• İnsan yanlız olunca neler neler düşünür...
    Gerçekleşmemiş hayallerini, uçup giden yıllarını, ilk aşk maceralarını...
    O pek gerilerde kalan yılları , erişilemeyen ve erişilemeyecek olan bir istediği hatırlamak, düşünmekte hoş bir şeydi. Niye böyle olur? Bunuda bilmez insan . Ama zaman zaman bunları düşünmekten, o günleri yeniden yaşıyor gibi olmaktan hoşlanır.
  • 331 syf.
    ·Puan vermedi
    Trafik akışında ilerlerken bir arabanın tüm müdahalelere rağmen ışıklarda yeşil yanmasına rağmen hareket etmemesi ile başlayan bir serüven. Aracın başına gelip neden durduğunu öğrenmek isteyen yayalar ve sürücüler gördükleri manzara karşısında hayrete düşüyor. İçindeki adam kör olduğunu söylüyor. Ve herkesin şaşkın bakışları altında kör olduğu hissini yaşamaktadır. Yanına gelen kişiler ona yardım etmek istiyor ve doktora götürmek istiyorlar , evinin çok yakın olduğunu ve evine gitmek istediğini üzgün diller ifade ederken bir adam ben sizi götürürüm demesi üzerine evin yolunu tutuyorlar. Yazar kör olan adam eve gittiğinde ve körlüğü yaşarken duygularını okura muhteşem şekilde aktarıyor .adam onu evine bıraktıktan sonra , kör olan adam evinden bişey alır mı korkusuyla eve almıyor onu . Bir süre sonra eşi geliyor ve durumu öğreniyor . Acil doktora gitmeye çalışıyor. Arabanın anahtarını sorduğunda onu getiren adamın arabasını çaldığını anlıyor. Taksiye binip giriyorlar. Doktorun önünde sıra bekleyen bir takım insanlar görüyor. Acil bir durum olduğunu söyleyip öncelik istiyorlar. İçeri girdiklerinde doktor hikayeyi duyunca muayene ediyor ve tıbben hiç bir sorun görünmeyen bu körlük ile ilk defa karşılaşıyor . Ve duruma oldukça şaşırıyor. Tetkikler isteyip onları gönderdikten sonra uzun süre kendine gelemiyor . Meslektaşlarını arıyor , bu zamana kadar bu şekilde bir vaka görüp görmediklerini soruyor , hayır yanıtını alıyor. Evinde gidip uzun süre bu konu üzerinde düşünüp araştırma yapıyor ve birden kör oluyor. Yaşadığı duyguları yoğun bir şekilde okur yine hissediyor. Gidip eşinin yanında sessizce uyuyor , ve sabah uyanıyor belli etmemeye çalışarak kendi işlerini görmeye çalışıyor. Eşiyle hala birbirlerine sevgilim diye hitap etmektedirler. Ona yavaş yavaş durumu anlatıyor. Bu durumda doktor mantıklı karar vermeye çalışarak bunun bulaşıcı bir durum olabileceğini ve felakete yol açmaması için kliniğe haber veriyor. Çok süre geçmeden sağlık bakanlığı tarafından aranıp hiç bir yere ayrılmaması gerektiğini gelip onu oradan alacaklarını iletiyor. Doktor karantina gibi bir şeye alınacağının kafasında muhakemesini yapıyor ve klinikten de yavaş yavaş kör olanların haberleri gelmeye başlıyor. Evin önüne gelip onu aldıklarında eşi de arabaya biniyor , siz gelemezsiniz sadece körler gelir diyor o an karısı şu an ben de kör oldum diyor . Karantina için kullanılmayan bir akıl hastanesine gönderildiklerini anlıyorlar. Bu arada onlarla birlikte gelenler ilk kör, arabasını çalan hırsız, doktor muayenehanesinin önünde bekleyen küçük şaşı çocuk, sekreteri , bir de koyu renk gözlük takan kız da gelmiştir. Bu arada henüz kimin kim olduğu anlaşılmamış hırsızın da orada olduğu u ilk kör henüz öğrenmemiştir. Koyu renk gözlüklü kızın da otel hikayesinden bahsedilmişti . Otelde bir erkekle münasebeti esnasında birden kör oluyor. Ve bağırarak çıplak dışarı atıyor kendini onu bir polis memuru götürüyor. Bu şekilde bir hikayesi var.Doktorun karısı sırf kocasının yanından ayılmamak için söylediği yalan sonunda hala gözleri görmektedir. Orada askerler tarafından kuşatılan devlet tarafından bakılacak sözü verilen yerde henüz sadece 6-7 kişiyken oradaki tek gözleri gören kişidir. Anonslar yapılıyor, bir dizi kuralla karşı karşıya kalmışlardır. Herkes yavaş yavaş kim olduğunu belli etmeye başlamış ve birbirilerini tanımışlardır. İlk kör hırsıza olan öfkesini haykırmıştır ve hırsız da sana yaptığım iyilik karşılığında ben de kör oldum diyerek üste çıkmaya çalışan bir kavgaya girişmiştir.günler ilerlerken artık her şeyi kendi başlarına çözmeleri gerektiğine inanmaya başlamışlardır . Yiyecek yardımı söylendiği kadar yapılmıyor. Tualete giderken herkes birbirinin arkasında destekli sıralanıyor .koyu renk gözlüklü kıza arkadan sarkıntılım yapan kör hırsız kızın