• MİLLİ SAVUNMA GÜCÜNÜN YOK EDİLMESİ

    Milli Savunma gücünün biri maddî (yani insan ve silah), biri de manevî (ülkü ve ahlâk) olmak üzere iki temele dayandığını herkes bilir. Maddî temel unsurları göze görüldüğü için bunu ölçüp tartmak kolaydır. Şu kadar yüz bin askerimiz, şu kadar uçak ve tankımız var demek mümkündür ve bununla övünmek, geleceğimizin sağlanmış olduğunu hesaplamak kabildir. Fakat manevî unsur gözle görülmez. O ancak kesin sonuç alanında kendisini belli eder. Onun değerini, gücünü, neler yapabileceğini, kesin sonuç alanından önce yalnız uzman “ülkü mühendisleri” hesaplayabilir.
    Maddî unsuru hazırlamak kolaydır. Bir millet her zaman askerini hazırlayıp kendi fabrikalarında yapacağı, bu mümkün değilse yabancı fabrikalara yaptıracağı silâhlarla onu donatabilir. Bu iş kısa bir zamanda da yapılabilir.
    Manevî unsur hazırlamaksa o kadar kolay değildir. İnsanların kafasına bir düşünceyi, gönlüne bir sevgiyi sokmak için çok uzun zaman ister. Bunun hazırlığı okul ve ailede başlar. Ailelerin bunu başaramayacak kadar aşağılık olduğu ülkelerde ise okulun görevi iki kat ağırlaşmıştır.

    Okul demek öğretmen ve program demektir. Milli sevgiyle tutuşmamış öğretmenle, milli kültür ve sevgi yerine beynelmilel kültür ve insan kardeşliği fikrini vermeyi amaç edinmiş programlarla hiçbir şey olmaz. Milli kültür, milli ülküyü ve milli düşmanları öğreten kültürdür.
    Çocuk daha ilkokulda “Büyük Türklük” düşüncesiyle yetiştirilir. Siyasî sınırlar dışında şu kadar Türk olduğunu öğrenir. Onları kurtarmanın kutlu bir dava olduğu onun gönlüne ateşten harflerle yazılır. Anayurdu sömürmekte olan Rus ve Çin’in milli düşman olduğu öğretilir.
    Böyle yapılmaz da çocuklar sosyalist ve hümanist safsatalarla, bütün insanların kardeş olduğu masalıyla yetiştirilirse bugün örneklerini tümen tümen gördüğümüz bir ahmaklar yığını peydahlanır ve on Türk büyüğünün adım saymaktan âciz olan güruh tanınmış artistlerle profesyonel futbolcuların adını bülbül gibi saymakta eşsiz bir kabiliyet gösterir.
    Bu kötü sonuçtan sorumlu olan Turancılıktan ödü patlayan korkaklara hitap ediyorum: Elbette Turancı olacaksın. Türk olduğun halde Turancı değilsen adam değilsin demektir. Türk’ün yalnız millet olduğunu bilmiyorsan, buna rağmen tutsak soydaşlarını kurtarmak ülküsü ardında değilsen hayvandan farkın yoktur. Çünkü insanı insan yapan, yani hayvandan ayıran ancak büyük düşüncelerdir. Kazanç ve refah, iktisadî kalkınma gaye değildir. Bunu gangsterler de ister. İktisadî kalkınma Türk ırkını büyük ve kutsal savaşa hazırlamak için nihayet bir vasıtadır.

    Anayurdun yakılıp yıkılacak, Türkler yok edilecek, sen burada “biz 32 milyonun refahı için çalışıyoruz” deyip tekerleme savuracaksın. Düşmanın yok mu? Ölmüşsün demektir. Büyük düşünceler için ölümü göze alamıyor musun? İnsanlıktan çıkmışsındır. Yanı başında veya içinde senin kuyunu kazmakta olanları göremiyorsan zekanı kaybetmişsindir.
    Korkmak ne demek? Korku hayvanı bir duygudur. Kendini bir ülküye vermiş olan insan ve millet hiçbir şeyden korkmaz.
    “Maceradır” diye milli ülkü tahrip edile edile bugün elde ne kaldı? Okullarda çocuklara telkin edilen Atatürkçülük bile gayri samimi bir tören durumuna getirilip kızılların ağzına sakız verildi.
    Milli ülkü tektir, değişmez. Adı Türkçülüktür. Buna yapışmadıkça, bunu okullara sokmadıkça, basında ve yayında Türkçülük düşmanlığına son verilmedikçe sonumuz karanlıktır.
    Türk milleti bu demokratik tepişmelerle mi kurtulup yükselecek? Mezhep ve din haline gelmiş particiliklerle mi kalkınacak? Yanı başımızdaki müttefikimiz, Avrupa’nın veledi zinası olan Yunanistan, topraklarımıza gözlerini dikmiş, Batının kendisini desteklemesinden, bizim uyuşukluğumuzdan faydalanarak Megalo İdea’ya doğru adım adım ilerlerken biz ne yapıyoruz? Sadece “olayları dikkatle izliyoruz”.
    Milli savunmanın manevî unsuru Türkiye’de yıkılıp yakılmaktadır. Bazı fakülte ve yüksek okullar solcu züppelerle doludur. Bunlarla uğraşan, bu meseleleri düşünen bir makam, olayların tehlikesini açıkça söyleyen bir kimse yoktur. Herkes iyimserdir. Herkes neşelidir. O kadar ki memleketimizde Ruslara yaptırılacak yedi büyük tesisin biri votka fabrikası olacaktır. Memlekette zekâ ve şuurun nereye düştüğünü görüyor musunuz? Yalnız şu votka fabrikası bile bir devleti batırmaya yetecek kadar dehşetli bir gaf iken bize bir şey olmayışı yine Çağrı Beğ’le Tuğrul Beğ’in mucizesi olacak: Temeli çok sağlam atmışlar.

