• Neyzen Tevfik 24 Mart 1879’da Muğla’nın Bodrum ilçesinde dünyaya gelmiştir. Babası Hasan Fehmi Bey aslen Samsun'un Bafra ilçesine bağlı Kolay beldesindendir; Soyadı Kanunu çıkınca memleketinin ismini soyadı olarak almıştır.
    ...
    Neyzen Tevfik’in şiire olan ilgisi Bodrum’daki çocukluk yıllarına rastlar. Dönemin gezgin saz şairlerinden dinlediği “Leyla ile Mecnun”, “Tahir ile Zühre”, “Arzu ile Kamber”, “Ferhat ile Şirin” gibi halk hikâyeleri Neyzen’in şiire ilgi duymasını sağlamıştır.
    1892’de, babasının Urla Rüştiyesi’ne atanması üzerine ailesiyle birlikte Urla’ya gider. Bir yıl sonra usta bir neyzen olan Berber Kâzım’la tanışır ve ondan ney dersleri almaya başlar.1893’te, ilk sara nöbetini geçirir. Aile büyükleri, bunu ney’inetkileyici sesine bağlayarak onu bu tutkusundan vazgeçirmeye çalışırlar, bu arada okulu bırakmak zorunda kalır. Annesiyle İstanbul’a gider ve altı ay sonunda Pepo adlı bir doktorhastalığını kontrol altına almayı başarır. Gerekli ilaçları verir. "Çocuğun üzerine gidilmemesini ve hoşlandığı şeyleri yapmasına izin verilmesini” tavsiye eder.
    Babası, bir yıl sonra, Tevfik biraz düzelince, son bir umutla yatılı olarak “İzmir İdadisi”ne verir. Ancak sara nöbetleriyeniden başlar ve okulu bırakır. Neyzen Tevfik, ney’ini koltuğunun altına sıkıştırdığı gibi İzmir Mevlevihanesi’nin yolunu tutar.
    O yılların İzmir’i sürgün yeridir. İstibdat yönetimi rahatlık duyduğu aydınları oraya gönderir. İzmir Mevlevihanesi onların uğrak, dahası toplanma yeri gibidir. Neyzen Tevfik burada Tokadizade Şekip, Tevfik Nevzat, Ruhi Baba ve Şair Eşrefgibi pek çok ünlü isimle tanışır. Onlardan Türkçenin yanı sıra Arapça ve Farsça dersleri alır. Şair Eşref ona hicvin kapılarınıda açacaktır. İlk şiiri bu günlerde, 13 Mart 1893’de Muktebes dergisinde yayımlanır.
    1898’de babası, Neyzen Tevfik’i İstanbul’daki Fethiye Medresesi’ne yerleştirir; ama Neyzen Tevfik zamanını daha çok Galata ve Yenikapı mevlevihanelerinde geçirir. Bu arada tanıştığı Mehmet Akif Ersoy, onun dönemin seçkin müzisyen veedebiyatçılarıyla tanışmasını sağlar. 1901 yılında, medrese kıyafeti olan cüppe ve şalvar yerine Akif’in verdiği setre pantolonu giymesi, akşamları medrese dışında kalması dedikodulara yol açınca Fethiye Medresesi’nden ayrılır. Önce Fatih’teki Şekerci Hanı, sonra da Çukurçeşme’deki Ali Bey Hanı’na yerleşir. Bu arada babasını tanıyan ve daha sonra şeyhülislam da olan Musa Kâzım Efendi onu derslerine kabul eder.
    Neyzen Tevfik; Musa Kâzım Efendi, Ahmet Mithat Efendi, Muallim Naci, Şair Şeyh Vasfi gibi edebiyatçılarla tanışır. Mehmet Akif’le dostluğu sürmektedir, Neyzen, Akif’e ney; Âkif ise Neyzen’e Arapça, Farsça ve Fransızca öğretir. Dost çevresinde İbnülemin Mahmut Kemal, Tevfik Fikret, Halit Ziya Uşaklıgil, Ahmet Rasim, Tanburi Cemil, Hacı Arif Bey, Yunus Nadi de vardır.
    1900 yılında, gramofon ticaretinin öncüsü Gülistan Plak’ın sahibi Hafız Âşir Bey’le bir plak doldurma girişiminde bulunur. Neyzen sarhoş olduğu için güçlükle doldurulan plaklar yine de basılıp piyasaya verilmiştir. 1949’da yayımlanan Azâb- ı Mukaddes'e yazdığı önsözde belirttiğine göre, Neyzen “yüze yakın plak” doldurmuştur.
    Dönemin önde gelen ailelerince, köşk, yalı ve konaklara çağrılan, dahası saray çevresine bile sokulan bir neyzendir artık. Öte yandan istibdat karşıtı gençlerle Sirkeci’deki İstasyon Gazinosu ve Güneş Kıraathanesi’nde bir araya gelir; yurt sorunlarına ilişkin konuşmalar yaparlar. Güneş Kıraathanesi’ne gelip gidenlerden Ziya Şakir bir gün sözü Eşref’ten açıp Jön Türk hareketinin önderlerinden Ahmet Rıza’ya getirerek Neyzen Tevfik’i konuşturur; tüm düşüncelerini öğrenir. Ardından da ihbar eder. Neyzen gözaltına alınır ve sorgulamadan geçirilir. Bu arada, daha önce tam otuz beş kez jurnallendiğini öğrenir. On beş gün sonra da salınır. Artık mimlenmiştir ve hafiyeler peşindedir. Zarar veririm endişesiyle arkadaşlarından uzak durur. Kendini Beyoğlu meyhanelerine atar. Bu Sırada Sütlüce Bektaşi Tekkesi’ne devam ederek Şeyh Mümin Baha’dan nasiplenir. Siyasi baskı iyice artmıştır. O da pek çok Abdülhamid karşıtı gibi yurtdışına gitmeye karar verir. Kendi ifadesiyle “1319 (miladi 1902) senesi kânunusânisinin (Ocak13’üncü Perşeme günü Mesajeri vapurunun güvertesine postu sererek” Mısır’a doğru yola çıkar. En yakın arkadaşlarından Şair Eşref de oradadır.
    Neyzen Tevfik’in Mısır’da geçen yılları hakkında çok az bilgi vardır. Ama geçimini neyiyle sağladığını ve hicvetmeye devam ettiği biliniyor. Mısır’da bir arkadaşıyla Neyzenler Kahvehanesi açıp işletir. Özbekiye Saz Bahçesi’nde çalarken plak doldurur. Jön Türklerle ilişkili bir dost toplantısında sarhoşlukla tabancasını ateşlediği ve duruşmada yargıca “haksızlık yapıyorsunuz” dediği için altı ay hapse mahkûm edilir. Ancak itirazı kabul edildiği için bir buçuk ay yattıktan sonra özgürlüğüne kavuşur. Feride adlı Lübnanlı bir kadınla iki ay birlikte yaşar. II. Abdülhamid için yazdığı “Abdülhamid’in Ağzından bir Nutk-ı Hümâyun” adlı hicvini İstanbul Kıraathanesi’nde okuyunca tutuklanmak istenir. Çevrenin yardımıyla kurtulur, “Türk Aydınlarının Mısır Hidivi Hakkındaki Düşünceleridir” başlığıyla gazetelerde yayımlanan yazı nedeniyle hakkında tutuklama kararı verilir. Kurtulmak için “Kaygusuz Sultan” adlı bektaşi tekkesine sığınır.
    II. Meşrutiyet’in ilanıyla Mısır’dan ayrılıp İzmir’e döner. Ardından da İstanbul yolunu tutar. Kendi ifadesiyle “Devr-i dilâra-yı meşrutiyet’in ilânından tam 28 gün sonra, 8 Ağustos 1324’te (1908) Sirkeci rıhtımına ayak basar.”
    Çemberlitaş’ta bir han odasına yerleşen Neyzen Tevfik’in “ilan edilen hürriyetle karşılaşması pek de parlak olmaz. Ferah Tiyatrosu’nda sergilenen “Sabah-ı Hürriyet” adlı oyunun İttihat ve Terakki tarafından yasaklanması üzerine yaptığı konuşma tutuklanmasına neden olur, ancak kısa bir süre sonra serbest bırakılır.
    Neyzen Tevfik 1910 yılında “sarıklı bir zatın kızı olan Cemile Hanım’la”, kardeşinin ve babasının karşı çıkmasına karşın, annesinin ısrarıyla evlenir. Bir kızı olur. Ancak yürümeyen evliliği, kızı Leman henüz üç aylıkken kayınbabasınm eşini alıp götürmesiyle son bulur.
    I. Dünya Savaşı yıllarında, Askeri Müze’nin kurucusu Mutar Paşa’nm emrinde mehterbaşı olarak askerlik yapar. Dü­zenle başı hoş olmayan Neyzen Tevfik’in askerliği de kendincedir. Muhtar Paşa’yla kavga edip çıkar gider. İstanbul Mer­kez Komutanı Albay Cevat Bey, sık sık yinelenen bu kavgalar­da araya girer ve Muhtar Paşa ile Neyzen’i barıştırır.
    Dönemin Harbiye Nazırı Enver Paşa’nm yalısında mehter takımının verdiği konseri izleyen Almanya’nın Romanya’daki kuvvetlerinin komutanının ilgisini çeker. Bazı kaynaklara göre oğnun çağrılısı olarak Romanya’ya gider. Romanya’da piyano eşliğinde konser verir.
    1919 yılında, ilk kitabı Hiç yayımlanır.
    1923’te Ankara’ya gider ve kardeşi Şefik Kolaylı’nın yanın­da dört beş ay kalır. Kurtuluş Savaşı’nı ve Mustafa Kemal’i öven şiirler yazar. Cumhuriyet devrimlerine bağlı, onları savu­nan bir şairdir artık. Geçmişe, geçmişin kalıntılarına karşı acı­masız bir savaşa girişir.
    1924 yılında, arkadaşı Haşan Sait Çelebi’nin yardımlarıyla yazdıklarını Azâb-ı Mukaddes başlığı altında fasiküller halinde yayımlamaya kalkışır. Ancak bu girişim iki fasikülden sonra noktalanır.
    1926 yılında Atatürk’le tanışır.
    1927 yılında sara nöbetleri ve alkol yüzünden artık sık sık gideceği Toptaşı Tımarhanesi ve Zeynep Kâmil Hastanesi’nde tedavi görmeye başlar.
    1928 yılında Dresden Opera Müdürü Kurt Schtringler ile ta­nışır. Ney çalışına hayran kalan opera müdürü, Neyzen Tevfik’i yücelten sözler söyler. Aynı yıl, eski dostu Mehmet Akif’i görmek için tekrar Mısır’a gider. Bir yıla yakın bir süre yanın­da kalır.
    30’lu yıllarda, ekonomik destek olsun diye vali ve Belediye Reisi Muhiddin Üstündağ’ın girişimiyle konservatuvarda görevlendirilir. 40’lı yıllarda hem doktoru hem dostu olan Maz- har Osman ve Rahmi Duman’ın aracılığı ve valiliğin onayıyla Bakırköy Akıl Hastahanesi’nin 21 nolu koğuşu ona ayrılır. İstediği zaman gelir, yatar, dinlenir.
    9 Mart 1946’da basın yararına düzenlenen bir konserde çalar. Yaptığı taksimlerle izleyicileri büyüler. Konser öncesi neyini merak edenler, konser sonrası onu dinlemenin bir şans olduğunu dile getirirler.
    1949 yılında, dostlarından İhsan Ada, Neyzen Tevfik’in eserlerini onun gözetimi Azâb-ı Mukaddes adıyla kitaplaştırır. 1951 yılında Onu Affettim adlı bir filmde önemli bir rolde gözükür. Ağlayan Şarkı adlı bir başka filmde ise Suzan Yakar’la oynar.
    1952 yılında, arkadaşlarının ısrarı ile Şehir Komedi Tiyatrosu’nda jübilesi yapılır.
    1930’larda İstanbul Belediyesi’nin bağladığı yardım aylığını saymazsak Neyzen’in hiçbir zaman düzenli bir geliri olmamıştır. Neyzen Tevfik’in efsaneleşen yaşamı 28 Ocak 1953’te son bulur. Cenaze namazı Beşiktaş’ta Sinan Paşa Camisi’nde kılınır. Caminin avlusundan taşan kalabalık ana caddeleri, kahveleri, yolun karşısındaki Barbaros Bulvarı’nı doldurur. Memurların, profesörlerin, ileri gelenlerin yanı sıra kılıklarına çekidüzen vermeye çalışan sarhoşlar, sokak serserileri ve bin bir çeşit insan bir arada uğurlar.
  • Gemi Kaptanı İsmail Hakkı Durusu
    https://www.hizliresim.com/m27wm17
    (İsmail Hakkı Durusu)
    İkinci Kaptan Tahsin Bey