tekmesiyle yere yığılır. Uzun süre onu tedavi etmek için doktorun karısı gördüğü için seferber olmuştur . Ancak her geçen gün kötüye giden adam ölüyor. Askerler kendilerinin onu gömmesi gerektiğini söylüyorlar . Onlar da ağacın altına gömüyorlar . Sonra daha önce muhatap olunan eczacı , polis, taksici , ilk körün karısı da kör olmuş şekilde gruba dahil olup geliyorlar . Zaman geçtikçe sayı artıyor , ve kapasitenin üstünde körler geliyorlar . Orada yaşadıkları anları , hislerini , umutsuzluklarını, umutlarını, kör olmayan kadının onlara merhameti ve yardımı anlaşılmamak için yapamaması. Körlerin yardım yemeklerini al aya giderken tökezleyip düşmeleri. Onların arasından sınırı geçtiği için askerlerin öldürdüklerinin olması, onları da gömmeleri. Zaman geçtikçe yiyeceklerin kısıtlı olması ve paylaşmak zorunda kalmaları gibi bir çok zorlukla mücadele ediyorlar. Zaman geçtikçe kötülük yapan körler türüyor. Yemeklere el koyup ellerindeki mal varlıklarına karşılık yemek verecek grup kuruyorlar. Ve bir süre sonra ellerindeki her şey bitince kadınları istiyorlar. Kadınlar ilk başta itiraz etse de mecbur olduklarını yemek için katlanacaklarını birbirlerine söylüyorlar . Doktorun karısı da bu gruba dahil olup gidiyor. Daha sonra doktorun karısı gözleri gördüğü için kendi içinde planlar yapmaktadır. Yine de tek başına çözüm bulamayacağını anlayınca toplu halde ayaklanma planlar ve kötü körlerin olduğu koğuşa hep beraber gidip savaşmaya karar verirler. Koğuşun önüne koyulan yatakları aşamayıp bağırış çağırış bir kıyamet alanı olurken, doğuştan kör olup kötülerin muhasebecisi birden silahla gelip ateş açar ve aralarından 2 kişi yere yığılır . Sonra buradan galip ayrılırlar ve yemek almaya avluya gittiklerinde kimsenin onları görmediğini farkeden doktorun karısı. Etrafa baktığında askerlerin de kör olduğunu görmüştür. Sonra buradan çıkıp hastanenin önünde yorgun bir şekilde ne yapacaklarını düşünüyorlar . Doktorun karısı kolunu bile kıpırdatamadan etrafta insanların hepsinin kör olduğunu yavaş yavaş anlamaya başlıyor . Etrafta neler olup bittiğini yolda hep beraber yürürken çözüyor . Yağmalanmış mağazalar , etrafta kör insanlar, yiyecek olarak bir şey bulamamak . Bütün gerçeklerle yüzleşiyor . Bir mağaza buluyor ve herkesi orada tutuyor , yiyecek bişeyler bulup döneceğini söylüyor ve bir marketin deposunu buluyor , oradan çıktığında yönünü kaybediyor ve ne kadar yorulduğunu tek başına bu yükün altında ezildiğini farkedip yağmurda sokağa oturup ağlamaya başlıyor . Bir köpek geliyor onun yanına. İsmi gözyaşı silen köpek olarak geçiyor . Bir şekilde yolu bulup ulaşıyor onlara. Yemeklerini yiyorlar ve her birinin evlerine gitmeye karar veriyorlar , hepsinin evine gittiklerinde evlerine bile girilip yağmalanmış olarak görüyor doktorun karısı ve onlara anlatıyor. Hatta hayatta kalan bir kadının etrafta hangi hayvan varsa çiğ et bile yiyerek hayatta kaldığını öğreniyorlar. Aralarında geçen konuşmalar hep beraber yaşamak gerektiğini düşünüp doktorun karısı onları ikna ediyor evlerinde kalmamaları gerektiğine . Yardım edecek tek kişi kendisinin olduğunu söylüyor . Onları kendi evine götürüyor . Onların evi daha temiz kalmış , yağmalanmamış , üstleri başları çamur , pislik içinde olan körlerin üstünü çıkarıp yeni kıyafetler veriyor onlar bir süre sonra balkonda yağmur suyuyla yıkanıyor bir kısım. Doktorun karısı da o hastaneden çıktığından beri çıplaktı. Daha sonra yiyecek bulma, etrafı tanıma gibi eylemleri öğretiyor körlere . Bu arada koyu renk gözlüklü genç kızla yaşlı adam sevgilerini ilan ediyorlar birbirlerine. Doktorun karısı yiyecek bulma zamanının geldiğini söyleyip kocasını da yanına alarak yiyecek bulmaya aynı depoya gidiyorlar. Oraya indiğinde toplu olarak ölülerle karşılaşıyor ve uzun süre kendine gelemiyor ağlıyor ve bir kilisenin bahçesine gidiyorlar . Orada bir durum farkediyor doktorun karısı. Heykellerin resimlerin üstünde gözler kısmında beyaz bir bant . Bu durumu etraftakilere söylüyor kilisenin rahibinin bunu yapmış olduğunu düşünüyorlar . Sonra etrafta duyanlar arasında kargaşa çıkıyor. Evlerine dönüyorlar ve bir mucize ile ilk kör görmeye başlıyor .. diğer kısımları kitabı okuyanlar için yazmıyorum . Spolier içermemesi için.

