• Abıru: 1.Yüz suyu. 2.Irz, namus, şeref, haysiyet.
    Acuze: Huysuz, yaşlı kadın
    Adülkahır: (Ödül kahır) Pembe çiçekli, çok yıllık otsu bir bitki
    Agâh: 1.Bilen, bilgili 2.Haberli
    Akarca: Sürekli işleyen çıban, fistül
    Altar: Adak adanan ve kurban kesilen dini yapı, sunak.
    Arkebüz: XV. yüzyılda Fransa'da kullanılmaya başlanan, taşınabilir ateşli silah
    Asesbaşı: Yeniçeri Ocağındaki askerî görevinin yanı sıra, başkentin düzenini korumakla da yükümlü olan yirmi sekizinci ortanın çorbacıbaşısı
    Aza: Vücut parçası, organ
    Balyemez: Kara ve deniz savaşlarında kullanılan, orta çapta, uzun menzilli, tunçtan top
    Balyos: Osmanlı Devleti'nde Frenk ve özellikle Venedik elçilerine verilen ad
    Bareta: (Baret) Küçük takke, papaz takkesi
    Barka: Büyük sandal
    Başeski: 1. Yeniçeri bölüklerinin en kıdemsiz subayı ve erlerinin en kıdemlisi. 2. Saray ahırı erlerinin en kıdemlisi.
    Bayraktar: Osmanlı askerî örgütünde yeniçeri ve öteki kapıkulu ortaları ile sipahilere, beylerbeyi ve daha başka ümeraya bağlı birliklerin bayraklarını taşıyan kimselere verilen san.
    Beher: Her bir
    Beşe: “Baş ağa”dan esinlenme. Büyük erkek evlat, ilk doğan erkek çocuk.
    Bezen: (Bezek) Süs
    Bıcılgan: Kadınların meme uçlarında, çocukların ayaklarında, hayvanların ayak parmaklarıyla bileklerinde ter, pislik, çamur v.s. sebeplerden ileri gelen sulu yara.
    Billur: Kesme cam, kristal
    Börk: Genellikle hayvan postundan yapılan başlık
    Bucurgat: Vinç
    Bukağı: Ağır cezalıların ayaklarına takılıp ucuna pranga bağlanan demir halka
    Ceriha: Yara
    Cıvalı zar: Bir yüzü ağır olacak biçimde yapılmış, hileli zar
    Cühela: Bilgisizler, cahiller
    Cürmü meşhut: Suçüstü
    Çakşır: Paça bölümü diz üstünde veya diz altında kalan bir tür erkek şalvarı
    Çalık: Yüzünde çıban veya yara yeri olan
    Çekül: Ucuna küçük bir ağırlık bağlanmış iple oluşturulan, yer çekiminin doğrultusunu belirtmek için sarkıtılarak kullanılan bir araç, şakul
    Çeşmibülbül: Üzeri beyaz, sarmal süsler ve çiçek motifleri ile bezenmiş cam işi
    Çiftenara: Birbirine bağlı iki küçük dümbelekten oluşan müzik aleti
    Çolak: Eli veya kolu sakat olan (kimse)
    Çorbacı: Yeniçerilerde bir birlik komutanı
    Damla: Kalbe inen inme, felç
    Darbezen: (Darbzen) Osmanlı zamanında kullanılan, ikisi bir ata yüklenebilir top
    Darçın: Tarçın
    Darülfülfül: Beden ısıtıcı ve öksürük kesici olarak kullanılan bir baharat
    Deliler: Osmanlı kara ordusunda görevli bir askeri birliği
    Demkeş: Keyfçi
    Denk: Yatak, yorgan, kumaş vb. eşyanın sarılıp bağlanmış biçimi, balya
    Dirim: Hayat, yaşam
    Diş kirası: Bir kimseye fazladan verilen para, armağan vb.
    Dolama: Tırnak yöresindeki yumuşak bölümlerin, bazen de kemiğin iltihaplanmasından ileri gelen ağrılı şiş
    Ebcet: Arap alfabesinin her harfi bir rakamı karşılayan ve anlamsız sekiz kelimeden oluşan değişik bir düzeni.
    Ehli dubara: Hilenin ve düzenbazlığın ustası
    Ehli işret: İçki içme erbabı
    Enfiye: Kurutulmuş tütünden yapılan ve burna çekilen keyif verici, aksırtıcı toz, burun otu
    Esvap: Giysi
    Eşkinci: Savaşa giden eyalet askeri.
    Eyyamıbahur: 31 Temmuz ile 7 Ağustos arasında, sıcaklıkların maksimum seviyeye çıktığı, yılın en sıcak günlerinin yaşandığı dönem
    Fiili livata:
    Filinta: Namlusu kısa, kurşun atan bir çeşit küçük tüfek
    Filuri: Eski Ceneviz para birimi
    Flok: Geminin cıvadrasına çekilen üçgen yelken
    Forsa: Gemilerde kürek çeken tutsak veya hükümlü kimse
    Gadir: 1. Haksızlık etme, zarar verme. 2. Acımasızlık, merhametsizlik, kıygı.
    Göztaşı: Boya ve tarım ilacı olarak kullanılan mavi bakır sülfatın halk dilindeki adı.
    Güderi: 1.Genellikle geyik veya keçi derisinden yapılmış yumuşak ve mat meşin 2.Bu meşinden yapılmış
    Gülam: Kölelerden oluşan, hükümdarı korumakla görevli olan askeri birlik.
    Gülbank: Hep bir ağızdan ve makamla yapılan dua veya ant
    Halep çıbanı: Kaşıntılı bir sivilce gibi başlayıp yangılı yaralar olarak genişleyen ve en az bir yıl süren deri hastalığı; şark çıbanı.
    Hasen: Güzel, hüsün, güzellik
    Havacıva: Sığırdiligillerden, Akdeniz bölgesinde yetişen ve köklerinden kırmızı boya elde edilen, çok yıllık otsu bir bitki
    Hayreti mucip: Hayreti icap ettiren, hayreti gerektiren
    Hercümerc: Altüst, karmakarışık, darmadağınık, allak bullak
    Hıyarcık: Kasık lenf bezlerinin iltihaplanması.
    Hilye-i şerif: Hz. Muhammed’in sıfatlarını anlatan manzum veya nesir halindeki yazılar, kitaplar ve tablolar
    Humbara: Demir veya tunçtan dökülmüş, yuvarlak ve boş olan içine patlayıcı maddeler doldurulup havan topu veya el ile atılan, yuvarlak bir tür bomba, kumbara
    Huruç hareketi: Kale kuşatıldığında kuşatma kuvvetlerine yapılan kontra-atak saldırı
    Husye: Er bezi, testis.
    Hüsnü kabul göstermek: İyi karşılamak, güler yüz göstermek
    Hüsnühal: İyi hâl.
    Irlamak: Türkü, şarkı söylemek, yırlamak
    İncitmebeni: Kanser.
    İptila: Düşkünlük, tiryakilik
    İstihare: Girişilecek bir işin hayırlı olup olmadığını rüyadan anlamak için abdest alıp dua okuyarak uyuma.
    İtdirseği: Arpacık
    İtikat: 1. İnanma, inan. 2. İnanç
    Kadırga: Hem yelken hem kürekle yol alan, özellikle Akdeniz'de kullanılmış bir savaş gemisi
    Kadit: 1. Güneşte veya hafif alevde kurutulmuş et. 2. İskelet. 3. Çok zayıf
    Kakule: Zencefilgillerden, sıcak iklimlerde yetişen güzel kokulu bir bitki
    Kalafatçı: . 1. Gemi ve kayıklarda kalafatlama işini yapan kimse. 2. Kalafat yapan veya satan kimse.
    Karina: 1.Gemi omurgası 2.Gemi teknesinin su içinde kalan bölümü
    Karakullukçu: Yeniçeri ocağı bölük ve ortalarında odaları ve odaya gelen konukların ayakkabılarını temizlemek, yemek kaplarını yıkamak ve benzeri işler görmekle yükümlü er.
    Kebabe: Karabibergiller familyasına dahil bir bitki türü
    Kefere: Müslüman olmayanlar, kâfirler
    Kethüda: Zengin kimselerin ve devlet büyüklerinin buyruğunda çalışan, onların birtakım işlerini gören kimse, kâhya
    Kıblenüma: Kıble yönünü göstermek için, bulunulan yere göre özel işareti olan pusula.
    Kırba: Sakaların içinde su taşıdıkları ağzı dar, altı geniş, deriden yapılmış kap, su kabı, matara
    Kolomborne: Demir gülle atan bir top türü.
    Kubur: Tuvalet deliğinden lağıma inen boru
    Kulampara: Oğlancı
    Küfi: Arap yazısının düz ve köşeli çizgilerle yazılan eski bir biçimi
    Külhan: Hamamları ısıtan, hamamın altında bulunan kapalı ve geniş ocak, cehennemlik
    Lisan-ı erazil: Rezil, aşağılık kimselerin dili, argo
    Lisan-ı hal: Hal dili; meramını durum ve görünümüyle anlatma
    Livata: Oğlancılık
    Mağrip: Batı
    Maiyet: Üst görevlinin yanında bulunan kimseler, alt kademedekiler.
    Manivela: 1.Bir ucunun bağlı bulunduğu bir nokta çevresinde dönen kol 2.Kaldıraç.
    Mano: Kumar oynatan kişinin kazançtan aldığı pay
    Mapamundi: Dünya haritası
    Martaloz: 1.Eskiden saraylarda çalışan garsonlara verilen ad. 2.Çift cinsiyetli
    Mayna: Yelken indirme, fora karşıtı.
    Mazbata: Tutanak.
    Mebun: Erkekleri baştan çıkarıp, paralarını alan erkeklere verilen ad
    Metruk: Bırakılmış, terk edilmiş
    Meyyus: Kederli; üzgün
    Minelaşk: “Aşktan” demektir. (Ah Minelaşk: Hat sanatında kahreden aşk anlamına gelen ağlayan iki göz ve bir eliften oluşan çizim.)
    Minelgaraib: “Gariplikten” demektir.
    Muallim: Öğretmen
    Muhasara: 1. Kuşatma 2. Çevirme
    Muhkem: Sağlam, sağlamlaştırılmış
    Muhteva: İçerik
    Mukadderat: Yazgı
    Mumcu: Yeniçeri Ocağında çavuşlardan sonra gelen, yeniçeri ağasına bağlı on iki subaydan her biri.
    Murassa: Değerli taşlarla bezenmiş, cevahirle süslenmiş
    Murdar: 1.Kirli, pis 2.Cinsel birleşmeden sonra yıkanmamış (kimse) 3.Dinî kurallara uygun olarak kesilmemiş olan (hayvan)
    Mutemet: 1.Dairelerde, iş yerlerinde bazı para işlerine bakan görevli. 2. Kendisine inanılıp güvenilen kimse.
    Mutrip: Çingene
    Mürdesenk: Doğal kurşun oksit
    Müreşebbis: Girişimci
    Mütalaa: 1.Etüt 2. Herhangi bir konu üzerinde ayrıntılı düşünme ile oluşan görüş ve yorum
    Nekkarezen: Nakkare çalan kimse
    Odabaşı: 1.Hanlarda çalışan uşakların başı 2.Yeniçeri kuruluşunda görevi alaylarda selam törenlerini düzenlemek ve yönetmek olan subay
    Okka: 1,282 kilogram veya 400 dirhemlik ağırlık ölçüsü birimi, kıyye
    Otlakiye: Osmanlı döneminde, devlet malı otlaklarda yayılan hayvanlardan alınan vergi.
    Öküz zar: Cıvalı zar
    Palanka: Ağaç ve toprakla yapılmış, hendekle çevrilmiş küçük hisar
    Paluze: Zerdeçal kullanılarak hazırlanan, jöle kıvamında bir tatlı
    Payanda: Bir duvarı tutmak, yıkılmasını önlemek için yanlamasına dayatılan destek.
    Pazubent: 1. Belli bir amaçla kola geçirilen enli kuşak, kolçak. 2. Kol muskası.
    Piştov: Osmanlı ordusunda bir süre kullanılan, paçavrayla sıkıştırılmış barutu horozunda bulunan çakmak taşı ile ateşleyip kurşun bilyeyi atan, kısa namlulu, tek atış yapılabilen bir tür tabanca
    Rahle: Üzerinde kitap okunan, yazı yazılan, bazıları açılıp kapanabilen alçak, küçük masa
    Rivayet: 1.Söylenti 2. Bir olay, bir haber veya sözü nakletme
    Rubu tahtası: Çeyrek daire şeklinde, yıldızların ufuksal açıklık ve yükseklik olarak koordinatlarını saptamaya yarayan astronomi aleti
    Sabık: Geçen, önceki, eski
    Saka: Evlere, çeşmeden su taşımayı iş edinmiş olan kimse
    Saksoncubaşı: Saksonlar, Osmanlı padişahlarının av maiyetinde bulunan ve av köpeği yetiştirmekle görevli bulunan yeniçeri koludur. Başlarında saksoncubaşı bulunur.
    Sanduka: Mezarın üzerine yerleştirilmiş, tabut büyüklüğünde tahta veya mermer sandık
    Sefaret: Elçilik
    Serbaz: Yürekli, yiğit, korkusuz (kimse)
    Serdengeçti: Fedai
    Serpuş: Başlık
    Seyyare: Gezegen.
    Sipahi: Osmanlılarda tımar sahibi bir sınıf atlı asker
    Sorguç: Bazı kuşların tepelerinde bulunan uzunca tüy, tuğ
    Sökün etmek: Birdenbire görünüp arkası kesilmeden gelmek
    Subaşı: 1. Şehirlerin güvenlik işlerine bakan görevlilerin başı. 2. Acemi ocaklarında küçük aşamalı subay. 3. Osmanlılarda kapıkulu süvarileri arasından, savaş zamanı güvenlik işlerine bakmak, barış zamanı da vergi toplamak işleri için ayrılan kimse.
    Sülyen: Kurşun asıllı, parlak kırmızı renkli toz halinde bir boyarmadde
    Sümün: XVII. yüzyıl ortalarında bir süre Osmanlı ülkelerinde kullanılan ve kuruşun sekizde biri (beş para) değerinde bir yabancı para.
    Sürünceme: Bir işin sonuçlanıncaya kadar boş yere uğradığı gecikmelerin tümü.
    Şahidarbezen:
    Şarkiyat: Doğu bilimi, oryantalizm
    Şayia: Yayılmış haber, yaygın söylenti, duyultu
    Şehla: Kusurlu sayılmayacak kadar hafif şaşı (göz)
    Şirpençe: Deri altı hücre dokusunun ve yağ bezlerinin iltihaplanmasından oluşan, genişlediğinde çok tehlikeli olabilen, stafilokokların sebep olduğu bir kan çıbanı, kızılyara, aslanpençesi
    Tahnit: Bozulmaması için ölüyü ilaçlama.
    Tamburi: Tambur çalan kimse
    Tarraka: Gümbürtü
    Tebaa: Uyruk
    Tebliğ: 1. Bildirme 2. Haber verme
    Temriye: Deride yer yer küme durumundaki birtakım kabartılarla kendini gösteren hastalık.
    Terennüm: 1.Güzel ve alçak sesle şarkı söyleme. 2. Kuş şakıma, ötme. 3.Anlatma, ifade etme.
    Teres: 1.Aşağılık anlamına sövgü sözü 2. Pezevenk
    Teşrih: 1.Bir sorunu veya konuyu ele alıp en ince noktalarına kadar gözden geçirerek anlatma, açımlama. 2.Anatomi
    Tezkire: Divan şairlerinin hayatını ve şiirlerini genellikle subjektif bir bakış açısıyla değerlendiren eser.
    Tıyniyet: (Tıynet) Yaradılış, huy, maya
    Tizap:
    Tramola: (Tremolo) Bir enstrümanda tek bir tonun hızlı tekrarlarla çalınmasına verilen isim
    Ulah: Romanya'nın yerli halkına ve bu halkın soyundan olan kimselere Osmanlı Türklerinin verdiği ad
    Ulema: 1. Bilginler 2.Sarıklı din bilginleri
    Ulufe: Osmanlılarda kapıkulu askerlerine, saray ve devlet kuruluşlarındaki bazı görevlilere üç ayda bir verilen ücret.
    Upir: Vampir kelimesinin kökeni olduğu düşünülen, aynı anlama gelen kelime
    Usturlap: Gök cisimlerinin yükseltisini ölçmekte kullanılan araç
    Vakanüvis: Osmanlı Devleti'nde zamanın olaylarını tespit etmek ve yazmakla görevli devlet tarihçisi
    Vect: Sevgi veya heyecandan doğan coşkunluk, kendinden geçme, esrime
    Vekilharç: Kesedar.
    Yalım: Alev
    Yatağan: Namlusu kavisli, iki yanı da kesici, bir tür uzun savaş bıçağı
    Yecüc ve Mecüc: Kıyamete yakın, ortaya çıkıp insan ırkını ortadan kaldırmaya çalışacak ve büyük zararlar verecek olduğu söylenen yaratık cinsi.
    Yedmek: 1.Çekerek peşinden götürmek, yedeğinde götürmek. 2.Yanında, beraberinde götürmek
    Yekün: Toplam
    Yenirce: 1. Kemik ve diş dokusunun harap olması durumu. 2. Frengi
    Zaç yağı: Sülfürik asit.
    Zagon: Metot
    Zağarcıbaşı: Osmanlı Devleti'nde padişahın av köpeklerine bakan görevli.
    Zangoç: Kilise hizmetini gören ve çan çalan kimse
    Zeker: Erkeklik organı.
    Zemberekçi: Yeniçerilerin zemberek kullananı.
    Zıbık: Erkek üreme organına benzetilen nesne.
    Zincifre: Kırmızı renkli doğal cıva sülfür
    Zolota: Polonya parasına benzeyen bir Osmanlı gümüş parası.
    Zurnazen: Zurnacı
    Kitapta geçmiyor olsa da merak edenler için:
    Gezegenler
    Müşteri: Jupiter
    Zühal: Satürn
    Utarid: Merkür
    Burçlar
    Koç:Hamel
    Boğa:Sevr
    İkizler:Cevza
    Yengeç:Seretân
    Aslan:Esed
    Başa:Sümbüle
    Terazi:Mizan
    Akrep:Akreb
    Yay:Kavs
    Oğlak:Cedi
    Kova:Devi
    Balık:Hut

