• 424 syf.
    ·8 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Çocukluğunu yitirmiş çocuklar!

    Kıymetli okurlar, bu seferki tanıyacağımız kitap ile Afganistan’a, başkenti Kabil'e, Pakistan'a , Hazaracat'a ve ABD'ye, California'ya doğru hayatın gerçekleriyle birlikte bir yolculuk yapacağız.
    Sadece şehirleri tanımayacağız, aynı zamanda Afganistan’daki halkı , kültürü, siyasi dengeleri ve kurulan örgütleri de tanıyacağız...

    Uçurtma Avcısı özgün adı ile The Kite Runner, Afganistan doğumlu Amerikalı yazar Halit Hüseyni'nin (Khaled Hosseini) ilk romanıdır.
    Kitap adını Afganistan'da düzenlenen meşhur uçurtma şenliklerinden alır. Emir iyi uçurtma uçuran çocukken, Hasan, Kabil'in en iyi uçurtma avcısıdır.
    2003 yılında İngilizce olarak yazılmış ve yayımlanmıştır. Oldukça ilgi gören bu roman New York Times'ın en çok satanlar listesinde bir numaraya kadar yükselmeyi başarmıştır.
    2007 yılında Marc Forster'ın yönettiği ABD yapımı bir film olarak da çekilmiş, birçok ödüllere de aday gösterilmiştir.

    Roman, Emir ve Hasan diye iki süt kardeşin hikayesiyle başlıyor. Halit Hüseyini, aslında okurları çocukların dünyasına sokup onlar üzerinden dünyayı, hayatı, yaşamı, sevinci, acıyı ve pek çok durumu bizlere aktarırken, çocukların büyürken yaşadıklarının çok etkili olduğunu adeta gözlerimizin içine sokuyor. Ve kitabında şöyle ifade ediyor; " Çocuklar boyama kitabı değildir. Onları sevdiğin renklere boyayamazsın."

    Kitabı üç bölüme ayırmak gerekirse ; birinci bölüm Afganistan’ın monarşi yönetimi daha sonra yapılan darbe ve Sovyet Rusya'nın işgalini, ikinci bölümde Taliban örgütünün işgale karşı çıkması ve yönetim ele geçirmesi ,üçüncü bölümde ise yapılan ırkçı katliamların sonunda öldürülen milyonlarca insanlar, öksüz ve yetim kalan çocuklar, vatanından ayrılan dünyanın çeşitli yerlerine mülteci olarak giden Afganistan vatandaşları olarak okuyabiliriz.

    Her çocuk özeldir...

    Her çocuk için babası tarafından sevilmek, takdir edilmek ve toplum içerisinde gurur duymak hayati önem taşır. Aksi durumlarda ise o çocuk hep özgüvensiz ve cesaretsiz bir psikoloji ile hareket eder. Ya olmazsa ? Ya yapamazsam? Ya rezil olursam ? Gibi sorular karşısında her zaman yenik düşer ve başarılı olamaz.
    Emir' in yaptığı bütün hataların ardında bu psikoloji ve sorular yatmaktadır. Maalesef bugün problemli insanların sorunlarına göz attığımızda da çocukluk yıllarında yaşadıkları olumsuz durumlar olduğunu görüyoruz.

    Hüseyni, Afganistan üzerinde oynanan küresel sömürgecilik oyunlarını , kültürler arası çatışma, dinî ikiyüzlülük, ırkçılık, iç savaş ve göç konularının yanısıra insanlık dramını usta kalemiyle işlemiştir.
    Müslüman ülkelerindeki mezhep savaşı devam ettikçe daha çok masumun kanı akmaya devam edecektir. Oysa Müslümanlık birlik olmayı, barışı, sevgiyi ve kardeşliği gerektirirdi.

    Doğunun kaderi bu mu ? Yoksa güce, paraya, makama olan ihtiraslı kirli ellerin eseri mi ?
  • 459 syf.
    ·11 günde·9/10 puan
    #İnceMemed #YaşarKemal #kitapyorumu

    “Abdi gitti Hamza geldi. Abdi gitti Hamza geldi.”