    *Bakabiliyorsan gör , görebiliyorsan farket .

    *Bir sürü aptalın saldırısına uğrayan , daha fazlasının da yok saydığı ahlaki vicdan , var olan ve daima var olmuş bir şeydir.

    *Dikkatli bakmadıkça farkedilemeyen kusurlar , sadece söz edildiğinde gerçekte olduklarından daha kötü görünürdü göze.

    *Her hareketimizden önce bütün sonuçlarını tahmin etmeye çalışsak , bunları ciddi olarak düşünsek , önce kesin sonuçları , sonra olası sonuçları , sonra rastlantısal sonuçları , daha sonra da hayali sonuçları düşünmeye kalksak , kımıldayamayız bile , tek bir adım atamayız .

    *Herkesin bildiği gibi kötülük daima en kolay yapılan şeydir .

    *Risk almayan denizi geçemez.

    *Herhangi bir olayın betimlemesini önemli kılan , kullanılan terimlerin kesinliği ve uygunluğudur .

    *İnsanın kendi iradesiyle yapacağı şeyin bedelinin genellikle zorunlu olarak yapacağı şeyden daha az olduğunu ileri sürdü.

    *Dış görünüş yanıltıcıdır, insanların yüreğindeki güç yalnızca yüzlerine ya da bedeninin çevikliğine bakarak değerlendirilemez.

    *Aslında körlük, umudun tükendiği bir dünyada yaşamaktı.

    *İnsanlık tarihinin gösterdiği gibi , kötü bir şeyin beraberinde iyi bir şey getirmesi de ender değildir , iyi şeylerin kötü şeyler getirdiğinden ise daha az söz edilir, dünyamızın çelişkileri böyledir.

    *Bir parça kuru ekmekten yayılan koku yaşamın özüydü.

    *Gözlerimiz olmasaydı duygularımız bambaşka olurdu.

    *Gözlerle duygular arasında doğrudan bir ilişki olup olmadığını tartışabiliriz ya da sorumluluk duygumuzun normal bir görme yetisine sahip olmamızla ilgisi bulunup bulunmadığını kendimize sorabiliriz.

    *Hepimizin içinde adını koyamadığımız bir şey var . işte biz oyuz.

    *Herkes yalnızca bildiği şeylerden söz etmeli, bilmediklerini de sormalı.

    *Çünkü dünyadaki kitapların sayısı , eğer hepsi bir araya gelse , tıpkı evren için dendiği gibi sonsuzdur.

    *Fikir değiştirmenin en kolay yolu sağlam bir umuda bel bağlamaktır.
  • 408 syf.
    ·8 günde·8/10 puan
    Kolunuz ya da bacağınız bir kaza sonucu kopsa ya da bir hastalık sebebiyle kesilse pek çok insan artık sizi görmez, vücudunuzdaki eksikliği görür. En belirgin vasfınız bu olur. Diğer özelikleriniz bir arka plan resmine dönüşür. Aceleci, güleryüzlü, unutkan, esmer, orta boylu filan demezler, “hani şu bir kolu olmayan” derler. Sizin âlâmet-i fârikanız, âdeta kimliğiniz bu oluverir. Zaten gündelik işlerinizi eskisi gibi yürütemezsiniz. Yeni bir duruma uyum sağlamak sıkıntı verir. Bunun yanına bir de dayatılan yeni kimlik eklenince ruh sağlığınız ağır bir darbe alır. Aynada asık suratlı, asabî, nobran, mendebur bir insan görmeniz pek olasıdır. Yaşama sevinci sizi süratle terk edebilir.

