadın o kişinin olmaktaydı. Şayet kadın acele davranıp kaçabilirse serbest kalmaktaydı. Kadına sahip olan üvey evlat isterse onunla mihirsiz olarak evlenebilmekte veya dilerse mihrini kendine almak şartıyla başkalarıyla da evlendirebilmekteydi. Yahut öz babasından kalan mirastan kadını mahrum etmek için onun başkalarıyla evlenmesine engel olmaktaydı.”

    Böyle birbirinden ahlaksız uygulamalar kaynak diye gösterdiği kitapta da zikredilirken Arsel cahiliyyeyi ahlaklı olarak sunuyor. Evet verdiği kaynağa göre evleneceği erkeği seçebiliyormuş kadın! Arsel gibi davranıp tek bilgiyle işte hiçbiri seçemiyormuş demek lazımdı ama durum öyle değil. Kaynaklar taranınca seçebilenler olduğu gibi seçemeyen, velisi tarafından zorla evlendirilenlerden de birçok kişi olduğu görülüyor. Ayrıca Arap kadınının ekonomik haklara sahip olduğunu bu kaynakla dillendirmişti fakat bakalım İbn Habib bu konuda neler yazmış:

    "Kaynaklarda yer alan bilgilere göre cahiliye döneminde kadınların bir kısmı kendilerine karşı olumsuz bakış açısı sergileyen kimseler tarafından bazı haksızlıklara maruz kalmıştır. Bu haksızlıklardan biri kadının mirastan pay alamama durumudur. Bu dönemde mirasta hiçbir hakka sahip olmayan kadın ne kocasının ne de babasının mirasına girebilirdi. Cariyelere, kız çocuklarına ve hatta hür kadınlara bile mirastan pay verilmediği zikredilmektedir. Ancak savaştan ganimet getirenler ve at üstünde savaşanlar miras almaktaydılar."

    Görüldüğü üzere İbn Habib genel uygulamanın miras alamamaları yönünde olduğunu yazmış. Kitabın pdfsine erişemedim fakat muhtemelen İbn Hişam örneği gibi nadir rivayeti genel saymış olabilir Arsel. Kaynak veriyor ama kaynağa bakılmayacağını iyi biliyor o yüzden içi rahat. Cahiliye kadınlarının sahip olduğu ekonomik haklara(?) dair İbn Habib'den iki alıntı daha vereyim:

    Bu dönemde bazı kimselerce kadınlara yapılan haksızlıklardan biri de hayvanlardan istifade konusunda karşımıza çıkmaktadır. Bedevi olan halk kendi mallarından ve kestikleri hayvanların etlerinden, yerleşik halk da ekip biçtiklerinden ilahlarına ayırıyorlardı. Bedeviler, “deve beş defa doğum yapınca beşinci doğumunda erkek deve doğurmazsa onun kulağını ortadan
    ayırırlardı.” Bu hayvana bahîre derlerdi. Denizin başıboş olması gibi bu hayvanı da başıboş bırakıp, “onun kılından koparmazlardı. Ona binince ‘Bismillah’ demezlerdi. Onun üstünde bir şey taşımazlardı. Onun sütünü sadece erkekler içer, kadınlar içmezlerdi.” Yine bu dönemde bir kimse kendi malından veya hayvanlarından bir pay ilahlarına bırakırdı. Bu hayvana sâibe denilmekteydi. Bu hayvan, sahibine haram olurdu ve adam ona karışmazdı. Bu hayvandan gelen gelir sadece erkeklere ait olmaktaydı. Ancak kadınlar bu hayvana karışamazlardı."

    "Bir koyun yedi defa doğum yapınca yedinci doğumunda bir erkek doğurursa Araplar doğurduğu hayvanı keserlerdi. Bir dişi doğurursa o doğurduğu hayvanı kendi hayvanları arasına bırakırlardı. Bir dişi bir erkek doğurursa o iki hayvanı da haram sayarlar, kimse de onlara dokunmazdı. Onlardan elde edilen gelirler sadece erkeklere aitti. Kadınlar kullanamazlardı."

    Evet sosyal hayatta da ekonomik haklara sahip olduklarını anlatıyormuş İbn Habib...

    Ayrıca Mustafa Öztürk'ün cahiliye konulu çalışmasında İbn Habib'in kitabından şöyle bilgiler aktarılıyor:

    "Cahiliye devlinde boşama hakkı erkeğe aitti. Erkek karısına bir kez 'Boşsun' (enti talikun) dediğinde evlilik nihai olarak sona ermez, dilediği takdirde karısına dönebilirdi. İkinci boşamadan sonra da aynı şey geçerli idi. Fakat üçüncü boşamanın ardından eşine dönmesi mümkün değildi. Rivayete göre cahiliye devrinin meşhur şairlerinden A'şa bir kadınla
    evlenmiş, fakat kadının yakınları dayak tehdidiyle A'şa'yı boşanmaya zorlamışlardır. Bunun üzerine A'şa kadını bir kez
    boşamış, ancak kadının yakınları A'şa'yı ikinci ve üçüncü kez
    boşamaya icbar etmişlerdir."

    Görüldüğü gibi kaynak diye verdiği kitapta da boşama hakkının genellikle erkeğe ait olduğu söylenmiş ama Arsel istisna olarak bazı kadınların bu hakkı alabildiğini aktaran rivayetleri genel sayıp gerçeğe sadık kalmak yerine okuyucusunu kandırmaya çalışmış. Yine ayrıca İbn Habib kitabında Sakîf kabilesinden on eşi bulunan kişileri isimleri ile birlikte aktarırken İlhan Arsel bu bilgileri atlayıp başka bir cahiliye üretmeye çalışıyor. Saçma sapan bağlantılarla alternatif tarih oluşturmaya çalışmaya gerek yok. Bir yandan işine gelince hiç kimsenin aktarmadığı olayı bu kaynakta diye kabul ediyor bir yandan da aynı kaynakta anlatılanları güya böyle oluyormuş diye reddediyor. İlhan Arsel’i “tarihi rivayetler nasıl değerlendirilir?” diyenlere “güya böyle böyle oluyormuş diyerek istediğimizi reddedelim” yöntemini bilim literatürüne soktuğu için kutluyorum. Halbuki usul bilse kaç kişi rivayet etmiş, kaç farklı kitapta bunlar geçmiş, rivayetler doğru görülmüş mü gibi bir yol izlemeliydi. Zaten görüşlerini belli bir temele dayandırıp rivayetleri öyle reddetseydi ben de bir şey demezdim ama usul yöntem bilmiyor.
    Burada sadece İlhan’ın iddialarına kaynak olarak gördüğü kitapta böyle geçiyor dedim. Bunun dışında bir sürü nikah çeşidi ve haksızlıklar diğer kitaplarda anlatılıyor ve altta vereceğim kitapta bol bol örnek var ama buna rağmen toplumun ahlaklı olduğunu ilan edebilecek kadar saplantılı bir yazardır kendisi. Kitapları çelişki ve yanlışlarla dolu ilmi yönden çok zayıf bir eleştirmendir. Aydın dense de aydınlanamamış cahil kalmıştır. O kadar cahildir ki hukukçu olmasına rağmen kitaplarında islam hukukuna dair hatalar da hiç az değildir. Tarihçi olmamasına rağmen sırf dine muhalefet etmek için Bernard Lewis gibi sözü dünya çapında okunan bir yazara bile sen yanlış biliyorsun durum bunun tam tersidir deme cüretine de sahiptir. Diğer kitaplarında bu görülebiliyor. Bu kitapta Lewis'e bir şey dememiş fakat hiç kimsenin kabul edemeyeceği şekilde kitabın kapağına Muhammed devlet falan kurmadı gibi saçma bir argüman koyabiliyor. Dünya'da bunu iddia edebilecek belki de sayılı kişilerdendir. Tabii ki Lewis'in söylemesi tespiti doğru yapmaz ama çok çok temel konularda bile reddetmek için reddiye yapıyor Arsel. Altı da çok boş net olarak. Bunun saçmalığına karşılık sayısız örnek verilebilir ama Lewis'in cümlelerini koymak yeterli: "Hz Muhammed, deyim yerindeyse, kendisi Konstantin'di. Yaşarken devlet kurdu, devlet adamlarının yaptığı işleri yaptı. Orduları yönetti, savaştı, barış yaptı, vergi topladı, adalet dağıttı."

    Kitaplarında kendisine karşı çıkanları cahillikle suçlayıp tek kitap okuyanı kendisi bellemiştir. Bir de Dursun’la beraber dans etmelerine rağmen bazen kitaplarında hem kendilerinin hem de birbirinin iddialarını reddettiklerini bile fark edememişlerdir. Neyse. Bunlar dışında klasik din eleştirileri vardı onlara bir şey denilmez yorumlar ikna edememişse saygı duyulur ama eleştireceğim diye saçma sapan çıkarımlar ve uydurmalara gerek yoktur. Böyle kitaplar sadece din yobazlarının karşısında dinsiz yobazlar yetiştirmeye yarıyor. Çünkü birçok konuyu doğru aktarmayıp öyle eleştirilerde bulunuyor böyle kitaplar. Zaten öfke kusmak dışında öyle aman aman çıkarımlar yok, oryantalist yazarlar ülkedeki aydın denilenlerden çok daha tutarlı ve çok daha adil eleştirilerde bulunuyor, onlar da okunabilir. En azından doğruya doğru diyecek kadar komplekssizler. İnançları eleştireceğim derken bir sürü kere felsefedeki korkuluk hatasına düşmeye sebep oluyor bu kitaplar. İnceleme istediğimden fazla uzadı. Neyse. Amerigalılara Richard Dawkins bize İlhan Arsel denk geliyor. Some ortadoğu problems.

    Cahiliye hakkında daha tutarlı bir yaklaşıma sahip olmak isteyenler alttaki kitabı okuyabilir. Siteye eklemeye çalıştım fakat satışta olmadığı için kabul etmediler. Pc’de okudum ve farem bozuk olduğu için altını doğru düzgün çizemedim ama sadece altını çizdiklerimden de belli bir düşünce sahibi olunabiliyor. Benim düşünceme göre cahiliye tamamen vahşet, huzursuzluk, zulüm dönemi olmadığı gibi öyle yardımsever, huzurlu, savaşsız bir ortam da yoktur. Kitapta sonuç bölümünde de bu anlatılıyor.
    https://drive.google.com/...op8/view?usp=sharing

    Yukarıda Lewis özelinde Batılı araştırmacıların çok daha tutarlı ve adil yorumlarda bulunduğunu söylemiştim. Madem onlardan bahsettim o zaman buraya dünyaca ünlü İslam araştırmacısı Goldziher'in cahiliye hakkındaki görüşlerini bırakayım. O yaygın bakışın aksine cahiliyeyi aydınlanmanın karşılığı olarak görmüyor. Cahiliyeyi hilm kelimesinin karşılığı olarak sunuyor ve cahiliyenin barbarlık kelimesine karşılık geldiğini söylüyor. Kendisinin çok tartışılan yorumları var ama en azından bu konuda hakkaniyetli davranmış:

    "......Cahiliye, bununla ilgili olarak daha ziyade, içerisinde -buraya kadar müşahade edilen manada- Cehlin yani barbarlığın ve gaddarlığın hüküm olduğu zamandan başka bir şey değildir. İslam’ın tebligcileri, Islam'ın Cahiliyye ahlakına ve alışkanlıklarına son verdiklerini söyledikleri zaman, maksadları Arab müşrikliğinin İslam'dan farklı olan barbarca an’aneleri ve vahşi micazıydı. Muhammed bunlara lağvetmekle kavminin ahlak reformcusu olmak istedi: Yani Cahiliye kibri, kabile gururu, ebedi kabile düşmanlığı, intikam hissinin mukaddesliği, barışıp uzlaşmanın reddi ve Arab müşrikliğinin diğer bütün vasıfları gibi İslam’ın, ortadan kaldırmak istediği şeylerdir. “Kim yalan söz ve cehl’i (yani kaba ahlakı) terk etmezse, muhakkak ki onun yeme ve içmesini bırakmasına Allah'ın hiç de ihtiyacı yoktur” -Ebu Hureyra böyle rivayet ediyor. Bu hadisten de açıkça görüldüğü üzere, cehl tabiri eski Arab şiirinde gördüğümüz üzere nasıl anlaşılmışsa, Islam'ın ilk devirlerinde de öyla anlaşılmıştır. Ca’fer ibn Eba Talib, Habeş kralına şöyle konuşturulur, "Daha önceleri biz Cahiliyenin mensubları olan bir kavim idik, putlara tapardık, ölmüş hayvan eti yerdik, fuhuş ederdik, kan akrabalığına kıymet vermezdik, sadakat vecibesini yerine getirmezdik, bizden kuvvetli olan kimse zayıfları ezerdi (yiyip bitirirdi) Soyu, doğuluğu, eminliği ve iffeti bizce malum olan kendi aramızdan bir Peygamberi Allah bize gönderinceye kadar biz böyle idik, o bizi Allah'a davet etti ki, biz onun birliğini tasdik edelim ve ona ibadet edelim, biz ve ebeveynimizin ondan başkasına taptıkları şeyleri yani putları ve taşları bir kenara atalım; o bize doğru konuşmayı, emaneti yerine getirmeyi, akrabalık bağlarını gözetmeyi, himaye vecibelerini yerine getirmeyi, haram şeylerden ve kan akıtmaktan uzak durmayı; menfur günahlardan ve kötü söz söylemekten uzak durmayı emretti, öksüzün malını yemeyi, iffetli kadınlara iftira etmeyi vs.'yi yasak etti." Ve müşrikleri İslam’a davette onlardan —ibadete aid değil- neredeyse sadece ahlaki şartlara riayetleri istenir; mesela, 'Akabe'de, on iki yeni Müslüman olmuş Medinelinin bey’ati aşağıdaki şartlar altında vuku buldu: Onlar Allah'a şirk koşmayacaklar, hırsızlık etmeyecek, zina yapmayacak, çocuklarını öldürmeyecek ve iftirada bulunmayacaklardı. Eski islamiyet Cahiliyyenin zıddı olarak bu nokta-ı nazarı öne sürmektedir. Islamiyetin ibadetle ilgili ahkamı da zikredilir, fakat Cahiliyyeye aykırı olacak hayat, hassaten, cansız şeylere ibadetten uzaklaşılmasına ve ayrıca Peygamber' in ve Ashabının Cahiliyyenin esas vasfında müşahede ettikleri gayr-i ahlaki ve zalimane muamelelerin terkine yöneliktir. Bu görüşe göre Cahiliyye, dini manada din diye adlandırılan şeyin zıddıdır ve her iki kelimenin zıddiyeti Islam'ın en eski zamanında malumdur."


    Ama yine de ben marketlerde satılan hazır sallama çaylardan daha sallama bir kitap arıyorum diyorsanız İlhan Arsel okumanızı tavsiye ederim.
  • Milli Bayram
    Bayram, Türkçe kökten gelme bir kelimedir. Toplu bir halde sevinme ve eğlenme anlamına gelir. Buna göre milli bayramların da bütün milletçe kutlanan gün olması gerekmektedir.
    Nedendir bilinmez, bizde ki bayramlarda ortaklaşa sevinç yoktur. Bayramlar, aklı başında olanlara gizli bir hüzün, aklı başında olmayanlara aşırılık vermektedir. Bayramlar, iyi vatandaşlara değil, kalabalıktan çıkar sağlamak isteyen yankesicilerle kadınlara sarkıntılık eden aşağılık tabakaya yaramaktadır. Bayram bir külfettir. Polis için, postacılar için bayramın geçmesi bayram olmaktadır.
    Her şeyde olduğu gibi bayramda da ”değer” onun azlığındadır. Roma ve Bizans çöküş çağlarında bayramların çokluğu ise dikkate çarpıyordu. Yirminci yüzyılın huzursuz ülkelerinden Meksika”da da bayramların pek çok olduğu söyleniyor.
    Son yıllarda Türkiye”de de bayramların bollaşmış olması üzerinde durulacak bir meseledir. Her olayı bayram yapmakla milletler hiçbir şey kazanamaz. ”Deliye hergün bayram” atalar sözündeki gizli hüküm çok yerindedir. Bayramların çokluğu onun değerini baltalar. Bayramın bir zümre bayramı değil, millet bayramı olması için hiç bir ferdin ”hayır” diyemeyeceği günlere rastlaması şarttır. Bir zamanlar, meşrutiyetin ilan edildiği gün olan 23 Temmuz bayramdı. Hatta Cumhuriyetin ilanından sonraki bir kaç yıl, bayram olarak kutlanılmasına devam edildi.
    Milli bayramların bütün milletçe itirazsız benimseneceği bir gün olması için bunun ya bir bağımsızlık günü yahut da tesiri çok ileriye uzanan ve kader değiştiren kesin sonuçlu bir zafer günü olması lazımdır. Siyasi bir rejimin ilan edildiği gün milli bayram olamaz. O rejimi beğenmeyen, benimsemeyen hatta ona düşman olan vatandaşlar vardır ve nihayet siyasi rejimler de ebedi değildir. Uzun süre sonra olsa da eskiyip değişecektir. Fakat bağımsızlığın yahut büyük bir zaferin kazanıldığı günün milli değeri asla değişmeyecektir.
    Bundan sonra ki yıllarda, bilim alanında kazanılacak zaferlerin de bayram olması beklenebilir. Mesela insan ızdırabının büyük kaynağı olan kanser hastalığına kesin çarenin bulunduğu gün şüphesiz büyük bayram olacaktır.
    Bizim kökleşmiş olan iki dini bayramımızın dışındaki milli bayramlarımızdan bazılar okullar ve öğrencilerin aleyhine olmaktadır. Okul tatillerinin yaklaştığı mayıs ayındaki 1, 19 ve 27 Mayıs bayramları öğretmenlere öğrencileri son kontrolden geçirme imkanını azaltmakta hele 19 Mayıs”ın prova ve hazırlıkları bir kaç güne mal olmaktadır.
    19 Mayıs”ın Atatürk”ün hatırasına saygı ve Kurtuluş Savaşı”nın başlangıcı olduğu söylenecek. Başlangıca bakılırsa daha ileriki günlere gitmek gerekeceği gibi Atatürk”ün hatırasına saygı daha saygılı bir şekilde ve başka türlü de yapılabilir. Onun, çok üstün Yunan kuvvetlerine karşı 13 Eylül”de kazandığı Sakarya Zaferi (ki o zamana kadar cihan tarihinde en uzun meydan savaşıdır) elbette Türk tarihi bakımından 19 Mayıs”ta Samsun”a çıkışından çok mühimdir. Kaldı ki Atatürk”ün Samsun”a çıkış tarihinin 17 Mayıs olması ihtimali de vardır. (1)
    Burada asıl dokunmak istediğimiz konu tarihimize yakışır milli bayramın hangisi olması gerektiğidir. Bu öyle bir gün olmalıdır ki siyasi inançlarla, zümrecilikle ilgisi olmasın ve bütün Türkler onu itirazsız kabul etsin, hiç olmazsa tedirgin olmasın.
    Eski atalarımız Gök Türkler”de Kağan”ın kızdırılmış demiri örse koyup çekiçle dövdüğü gün, kim bilir kaç yüzyıla dayanan milli bayram günü idi. Demiri eriterek kurtulmayı , belki Ergenekon”dan çıkışı temsil ediyordu. Bunun hangi güne rastladığını kesin olarak bulmak suretiyle yeniden bayramı yapmak çok yerinde olur. Bu bir milli tarihe yöneliş, geleneğe dönüş olacaktır.
    23 Mayıs 1040 günü, Selçukluların kazandığı büyük Dandanekan zaferinin ve Selçuklu devleti”nin kuruluş günüdür. Bugünkü Türkiye bu Selçuklu devletinin devamıdır. Gerçi bazı tarihçiler yalnız Anadolu Selçuklularını Türkiye olarak kabul ediyorlarsa da ben bu düşünceye katılmıyorum. Çünkü bir devlet daima aynı sınırlar içinde kalmaz. Türkiye, ilk kurulduğu toprakları kaybedip sonradan aldığı ülkelerde tutunmuş olmanın özelliğine sahiptir. 26 Ağustos aynı zamanda Büyük Taarruzun da başladığı gündür. 30 Ağustos 1922 Başkumandan (Rum Sındığı) savaşının kazanıldığı gündür. Türkiye”nin kuruluş senesidir. 13 Eylül 1921 Sakarya Zaferi bir ”Sath-ı müdafaa” savaşıdır. Bir kahramanlık destanıdır. Sonuçları bakımından da çok büyüktür. Bu zafer yalnız Türkiye”de değil bütün Türk dünyasında sevinçle kutlanmıştır.
    Bunlar arasında en mühimleri Ergenekon ve Dandanekan günleridir.
    Devlet tarafından kurulacak bir komisyonun milli bayram konusunu iyice inceleyip karara varmasından sonra anayasa da gerekli değişiklik yapılarak milli bayramlar son şeklini almalı ve bundan böyle de yeni milli bayramların sık sık sosyal hayatımıza girmesi önlenmelidir.Bollaşanın değersizleşeceği unutulmamalıdır.
    (1): Profesör Jaeschke”nin ”Türk İnkılabı Tarihi Kronolojisi” adlı eserinde (1, 39) Mustafa Kemal”in Samsun”a çıkış tarihi hem 17 Mayıs hem de Atatürk”ün nutkuna göre 19 Mayıs olarak gösteriliyor. Atatürk , Samsun”a çıkış tarihini fırtınalı olaylardan ve yıllardan sonra anlatırken aldanmış olabilir. Kendisinin 16 Mayıs”ta İstanbul”dan hareket ettiği kesinlikle bellidir. Bandırma gemisi 14-15 mil hızında idiyse onu 24-30 saat sonra Samsun”a ulaştırmış olabilir. Herhalde bu tarih yeniden incelenmeye muhtaçtır.
    Nihâl Atsız, Ötüken Dergisi, 28 Mayıs 1966, Sayı: 29
  • BAŞVEKİL SARAÇOĞLU ŞÜKRÜ’YE İKİNCİ AÇIK MEKTUP
    Sayın Başvekil,
    Orhun’un mart sayısında size hitaben yazdığım açık mektup Türkçü çevrelerde çok iyi karşılandı. Yurdun türlü bölgelerinden aldığım mektuplarla telgraflar büyük bir efkârı umumiyeye tercüman olduğumu bana anlattı. Size gelince, bunu sizin de iyi karşıladığınızı biliyorum. Orhun’u okuduğunuz zaman hiçbir şey söylememiş, yalnız acı acı gülümsemiş olsanız bile yine iyi karşılamış olduğunuza inanırım. Çünkü ben o acı gülümseyişin manasını anlarım. Çünkü gönlünüzün bizimle birlikte çarptığına, yurt meselelerini tıpkı bizim gibi düşündüğünüze inancımız vardır.
    Orhun’un resmî makamlar tarafından tamamen normal karşılanması da Türkiye’de yazı hürriyeti olduğunu göstermek, hükûmetin samimî Türkçülüğünü belirtmek bakımından çok iyi oldu. Çünkü her bakımdan su katılmamış Türk olan Orhun, bir Türk ülkesinde, bir Türk hükûmeti tarafından kapatılamazdı. Türklüğün davasını haykıran, Türklük düşmanları üzerine resmî bakışları çekmek isteyen Orhun gibi bir dergi ancak Türk düşmanlarının hâkim olduğu bir ülkede, meselâ çarların veya haleflerinin ülkesinde kapatılabilirdi.
    Sayın Başvekil!
    Bizim anayasamıza göre komünizm Türkiye’de yasaktır ve devletimiz milliyetçi bir devlettir. Türk ırkının hususî yapısına, ahlakî ve millî temayüllerine aykırı olan komünizmi Türkiye’ye sokmak isteyenler millet bakımından soysuz ve namert oldukları gibi kanun nazarında da haindirler.
    Hiçbir millet kendi millî yapısına düşman saydığı fikirleri kendi ülkesinde yaşatmaz. Hürriyetin ve demokrasinin ana yurdu olan İngiltere’de bile, savaş başlar başlamaz faşist fırkası lağvedilip azaları hapse atıldı. Bütün dünyada, yurt düşmanlarına müsamaha gösteren hatta onlara mevki ve salâhiyet veren tek devlet Türkiye’dir. Bu müsamaha devletin kuvvetinden kendine güvencinden de doğabilir. Fakat Türkiye’nin en kuvvetli olduğu çağda, büyük ve şanlı Fatih’in yaptığı müsamahanın sonradan başımıza ne belâlar getirdiği düşünülürse yurt ve millet düşmanlarına müsamaha göstermekteki büyük tehlike derhâl anlaşılır. En sağlam gövdeleri yere vuran şey de küçücük birkaç mikrobun o gövdede köprü başı kurmasıdır. Derhâl temizlenmezlerse zamanla çoğalıp uzviyetin can alacak bir noktasını tahrip ederler. Sonrası yıkım ve ölümdür.