    Müfettişlik Heyeti

    https://www.hizliresim.com/sxj0jli
    (Atatürk'ün katıldığı son 19 Mayıs töreni)

    Dokuzuncu Ordu Kıt’aları Müfettişi Mirliva Mustafa Kemal Paşa.
    Erkânıharbiye Reisi Miralay Kâzım Bey (Dirik).
    Sıhhiye Müfettişi Miralay İbrahim Tali Bey (Öngören).

    Erkânıharbiye Kaymakamı (Ayıcı) Arif Bey.
    (https://www.hizliresim.com/i3wc4x8
    Mehmet Arif Ayıcı, Atatürk ile sınıf arkadaşıdır. İzmir süikastı nedeniyle idama mahkum olmuştur."Mehmet Arif Bey, aynı zamanda Atatürk'ün en yakın sınıf arkadaşlarından biridir. Ne yazıktır ki bu milli mücadele kahramanı değerli asker, fakat talihsiz Türk evladı, İzmir suikastı davasında idam olunmuştur." Fethi Tevetoğlu, Atatürk'le Samsun'a Çıkanlar, s179) )

    Erkânıharbiye Binbaşı Hüsrev Bey (Gerede).
    Topçu Müfettişi Binbaşı Kemal Bey (Doğan).
    Sıhhiye Müfettiş Muavini Binbaşı Refik Bey (Saydam).
    Yaver Piyade Yüzbaşı Cevad Abbas Efendi (Gürer)
    Piyade Yüzbaşı Mustafa Vasfi Efendi (Süsoy).
    Piyade Yüzbaşı Ali Şevket Efendi (Öndersev).
    Piyade Yüzbaşı Mümtaz Efendi (Tunay).
    Piyade Yüzbaşı İsmail Hakkı Efendi (Ede).
    Tabip Yüzbaşı Behçet Efendi (Feyzioğlu).
    Piyade Mülâzım-ı Evvel Hayati Efendi.
    Piyade Mülâzım-ı Evvel Arif Hikmet Efendi (Gerçekçi).
    Yaver Topçu Mülâzım-ı Sani Muzaffer Efendi (Kılıç).
    Mülâzım-ı Evvel Abdullah Efendi (Kunt).
    Müşavir-i Adlî Ali Rıza Bey.
    Tabur Hesap Memuru Rahmi Efendi.
    Tabur Hesap Memuru Ahmed Nuri Efendi.
    Sınıf-ı Sani Faik Efendi (Aybars).
    Zabit Vekili Tahir Efendi.
    Sınıf-ı Rabî’ Memduh Efendi (Atasev).
    Kıdemli Çavuş Osman Nuri oğlu Ali Faik Efendi.
    Kıdemsiz Çavuş İbrahim İzzet oğlu Atıf.
    Çavuş Ali oğlu Musa (Aydınlı).
    Çavuş Mustafa oğlu Kemal (Konyalı).
    Çavuş Kemal oğlu Mustafa (Konyalı).
    Onbaşı Tevfik oğlu Adem (Çatalcalı).
    Onbaşı Ali oğlu Rıfat (Sivaslı).
    Onbaşı Rıfat oğlu Ali (Sivaslı).
    Nefer Hüseyin oğlu Mehmed (Sincanlı).
    Nefer Ahmed oğlu Emin (Sincanlı).
    Nefer Mustafa oğlu İsmail Sincanlı).
    Nefer İbrahim oğlu Ömer (Sincanlı).
    Nefer Kerim oğlu Mehmed (Alanyalı).
    Nefer Hasan oğlu Ulvan (Sungurlulu).
    Nefer Mehmed oğlu Mehmed (Geredeli).
    Nefer Mehmed oğlu Hasan (Kadıköylü).
    Nefer Mehmed oğlu Durmuş (Mudurnulu).
    Nefer Mehmed oğlu Ali (Geyveli). Nefer Abdullah oğlu Musa (Divrikli).
    Nefer Abdullah oğlu Mehmed (Tokatlı).
    Nefer Şakir oğlu Nuri (Geredeli).
    Nefer Hasan oğlu Hüseyin (Akhisarlı).
    Nefer Bekir oğlu Mahmud (Yenihanlı).
    Nefer İhsan oğlu Mehmed Lütfi (Üsküdarlı).
    Nefer Abdullah oğlu Ali (İzmirli).