    http://ebediyenedebiyat.blogspot.com/...-oktay-anar.html?m=1
  • 238 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    Kitaba biraz endişeli başlayabilirsiniz. Bu endişeniz uzun sürmeyecek emin olun! Yine de belki bu önyargı olabilir, kitabın isminden ya da ilk iki üç sayfada göz korkutacak eski lisanın çok kullanılmasından kaynaklanabilir ama bir şans verdiğinizde içine bir girdiniz mi yuvarlanıveriyorsunuz hikayeye.

    Hepsi birbirinden eski, orjinal karakterler sizi eski zamanlara, sokaklara ışınlıyor. Tarih kimilerine göre korkutucu gelebilir ama bu kitaptaki karakterler o kadar renkli motiflerle bezenmiş ki hepsine kucak açar buluyorsunuz kendinizi. Yazar bize nasıl yaşandığı belli belirsiz bilinen o zamanları tarif ederken çok canlı bir şekilde kaleme almış. Kâh o zamanlarda bir çocuk dünyasında, kâh katakulli çevirip kellesinden olmamaya çalışan bir cerrahın hayatına tanık oluyoruz.
  • 221 syf.
    Edebiyat alanında eksik olduğum kanısın ağırlığı hiçbir zaman hafiflemezken, her geçen gün daha da artıyor. Özellikle Türk edebiyatında. Şimdi ise farklı bir eksikliği kapatmanın heyecanıyla yazıyorum bu incelemeyi.

    Behzat Ay… Bu ismi birkaç gün öncesine kadar bilmiyordum, muhtemelen çoğu kişi hala bilmiyor. Yazarla tanışmam; gittiğim kitapçıda kitabı elime tesadüfen almamla başladı. Arka kapağında yazarın kedisiyle birlikte olan bir fotoğrafı yer alıyordu. ‘’Kedi seven bir yazar neden kötü olsun ki?’’ düşüncesiyle sayfalarını karıştırmaya başladım. İlk başlarda bana fazlasıyla romantik gelen bu düşünce, yerini hoş bir meraka bıraktı. Biraz araştırınca da çok az okunduğunu ve Enstitülü olduğunu öğrendim.

    Enstitülü olmasına rağmen neden bu kadar az okunmuş diye sordum kendime. Oysaki cevabı çok açık, kendi dönemlerinde bile unutturulmaya çalışılan bu yazarlar tabii ki okutulmayacaktı. Her şey gibi bu da politik değil mi zaten?

    ‘’Köy Enstitüleri: Türkiye bozkırlarının 21 yerinde fışkıran gür kaynak, 21 baraj, 21 fabrika, 21 üretim çiftliği, 21 santral, 21 bin Promete'ydi ... ‘’ diye yazmış Cumhuriyet Gazetesi’nde.
    91 yılından bu yana çok şey değişti ve hiçbir şey değişmedi. Kuşaklar farklı, dönemler farklı ama zihniyetler hep aynı. O 21 gür kaynağı, barajı kurutmaya çalıştılar. O 21 çiftliği, santrali sattılar. Promete zaten can çekişiyor. Kartallar olmasa da akbabalar aydınların ciğerini söküp attılar ve atmaya da devam ediyorlar.

    Behzat Ay, 1936 yılında Mersin’in pek bilinmeyen bir köyünde dünyaya gelmiş. Anılarında çocukluğuyla ilgili o kadar trajik şeyler anlatıyor ki… Babasının onu ahıra kapatıp ellerinden ayaklarından bağlaması, saatlerce dövmesi, aç bırakıp çalıştırması…
    Daha neler neler… Anılarını, günlüklerini çok karıştırdım onu araştırırken ancak en temel duygu, çocukluğunda hiç tatmadığı sevgiydi. İçindeki noksanlığı ‘’Sevgiye susamış bir adamım.’’ diye haykırmaya çalışmış defalarca. Onu böylesine zedeleyen bu ortamdan Düziçi Köy Enstitüsü’nü kazanarak kaçmaya çalışmış, belli ki bu yol onun kurtuluşu olmuş. Enstitü’yü bitirdikten sonra 20 yaşında Samsun’a atanmış. Önce ilkokul öğretmenliği daha sonra müfettişlik yapmış. Ancak yazdıkları ve söyledikleri yüzünden müfettişlikten men edilmiş ve en sonunda da sürgün edilmiş. Gittiği her yerde takip edilen bu adam, kimseden korkmayarak ve herkese meydan okurcasına doğru bildiklerini savunmaya devam etmiş. Halkçı ve Atatürkçü kimliğinden taviz vermemeye çalışmış. Bunun sonucunda da linç edilmeye kalkışılmış, şans eseri kurtulmuş her birinden.

    ‘’Kirli işlere, öç ve ölümlerden bir kir, kin, kan denizine döndürülmedi mi ülkemiz? Hem de yalan söylene söylene... Gözlerimizin içine bakıla bakıla... Kirli işlerden, öç ve ölümlerden ve ilgililerin söylediklerinden, yani kirden, kinden, kandan, yalandan bıktık, iğrendik. Ülkeyi bu duruma getirenlere, insanları acıya boğanlara, görev yapacağız deyip yapmayanlara lanet olsun demek yetmiyor. Birlik ve bilinç gerekli!’’ diyor darbe gerçekleşmeden birkaç ay önce. Farkına varıyor her şeyin, darbenin seslerini duyuyor ve heder olacağını anlıyor. Eşi Elgiz Pamir ile birlikte emekliye ayrılıyorlar -bu arada Elgiz Pamir de hak ettiği değeri göremeyenlerden.

    Aslında kaçırdığımız bu yazar, en sevdiklerimiz tarafından gözümüzün içine sokulmuş ancak ruhumuz bile duymamış. Bir bilseniz kimlerle dost olduğunu. Aziz Nesin, Oktay Akbal, Mahmut Makal, Osman Şahin, İlhan Selçuk, Cemal Süreya…

    https://hizliresim.com/g0h1ia
    (Nuri Bey, Osman Şahin, Halim Uğurlu, Salah Birsel, Ahmet Miskioğlu,Behzat Ay ve Nevzat Odyakmaz)

    https://hizliresim.com/c0BMpI
    (Behzat Ay ve Mahmut Makal)

    Cemal Süreya’nın en yakın dostlarından biriymiş Behzat Ay. Süreya, onu ‘’Meksikalı Eskimo’’ diye çağırırmış. Söylentilere göre, Cemal Süreya’yı anmak için bulundukları bir toplantıda, Behzat Ay ondan bahsederken dayanamayıp hıçkıra hıçkıra ağlamış.
    Yaşarken neredeyse hiç tanınmayan, şimdi de değeri pek bilinmeyen bu yazar 9 Temmuz 1999’da vefat etmiş.