    Türkiye’de komünistler var mıdır sorusu birtakımları tarafından sorulabilir. Şunu unutmamalı ki komünistler hiçbir zaman biz komünistiz diye açıkça kendilerini ortaya vermezler. Onlar Halk Partisi’nin çok elâstiki olan altı okundan halkçılığı alıp kendilerini halkçı yurtseverler gibi ortaya atarlar. Fakat onların hakikî benliğini anlamak için dahi olmaya gerek yoktur. Irk ve aile düşmanlığı, din ve savaş aleyhtarlığı, faşistliğe hücum perdesi altında milliyeti baltalama, yurdumuzdaki azınlıklara aşırı sevgi, her şeyi iktisadî gözle görüş onları açığa vuran damgalardır. En büyük düşmanları olan milliyetçilere ırkçılık noktasından saldırmaları, milliyetçilikte ırkçılığın temel olduğunu bilmelerinden dolayıdır. Temeli yıkılan yapının bir anda çökeceğini de çok iyi kestirmişlerdir.
    İşte bu usta komünistler, komünizm aleyhtarı ve Türkçü Türkiye’de sinsi sinsi her yere el atmışlar, mühim mevkilere geçmişler, tuttukları köprü başlarından Türkiye’yi tahrip etmek için şiddetli bir taarruza girişmişlerdir. Fakat bunlar sınırlardan gelen mert düşman olmadıkları için kolayca sezilemezler. Bunlar paraşütle inen bozguncu casuslar gibi ülkenin üniformasını giymiş olduklarından her Türk bunları seçemez. Onun için bunlar sinsi silâhlarıyla birçok Türk’ü vurup milliyetçilikten ayırabilirler.
    Sayın Başvekil!
    Sözü çok uzatmamak için bu ikinci mektubumda maarif sahasına girmiş olan komünistlerden bahsetmekle iktifa edeceğim. Bunlar vatan düşmanlarına karşı pek kayıtsız davranan Maarif Vekillerinin gafletinden faydalanarak mühim yerlere geçmişler ve oradan zehirlerini saçmaya başlamışlardır. Maarif Vekâleti Türklük düşmanlarına karşı o kadar gaflet içinde bulunuyor ki size yazdığım ilk mektupta talebesine: “Türk değil misiniz? Allah belânızı versin! Alman veya İngiliz olmadığıma pişmanım!” diyen bir tarih öğretmeninden bahsettiğim hâlde şimdiye kadar bu öğretmenin kim olduğunu araştırmak zahmetine bile katlanmadı. Bununla beraber Maarif Vekâletine hak vermemek de elden gelmiyor. Çünkü onun kullandığı memurlar arasında öyleleri var ki bu zavallı tarih öğretmeni onların yanında vatan kahramanı kadar asil kalıyor.
    Örnek mi istiyorsunuz? İşte sırasıyla veriyorum:
    1) Bugün Maarif Vekâletine bağlı Dil Kurumu azasından ve Ankara’daki Devlet Konservatuarı öğretmenlerinden bir Sabahattin Ali vardır. Hemen hemen bütün kendisini tanıyanların komünistliğini bildiği Sabahattin Ali 1931 yıllarında Konya’da 14 ay hapse mahkûm edilmişti. Sebebi de başta o zamanki Reisicumhur Atatürk olduğu hâlde bütün devlet erkanını ve rejimi tehzil eden manzum bir hezeyanname yazmasıydı. Bazı mısralarını bugünkü bazı mebuslarında bildiği bu hezeyannamenin tamamını Konya’daki adliye arşivinden bulup çıkarmak kabildir.
    Sayın Başvekil! Buraya bilmecburiye yazarken büyük ıstırap duyduğum iki mısraında (beni mazur görmenizi rica ederim) bu vatan haini şöyle diyordu:

    İsmet girmedi mi daha kodese?
    Kel Ali’nin boynu vurulmuş mudur?

    Maarif Vekâletinin sevgili memuru bulunan bir komünistin hapse girmesini temenni ettiği İsmet, pek kolaylıkla anlayacağınız gibi o zaman ki başvekil, şimdiki reisicumhur ve hepsinin üstünde İnönü zaferlerinin Başkomutanı İsmet İnönü olduğu gibi, boynunun vurulmasını istediği Kel Ali de, Ayvalık’ta Yunana ilk kurşunu atan alayın kumandanı Ali Çetinkaya’dır. Bu hezeyanları yazan Sabahattin Ali, bugün kültür işlerinin mühim bir mevkiinde, Maarif Vekili Hasan Ali’nin şahsî sempatisi sayesinde, batırmak istediği Türk milletinin parasıyla rahatça yaşamaktadır.
    2) Bugün Ankara’daki Dil Fakültesinde folklor doçenti olan Pertev Naili Boratav vardır. Nasıl bir komünist olduğunu bilhassa ben çok iyi bilirim. l936’da Maarif Vekâleti tarafından Asur ve Sümer dilleri öğrenmek için Almanya’ya gönderilmişti. Fakat daha Türkiye’de iken başladığı komünistliği orada azıttığı için arkadaşları Ziya Karamuk (Şimdi Samsun Lisesi müdürü), Fazıl Yinal (Şimdi Ankara’da Arşiv Mütehassısı) ve Şükrü Güllüoğlu (Şimdi İstanbul’da ticaretle meşgul) tarafından kendisine ihtar yapılmış, aldırmayınca resmen şikâyet edilmiş ve Maarif Vekâleti tarafından gönderilen Müfettiş Reşat Şemsettin (şimdi mebus) tarafından suçu sabit görülerek derhâl Türkiye’ye döndürülmüştür. Pertev Naili 6 yıl tahsil ettikten sonra doçent olacaktı. Fakat komünizmin faziletine bakınız ki yarıda kalan iki yıllık bir tahsilden sonra Türkiye’ye dönünce ilk önce maarif vekâletinde bir ambar memuru tayin edilmişken bazı mebusların araya girmesiyle folklor doçentliğine getirildi ve dört yıl daha kazanmış oldu. İlk mektubumda size anlatmış olduğum Eminönü Halkevi’ndeki nümayişte, salonun sol tarafına oturup gürültü çıkaranlar arasında işte bu Pertev Naili Boratav’ın iki tıbbiyeli kardeşi de vardır.
    3) Bugün İstanbul Üniversitesi’nin pedagoji enstitüsü başında bir profesör Sadrettin Celâl vardır. Türkiye’de bu kürsüye lâyık bir çok kimseler varken onun buraya getirilmesinin sebebi sırf maarif vekili ile arasındaki şahsi dostluktur.
    Bu Sadrettin Celâl 1920’de Moskova’daki enternasyonal komünist kongresine Türkiye mümessiliyim diye giden, 1921-1924 yıllarında İstanbul’da Aydınlık diye azgın bir komünist dergisi çıkararak Türk milliyetini baltalamaya çalışan, Türkiye’de bir sınıf ihtilâli yaparak Türk milletini birbirine kırdırmaya uğraşan, birçok askerî tıbbiyelinin komünist olarak okuldan kovulmasına sebebiyet veren (şimdi Rusça’dan yaptığı tercümelerle edebi komünizm yapan Hasan Ali Ediz ve Anadolu’da bir kasabada mahpus olan Hikmet Kıvılcım bu askerî tıbbiyelilerdir), sonunda bu yüzden kendisi de hapse giren bir vatan hainidir. Bu vatan hainini ve hapisten çıkmış bir sabıkalıyı Türk üniversitesinde pedagoji enstitüsünün başına getirmek şaheser bir gaflettir.
    4) Bugün Ankara’daki Dil Kurumu’nun azasından ve geçen devrenin mebuslarından (evet sayın başvekil, partinizin mebuslarından) bir Ahmet Cevat vardır. Türkçeyi tıpkı İstanbul Rumları şivesiyle konuşan bu dilci de 1920 yıllarında Rusya’ya kaçmış ve orada “Türk Komünist Fırkası Merkezi Komitesinin Harici Bürosu” azası olmuştur. Trabzon’da 1921’de halk tarafından linç edilen 16 komünist hakkında Rus komünistlerden Pavloviç’e yazdığı mektubu, Orhun’un 20 Şubat 1934 tarihli dördüncü sayısında neşretmiştim. Pavloviç’in İnkılâpçı Türkiye adı ile 1921 de Moskova’da neşrettiği kitabın 119-121. sayfalarından alınan bu mektubu tekrar neşrediyorum:
    Aziz yoldaşım Pavloviç,
    28 Kanunusanide Trabzon civarında vahşicesine öldürülerek denize atılmış olan Yoldaş Suphi ile Türkiye Komünist Fırkasının merkezi komitesi azalarından 4 kişi ve 12 diğer komünist yoldaşlar hakkında sizinle ciddî görüşmek istiyorum.
    Kaybolan yoldaşlarımız hakkında epey zaman malumat alamadık. Fakat sonra onların Trabzon burjuvazisi tarafından elde edilmiş cellâtlar tarafından öldürüldükleri anlaşıldı.