    3.Kolordu Kumandanı Refet Bele
    (https://www.hizliresim.com/18iyhhd Refet Bele ve Atatürk)

    Atatürk'e haber gönderdim: "Yarın 18 hayvanımla beraber vapura bineceğim..." (Atatürk'le Samsun'a Çıkanlar, Fethi Tevetoğlu, s23)

    Gemi Mürettebatı

    Kâtip İsmail Bey.
    Güverte lostromosu Hasan Reis.
    Serdümen Temel Şükrü Efendi.
    Serdümen Basri Ali Efendi.
    Ambarcı Ahmet Hasan Efendi.
    Ambarcı Maksut Süleyman Efendi.
    Tayfa Cemil Süleyman Efendi.
    Tayfa Rahmi Hüseyin Efendi.
    Tayfa Temel Mesut Efendi.
    Başmakinist Hacı Süleyman Bey.
    İkinci makinist Süleyman Bey.
    Vinççi Osman Emin Efendi.
    Vinççi Galip Ali Efendi.
    Ateşçi Halil Yusuf Efendi.
    Ateşçi Mansur Arif Efendi.
    Ateşçi Bahri Mehmed Efendi.
    Kömürcü Mehmed Hasan Efendi.
    Kömürcü Mehmed Ali Efendi.
    Birinci kamarot Tevfik Muharrem Efendi (Ulusu).
    İkinci kamarot Mehmed İbrahim Efendi.
    Muavin kamarot Ahmet Muhtar Efendi.
    Kamarot yamağı Halit Mustafa Efendi.
    7Aşçı Hacı Hamdi Osman Efendi.

    SİVİLLER
    Sinop Mutasarrıfı Mazhar Tevfik Bey.
    Piyade Yüzbaşı Mustafa Vasfi Efendi’nin eşi Aliye Hanım.
    Kızı Nefise.
    Oğlu Mithat.
    Oğlu Salih.

    Kaynak: Fethi Tevetoğlu, Atatürk'le Samsun'a Çıkanlar
    Murat Bardakçı Habertürk:
  • HÂTIRALAR

    Büyük Padişaha isnat edilen ve Beylerbeyi Sarayında kaleme alındığı rivayet edilen bazı hâtıralar ve notlar vardır. Abdülhamid'in sadrâzamlarından Halil Rifat Paşa torunu muharrir Vedat Orfi Bey tarafından 1922 tarihinde neşredilen ve 72 sahife tutan bu hâtıralar, Abdülhamid'e aidiyeti bakımından tam ve emin bir vesika mahiyetinde olmasa da şahane üslûbu ve hâdiseleri tahlil ve terkipteki kudreti, onun, Ulu Hâkan elinden çıkmış olduğuna en kuvvetli şahittir. Bu hâtıralarda Abdülhamid Hânın üstün Padişah olduğu tezimizi kuvvetlendirici ve otuzüç yıllık saltanatına şåmil bütün meseleler ve her türlü dayanak unsurları mevcuttur. Onları hülåsa ederken, «Abdülhamid, üstün Osmanlı hükümdarı» tezimizi ispat edici bir tertip ve ifade belirtmeye gayret edeceğiz.

    Vedat Örfi'nin neşrettiği eser dışındaki «Hâtıralar» ise tek kelimeyle uydurma ve şişirmedir. Zaten dåva, Abdülhamid'i (sansasyon) uyandırıcı (atmasyon) larla konuşturmakta değil, onun fiilî iş ve sözlerini ele alıp hakkında konuşabilmektedir.

    Vefatından 1 yıl önce (1917) kaleme alındığı iddia edilen (Laypzig) basması Vedat Örfî hatıraları, 2 Mart 1333 tarihiyle Abdülhamid'i evvelâ «hâtırat» üzerinde düşündürüyor:

    «Şimdiye kadar sigara dumanları arasında tefekkürle geçen günlerimin bazı hâtiratını kaydetmekteki ihmale âdeta nâdim ve müteessif oluyorum. Uzun bir hayat ve devre-i hükûmet geçirdim. Hâtıratım yalnız benim değil, biraz da tarihin, munhasıran tarihindir.»

    Abdülhamid gerçek bir fikir ve edebiyat dostudur:

    «Ah!.. Beni edebiyata düşman zan ve böyle ilân ederlerdi. Hayır! Ben edebiyatın değil, edepsizliğin, ve üdebânin değil, edepsizlerin düşmanıydım!

    Ziya Beyi (Paşa) vezaret ve vilâyetle İstanbul'dan teb'id etmeye beni sevketmiş olan kuvvet efkâr-ı umumiye değil, onun ilim ve fazlına hürmetimdi. Midhat Paşa halk nazarinda daha ziyade zînufuz ve iki hal' işinde en mühim âmil iken Avrupa'ya nefyedildiği zaman kaç adam ses çıkardı?..

    Ben edebiyata düşman olsaydım, Kemal Beye (Namık Kemal) vefatı gününe kadar kesemden maaş vermez ve oğlunu hizmetime almazdım.

    Ben edebiyata düşman olsaydım, Abdülhak Hamid Beyi dolgun maaşlarla terfih ettikten sonra arasıra borçlarını vermek gibi hayrhåhlıklarda bulunmazdım.

    Ben edebiyat ve fenn-i tarihe düşman olsaydım, bir aralik tacü tahtımla da uğraşmak istemiş olan Murad Beyin her münasebetsizliğine katlanarak, saltanatımın son demine kadar müstevfi maaşı ile hizmet-i devlette kalmasına kail olamazdım.

    Hayır, tekrar ederim ki, ben üdebânın hakiki ve müşfik bir dostuydum. Eğer onlara düşman olsaydım benim de sokak ortalarında edip ve muharrir öldürecek adamlarım yok değildi!»

    Abdülhamid, saltanatının umumi muhasebesini ve mukayesesini ortaya koyarken, aslında felaket devrinin yalnız kendi şahsı sayesinde önlendiğini ve kendisi tahttan indirilir indirilmez her şeyin patlak verdiğini ispat eder gibidir.

    «Bu sabah musahibim söyledi: Dün akşam Kadıköy vapurunun yan kamaralarından birinde dört beş efendi hararetle mübahese ediyorlarmış... İçlerinden birisi sefalet-i hazırayı acı bir lisanla tenkit ederek bundan hükûmet-i hazirayı mes’ul tutmuş... Sarı bıyıklı birisi, münekkide karşı kaşlarını çatarak, dürüst bir tavır ve lisanla:

    -- Bu yangını Abdülhamid biraktı! Midhat Paşa'yı attiktan ve öldürttükten sonra tuttuğu yolun âkibeti buraya çıkmak zaruri idi.

    Demiş... Bu sözü söyleyen de Selanik'li doktor Nâzım Bey olduğunu musahibim merak ederek tahkik ile öğrenmiş...>>

    Hünkâr-ı mahlu' devam ediyor:

    «Doktor Nâzım Beyin adını yirmi seneden beri sık sık işitirdim. Evvelâ Ahmed Rıza Beyle birlikte aleyhimde çalıştı. İttihat ve Terakki'nin muteassıp bir rüknü bulunduğunu ve kimseyi beğenmez ve kimseyle hoş geçinmez bir adam olduğunu söylerlerdi. Muhaliflerimin hayat ve harekâtını i'tikafgahımdan ara sıra tâkip ediyordum. Doktor Nazım Beyin mesleği olan tipla asla iştigal etmeyerek daima siyasiyat ile, lâkin karmakarışık siyasiyat ile, meşgul bulunduğunu bilirdim. Yalnız bir meziyetin söylüyorlar; hirs-i câhdan beri büyük, küçük hiçbir memuriyet kabul etmemekle refiklerinin arasında mütemeyyiz bir vatanperver imiş...

    Irs ü istihkâk ile taşıdığım ünvandan bile ismimi tecrit etmeye nefsinde selâhiyet gören Doktor Nâzım Beyin şahsını değil, Kadıköy vapurunun yan kamarasından hakkımda bir kere daha savurduğu bu müptezel hicviyeyi burada mevzu-u bahs edeceğim:

    Abdülhamid, bir yangin ikâ etti mi, etmedi mi? Ve Abdülhamid'in devrine tekaddüm eden üç yüz senelik edvar-1 teşettütten müdevver mevadd-ı müştaile var mıydı, yok muydu? Bunun cây-i münakaşası burası değildir, tarihtir. Doktor Nâzım Bey'le ihvân-ı içtihadının da bir gün dahil olacakları tarih...

    Ben 1324 (1908) senesinin Temmuzunda hükümeti bu mücahitlere, 1325 (1909) Nisanında da saltanatı, şevketlû biraderim hazretlerine teslim ettim. Benim zamanımda hududumuz, İşkodra'dan Basra Körfezi'ne, Karadeniz'den Sahra-yı Kebir çöllerine imtidâd ederdi. (Almanac de Gotha) nin 1908 senesinde neşrolunan nüshasiyle bu sene çıkani karşılaştırılırsa, ahlâfıma yangın değil, büyük bir ülke, otuz milyonu mütecaviz nüfus, bir ordu terketmiş olduğum anlaşılır.