    -SÜRGÜN

    Gelelim Sürgün’e… Çok düşündüm bu konuda neler söyleyebilirim diye. Her konuşmak istediğimde de boğazımda bir düğüm oldu. Sürgün edilen, susturulan öğretmenlerden ve aydınlardan bahsetmek istedim. Nazım Hikmet’ten, Turan Dursun’dan, Bahriye Üçok’tan, Uğur Mumcu’dan, Mümtaz Soysal’dan… Daha niceleri. Hani diyor ya ‘’dokunsan kan fışkıracak…’’ fışkıracak evet. Ama düşmanlarımızdan değil bu kan. Bizi birbirimize düşman edenlerin yarattığı bir kan bu.

    Benim oturduğum caddenin adı ‘’Çetin Emeç.’’ Ben ne anlama geliyor diye her sorduğumda susturuldum. Benim geçtiğim bulvarın adı ‘’Uğur Mumcu’’ Ben kim bu diye sorduğumda yüzlerini eğdiler. Bizim milletimiz böyle aydınlarla dolu. Ve biz adları geçtiğinde bile korkuyoruz. Okuyup onları anlamak yerine sadece boyun eğiyoruz. Behzat Ay yapmıyor bunu, çilekeş öğretmenlere ve aydınlara adıyor eseri Sürgün’ü.

    Basri Altınay aslında Behzat Ay’ın bir nevi izdüşümü. Kitapta yazarla ilgili çok fazla otobiyografik benzerlikler var. Basri, Ankara’dan Siirt’e sürgün edilen bir ilköğretim müfettişi. Üstelik ilk sürgünü de değil, sürgün edildiği her yerde 2 seneden fazla bırakmıyorlar onu. Bundan daha beteri olmaz derken bir daha sürgün…

    İnsanların derisini yüzen eşkıyaların cirit attığı, 15 yaşında kızların satıldığı, köylülerin ne su ne de toprak bulduğu bir Siirt. Böyle bir ortamda okulların teftişine gidiyor ama ortada okul yok. Okul varsa öğrenci yok. Ya eşkıyalar öldürmüş ya da işsizlikten göçmüş birçok köylü.

    ‘’Demek istediklerim açık Vali Bey. Bir köy gördüm, halkı toptan hasta. Cüzzam, frengi, trahom hastalıkları yüzünden halk perişan. Birçok köyün içecek suyu yok. Hiçbirinin yolu yok. Ağalar eşkıya besliyor. Babalarıyla birlikte çocukların da bedenleri kurşunlarla kalbura çevriliyor. Kucak kucağa mezara konuyorlar. Köylüler korkudan göç ediyorlar. Öğretmenler çaresizlik içinde çırpınıyorlar. Aralık ayında sobası, sırası olmayan okullarımız var. Bir tarafı çökmüş okullar içinde öğretmenler öğretim eğitim yapmaya çalışıyorlar. Neler, neler! Saymakla tükenmez ki...’’ s.61

    Gördüğü ve tanık olduğu bütün bu yozlaşmayı not alıp gerekli şeylerin yapılması için ‘’üst’’ mevkilere veriyor yazılarını. Gerekli olanın yapılması bir yana dursun, uzaktan burun kıvırıp yalanlamaktan başka bir şey yapmıyorlar o üstler.

    #92914900

    Yıldırmaya çalışıyorlar ama onu daha da kamçılamaktan öteye gidemiyorlar. Siirt yetmeyince çareyi Erzincan’a sürmekle buluyorlar. ‘’Komünist öğretmen’’ olarak gönderiliyor.

    #93015248

    Eğitimdeki çürükleşmeyi, doğudaki vahim durumu açıkça ve yalın diliyle anlatıyor Behzat Ay.
    Mahmut Makal gibi düşünüyorum bir bakıma; iyi ki sürmüşler de karşı çıkmış o düzene, dile getirmiş.

    Günlüğünde yazdığı bir nottan alıntı yaparak bitirmek istiyorum bu incelemeyi:

    “Yaşadığımız dönemi şöyle özetleyebilir miyiz? Siyasa tıkanmış… Ekonomi çökmüş… Köyler yoksullaşmış… Eğitim çağdışı olmuş… Köktendinciler şahlanmış… Şu “serbest piyasa ekonomisi” dedikleri vurgunculuk düzeni, zengini daha zengin, yoksulu daha yoksul yaptı; orta direği yıktı, devlet içindeki sömürücüler ülkeyi yakıp kavurdu.” (Suadiye, 5 Mayıs, 1994)
  • Sonuç olarak, bugünkü haline 4-5 yüzyıl önce gelmeye başlayan İngilizce beş kadar dilin rastgele ve kuralsız karışımından oluşmuş, bu dillerin hiçbiri dilin ana kurallar iskeleti diyebileceğimiz temel yapısını sağlar konumunda kalamamıştır. Dolayısıyla, Ingilizcede belli kurallara göre yeni terim türetme yeteneği hemen hemen yoktur.
  • ESERİ OLMAYAN EŞSİZ PROFESÖRLER

    Üniversiteler, milletlerin beyni olmalıdır. Çünkü orası en seçkin bilginlerin, araştırıcıların toplandığı yerdir. Türkiye’de böyle düşünüldüğü için üniversitelere muhtariyet verilmiş, öğretmeni ve öğrencisiyle üniversite seçkin bir çevre olarak tanınmıştır.
    Fakat gerçek hiç de böyle değildir. Üniversitelerde gerçek bilginler ve araştırıcılar pek azdır. Profesörlük bir ilim unvanı değil, bir kazanç sertifikasıdır.
    Üniversite tüzüklerine göre profesörlerin birkaç dil bilmesi, orijinal eser sahibi olması, inceleme için Avrupa’ya gittikten sonra bilgi kazancını belirtecek bir rapor veya etüd hazırlaması lazımdır. Ama nerede? Üniversite profesörleri hoca değil, tüccardır. Kendini bilim alanına vermiş sekiz on kişinin dışında, Avrupa’dan bilim ve bilgi değil, başta araba olmak üzere, geçer akça mal getirmektedir. Orijinal esere gelince Edebiyat Fakültelerindeki birkaç kişinin eserleri dışında ortaya konan kitaplar, yine kazanç vasıtası olan ders kitaplarıdır. Öğrencisi gayet kalabalık olan Hukuk ve Tıp Fakültelerinde astronomik fiyatlarla satışa çıkarılan bu kitaplar bayağı birer derlemeden ibaret olduğu halde tükenip sahibine kazanç sağlar ve zavallı Hukuklu ve Tıbbiyeli de güç bela edinebildiği veya iğreti olarak okuduğu bu kitaplarla sınıfını geçmeğe çabalar, durur.

    Üniversiteler muhtardır. Oraya polis bile izin almadan giremez. Oraya yalnız profesörlerin maddî menfaati girer. Profesör, klinik şefi ise klinikteki yatak sayın profesörün özel muayenehanesinden geçer. Özel muayenehane ebedî çalışma halindedir. Sayın profesör inceleme için Avrupa’ya gittiği zaman asistanlar tarafından işletilir ve asistanların muayene ettiği hastalardan alınan ücreti kendisine mal etmekte profesör hiçbir ahlâkî sakınca görmez.
    Sayın Hukuk Profesörleri 2.000 kişiye birden ders verecek kadar bilim ve hatta dehâ sahibidirler. Haftada dört saat dersi olan bu dâhiler, şu 2.000 garibi dörde bölerek 500’er kişilik guruplara ayrı ayrı ders vermeyi ve o hengâmeyi birer sınıf haline getirmeyi bir türlü düşünemezler. Hayır, düşünmesine düşünürler ama bunun için ayrı ücret beklerler. Çünkü haftada 8 veya 12 saat ders verirlerse, dışardaki hukuksal danışmadan gelecek kazanç baltalanacaktır.
    Mühendis profesörlere gelince, onlar memleketi imar ve inşa ile o kadar meşguldürler ki, resmî makamları olan odaları bile dışarıya yapılan projelerle doludur.
    Ya Üniversiteler talimatnamesine göre yazılması gereken orijinal eserler? Onlar istim gibi arkadan gelecektir.
    * * *
    Yalnız maddî kazanç peşinde olup şahsî çıkarlarıyla bu derece uğraşan kimselerin ne bilim gelişmeleri hakkındaki yeni eserleri okumaya, ne de bizzat araştırma yapıp eser vermeye elbette vakitleri olmayacaktır.
    Birkaç yıl önce, Hamburg Üniversitesi Türk Tarihi ve Türkoloji Kürsüsü profesörü olan Spuler adında genç bir Alman bilgini İstanbul’a gelip konferanslar vermişti. Spuler, İngilizce ve Fransızca’dan başka Türkçe, Arapça, Farsça, Rusça, Moğolca da biliyor ve bu dillerdeki yayınları asıllardan takip ediyordu.

    Bilim adamı, işte böyle olur. Bizim göstermelikler arasında böyle 7 dilden vazgeçtik, 3 büyük Batı dilini bilip de o dillerdeki yayınları takip eden kaç kişi var? Onlar ya ticaret ardındadırlar yahut, meslekleri ticarete elverişli olmayanlar klik yapmakla uğraşırlar.

    Evet, onlar birbirleriyle gizli gizli konuşacaklar, sen benim dekanlığıma oy verirsen ben de senin asistanının doçentliği için oy kullanırım diyecekler, sohbete benziyen profesörler toplantısında nutuk çekme gösterisi yaparak günlerini gün edeceklerdir. Tüccarlara muhtariyet verilir de her türlü kontroldan uzak bırakılırsa elbette sonu budur: Kazanç için çürük mal sürerler ve halkı asla düşünmezler.
    Göstermelik profesörlerin kötü bir huyu da kıskançlıklarıdır. Değerli asistanları ve doçentleri baltalamak için her şeyi yaparlar. Kendileri yükselemedikleri için onları alçaltmaya çalışırlar. Doğru konuşan, yanlışları yüze vuranlardan ödleri patlar. Ömürleri boyunca ciddî bir eser veremeyen, erdem örneği gösteremeyenlerin yapacağı iş budur.
    Kıskançlığın en berbat örneğini birkaç yıl önce İstanbul Edebiyat Fakültesinde gördük: Profesörlüğe aday üç Fransız Edebiyatı doçentinden en değerlisi, en ehliyetli ve zekisi olan, eserleriyle Fransa’da da tanınıp takdir edilen Adile Ayda, sırf şahsiyetinin kuvveti yüzünden profesörlüğe seçilmedi ve yanlışları açığa vurması “geçimsizlik” diye adlandırıldı. Geçimsizlik iddiası sudan bahaneydi. Birbirlerine çelme takmak için klikler halinde sinsi bir mücadele yapan profesörlerin, mücadelesini medenî cesaretle herkesin içinde yapan Adile Ayda’ya geçimsiz demeleri gerçekten gülünçtü. İşin daha gülünç bir yönü de vardı: Kulis didişmelerinde bazı Anadolucu profesörler onun Tatar olmasını âdeta tehlike diye gösteriyorlardı. Zavallılar!… O Tatar kadar Türk olsalar, olabilseler daha ne isterlerdi? Tatar’ın, Yörük veya Türkmen gibi, Türklerden bir bölümünün adı olduğunu kavramayan bu profesörler Tatar’ın yerine bir Yahudi dönmesini getirmekle nasıl bir ahlâkî gaf yaptıklarının farkına varamadılar. Bu davranış o kadar çirkindi ki, Anadoluculuğun kurucusu olan ve Kazanlılarla Kırımlıları pek de sevmeyen merhum Mükrimin Halil bile bu Anadoluculardan biriyle tartışmış ve: “Ne yaptığınızın farkında mısın?” sorusuna, “Adile Ayda Tatardır. Türk olmaz!” cevabını alınca: “Kendisi olmazsa çocuğu Türk olur. Fakat Selânik dönmesinin bin yıl sonraki torunu da Yahudi’dir” diye karşılık vermişti.(1)
    * * *
    Böyle uzun boylu tablolar çizip eskiye doğru gitmemin sebebi İstanbul’daki Edebiyat Fakültesinde geçen ay oynanmak istenen bir oyundur. Bu oyun, Edebiyat Fakültesindeki bir kısım profesörlerini iyice hazırlandıktan sonra, ortamı elverişli sanarak, vaktiyle aşırı solcu olduğu için Üniversiteden çıkarılan birisini, oldu bitti ile tekrar getirme teşebbüsleridir.
    Ankara’daki Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde doçent iken aşırı solcu davranışlarıyla huzursuzluk yaratan dört kişi (Muzaffer Şerif, Niyazi Berkes, Behice Boran ve Pertev Naili Boratav), nihayet Maarif Vekâleti tarafından Üniversiteden atılmışlardı. Bunlardan Pertev Naili Boratav’ın hikâyesi diğerlerinden daha ilgi çekiciydi. Almanya’ya Sümeroloji öğrenimi için giden Pertev, orada solcu faaliyete başladığı, solcularla düşüp kalktığı için arkadaşları tarafından önce ihtara maruz kalmış, dinlemeyince Maarif Vekâletine şikâyet edilmişti. Müfettiş olarak giden Reşat Şemsettin Sirer şikâyetleri doğru bulduğu için Pertevi Türkiye’ye geri göndermiş ve önce bir lisede ambar memurluğuna tayin edilen Pertev Naili, sonra Ahmet Kutsi Tecer gibi bazı ahbaplarının ve bazı mebus dayılarının aracılığı ile folklor doçenti olarak Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesine alınmıştı. Aşın solculuğu sabit olmuş bir kimsenin öğretmen yapılmasındaki yakışıksızlık ortada iken bunu düşünen çıkmamıştı. Fakat gördüğü himayeden şımarıp işi azıtınca nihayet diğer üç kişiyle birlikte atılmış, böylelikle mazarratına set çekilmişti. İşte Edebiyat Fakültesine getirilmek istenen Pertev Naili Boratav budur.