    Ta Erzurum’dan başlayarak bizim yoldaşlarımız aleyhinde nümayişler başlamıştı. Halka diyorlar ki: Rusya’dan gelmiş olan komünistler Bolşeviklerdir. Onlar mağazaları kapatmak için geldiler. Kimsenin almak ve satmak salâhiyeti olmayacaktır. Sonra taharriyata başlanacak, herkesin eşyası ve parası müsadere olunacaktır. Komünistler dinsizdir. Allah’a inananların hepsini hapse atacaklardır. Din, ticaret ve hususi mülkiyet Bolşevikler tarafından men edilmiştir.
    Nümayişçiler arasında burjuvazi tarafından para ile elde edilmiş ve polis teşkilâtı tarafından komünistler aleyhine tevcih edilmiş cahil şahsiyetler çoktu. Bunlar bizim yoldaşlara hücum ederek taşlamışlar ve parça parça etmeye kalkmışlardır. Yolda bizim yoldaşlara kimse ekmek ve atları için yem satmıyordu. Komünistleri müdafaa için hükûmetin tedbir aldığı yalandır. Bizim mevsuk menbaalardan aldığımız haberlere göre polisler ahâliyi dükkânları kapamaya teşvik ettikleri gibi, müdafaasız kalmış olan yoldaşlarımızı taşlamak içinde halkı tahrik etmişlerdir. Bu gibi hücumlara yoldaşlarımız dört yahut beş şehir ve kasabada maruz kalmışlardır. Fakat bu yoldaşlar en vahşî hücuma Trabzon’da uğramışlardır. Bunlar Trabzon’a gelir gelmez ahâlinin bağırıp çağırmaları ve tahrikleri altında limana sevk edilmişlerdir. Burada onların üzerinde bulunan birkaç tabancayı aldılar ve sonra cebren bir motora koyarak denize açıldılar.
    Bu motorun arkasından ikinci bir motorda sahilden ayrıldı. Bu motorda silahlı adamlar vardı. Bizim arkadaşları bağladılar ve süngüleyip denize attılar. Ve bunların tayfası herkese Türk komünistlerinin denizin dibine gittiklerini anlatıyorlardı. Rusya Şuralar Cumhuriyeti mümessili, yoldaşlarımızı istikbal etmek istemiş, fakat vali buna mani olarak mümessilin evinden çıkmamasını emretmiş. Aksi hâlde halk tarafından parçalanacağını bildirmiştir. Rus mümessilin bu vak’ayı Moskova ve Ankara’ya haber vermesi ve bizim yoldaşların cellâtlar elinden alınmasına çalışması lâzımdı. Fakat yazık ki o sırada Trabzon’daki Rus mümessili cesur bir adam değildi. Trabzon’da bunu bilmeyen yoktur. Motorlar ve sahipleri malumdur. Bu hadisenin Belediye Reisiyle Millî Müdafaa Cemiyeti riyaset divanı tarafından yapıldığı söyleniyor. Burada (Rusyada) ise bu meseleye dair henüz bir karar alınmamıştır. Fakat artık susmak da imkân haricindedir. En iyi ve cesur arkadaşlarımızdan 16 yahut 17 sini kaybettik. Bizimle hemfikir olup cellâtların tecziyelerini istemelisiniz. Trabzon’a gelecek her komünistin öldürülmesine karar verilmiştir. Anadolu burjuvası barbarca yaptığı cinayetlerden mesul olmadığını gördüğünden komünistleri şiddetle takibe devam ediyor. Cellatlar tarafından öldürülmüş olan bizim en değerli yoldaşlarımızı müdafaa etmeyi üzerinize alacağınızı ümit ederim. Komünist selâmları ve hürmetler.
    Ahmet Cevat
    Türk Komünist Fırkası Merkezi
    Komitesinin Harici Büro Azası
    Görülüyor ki Giritli Ahmet Cevat, millî ve dinî geleneklerine çok bağlı olan Trabzon halkının, din ve mukaddesat aleyhine tahrikat yapan 16 komünisti yok etmesini “Anadolu burjuvalarının barbarlığı!” diye vasıflandırıyorlar. Bu hareketi Türk polisi ve Millî Müdafaa Cemiyeti (yani Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti) yaptırmış diyerek kurtuluş savaşında önderlik eden ve Halk Partisi’nin başlangıcı olan teşkilâtı tahkir ediyor. 16 serseri gebertildi diye yabancı bir devleti Türkiye işlerine karıştırmaya kışkırtıyor. Bütün bunları yaptıktan sonra da yılan gibi Türkiye’ye süzülerek sizin partinize girebiliyor ve geçen devrede mebusluğa kadar yükseliyor. Şimdi de Türk dilini yaratacak olan Dil Kurumu’nda bütün dillerin Türkçeden çıktığını ispata yeltenecek kadar milliyetçilik yapıyor. Biz buna razı değiliz. Siz, demokrat Türkiye’nin cidden demokrat olduğuna inandığımız başvekili herhâlde milletin arzusunu yerine getireceksiniz. Buna inanıyoruz.
    Sayın Başvekil!
    Bu saydıklarım komünist oldukları müspet vak’alar ve vesikalarla bilinen kimselerdir. Yoksa bunların yanında daha birçoklarını saymak her zaman kabildir.
    Boğaziçi Lisesi’nin son sınıfında iken arkadaşlarına karşı komünizmin müdafaa ve propagandasını yapan, onların millî mukaddesat diye bildikleri şeyleri tahkir eden, “günün birinde hepiniz komünist zindanlarında çürüyeceksiniz” diye mukabil tehdit savuran Doğan Aksoy, nihayet Rusya’ya kaçarken yakalandığı, evrakı arasında Moskova damgalı mektup zarfları bulunduğu, dolabında Lenin vesairenin fotoğrafları yakalandığı ve millî mukaddesata karşı olan hareketleri arkadaşlarının şahitliği ile sabit olduğu hâlde maalesef mahkûm edilmedi. Davada şahit olarak benim de bulunduğum bu komünistin bilakis lise imtihanlarını vermesine müsaade edildi. Şimdi felsefe talebesi olarak üniversitede bulunuyor. Esefle söylemek icap edilmesi gereken bu mikrop, serbest bırakıldı.
    Sayın Başvekil!
    Bunları gören vatanperver Türk çocuklarının kafasından neler geçtiğini bir lâhza düşündünüz mü? Bu çocuklar bazen bana: “Testiyi kıranla suyu getiren bir olduktan sonra niçin çalışalım? Niçin yurdumuza bağlı olalım?” diye sordukları zaman ben makul bir cevap veremedim. Bu cevabı sizden rica ediyorum.
    Evet! Komünistler gizli propagandalarla ordumuzun arasına kadar sokulmaya çalışıyorlar. Yine esefle söylüyorum ki hükûmet bir ordu mensubunu komünistliğe başlamış gördüğü zaman ciddileşiyor da binlerce maarif mensubunu kıpkızıl komünist gördüğü zaman aldırış etmiyor. Maarif şurasında “aile bir zehirdir” diyerek cemiyetimizin temelini yıkmak isteyen bir Sadrettin Celâl’i pedagoji profesörlüğünde tutmakla bütün alay kumandanlarını komünistten seçmek arasında ne fark var?

    Talim heyeti arasında komünistlerle kaynaşan Dil Fakültesinde solcu doçentlerin yapacağı zarar iki yedek subay talebesinin komünistliğinden bin kere korkunç değil midir? Daha birkaç gün önce İstanbul Tıbbiyesi’nde kimya doçenti Halil, asker talebelere hitaben: “Askerden nefret ederim” diye bağırdı. Bu sözün altında solcu temayülün açığa vuruşunu sezmiyor musunuz?
    Bu solcuların, artık eski fikirlerinden caymış oldukları da müdafaa makamında söylenebilir. Fakat “sözü namus saymak” hususundaki geleneğimizi “burjuva budalalığı” diye gören komünistlerin verdiği söze inanmak, vatan ve millet karşısında en büyük gaflet değil midir? Dün dönenlerin yarın yine dönmeyeceklerine hangi teminatla bakabiliriz? Onlar samimî olarak dönmüş olsalar bile vaktiyle işlemiş oldukları suçtan dolayı, hiç olmazsa bugün millet işlerine karışmak hakkından mahrum edilmeli değilmi idiler? Tövbekâr olmuş bir fahişe artık namuslu sayıldığı hâlde, nasıl namuslu ailelerin harimine alınmazsa, eski düşüncelerinden dönmüş olan komünistlerinde devlet harimine alınmamaları gerekirdi. Yüz ellilikler de affedildi. Fakat onlara hükümet makinesinde en küçük bir vazife veriliyor mu? Yüzellilikler acaba komünistlere göre daha mı suçludurlar? Unutmamak lâzımdır ki bu komünistler yurdumuzun içinde kalıp devlette yer işgal ettikçe yarın sınırlarda yurdu korumaya koşacak olan Türk çocukları kendileri ve cephe gerilerini emniyette sanmayacaklardır. Acaba hangi düşünce ve hangi taktik, vatan çocuklarının bu emniyetsizlik duygusunu gidermekten daha üstün tutulabilir?
    Fransa’da olup bitenler, hükûmette yer almış komünistlerin bir vatanı nasıl batırdıklarını parlak bir örnek hâlinde göstermiyor mu? Bu komünistleri ileride Türkiye için seve seve can verecek Türkçü gençlerin tutabileceği yerlerden uzaklaştırmak, farzı muhâl bir mesele doğursa bile, Türk oğullarını ıstırap içinde bırakmaktan doğacak millî zaaf kadar tehlikeli olabilir mi?
    Sayın Başvekil!
    Bütün milliyetçi Türkler sizinle beraberdir. Sizden, tarihimizin bu çetin anında vatan düşmanı komünizmin ezilmesini, bir daha baş kaldıramayacak şekilde ezilmesini istiyorlar. Mevcut kanunlar kafi değilse bu bozguncular ocağının kökünü kurutmak için yeni kanunlar yapınız. Kanun, millet vicdanın maskesi olursa manası olur. Millî vicdan vatan düşmanlarının tepelenmesini istiyor. Yurtsever Türk çocuklarının gözü önünde kötü bir örnek olan “komünistlere mevki vermek” usulünü derhâl kaldırınız. Yukarıda verdiğim örnekler yarının neslini yetiştirecek olan maarif sahasının bu mikroplarla nasıl bulaşmış olduğunu gösteriyor.
    Haydarpaşa Lisesi’ndeki son hadise bu bulaşıklığın görülüp bilinen son delilidir. Bu olaylar karşısında Maarif Vekâletine de büyük bir vazife düşüyor. Bu vazife klâsiklerin tercümesinden, sanki yabancı dil ve hatta Türkçe öğretimi pek yolunda gidiyormuş da sıra kendisine gelmiş gibi bazı liselere konulan Lâtince ve Yunanca derslerinden daha ileri ve üstün bir vazifedir. Bu vazife Türk maarifini öğretmen olsun, öğrenci olsun, bütün komünistlerden temizlemek vazifesidir. Maarif Vekâleti bir yandan dersine bir tek gün gelmiyen öğretmenden doktor raporu isteyecek kadar güvensizlik gösterirken, bir yandan kanunlarımızla yasak edilen fikirleri Türkiye’ye sokmağa çalışmış olanlara karşı şaşılacak bir güvenle hareket ediyor. Bunu Maarif Vekâletinin kötü niyetine veya kasdî hareketine yoramayız. Çünkü o dakdirde Maarif Vekâletinin de vatan ihanetinde ortaklığının kabul etmek icabeder.
    Fransa’da olup bitenler, hükûmette yer almış komünistlerin bir vatanı nasıl batırdıklarını parlak bir örnek hâlinde göstermiyor mu? Bu komünistleri ileride Türkiye için seve seve can verecek Türkçü gençlerin tutabileceği yerlerden uzaklaştırmak, farzı muhâl bir mesele doğursa bile, Türk oğullarını ıstırap içinde bırakmaktan doğacak millî zaaf kadar tehlikeli olabilir mi?
    Maltepe, 21 Mart 1944
    Orkun, 2 Mart 1951, Sayı: 22