    Bu serinin ana karakteri olan İnce Memed, bir süre ortadan kaybolduktan sonra bu ikinci kitapta tekrar ortaya çıkar. Fakat İnce Memed, birinci kitapta köylülerin ağa baskısına ve zulmüne karşı uğruna savaşıp mücadele ettiği ve en sonunda elde ettiği kazanımlarının hepsini Abdi Ağa’nın kardeşi olan Kel Hamza’nın eski düzeni ve hatta daha da kötüsünü geri getirdiğini görünce büyük hayal kırıklığına uğramaktadır. Bu ikinci kitabın sonuna kadar İnce Memed, haksızlıklara, zulüme, ağa ve beylerin baskısına karşı umutsuzluğa düşer, mücadele ruhunu kaybeder ve yukarıdaki yazdığım cümleyi hep kendine sormaktadır.

    Yanı sıra İnce Memed’in ortaya çıkması köylüleri cesaretlendirir ve köylülere büyük bir umut kaynağı olur.

    Olay yine Çukurova’da geçmekte, fakat Değirmenoluk köyü yerine çoğunlukla Vayvay köyünü konu edinmekte. Bu kitapta Ali Safa Bey, Vayvay köylülerinin topraklarını ellerinden almaya çalışmakta, köylülere türlü türlü baskılar uygulamakta ve hatta köylüleri susuzlukla terbiye etmek adına zulmünü daha da artırarak olay köye giden akarsuyun yatağını değiştirmeye kadar varmaktadır.

    En sonunda İnce Memed bütün bu haksızlıklara dayanamayarak harekete geçer.
    Usta kalem, Çukurova coğrafyasını bütün güzellikleri ile betimlemekte ve kendinizi birinci kitapta olduğu gibi hem Çukurova’da hem de kitabın içinde buluyorsunuz.

    Kalan serinin iki kitabını da okumak için sabırsızlıkla bekliyorum.

    #alıntılar

    İnce Memed’in umutsuzluğu:

    Sular aşağı doğru akar hep. Akçadenize doğru. Suların yukarı doğru aktığını gördün mü hiç?

    Ağa gidecek, ağa gelecek. Her yerde bu böyle.

    Abdi gidecek, Hamza gelecek, Hamza gidecek, Süleyman gelecek, Ali gidecek, Veli…

    Köylülerin umudu İnce Memed:

    Gelecek… İnce Memed gelecek. Bir gelecek ki, hem de güzel güzel gelecek… Doru atlara binmiş bir küren yiğit ilen gelecek.
  • Ne kadar koşarsam koşayım, başkalarının emekleyerek vardığı yerlere dahi yetişemiyorum. Bak bu hüzünlü hikaye, boğazımdaki yumru yüzünden bitmiyor. Bak, bütün vefasız şarkıları gözüm kapalı bitirirken, senin en hoyrat notandan geçemiyorum. Bak gözlerin çok güzel, anlamıyorsun.

    Bak, ben kılpayı kaçırılmış her şeyin arkasında bıraktığı o hüzünle izliyorum hep etrafı. Dünyanın tüm denizleri gözlerindeymiş de bir ben bakamamışım. Bak ben, tüm otobüslerin içinde senin olmayışına ağlıyorum. Bak ben, gittiğim her yerden sana dönüyorum ama en çok sen yoksun.

    Paslı bir hançerin kanattığı, o eski yarasın sen kaburgalarımda sen göğüsümde ellerin ve sen gırtlağımda o yutkunmaya mani olan harflerin. Son sürat tüm düşüşlerimden sorumlusun, zihnimdeki tüm cinnetler sana. Bak ben, Lahor sokaklarından beter bir öksürük gibi nefessizim hep.

    Bak ben yoruldum, yollar yorulmadı benden. Bak, dünya durdu ben dönmedim senden. Tüm baharlar bitti yaprak döktü hazan vurdu, giden gitti kalan kaldı. Bak ben dönmedim senden. Ellerini ver ve tüm vefasız şarklıları kurşuna dizelim. Sarılıp ağlanacak göğüs değilsin artık bana sen.
  • Şems, dergahın havuzuna girip de paha biçilemez kitapları birer,birer suya bırakınca,
    Mevlana “Bu ne!” diye bağırdı...
    –Sen anlayamazsın, diye cevap verdi Şems...