    Koşmak İstiyorum’un kapağını aralıyor ve gözümüzü hastanede açıyoruz. Cesika (Jessica) adında bir genç kız anlatıyor bize olan biteni. Kendisi gelecek vaadeden başarılı bir atlet(miş). Bir orta mesafe koşucusu… Kendi kategorisinde rekor kırdığı bir yarıştan sonra takım otobüsüne bir kamyon çarpıyor ve Cesika’nın sağ bacağı dizinin altından itibaren parçalanıyor. Bir ressam için gözünü kaybetmek neyse bir atlet için bacağını kaybetmek aşağı yukarı odur.
    "İğrenç, güdük bir sopa!" diyor Cesika bacağının kalan kısmı için… Kendisini de bir ucube olarak görüyor. Yollarda, patikalarda, pistlerde rüzgar gibi eserken tuvalete gidemeyecek hâle gelirseniz ne hissederdiniz ki?

    Organ eksikliğinin ya da işlevsizliğinin insanın kişilik yapısına derin tesiri vardır, diyor Alfred Adler. Nasıl olmasın? Arkadaşlık, okul, iş, evlilik, ebeveynlik, yaşlılık... Bütün bir hayat, bu durumdan etkilenir. Mesela hoşunuza giden bir erkek ya da kız tarafından beğenilme hayalleri kurmak zordur. Ancak beğenilmek ve arzu edilmek çok güçlü bir ihtiyaçtır. İnsan başkalarının istencini elde ettikçe varlığını duyumsayabilir. Bu hâldeyken pek çok sosyal faaliyete katılmak da zordur. Eğer bir protez kullanıyorsanız bunun bakım ve onarımıyla ilgilenmek de hâkeza… Bilhassa gençlikte yardıma muhtaç olmak, insan ruhunda onarılmaz hasarlar bırakabiliyor. İşte kitabın konusu mâlum oldu.
    Cesika haftalarca süren başlangıç tedavileri sırasında ahbabı Fiona ve kardeşi Kaylee dahil kimseyi görmek istemedi. Haklı olarak “Niye ben?” sorusunu sordu ve hayata küstü... Yalnızca annesiyle, biraz da babasıyla sınırlı bir iletişim kurdu. Aynı kazada bir arkadaşı hayatını kaybetmişti ve genç kız, şanslı olanın kendisi değil ölen arkadaşı olduğunu düşünüyorudu. Sonra ne mi oldu?
    Günler geçtikçe yaşama dürtüsü kendini gösterdi. Emekleyerek ve sekerek evin içinde gezerken protez için çalışmalara başladı ama madden-mânen çok eziyetli bir süreç bu… Bir kere Amerika’da sağlık hizmetleri çok pahalı… Kazanın sorumlusu kamyon şoförü çarpışma esnasında ölmüş. Sigortası yokmuş. Okulun sigorta şirketi de giderleri üstlenmemiş. Olay davalık olmuş. Avukat masrafları da bir hayli yüksek….

    Orta halli bir ailenin çocuğu Cesika ve babası bu işle baş edebilmek için evi ipotek altına aldırıyor. Ek işler bulup günde 15-16 saat çalışıyıor. Zaten ruh sağlığı alt üst olmuş genç kıza durumu belli etmemeye çalışıyorlar ama bir şekilde öğreniyor.
    Üstelik büyüme çağındaki insanların protezleri belirli aralıklarla yenilenmek zorunda… Bunun yarattığı ciddi bir gelecek kaygısı da sıkıntı olarak yetiyor.

    Genç kızın en büyük kısmeti; merhametli ve anlayışlı bir anne, dirençli bir baba, yardımsever bir arkadaş çevresi… Fakat ne kadar gönülden olursa olsun hiçbir dostluk, hiçbir yakınlık bir sağ bacak değildir. Bu genç hanımefendi en ağır savaşı kendi kafasında, umutsuzluğa karşı veriyor. Koltuk değnekleriyle okula döndüğünde yüzüne değil de eksik bacağına bakanların, iletişim kurmaktan kaçanların zorlaştırdığı bir savaş bu…
    Aslında onun sınıfında hâlihazırda engelli biri vardı. Serebral palsiden (beyin felci) mustarip bir kız… Rosa... Daha önce iletişim kurmaktan kaçındığı bu kızın yanına oturursa daha rahat edeceği söylendiğinde müthiş bir huzursuzluk duyuyor. Kısa bir an onunla yan yana gelmek istemiyor ve “özel gereksinimli” diye tanımlanmak hiç hoşuna gitmiyor. Fakat hemen akabinde bu duygudan utanıyor. Gidip oturuyor ve aynı gün Rosa’yla başlayan dostluğu, içine düştüğü savaş meydanında elini öylesine güçlendiriyor ki… Çünkü Roza bedenine hükmedemiyor fakat aklını ve kelimeleri birer mavzer gibi kullanıyor.