    Şöyle böyle on sene oldu. Yâni müddet-i saltanatımın bir sülsü... Âsârımın üçte değil, onda birini vücuda getirdiler mi? Makam-ı hükümdariye geldiğim zaman, üç yüz milyon liraya takarrup etmiş olan düyun-u umumiyemizi, iki büyük harbin ve bir çok dahili kıyamlardaki sevkiyat-1 askeriyenin icâp ettiği masarifi tediye ettikten sonra, otuz milyona indirmeğe muvaffak olmuştum. Yâni, bir öşürüne... Nâzım Bey'le rüfekası ise, benim bıraktığım otuz milyon borcu bugüne kadar dört yüz milyona çıkardılar. Yâni on üç misline... Demek ki, haleflerim, (Makam-ı saltanatta icrâyı hükm-ü nüfuz eden yalnız biraderim olmadığı için haleflerim diyorum) yalnız mikdar-ı düyünu tezyid hususunda ibzål-i faaliyet ve ihråz-ı muvaffakiyet etmiştir.

    Ben, ne gibi şerait dahilinde ve nasıl bir zamanda cülûs ettim? Bunu hatırlatmak isterim. Bosna-Hersek kıyam etmiş; Karadağ ordumuzu sarmış ve mağlûp etmiş; Sırbistan muntazam ve tehlikeli bir kuvvetle ilân-ı harb eylemişti. Bu bâdireden o müthiş Rus muharebesi doğdu. Bu muharebeyi tevlid eden vekayi-i dahiliye ve hariciye benim zamanımda tehaddüs etmemişti. Ben, iki hal'den ve 93 günlük bir fetret-i idareden sonra padişah olmuştum. Millet rüşdünü iddia ediyordu. Umumun itimadına mazhar olan Midhat Paşa'yı derhal sadarete getirdim. Rusya'nın teklif ettiği mevadı veya Rusya ile muharebeyi kabul edip etmemeyi yine millete bırakmıştım. Bunu müzakere için mün'akid Meclis-i Umumiye de, milletin o kadar sevdiği ve itimat ettiği Midhat Paşa riyaset etti.

    Binaenaleyh, 93 muharebesiyle bunun netayicinden ben, ne şahsen, ne mevkien mes'ulüm.

    Harbin idaresine gelince: o zaman tâyin ve istihdam ettiğim kumandanlar, Osmanlı tarihinin o devrinde değil, ondan evvel ve sonraki edvarında da emsaline nâdir tesadüf olunan zevat idi. O muharebenin icap ettiği felaketten müteessir olanların imdadına yetiştim. O, muhacir dindaşları terfih ve iskân için mümkün olan şeylerin hiç biri deriğ olunmadı. İsanbul'dan Sivas'a, Halep'e kadar câbecâ mâmur muhacir köyleri vardır. Bunların bir çoğundaki cevåmi-i şerifenin masarifini, Cenab-ı Hakkın bana vedia buyurduğu ibadına bir yådigâr olmak üzere kendi kesemden verdim. (Milli Ticaret) namı altında üç beş kişiyi patlayıncaya kadar doyurmak için halkın midelerine girecek lokmalara kadar el uzatmak, böyle dar ve musibetli günlerde değil, en geniş ve åsúde zamanlarda bile hatırımdan geçmedi. Hatirimdan çıkmayan şeyler, ibadullahın mahrukatı, nafakası, edviyesi idi. Bunları, kendimi müdafaa için söylemiyorum. Çünkü yerime geçenler her hareketleriyle beni o kadar müdafaa ve tezkiye ettiler ki, din ü devletime getirdikleri felâketin hâtırası olmasaydı, kendilerine bunun için teşekkür bile ederdim. Ben tâdâd ettiğim hidemât-ı nâçizâne ile iftihar etmeye de nefsimde hak görmüyorum.

    Çünkü hepsi vazifem idi. Bugün esef ve nedâmetle görüyorum ve yaşarsam ilerde kendi kalemimle tafsilen itiraf edeceğim ki, bir çok kusurum vardır.

    Haydi, o hamiyetli Doktor Nâzım Bey'e hak vererek kendisiyle birlikte ilân edeyim ki:

    -- Bu yangını Abdülhamid biraktı!..

    Fakat o hamiyetli doktor da mert bir insan ise, ketmetmesin ki, o yangını gûya söndürmek için gelenler su yerine petrol istimâl ettiler.

    İhtiyarlık zâafı daha ziyade yazmağa mâni olacak; yoruldum. Midhat Paşa için de söyliyecek sözlerim var. Vaktim olur ve Allah da isterse bundan da yarın bahsedeceğim.»

    Abdülhamid'in bundan sonra ele aldığı ve son derece nezih bir lisan ve muhteşem bir üslûpla teşrih ettiği Midhat Paşa meselesi, İttihatçılarca şişirilip yüceltilen bu adamın olanca mahiyetini ortaya dökücü değerdedir:

    «4 Mart 1917 - Beylerbeyi... Hatırımda kaldığına göre cennetmekân pederimin son veziri Midhat Paşa'dır. Son veziri olmasa bile son vüzerasındandır. Ammim merhumun maiyetinde Avrupadan avdet ederken Midhat Paşa'nın Tuna vilâyetindeki imârat ve icraatı hepimizin nazar-ı takdirini celbetmiş ve Avrupada gördüğü mamuriyete hayran olan amcam, Tuna Vilâyetine dahil olur olmaz, Midhat Paşa'yı hayr-dualarla yâdeylemişti. Paşanın Şûra-yı Devlet riyasetine getirilmesi, mukaddime-i sadareti gibiydi.»

    Bundan sonra Abdülhamid, Sadråzam Âli Paşa'nın bu yeni rakip karşısında gönül kırıklığına uğratılmaması için Midhat Paşa'nın İstanbul'da fazla bekletilmediğini ve Ali Paşa tavsiyesiyle Bağdat'a vâli tâyin edildiğini kayd ve devam ediyor:

    «Bağdat vilâyetinin hududu o zaman pek vâşi idi. Midhat Paşa, zannederim, üç seneden fazla Bağdad'da kaldı. Hüsn-i idare ettiğini ve bazı imârât ve islâhata muvaffak olduğunu işitiyorduk. Evvelâ, gitmek istemediği bu vilâyetten Midhat Paşa'nın ayrılırken pek ziyade müteessir olduğunu da işittik. Midhat Paşa'yı Bağdad'dan kaldırmak, Âli Paşa'nın yerine Sadrazam olan Mahmut Nedim Paşa'nın hatası idi. Çünkü, rekâbetinden Âli Paşa'nın bile ihtiraz ettiği bir adam, Mahmut Nedim Paşa için tehlikeli bir muhalif olabilirdi. Nitekim öyle oldu. Midhat Paşa, tâyin edildiği Edirne Vilâyetine gitmeden, bir yolunu bularak, kendisini huzura kabul ettirmiş ve Mahmut Nedim Paşa'yı iskât ederek yerine geçmiştir.

    Midhat Paşa, iyi bir vali fakat idare-i siyasîyesi hatalı idi. O zaman padişahın ve vükelânın nazarında şüpheli olan adamlarla sık sık ihtilât eder ve bir şark padişahını değil, en meşruti hükümdarları bile şüphelere düşürecek akvâlü ahvâl, sadrazamın ağzından ve konağından intişar ederdi.

    Sultan Abdülaziz'i hâl' fikri, en evvel Hüseyin Avni Paşa'da hâsıl oldu. Sebebi de, padişahın kendisini daha evvel İsparta'ya nefyetmesi idi. Ammim merhum, vakur ve herkesi kendi gibi kerîm zannedecek kadar da hayırhåh idi. Hüseyin Avni Paşa gibi kindar bir adamı biraz sonra hem affetti, hem seraskerliğe getirdi. İşte amcam, bu hatasına kurban gitmiştir.

    Midhat Paşa, hâl' işine karışmakla idâre adamı olmaktan çıkarak, ihtilâlciler sınıfına geçti. Hükümdarın hiç biri, hâl işine karışmış bir adama itimât edemez. Velev hükûmdâr-ı mahlû' hasm-i cânı olsun... Ve dünyada hiçbir ihtilâlci görülmemiştir ki, yıkmakta gösterdiği muvaffakiyeti yapmak hususunda gösterebilmiş olsun...