    --Dikkat et yabancı!
    Elinde paha biçilemez hazine kitaplar tutuyorsun...
    Altın, varak ve parşömen onların en değersiz yanlarıdır dedi Mevlana...

    Ancak Şems onu dikkate almadı...
    Kitapları suya bırakmaya devam etti...

    Müridlerden gelen bir gürleme sesiyle beraber 3 kişi suya atlayıp kitapları Şems’in elinden almak için itişmeye başladılar...

    Ama Mevlana’nın haykırışı onları durdurdu...
    –Bu adamın bir deli olduğunu düşünmüştüm ama şimdi görüyorum ki esas çıldırmış olan sizsiniz...Burası kutsal bir mekan, kavga edip tartışabileceğiniz bir pazar yeri değil...

    Havuz kitaplardan akan mürekkeple maviye boyanmıştı...
    Şimdiden sayfalardan bazıları ciltlerinden ayrılmış suda yüzüyorlardı...

    Mevlana harap olmuş kitaplara bakıp kendisi için ne kadar değerli olduklarını düşününce gözlerinden yaşlar boşandı...
    Denilirki;
    Allah’a ulaşan merdivenler,özenle, acı çekiliş ile, çabayla,şekillenmişler ..

    Mevlana’nın akan gözyaşları Şems’i kendine getirdi ve kalbi yumuşadı...

    –Bunlardan hangisi senin için en değerlisi?
    Cevap vermekte aciz kalan Mevlana başını salladı...

    Şems durup kitaplardan birini sudan aldı.
    –Attar’ın kendi elleriyle sana vermiş olduğu ESRARNAME'Mİ? deyip kitabı ona uzattı...
    Mevlana yutkundu...Kitap kupkuruydu, üzerindeki tozlar bile duruyordu sanki raftan yeni alınmış gibi...

    –Belki de üzerinde o kadar uzun zaman incelikle çalıştığın MAARIF’TİR...
    Mevlana o kitabıda eline aldı...O da kupkuruydu...
    –Mucize!
    Mucize oldu diye bağırdı müridlerden biri...

    Mevlana gözleri yabancıya dikili öylece kalakaldı...

    –Ermişliğe giden iki yol vardır,dedi Şems...
    Kitapları işaret ederek;"biri kitaplarla alınan uzun ve meşaketli yol",ardından da biraz duraksadıktan sonra, "biri de kısa yol" diye ekledi...

    –Neymiş o kısa yolun adı? diye sordu Mevlana...
    Uzun bir sessizlikten sonra;
    –SEVGİNİN YOLU, dedi Şems...

    Mevlana sordu;
    –Peki ben nasıl öğrenebilirim o yolda yürümeyi?

    –SEVGİ DERS ALINARAK ÖĞRENİLMEZ...
    O YOL'DUR... SADECE YOLCU OLUNUR SEVGİ YOLUNDA...dedi Şems...

    Sevgi, değer vermesini bilmektir...
    Sevgi, yaşama hakkını kabul etmektir...
    Sevgi, varolmaktan kıvanç duymaktır...
    Sevgi, birlikte olmaktan sevinç duymaktır...
    Sevgi, eşitliğin duyumsanmasıdır...
    Sevgi, bütün yapay ayrımların hayattan çıkarılmasıdır...
    Sevgi, bilinçtir...
    Sevgi var etmektir...
    Sevgi şefkattır...
    Sevgi pozitif değerlerde yaşamaktır...
    Sevgi merhamettir...
    Sevgi yaşamdır...
    Sevgi tamamlamaktır...

    Adam;
    "Insan için,en iyi ilaç SEVGİ dir" deyince...
    Bir başkası da;"Peki faydası dokunmuyorsa" diye sormuş...
    "Dozajını arttır" demiş kadim bilge...

    VELHASIL SEVGİ İNSAN OLMAKTIR...ETİKETSİZ,KARVİZİTSİZ ÇIRILÇIPLAK SADECE İNSAN...
  • Öztekin'in bir videosuna denk geldim. İnsanın sevmesinden bahsediyordu. Biz insanlar, bizden birini sevdiğimizde o kişi için yaptıklarımız bize ağır gelmez. Buna değiniyordu yani. Evet, insan sevdiği kişi için yaptığı şeylerde anlam aramaz, sebep gözetmez, dönüt beklemez. Biz diyor, Tanrı'yı sevdiğimizi söylüyoruz ama onun istediklerini yapmak bize hep bir yük geliyor. Bu sevmek olamaz. Seven, sevdiğinin isteklerini bir yük olarak görmez.