    Fırtına gibi eserken bir anda yaprak kımıldatamayacak hâle düşen Cesika’nın yeniden yelkenleri doldurabilecek kadar güçlü bir rüzgara dönüşme hikâyesini okuyun derim. Rigor Mortis ne demektir, hayalet sancılar derken neyi kastediyorlar... Daha pek çok şey öğrendim bu kitaptan… Ama sizlerden rica ediyorum okurken kendinize sorun, bu talihsiz kaza Amerika’da değil de Gana’da, Pakistan’da, Tunus’ta veya Türkiye’de yaşansa neler olurdu. Bu topraklarda hayat özel gereksimli insanlar için ne kadar düzenlenmiştir? İnsanımız engellilerle sağlıklı iletişim kurmayı biliyor mu? Merhamet ediyor mu demiyorum, iletişim kurmayı biliyor mu? Bir engellinin eksikliğini değil kendisini görmeyi başarabiliyor mu? Acıma duygusuyla birlikte bir iletişim kurmaktan kaçınma hâli var mı? Her birimiz, bu konuda kendi eksiğimizi görelim isterim.

    Eser 80 kısa bölümden oluşuyor, 403 sayfa ama hacmi sizi korkutmasın. Sayfalar koşa koşa gidiyor… Kitapların birbirine bağlı çok kısa bölümlerden oluşmasının en iyi tarafı, her bölümün sonunda çocuk ve gençlerin mesafe kat ettikleri duygusunu hissetmeleridir. Kendi kendine “İlerliyorum” diyen okur, okumaya devam etme konusundaki kararlılığını koruyacaktır. Yazar, olaylar ile duygu ve düşünceler arasındaki dengeyi başarılı bir biçimde kurmuş. Bu kadar hacimli bir gençlik çağı kitabını olması gerektiği gibi eylem ağırlıklı yapılandırmış. Çevirmeni de oldukça başarılı bulduğumu ifade etmeliyim. Bu arada şu koşucular için yapılan bacak protezlerinin nasıl çalıştığına dair de videolar izledim. İnsan beyninin uyum sağlama yeteneklerine her gün yeniden hayret ediyorum doğrusu...
    Yazımı okuduğunuz için teşekkür ederim. Kanalıma abone olmayı… Şaka şaka Keyfinize bakın lütfen.
  • Yerin dibini zirve yapan bir ülkede
    Ne kadar iyi olabilirim ki
    Boş bir köşede
    Boş bir masada
    Boş bir maaşla
    Ne kadar gidilir ki
    Dedim ya yerin dibi
    Dağın eteğinde çakıl taşlarını
    zirve sanarken
    Gökyüzüne bakmayı unutturan siyasetçilerle
    Ne kadar yükselirim ki
    Bir balığa uç diyen
    Kuşa yüz diyen
    Öğreticilerle sürünüp giden gençliğim
    Cellattın boğazladığı hayallerimle
    Suya batan gemide kalan çocukluğumla
    Çocuğuma nasıl bir gelecek sunabilirim ki
    Mezarımı kazdıran hocayla
    cenaze namazımı kılarken
    Nasıl gelecek düşünüyorum bilmiyorum
    Uçurtmalarımıza kan bulaşmışken
    Nasıl süzülecek anılarımız bilmiyorum
    Dedim ya yerin dibindeyiz
    Mezarımızı bulutlara taşırken
    Boşboğazın sözleri
    dolu midenin umurunda sanki
    Dumandan ibaret bulutlar
    rüzgarla örgütlenirken
    Hangi yağmur temizler pasımızı
    İki harf öğretene kölelik ederken
    onların yönetici olup ruhumuzu
    teslim almaları
    Hangi koltuk efendi ederki artık bizi
    Okumakla kör olan gözlerimize inat kapının dışındakilerin sözlerini dinleyen kulaklarımızın beyinden önce gelmesi hangi dil ve düşünce farklı kılar ki artık bizi

    H.S
  • Eserin yazılış hikâyesi ve ilk temsili hakkında...

    Muhsin'i birkaç temsilde seyretmiş ve bel kemiğimden aşağı bir yılan kaymışçasına ürpertilerle dolmuştum. Bu adam hususiyle yırtınan rollerde fevkalâde, eşi görülmemiş bir şeydi.

    Onun bir sözü var: “Küstah sanat!”... Bu lâfı unutmuyordum. Sene 1935... Bir sohbet sırasında sordu: -

    - Niçin bir piyes yazmıyorsun?..

    - Nâzım'ın Kafa Tası var ya...

    Diye karşılık verdim.

    Israr etti:

    - O başka... Sen niye yazmıyorsun?..

    - Yazarsam oynar mısın?..

    Cevap verdi:

    - Beğenirsem oynarım...

    O sırada tiyatronun açılmasına ancak 20 günlük bir süre kalmıştır.

    Kapandım ve eseri 7 günde bitirerek kendisine teslim ettim. İşte, Muhsin Ertuğrul'un teşvikiyle ilk tiyatro eserim, “Tohum”...