    Milli ülkü, milli düşmanlık ve kutsal bencillik kafalarla gönüllere girmedikçe, milli savunmanın manevî yönü baltalandıkça isterse 50 tümenin, 20 tank tugayın, 10.000 uçağın olsun. Beş para etmez. Önce yürek ve inanç, sonra silâh…
    Bunu sağlamak için önce memlekette bir milli ruh estirmek lâzımdır. Gözü pek, tuttuğunu koparır bakanlar lâzımdır. Yeni kanunlar lâzımdır. Türkiye’yi yeniden kurmak lâzımdır. Bunun için de bir milli lider lâzımdır. Milli savunma gücümüzün manevî unsurunda bugün bilerek ve bilmeyerek yapılan yıkmanın önüne geçilmelidir. Geçilmezse ne olacağı bellidir.
    Korkunç silâhlarına, elverişli coğrafya şartlarına ve 15 milyon nüfusuna rağmen manevî unsurdan yoksun olduğu için tüfek patlatmadan Almanya’ya teslim olan Çekoslovakya ile manevî unsurunun sağlamlığı sayesinde koca Rusya’ya karşı eşit şartlarla savaşan 3 milyon nüfuslu Finlandiya’yı düşünmek, düşünebilen kafalar için kâfidir.
    Ötüken, 1965, Sayı: 23

     
  • ALAYLI ÂLİMLER

    Son yıllarda, bilhassa hükümetin millî kültür meselelerine fazla ehemmiyet vermesinden sonra, memleketimizde bir sürü alaylı âlim türedi. Edebiyat, dil ve tarih sahasında ilmî olmak iddiasıyla birçok şeyler yazıldı. Buda’nın Türk olduğu, Arapçının Türkçe’den çıktığı, Türklerin aryanî ve divan edebiyatının gayrı ahlâkî olduğu ispat olundu (!). Dil ve tarih o kadar müptezel oldu ki iştikakçılıkta, palavra atmakta kabiliyetli ne kadar insan varsa hepsi âlim kesildi. Ya felsefe sahasında kemale ermelerinden, ya edebiyat ve tarihçiliğin kendilerine pek kolay gözükmesinden, yahut da felsefe tahsilinin kendilerine bir nevi felsefi görüş kabiliyeti vermesinden dolayı olacak, felsefeciler de bu işe burunlarını soktular. Fakat dil ve tarih sahası felsefe gibi her şeyin bir pundunu bulmak olmadığından yalnızca gülünç olup kaldılar.
    İlmî eserlerin haşiyelerinde kullanılan ve aynı yer mânâsına gelen Lâtince ibidem kelimesini müellif veya kitap ismi sanacak kadar cahil olduğu halde Türk Tefekkürü Tarihi diye bir akademinin bile başaramayacağı bir işe kalkışan felsefeci Hilmi Ziya Bey’in kitabı alaylı âlim eserlerine iyi bir örnektir. Manzum destandan tutun da ruhiyat, felsefe, içtimaiyat ve tarihe kadar her telden çalan bu yerli peygamberin kitabındaki belli başlı yanlışları Hüseyin Namık Bey Çığırın 10. sayısında tenkit etti. Ben burada başka bir alaylı âlimden, yine felsefeci olduğu halde bu yalanlarda dil ve tarih âlimliğine terfi edenlerden Hasan Ali Bey’in bir kitabından bahsedeceğim. Kitabın adı Türk Edebiyatına Toplu Bir Bakış’tır. Divan edebiyatını kötüleyip halk edebiyatını göklere çıkarmak kablî fikriyle yazılan bu 160 sayfalık karalamada, çok yanlış var. Güya Türk edebiyatını yeni bir görüşle mütalaa eden bu kitap baştan başa bir ilim hezeyanı, bir cehalet senedidir. Başkalarının ilmini, mesaisini intihal ve istismar ederek yazılan bir kitaptan da daha fazla bir şey beklenemez. Ben, Hasan Ali Beyin bu kitabı kimlerin mesaisinden istifade ederek meydana getirdiğini biliyorum. Hasan Âli Bey Türkiyat enstitüsüne gelerek bazen bana, bazen Caferoğlu Ahmet Beye, çok defa da Abdülkadir Bey’e dil ve tarihe dair bazı şeyler sorar, bazen de metinler üzerinde Abdülkadir Bey’le birlikte uğraşırdı. Anlaşılan Abdülkadir Bey bildiklerini Hasan Âli Beye iyi öğretmemiş yahut Hasan Âli Beyin hiç kabiliyeti yokmuş da iyi anlayamamış. Türk edebiyatına toplu bir bakış gibi büyük bir iddia ile çıkan bu kitap, öyle gözüküyor ki, yalnızca Hasan Âli Beyin karihasından çıkmıştır. Bakınız 32-33. sayfalarından aldığım şu satırlara:

    Halk şiirlerini okuduğumuz zaman onları söyleyenleri şöyle tasavvur ederiz: Şahin bakışlı, kor gibi yanan iki göz; yanık, acılar ve kaygularla tunçlaşmış bir yüz; ruhlarındaki irade kudretini çizen dudaklar, rintliklerini gösteren laubali bir giyiniş. Nihayet her ezen kudrete, din baskısına, anane tahakkümüne, siyaset istiptadına yan bakan bir kalenderlik… İşte size ilmî bir eserden şaheser bir parça! Hasan Âli Bey biraz daha sıkılmasa bu halk şairlerinin brakisefal ve anadan doğma cumhuriyetçi olduklarını da iddia edecek. Bizatihi bir ananenin mahsulü olan halk şairlerini anane tahakkümüne yan baktırmak için insanın Hasan Âli Bey kadar ilme yandan bakması lâzımdır. Şimdi gelelim belli başlı yanlışlara:
    I- Kitabın 10. sayfasında Kaşgarlı Mahmut’tan alınmış şu şekilde bir manzume ve tercümesi var:
    Alp Er-Tonga öldü mü
    Isız ajun kaldı mu
    Özlek öcün aldu mu
    İmdi yürek yırtılur.
    Alp Er-Tonga öldü mü- Yaman dünya kaldı mı- Zamane öcünü aldı mı- Şimdi yürek yırtılıyor.
    Bir de bunun doğrusuna bakınız:
    Alp Er Tunga öldi-mü
    Issız ajun kaldı-mu
    Ödlek öcin aldı-mu
    Emdi yürek yırtılur.
    Alp Er Tunga öldü mü? Dünya sahipsiz kaldı mı? Zaman öcünü aldı mı? Şimdi yürek parçalanır.