    Edebiyat Fakültesi kurulunda teklifi ortaya atan, sosyoloji kürsüsü profesörü Nurettin Şazi Kösemihal olmuştur. Kösemihal, sosyoloji alanının gittikçe genişlediğini ileri sürerek bu kürsünün Üniversite dışından değerli elemanlarla takviyesini teklif etmiş ve hemen herkes bu fikri benimsemişken Pertev’in adı söylenince profesörlerin çoğu şaşırmıştır. Çünkü o, vaktiyle folklor doçenti idi. Şimdi ise sosyoloji profesörü olarak getirilmek isteniyordu.
    Bu teklife yapılan itirazlar iki noktada oldu: 1- Folklorla uğraşmış bir adam yıllardan sonra sosyolojiye getirilemezdi. 2- Aşırı solculuğundan dolayı atıldığı için getirilemezdi.
    Karşı taraf, yani Pertev Naili’yi getirmek istiyenler (ki buz gibi aşırı solcuyu getirmek istedikleri için artık bunlara solcu cephe diyebiliriz) onun büyük bir bilgin olduğunu, Üniversitede müsamaha göstermek gerektiğini ileri sürüp sosyal kanaatlerin dikkate alınamayacağını savundular.
    Aleyhte olan (ki solcuların karşısında oldukları için bunlara da milliyetçi cephe diyebiliriz) Pertev Naili’nin ancak folklora ait basit bir iki eser sahibi olduğunu, folklor doçenti olmanın sosyoloji profesörü olmak için çok yetersiz bulunduğunu, solcu fikriyata sahip bir adamın getirilmesinin asla mümkün olamıyacağını, meselâ Rusya’dan bir Rus profesörününde getirilmesinin kesin olarak düşünülemiyeceğini ileri sürdüler ve bir Nurcu nasıl profesör olarak getirilemezse bir aşırı solcu da öylece getirilemez dediler.
    Milliyetçilerle solcular arasındaki tartışma sert ve uzun oldu. Türk Edebiyatı profesörlerinden Fahir İz ile İngiliz Edebiyatı profesörü Vahit Turhan, solcu Pertev Nailinin getirilmesi fikrini şiddetle ve heyecanla desteklediler. Teklifi getiren Kösemihal ile Psikoloji Profesörü Sabri Esat ve sosyoloji profesörlerinden Cahit Tanyol da aynı düşünceyi ısrarla savundular. Buna karşı milliyetçi cepheden Pertevin hem ilmî yetersizliği, hem de ideoloji sapıklığı üzerinde konuşarak gelmesi aleyhinde bulunanlar çok oldu. Sanat Tarihinden Oktay Aslanapa, psikolojiden, Mümtaz Turhan, coğrafyadan İsmail Yalçınlar, tarihten Zeki Velidi Togan, İbrahim Kafesoğlu, şarkiyattan Ahmet Ateş, Türkolojiden Ömer Faruk Akün, Mehmet Kaplan, Sadettin Buluç, Muharrem Ergin ve Ahmet Caferoğlu türlü bakımlardan gelemiyeceğini söylediler.
    Tartışmadan sonra, düşüncesini sözle belli etmeyen, fakat tutumu ile Pertevin gelmesi aleyhinde bulunduğu anlaşılan dekan Vehbi Eralp nihayet oya başvurdu. Pertev Naili’nin gelmesi lehinde oy verenler şunlardı:
    1- Nurettin Şazi Kösemihal (Sosyoloji)
    2- Fahir İz (Türkoloji)
    3- Vahit Turhan (İngiliz dili)
    4- Sabri Esat Siyavuşgil (Psikoloji)
    5- Cahît Tanyol (Sosyoloji)
    6- Macit Gökberk (Felsefe)
    7- Halet Çambel (Arkeoloji)
    8- Mina Urgan (İngiliz dili)
    9- Cemal Tukin (Tarih)
    10- Besim Darkot (Coğrafya)
    11- Adnan Benk (Fransız dili)
    12- Refia Şemin (Pedagoji)
    13- Süheylâ Bayrav (Fransız dili)
    14- Bedia Akarsu (Felsefe)
    15- İsmail Tunah (Felsefe)
    16- Tatyana Moran (İngiliz dili)
    17- Arif Müfit Mansel (Tarih)
    18- Jale İnan (Arkeoloji)
    19- Takiyettin Mengüşoğlu (Felsefe)
    20- Şâra Sayın (Alman dili)
    21- Nermi Uygur (Felsefe)

    Bu 21 kişilik listenin tahlili, doğrusu, çok ilgi çekici sonuçlar verecek değerdedir. Tatyana, Türkle evli bir Rus kadını olduğu gibi aralarında üç kişi aşırı solcudur. Hele 21’lerin etnik bölünümü pek hoştur. İçlerinde üç Selânik Dönmesi (yâni Yahudi) 1 Arap, 1 Arnavut, 1 Boşnak, 1 Kürt, 1 Rus bulunması, 1 kişinin de soyadı kanunundaki hükümlere rağmen Rumca soyadı taşıması ibret verici manzaradır. Hele yetmiş iki buçuk milletin tamamlanması şartmış gibi Üniversite öğreticileri arasında bir Moskof kadınının bulunması tarihî bir olaydır. İşin ibret verici bir yönü de bugün Pertev’in gelmesi lehinde oy veren Macit Gökberk’in vaktiyle onu komünist faaliyetinden dolayı şikâyet eden öğrenciler arasında bulunmasıdır. Edebiyat Fakültesindeki 9 kadın öğretim üyesinden 8’inin solcularla işbirliği yapması da ayrıca üzerinde durulacak bir noktadır.
    Bu oylamanın en büyük sürprizi Fahir İz’in solcularla yaptığı işbirliği olmuştur. Fahir İz’i kimse böyle bilmiyor, tanımıyordu. Herkes kendi kendisinden sorumlu olmakla beraber, onun, Mahir İz gibi sağlam karakterli, milliyetçi ve mukaddesatçı bir öğretmenin kardeşi olması derin üzüntü yaratmıştır. Fahir İz’in bu davranışı hangi kulis taktiğinin ve hangi klik menfaatinin sonucu olursa olsun bu oylamadan sonra herhalde iki kardeşin arası açılacaktır.
    Solcuların sağladığı 21 oydan sonra dekan, Pertev Naili’nin getirilmesi aleyhinde olanların oylarını saymaya başladı. Aleyhte olanlar şunlardı:
    1. Oktay Aslanapa (Sanat Tarihi) 2. Mümtaz Turhan (Psikoloji) 3. Ömer Faruk Akün (Türkoloji) 4. Zeki Velidi Togan (Tarih) 5. Mehmet Kaplan (Türkoloji) 6. Sadettin Buluç (Türkoloji) 7. Muharrem Ergin (Türkoloji) 8. Ahmet Ateş (Şarkiyat) 9. Ahmet Caferoğlu (Türkoloji) 10. İsmail Yalçınlar (Coğrafya) 11. İbrahim Kafesoğlu (Tarih) 12. Cavit Baysun (Tarih) 13. Şahabeddin Tekindağ (Tarih) 14. Münir Aktepe (Tarih) 15. Faruk Timurtaş (Türkoloji) 16. Ahmet Ardel (Coğrafya) 17. Necdet Tunçdilek (Coğrafya) 18. Sırrı Erinç (Coğrafya) 19. Hamit İnandık (Coğrafya) 20. Afif Erzen (Tarih) 21. Sabahat Atlan (Tarih) 22. Tahsin Yazıcı (Şarkiyat) 23. Semavi Eyice (Sanat Tarihi) 24- Bahadır Alkım (Klâsik filoloji) 25. Zafer Taşlıklıoğlu (Yunan dili) 26. Faruk Perek (Lâtin Dili) 27. Fikret Işıltan (Tarih) 28. Nihat Keklik (İslâm Tetkikleri) 29. Beylan Toğrol (Psikoloji) 30. Adnan Pekman (Arkeoloji) 31. Sençer Tonguç (İngiliz dili)
    Solcuların 21 oyu, oylama sırasında toplantıda bulunmayan ve Pertev Naili lehinde rey veremediği için eseflenen tarih profesörü Tayyip Gökbilgin’in de katılmasıyla yarın 22’ye çıkabilecektir. Bu muhteşem soyadının sahibi İslâm Ansiklopedisinde yazdığı çok sathî maddelere rağmen Moskoflar tarafından övülen biricik Türk tarih bilginidir.(!) Zaten solcu listede orijinal eser vermiş adam bulmak hemen hemen imkânsızdır. Bunlar ders kitapları müellifleridir. Aralarında Zeki Velidi Togan, Cavid Baysun, Kafesoğlu, Ahmet Ateş, Ceferoğlu, Aslanapa, Semavi Eyice, Faruk Timurtaş, Muharrem Ergin vesaire gibi orijinal eser veren, yani bilime yeni değerler katan ve Türk kültürüne yararlı olan tek kişi yoktur.
    Son zamanlarda basında çok görülen, İmam-Hatip okulları, Yabancı okulları ve liselerin yetersizliğine dair haklı tenkitleri daha büyük ölçüde Üniversite için söylemek yerinde olur.
    Devlet tarafından kurulmuş olan, bütçesi devletçe sağlanan Üniversiteler, kafası işlemeyen ve millî şuuru bulunmayan yetersiz hocalar, akıllarına esince oraya her zararlı adamı soksun diye yaşatılmıyor. Bu göstermeliklere fırsat verilirse bugün Pertev Naili yarın Niyazi Berkes, öbürgün Behice Boran derken sıra Pavlof ve Konriloflara gelecektir. Üniversite muhtariyeti ve fikir hürriyeti, milleti yok etmek muhtariyeti ve vatanı yıkmak hürriyeti değildir. Bir millet, bir vatan, kazma kürekle değil, onun düşmanlarını su başına yerleştirmekle yıkılır. En sağlam gövdenin yıkılması, ciğere yerleşen küçük bir koch basili ile başlar.
    Bilim, özgürlük, anayasa, demokrasi teraneleri arasında korkunç baltalamalar var. Uyanalım… Artık uyanalım…
    (6 Temmuz 1964), ÖTÜKEN, 16 Temmuz 1964, Sayı: 7
    (1) Adile Ayda somatik olarak Türk ırkının tam örneklerinden biri olduğu gibi şuur ve ülkü bakımından da tam bir Türk olduğunu, Anadolucu profesörlerin miskin bir tevekkül içinde sustukları, vicdanı kanaatlerini yakınlarına ancak fısıldayarak söyledikleri kritik zamanlarda Türk milliyetçileri lehindeki yazılarıyla ispat etmişti.