     
  • ESERİ OLMAYAN EŞSİZ PROFESÖRLER

    Üniversiteler, milletlerin beyni olmalıdır. Çünkü orası en seçkin bilginlerin, araştırıcıların toplandığı yerdir. Türkiye’de böyle düşünüldüğü için üniversitelere muhtariyet verilmiş, öğretmeni ve öğrencisiyle üniversite seçkin bir çevre olarak tanınmıştır.
    Fakat gerçek hiç de böyle değildir. Üniversitelerde gerçek bilginler ve araştırıcılar pek azdır. Profesörlük bir ilim unvanı değil, bir kazanç sertifikasıdır.
    Üniversite tüzüklerine göre profesörlerin birkaç dil bilmesi, orijinal eser sahibi olması, inceleme için Avrupa’ya gittikten sonra bilgi kazancını belirtecek bir rapor veya etüd hazırlaması lazımdır. Ama nerede? Üniversite profesörleri hoca değil, tüccardır. Kendini bilim alanına vermiş sekiz on kişinin dışında, Avrupa’dan bilim ve bilgi değil, başta araba olmak üzere, geçer akça mal getirmektedir. Orijinal esere gelince Edebiyat Fakültelerindeki birkaç kişinin eserleri dışında ortaya konan kitaplar, yine kazanç vasıtası olan ders kitaplarıdır. Öğrencisi gayet kalabalık olan Hukuk ve Tıp Fakültelerinde astronomik fiyatlarla satışa çıkarılan bu kitaplar bayağı birer derlemeden ibaret olduğu halde tükenip sahibine kazanç sağlar ve zavallı Hukuklu ve Tıbbiyeli de güç bela edinebildiği veya iğreti olarak okuduğu bu kitaplarla sınıfını geçmeğe çabalar, durur.

    Üniversiteler muhtardır. Oraya polis bile izin almadan giremez. Oraya yalnız profesörlerin maddî menfaati girer. Profesör, klinik şefi ise klinikteki yatak sayın profesörün özel muayenehanesinden geçer. Özel muayenehane ebedî çalışma halindedir. Sayın profesör inceleme için Avrupa’ya gittiği zaman asistanlar tarafından işletilir ve asistanların muayene ettiği hastalardan alınan ücreti kendisine mal etmekte profesör hiçbir ahlâkî sakınca görmez.
    Sayın Hukuk Profesörleri 2.000 kişiye birden ders verecek kadar bilim ve hatta dehâ sahibidirler. Haftada dört saat dersi olan bu dâhiler, şu 2.000 garibi dörde bölerek 500’er kişilik guruplara ayrı ayrı ders vermeyi ve o hengâmeyi birer sınıf haline getirmeyi bir türlü düşünemezler. Hayır, düşünmesine düşünürler ama bunun için ayrı ücret beklerler. Çünkü haftada 8 veya 12 saat ders verirlerse, dışardaki hukuksal danışmadan gelecek kazanç baltalanacaktır.
    Mühendis profesörlere gelince, onlar memleketi imar ve inşa ile o kadar meşguldürler ki, resmî makamları olan odaları bile dışarıya yapılan projelerle doludur.
    Ya Üniversiteler talimatnamesine göre yazılması gereken orijinal eserler? Onlar istim gibi arkadan gelecektir.
    * * *
    Yalnız maddî kazanç peşinde olup şahsî çıkarlarıyla bu derece uğraşan kimselerin ne bilim gelişmeleri hakkındaki yeni eserleri okumaya, ne de bizzat araştırma yapıp eser vermeye elbette vakitleri olmayacaktır.
    Birkaç yıl önce, Hamburg Üniversitesi Türk Tarihi ve Türkoloji Kürsüsü profesörü olan Spuler adında genç bir Alman bilgini İstanbul’a gelip konferanslar vermişti. Spuler, İngilizce ve Fransızca’dan başka Türkçe, Arapça, Farsça, Rusça, Moğolca da biliyor ve bu dillerdeki yayınları asıllardan takip ediyordu.

    Bilim adamı, işte böyle olur. Bizim göstermelikler arasında böyle 7 dilden vazgeçtik, 3 büyük Batı dilini bilip de o dillerdeki yayınları takip eden kaç kişi var? Onlar ya ticaret ardındadırlar yahut, meslekleri ticarete elverişli olmayanlar klik yapmakla uğraşırlar.

    Evet, onlar birbirleriyle gizli gizli konuşacaklar, sen benim dekanlığıma oy verirsen ben de senin asistanının doçentliği için oy kullanırım diyecekler, sohbete benziyen profesörler toplantısında nutuk çekme gösterisi yaparak günlerini gün edeceklerdir. Tüccarlara muhtariyet verilir de her türlü kontroldan uzak bırakılırsa elbette sonu budur: Kazanç için çürük mal sürerler ve halkı asla düşünmezler.
    Göstermelik profesörlerin kötü bir huyu da kıskançlıklarıdır. Değerli asistanları ve doçentleri baltalamak için her şeyi yaparlar. Kendileri yükselemedikleri için onları alçaltmaya çalışırlar. Doğru konuşan, yanlışları yüze vuranlardan ödleri patlar. Ömürleri boyunca ciddî bir eser veremeyen, erdem örneği gösteremeyenlerin yapacağı iş budur.
    Kıskançlığın en berbat örneğini birkaç yıl önce İstanbul Edebiyat Fakültesinde gördük: Profesörlüğe aday üç Fransız Edebiyatı doçentinden en değerlisi, en ehliyetli ve zekisi olan, eserleriyle Fransa’da da tanınıp takdir edilen Adile Ayda, sırf şahsiyetinin kuvveti yüzünden profesörlüğe seçilmedi ve yanlışları açığa vurması “geçimsizlik” diye adlandırıldı. Geçimsizlik iddiası sudan bahaneydi. Birbirlerine çelme takmak için klikler halinde sinsi bir mücadele yapan profesörlerin, mücadelesini medenî cesaretle herkesin içinde yapan Adile Ayda’ya geçimsiz demeleri gerçekten gülünçtü. İşin daha gülünç bir yönü de vardı: Kulis didişmelerinde bazı Anadolucu profesörler onun Tatar olmasını âdeta tehlike diye gösteriyorlardı. Zavallılar!… O Tatar kadar Türk olsalar, olabilseler daha ne isterlerdi? Tatar’ın, Yörük veya Türkmen gibi, Türklerden bir bölümünün adı olduğunu kavramayan bu profesörler Tatar’ın yerine bir Yahudi dönmesini getirmekle nasıl bir ahlâkî gaf yaptıklarının farkına varamadılar. Bu davranış o kadar çirkindi ki, Anadoluculuğun kurucusu olan ve Kazanlılarla Kırımlıları pek de sevmeyen merhum Mükrimin Halil bile bu Anadoluculardan biriyle tartışmış ve: “Ne yaptığınızın farkında mısın?” sorusuna, “Adile Ayda Tatardır. Türk olmaz!” cevabını alınca: “Kendisi olmazsa çocuğu Türk olur. Fakat Selânik dönmesinin bin yıl sonraki torunu da Yahudi’dir” diye karşılık vermişti.(1)
    * * *
    Böyle uzun boylu tablolar çizip eskiye doğru gitmemin sebebi İstanbul’daki Edebiyat Fakültesinde geçen ay oynanmak istenen bir oyundur. Bu oyun, Edebiyat Fakültesindeki bir kısım profesörlerini iyice hazırlandıktan sonra, ortamı elverişli sanarak, vaktiyle aşırı solcu olduğu için Üniversiteden çıkarılan birisini, oldu bitti ile tekrar getirme teşebbüsleridir.
    Ankara’daki Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde doçent iken aşırı solcu davranışlarıyla huzursuzluk yaratan dört kişi (Muzaffer Şerif, Niyazi Berkes, Behice Boran ve Pertev Naili Boratav), nihayet Maarif Vekâleti tarafından Üniversiteden atılmışlardı. Bunlardan Pertev Naili Boratav’ın hikâyesi diğerlerinden daha ilgi çekiciydi. Almanya’ya Sümeroloji öğrenimi için giden Pertev, orada solcu faaliyete başladığı, solcularla düşüp kalktığı için arkadaşları tarafından önce ihtara maruz kalmış, dinlemeyince Maarif Vekâletine şikâyet edilmişti. Müfettiş olarak giden Reşat Şemsettin Sirer şikâyetleri doğru bulduğu için Pertevi Türkiye’ye geri göndermiş ve önce bir lisede ambar memurluğuna tayin edilen Pertev Naili, sonra Ahmet Kutsi Tecer gibi bazı ahbaplarının ve bazı mebus dayılarının aracılığı ile folklor doçenti olarak Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesine alınmıştı. Aşın solculuğu sabit olmuş bir kimsenin öğretmen yapılmasındaki yakışıksızlık ortada iken bunu düşünen çıkmamıştı. Fakat gördüğü himayeden şımarıp işi azıtınca nihayet diğer üç kişiyle birlikte atılmış, böylelikle mazarratına set çekilmişti. İşte Edebiyat Fakültesine getirilmek istenen Pertev Naili Boratav budur.

    Edebiyat Fakültesi kurulunda teklifi ortaya atan, sosyoloji kürsüsü profesörü Nurettin Şazi Kösemihal olmuştur. Kösemihal, sosyoloji alanının gittikçe genişlediğini ileri sürerek bu kürsünün Üniversite dışından değerli elemanlarla takviyesini teklif etmiş ve hemen herkes bu fikri benimsemişken Pertev’in adı söylenince profesörlerin çoğu şaşırmıştır. Çünkü o, vaktiyle folklor doçenti idi. Şimdi ise sosyoloji profesörü olarak getirilmek isteniyordu.
    Bu teklife yapılan itirazlar iki noktada oldu: 1- Folklorla uğraşmış bir adam yıllardan sonra sosyolojiye getirilemezdi. 2- Aşırı solculuğundan dolayı atıldığı için getirilemezdi.
    Karşı taraf, yani Pertev Naili’yi getirmek istiyenler (ki buz gibi aşırı solcuyu getirmek istedikleri için artık bunlara solcu cephe diyebiliriz) onun büyük bir bilgin olduğunu, Üniversitede müsamaha göstermek gerektiğini ileri sürüp sosyal kanaatlerin dikkate alınamayacağını savundular.
    Aleyhte olan (ki solcuların karşısında oldukları için bunlara da milliyetçi cephe diyebiliriz) Pertev Naili’nin ancak folklora ait basit bir iki eser sahibi olduğunu, folklor doçenti olmanın sosyoloji profesörü olmak için çok yetersiz bulunduğunu, solcu fikriyata sahip bir adamın getirilmesinin asla mümkün olamıyacağını, meselâ Rusya’dan bir Rus profesörününde getirilmesinin kesin olarak düşünülemiyeceğini ileri sürdüler ve bir Nurcu nasıl profesör olarak getirilemezse bir aşırı solcu da öylece getirilemez dediler.
    Milliyetçilerle solcular arasındaki tartışma sert ve uzun oldu. Türk Edebiyatı profesörlerinden Fahir İz ile İngiliz Edebiyatı profesörü Vahit Turhan, solcu Pertev Nailinin getirilmesi fikrini şiddetle ve heyecanla desteklediler. Teklifi getiren Kösemihal ile Psikoloji Profesörü Sabri Esat ve sosyoloji profesörlerinden Cahit Tanyol da aynı düşünceyi ısrarla savundular. Buna karşı milliyetçi cepheden Pertevin hem ilmî yetersizliği, hem de ideoloji sapıklığı üzerinde konuşarak gelmesi aleyhinde bulunanlar çok oldu. Sanat Tarihinden Oktay Aslanapa, psikolojiden, Mümtaz Turhan, coğrafyadan İsmail Yalçınlar, tarihten Zeki Velidi Togan, İbrahim Kafesoğlu, şarkiyattan Ahmet Ateş, Türkolojiden Ömer Faruk Akün, Mehmet Kaplan, Sadettin Buluç, Muharrem Ergin ve Ahmet Caferoğlu türlü bakımlardan gelemiyeceğini söylediler.
    Tartışmadan sonra, düşüncesini sözle belli etmeyen, fakat tutumu ile Pertevin gelmesi aleyhinde bulunduğu anlaşılan dekan Vehbi Eralp nihayet oya başvurdu. Pertev Naili’nin gelmesi lehinde oy verenler şunlardı:
    1- Nurettin Şazi Kösemihal (Sosyoloji)
    2- Fahir İz (Türkoloji)
    3- Vahit Turhan (İngiliz dili)
    4- Sabri Esat Siyavuşgil (Psikoloji)
    5- Cahît Tanyol (Sosyoloji)
    6- Macit Gökberk (Felsefe)
    7- Halet Çambel (Arkeoloji)
    8- Mina Urgan (İngiliz dili)
    9- Cemal Tukin (Tarih)
    10- Besim Darkot (Coğrafya)
    11- Adnan Benk (Fransız dili)
    12- Refia Şemin (Pedagoji)
    13- Süheylâ Bayrav (Fransız dili)
    14- Bedia Akarsu (Felsefe)
    15- İsmail Tunah (Felsefe)
    16- Tatyana Moran (İngiliz dili)
    17- Arif Müfit Mansel (Tarih)
    18- Jale İnan (Arkeoloji)
    19- Takiyettin Mengüşoğlu (Felsefe)
    20- Şâra Sayın (Alman dili)
    21- Nermi Uygur (Felsefe)