    Görülüyor ki Hasan Âli Bey bol keseden Divân-ü Lügat’i mehaz göstermesine rağmen en basit bir şiiri okuyup mânâ vermekten âcizdir. Yırtılmak kelimesine bugünkü mânâyı vererek “yürek yırtılıyor” gibi gülünç bir tercüme yapan Hasan Âli Bey nedense ıssız’a asıl mânâsını vermiyor:
    II- Fakat Hasan Âli Bey’in bol keseden görmediği kitapları mehaz göstermesi bu kadar değildir. Kitabının 44. sayfasındaki kitabiyat listesinde Atsız Mecmua da zikrolunduğu halde kitabın 105. sayfasında Divan-ü Lügat’in 1074’te yazıldığını söylüyor, Hasan Âli Bey, Atsız Mecmuaları okusaydı onun 16. sayısında Zeki Velidi Bey tarafından yazılan bir makalede bu eserin 1077’de yazıldığının ispat olunduğunu bilirdi.
    III- Fakat Hasan Âli Beyin ezbere yalan atması bu kadar da değildir: Kitabın 18-19. sayfalarında, Dîvân-ü Lügat’ten alınmış dört tane dörtlük var. Bunlardan ikincisinin Dîvân-ü Lügât’in ilk cildinin 140. sayfasında böyle bir şiir yoktur. Görülüyor ki Hasan Âli Bey eserini başkalarından topladığı ağızdan kapma malûmatla yazmıştır.
    VI- 19. sayfada, güya Dîvân-ü Lügat’ten Alman şiirlerin transkripsiyonu ve tercümesi de baştan başa yanlıştır. Burada boşuna sayfa doldurmamak için bu yanlışları birer birer tasrih etmiyorum. Hasan Âli Bey öğrenmek isterse kendisine bildiririm.
    V- Türk tarihi bilginlerinin yazdığı dört ciltlik tarih gibi edebiyat tarihi bilgini H. Âli Beyin kitabı da birçok isim yanlışlıklarıyla doludur: diyiş, Tongay, Cengiz, Timur, Orhun, Harezim, Tohsi, İlâ, duş kelimelerinin doğrusu deyiş, Tunga, Çingiz, Temür, Orhun, Hârzem (yahut Türklerde Harzem), Tuhsı, ile düş’tür. Görülüyor ki H. Âli Bey daha şu ilk mektep çocuklarının bile ezberinde olan ahenk kaidesini bilmiyor.

    Hele eski metinlerde “elif harfinin bazen kelime sonunda da “e” sedası verdiğinin farkında değil. Eski Türkçe’nin elif-besini bilmeyen bir adam nasıl olur da edebiyat tarihi yazmağa kalkar?
    VI- Gök Türkler’e bazen Tukyu, bazen Tokyo, bazen de Tu-Kiyu deniliyor ve sonra H. Âli Bey edebiyat tarihi yazmış oluyor.
    VII- Hele 20-21. sayfalardaki, Orhun Abideleri’nden bir parçanın transkripsiyonu ile tercümesi bir hezeyan şaheseridir. Her kelimesi yanlış olan bu hezeyan nameyi aynen buraya geçirerek sayfa doldurmak istemiyorum. Hasan Âli Bey bu tenkide itiraz etmeye yeltenirse bunu o zaman aynen neşrederek yeni bilginlerin ne kadar acınacak derecede cahil olduğunu memleket gençliğine göstermek kararındayım. Kenarına bak, bezini al diye bir atalar sözü vardır. Onun gibi, H. Âli Beyin bu ilmî hezeyanına hak vermek için de gösterdiği mehazlara bakmak kâfidir. Bu mehazlar Necip Asım Beyin “Orhun Abideleri”, Sadri Maksudî Bey’in “Türk dili için” adlı kitabı, bir de H. Âli Bey bu listeye dil kurultayındaki Artin Cebeliyan efendinin nutuklarını da ilâve etseydi işte o zaman kimsenin itiraza mecali kalmazdı.
    VIII- 22. sayfadaki Deli Dumrul hikâyesinin metni de baştan başa yanlıştır.
    IX- H. Âli Bey dörtlükle kıtayı birbirine karıştırıyor (s. 27). Malûm olduğu üzere kıta divan edebiyatında bir nazım şeklidir ve bazen dört satırdan da fazla olabilir. Dörtlük ise halk şiirine mahsus bir şekildir.
    X- Aynı sayfada İran edebiyatında şiirin ana ölçüsünün mısra olduğunu söylüyor. Halbuki İran edebiyatında şiirin ana ölçüsü mısra değil beyit’tir.
    XI- Varsağılarda şairin adının zikrolunmadığını söylüyor (s. 28).. Halbuki varsağılarda şairin adı zikrolunuyor. Görülüyor ki halk edebiyatına olan aşkı cezbe derecesine varan H. Ali Bey daha halk edebiyatındaki şiir şekillerinin tarifini bilmiyor.
    XII- H. Âli Bey türkü’yü de şekil itibarıyla koşma gibi sanıyor. Halbuki türkünün ana ölçüsü Sarı Zeybek türküsünde olduğu gibi şöyledir:
    . . . . . . . . . . a
    . . . . . . . . . . a
    . . . . . . . . . . a
    . . . . . . . . . . b
    . . . . . . . . . . b
    XIII- H. Ali Bey, kitabının 31. sayfasında şöyle bir şeyler söylüyor: Divan edebiyatında rengi kaybolmuş görünen Türk duygusunun ziynetsiz, fakat baştan başa şiir olan numunelerini halk şiirlerinin coşkun dilinden işitiyoruz. Belli ki sözler de H. Âli Beyin tabiriyle zamane’ye uymak için söylenmiş boş lâflardır. Divan edebiyatında Türk duygusunun kaybolduğunu kimse çıkıp da iddia edemez. Divan edebiyatı zümresine mensup bir iki serserinin Türk kelimesini kötü mânâda kullanmış olması bütün divan edebiyatını körü körüne kötülemek için bir sebep değildir. Halk edebiyatı zümresinden yetişen bazı şairler de Türk kelimesini tahkir yerinde kullanmışlardır. Bu yüzden H. Âli Bey bütün halk edebiyatını inkâra yelteniyor mu? Şüphesiz yeltenmiyor. O halde neden divan edebiyatı basma kalıp hücuma maruz kalıyor? Divan edebiyatı bugün ölmüştür, tarihe karışmıştır diye arkasından sövmek dürüstlük değildir. Çünkü o edebiyat asırlarca bu milletin münevver zümresi tarafından sevilmiş ve bu milletin hissi olduğu kadar hamasî ve vatanî duygularına da makes olmuştur. Kaldı ki biz H. Âli Beyin şahsen divan edebiyatı meclûplarından olduğunu bilenlerdeniz. Kendisi şunu elbette bilir ki halk edebiyatı zümresinden, meselâ Fuzulî ile en uzaktan kıyas olunabilecek bir halk şairi çıkmış değildir. Vatanî şiir bahsine gelince bunda da divan edebiyatı halk edebiyatından yüksektir:

    Râyete meyi ederiz qâmet-i dilcû yerine
    Tuğa dil bağlamışız zülf-i yahut semenbû yerine yahut
    Bizimle azm ü cezm-i feth-i Bağdâd eyleyen gelsün
    Gaza ecrin, şehâdet şerbetin yâd eyleyen gelsün

    beyitleriyle başlayan kahramanca gazeller gibi hamasî şiir örneklerini H. Âli Bey halk edebiyatında bulabilir mi? Halk edebiyatı da bizim edebiyatımızdır, severiz. Hele bugünün temayüllerine daha yakındır ve işlenirse ötekini de geçer. Fakat divan edebiyatı asırlarca bu milletin yalnız garâmî değil, vatanî hislerine de tercüman olan pek yüksek bir edebiyattır ki Hasan Âli Bey gibi alaylı âlimler onu öyle kolay kolay tenkit edemezler. Modası geçen her şeyi tenkit edeceksek artık bugün Namık Kemal’e, Ziya Gök Alp’e, yarın da daha başka büyüklere dil uzatmağa başlayabiliriz.
    XIV- Bütün alaylı âlimlerin eserlerinde olduğu gibi H. Âli Beyin eserinde de aslı faslı olmayan uydurmalar pek çoktur: Oğuz Han’ın kardeşiyle bağdaşması (s.14) hakkındaki satırlarda olduğu gibi. Mevcut olmayan bir kardeşle bağdaşmak olsa olsa felsefede bir Hasan Âli sistemiyle izah olunabilir.
    XV- Tarih bilginlerinin yazdığı dört ciltlik kitapta nasıl avam iştikakçılığı yapıldığını Orhun’un dördüncü sayısında göstermiştim. H. Âli Bey de bu avam iştikakçılığında onlardan aşağı kalmamış olmak için böyle uydurma isimler icat ederek Yenisey’in adını Yeni Çay yapıyor. Tonguzca ile izah olunan Yenisey’in Türkçe Yeni Çay yapılması bile H. Âli Beyin bilgisizliğini meydana koyuyor. Koca bir ırmağa çay denilmeyeceğini düşünmediği gibi çay kelimesinin Türkistan’da kullanılmadığını da bilmiyor.
    XVI- H. Âli Bey, Kaşgar dilinin Uygurca’nın devamı olduğunu söyleyerek (s. 103) Türk tarihini, lisaniyatını, edebiyat tarihini en ana çizgileriyle dahi bilmediğini ispat ediyor. Bu kadar cehaletle bu kadar büyük iddialı bir eser yazmaktaki cüreti insan anlayamıyor.
    XVII- 47. sayfada Oğuz Türkmenleri arasında Hıristiyanlıktan bahsolunuyor. Ne gülünç şey. Belli ki H. Âli Bey bu Oğuz Türkmenleri tâbirini Köprülüzade’nin eserlerinde görerek mânâsını anlamadan malûmatfuruşluk yapmak için almış. Belli ki, müellif Türkiyat neşriyatını hiç takip etmiyor. Türkmen demek Müslüman garp Türk’ü demek olduğuna göre Oğuz Türkmen’ini Hıristiyan yapmak Alman Protestanlarının Müslümanlığından bahsetmeye benziyor.
    XVIII- Kitabın sonundaki listede, altıncı asırda Kunlar’daki edebiyattan bahsolunuyor. Altıncı asırda artık Kunlar kalmamıştı. Görülüyor ki Hasan Âli Bey’in tarihî malûmatı sıfırın altındadır.
    Velhasıl bu eserin tenkidi için kendisinden daha büyük bir kitap yazılabilir. Hiç bir kıymeti olmayan ve baştan başa martaval olan bu eseri tenkit edecek değildim. Ancak Hasan Ali Beyin Dil Cemiyetinde etimoloji kolu reisi olduğunu öğrendiğim içindir ki bu tenkidi yazdım. Kolbaşı H. Âli Beyin kitabını Maarif Vekâleti yanlışlıkla mekteplere kabul eder diye korktuğum için bunu yazmakta acele ettim.
    Hasan Âli Beyin Türk Dili Tetkik Cemiyetinde kolbaşı olduğunu öğrendikten sonra zavallı Türkçe’nin istikbalini düşündüm. Ortaya atacağımız yeni ve büyük Türk dilini, demek böyle diplomasız mühendisler yapıyor. Garp medeniyetine girerken her şeyden önce onun ihtisas sistemini almak icap ettiği halde buna hiç riayet olunmaması, ve hele mühim yerlere H. Âli Bey gibi ehliyetsizlerin getirilmesi ne hazin şeydir. Edebiyatla bir parçacık, o da en dışından alâkadar olan H. Âli Bey gibi amatör müptedileri dil cemiyetinde kolbaşı yapmakla, meselâ Abidin Daver Bey’i Yavuz’a süvari yapmak arasında hiç bir fark yoktur. Alaylı âlimlerin eline kalan Türk dilinden katiyen bir hayır gelmeyecektir. Nitekim hâlâ ortaya müspet bir iş koyamadılar; ve katiyetle iddia ediyorum ki koyamayacaklardır da.. Bunların meydana koyacağı esere kimin itimadı olur ki? Muallimler köylerden on binlerce kelime toplar, dil cemiyetine yüzlerce rapor gönderir, fakat H. Âli Bey gibi alaylıların elinde bulunan bir cemiyet ondan istifade yolunu nasıl bulur?
    Hasan Ali Bey çizmeden yukarı çıkmayın. Ben içtimaiyat kitabı yazmaya kalkıyor muyum?
    ORHUN, 1934, Sayı: 5
  • MÜHİM BİR DERGİ
    Türkiye’nin birçok şehirlerinde çıkarılmakta olan türlü türlü dergiler arasında memlekete faydalı olanları, başlarında ciddi birer ilim adamı bulunanlardır. Kâğıt israfından, değersiz yazılar neşrinden başka bir şeye yaramayan, dergiler yanında, hakikî ilim tevazuu ile çalışarak ortaya pek ciddi neticeler koyan bu dergiler, Türkiye’nin ilim tarihinde (1) mühim bir yer tutacaklardır.
    Şimdiye kadar Fevziye Abdullah’ın, tabir caizse, mistik şahsiyetinin idaresinde çıkmakta olan “Ülkü” mecmuası bunlardan biri idi. Değerli bir edebiyat öğretmeni olan Fevziye Abdullah kendi mütevazı şahsiyetini hiç ileri sürmeden mecmuayı pek iyi idare ediyor, her zaman için aranacak telif ve tercüme makaleler Ülkü’yü bir Türkiyat hazinesi haline getiriyordu. Fevziye Abdullah derginin başından çekildikten sonra Ülkü bu vasfını kaybetti.
    Kars’ta çıkmakta olan “Doğuş” da bize değerli edebiyat ve halk bilgisi malzemesi veren bir dergiydi. Mahallî incelemeleriyle dikkati çeken ve Kara Lisesinde Türkçe öğretmeni olan Fahrettin Çelik bu derginin ruhunu teşkil ediyordu, Fahrettin Çelik çekildikten sonra mecmua çıkmaz oldu.