     
  • İlk 30 sayfadan sonra karşıma çıktı, kelimelerin anlamını, bahsi geçen kişileri, tarihi olayları, yerleri vs öğrenmeden ilerleyemiyorum bu defa kendim hazirlamak zorunda kalmadım, teşekkür ederim 😊 İhsan Oktay Anar Sözlüğü
    http://sanatkritik.com/...-oktay-anar-sozlugu/

    A-D (Puslu Kıtalar Atlası)
    A

    Abanoz: Koyu, parlak siyah renkli tahta.

    “… üfürükçünün yüreği parçalandı ve kesesinden çıkardığı bir çift abanoz zarı ona verdi.” (158)

    Adülkahır: Pembe çiçekli, otsu bir bitki.

    “… adülkahır, kakule ve zencefil alan simsara …” (124)

    Afyon ruhu: Yatıştırıcı olarak kullanılan afyon tentürü.

    “[…] üç yaşına kadar afyon ruhuyla sızdırılan bu zavallı yavrucakta uykusuzluk illeti vardı.” (22)

    “Tahta basamakları sersem sepelek tırmandıktan sonra odasına girdi ve afyon ruhu emdirilmiş kuştüyü yastıpa kafayı koydu.” (234)

    Afyon sakızı: Haşhaş kapsülü çizildiğinde sızan, süte benzeyen, havayla temas ettiğinde yavaş yavaş koyu kahverengi bir renk alan sıvı.

    “… ve gün boyunca afyon sakızı çiğnemesine rağmen esnemeyi bile başaramayınca bir gezginin Mağrip’ten kavanoz içinde getirdiği çeçe sineğine iki altın verip hayvana kendini sokturttu. (228)

    Akarca: Sürekli işleyen çıban, fistül.

    “Yüzüne ve bedenine balmumu ve boyalarla, Halep çıbanı, dolama, şirpençe, siğil, temriye, yenirce, itdirseği, isilik, hıyarcık, arpacık, incitmebeni, ceriha, bıcılgan ve akarcalar yapıp dilenmeye çıktığı ilk gün, Bağdat’ta bir günde verilen sadakaların onda dokuzunu topladı.” (96)

    Akçe: Küçük gümüş para.

    “Hayır sahipleri ona fels, mangır, akçe ve altınları vermek için adeta yarışırken…” (96)

    Aleyhillâne: Şeytan ve Şeytan’a uyduğu aşikar kişiler anılırken kullanılır. ‘Lanetlenmiş’ anlamı vardır.

    “Civa buharından sersemleyen Bünyamin, bu çizgileri harf şeklinde gördü ve iblis aleyhillanenin tuğrasını çekti.” (202)

    Arap zamkı: Akasya, kitre, sütleğen vb. ağaçların kabuklarından sızarak donan, eriyiği yapıştırıcı olarak kullanılan, renksiz veya sarı kırmızımtırak renkte biçimsiz madde. Doğal kıvam verici madde.

    “…öksürük şurubu şişesine doldurulmuş rakı ve biraz Arap zamkı aldılar. Barutu misketlerle birlikte bakır kutuya koyup kapağı deldiler, rakıyı zamkla karıştırıp ayırdıkları bir tutam barutun üzerine döktüler…” (61)

    Arkebüz: 15. yüzyılda Fransa’da kullanılmaya başlanan, taşınabilir ateşli silah.

    “[…] kâh bir filinta, kâh bir arkebüz namlusundan fırlayıp bordasının hemen her tarafına isabet etmiş sayısız kurşundu.” (15)

    .“… iki kaşının arasında bir delik farkederek kırıp içine baktıklarında bir arkebüz kurşunu görmüşlerdi.” (76)

    “Fakat Ordu-yu Hümayun metrislerinden, çakaralmazlar, misketler, arkebüzler ve karabinalardan atılan bir nice kurşun, havada ıslıklar çalarak…” (194)

    Asesbaşı: Yeniçeri ocağındaki askeri görevinin yanı sıra başkentin düzenini korumakla da yükümlü olan yirmi sekizinci ortanın çorbacıbaşısı.

    “Öyle ki asesbaşıya haber vermekle tehdit edilip yurtları olan dağa güç bela gönderildiler.” (117)

    “Bu enkazı geceyarısı ansızın basan asesbaşı ve adamlarıyla…” (192)

    Ayranı kabarmak: Öfkelenmek, coşmak.

    “Bu insafsızlık karşısında ayranı kabaran Bünyamin, Zülfiyar’a durmasını söyledi.” (173)

    B

    Balyemez: 5 ile 22 okka arasındaki Osmanlı topu.

    “Bunu gören kâfirler kendi şâhi, darbezen, kolomborne ve balyemezlerine gülle yerine zincir, saçma, çivi ve cam parçaları doldurup ard arda ateşleyerek altta kalmak istemediler.” (194)

    Bangırdatmak: Yüksek sesli bir gürültü çıkarmak.

    “Biraz uzaklaştıktan sonra yerden ağır bir taş alıp kenefe var gücüyle fırlatarak tahta duvarı bangırdattı.” (18)

    Barbut: Zarla oynanan bir kumar türü.

    “Barbut oynarken zarları attığında […]” (21)

    “Fiili livata esnasında aletlerine sürecekleri yağın bulunduğu kutucukları zar gibi yerde yuvarlayıp barbut oynayan bu adamlar, delikanlıyı tepeden tırnağa süzdüler.” (123-124)

    “Dokuz aylık bir yolculuktan sonra dünya nüfusunu yarım gün besleyecek bir servet biriktirmiş olan tüccarlar, elli bir kumarbazın evlerine dağıldığı zaman her hanede bir barbut faslı başlar… “ (156)

    Bareta: Başı korumak için giyilen metal veya plastikten yapılmış koruyucu başlık.

    “[…] kırmızı baretasını çıkarıp aylardan beri ilk kez tatlı suyla elini yüzünü yıkamaya başladı.” (16)

    Barka: Büyük sandal.

    “Oysa topu topu iki barka ve bir kalyon kaptanıyla konuşmuştu.” (25)

    Barkalonga: Küçük İspanyol savaş gemisi.

    “Hele hele Cezayir korsanları kadırga davulcularına, davulcular barkalonga dalgıçlarına, dalgıçlar ise pusula tamircilerine bu kör ve sağır kâşifin…” (188)

    Başkarakullukçu: Osmanlı döneminde, yeniçeri ocağının bölüklerinde ve ortalarında, odaları ve odaya gelen konukların ayakkabılarını temizlemek, bulaşıkları yıkamak, sobayı ve kandilleri yakmak vb. gibi görevleri olan er ya da küçük aşamalı çavuş.

    “Olan bitene anlam veremeyen paşa, sözkonusu ateşi yakma görevini başkarakullukçuya devredip habercinin getirdiği meşin keseyi adama teslim etti.” (73)

    Beşe: Başkan, ağabey.

    “Yeniçeri uyanıp öfkeyle hançerine davranınca da ona, ‘Kızma bana beşe! Sana tokadı atan ben değilim…” (191)

    Bıcılgan: Tırnaklarda oluşan sulu yara.

    “Yüzüne ve bedenine balmumu ve boyalarla, Halep çıbanı, dolama, şirpençe, siğil, temriye, yenirce, itdirseği, isilik, hıyarcık, arpacık, incitmebeni, ceriha, bıcılgan ve akarcalar yapıp dilenmeye çıktığı ilk gün, Bağdat’ta bir günde verilen sadakaların onda dokuzunu topladı.” (96)

    Bıçkın: Külhanbeyi, kabadayı.

    “Gece yatacak çok sayıda külhan olmasına rağmen hemen hemen her bıçkınla kavgalı olduğu için yarenlik faslı Fener’de işlemezdi.” (15)

    Bitimsiz: Sonu olmayan.

    “… Hint’te ve deniz canavarları diyarında bitimsiz pazarlıklar sonucu kazanılan onca para kaybedilmeye başlandığında…” (156)

    Borda: Geminin veya kayığın yanı, alabanda karşıtı.

    “[…] kâh bir filinta, kâh bir arkebüz namlusundan fırlayıp bordasının hemen her tarafına isabet etmiş sayısız kurşundu.” (15)

    Börk: Genellikle hayvan postundan yapılan başlık.

    “[…] yeniçeri börklerine, keçelenmiş kaftanlara sindi.” (33)

    Bucurgat: Ağır yükleri çekmek için manivela ile döndürülen ve döndürüldükçe çekilecek şeyin bağlı bulunduğu urganı kendi üzerine saran çıkrık.

    “Kovalamaca sürerken bucurgatın manivelasıyla oynayıp demiri mayna eden […]” (16-17)

    Bukağı: Ağır cezalıların ayaklarına takılıp ucuna pranga bağlanan demir halka.

    “Adamı işkence masasına yatırın, ama bukağıları önce domuz yağıyla sıvayın.” (204)

    Burun otu: Buruna çekilen tütün, enfiye.

    “Altına, paraya, pula, afyon ve burun otu kutucuklarına, […]” (42)

    C

    Cerahat: İrin.

    “…hocalar ve kalfalar yeni gelen çocuklara düşman mektepteki meslekdaşlarının, sümüklü, yaralı bereli, cerahatli insanlar olduğunu, bir dua edip yüz kat küçülerek geceleri masum çocukların kalplerini yediklerini, sonunda kurbanlarının da onlar gibi ecinni taifesine karıştığını sır veriyormuşcasına anlatırlardı.” (57)

    Ciharyek: Zarla oynanan oyunlarda zarlardan birinin dörtlü, öbürünün birli düşmesi.

    “Uygunsuz bir ciharyekle rüşvetlerinin izi silinen memurların hali ise bir başkaydı.” (164)

    Cürmümeşhut: Suçüstü.

    “Bünyamin ürpermişti, çünkü kolu kavrandığı an bir cürmü meşhut olayı yaşanacağını sanmıştı.” (171)

    Cüz kesesi: Eskiden mahalle mektebine giden çocukların alfabelerini ve Kuran cüzlerini koydukları, boyna asılan, kumaştan yapılma kese.

    “Cüz keselerinde birer humbara, çakmak ve kav vardı.” (65)

    Ç

    Çağanak: Zilli tef.

    “Sonunda abanoz zarlar, cümbüş, çalgı, çağanak ve davul sesleri eşliğinde belirtilen sayı kadar atldı…” (159)

    Çakaralmaz: Basit, ilkel tabanca.

    “Fakat Ordu-yu Hümayun metrislerinden, çakaralmazlar, misketler, arkebüzler ve karabinalardan atılan bir nice kurşun, havada ıslıklar çalarak…” (194)

    Çakşır: Paça bölümü diz üstünde veya diz altında kalan bir tür erkek şalvarı.

    “[…] en şiddetli soğuklarda bile yalınayak dolaşıp baldırlarını açıkta bırakan diz çakşırıyla Kostantiniye’nin yedi meydanında ve yetmiş iki külhanında topuk gösterirdi.” (16)

    Çam sakızı: Çam ağacından çıkarılan reçine, acı sakız, bedük.

    “… tuttuğunu koparacak kadar azılı, çam sakızı kadar yapışkan ve cıva kadar çevik olan bu çocuklar…” (212)

    Çeçe sineği: Uyku hastalığı yapan sinek.

    “… ve gün boyunca afyon sakızı çiğnemesine rağmen esnemeyi bile başaramayınca bir gezginin Mağrip’ten kavanoz içinde getirdiği çeçe sineğine iki altın verip hayvana kendini sokturttu. (228)

    Çekül: Ucuna küçük bir ağırlık bağlanmış iple oluşturulan, yer çekiminin doğrultusunu belirtmek için sarkıtılarak kullanılan bir araç, şakul.

    “[…] çekül doğrultusunu çoktan kaybetmiş ahşam evlerin arasındaki yılankavi yollara daldılar.” (18)

    Çeşmişbülbül: Üzeri beyaz, sarmal süsler ve çiçek motifleriyle bezenmiş cam işi.

    “Rakılar çeşmibülbüllerden billur bardaklara kondu…” (170)

    Çıngar çıkarmak: Gürültü, kavga çıkarmak.

    “Galata’da hem yatacak külhan yoktu, hem de Gülletopuk nam kalyoncuyla çıngar çıkarma tehlikesi vardı.” (15)

    Çiftenara (Çifte nağra): Birbirine bağlı küçük iki dümbelekten oluşan çalgı.

    “… hepsi de kör olan müzisyenler tambuların tellerine vurmaya, çiftenaraları dövmeye başladıklarında…” (170)

    Çuha: Tüysüz, ince, sık dokunmuş yün kumaş.