    Tanrı'yı sevmeeek, Tanrı'yı sevmek...
    A, neresinden başlasam kainatın, seni buluyorum tanrım.
    Şu geçenlerde fotoğrafını çektiğim gülde de sen
    Geçip giden a şu zamandan kalan yine sen

    İçimde hep bir buruk hüzün tanrım, anlamıyorum
    Anlamıyorum tanrım, insan olmayı anlamıyorum
    Şu yaşamak denen dünyanda yaşayamıyorum

    Bize seninle ilgili anlatılan her şey yalan geliyor
    Yalan ki, ne yalan
    Neredesin, nerelerdesin tanrım?

    Yaşamak denilen dünyanı yarattığından beri
    Tamam, yalan olmasın
    Peygamberi aldığından beri ortalarda yoksun

    Sorun var tanrım, bir problem var çözemediğim
    Adı insanlık, adi insanlık
    Yarattığında yücelttiğin insanlık

    Ah diyorum tanrım, ah
    Ah ki ne ah sana
    Şu vahim bana

    Seviyor musun beni tanrım?
    Ben sevemezken beni
    Sen beni seviyor musun?

    Söylesene, nedir yanlış olan
    Nedir bu olan biten
    Nedir bu yaşamak dediğin

    Tanımak istiyorum seni tanrım
    Ama arada aracı olmadan
    Musa peygamber gibi yani

    Tanrım, sevmek istiyorum seni
    Çirkeflikten bataklığa dönmüş şu dünyada
    Seni, insansız görmek istiyorum

    Hayır, senden dilediğim beni yanına alman değil
    Senin yanıma gelmen
    Seven, sevdiğinden bunu ister mi bilmem

    Bilmem tanrım, ben bilmem
    Adım nedir, varım nedir bilmem
    Bilmem seni ben, bilmem

    Geçenlerde demiştim, biliyorsun
    Tanrım demiştim, arkadaşım olsan keşke
    Beni dinlesen ama susmasan

    Susmasan artık olmuyor mu?
    Belki gölgeni bile görecek gücüm yoktur ama
    Bu gücü de verebilirsin sen

    Hayır tanrım, derdim Musa olmak da değil
    Ben artık hiç olmalardan yoruldum
    Ama bunun anlamı bile gerçek değil
  • 558 syf.
    ·5 günde·9/10 puan
    İnsanın akIı çoğaIdıkça can sıkıntısı artar, der Ateş Fedya Dostoyevski. Çoğu konuda olduğu gibi burda da yanılmamıştır. Hepimiz hayatımızın belirli dönemlerinde bir şeylere sıkı sıkıya bağlanırız, diğer bir deyişle kafayı takarız. O konu üzerinde bir süre durduktan sonra nasıl olduğunu kendimizin de çözemediği biçimde uzaklaşmış halde buluruz kendimizi bir anda. Örneğin benim Dünyalı kardeşlerim bir vakitler saçındaki tokadan ya da kolundaki saatten dahi kıskandıkları, uyku dışında günün her saati görmek istedikleri sevgililerini bir süre sonra görmeyi ya da  kıskanmayı bırakın, ismini dahi duymak istemezler.
    Başka bir örnek verecek olursak benim Dünyalı kardeşlerim ki buna ben de dahil, bir vakitler delicesine izlediği dizinin oyuncularını sosyal medyada takibe alırlar. Neler yaptığını, gerçekte kimle aşk yaşadığını, nereli olduğu, hangi takımlı olduğunu ki buna ben ilk başta bakarım :( ve bunun gibi çok bilgiye ulaşır. Bir vakit sonra dizi final yapınca her ne kadar ilk başlarda kendini eksik hissetse de bir süre sonra bu durum çoğunun umrunda dahi olmaz ve oyuncuları takibi bırakır. Mesela çocukken erkeklerin oynadığı misket, futbol; kadınların sek sek, ellerini birbirleriyle çapraz olarak çarpıştırdıkları oyun hangi oyunsa o oyun, adını bilmiyorum, evcilik ve benzeri oyunlar.. Benim Dünyalı kardeşlerim bu oyunların müptelası iken şimdi en son oynadığı vakti bile hatırlayamayacak konuma gelmiştir. Mesela klasik olarak  yeni çıkmış şarkıyı üst üste onlarca kez dinledikten sonra aradan zaman geçince bir daha açıp dinlediğimiz pek nadirdir. Gördüğünüz üzere çoğu şeyin en derinine girdikten sonra bir anda kendimizi tekrardan başladığımız noktada bulabilirken siyasete girmiş bir kişi bunu asla yapamaz. Bir kere girdiyse siyasetin içine bir taraf belirler ve bu artık onunla ölümüne kadar sürecek, hiç bitmeyecek bir kavga konumuna gelir. Bugün de siyasete girmiş Selanikli Şehsuvar Sami'ye değineceğiz. Biraz uzatabilirim konuyu; siz her ihtimale karşı çerez ya da bisküvitinizin yanında cola, meyve suyu, ice tea veya fuse tea, ayran ya da şalgamınızı hazır tutun, lazım olabilir.