    Ben cülûs ettiğim zaman, Sadrâzam, Midhat Paşa değildi. Efkâr-ı umumiyenin kendisine meyl ü teveccühü ve zamanın fevkalâde nâzik ve tehlikeli bulunması cihetiyle derhal mevki-i iktidara getirdim. Şunu temin ederimki, Midhat Paşa idareli ve tedbirli bir sadrâzam olsaydı hiç olmazsa Rus muharebesinin hitamına kadar sadarette kalırdı. Halbuki ilk günden itibaren bana âmir ve vasi kesildi. Ve muamelâtı da meşrutiyetten ziyade istibdada mütemayil idi. Midhat Paşa'yı yakından tanıyanlar, rey ve icraatında ne kadar müstebîd olduğunu ketmedemezler.»

    Abdülhamid, Midhat Paşa'nın koyu bir müstebid olduğuna dair iddiasını, Paşanın yakınlarından Ramiz Molla isimli, Temyiz Mahkemesi Birinci Reisliği etmiş bir zatın şu teşhisiyle ispat ediyor:

    -- Paşa, hürriyeti yalnız kendi nefsi için isterdi. Bunun haricinde müstebidin müstebidiydi.

    Ramiz Molla'nın bu sözü söylediği Mecliste, Midhat Pa'şa âşıklarından biri itiraz edecek gibi olunca da, ona, şu mukabelede bulunuyor:

    -- Şimdi seni gücendiren bu sözü, ben Paşanın yüzüne karşı defeat ile söyledim. Ben, şunun bunun hatırına değil, yalnız hakikate tevfik-i kelam eden bir adamım.

    Midhat Paşa, Abdülhamid'e ait aşağıdaki satırlarda, bütün ruh röntgeniyle meydandadır:

    «Midhat Paşa'nın ikinci sadâretinde Kanun-u Esasi hakkındaki Hatt-ı Hümayun, benim tarafımdan isdâr olundu. Malûm olduğu surette kıraât olunduktan sonra, akşam, Midhat Paşa'nın konağında toplanırlar; o zamanın hürriyetperver' şüarası, üdebası hep beraber, o gece meham-ı umur-u devlet yerine iyş ü işret mevzu-u iştigâl olur. Midhat Paşa, tâ gençliğinden beri bedmest olmakla meşhur idi.

    Kanun-u Esasi ilânının verdiği neşveye, küülün bahşettiği sarhoşluk da inzimam eder. Yemekten kalktığı zaman düşmemek için iki koluna girerler. Elini yıkarken, dili dolar şa dolaşa eniştesi Tosun Paşa'ya:

    -- Ee... Pasal.. Bundan sonra beni kim azledebilir. Söyle bakayım Paşal.. Ben bu sefer kaç sene sadårette kalacağım?..

    Demiş. Tosun Paşa da:

    -- Bu gidişle bir hafta bile kalamazsın!..

    Diyerek ve adeta sürükliyerek harem dairesine götürmüş. Ben, bu vak'ayı, o gece haber almıştım.

    Midhat Paşa'nın meziyyatını inkâr etmem. Faal, müstakim (halbuki hırsız) bir vâli idi. Fakat mezayogi kadar nevâkısı da vardı. Hele siyasatta icabat-ı zemaneyi Salvet ve Edhem Paşalar derecesinde müdrik değildi.

    Tuna valisi iken, Bulgarcanın Bulgar mekteplerinde tedris olunmasına teşvik ve himaye etmiş ve bunun vehametini ihtar edenlere de (Hangi lisan olursa olsun, tek okusunlar!) diye zâhirde parlak bir mucip sebeple kararında inat göstermiş olduğu malûmdur.

    Sultan Abdülaziz'in şahadeti meselesi, derecât-ı mehåkimden geçmiş bir iş idi. Ben sådır olan idam hükmünü tahfif etmekten başka bir iş yapmadım. Eğer gayritabii bir ecel ile vefat etmiş ise, benim bunda dahlim yoktur.

    Vefatından takriben on sene sonra, Avrupa'da tabolunmuş Türkçe bir risålede, suret-i katline dair birtakım tafsilât mevcut ve isimler mezkûr idi. Bu risalenin münderecatı sahih ise, vak'anın failleri arasında bana mensup kimselerin bulunmaması da gösterir ki, o meselede benim alakam yoktur.

    Filvâki Midhat Paşa'dan daima ihtiraz ettim.

    Fakat o kadar måruf bir zâtı -hattâ mahkemeden idamina hükmolunduğu bir zamanda bile- hükm-i ilâmı icra etmeyecek kadar müstehakk-ı muhafaza görmüşken, sonra niçin, ne fâide mülâhaza ederek öldürteyim?.. Düşmanı, şehitler sırasına çıkartmak benim menfaatıma mugayir olurdu.

    Haydi, aleyhimdeki bu iftirayı vâki fark ederek aynen ve tamamen kabul edelim. Size kaç halife göstereyim ki, ihtiraz veya istirkâp ettikleri zevatı bir anda infâ etmiştir. Hülefâ-yı İslâmiyenin en büyüklerinden olan halife Abbas, Mansur'a, Devaniki hânedanının velinimeti olan Ebû Müslim-i Horasani'yi idam ettirmedi mi? Harun Reşid'in, o kadar sevdiği Cafer-i Bermeki'yi idam ile kanaat etmiyerek akrabasına ettiği zulüm benim Midhat Paşa'ya olan muamelemden ehven midir? Hususiyle ben, Midhat Paşa'nın tecavüz-ü muhtemeline -ki meydan bulsaydı, bu ihtimal tahakkuk şeklini alırdı- yalnız tedabir-i ihtiyâtiyye ittihaz etmekle mukabele ediyordum. Adamlarına hiç dokunmiyarak ailesine müstevfi maaşlar tahsis etim. Yetiştirdiği vüzerâdan Abdurrahman ve Halil Rifat Paşalar gibi işe yaramiyan zevati tâ sadâret mevkiine kadar çıkardım. Ve müşir Şakir Paşa ve Raif Paşa gibi ricâli de menâsıb-ı mühimmede istihdam ettim. Fatih Sultan Mehmet'in Halil Paşa gibi, Varna muzafferiyetinin ihraz edilmesine sebep olmuş değerli bir sadrazami idam edivermesi, her halde Rumları mukavemete teşvik hiyânetini gösteren mektup efsanesine müstenit bir muamele değildir. Sokullu Mehmed Paşa'nın şehadetinde, Murad-ı Sâlis'in medhaldar olmadığı id olunabilir mi? Alemdar Mustafa Paşa vak'asında, ceddim Sultan Mahmud Hazretleri, Paşaya hayranlık gösterdi mi?

    O kadar uzaklara gidip tarihten misåller aramaya hacet yok.,, Dört sene evvel Takvim-i Vekayi'de okumuştum: Mahmut Şevket Paşa'nın katledileceği mahal ve saat, hükümetçe daha evvel haber alınmışken, koca bir sadråzam ve Harbiye Nazırı güpegündüz ve Harbiye Nezaretinin önünde bir yåveriyle birlikte parça parça ediliyor ve on yedi kurşun atılıyor da, yine bir polis, bir jandarma neferi meydana çıkmıyor. Otomobille kaçamayan bir topal olmasaydı, ihtimal ki, vak'anın failleri de memurin-i zabıta gibi meydana çıkmazdı.»

    Abdühamid, hürriyete değil, sadece onun istismarcılarına ve anarşi vasıtası haline getirilmesine düşmandır:

    «4 Mart 1917 - Beylerbeyi... Midhat Paşa meselesinde bu kadar israr edişim, bu ismin hayatıma bir leke suretinde sürülmek istenilmesindeki inad-ı umumiden cidden müteessir ve müteneffir olduğumdandır.

    Diyorlar ki, bizde Kanun-u Esasînin vâzıi, Midhat Paşa'dır. Filvâki o, öteden beri Meşrutiyetin taraftarı idi. Lâkin ismini ve bazı kitaplarda methini işitmekle hâsıl olmuş bir taraftarlık... Midhat Paşa, Meşrutiyet-i idarenin Avrupa'da temin etmiş olduğu fevåidi yalnız görmüş, fakat bu umranın diğer sâik ve sebeplerini tetkik etmemişti. Sülfato, her hastalığa, her bünyeye yaramadığı gibi, usul-i meşrutiyetin de her kavme, her istidad-1 milliye müfit olamıyacağını zannederdim. O vakit müfit olamıyacağını zennederdim; şimdi ise, muzir bulunduğuna kaniim.

    Midhat Paşa, Kanun-u Esasînin behemehal ilân olunmasını teklif ettiği zaman, hiçbir devletin kanun-u esasisini tetkik etmemiş ve bu babda esaslı bir fikir edinememişti. Rehberi, Odyan Efendi idi. Odyan Efendi ise, o zaman bile bizde en mümtaz hukukşinas değildi. Hele memleketi hiç bilmezdi. Zannederim ki, bu vukufsuzluk yüzünden Midhat Paşa ile «Taif» kalesine kadar beraber gitti.