    “Üstüne zarların atıldığı çuhayı da bir hareketle kaldırınca ceviz sehpanın teneke kaplı olduğunu gördü.” (167)

    D

    Dalkılıç: Kılıcını çekmiş olarak.

    “…tüfenk ateşi altında dalkılıç Tebriz surlarına saldırdığı bahsine gelinince,…”(58)

    Damlalı: Gut hastalığı ya da damla hastalığı. Metabolik bir eklem rahatsızlığıdır.

    “Efrasiyab’ın gazabı o kadar korkunçtu ki, köründen kötürümüne, inmelisinden damlalısına kadar bütün dilencilere kan kusturmaya başlamıştı.” (116)

    Darbezen: Dövücü top.

    “Bunu gören kâfirler kendi şâhi, darbezen, kolomborne ve balyemezlerine gülle yerine zincir, saçma, çivi ve cam parçaları doldurup ard arda ateşleyerek altta kalmak istemediler.” (194)

    Darçın: Tarçın.

    “Darülfülfül, kebabe ve darçın satan tüccar …” (124)

    Darülfülfül: Uzun biberin öğütülmesiyle elde edilen baharat.

    “Darülfülfül, kebabe ve darçın satan tüccar …” (124)

    Demkeş: Dem çeken, güzel ses çıkaran.

    “Sihirbaz, gözleri bağlı olarak taburede otururken, çırağı, demkeşlerden aldığı çakmak, afyon kutusu…” (189)

    Devletlû (Devletli): Osmanlı Devleti’nde paşa, verzir gibi devlet adamlarına verilen unvan.

    “… şehzade olduğunu bildiğini ve devletlû babasının düşmanları tarafından kiralandığını düşünüyordu.” (59)

    Dirim: Yaşam gücü.

    “Oysa Büyük Efendi hissettiği sıkıntıyı biraz deşseydi, iktidarın acizlik, güçsüzlüğün ise dirim çağrışımlarıyla yüklü olduğunu fark edecek…” (148)

    Dolama: Tırnak etrafındaki yumuşak bölümlerin, bazen de kemiğin iltihaplanmasından ileri gelen ağrılı şiş.

    “Yüzüne ve bedenine balmumu ve boyalarla, Halep çıbanı, dolama, şirpençe, siğil, temriye, yenirce, itdirseği, isilik, hıyarcık, arpacık, incitmebeni, ceriha, bıcılgan ve akarcalar yapıp dilenmeye çıktığı ilk gün, Bağdat’ta bir günde verilen sadakaların onda dokuzunu topladı.” (96)

    Dubara: Oyunda, atılan zarlardan ikisinin de iki benekli yüzünün üste gelmesi.

    “… üstüste iki talihsiz dubarayla sadakalarına elveda diyen dilenciler bildik dualarını okuyorlardı.” (164)

    Düka: Bir tür Venedik altın akçesi.

    “[…] Alibaz’ın entarisinin içinden yerlere Venedik dükaları, İspanyol kuruşları, esedi altınlar, zolota ve mangırlar dökülmeye başladı.” (18)

    Düztaban: Uğursuz (mecaz anl.)

    “… bazıları ise suçu düztabanlara yüklüyordu.” (157)


    E-H (Puslu Kıtalar Atlası)
    E

    Ecinni Taifesi: Cinler topluluğu.

    “…hocalar ve kalfalar yeni gelen çocuklara düşman mektepteki meslekdaşlarının, sümüklü, yaralı bereli, cerahatli insanlar olduğunu, bir dua edip yüz kat küçülerek geceleri masum çocukların kalplerini yediklerini, sonunda kurbanlalrının da onlar gibi ecinni taifesine karıştığını sır veriyormuşcasına anlatırlardı.” (57)

    Ejderha başlı kolomborne topu: 14.-15. yüzyıllarda kullanılan uzun namlulu topların Osmanlı donanmasında en fazla tercih edilenidir.

    “Ejderha başlı kolomborne topundan fırlayan güllenin sancak tarafında açtığı delikten dolan su tekneyi ağırlaştırmış ve su kesimini yükseltmişti.” (15)

    Elkimya: İlkçağ ve ortaçağ döneminde kullanılan “kimya” kelimesinin günümüz karşılığı.

    “Ebrehe gittikten sonra Bünyamin elkimya odasında yalnız kaldı.” (154)

    Esedi: Üzerinde arslan resmi bulunan, Osmanlılar tarafından da kullanılmış olan gümüş Felemenk parası.

    “[…] Alibaz’ın entarisinin içinden yerlere Venedik dükaları, İspanyol kuruşları, esedi altınlar, zolota ve mangırlar dökülmeye başladı.” (18)

    Eyyamıbahur: Yaz mevsiminin en sıcak günleri.

    “Eyyamıbahur nedeniyle gece yol almak zorunda kalan kervan ahalisi…” (155)

    F

    Fasıla Vermek: Ara vermek.

    “…Hoca kıraatine bir fasıla verip kahvesinden bir yudum alır,…” (58)

    Fels: Latince follis kelimesinin Arapçalaşmış şekli olan fels “akçe, para, mangır” anlamına gelir.

    “Hayır sahipleri ona fels, mangır, akçe ve altınları vermek için adeta yarışırken…” (96)

    “Fels, mangır, akçe, kuruş ve hatta tek tük altın sikkelerle dolu çuvallar her akşam Zülfiyar ve adamları tarafından alınıyor…” (103)

    Fırkateyn: Üç direkli, bir tür yelkenli savaş gemisi.

    “Malta açıklarında bir Venedik firkateynine rastlayıp […]” (16)

    Filinta: Namlusu kısa, kurşun atan bir tür küçük tüfek.

    “[…] kâh bir filinta, kâh bir arkebüz namlusundan fırlayıp bordasının hemen her tarafına isabet etmiş sayısız kurşundu.” (15)

    Filori (Florin): Hollanda para birimi, gulden.

    “Vardapet’in gururunu da okşamak istediğinden ona elli filuri ihsan edince lağımcı emre boyun eğmek zorunda kaldı.” (73)

    Filuri: (Florin) Venedik Dükalığı tarafindan çıkarılan 993 ayar ve 1 dirhem 1/4 krat ağırlığındaki altın.

    “Ama bunun için önce yerine göre on filuriden yüz elli filuriye kadar bir ücret ödemesi gerekir.” (106)

    “Kuşağından, ceplerinden, çıkınından ve yenlerinden sağa sola altınlar, akçeler, filuriler saçılıyordu.” (215)

    Flok: Yelkenli gemilerde civadra ile pruva direği arasındaki üç köşe yelken.“Rüzgârın şişirdiği bir flok yelkenin halatını germeye kalksa […]” (20)

    Forsa: Gemilerde kürek çeken tutsak veya hükümlü kimse.

    “Forsalara tempo verip teknenin hızını tayin eden davul sesi belli belirsiz duyuluyordu.” (14)

    G

    Göygoycubaşı: Boş ve gereksiz konuşan.

    “Bu adam, kâğıtçıbaşı, göygoycubaşı, kasidecibaşı, ve âmâbaşından sorumlu olmasının yanı sıra…” (113)

    Göztaşı: Bakır sülfat bileşiği.

    “Duvarlardaki raflarda, sülyen, şap, mürdesenk, havacıva, göztaşı, tebeşir, zincifre ve daha bir nice maddeyle dolu kavanozlar sıralıydı.” (144)

    Güderi: Genellikle geyik veya keçi derisinden yapılmış yumuşak ve mat meşin.

    “… on, yirmi, otuz kulaçlık tepeler meydana getiriliyor; ellerde bezler ve güderilerle…” (s. 193)

    Gülbank: Hep bir ağızdan ve makamla yapılan dua veya anıt.

    “…sesi en gür talebenin çektiği gülbankla cenk başlardı.” (57)

    H

    Halep çıbanı: Şark çıbanı.

    “Yüzüne ve bedenine balmumu ve boyalarla, Halep çıbanı, dolama, şirpençe, siğil, temriye, yenirce, itdirseği, isilik, hıyarcık, arpacık, incitmebeni, ceriha, bıcılgan ve akarcalar yapıp dilenmeye çıktığı ilk gün, Bağdat’ta bir günde verilen sadakaların onda dokuzunu topladı.” (96)

    Harısinî: Tunç, aynaya parlaklık verir.

    Ancak, altın, gümüş, kükürt, kalay, bakır, kurşun ve harısinîden ibaret olan bu yedi cisim yanında bir sekizincisinin olduğunu pek az kişi bilir. (145)

    “… yedi asal cisimden biri olan harısinî sayesinde, bir elkimya işlemiyle boşluğun da hacminin arttırılabileceğini anlatıyordu.” (184)

    Havacıva: Köklerinden kırmızı renkli boya elde edilen mavi çiçekli, otsu bir bitkidir.

    “Duvarlardaki raflarda, sülyen, şap, mürdesenk, havacıva, göztaşı, tebeşir, zincifre ve daha bir nice maddeyle dolu kavanozlar sıralıydı.” (144)

    Hınzıryedi: Dilenciler loncasının başındaki isim.

    “HInzıryedi, hayatında ilk kez tattığı bu lezzeti arar oldu.” (97)

    Hırpani: Perişan, derbeder.“Fakat eskiden zengin bir tüccar, şimdi ise hırpani kılıklı ve meteliksiz bir ihtiyar olan ağzı bozuk bir kumarbaz…” (s. 167)

    Hıyarcık: Kasık lenf bezlerinin iltihaplanması.

    “Zemin, deşilmiş hıyarcıklardan, apselerden ve kara kabarcıklardan akan cerahatle kaplıydı.” (26)

    Humbara: Demir veya tunçtan dökülmüş, yuvarlak ve boş olan içine patlayıcı maddeler doldurulup havan topu veya el ile atılan, yuvarlak bir bomba türü, kumbara.

    “Sol kolundaki pazubentte […] Rum ateşine, Venedik humbarasına, fitneci nazarına […] karşı koruyacak sihirler vardı.” (16)

    “Böylece hem fitil, hem de humbara hazırlanmış oldu.” (61)

    “Kaleden atılan bir humbara yanıbaşında patlar patlamaz aklını kaybedecek gibi oldu ve ağlaya sızlaya nereye gittiğini bilmeksizin sıçan yollarının üzerinden atlayıp koşmaya başladı.” (194)

    Huruç harekâtı: Kuşatma altında olan kalenin içinden çıkarak ani ve hızlı bir saldırı ile kuşatma yapan birliklere zarar vermek için yapılan harekata verilen isimdir.

    “…kaledekiler ise sık sık huruç hareketiyle süvarileri çıkarıp metrislere baskınlar yapıyorlardı.” (75)

    Husye: Testis.

    “[…] husye burup göz oymanın uygun mekânları olan viranelere […]” (32)

    Hüsnükabul: İyi karşılama, güler yüz gösterme.

    “… ilk bakışta diğer meslekdaşları tarafından hüsnükabul görür gibi oldu.” (97)


    I-M (Puslu Kıtalar Atlası)
    I

    Irlamak: Türkü, şarkı söylemek, yırlamak.

    “[…] ırlaya ırlaya meyhaneden çıktığında […]” (25)

    İ

    İtdirseği: Arpacık.

    “Yüzüne ve bedenine balmumu ve boyalarla, Halep çıbanı, dolama, şirpençe, siğil, temriye, yenirce, itdirseği, isilik, hıyarcık, arpacık, incitmebeni, ceriha, bıcılgan ve akarcalar yapıp dilenmeye çıktığı ilk gün, Bağdat’ta bir günde verilen sadakaların onda dokuzunu topladı.” (96)

    K

    Kadırga: Hem yelken hem kürekle yol alan, özellikle Akdeniz’de kullanılmış bir savaş gemisi.

    “[…] Arap İhsan’ın kadırgasının Haliç’e girdiğini sanki büyük bir sır veriyormuş gibi adamın kulağına fısıldadı.” (13)

    Kadidi Çıkmak: Bir deri bir kemik kalmak, çok zayıflamak.

    “Zaten, genç olsun, yaşlı olsun, erkeklerin hemen hepsinin kadidi çıkmış, burunları düşmüş, dişleri dökülmüştü.” (108)

    Kaftan kafa: (Kaf Dağına gönderme ile:) Baştan başa.

    “Frenk kâşiflerine özenip bir mapamundi, Kaftan Kafa bir dünya haritası yapma sevdasına kapılmıştı.” (20)

    Kalyon: Yelkenle ve kürekle yol alan savaş gemilerinin en büyüğü.