    "Tohum” tutmadı. Muhsin ve bütün Bâbıâli hayran kaldı ama halk beğenmedi. Eseri nazariyede “şahaser” kabul etmiş olan tiyatro tenkitçisi Selâmi İzzet, ameliyedeki bu iflâsı görünce, kulu kölesi olduğu Muhsin Ertuğrul hesabına, bir temsil gecesi kulağıma eğilip fısıldadı: - Yaktın adamı!.. Yazık oldu Muhsin'e!..

    Bu söz ciğerime işledi. Halkın ne demek olduğunu ve olta balıkları gibi hangi yeme koştuğunu pekâlâ bildiğim halde suçu paylaştırmadım. Tamamen üstüme aldım.

    Elvedâ fildişi kule!.. Balının gölünde ölüp giden ve peteğinin bir gözünde kıvrılıp kalan bir arı olmak sefaletti artık bence... İşte, “o nur"dan üzerime ilk akis düşer düşmez vardığım ilk merhale bu olmuştu. Ne bulutlar üstünde bir gök şamandırasına oturup muallâkta pineklemek, ne de yerde, bataklıklara saplı, sürüngen hayatı yaşamak... Yerle gökyüzü arasındaki köprüyü kurmak...

    “Tohum” bu dâvanın iyi ayarlanamamış ilk verimi oldu. Bu ayarlanamayışın üzüntüsü de bana öyle işledi ki, âdetâ hinç haline geldi. Hıncımı alıp alamadığım 1937'de görülecektir.

                                   •

    1935'den başlayarak 36, 37, derken yolum, bir teftiş heyeti içinde, Zonguldak 63 numaralı kömür madenini teftişe çıktı.

    “Tohum”un beni nasıl üzdüğünü, tiyatro mevzuunda hem Muhsin hem de kendi hesabıma bende bir hinç halini aldığını söyledim ya...

    Bir piyes yazmayı düşünmüştüm. Seyirciyi fizik acıya boğacak bir metafizik örgü içinde aksiyon şartlarının en dinamikleriyle bir arada bir piyes ... Öyle bir piyes ki, kendi buhranımın, mücerret plânında hem en yırtıcı fikir irtifaina çıkacak, hem de müşahhas kadroda sâik ve sebeplerin en hak vericileriyle su sızmaz bir mantık ve görülmemiş bir entrika değerini kendinde toplayacak... Kısacası, hem vaka, hem fikir, birbiriyle tam barışık ve kıvamlı “elit” zümreyle aşağı tabakayı bir arada kucaklayacak...

    Onu Zonguldak'ta yazmaya başladım.

    Evet; Burhan Toprak'ın tabiriyle eli yakacak, onu tutan eli ateş tutmuşa döndürecek eser.. Bu defa gözü ve kulağı yakacak, ateşle dolduracak bir piyes... Önüme diktiğim atlama engeli budur ve bu eserde, olanca Bâbiâli, muharriri, aktörü, ruh doktoru, ahlâkı ve her şeyiyle billûrlaşmalıdır.

    Hikâyesi de, mâna da kendimaceram... Tezi, insan idrâkinin ufuk noktasında... İnsan idrâkinin ufuk noktasındaki hakikat ve Allah...

    İşte, “Bir Adam Yaratmak”... 1937 – 38 temsil yılında Şehir Tiyatrosunda sahnelenen, Muhsin Ertuğrul'un bizzat oynadığı, ateş içinde kavrularak oynadığı, geçirdiğim büyük ruh çilesinin sahne destanı “Bir Adam Yaratmak”...

    Zonguldak'ta emrimizde, hizmetçi, otomobil bir tepe üstünde çam ağaçlariyle çevrili güzel bir köşk... Ve en mühimi at... İki İngiliz atı... Ruhen fevkalade iyiyim... Hiçbir zaman olmadığı kadar...

    Teftiş Heyeti Reisi bana:

    – Bu konforlu köşkte otur, diyor; hizmetçiye her ihtiyacını gördür ve rahat rahat eserini yaz!..

    Artık köşkte, salondaki büyük yemek masasının başındayım... Arada bir başımı kaldırıp pencereden dışarı baktıkça da gördüğüm, gür meşe ve çamların süslediği tepelerden fevkalade güzel bir “peyizaj”...

    Yalnız, eserin humması içinde yaşıyorum... Piyese o kadar dalmış durumdayım ki, vilâyet kibarlarının hiçbir davetine katılmıyor, şafak vaktine dek çalışıyorum...

                                   •

    Bir gün piyesin öyle patlayıcı bir noktasına geldim ki, Beylerbeyi'ndeki yalıda, 1934 yılındaki büyük buhranımın başında geçirdiğim hâllere düşer gibi oldum. Hemen atima atladım ve dağlara sürdüm. Şatosunun korusunda, at sırtında ölümden kaçmaya kalkışan (Tolstoy)u hatırladım. Ama ben, ölümden değil, yine beynimi burgulamaya gelen sabit fikirlerden ve yırtıcı hayallerden kaçıyordum.