    Bu 21 kişilik listenin tahlili, doğrusu, çok ilgi çekici sonuçlar verecek değerdedir. Tatyana, Türkle evli bir Rus kadını olduğu gibi aralarında üç kişi aşırı solcudur. Hele 21’lerin etnik bölünümü pek hoştur. İçlerinde üç Selânik Dönmesi (yâni Yahudi) 1 Arap, 1 Arnavut, 1 Boşnak, 1 Kürt, 1 Rus bulunması, 1 kişinin de soyadı kanunundaki hükümlere rağmen Rumca soyadı taşıması ibret verici manzaradır. Hele yetmiş iki buçuk milletin tamamlanması şartmış gibi Üniversite öğreticileri arasında bir Moskof kadınının bulunması tarihî bir olaydır. İşin ibret verici bir yönü de bugün Pertev’in gelmesi lehinde oy veren Macit Gökberk’in vaktiyle onu komünist faaliyetinden dolayı şikâyet eden öğrenciler arasında bulunmasıdır. Edebiyat Fakültesindeki 9 kadın öğretim üyesinden 8’inin solcularla işbirliği yapması da ayrıca üzerinde durulacak bir noktadır.
    Bu oylamanın en büyük sürprizi Fahir İz’in solcularla yaptığı işbirliği olmuştur. Fahir İz’i kimse böyle bilmiyor, tanımıyordu. Herkes kendi kendisinden sorumlu olmakla beraber, onun, Mahir İz gibi sağlam karakterli, milliyetçi ve mukaddesatçı bir öğretmenin kardeşi olması derin üzüntü yaratmıştır. Fahir İz’in bu davranışı hangi kulis taktiğinin ve hangi klik menfaatinin sonucu olursa olsun bu oylamadan sonra herhalde iki kardeşin arası açılacaktır.
    Solcuların sağladığı 21 oydan sonra dekan, Pertev Naili’nin getirilmesi aleyhinde olanların oylarını saymaya başladı. Aleyhte olanlar şunlardı:
    1. Oktay Aslanapa (Sanat Tarihi) 2. Mümtaz Turhan (Psikoloji) 3. Ömer Faruk Akün (Türkoloji) 4. Zeki Velidi Togan (Tarih) 5. Mehmet Kaplan (Türkoloji) 6. Sadettin Buluç (Türkoloji) 7. Muharrem Ergin (Türkoloji) 8. Ahmet Ateş (Şarkiyat) 9. Ahmet Caferoğlu (Türkoloji) 10. İsmail Yalçınlar (Coğrafya) 11. İbrahim Kafesoğlu (Tarih) 12. Cavit Baysun (Tarih) 13. Şahabeddin Tekindağ (Tarih) 14. Münir Aktepe (Tarih) 15. Faruk Timurtaş (Türkoloji) 16. Ahmet Ardel (Coğrafya) 17. Necdet Tunçdilek (Coğrafya) 18. Sırrı Erinç (Coğrafya) 19. Hamit İnandık (Coğrafya) 20. Afif Erzen (Tarih) 21. Sabahat Atlan (Tarih) 22. Tahsin Yazıcı (Şarkiyat) 23. Semavi Eyice (Sanat Tarihi) 24- Bahadır Alkım (Klâsik filoloji) 25. Zafer Taşlıklıoğlu (Yunan dili) 26. Faruk Perek (Lâtin Dili) 27. Fikret Işıltan (Tarih) 28. Nihat Keklik (İslâm Tetkikleri) 29. Beylan Toğrol (Psikoloji) 30. Adnan Pekman (Arkeoloji) 31. Sençer Tonguç (İngiliz dili)
    Solcuların 21 oyu, oylama sırasında toplantıda bulunmayan ve Pertev Naili lehinde rey veremediği için eseflenen tarih profesörü Tayyip Gökbilgin’in de katılmasıyla yarın 22’ye çıkabilecektir. Bu muhteşem soyadının sahibi İslâm Ansiklopedisinde yazdığı çok sathî maddelere rağmen Moskoflar tarafından övülen biricik Türk tarih bilginidir.(!) Zaten solcu listede orijinal eser vermiş adam bulmak hemen hemen imkânsızdır. Bunlar ders kitapları müellifleridir. Aralarında Zeki Velidi Togan, Cavid Baysun, Kafesoğlu, Ahmet Ateş, Ceferoğlu, Aslanapa, Semavi Eyice, Faruk Timurtaş, Muharrem Ergin vesaire gibi orijinal eser veren, yani bilime yeni değerler katan ve Türk kültürüne yararlı olan tek kişi yoktur.
    Son zamanlarda basında çok görülen, İmam-Hatip okulları, Yabancı okulları ve liselerin yetersizliğine dair haklı tenkitleri daha büyük ölçüde Üniversite için söylemek yerinde olur.
    Devlet tarafından kurulmuş olan, bütçesi devletçe sağlanan Üniversiteler, kafası işlemeyen ve millî şuuru bulunmayan yetersiz hocalar, akıllarına esince oraya her zararlı adamı soksun diye yaşatılmıyor. Bu göstermeliklere fırsat verilirse bugün Pertev Naili yarın Niyazi Berkes, öbürgün Behice Boran derken sıra Pavlof ve Konriloflara gelecektir. Üniversite muhtariyeti ve fikir hürriyeti, milleti yok etmek muhtariyeti ve vatanı yıkmak hürriyeti değildir. Bir millet, bir vatan, kazma kürekle değil, onun düşmanlarını su başına yerleştirmekle yıkılır. En sağlam gövdenin yıkılması, ciğere yerleşen küçük bir koch basili ile başlar.
    Bilim, özgürlük, anayasa, demokrasi teraneleri arasında korkunç baltalamalar var. Uyanalım… Artık uyanalım…
    (6 Temmuz 1964), ÖTÜKEN, 16 Temmuz 1964, Sayı: 7
    (1) Adile Ayda somatik olarak Türk ırkının tam örneklerinden biri olduğu gibi şuur ve ülkü bakımından da tam bir Türk olduğunu, Anadolucu profesörlerin miskin bir tevekkül içinde sustukları, vicdanı kanaatlerini yakınlarına ancak fısıldayarak söyledikleri kritik zamanlarda Türk milliyetçileri lehindeki yazılarıyla ispat etmişti.

     
  • ALAYLI ÂLİMLER

    Son yıllarda, bilhassa hükümetin millî kültür meselelerine fazla ehemmiyet vermesinden sonra, memleketimizde bir sürü alaylı âlim türedi. Edebiyat, dil ve tarih sahasında ilmî olmak iddiasıyla birçok şeyler yazıldı. Buda’nın Türk olduğu, Arapçının Türkçe’den çıktığı, Türklerin aryanî ve divan edebiyatının gayrı ahlâkî olduğu ispat olundu (!). Dil ve tarih o kadar müptezel oldu ki iştikakçılıkta, palavra atmakta kabiliyetli ne kadar insan varsa hepsi âlim kesildi. Ya felsefe sahasında kemale ermelerinden, ya edebiyat ve tarihçiliğin kendilerine pek kolay gözükmesinden, yahut da felsefe tahsilinin kendilerine bir nevi felsefi görüş kabiliyeti vermesinden dolayı olacak, felsefeciler de bu işe burunlarını soktular. Fakat dil ve tarih sahası felsefe gibi her şeyin bir pundunu bulmak olmadığından yalnızca gülünç olup kaldılar.
    İlmî eserlerin haşiyelerinde kullanılan ve aynı yer mânâsına gelen Lâtince ibidem kelimesini müellif veya kitap ismi sanacak kadar cahil olduğu halde Türk Tefekkürü Tarihi diye bir akademinin bile başaramayacağı bir işe kalkışan felsefeci Hilmi Ziya Bey’in kitabı alaylı âlim eserlerine iyi bir örnektir. Manzum destandan tutun da ruhiyat, felsefe, içtimaiyat ve tarihe kadar her telden çalan bu yerli peygamberin kitabındaki belli başlı yanlışları Hüseyin Namık Bey Çığırın 10. sayısında tenkit etti. Ben burada başka bir alaylı âlimden, yine felsefeci olduğu halde bu yalanlarda dil ve tarih âlimliğine terfi edenlerden Hasan Ali Bey’in bir kitabından bahsedeceğim. Kitabın adı Türk Edebiyatına Toplu Bir Bakış’tır. Divan edebiyatını kötüleyip halk edebiyatını göklere çıkarmak kablî fikriyle yazılan bu 160 sayfalık karalamada, çok yanlış var. Güya Türk edebiyatını yeni bir görüşle mütalaa eden bu kitap baştan başa bir ilim hezeyanı, bir cehalet senedidir. Başkalarının ilmini, mesaisini intihal ve istismar ederek yazılan bir kitaptan da daha fazla bir şey beklenemez. Ben, Hasan Ali Beyin bu kitabı kimlerin mesaisinden istifade ederek meydana getirdiğini biliyorum. Hasan Âli Bey Türkiyat enstitüsüne gelerek bazen bana, bazen Caferoğlu Ahmet Beye, çok defa da Abdülkadir Bey’e dil ve tarihe dair bazı şeyler sorar, bazen de metinler üzerinde Abdülkadir Bey’le birlikte uğraşırdı. Anlaşılan Abdülkadir Bey bildiklerini Hasan Âli Beye iyi öğretmemiş yahut Hasan Âli Beyin hiç kabiliyeti yokmuş da iyi anlayamamış. Türk edebiyatına toplu bir bakış gibi büyük bir iddia ile çıkan bu kitap, öyle gözüküyor ki, yalnızca Hasan Âli Beyin karihasından çıkmıştır. Bakınız 32-33. sayfalarından aldığım şu satırlara:

    Halk şiirlerini okuduğumuz zaman onları söyleyenleri şöyle tasavvur ederiz: Şahin bakışlı, kor gibi yanan iki göz; yanık, acılar ve kaygularla tunçlaşmış bir yüz; ruhlarındaki irade kudretini çizen dudaklar, rintliklerini gösteren laubali bir giyiniş. Nihayet her ezen kudrete, din baskısına, anane tahakkümüne, siyaset istiptadına yan bakan bir kalenderlik… İşte size ilmî bir eserden şaheser bir parça! Hasan Âli Bey biraz daha sıkılmasa bu halk şairlerinin brakisefal ve anadan doğma cumhuriyetçi olduklarını da iddia edecek. Bizatihi bir ananenin mahsulü olan halk şairlerini anane tahakkümüne yan baktırmak için insanın Hasan Âli Bey kadar ilme yandan bakması lâzımdır. Şimdi gelelim belli başlı yanlışlara:
    I- Kitabın 10. sayfasında Kaşgarlı Mahmut’tan alınmış şu şekilde bir manzume ve tercümesi var:
    Alp Er-Tonga öldü mü
    Isız ajun kaldı mu
    Özlek öcün aldu mu
    İmdi yürek yırtılur.
    Alp Er-Tonga öldü mü- Yaman dünya kaldı mı- Zamane öcünü aldı mı- Şimdi yürek yırtılıyor.
    Bir de bunun doğrusuna bakınız:
    Alp Er Tunga öldi-mü
    Issız ajun kaldı-mu
    Ödlek öcin aldı-mu
    Emdi yürek yırtılur.
    Alp Er Tunga öldü mü? Dünya sahipsiz kaldı mı? Zaman öcünü aldı mı? Şimdi yürek parçalanır.

    Görülüyor ki Hasan Âli Bey bol keseden Divân-ü Lügat’i mehaz göstermesine rağmen en basit bir şiiri okuyup mânâ vermekten âcizdir. Yırtılmak kelimesine bugünkü mânâyı vererek “yürek yırtılıyor” gibi gülünç bir tercüme yapan Hasan Âli Bey nedense ıssız’a asıl mânâsını vermiyor:
    II- Fakat Hasan Âli Bey’in bol keseden görmediği kitapları mehaz göstermesi bu kadar değildir. Kitabının 44. sayfasındaki kitabiyat listesinde Atsız Mecmua da zikrolunduğu halde kitabın 105. sayfasında Divan-ü Lügat’in 1074’te yazıldığını söylüyor, Hasan Âli Bey, Atsız Mecmuaları okusaydı onun 16. sayısında Zeki Velidi Bey tarafından yazılan bir makalede bu eserin 1077’de yazıldığının ispat olunduğunu bilirdi.
    III- Fakat Hasan Âli Beyin ezbere yalan atması bu kadar da değildir: Kitabın 18-19. sayfalarında, Dîvân-ü Lügat’ten alınmış dört tane dörtlük var. Bunlardan ikincisinin Dîvân-ü Lügât’in ilk cildinin 140. sayfasında böyle bir şiir yoktur. Görülüyor ki Hasan Âli Bey eserini başkalarından topladığı ağızdan kapma malûmatla yazmıştır.
    VI- 19. sayfada, güya Dîvân-ü Lügat’ten Alman şiirlerin transkripsiyonu ve tercümesi de baştan başa yanlıştır. Burada boşuna sayfa doldurmamak için bu yanlışları birer birer tasrih etmiyorum. Hasan Âli Bey öğrenmek isterse kendisine bildiririm.
    V- Türk tarihi bilginlerinin yazdığı dört ciltlik tarih gibi edebiyat tarihi bilgini H. Âli Beyin kitabı da birçok isim yanlışlıklarıyla doludur: diyiş, Tongay, Cengiz, Timur, Orhun, Harezim, Tohsi, İlâ, duş kelimelerinin doğrusu deyiş, Tunga, Çingiz, Temür, Orhun, Hârzem (yahut Türklerde Harzem), Tuhsı, ile düş’tür. Görülüyor ki H. Âli Bey daha şu ilk mektep çocuklarının bile ezberinde olan ahenk kaidesini bilmiyor.

    Hele eski metinlerde “elif harfinin bazen kelime sonunda da “e” sedası verdiğinin farkında değil. Eski Türkçe’nin elif-besini bilmeyen bir adam nasıl olur da edebiyat tarihi yazmağa kalkar?
    VI- Gök Türkler’e bazen Tukyu, bazen Tokyo, bazen de Tu-Kiyu deniliyor ve sonra H. Âli Bey edebiyat tarihi yazmış oluyor.
    VII- Hele 20-21. sayfalardaki, Orhun Abideleri’nden bir parçanın transkripsiyonu ile tercümesi bir hezeyan şaheseridir. Her kelimesi yanlış olan bu hezeyan nameyi aynen buraya geçirerek sayfa doldurmak istemiyorum. Hasan Âli Bey bu tenkide itiraz etmeye yeltenirse bunu o zaman aynen neşrederek yeni bilginlerin ne kadar acınacak derecede cahil olduğunu memleket gençliğine göstermek kararındayım. Kenarına bak, bezini al diye bir atalar sözü vardır. Onun gibi, H. Âli Beyin bu ilmî hezeyanına hak vermek için de gösterdiği mehazlara bakmak kâfidir. Bu mehazlar Necip Asım Beyin “Orhun Abideleri”, Sadri Maksudî Bey’in “Türk dili için” adlı kitabı, bir de H. Âli Bey bu listeye dil kurultayındaki Artin Cebeliyan efendinin nutuklarını da ilâve etseydi işte o zaman kimsenin itiraza mecali kalmazdı.
    VIII- 22. sayfadaki Deli Dumrul hikâyesinin metni de baştan başa yanlıştır.
    IX- H. Âli Bey dörtlükle kıtayı birbirine karıştırıyor (s. 27). Malûm olduğu üzere kıta divan edebiyatında bir nazım şeklidir ve bazen dört satırdan da fazla olabilir. Dörtlük ise halk şiirine mahsus bir şekildir.
    X- Aynı sayfada İran edebiyatında şiirin ana ölçüsünün mısra olduğunu söylüyor. Halbuki İran edebiyatında şiirin ana ölçüsü mısra değil beyit’tir.
    XI- Varsağılarda şairin adının zikrolunmadığını söylüyor (s. 28).. Halbuki varsağılarda şairin adı zikrolunuyor. Görülüyor ki halk edebiyatına olan aşkı cezbe derecesine varan H. Ali Bey daha halk edebiyatındaki şiir şekillerinin tarifini bilmiyor.
    XII- H. Âli Bey türkü’yü de şekil itibarıyla koşma gibi sanıyor. Halbuki türkünün ana ölçüsü Sarı Zeybek türküsünde olduğu gibi şöyledir:
    . . . . . . . . . . a
    . . . . . . . . . . a
    . . . . . . . . . . a
    . . . . . . . . . . b
    . . . . . . . . . . b
    XIII- H. Ali Bey, kitabının 31. sayfasında şöyle bir şeyler söylüyor: Divan edebiyatında rengi kaybolmuş görünen Türk duygusunun ziynetsiz, fakat baştan başa şiir olan numunelerini halk şiirlerinin coşkun dilinden işitiyoruz. Belli ki sözler de H. Âli Beyin tabiriyle zamane’ye uymak için söylenmiş boş lâflardır. Divan edebiyatında Türk duygusunun kaybolduğunu kimse çıkıp da iddia edemez. Divan edebiyatı zümresine mensup bir iki serserinin Türk kelimesini kötü mânâda kullanmış olması bütün divan edebiyatını körü körüne kötülemek için bir sebep değildir. Halk edebiyatı zümresinden yetişen bazı şairler de Türk kelimesini tahkir yerinde kullanmışlardır. Bu yüzden H. Âli Bey bütün halk edebiyatını inkâra yelteniyor mu? Şüphesiz yeltenmiyor. O halde neden divan edebiyatı basma kalıp hücuma maruz kalıyor? Divan edebiyatı bugün ölmüştür, tarihe karışmıştır diye arkasından sövmek dürüstlük değildir. Çünkü o edebiyat asırlarca bu milletin münevver zümresi tarafından sevilmiş ve bu milletin hissi olduğu kadar hamasî ve vatanî duygularına da makes olmuştur. Kaldı ki biz H. Âli Beyin şahsen divan edebiyatı meclûplarından olduğunu bilenlerdeniz. Kendisi şunu elbette bilir ki halk edebiyatı zümresinden, meselâ Fuzulî ile en uzaktan kıyas olunabilecek bir halk şairi çıkmış değildir. Vatanî şiir bahsine gelince bunda da divan edebiyatı halk edebiyatından yüksektir:

    Râyete meyi ederiz qâmet-i dilcû yerine
    Tuğa dil bağlamışız zülf-i yahut semenbû yerine yahut
    Bizimle azm ü cezm-i feth-i Bağdâd eyleyen gelsün
    Gaza ecrin, şehâdet şerbetin yâd eyleyen gelsün