    Ahmet Ümit'in Tarih alanındaki ilk deneyimi olmasıyla öne çıkan bu kitabımız; 1926 yılının hüzünlü bir sonbaharında Selanikli müslüman bir genç olan Şehsuvar Sami'nin, Selanikli yahudi olan Ester'e olan sevdası ile vatan sevdası arasında sıkışması, yaptığı seçim sonrası yaşadığı olayların, duyguların seneler sonra bir otel odasında yalnız kalmasıyla kendisini sorgulamasının ardından yazmış olduğu 43 mektuptan oluşuyor.

    Kitabımız; son nefeslerini veren Osmanlı Devleti'nin sosyal ve siyasî durumuna, Sultan II. Abdülhamit'in istibdatına ki  istibdat denilmesi ne kadar doğrudur bilmem ama bence olması gereken idari şekline, İttihat ve Terakki'nin kurulmasına, Enver, Cemal, Talat üçlüsünün siyasi dönemine ve en çok da o dönemin kültürel yapısına değiniyor. İttihat ve Terakki'nin "Hürriyet" adı altında despot idari olarak adlandırdıkları Sultan II. Abdülhamit'in idaresine yapılan, okullarda "Vaka" olarak öğretilen ama "Darbe" olan olayla birlikte, ipleri eline alan Enver, Cemal, Talat üçlüsünün daha da despot bir idari şekle yönelmesini, hürriyeti daha çok kısıtlamalarını çok şeffaf bir biçimde anlatıyor. Cumhuriyete giden yol olarak adlandırılan bu yolda ne türlü cefaların çekildiği bu kitapta Mustafa Kemal'i de görüyoruz. Okullarda öğretilen tarihin(!) X yılında buraya gitti, Y yılında şunu yaptı, Z yılında şunu getirdi gibisinden olmadığını öğretiyor Ahmet Ümit bizlere. Hayalperest bir iktidar sevdalısı olan Enver Paşa'nın 11 yaşındaki Naciye Sultan ile evlenerek sarayın damadı olduğuna, aslında Mustafa Kemal'in daha önce Naciye Sultan ile evlenme olayının veto edildiğine, tüm her şeye Cemal Paşa'nın sessiz kalmasına, Talat Paşa'nın ne kadar donanımlı olsa da bir çok  yanıldığına, yapılan gizli anlaşmalara, kaybedilen topraklara üzülerek şahit oluyoruz. Kısacası Dünyalı kardeşlerim, Enver Paşa'nın ve Cemal Paşa'nın ve birçok kimsenin  hatıralarına ve Sami'nin yazdıklarına da bakacak olursak, Sultan II. Abdülhamit'e yazık edildiğini görüyoruz. Ve ardından kitabın ön kapağında yazan o yazı geliyor aklımıza:

    "Devletin derinlikleri, toprağın derinliklerinden daha karanlıktır."


    Buraya kadar tarihin önemli kişilerinden bahsettik. Şimdi de arka planda kalan bir şahsiyete, kitabın kahramanına, Şehsuvar Sami'ye değinelim.