    Dağ başında zarif bir köşk... Bahçe kapısı ardına kadar açık... Tuhaf şey!.. Evin kapısı da açık... Fransız mühendislerinden birine aittir diye düşündüm. Bahçeye girdim. Atı bağladım. Eve girdim. Kimsecikler yok... Camlara, tahtalara vurdum. Ne ses, ne seda... Salona daldım. Bir masada akşamdan kalma yağları kurumuş yemekler... Suları dökülmemiş bardaklar ve bir gramofon... Üstünde bir plâk... İğne de plâğın bitim yerinde, kaldırılmadan bırakılmış... Belli ki yabancı mühendislerden birinin evi... Herhalde bir tanıdık... Kartımı çıkarıp masaya bırakırken, "acaba şu plâkta ne var” diye düşündüm. Gramofonu kurdum ve işlettim. "Puccini”... “Puccini”nin bir operasından koro...

    Öyle bir ses sarmaşığı ki, toprak yarılmış da milyarlarca kemik kol fışkırmış ve Allahtan azabının kaldırılmasını istiyor gibi bir şey...

    Çarpılıp kaldım. Bir daha bir daha çaldım ve içimdeki duanın verdiği hafiflik ve saadet hissi içinde atıma atlayıp dörtnala köşküme döndüm.

    Evet, dağ başındaki esrarlı evde, beni bekleyen esrarlı musikî...

    Beni o kurtardı.

    Ve, 8 Temmuz, Perşembe... Gece yarısı...

    “– Ne yapayım anne, kestiniz incir ağacını!...”

    “Son”...

    O sabah, uyanıp aşağı inen “63 Numaralı Maden Ocağı”nın mühendisleri, beni önümdeki kocaman tablayı sigara ölüleriyle doldurmuş, eseri bitirmiş ve deftere “son” kelimesini kondurmuş buldular...

                                   •

    Muhsin Ertuğrul... Şehir Tiyatrosundaki küçük odasında, yanında zevcesi Münire (Neyire Neyir) Hanım, benden eseri dinliyor. Kurumuş gözyaşlarından suratı kabuk kabuk... Öyle bir teslimiyet ki, eşsiz... İsviçre’ye gidecek, her şeyle alâkasını kesecek ve rolünü orada ezberleyecek, piyesteki tipini orada yoğuracaktır.

    Vaktiyle, “Tohum”un hıncı içinde ona şöyle demiştim:

    - Sana, yeni eserimde, tâkat getirilmez şekilde abanabilir miyim?

    - Abanabilirsin!..

    Şimdi de Muhsin'in gözleri şöyle diyordu:

    - Abandığın kadar varmış!..

    Tiyatro... İlk temsil gecesi... Görülmemiş bir kalabalık... Gişeler kapalı ve kepenkleri yumruklanmakta... Bütün Bâbıâli orada...

    Eserde yerin dibine geçirilen gazete patronu bir tip vardır ki, temsilden önce basın tarafından haber alınarak, gazetecilik haysiyetine dokunulduğu iddiasiyle bazı homurdanmalara yol açmıştır. Bunun üzerine Muhsin, eserde umumi bir gazetecilik tecavüzüne yer olmadığını göstermek için, kısık sesli ve tutuk edâlı bir provayı basına göstermişti. Budala basın belâlıları, gördüklerinden nefslerine pay çıkarmaksızın susmuşlardı. Anlayamamışlardı ki, bizzat bir Bâbıâli mensubu olan Necip Fazıl, teşhir ettiği levhanın vicdan köşesini belirtmekte ve bu kıymeti de yine Bâbıâli’ye mâletmektedir.

    İmdi hepsi orada ve hayran, gazete patronu tipinde, kendi öz seciyesini seyretmekte...

    Perde aralarında, İstanbulun, profesör, doktor, muharrir, mebus, tüccar, müdür en yüksek sosyetesinden bir kalabalık, bir kaynaşma; ve görülmedik bir hâdise karşısında kalınmışçasına hayret tavırlari, sesleri...

    Muhsin'i defalarca sahneye çıkardılar ve muharriri istediler. Bunun üzerine Muhsin, perdeyi artistler için açtırmadı ve beni bekledi. Sahnede, yüzümde seyirciyi göstermeyen kör edici bir ışık, o türlü bir alkışa tutuldum ki, kulaklarıma sanki çivi sokulmuş gibi oldum.

    Eser her gün alâkasını bir derece daha artırarak devam ediyor... Muhsin bir harika... Ben de her gece tiyatroda, locaların arkasında, lâmbalar yanar yanmaz kaçmak ve göze görünmemek şartiyle eseri seyrediyorum... Su gibi akan eserde bir virgül yanlışı olsa hemen sahnenin arkasına koşuyor ve yanlışı haber veriyorum...