    beyitleriyle başlayan kahramanca gazeller gibi hamasî şiir örneklerini H. Âli Bey halk edebiyatında bulabilir mi? Halk edebiyatı da bizim edebiyatımızdır, severiz. Hele bugünün temayüllerine daha yakındır ve işlenirse ötekini de geçer. Fakat divan edebiyatı asırlarca bu milletin yalnız garâmî değil, vatanî hislerine de tercüman olan pek yüksek bir edebiyattır ki Hasan Âli Bey gibi alaylı âlimler onu öyle kolay kolay tenkit edemezler. Modası geçen her şeyi tenkit edeceksek artık bugün Namık Kemal’e, Ziya Gök Alp’e, yarın da daha başka büyüklere dil uzatmağa başlayabiliriz.
    XIV- Bütün alaylı âlimlerin eserlerinde olduğu gibi H. Âli Beyin eserinde de aslı faslı olmayan uydurmalar pek çoktur: Oğuz Han’ın kardeşiyle bağdaşması (s.14) hakkındaki satırlarda olduğu gibi. Mevcut olmayan bir kardeşle bağdaşmak olsa olsa felsefede bir Hasan Âli sistemiyle izah olunabilir.
    XV- Tarih bilginlerinin yazdığı dört ciltlik kitapta nasıl avam iştikakçılığı yapıldığını Orhun’un dördüncü sayısında göstermiştim. H. Âli Bey de bu avam iştikakçılığında onlardan aşağı kalmamış olmak için böyle uydurma isimler icat ederek Yenisey’in adını Yeni Çay yapıyor. Tonguzca ile izah olunan Yenisey’in Türkçe Yeni Çay yapılması bile H. Âli Beyin bilgisizliğini meydana koyuyor. Koca bir ırmağa çay denilmeyeceğini düşünmediği gibi çay kelimesinin Türkistan’da kullanılmadığını da bilmiyor.
    XVI- H. Âli Bey, Kaşgar dilinin Uygurca’nın devamı olduğunu söyleyerek (s. 103) Türk tarihini, lisaniyatını, edebiyat tarihini en ana çizgileriyle dahi bilmediğini ispat ediyor. Bu kadar cehaletle bu kadar büyük iddialı bir eser yazmaktaki cüreti insan anlayamıyor.
    XVII- 47. sayfada Oğuz Türkmenleri arasında Hıristiyanlıktan bahsolunuyor. Ne gülünç şey. Belli ki H. Âli Bey bu Oğuz Türkmenleri tâbirini Köprülüzade’nin eserlerinde görerek mânâsını anlamadan malûmatfuruşluk yapmak için almış. Belli ki, müellif Türkiyat neşriyatını hiç takip etmiyor. Türkmen demek Müslüman garp Türk’ü demek olduğuna göre Oğuz Türkmen’ini Hıristiyan yapmak Alman Protestanlarının Müslümanlığından bahsetmeye benziyor.
    XVIII- Kitabın sonundaki listede, altıncı asırda Kunlar’daki edebiyattan bahsolunuyor. Altıncı asırda artık Kunlar kalmamıştı. Görülüyor ki Hasan Âli Bey’in tarihî malûmatı sıfırın altındadır.
    Velhasıl bu eserin tenkidi için kendisinden daha büyük bir kitap yazılabilir. Hiç bir kıymeti olmayan ve baştan başa martaval olan bu eseri tenkit edecek değildim. Ancak Hasan Ali Beyin Dil Cemiyetinde etimoloji kolu reisi olduğunu öğrendiğim içindir ki bu tenkidi yazdım. Kolbaşı H. Âli Beyin kitabını Maarif Vekâleti yanlışlıkla mekteplere kabul eder diye korktuğum için bunu yazmakta acele ettim.
    Hasan Âli Beyin Türk Dili Tetkik Cemiyetinde kolbaşı olduğunu öğrendikten sonra zavallı Türkçe’nin istikbalini düşündüm. Ortaya atacağımız yeni ve büyük Türk dilini, demek böyle diplomasız mühendisler yapıyor. Garp medeniyetine girerken her şeyden önce onun ihtisas sistemini almak icap ettiği halde buna hiç riayet olunmaması, ve hele mühim yerlere H. Âli Bey gibi ehliyetsizlerin getirilmesi ne hazin şeydir. Edebiyatla bir parçacık, o da en dışından alâkadar olan H. Âli Bey gibi amatör müptedileri dil cemiyetinde kolbaşı yapmakla, meselâ Abidin Daver Bey’i Yavuz’a süvari yapmak arasında hiç bir fark yoktur. Alaylı âlimlerin eline kalan Türk dilinden katiyen bir hayır gelmeyecektir. Nitekim hâlâ ortaya müspet bir iş koyamadılar; ve katiyetle iddia ediyorum ki koyamayacaklardır da.. Bunların meydana koyacağı esere kimin itimadı olur ki? Muallimler köylerden on binlerce kelime toplar, dil cemiyetine yüzlerce rapor gönderir, fakat H. Âli Bey gibi alaylıların elinde bulunan bir cemiyet ondan istifade yolunu nasıl bulur?
    Hasan Ali Bey çizmeden yukarı çıkmayın. Ben içtimaiyat kitabı yazmaya kalkıyor muyum?
    ORHUN, 1934, Sayı: 5
  • MÜHİM BİR DERGİ
    Türkiye’nin birçok şehirlerinde çıkarılmakta olan türlü türlü dergiler arasında memlekete faydalı olanları, başlarında ciddi birer ilim adamı bulunanlardır. Kâğıt israfından, değersiz yazılar neşrinden başka bir şeye yaramayan, dergiler yanında, hakikî ilim tevazuu ile çalışarak ortaya pek ciddi neticeler koyan bu dergiler, Türkiye’nin ilim tarihinde (1) mühim bir yer tutacaklardır.
    Şimdiye kadar Fevziye Abdullah’ın, tabir caizse, mistik şahsiyetinin idaresinde çıkmakta olan “Ülkü” mecmuası bunlardan biri idi. Değerli bir edebiyat öğretmeni olan Fevziye Abdullah kendi mütevazı şahsiyetini hiç ileri sürmeden mecmuayı pek iyi idare ediyor, her zaman için aranacak telif ve tercüme makaleler Ülkü’yü bir Türkiyat hazinesi haline getiriyordu. Fevziye Abdullah derginin başından çekildikten sonra Ülkü bu vasfını kaybetti.
    Kars’ta çıkmakta olan “Doğuş” da bize değerli edebiyat ve halk bilgisi malzemesi veren bir dergiydi. Mahallî incelemeleriyle dikkati çeken ve Kara Lisesinde Türkçe öğretmeni olan Fahrettin Çelik bu derginin ruhunu teşkil ediyordu, Fahrettin Çelik çekildikten sonra mecmua çıkmaz oldu.

    Isparta Halkevinin çıkarmakta olduğu “Ün”, İstanbul’da Türkçe öğretmeni olan Hikmet Turhan Dağlıoğlu tarafından idare edilmekle olan ve Isparta vilâyetinin tarih, coğrafya, edebiyat ve halkiyatına ait zengin makaleleri ihtiva etmektedir.

    Ve nihayet İstanbul’da Eminönü Halkevi’nin çıkarmakta olduğu “Halk Bilgisi Haberleri” de âdeta bir halkiyat hazinesi sayılacak makalelerini muntazaman neşretmek bakımından hiç şüphesiz en başta gelmekte ve bunu da, resmî sıfatı ne olursa olsun, hakiki hüviyeti bir edebiyatçı olan Mehmet Halit Bayrı idare etmektedir.
    Benim burada bahis mevzuu etmek istediğim dergi ise bunların hiç biri değildir. Burada, nedense hiç dikkati celp etmeyen, halbuki pek mühim millî ve mahallî neşriyat yapmakta olan Konya Halkevi mecmuasından bahsetmek istiyorum. Adı “Konya” olan ve yine kendi köşesinde sessizce çalışan Mes’ud Koman tarafından idare edilen bu dergi, İlk sayılarının kötü baskı ile çıkmış olmasına rağmen pek mühimdir. Konya Kütüphanesi müdürü olan Mes’ud Koman şimdiye kadar 36 sayısı çıkmış olan bu dergi ile memleket ilmine hizmet etmiştir.
    Aylık “Konya” dergisinin ilk sayısı 1936 Eylülünde çıkmıştır. İlk 13 sayısı muntazam olarak çıktıktan sonra biraz aksaklık geçirmiş ve 14-15-16-17-18-19-20-21-22-23-24-25-26-27-28-29, sayıları ikişer ikişer tek nüsha halinde çıkmıştır. Fakat bu sayılardan sonra mecmua birdenbire mükemmelleşmiş; 30, 31, 32, 33, 34, 35 ve 36 sayılar yalnız içindeki yazılar bakımından değil, baskı bakımından da iyi ve güzel bir şekilde çıkmıştır. Bilhassa bu son sayılarda eski harflerle basılmış birçok metinlerin bulunması Konya dergisi için bir muvaffakiyettir. Yine ilk sayılarından başlayarak her nüsha kaymak kağıt üzerine Konya âbidelerinden birçoklarının fotoğraflarının basılmış olması da Mes’ud Koman’ın ciddî mesaisini ispat eder.

    Derginin içindekilere gelince, bunların içinde en mühimleri şunlardır:
    1- Aksarayî’nin merhum Hasan Fehmi Turgal tarafından Türkçe’ye çevrilen tezkeresi, yani Selçuk tarihî.
    2- “Şikar” tarihi.
    3- Konya’nın, Hititler çağından başlayarak en esiri tarihi hakkında Fikret Baştak tarafından makaleler silsilesi.
    4- Merhum Hasan Fehmi Turgal’ın “Ibn-i Bibi”den yaptığı tercümeler.
    5- Mes’ud Koman’ın “Konya çevresinde Oğuzlar’a ait köyler” için yazdığı makale.
    6- Yine Hasan Fehmi Turgal’ın “Zafernâme” den tercüme ettiği “Temürün Anadoludaki hareketleri”ne ait bölümler.
    7- Yine Hasan Fehmi Turgal’ın “Müneccimbaşı’dan yaptığı muhtelif tercümeler.
    8- Ferit Uğur’un yeni bir “Tevârîh-i Âl-i Karaman” hakkındaki yazısı.
    9- Eski Anadolu’nun dini tarihi hakkında “Azer”in makale serisi.
    10- “Naci Fikret Baştak” tarafından meşkur “Eflâki’ tezkeresinden yapılan tercümeler.
    11- Mes’ud Koman ve Ferit Uğur tarafından yazılan “Celâleddin Karatay” hakkındaki makale (Bu makalenin sonundaki bibliyografya gayet mühimdir; çünkü Mes’ud Koman ilim dünyasınca tamamen meçhul olup kendisi tarafından Konya’da bulunup satın alınan tek nüshalı yazmalardan pek kısa olarak bahsetmektedir.)
    Bunlardan başka Konyalı bilgin Abdülkadir (İstanbul’da Evkaf Müzesi Müdürü), Doktor Süheyl Ünver, Mes’ud Koman, Ferit Uğur ve diğerleri tarafından yazılan birçok küçük not ve makaleler içinde de mühimleri ve değerlileri pek çoktur. Meselâ 13. asır Anadolu Türk şairlerinde olan Hoca Dehhani’nin asıl adının Mehmet olduğunu, Tarsus’un Dehan köyünden çıktığını, henüz ele geçmemiş olan Selçuk tarihinin, adının “Vekayi-ül-Ezmân min Sehâm id-Dehân” olduğunu Mes’ud Koman’ın bir makalesinden öğreniyoruz. Mes’ud Koman bunu ispat ederken gecen yıl ele geçirdiği yegane nüshalı yazmalardan Tezkiret-ül-İber vel-Asâr fî bahs il-Umem vel-Emsâr”a istinat etmektedir ki 765 (1364) yılında İbrahim oğlu Şerif tarafından Arapça yazılan bu eser pek mühimdir.
    * * *
    Birçok şehir ve kasabalarımızda çıkan dergi ve gazetelerde tarih, edebiyat, etnografya ve halkiyat bakımından pek mühim yazıların çıktığını görüyoruz. Hattâ bazen hiç umulmadık bir gazetede, yalnız bir defaya mahsus olmak üzere, böyle bir yazının çıktığı da oluyor. Yazık ki kötü baskı ile ve tanınmamış gazetelerde çıkan bu yazılar unutulup gidiyor ve onlardan edilen istifade az oluyor. Konya dergisi gibi ciddî ve tanınmış bir dergide çıkan yazıların büsbütün unutulmasına imkan yoksa da bunların daha iyi basımla, daha umumî olarak istifadeye arz edilmesi memleket hesabına daha iyi olurdu.
    Bugün kâğıt buhranı dolayısıyla birçok dergiler çıkamıyor. Maalesef bunlar arasında en faydalı olanlar da bulunuyor. Acaba Halkevlerinin merkezî idaresi nerdeyse, o merkez kendi kırk kadar mecmuasının şimdiye kadar yaptığı neşriyattan Türkiyat ilmî bakımından değerli olanlarını tasnif ettirip müelliflerinin ilâve ve düzeltmeleriyle birkaç cilt halinde yeniden bastıramaz mı? Böylelikle bu neşriyat hem unutulmaktan kurtulur, hem çalışmak isteyenler toplu bir kaynak bulur, hem de Halkevleri ortaya müspet bir iş koyarak kendi lehine propaganda yapmış olurdu. Kâğıt buhranı dolayısıyla şimdi buna imkân yoksa, hiç olmazsa makalelerin tasnifi ve düzeltilmesi işi bitirilerek neşre hazır bir halde bulundurulamaz mı? Günün buhranları çalışmalara engel olmamalıdır. Yoksa hiçbir ciddi iş yapmağa imkân kalmaz.
    (1) Burada “ilim” derken, tabiî “Türk İlmi”ni yani “Türkiyat”ı kastediyorum.
    Çınaraltı, 1942, Sayı: 27