    Isparta Halkevinin çıkarmakta olduğu “Ün”, İstanbul’da Türkçe öğretmeni olan Hikmet Turhan Dağlıoğlu tarafından idare edilmekle olan ve Isparta vilâyetinin tarih, coğrafya, edebiyat ve halkiyatına ait zengin makaleleri ihtiva etmektedir.

    Ve nihayet İstanbul’da Eminönü Halkevi’nin çıkarmakta olduğu “Halk Bilgisi Haberleri” de âdeta bir halkiyat hazinesi sayılacak makalelerini muntazaman neşretmek bakımından hiç şüphesiz en başta gelmekte ve bunu da, resmî sıfatı ne olursa olsun, hakiki hüviyeti bir edebiyatçı olan Mehmet Halit Bayrı idare etmektedir.
    Benim burada bahis mevzuu etmek istediğim dergi ise bunların hiç biri değildir. Burada, nedense hiç dikkati celp etmeyen, halbuki pek mühim millî ve mahallî neşriyat yapmakta olan Konya Halkevi mecmuasından bahsetmek istiyorum. Adı “Konya” olan ve yine kendi köşesinde sessizce çalışan Mes’ud Koman tarafından idare edilen bu dergi, İlk sayılarının kötü baskı ile çıkmış olmasına rağmen pek mühimdir. Konya Kütüphanesi müdürü olan Mes’ud Koman şimdiye kadar 36 sayısı çıkmış olan bu dergi ile memleket ilmine hizmet etmiştir.
    Aylık “Konya” dergisinin ilk sayısı 1936 Eylülünde çıkmıştır. İlk 13 sayısı muntazam olarak çıktıktan sonra biraz aksaklık geçirmiş ve 14-15-16-17-18-19-20-21-22-23-24-25-26-27-28-29, sayıları ikişer ikişer tek nüsha halinde çıkmıştır. Fakat bu sayılardan sonra mecmua birdenbire mükemmelleşmiş; 30, 31, 32, 33, 34, 35 ve 36 sayılar yalnız içindeki yazılar bakımından değil, baskı bakımından da iyi ve güzel bir şekilde çıkmıştır. Bilhassa bu son sayılarda eski harflerle basılmış birçok metinlerin bulunması Konya dergisi için bir muvaffakiyettir. Yine ilk sayılarından başlayarak her nüsha kaymak kağıt üzerine Konya âbidelerinden birçoklarının fotoğraflarının basılmış olması da Mes’ud Koman’ın ciddî mesaisini ispat eder.

    Derginin içindekilere gelince, bunların içinde en mühimleri şunlardır:
    1- Aksarayî’nin merhum Hasan Fehmi Turgal tarafından Türkçe’ye çevrilen tezkeresi, yani Selçuk tarihî.
    2- “Şikar” tarihi.
    3- Konya’nın, Hititler çağından başlayarak en esiri tarihi hakkında Fikret Baştak tarafından makaleler silsilesi.
    4- Merhum Hasan Fehmi Turgal’ın “Ibn-i Bibi”den yaptığı tercümeler.
    5- Mes’ud Koman’ın “Konya çevresinde Oğuzlar’a ait köyler” için yazdığı makale.
    6- Yine Hasan Fehmi Turgal’ın “Zafernâme” den tercüme ettiği “Temürün Anadoludaki hareketleri”ne ait bölümler.
    7- Yine Hasan Fehmi Turgal’ın “Müneccimbaşı’dan yaptığı muhtelif tercümeler.
    8- Ferit Uğur’un yeni bir “Tevârîh-i Âl-i Karaman” hakkındaki yazısı.
    9- Eski Anadolu’nun dini tarihi hakkında “Azer”in makale serisi.
    10- “Naci Fikret Baştak” tarafından meşkur “Eflâki’ tezkeresinden yapılan tercümeler.
    11- Mes’ud Koman ve Ferit Uğur tarafından yazılan “Celâleddin Karatay” hakkındaki makale (Bu makalenin sonundaki bibliyografya gayet mühimdir; çünkü Mes’ud Koman ilim dünyasınca tamamen meçhul olup kendisi tarafından Konya’da bulunup satın alınan tek nüshalı yazmalardan pek kısa olarak bahsetmektedir.)
    Bunlardan başka Konyalı bilgin Abdülkadir (İstanbul’da Evkaf Müzesi Müdürü), Doktor Süheyl Ünver, Mes’ud Koman, Ferit Uğur ve diğerleri tarafından yazılan birçok küçük not ve makaleler içinde de mühimleri ve değerlileri pek çoktur. Meselâ 13. asır Anadolu Türk şairlerinde olan Hoca Dehhani’nin asıl adının Mehmet olduğunu, Tarsus’un Dehan köyünden çıktığını, henüz ele geçmemiş olan Selçuk tarihinin, adının “Vekayi-ül-Ezmân min Sehâm id-Dehân” olduğunu Mes’ud Koman’ın bir makalesinden öğreniyoruz. Mes’ud Koman bunu ispat ederken gecen yıl ele geçirdiği yegane nüshalı yazmalardan Tezkiret-ül-İber vel-Asâr fî bahs il-Umem vel-Emsâr”a istinat etmektedir ki 765 (1364) yılında İbrahim oğlu Şerif tarafından Arapça yazılan bu eser pek mühimdir.
    * * *
    Birçok şehir ve kasabalarımızda çıkan dergi ve gazetelerde tarih, edebiyat, etnografya ve halkiyat bakımından pek mühim yazıların çıktığını görüyoruz. Hattâ bazen hiç umulmadık bir gazetede, yalnız bir defaya mahsus olmak üzere, böyle bir yazının çıktığı da oluyor. Yazık ki kötü baskı ile ve tanınmamış gazetelerde çıkan bu yazılar unutulup gidiyor ve onlardan edilen istifade az oluyor. Konya dergisi gibi ciddî ve tanınmış bir dergide çıkan yazıların büsbütün unutulmasına imkan yoksa da bunların daha iyi basımla, daha umumî olarak istifadeye arz edilmesi memleket hesabına daha iyi olurdu.
    Bugün kâğıt buhranı dolayısıyla birçok dergiler çıkamıyor. Maalesef bunlar arasında en faydalı olanlar da bulunuyor. Acaba Halkevlerinin merkezî idaresi nerdeyse, o merkez kendi kırk kadar mecmuasının şimdiye kadar yaptığı neşriyattan Türkiyat ilmî bakımından değerli olanlarını tasnif ettirip müelliflerinin ilâve ve düzeltmeleriyle birkaç cilt halinde yeniden bastıramaz mı? Böylelikle bu neşriyat hem unutulmaktan kurtulur, hem çalışmak isteyenler toplu bir kaynak bulur, hem de Halkevleri ortaya müspet bir iş koyarak kendi lehine propaganda yapmış olurdu. Kâğıt buhranı dolayısıyla şimdi buna imkân yoksa, hiç olmazsa makalelerin tasnifi ve düzeltilmesi işi bitirilerek neşre hazır bir halde bulundurulamaz mı? Günün buhranları çalışmalara engel olmamalıdır. Yoksa hiçbir ciddi iş yapmağa imkân kalmaz.
    (1) Burada “ilim” derken, tabiî “Türk İlmi”ni yani “Türkiyat”ı kastediyorum.
    Çınaraltı, 1942, Sayı: 27