    İki ruh taşıyan insanlar Şehsuvar Sami'yi anlarlar. Dolayısıyla beni de anlarlar. Yalnız siz beni değil, Şehsuvar Sami'yi anlamaya odaklanın. İki ruhlu insanlar asla hayata doymaz, kendisini tamamlamaz. Bir yandan vatanı için silah tutar, diğer yandan o ellerle yazı da yazar. Vatanı için haykırır bir yandan, diğer yandan o haykırdığı sesi inceltip şiir de okur. Mesela siyasetin ve savaşın içinde olan birisi olduğuna bakmayın Sami'nin. Aynı zamanda yazma meraklısıdır. Edebiyatı, operayı, tiyatroyu ve Ester'i çok sever. Özellikle de Ester'i...

    Kendime bu kadar benzettiğim bir kahraman pek hatırlamam aslında. Mesela Şehsuvar Sami vatanı tercih etmesine rağmen Ester'i sevmeyi asla bırakmaz. Ben de Galatasaray uğruna bırakmıştım :D
    Dolayısıyla  yrılık da sevdaya dahildir onun için. Sami ile bir farkım var yalnız benim. Daha doğrusu iki. Mesela en çok istediğim şey bir mektup aşkımın olmasıydı. Hoş, aşkı çok bulmuşum da  gibi bir de mektup aşkı istiyorum; çok fazla romantik görünüyorum farkındayım ama ilerde yaşlandığımda bir iç çekeceksem ya da yutkunacaksam şayet, bunun için olacak;  Franz Kafka ile Milena'sı, Ahmed Arif ile Leyla'sı ve Sami ile Ester'i gibi bir sevda yaşayamadığım için.

    Ahmet Ümit'in ilk tarih deneyimi demiştim ilk başta bu kitap için. İlk olmasına rağmen çok başarılı bir eser çıkarmış ortaya. Üstelik sadece mektuplarlardan oluşan bir roman çıkarması ve 500 küsür sayfalık olması, ayakta alkışlanacak bir başarı. Bu sefer hiç sıkmamış okuyucuyu. Muhteşem bir kültür aktarımı yapmış. Bilinmeyen kelimeleri de son sayfaya eklemesi  ve kaynakçası da çok hoş olmuş. İlk 200 sayfasında kitabı kaldırıp atmayı düşünürken bu denlice hayran kalmam da çok garip açıkçası. Benim için kitap Sultan II. Abdülhamit ile Sami'nin karşılaşması ve edebiyat konuşmasıyla başladı..

    Kitabın diline gelecek olursak, sıkmayan, sadeye yakın ve oldukça akıcı bir dili var. Anlamını pek bilmediğimiz kelimelere rastlamak mümkün çünkü dönemin diliyle yazılmış mektuplar. Bunun için kitabın arkasında sözlük var.

    Dünyalı kardeşlerim, kitabı okuduktan sonra bir şeyin farkına varabiliyorsanız şayet, Ahmet Ümit'in vermek istediği mesajı anlamış olacaksınız. 100 yıl önce yaşanan olayların şimdi yaşanan ya da 20, 30, 40, 50 sene önce yaşanmış olaylardan hiçbir farkı yok. X kişisinin gelmesiyle bahar gelecek, Y kişisinin gelmesiyle ülke düzelecek, Z kişinin gelmesiyle her şey güzel olacak demek sadece morfinlenmiş, beynini tuttuğu partiye kiralamış kişilerin düşüncesidir. Bunu maalesef bu platformda alakasız şekilde kitaplardan alıntıların başlık kısmına siyaset ile ilgili bir şeyler yazan kişilerin kendilerini gülünç hale sokmasıyla görüyoruz. Kitabın 142. sayfasında ise bu olay çok güzel dile getirilmiştir.

    "İktidarı değiştirmek zordur ama daha zoru kültürü değiştirmektir."