    “Galata’da hem yatacak külhan yoktu, hem de Gülletopuk nam kalyoncuyla çıngar çıkarma tehlikesi vardı.” (15)

    Kalyoncu: Deniz eri.

    “Ama bir kalyoncuya iki üç akçe verip rakiplerine musallat etmeleri duyulmadık bir şey değildi.” (57)

    Kara kabarcık: Deri yoluyla koyunlardan insanlara geçen ve bulaştığı yerde kara bir çıban meydana getiren tehlikeli hastalık, kara yanık, yanıkara, şarbon.

    “Zemin, deşilmiş hıyarcıklardan, apselerden ve kara kabarcıklardan akan cerahatle kaplıydı.” (26)

    Karabina: Namlusu genellikle yivli, kısa ve hafif bir tüfek.

    “Fındık büyüklüğünde bir karabina kurşunuydu bu.” (33)

    Kargı: Silah olarak kullanılan, ucu sivri ve demirli uzun mızrak.

    “Kargısız kalan süvari kılınanı çekerek Bünyamin’in üzerine tekrar saldırdı.” (83)

    Karina: Gemi omurgası.

    “… geminin karinasında oynayan bir çivinin sesini, düşman bir silahın horozunun tıkırtısını işiten bu adam…” (s. 188)

    Kav: Ağaçların gövdesinde veya dallarında yetişen bir tür mantardan elde edilen veçabuk tutuşan, süngerimsi madde.

    “Cüz keselerinde birer humbara, çakmak ve kav vardı.” (65)

    Kebabe: Karabibergiller familyasına ait bir bitki türü.

    “Darülfülfül, kebabe ve darçın satan tüccar …” (124)

    Kefere: Müslüman olmayanlar, kâfirler.“

    …hele yalın kılınç bu suratla keferenin üzerine koştu mu, alimallah hepsi arkalarına bile bakmadan kaçarlardı.” (88)

    Kement: İdam için kullanılan yağlı kayış.

    “Ebrehe’yi boğmaya hazırlandığı kemendi duvardaki çiviye astıktan sonra…” (215)

    Kepenek: Çobanların omuzlarına aldıkları dikişsiz, kolsuz, keçeden üstlük, aba.

    “Bununla birlikte adamlara kürkler, postlar, kepenekler ve keçe çizmeler dağıtılarak gönülsüzlükleri giderilmeye çalışıldı.” (70)

    Kerteriz: Pusula kertelerine bakarak bir noktanın gemiye göre hangi yönde ve ne kadar mesafede olduğunu belirleme.

    “Bu düzensiz oda türlü türlü eşyalar, usturlab, rubu tahtaları, kublenuma, aynalı kerteriz cinsinden cinsinden gökbilim ve denizcilik aletleri […]” (20)

    Kethüda: Zengin kimselerin ve devlet büyüklerinin buyruğunda çalışan, onların birtakım işlerini gören kimse, kâhya.

    “… Konstantiniye dilencilerinin kethüdası Hınzıryedi’ye iki altına satılmıştı.” (89)

    Kıblenüma: Kıble yönünü göstermek için, bulunulan yere göre özel işareti olan pusula.

    “Bu düzensiz oda türlü türlü eşyalar, usturlab, rubu tahtaları, kublenuma, aynalı kerteriz cinsinden cinsinden gökbilim ve denizcilik aletleri […]” (20)

    Kılınç: Çelikten silah.

    “Kılınçsız kalan adam, demir halkalardan örülme zırh gömleğini çıkarıp Bünyamin’e atıldı.” (83)

    Kırba: Sakaların içinde su taşıdıkları ağzı dar, altı geniş, deriden yapılmış kap, su kabı, matara.

    “Saka, içindeki sese uyup kırbasındaki bütün suyu mezara boşalttı.” (49)

    Kolomborne topu: Osmanlı ordusunun kullandığı uzun namlulu bir top.

    “… Sahaflardan kiraladığı kitaplarda, ejderha başlı kolomborne topundan düşman hatlarının gerisine…“(59)

    Kolomborne: Demir gülle atan bir top türü. “… ejderha başlı kolomborneler hohlanıp ayna gibi parlatılıyordu.” (193)

    “Bunu gören kâfirler kendi şâhi, darbezen, kolomborne ve balyemezlerine gülle yerine zincir, saçma, çivi ve cam parçaları doldurup ard arda ateşleyerek altta kalmak istemediler.” (194)

    Kubur: Tuvalet deliğinden lağıma inen boru.

    “Bu işi başarabilirse, helaya gideceğini söyleyip onu kubura atmaya niyetliydi.” (s. 171)

    Kulampara: Oğlancı.

    “Horozlar ötmeye başladığında bu kez onu kulamparalar görmüştü.” (123)

    Kundak: Tüfek gibi bazı ateşli silahlarda bunları çeşitli yönlere çevirmeye yarayan, namlunun altında bulunan ağaç veya metal bölüm.

    “[…] top kundağını bozan bu çocuktu.” (16)

    Külhan: Hamamları ısıtan, hamamın altında bulunan kapalı ve geniş ocak, cehennemlik.

    “Gece yatacak çok sayıda külhan olmasına rağmen hemen hemen her bıçkınla kavgalı olduğu için yarenlik faslı Fener’de işlemezdi.” (15)

    Külhani: Hafif sövgü anlamı taşıyan bir okşama sözü.

    “Külhani bir ağızla açık saçık bir şarkı söyleyerek onlara doğru geliyor…” (s. 217)

    Külhani: Külhanbeyi, kabadayı, serseri, hayta.

    “Alibaz sanki bu külhaninin ruhuyla birleşmiş gibi bir savaş narası koyverip…” (63)

    L

    Lağımcı Ocağı: Osmanlı’da düşman kalelerini yıkmak için lağım kazan askerî teşkilat.

    “Kendisine bir ekmek kapısı arayan bu eski zangoç tünel kazma işinde maharetli olduğunu düşündüğünden dokuz akçe yevmiye ile lağımcı ocağına yazıldı.” (53)

    Lağımcıbaşı: Osmanlı’da lağımcıların başında bulunan kişi.

    “Göğsündeki taşın takırtısı onu rahatsız edip uyumasına bile engel oldu, ama mesleğinde yükselip, lağımcıbaşıdan sonra ocaktaki en kıdemli adam olunca bu sesi bedeninin bir parçası olarak kabullenmeyi başardı.” (53)

    Levent: Osmanlı donanmasında ve kıyılarında görev yapan asker sınıfı.

    “[…] omuzlarında ganimet sandıklarıyla gemiden atlayan leventler karaya ayak basar basmaz toprağı öpüyorlardı.” (15)

    Livata: Oğlancılık.

    “Fiili livata esnasında aletlerine sürecekleri yağın bulunduğu kutucukları zar gibi yerde yuvarlayıp barbut oynayan bu adamlar, delikanlıyı tepeden tırnağa süzdüler.” (123-124)

    M

    Mahmuzlamak: Hızlanması için hayvanı mahmuzla dürtmek, topuklamak.

    “Süvariler atlarını mahmuzlayıp onların peşinden gittiler.” (71)

    Mangır: Bakırdan yapılmış, iki buçuk para değerinde akçe.

    Alibaz’ın entarisinin içinden yerlere Venedik dükaları, İspanyol kuruşları, esedi altınlar, zolota ve mangırlar dökülmeye başladı.” (18)

    “Hayır sahipleri ona fels, mangır, akçe ve altınları vermek için adeta yarışırken…” (96)

    Mano: Kumar oynatan kişinin kazançtan aldığı pay.

    “… Gazanfer’in bir eli kan, bir eli katran fedaileri buradaki oyunlardan mano topluyorlardı.” (164)

    Mapamundi: Bir çeşit dünya haritası.

    “Frenk kâşiflerine özenip bir mapamundi, Kaftan Kafa bir dünya haritası yapma sevdasına kapılmıştı.” (20)

    Mayna etmek: Herhangi bir şeyi halat ve palanga aracılığıyla denize veya yere indirmek.

    “Kovalamaca sürerken bucurgatın manivelasıyla oynayıp demiri mayna eden […]” 16-17

    Mebun: Erkeği para karşılığında baştan çıkaran erkek.

    “Mebunlar ve utanmaz oğlanlar ise binbir naz ve işveyle kırıtıp göz süzdükleri gece davetkâr gözlerle ve edâlarla bakıp ona ücretlerini fısıldadılar.” (124)

    Metris: Askerin çarpışma sırasında korunması için yapılan toprak siper.

    “Fakat bir kuşatmada, metrislerden kale duvarının dibine doğru, yeryüzünde altı kulaç aşağıda kazıp hazırladıkları lağım çökünce Vardapet’i toprağın altından zor kurtardılar.” (53)

    Meyyit Kapısı: Eski Galata surlarının kapısından biri.

    “Meyyit kapısındaki kahvehanede pinekleyenler, saçları bembeyaz kesilmiş,…” (50)

    Misket: Bomba ve şarapnellerin içinde bulunan kurşun veya demir tanelerin adı.

    “Fakat Ordu-yu Hümayun metrislerinden, çakaralmazlar, misketler, arkebüzler ve karabinalardan atılan bir nice kurşun, havada ıslıklar çalarak…” (s. 194)

    Murassa yatağan: Değerli taşlarla bezenmiş namlusu kavisli, iki yanı da kesici, bir tür uzun savaş bıçağı.

    “Kuşağında, gümüşle işlenmiş ayeti kerimelerin parıldadığı murassa yatağan taşıyan bu adam […]” (16)

    Mürdesenk: Doğal kurşun oksit.

    “Duvarlardaki raflarda, sülyen, şap, mürdesenk, havacıva, göztaşı, tebeşir, zincifre ve daha bir nice maddeyle dolu kavanozlar sıralıydı.” (144)

    Mürmür: Anka ile karıştırılan bir kuş. Osmanlı döneminde özellikle güvercin gübresi kullanılırdı.

    “… böylece ticarethanesini satıp üç deve alarak hayvanlara mürmür kuşu gübresi yükledi ve lale soğanlarını altı günde büyüten bu değerli maddeyi sata sata, diyar diyar dolaşmaya başladı.” (228)

    Mürmürbağa: Kirpi.

    “Koyun, keçi, dana, tavşan, tavuk, tosbağa, kurbağa, mürmürbağa etini bile denedi…” (97)

    N-Ş (Puslu Kıtalar Atlası)
    O

    Otlakiye: Osmanlı döneminde, devlet malı otlaklarda yayılan hayvanlardan alınan vergi.

    “… İkide bir Alemsattı’dan bahşiş, diş kirası, otlakıye ister oldular.” (117)

    Ö

    Ölü mevsim: Ramazan Bayramı ertesinde dilencilerin para kazanma oranının düştüğü vakit.

    “Çünkü ölü mevsim bu tarihten sonra başlardı.” (110)

    P

    Parsa toplamak: Emeğin karşılığını emek verenin değil başkasının aldığını anlatmak için kullanılır.

    “Yıllardır parsa topladığı şehri geride bırakıp […]” (40)

    Pazubent: Kol muskası.

    “Sol kolundaki pazubentte […] Rum ateşine, Venedik humbarasına, fitneci nazarına […] karşı koruyacak sihirler vardı.” (16)

    Penciyek: Zarla oynanan oyunlarda zarlardan birinin beşli, öbürünün birli gelmesi.

    “… müstakbel maktüllerince kendilerine verilen bahşişleri penciyek gelecek olan bir zara yatıran cellatlar ise düşen sayıyı gördüklerinde huysuzlanıyor…” (165)

    Pineklemek: Uyuklamak, boşa zaman harcamak.“Meyyit kapısındaki kahvehanede pinekleyenler, saçları bembeyaz kesilmiş,…” (50)

    Pistol: Tabanca.

    “Kumarbazların hemen hepsi bıçaklarına, yatağanlarına, pistollerine davranarak, ‘Haklı. Görmek istiyoruz. Konuşsun bakalım!’ diye bağırınca Gazanfer oyunda kullanılan zarları ortaya fırlattı.” (166)

    “Çünkü gözlerim iyi görmez ama bu mesafeden pistolle hedefi ıskalamam doğrusu.” (211)

    Piştov: Kısa namlulu, tek atış yapılabilen bir tabanca türü.

    “… sağır olup olmadığını anlamak için, doldurdukları bir piştovu kulağının dibinde patlattılar …” (105)

    Pösteki: Koyun veya keçi postu.