     
  • TÜRK DESTANINI TASNİF ETMEK TECRÜBESİ

    Ziya Gök Alp ve Hilmi Ziyadan sonra Türk destanı üzerindeki çalışmalar daha ilmî ve daha metodlu olmuştur. Başka milletlerin destanları hakkındaki eserleri inceleyerek Türk destanının ilmî tasnifini yapan ilk Türk, İstanbul Üniversitesinde Türk tarihi okutan Profesör Zeki Velidi Togan’dır. Türk tarihi üzerindeki derin bilgi ve ihtisası malûm olan ve Türkistan’ın batı ucu demek olan Başkurdistan’da doğarak bütün Orta Asya’yı ilmî ve siyasî sebeplerle dolaşan Zeki Velidi Togan, Türklerin henüz destanî devirde yaşıyan boyları arasında da dolaşmanın verdiğiselâhiyetle millî destanlar üzerinde ciddiyetle durmuş ve bunu yaparken yalnız destanı işlemekle kalmıyarak eski destanlar vasıtasıyla tarihin bazı karanlık noktalarını aydınlatmasını da bilmiştir.

    Profesör Zeki Velidi Toganın Türk destanı üzerindeki ilk mühim yazıları “Atsız Mecmua” da çıkmıştır. Bu derginin Mayıs, Haziran, Temmuz ve Eylül 1931 tarihlerinde çıkan 1,2,3 ve 5. sayılarında “Türk destanının tasnifi” adıyla dört makale neşrederek millî destan üzerine dikkati çekmiş ve bu destanın nasıl işlenmesi icap ettiğini göstermiştir.

    Profesöre göre: “Millî destanlar, tarihî vakaları tasvirden ziyada, milletin yüksek millî duygularını inikâs ettiren, tamamıyla veyahut az çok tarihe müstenid bir ideal âlemi gösteren halk edebiyatı eserlerinden ibarettir…” Millî destanın teşekkülü için üç merhale lâzımdır:

    - Destanî ruhlu bir milletin muhtelif devirlerdeki maceralı hayatını halk şairleri ufak parçalar halinde söyler.

    - Milletin tamamını ilgilendiren bir hadise, bu muhtelif destan parçalarını bir mihver etrafında toplar.

    - Nihayet millette büyük bir medeni hareket olur ve o sırada çıkan münevver bir halk şairi bu parçaları toplıyarak millî destanı yaratır: (Yunan, Acem ve Fin destanları böyle teşekkül etmiştir.)

    Profesör Zeki Velidi Togan’a göre Türkler ikinci devri birkaç defa geçirmişlerdir. “Bütün Türk milletinin mefkûresini ve düşüncelerini bir yere toplıyarak destanlar bütün Türk milletini birleştiren Oğuz (Hun, Kun) ve Çingiz vekayii gibi hadiseler dolayısıyla husule gelmiş, fakat üçüncü devreye giremeyip büyük bir millî halk şairi tarafından tesbit edilerek muntazam millî destan şeklini alamamış ve ufûl edip gitmiştir. Bizde bu büyük destanların ancak enkazı vardır”.

    Acaba bu eski büyük destanların enkazı yeni baştan düzenlenebilir mi? Destan zamanı geçmiş değil midir? Zeki Velidi Togan, Avrupa için geçmiş olan destan devrinin Türkler için de geçmiş olduğunu kabul etmekle beraber Avrupa’da çıkacağını daha o zaman (yani 1931’de) haber verdiği uzun çarpışmada, eski millî destanların Türk ve Çin gibi milletlerin işine yarıyacağını ilaveden de geri kalmamıştır. Ona göre bugünkü durum ve şartlar eski Türk destanlarını tasnif etmeğe ve bundan millî terbiyeye esas edinmeye elverişli olmakla beraber mazimizi anlayış hususunda aramızda bir istikrarın bulunmayışı mühim bir engeldir.