    İktidarın değişmesiyle değil, insanların değişmesiyle, insanların gelişmesiyle sözünü ettiğimiz bahar gelecek, ki böyle olunca da iktidar kendiliğinden değişecek :)

    Kitapta da geçen Selanik türküsü ile müsaadenizi istiyorum. Buraya kadar gelip, okuyan okurlara da teşekkür ediyorum. Kitaplarla kalın, kitaplarla yaşayın...


    https://youtu.be/Ud_UEj9k7ho
  • 424 syf.
    ·8/10 puan
    Geçenlerde ‘Suç ve Ceza’nın kısa özetini geçen genç bir çocuğun videosuna denk gelmiştim. Diyordu ki; adam suçlu kadın cezalı, tabii altına epeyce istihza dolu yorum yapıldı. Ancak bu kez size elimdeki kitabın kısa özetini geçerken ‘adam gururlu kadın önyargılı’ dersem benimle alay etmezsiniz umarım

    Evet, gelelim kitabımızın içeriğine… Jane Austen’ın bu kitabı 1813 yılında yayımlanmış. Yani aradan geçen 208 yıllık süreçte Britanya ve Dünya tarihinde epeyce bir değişiklik meydana gelmiş olsa da kitabı okurken fark ettiğim gerçek şu ki: aslında değişmeyen tek şey kadınların hayatta var olabilmek için, görünebilir olabilmek için karşı cinse karşı verdikleri mücadelenin bir nebze değişmemiş olduğu sanırım.

    Neyse daha eğlenceli mevzulardan bahsedelim. Mesela kitabımızın babası Mr. Bennet gibi, tam bir iğneleme ustası ve akıllı bir adam. Esas kızın babası. Tam beş tane kızı ve maalesef pek zeki olmayan görgüsüz bir karısı var. Sanırım kitapta en çok onun zekasını sevdim.
    Elizabeth Bennet, yani esas kızımız diğer romanlarda abartıldıkça abartılan ve bütün iyi yönleri yüceltildikçe yüceltilen diğer dişi karakterlere inat oldukça doğal ve insanlığın geri kalan bütün kısmı gibi hataları ve kusurları da var.

    Benim gururlu kekim Mr. Darcy ise epeyce zengin sayılabilecek bir gelire sahip olmasına rağmen etrafına yaydığı gururlu kek kokusu ve kibri yüzünden, yakın arkadaşı Mr. Bingley’in, Bennet Ailesi’nin de meskunu bulunduğu Longbourn köyü civarında bulunan Netherfield Park’ta sezonluk bir malikane kiraladığı esnada ona eşlik etmesi sebebiyle, haliyle köyde bulunanlar tarafından sevilmez. Hatta bu hoşnutsuzluk nefret etmeye kadar varır. (Cümle uzun olduysa kusura bakmayın, ancak ben de kitabı yeni bitirmiş olduğum için halihazırda gereksiz bir şekilde lafı uzatma eğilimi gösteriyorum. Sanırım bunlar hep ‘British Society Effect’)

    Ancak bilirsiniz ki bu İngilizler kafayı nezaket kurallarıyla yakıp, diplomasi oyunlarında bir deha haline gelmiş ve her türlü kelime oyununu çok iyi beceren bir millet olması sebebiyle Mr. Darcy’e gereken nezaket gösterilir elbette.

    Gel zaman git zaman benim gururlu kekim Mr. Darcy; önyargılı kızımız Miss Bennet’e abayı yakar. Büyük bir gururla ve reddedilmeyeceğinden emin bir şekilde esas kızımıza evlenme teklif eder. Ancak işler umduğu gibi gitmez diyelim.
    Aslında kitap bir aşk hikayesinden çok insanların kibirle, önyargıyla ve daha pek çok olumsuz duygularla karşılarındaki muhataplarını pek çok defa yanlış değerlendirmeleri sonucu oluşan iletişimsizlik ve hayal kırıklıkları üzerine kurgulanmış diyebilirim. Ancak iki ana karakterimiz Elizabeth ve Mr. Darcy birbirlerine olan aşkları sayesinde bu olumsuz duyguları yenebilmeyi başararak bize de bir örnek teşkil ediyorlar.

    Genel hatlarıyla kitap üç kısımdan oluşuyor. Ömür törpüsü sayılabilecek Mr. Philips dışında beni çok zorlayan bir karakter yoktu. Garip bir şekilde iç bayıcı olsa da akıp giden bir havası vardı. Sanırım bunda Elizabeth Bennet karakterinin hakikaten çok sağlam bir karakter olmasının da payı vardı.

    Benim kitapla ilgili izlenimlerim bu kadar. Sizler bu çok sevilen ünlü roman hakkında ne düşünüyorsunuz?