    Bir akşam yine böyle bir şey için sahneye koştum ve Muhsin'i locasında, üzerinde beyaz bir bornozla gördüm. Tenkidimi yaptım. O zaman Muhsin bornozunu açtı ve koltuğunun altındaki dereceyi gösterdi: 38 ateş...

    - Bak, dedi Muhsin; ben bu ateşle oynuyorum senin eserini... Hasta da değilim!...

    Bu tavır karşısında düştüğüm hasis hesaplardan utandım ve ondan af diledim.

                                  •

    İlk temsil gecesi, eseri seyrettikten sonra, Burhan Toprak, Peyami Safa, Mustafa Şekip ve daha birkaç Bâbıâli rütbelisi, Beyoğlunda “Petrograd" pastahanesinde oturuyoruz...

    Burhan atılıyor:

    -Bu bir eser mi, şahaser mi?...

    Peyami susuyor...

    Mustafa Şekip düşünüyor...

    Bir cevap verilemiyor. Bir teşhise varılamıyor. Eser olmaya hayır, bu bir sıradan eser değil!..

    Şahaser olmaya gelince...

    Acaba, o da ne demek?..

                                            Necip Fazıl
        (Derleme / Büyük Doğu – 2003)
  • 96 syf.
    Kitapta anlatılan olay, 1914 sonbaharında, Avusturya hafif süvari alayıyla katıldığı Rava Ruska muharebesinde hayatını kaybeden Baron Friedrich Michael von R'nin yazı masasında mühürlü bir paket halinde bulunan yazıların, yazarın herhangi bir değişiklik ya da ekleme yapmaksızın yayınlaması aslında. Kahramanımızın adını bilmiyoruz ancak çok zengin bir ailenin çocuğu olduğunu ve ona kalan mirasla tasasız bir hayat sürdüğünü biliyoruz. Daha ilk sayfalardan itibaren 7 Haziran 1913 tarihinde ne olduğunu merak etmeye başlıyor insan çünkü o tarihin üstünden sadece 4 ay geçmiş olmasına rağmen kahramanımız hâlâ o olayın etkisinde, o geceye olağanüstü gece diyor. Dışarıdan bakıldığında kahramanın kendi deyimiyle "tam bir kentsoylu" olan adamın, aslında içinde ne kadar da aşağılık şeyler yattığını görüyoruz kitapta. Sırf macera olsun, sinirleri yatışsın diye neler yaptığına tanık oluyoruz. Dışarıdan mutlu gibi görünen zenginlerin aslında kendi içlerinde ne kadar da mutsuz olduklarına şahit oluyoruz. O olağanüstü gecede yaşanan olay sayesinde kahramanımız, hayatın anlamını buluyor, gerçekten yaşadığını hissediyor ve mutlu oluyor. Sayfaları çevirdikçe acaba o gece ne oldu diye meraktan çatlıyor insan. Gerçekten sürükleyici bir hikâyeydi, çok beğendim. O olay sayesinde kahramanımız kendini buldu ve kitap önceden de bildiğim ve çok hoşuma giden bir sözle bitti. "Kendi içindeki insanı bir kez anlayan kişi, tüm insanları anlar." Umarım bizler de kendi içimizdeki insanı anlayan insanlarızdır. Okuyacak olanlara şimdiden keyifli okumalar!
  • “Babam, ekseri odaları boş kalan bu konakta ekseriya dalgın
    dalgın keman çalan bu dostunu görmeye gittikçe onun bir bekleyişten ibaret hayatına şaşakalırmış. "Hay Allah, sana akıllar versin!" diye gülmekten katılırmış, ama içinden yine onu takdir etmekten de geri kalmazmış. Zira alaycı arkadaşları onunla eğlenirler: "İlahi Fahim Bey: İlahilerle güvey giresin!" derlermiş. "Bu
    koca konağın boş odalarını yalnız keman sesleriyle mi dolduracaksın?" Ve daha ciddi arkadaşları, ona: "A birader!" derlermiş."Yapyalnızsın! Bir küçük ev sanki senin neyine yetmez? Bu kocaman konaktan ne hayır beklersin?" Fakat o, bütün bu sözlere karşı vakarlı bir ciddiyetle: "Aman, olmaz, birader! Bursa'dan gelen, giden bulunur! Siz bilmezsiniz' memlekette bizim mevkiimi-
    ze pek ehemmiyet verirler. Benim burada nasıl yaşadığımı görenler gidip babama da söylerler. Ihtiyarlık vaktinde gönlü hoş ol-
    sun! Biraz borçlanırım ama, zarar yok, bir gün olur bütün bu borçları öderim!" dermiş. Fahim Beye, bu bomboş odalar, gelecek günlere olan ümidini sığdırabilmek için, bu geniş sofalar, bü-
    yük emellerini ve hülyalarını korumak için, bu kocaman konak da, babasının, kendisine olan itimadını barındırabilmek için lüzumlu görünüyorlarmış.”