    Profesör Zeki Velidi Togan, Fatih Sultan Mehmed zamanına kadar Türkiye’de mevcut olan Çağatay hayranlığının (ve tabiî bunu neticesi olan manevî Türk birliğinin) Mısır ve Suriye müverrihleri tarafından yapılan propaganda ile kaybolduğunu ve yerini Çingiz ve Temir düşmanlığına bıraktığını söylüyor. Keza yine ona göre Safevîlerin şiîlik propagandası ve mütalâalardan sonra Türk destanının ana çizgilerine geçen müverrih, bu destanı şöyle hülâsa ediyor:

    Dişi bozkurt tarafından ilk Türk’ün Isık göl civarındaki Izık Art dağlarıdır. Türk’ün dört oğlu oluyor ve bunlardan “Tüng” tuzu keşfediyor. Onun oğlu “Alp Er Tunga” ise Türk hükümdar sülalelerinin kurucusu oluyor. Bunun neslinden “Alanca Kara Han” ahudan mis elde etmesini bulup ticareti kuruyor, ok ve yayla av avlanmasını icad ediyor. Alanca Kara Handan sonra memleket Türk ve Oğuz, yahut Moğol ve Tatar diye ikiye ayrılıyor ve iki nesil birbiriyle uzun mücadelelerde bulunuyor. Moğol neslinden Kara Hanın oğlu Oğuz Han (yahut Oğuz Ata) büyük fütuhat yaparak cihangir oluyor ve veziri “Uluğ Türk” de aklın, tedbirin mümessili sayılıyor. Oğuz Handan sonra oğlu Gün Han hükümdarlığı geçiyor ve bununla “Irkıl Hoca” adındaki veziri şöhret buluyor. Gün Handan sonra her biri 75-125 yıl hüküm süren 9 hükümdar daha geliyor ve hükümdarlık Oğuz sülalesinden “Buğra Han” sülalesine geçiyor. Karahanlıların destana geçmiş şekli olan Buğra Hanlardan sonra harikulade bir doğuşla dünyaya gelen birkaç padişahtan sonra Temür, Toktamış ve Edüge parçaları destanı tamamlıyor.

    Profesör Zeki Velidi Togan, üzerinde fazla çalışmadığı için Batı Türklerinin, yani Türkiyelilerle Azerbaycanlıların destanları hakkında fazla söz söylememiş, yalnız Anadolu’da meşhur olan Battal Gazi ve Danişmend Gazi destanlarının Türk destanı olmayıp islâmî destanlar olduğunu söylemekle iktifa etmiştir.

    Seyyid Battal Gazi hikayesini, mevzuunu Anadolu’daki İslam – Bizans kavgaların Selçuklar değil, daha önceki Araplar devrini terennüm ettiği ve kahramanları hep arapça isimler taşıdığı için hakikat bir Türk destanı manzarası göstermez. Her ne kadar Köprülüzade Fuad Bey 1926’da basılan “Türk Edebiyatı Tarihi”nde bunu, Anadolu Türk destanlarının ilki diye göstermiş ve Anadolu’daki İslam – Bizans mücadelesi sırasında Emevî ve bilhassa Abbasî ordularındaki Türk unsuru arasında doğmuş olabileceğini iddia etmişse de masal unsuru ile çok karışmış olan Battal Gazi hikayesinin diğer Türk destanlarındaki umumî karakteri göstermediği muhakkaktır. Anadolu’da ilkönce Araplarla, Rumlar, sonra Türklerle Rumlar arasında asırlarca süren dinî savaşları aksettirmiş olması itibariyle bunun öteki Türk destanlarından ayrıldığı, itiraz makamında, ileri sürülebilirse de bu iddia da pek varid sayılamaz. Çünkü müslüman olmıyan Gürcü ve Abazalarla yapılan savaşların hatırasını saklayan Dede Korkut hikayeleri de dinî bir karakter taşıdığı halde millî unsurdan da bir şey kaybetmiş değildir ve zannımca Batı Türklerinin yani Türkiye, Irak ve Azerbaycan Türklerinin ilk destanî mahsulleri de bu Dede Korkut hikayeleridir.

    Menşeini Türkistandan ve hatta kısmen Gök Türkler çağından aldığı belli olmakla beraber Doğu Anadolu’da mahallileşmiş, değişmiş, tekâmül etmiş olan hikayeler Battal Gazi ile kıyas olunamıyanacak kadar millî ve destanî karakter taşımaktadır. Bugün yalnız Anadolu Türkleri arasında malum olan ve destanî mahiyet taşıyan hikayeleri doğrudan doğruya Anadolu Türklerinin destanı saymakta isabet olamıyacağını zannediyorum. Bunların başka milletlerden Türklere geçmiş olması ve Türklerde yaşadığı halde asıl sahiplerince unutulmuş bulunması pek muhtemeldir. Nitekim “Alp Er Tunga” destanı da Türklerin malı olduğu halde Türkler arasında hemen hemen unutulmuş, fakat Türklerden alınan zengin parçaları Firdevsi tarafından Şehnameye sokularak İranlılara mâl edilmiştir.

    Profesör Zeki Velidi Togan’ın Danişmend Gazi destanını da Türk destanı saymamasına gelince: Ben burada değerli bilginin fikrine iştirak etmiyorum. Çünkü Battal Gazi’nin Araplar arasında yaşamış tarihi bir aslı olduğu halde Danişmend Gazi herkesin bildiği on birinci asırdaki Anadolu Türk fatihlerinden biridir. Danişmend Gazi destanının da eski karateristik Türk destanlarına fazla benzemediği muhakkaktır. Zannımca bunun sebebi bu hikayenin destanlaşacak kadar bir şifahi ömür geçirmeden kitaba geçirilmiş olmasıdır. Bu iddiayı teyid edecek diğer örnekleri de Osmanlı tarihinin başlangıcında görüyoruz: Ertuğrul Gazinin, çarpışan iki orduya rastlıyarak yenilmek üzere olan yardımı, Kur’an karşısında sabaha kadar ayakta durması, Osman Gazinin meşhur riyası ve bu rüyadan sonra “Eda Balı”nın kızı ile evlenmesi, Rumeliye sallarla geçiş vesaire hep tarihî birer aslı bulunan, fakat destanlaşmanın bütün safhalarını ikmal etmeden önce tesbit olunduğu için tarihle masal ve destan arasında kalan vak’alardır.