    93 de Ziya Paşalar, Kemal Beyler, Abidin Paşalar Kanun-u Esasinin lâyihasını ihzara çalıştıkları gibi, sir kâtibim Sait Paşa ve o sırada müşir olan Mekâtib-i Harbiye Nazırı Süleyman Paşa da birer låyiha tanzim ve takdim etmiş, lerdi. Låkin bu zevatın hiç biri arasında muvafakat-i efkâr yoktu. Kemal Bey, bu hususta hem Midhat Paşa'ya, hem de kendi arkadaşlariyle Sait Paşa'ya muårız idi. Bana yirmiye yakın ariza verdi. Yıldız Sarayının Harbiye Nezaretine naklolunan evrakı arasında mahfuzdur. Bu kâğıtların kıymet-i tarihiyyeden başka değerleri olmadığından, yağma ve furuht edilmemiştir, ümidindeyim.»

    Abdülhamid, bu acı itham ve istihzadan sonra Midhat Paşa'nın mahkûmiyeti meselesine geçiyor:

    «Midhat Paşa'yı niçin muhakeme ve mahkûm ettirmiş olduğumu da, ikide birde muahezekârâne sual ediyorlar.

    Ortada mevhum değil, muayyen bir hâdise vardı ki, o da amcam merhumun kanlı irtihali idi. Sultan Abdülaziz intihar mi etti, yoksa onu şehit mi ettiler?

    Ben hâlâ bu kanaatteyim ki, amm-i azizim müntehir değil, maktuldür. Evvelâ tabib raporu o kadar elâstikidir ki, dünyanın her yerinde en büyük ulema-i tıb tarafından münakaşa edilebilir.

    Bir müntehir, iki kolunun damarlarını nasıl kesebilir? Bunu daha o zaman tabibler nazar-ı dikkate vaz'etmiş, edipler kitaplarına geçirmişti.

    Ahmet Mithat Efendi merhumun «Üss-ü İnkılâp» indaki şüpheli satırlar, Midhat Paşa'nın mahkûmiyetinden de, muhakemesinden de evvel yazılmış ve tab ve neşrolunmuştu. Hem dört sene evvel... Ahmet Mithat Efendi ise Paşa'nın düşmanı değil, yetiştirmesi, bendesi idi.

    Muhakeme, alenen icra edildi. Usul-ü muhakemât hilăfına hiçbir muamele sebketmemiştir. Şahitlerden başka, bazı mücrimlerin ikrârı da var. Cinayet ve temyiz mahkemelerinin bu kadar mühim bir meselede hakkaniyet ve adaletten inhiraf edecek kadar vicdansız ve pervasız âzası ve heyetleri bulunduğunu iddia etmek, içlerinde Midhat Paşa'nın da bir ferdi olarak bulunduğu bütün milleti tezlil eylemekdir.

    Derecat-ı mehâkimden geçmiş olan hükmü, bir de vüzerå ve ricâl-i ulemadan bir heyet-i fevkalâdeye tetkik ettirerek mütalealarını istedim. Hiç kimseyi mânen ve maddeten tazyik etmemiş olduğum da, içlerinde bazılarının gayet serbestâne beyan-ı fikr etmesiyle sabittir. Dikkat olunursa, şahsıma bile târiz edenler oldu. Böyle olmakla beraber toplanan reyler, mahkûmlar lehinde bir ekseriyet temin edememişti. Ben bu hususta mahkemelerden de, eâzım-i ricâl-i devletten müteşekkil heyet-i fevkalâdeden de munsif kalarak mahkûmların hayatına merhamet ettim. Hükm-ü idam, hiç biri hakkında icra edilmedi.»

    Abdülhamid daha sonra, Abdülâziz'in öldürülmüş olduğuna dair aklî bir delil gösteriyor ve Hüseyin Avni Paşa'nın, Abdülaziz'i öldürmekten başka çaresi olmadığını, zira bir gün halk tarafından aranacak ve tekrar tahta çıkarılacak olurs kendisi için felâket olacağını ve bu ihtimali Serasker Paşa'nın gayet iyi hesaplamış bulunması gerektiğini kaydediyor.

    «Hüseyin Avni, kindar olduğu kadar da ihtiyatkâr idi. Sultan Aziz intihar etmek değil, yaşamak ve kendisinin aranacağı bir günü görmek isterdi.

    Topkapı'dan Sultan Murad'a gönderdiği suzişli tezkere de bunu ispat eder. Hiçbir hükûmdar-i mahlû' yoktur ki, halkın kendisini nâdimâne aramakta olduğunu görüp işitmeden ölmeyi arzu etsin.

    Sultan Murad'ın hastalığı daha ilk gün, biat merasimi esnasında his ve müşâhede olundu. Sultan Aziz, gâfil avlanmıştı ve taraftarı pek çoktu. Az müddet zarfında lehine büyük bir aksülâmel hâsıl olacağını kurnaz Serasker anladı ve çaresini hâl'de gördü. Tehlikeyi ne suretle olursa olsun izâle etmek onun için vâcip idi.»

    Midhat Paşa boğduruldu mu, eceliyle mi öldü?

    Abdülhamid cevap versin:

    «Midhat ve Mahmut Paşaların bir gece, isimleri mazbut zabitlerle efråd-1 askeriyye tarafından Taif Kalesi'ndeki mahpeslerinde boğulmuş olduğunu iddia ediyorlar. Doğru olsa bile, benim bunda medhalim değil, hattâ rizâm da yoktur. Hatırıma gelen bir vak’ayı burada olduğu gibi naklederek tarihi ve tarihle birlikte müddeiyyat-i våkiami tenvir ve teyit etmek isterim.

    Mahkûmlar Taif'e gönderildiği zaman, Emir-i Mekke, Şerif Abdülmuttalip idi. Ve Şerif'in erkân-ı hal'e ve bilhassa, Midhat ve Mahmut Paşalara husûmet-i aleniyyesi vardı. Ayaklarına zincir vurdurduğunu işitmiş ve sû-i muameleden tevakki etmesini hemen emretmiştim.

    Şerif Abdülmuttalip, malûm olduğu vechile, Hicaz vålisi ve Kumandanı Osman Paşa tarafından tevkif olunarak emåretten azledildi. Şerif, o zaman bana yazdığı bir arizada Midhat ve Mahmut Paşaları Mısır'a kaçırmak için bâzi ecanip tarafından teşebbüs våki ve kendisinin bu teşebbüse vâkıf ve mâni olduğunu, muamelenin bundan münbai bulunduğunu söylüyordu. Şerif Abdülmuttalib'in hiçbir hal ü kaline itimât etmezdim. Bununla beraber iddiası, nazar-l dikkate alınmıyacak kadar ehemmiyetsiz değildi. Bu paşalar, firâr ederlerse muhafızlarını şahsen mesul tutacağımı ve hiçbir özür ve bahâne kabul etmiyeceğimi Osman Paşa'ya ihtar ettim. İrâdemi tebliğ eden, o zamanki başkâtibim Riza Paşa idi. Rıza Paşa, özü ve sözü doğru bir adam olduğundan bu münasebetle mahkûmlar hakkında fazla tazyik ve eziyet gösterilmemesinin de ihtar olunmasını hasb-elinsaniye istizân etti. Takdir ile tasvip ettim. Sarayın evrakı arasında müsveddesi hâlâ mevcut olsa gerek... Şimdi düşünüyorum:

    İhtimal ki, muhafızlar, başlarından korkarak böyle bir emr-i våki ihdås etmeyi kendi menfaat ve selâmetlerine muvafık görmüşlerdir. Mamafih, bana gelen raporlarda her ikisinin de ecel-i mev'ud ile öldükleri bildiriliyordu.»

    Abdülhamid, Midhat Paşa davasından sonra Şarki Rumeli meselesine el atıyor:

    «5 Mart 1917 - Beylerbeyi... Şarki Rumeli meselesinde benim zaaf göstermiş olduğumu pek çok iddia ettiler. Zaaf göstermek, mevcut kuvvetten istifade etmemek demektir. Hangi kuvvet mevcut idi de, Şarki Rumeli'deki hakk-ı hâkimiyeti müdafaa emrinde istimâl edilmedi?.. Bunu düşünen ve söyleyen bir insaf sahibini bu güne kadar işitmedim.