    “Cenk yaralarıyla dolu göğsü pösteki gibi kıllıydı[.]” (16)

    R

    Rampa etmek: Bir yere, bir şeye veya bir başka taşıta yanaşmak.

    “[…] bir gemiye rampa ediyor[…]” (21)

    Rubu tahtası: Batlamyus’un yüksekliklerin ölçülmesi için öngördüğü büyük çaplı duvar kadranlarından ilham alınarak İslâm astronomları tarafından geliştirilmiş ve asırlarca kullanılmıştır. İslâm dünyasında bilinen en eski duvar kadranı 5 m. yarıçapında olup milâttan sonra IX. yüzyılda Dımaşk’ta kullanılmıştır.

    “Bu düzensiz oda türlü türlü eşyalar, usturlab, rubu tahtaları, kublenuma, aynalı kerteriz cinsinden cinsinden gökbilim ve denizcilik aletleri […]” (20)

    Rum ateşi: Denizde veya karadaki savaşlarda Bizanslılarca kullanılan ve suda sönmeyen ateş, grejuva.

    “Sol kolundaki pazubentte […] Rum ateşine, Venedik humbarasına, fitneci nazarına […] karşı koruyacak sihirler vardı.” (16)

    S

    Sebaye dü: Zarla oynanan oyunlarda zarlardan birinin üçlü, öbürünün ikili gelmesi.

    “Attığı zarlar sebaye dü gelmiş ve masaya sürdüğü demir asası ile demir çarıklarını kaybetmişti.” (156)

    Serdengeçti: Fedai.

    “Karışıklı top ateşi sürerken, yeniçeriler ve serdengeçtiler açılan gediklere saldırıyor…”(75)

    Serpuş: Başlık

    “Adamların başında serpuşu sorguçlu bir zabit vardı.” (65)

    Sersem sepelek: Sersem bir biçimde, sersemliği geçmeden.

    “Tahta basamakları sersem sepelek tırmandıktan sonra odasına girdi ve afyon ruhu emdirilmiş kuştüyü yastıpa kafayı koydu.” (234)

    Sırık hamalı: Taşınacak yükleri sırığa geçirerek omuzlarında taşıyan hamal.

    “[…] sırık hamalları tarafından götürülmeyi bekliyordu.” (30)

    Sicim: Keten, kenevir vb. bitkilerin liflerinden yapılan ince ip, kınnap.

    “… kendisini boğmak için üst üste düğüm attığı sicime bakarak fısıltıyla şunları dedi…” (214)

    Sorguç: Bazı kuşların tepelerinde bulunan uzunca tüy, tuğ, tepelik.

    “Adamların başında serpuşu sorguçlu bir zabit vardı.” (65)

    Su kesimi: Geminin su üstünde ve su altında kalan bölümlerinin kesiştiği yer, su hattı.

    “Ejderha başlı kolomborne topundan fırlayan güllenin sancak tarafında açtığı delikten dolan su tekneyi ağırlaştırmış ve su kesimini yükseltmişti.” (15)

    Subaşı: Şehirlerin güvenlik işlerine bakan görevlilerin başı.

    “Bunun için subaşı tarafından mahalle imamı nezaretinde birkaç kez falakaya yatırıldığı bile vuku buldu.” (98)

    Supap: Bir yay yardımıyla gergin tutulan ve yatağın düzlemine dik olarak yaptığı gidip gelme hareketiyle bir akışkanın geçişini ayarlamaya yarayan kapak, sibop.

    “Bu devasa kürenin ortasında bir musluk, sağında ve solunda ise iki supap vardı.” (195)

    Sülyen: Pas önleyici, çok yoğun ve zehirli, kırmızı – turuncu renkte bir boya.

    “Duvarlardaki raflarda, sülyen, şap, mürdesenk, havacıva, göztaşı, tebeşir, zincifre ve daha bir nice maddeyle dolu kavanozlar sıralıydı.” (144)

    Sümün: Osmanlı Devleti’nde 17. yüzyılda tedavül eden ufak paralara verilen isim.

    “[…] zolotolar, esedîler ve sümünler sayılıp keselere boşaltılıyor […]” (30)

    Ş

    Şahidarbezen: Bir top çeşidi.

    “Bu kez Ordu-yu Hümayun metrislerinden bir şahidarbezen, on dört okkalık gülleyi büyük bir gürültüyle surlara fırlattı.” (194)

    Şirpençe: Deri altı hücre dokusunun ve yağ bezlerinin iltihaplanmasından oluşan, genişlediğinde çok tehlikeli olabilen, stafilokokların sebep olduğu bir kan çıbanı, kızılyara, aslanpençesi.

    “Yüzüne ve bedenine balmumu ve boyalarla, Halep çıbanı, dolama, şirpençe, siğil, temriye, yenirce, itdirseği, isilik, hıyarcık, arpacık, incitmebeni, ceriha, bıcılgan ve akarcalar yapıp dilenmeye çıktığı ilk gün, Bağdat’ta bir günde verilen sadakaların onda dokuzunu topladı.” (96)
    T-Z (Puslu Kıtalar Atlası)
    T

    Tahtelkale: Tahtakale.

    “Tahtelkale’de gündüz sarraf ve gece kumarbaz olan her kim varsa …” (124)

    Tarraka: Gümbürtü.

    “[…] adına Kostantiniye derler tarrakası meşhur bir kent vardı.” (13)

    Temriye: Deride yer yer küme durumundaki birtakım kabartılarla kendini gösteren hastalık.

    “Yüzüne ve bedenine balmumu ve boyalarla, Halep çıbanı, dolama, şirpençe, siğil, temriye, yenirce, itdirseği, isilik, hıyarcık, arpacık, incitmebeni, ceriha, bıcılgan ve akarcalar yapıp dilenmeye çıktığı ilk gün, Bağdat’ta bir günde verilen sadakaların onda dokuzunu topladı.” (96)

    Tımar etmek: Yaralara bakmak, iyileştirmek.

    “Hınzıryedi adamın yaralarını tımar etti.” (105)

    Tizap: Altın ve gümüşün işlenmesinde kullanılan kimyasal madde.

    “Zaç yağı, kezzap, tizap ve tuzruhu ise cam şişelerde muhafaza ediliyordu.” (144)

    Tolga: Miğfer.

    “Tolgalarının burunluklarını indirmiş ve yüzlerini demir peçelerle örtmüşlerdi.” (18)

    Topuk göstermek: Osmanlı döneminde bıçkınların, külhanbeylerinin, kabadayıların ayakkabıyı topuğu gösterecek şekilde arka kısmına basarak giymesi.

    “[…] en şiddetli soğuklarda bile yalınayak dolaşıp baldırlarını açıkta bırakan diz çakşırıyla Kostantiniye’nin yedi meydanında ve yetmiş iki külhanında topuk gösterirdi.” (16)

    Tüfenk: Tüfek.

    “Bununla birlikte yeniçerilerin tüfenk menzillerine girmişlerdi..” (82)

    U

    Usturlab: Gök cisimlerinin yükseltisini ölçmekte kullanılan araç:

    “Bu düzensiz oda türlü türlü eşyalar, usturlab, rubu tahtaları, kublenuma, aynalı kerteriz cinsinden cinsinden gökbilim ve denizcilik aletleri […]” (20)

    “Göz, dürbün ve usturlab olmadan yıldızları gören bu adam…” (189)

    Ü

    Ütülmek: Oyunda yenilmek, kaybetmek.

    “Seksen deve yükü mal, mülk, para ve ziynet böylece ütüldüğü zaman gün çoktan doğmuş olur…” (156)

    V

    Venedik sekinesi: Venedik parası.

    “[…] Mısır altınlarıyla Venedik sekinelerinin çoğu böyle gittikten sonra […]” (17)

    Y

    Yakı: Bazı hastalıkları tedavi etmek amacıyla bir bez üzerine yayılıp deri üzerine uygulanan, beden ısısıyla vücuda yapışan eczalı parça.“[…]bir yakıyı on bir filuriye yutturmuştu.” (29)

    Yalım: Alev.

    “… Mehdî’nin gelip benim gibilerle savaşacağını ve büyük bir yalımın diğer günarkârlar gibi beni de Mahşer’e, Büyük Toplantı yerine sürükleyeceğini öğrendim.” (180)

    Yatağan: Namlusu kavisli, iki yanı da kesici bir tür uzun savaş bıçağı.

    “Arap İhsan’ın ayeti kerimeli devasa yatağanıydı bu.” (63)

    “Kumarbazların hemen hepsi bıçaklarına, yatağanlarına, pistollerine davranarak, ‘Haklı. Görmek istiyoruz. Konuşsun bakalım!’ diye bağırınca Gazanfer oyunda kullanılan zarları ortaya fırlattı.” (166)

    Yedmek: Yanında, beraberinde götürmek.

    “Loncada gözleri görmeyen bu adamı yedecek bir dilenci buldu …” (105)

    Yenirce: Frengi.

    “Yüzüne ve bedenine balmumu ve boyalarla, Halep çıbanı, dolama, şirpençe, siğil, temriye, yenirce, itdirseği, isilik, hıyarcık, arpacık, incitmebeni, ceriha, bıcılgan ve akarcalar yapıp dilenmeye çıktığı ilk gün, Bağdat’ta bir günde verilen sadakaların onda dokuzunu topladı.” (96)

    Z

    Zaç yağı: Sülfürik asit.

    “Uzun parmakları ve nice zamandır kesmediği kirli tırnakları zaç yağıyla meşgul olmaktan sararmıştı.” (102)

    Zagon: Kural, yol, yöntem.

    “[…] Rendekâr’ın şüpheyi bir “zagon” yani bir yöntem olarak benimsediğini öğrendi.” (45)

    Zangoç: Kilise hizmetini gören ve çan çalan kimse.

    “Kendisine bir ekmek kapısı arayan bu eski zangoç tünel kazma işinde maharetli olduğunu düşündüğünden dokuz akçe yevmiye ile lağımcı ocağına yazıldı.” (53)

    Zılgıt: Korkutma, çıkışma, gözdağı, azarlama.

    “Bu kişiler insanın kanını donduracak kadar ağır ve katmerli zılgıt çekip hasımlarını yere yıkan Binbereket’i arkadan ittirerek yolu açmaya çalışıyorlardı.” (212)

    Zincifre: Cıvanın indirgeme yoluyla elde ettiği cevherdir.

    “… zemindeki gübre havuzunda beklettiği zincifrenin yeterince mayalanıp mayalanmadığını denetliyordu.” (144)

    Zolota: Osmanlı Devleti’nde de kullanılan gümüş Leh kuruşu.

    “[…] Alibaz’ın entarisinin içinden yerlere Venedik dükaları, İspanyol kuruşları, esedi altınlar, zolota ve mangırlar dökülmeye başladı.” (18)

    Zosimos: İsa’dan sonra 3. yüzyılda Mısır’ın Panaopolis kentinde yaşamış olan Zosimos adlı Yunanlının bilinen en eski simyacı olduğunu kabul edilmektedir. Zosimos adi madeni altına çevirmek için kullandığı katalizatöre xerion adını vermişti. Burada muhtemelen buna gönderme yapılmaktadır.

    “Orta yerdeki üç zosimos ocağından ikisi yanıyor ve üstlerindeki imbikler fokurduyordu.” (102)
  • 269 syf.
    ·13 günde·1/10
    Yarım bırakmamak için zor durdum. Sırf sadece eflatunun hikayesini merak ettiğim ve bu yazarın başka kitaplarını okumadığım için tarzını görmek amacıyla okudum. Hiç ama hiç beğenmedim. Sözcükler çok ağdalı, upuzun, paragraflar bitmiyor. Eski ve anlayamadığım birçok sözcük var ve bir yerden sonra artık bunlar beni kitaptan koparmaya başladı. Hikayeler uzun uzun betimlemeler uzun uzun. Artık son sayfalara geldiğimde atladım bazı yerleri. Çok sıktı. Bunlara ek olarak belli bir yerden sonra kitap çok karmaşıklaşıyor. O adam nereden geldi şimdi, bu kim, bu ne alaka diye sorguladım. Sanki kitap bir çerçevede yazılmış ve arasına başka kişiler ve olaylar da sokuşturulmuş gibiydi veya kitabın bazı bölümleri farklı zamanlarda yazılmış gibiydi. Bir de belli başlı kişilerin hikayeleri nasıl bitecek diye sürekli beklerken araya başka şeylerin sıkışması sebebiyle o ana karakterlerin de hikayelerinin sonlarını anlayamadım. Öyle her şey havada kaldı. Ben hiç sevmedim