    Âşık Paşazade, Oruç Beğ gibi Osmanlı tarihlerinde ilk Osmanlılara ait vukuatın mühim bir kısmını tahrif edilmiş, yanlış zaptedilmiş tarih saymak mümkün olduğu gibi destan saymak da mümkündür. Tıpkı Şehnamenin bazı parçalarının tarihe tetabuk etmesi gibi, bunun böyle olması da zaruridir.

    O halde Profesör Zeki Velidi’nin ihmal ettiği Batı Türkleri destanını tasnif etmek icabederse bunu şimdilik Dede Korkut, Danişmend Gazi, adana Fethi ve ilk Osmanlılara ait parçalar olmak üzere sıralamak ve Köroğlunu da aslı Türkistan’a ait olsa bile ya Denişmend Gaziden sonraya veya Osmanlılardan önceye getirmek üzere bu işin mütehassıslarına havale etmek icabeder.

    Yabancı ülkelerden gelen zararlı neşriyatın büyüklere ve küçüklere ayrı ayrı pek kuvvetle hitab ettiği bugünlerde millî destanların, acele ile de yapılmış olsa, büyük parçalarını vermek pek mühim bir millî hizmet olur.

    (Orkun, 1951, Sayı: 32)
  • 98 syf.
    ·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Popular Science size kapılarını ardına kadar açan bir dergi. Bilim
    insanı olun ya da olmayın sizden gelecek sorular, projeler, fikirler ve
    öneriler bizim için altın değerinde. Diğer yandan geçtiğimiz iki yıl
    içinde önemli bir şeyi gözlemledik: Ülkemiz bilim insanı çalışmalarını
    yeterince iyi anlatamıyor. Kendi çabalarımızla sayfalarımıza kattığımız
    ülkemizden bilim haberlerine zaman zaman dergimizde rastlıyor￾sunuzdur. Bunların dışında istisnalar hariç, bize ulaşıp çalışmaları
    hakkında bilgi veren bilim insanımız olmadı maalesef. Geçtiğimiz gün￾lerde Cenevre'de katıldığım Solar Impulse 2 adındaki uçağın tanıtım
    etkinliği, bu noktada beni derin düşüncelere itti. Uçağın aynı zaman￾da tasarımcısı da olan pilotlar, sunum becerileri ile Solar Impulse'ın
    başarısının yaşadığımız iletişim çağı itibariyle tesadüf olmadığını
    gösteriyordu. Parçaları birleştirdiğimde “halka ilişkiler” olgusunun
    mühendislik çalışmalarıyla ortaklaşa yürümesi durumunda elde edile￾cek başarının çok daha etkili ve sürdürülebilir olduğunu bir kez daha
    anladım.
    Yaratıcılık, yenilikçilik ve saatlerce süren laboratuvar çalışmaları,
    kuşkusuz bilim insanının başarısı için elzem. Fakat çoğu başarılı bilim
    insanı, yaşadığı dönemin iletişim olanaklarını o kadar iyi kullanmış
    ki bu şekilde bilimi geniş kitlelerle tanıştırdığı gibi tarihe de çok daha
    renkli bir şekilde geçmiş. Albert Einstein, Carl Sagan ya da Michio
    Kaku gibi bilim insanları için artık bilimin Rock starları deniyor. Bilim
    insanlarının Rock starları kadar ilgi gördüğü bir dünya için her zaman
    umut vardır diye düşünüyorum.
    Dergimizin Bilim Yayıncılığı alanında daha nice yıllar güneş gibi
    parlaması dileğiyle.


    NEDEN İCAT
    YAPMALIYIZ?
    Aktör Nick Offerman, bazen
    bir baltadan da yardım alarak
    odun parçalarını harika objelere
    dönüştürüyor.
    44 2014’ün en iyi icatları
    Silah yaralanmalarında hayat
    kurtaran icat. Robot dış iskelet kol
    ve daha pek çok ilginç icat.
    54 BEYNİN ŞİFRESİ
    Randal Koene, insanları sonsuza
    kadar yaşatacak bir proje peşinde:
    Beynimizi bilgisayar ortamına
    yüklemek.
    62 HIZLI OKUMA SIRLARI
    Okuyacak çok şey var fakat zaman
    az diyorsanız bu yazı tam size göre!
    64 ASTEROİTLERİN ÇAĞI
    Asteroitlerle ilginç bir ilişkimiz
    var. Kimi bilim insanları onlardan
    kurtulmak kimileri de onları
    avlamak istiyor.
    72 KÜTLEÇEKİMİN SIRRI
    Yıllardır bilinen ama tam olarak
    anlaşılamayan kütleçekim hakkında
    nihayet somut veriler elde edildi.
    80 KAYIP HAYVANLAR
    Dünyamıza verdiğimiz hasarın
    sonucu olarak bu türler artık
    yaşamıyor
    Editörün Notu
    06 Okur mektupları
    07 Artırılmış
    Gerçeklik
    rehberi
    08 Megapikseller
    92 Soru&Cevap
    98 Arşivlerden
    Bölümler
    ÖZEL DOSYALAR
    ŞİMDİ
    12 Duvara tırmanan
    kişisel İHA
    14Yüzüstü serbest düşüş
    15 Kablosuz şarj her
    yerde
    16 Çevreye duyarlı su
    geçirmezlik
    17 Hem hafif hem de
    güçlü
    18 Harika ürünler
    19 Telefonlar ve
    güvenlik
    20 Güneş ışığıyla
    dünya turu
    22 Öğrenmeyi
    hızlandıran şapka
    24 Dik duran çim
    biçme makinesi
    25 Otizm ve insan
    zihninin evrimi
    26 Yenilikçi beyinler
    GELECEK
    28 Dünyanın en büyük
    güneş çiftliği
    30 Kan rezervi nasıl
    artırılır?
    31 Kendini monte eden
    robot
    32 Bu teknolojiye
    oynanır
    33 Bedenimiz ve evrim
    34 Yangınları önlemek
    35 Görünmezlik
    pelerini
    36 IBM’in yeni enerji
    çözümü
    38 Uçan türbin
    40 Çevreci gökdelen
    41 Gece de elektrik
    üreten paneller
    El Yapımı
    86 Hollywood aktöründen
    ahşap kano
    88 Küçük uzay yarışı
    89 Nerf silahıyla masanızı
    koruyun
    90 Poşet çaydan uçan fener