    Bulgar Prensi (Battenberg) Filibe'ye müstevli olduktan sonra vak'adan bizim hükümetimiz haberdar olabildi. O da, Rus sefirine gelen bir telgrafnâmeden telgraf Nâzırı İzzet Efendi'nin beni haberdar etmesiyle mümkün olabilmişti. Sadrazam Sait Paşa idi. Terk-i taht ettikten sonra okuduğum bazı beyânat ve muharrerâtında Sait Paşa'nın vekâyii kendi lehine tahrif etmiş olduğunu hayretle ve teessüfle gördüm.

    Sait Paşa, Bulgarların tecavüz edeceklerinden daha evvel haberdar olamadığı gibi, vak’a İstanbul'a aksettikten sonra da bir müddet tereddüt ederek, müzakere esnasında Şûra-yı Devlet Reisi Âkif Paşa'nın beyanatı üzerine kâni olmuştu. O vakit bu mesele için Filibe'ye asker sevkolunmakta hem müşkilât, hem tehlike vardı. 93 Seferinin târümar ettiği ordu henüz toplanamamıştı. Hazine tamtakırdı. Askerin levâzımı ve memurların maaşâtı bile güç tedarik olunuyordu. Vilâyetler vardı ki, jandarmaları yirmi aydan, otuz aydan beri maş alamıyorlardı. Böyle bir zamanda, sırf bir namdan ibâret kalmış olan bir hakk-ı hâkimiyet ve karanlık bir harbe girişmeği ben tehlikeli gördüm.

    Gûya sarayı muhafazaya memur olan ikinci fırkadan birkaç tabur ayırmamak için benim bu meselede azimsizlik gösterdiğimi söylediler. İkinci Fırkanın birkaç taburu gidip gitmemiş, bundan netice üzerinde ne tesir vâki olabilirdi?

    Cism-i devleti şedid sarsıntılardan vikâye için arasıra fedakârlıklar lâzımdı. Şark ve Garbin aleyhimize yürüdüğü bir sırada ben her tarafa meydan okuyamazdım.

    Eğer Bulgarların Filibe'ye duhulü üzerine sellemehüsselâm meydana atılsaydım, Bulgarlarla Sırplar muharip değil, müttefik olurlar ve yalnız Şarki Rumeli meselesini değil, Makedonya maddesini de beraber hallederlerdi.»

    Bu son derece dirayetli fikirlerden sonra, Ulu Håkan, kıl üzerinde tuttuğu İmparatorluğun selâmeti endişesiyle, kötü ihtimallere şunları da ilâve ediyor:

    «Bulgarların Şarkî Rumeli'ye tecavüzü üzerine Balkan muvazenesine halel geldiğini iddia ile Alasonya hududunda tahşidata kıyam eden Yunan dahi Yanya havalisine hulûl eder ve adalara ait metalibini kabul ettirmek için onlarla birleşirdi. İskodra'ya inmek en büyük emeli olan Karadağ'ı da bu fırsattan istifade etmekten hiçbir kuvvet menedemezdi.»
    Necip Fazıl Kısakürek
    Sayfa 590 - sh:590-605 DOKUZUNCU FASIL SON YILLARI
  • SABAHATTİN ALİ ÖLÜM YILDÖNÜMÜ
    Türk yazar ve şair
    Sabahattin Ali (d. 25 Şubat 1907, Eğridere - ö. 2 Nisan 1948, Kırklareli), Türk yazar ve şair. Edebî kişiliğini toplumcu gerçekçi bir düzleme oturtarak yaşamındaki deneyimlerini okuyucusuna yansıttı ve kendisinden sonraki Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatını etkileyen bir figür hâline geldi. Daha çok öykü türünde eserler verse de romanlarıyla ön plana çıktı; romanlarında uzun tasvirlerle ele aldığı sevgi ve aşk temasını, zaman zaman siyasi tartışmalarına gönderme yapan anlatılarla zaman zaman da toplumsal aksaklıklara yönelttiği eleştirilerle destekledi. Kuyucaklı Yusuf (1937), İçimizdeki Şeytan (1940) ve Kürk Mantolu Madonna (1943) romanları Türkiye'deki edebiyat çevrelerinin takdirini toplayarak hem 20. yüzyılda hem 21. yüzyılda etkisini sürdürdü.
    Sabahattin Ali
    Doğum
    25 Şubat 1907
    Eğridere, Gümülcine, Osmanlı İmparatorluğu
    Ölüm
    2 Nisan 1948 (41 yaşında)
    Kırklareli, Türkiye
    Meslek
    Yazar · şair · öğretmen · tercüman
    Dönem
    Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatı
    Edebî akım
    Toplumcu gerçekçilik · realizm
    Önemli eserler
    Kuyucaklı Yusuf (1937)
    İçimizdeki Şeytan (1940)
    Kürk Mantolu Madonna (1943)
    Evlilik
    Aliye Ali
    (e. 1935; ö. 1948)
    Çocuklar
    Filiz Ali
    Eğridere'de doğan Sabahattin Ali, ilk hikâye ve şiir denemelerine Balıkesir'de başladıktan sonra İstanbul'daki edebiyat öğretmeni Ali Canip Yöntem'in desteğiyle ilk kez Akbaba ve Çağlayan dergilerinde şiirlerini yayımladı. Anadolu'da kısa süre öğretmenlik yaptıktan sonra Türk devleti tarafından dil eğitimi için Almanya'ya gönderildi. Türkiye'ye döndüğünde Almanca öğretmeni olarak göreve başlasa da önce komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla bir süre tutuklandı, ardından ise Türk devlet yöneticilerini eleştirdiği iddiasıyla tekrar tutuklandı. Bu dönemde memurluktan ihraç edildi ancak Atatürk hakkında yazdığı bir şiirden dolayı yeniden devlet kurumlarında görevlendirildi. Ayrıca kendisine yüklenen sosyalist algısını kırmak için de Esirler adlı bir oyun kaleme aldı.
    Hayatının son yıllarında Türk milliyetçileriyle yaşadığı tartışmalarla da öne çıktı, özellikle Türkçü-Turancı yazar Nihal Atsız ile yaşadığı gerilim giderek artarak Irkçılık-Turancılık Davasının bir parçası oldu. Bu dönemde Aziz Nesin'le beraber çıkardığı Markopaşa dergisinde siyasileri eleştirmesi yüzünden çeşitli davalarla uğraşmak zorunda kaldı. Hakkındaki davaların aleyhinde seyrettiği bir dönemde Türkiye'den ayrılmak istedi ve Bulgaristan sınırını geçmek isterken kendisine kaçma girişiminde rehberlik eden Ali Ertekin tarafından milliyetçi gerekçelerle öldürüldü.
    Ailesi
    Sabahattin Ali, Trabzon kökenli bir aileye mensuptur. Büyükbabası Bahriye Alay Emini Oflu Salih Efendi'dir.Sabahattin Ali'nin Mehpare Taşduman’a yazdığı 24 Ağustos 1928 tarihli mektupta geçen "Babam İstanbul'un eski ve asil bir ailesinin çocuğu idi." cümlesi, büyükbabasının çok daha evvelden, gençken veya çocukken Trabzon’dan İstanbul'a gelip yerleşmiş olmasından kaynaklanır.Bazı kaynaklar ise hatalı bir şekilde, Sabahattin Ali'nin büyükbabasının Yüzbaşı Mehmet Ali Bey olduğunu yazmaktadır.Oysa, İçimizdeki Şeytanlar adlı eserinde Nihal Atsız, tereddütsüz bir şekilde, Sabahattin Ali'nin kendisine Oflu bir babanın çocuğu olduğunu söylediğini belirtmektedir.Eşi Aliye Ali de, Ramazan Korkmaz'ın kendisiyle yaptığı özel bir görüşmede, eşinin ailesinin Karadeniz kökenli olduğunu, büyükbabasının oradan İstanbul'a gelip yerleştiğini doğrulamıştır
    Yazarın babası Ali Selahattin Bey (1876-1926) Eğridere'de zabit olarak çalışırken kendisinden on altı yaş küçük olan Hüsniye Hanım'la tanıştı ve evlendi.Bu evlilikten Sabahattin (1907) ve Fikret (1911) adında iki çocuğu oldu. Ali Selahattin Bey I. Dünya Savaşı yıllarında "Divan-ı Harb Orfi Reisi" olarak Çanakkale'ye çağrıldı ve eşi ile çocuklarını alarak Çanakkale'ye gidip dört yıl kadar bir süre orada kaldı. Sabahattin Ali burada geçirdiği yıllardan zaman zaman mektup ve yazılarında bahsetti.Ali Selahattin Bey biriktirdiği para ile İzmir'e gelerek tiyatro veya gazino işleriyle uğraşmak istemekteydi. Belirli bir süre yolunda giden işleri, İzmir'in İşgali ile sekteye uğradı. Daha sonra ise ailecek Edremit'e göç ederek Hüsniye Hanım'ın babasının yanına gittiler. 1920'ye gelindiğinde aileye Saniye Süheyla (Conkman) adında bir kız çocuğu katıldı.Süheyla aile içinde "Süha" olarak çağrılırdı.
    Hayatı
    İlk yılları
    Sabahattin Ali 25 Şubat 1907 tarihinde Edirne Vilayeti'nin Gümülcine Sancağı'na bağlı Eğridere'de doğdu.Babası Ali Selahattin Bey, dönemin entelektüel kesiminden olan Tevfik Fikret ve Prens Sabahaddin'le olan dostluğundan dolayı çocuklarına bu kişilerin isimlerini vermeyi düşünmekteydi ve bu doğrultuda ilk oğluna Sabahattin, ikincisine ise Fikret ismini verdi.Sabahattin Ali yedi yaşına geldiğinde İstanbul'da Üsküdar'ın Doğancılar mahallesinde Füyûzâtı Osmâniye Mektebi'ne başladı. Aynı dönemde Ali Selahattin Bey'in Çanakkale'ye tayini çıktı ve ailecek oraya taşındılar. İlköğrenimine Çanakkale İptidai Mektebi'nde devam ederken seferberlik ilan edildi ve okul öğretmensiz kalınca kapandı. Daha sonraları Ali Selahattin Bey'in de çabalarıyla okul tekrar açıldı.
    Sabahattin Ali'nin annesi on altı yaşında evlendi ve ruhsal sorunlarından ötürü defalarca intihara kalkıştı.Yazarın Edremit'ten çocukluk arkadaşı olan Ali Demirel, anne Hüsniye Hanım'ın çok sinirli bir insan olduğunu ve diğer oğlu olan Fikret'e daha fazla yakınlık gösterdiğini söyledi.Ayrıca bir hatırasında Edremit'teki İptidai Mektebi'nde okurken (1918-1921) yazarın dış çevreye kapalı bir görünüm verdiğini belirterek o günlerde Sabahattin Ali'nin arkadaş ortamlarında oynanan oyunlara katılmadığını, kendi hâlinde takılmayı tercih ettiğini, ya eve gidip kitap okuduğunu ya da resim çizdiğini söyledBuna karşın Sabahattin Ali, Ünsal Akpak'a göre Edremit İptadi Mektebinde sınıfının başarılı öğrencilerinden biri oldu; Gümülcine'den babasının arkadaşı Mehmet Şah Bey'in özel ilgisi ile okumaya daha fazla özendi ve kesintilere rağmen başarılı bir öğrencilik dönemi geçirdi.
    Yazar 1921 yılında Edremit İptidai Mektebini bitirdikten sonra İstanbul'daki büyük dayısının yanına gitti ve burada bir yıl kaldı. Ardından Balıkesir'e dönerek 1922-1923 ders yılının başında Balıkesir Muallim Mektebine kaydoldu.Burada şiir ve hikâye deneyimlerini geliştirmeye başlayarak okulun ikinci yılında gazete ve dergilere yazılar gönderdi.Ayrıca arkadaşlarıyla birlikte bir okul gazetesi çıkardı. Bu okulda geçirdiği süre içerisinde günlük tutmaya başladı, tiyatro ve sinemaya daha fazla gitti ve bunların sonucunda sanata olan ilgisi arttı. Sanata ve serbest bir yaşama daha fazla özenen Sabahattin Ali, okulun disiplinli ortamından sıkılıp fırsat buldukça kaçarak sinema ve tiyatroya gitmeye başladı. Bunun farkına varan okul müdürü ise kendisini ailesinin yanına göndermekle tehdit etti.Sonrasında Sabahattin Ali intihar etmeye kalkıştı. Kendisinin blöf olarak nitelendirdiği bu intihar girişimi, arkadaşı ve öğretmenleri sayesinde engellendi.Ardından okul müdürünün de desteğiyle İstanbul'a naklini aldırdı.Bu dönemlerde edebiyat öğretmeni olan Ali Canip Yöntem'in desteğiyle, Çağlayan ve Akbaba gibi dergilere şiir ve hikâyeler gönderdi. Belirli bir süre düzenli bir hayat sürdürürken annesinin sağlık sorunları arttı. 21 Ağustos 1927 tarihinde öğretmenlik diplomasını aldı.
    Öğretmenliğinin ilk yılları
    Sabahattin Ali öğretmenlik diplomasını aldıktan sonra Ankara'da bir hastanede baştabip yardımcısı olarak görevini sürdüren dayısı Rıfat Ali Ertüzün'ün yanına gitti. Dayısının Yozgat Devlet Hastanesinde başhekimlik görevi için tayini çıkınca, yeğenini yanına almak isteyen Ertüzün, dönemin mebuslarından Cevat Dursunoğlu ile görüştü ve yeğeninin Yozgat Merkez Cumhuriyet İlkokulu'na öğretmen olarak atanmasını sağladı.Sonrasında ailecek Yozgat'a gittiler. Burada yazarın çevresi, dayısının da etkisiyle gelişti. Fakat burada kendi söylemiyle yazdığı şiirleri ve hikâyeleri okuyacak, kendisini anlayacak kişiler bulmakta zorlanmaktaydı. Buradaki durumunu İstanbul'daki yakın arkadaşı olan Nahit Hanım'a yazdığı 24 Kasım 1927 tarihli mektupta sitemli bir şekilde anlatmaktaydı ve yalnızlığından şikâyet etmekteydi.Nahit Hanım, öğretmenlik stajında tanıştığı Sabahattin Ali'nin sevdiği kişilerden biridir. Önce dostluk havasında yürüyen arkadaşlıkları zamanla tek taraflı bir aşka dönüştü. Yozgat'ta yazdığı şiirlerin ana temasında Nahit Hanım'a duyduğu sevgi vardır. Servet-i Fünûn dergisinin 2 Şubat 1928 tarihli sayısında yayınlanan Bir Macera adlı şiiri Nahit Hanım'a ithaf edilmiştir. Yazar, karşılık görmeyen aşkını "Ne Kazandık" (1927), "Kalbimde Aşkınız" (1927), "Ebedi" (1928), "Yat ve Uyu" (1928), "Bütün İnsanlara" (1928), "Firar" (1928) ve "Kudurmak" (1928) adlı şiirlerinde işledi.
    Almanya'ya gidişi ve dönüşü
    Yazar, Yozgat'ta geçirdiği bir yıllık süreden sonra İstanbul'a dönmek istedi. Dayısı Rıfat Ali Ertüzün de Ankara'da özel bir hastane açarak oradan ayrıldı. İstanbul'a tatile giderken Ankara Mili Eğitim Bakanlığından tanıdığı kişilere uğradı ve onlara şaka ile karışık bir şekilde Yozgat'tan ayrılmak istediğini ve geri dönmesi halinde alacaklılarının kendisini öldürme ihtimalinden bahsetti. Yetkililer ise kendisinin genç bir öğretmen olmasına dikkat çekerek onu Avrupa'ya gitmeye teşvik ettiler.Nitekim, yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti tarafından 1928 yılı Kasım ayında Almanya'ya eğitim amacıyla gönderildi.
    Sabahattin Ali, on beş gün Berlin'de kaldıktan sonra Potsdam'a yerleşti. İlk olarak dil öğrenmek için yaşlı bir kadının evine pansiyoner olarak girdi. Daha sonra Almancasını güçlendirmek için özel bir kurum olan Deutsches Institut Auslander'ın kurslarına başladı. Ayrıca I. Dünya Savaşı'nda Türkiye'de bulunan ve biraz Türkçe bilen eski bir subaydan dersler aldı. Yazar burada Almanya'ya giden ekipten olan Melahat Togar'la da görüşmekteydi.Melahat Togar "Arkadaşım Sabahattin Ali" yazısında yazarın Almancayı tam öğrenmeden Almanca üzerinden Rus yazarlarını okuduğunu belirtti.Sabahattin Ali bu yönü sayesinde İvan Turgenyev, Maksim Gorki, Edgar Allan Poe, Guy de Maupassant, Heinrich von Kleist, ETA Hofmann ve Thomas Mann gibi isimleri tanıdı ve onların eserlerinden ilham aldı.
    Potsdam'da kaldığı süre içerisinde İstanbul'u ve karşılıksız kalan aşkını özlemekteydi. 1 Ocak 1929 tarihinde Nahit Hanım'a yılbaşı hediyesi olarak yazdığı şiirleri gönderdiyse de cevap alamadı. Postdam'daki dil kurusunu bitirdikten sonra Berlin'de yatılı bir okula yerleşti. Almanya'ya altı veya yedi yıl kalmak için gönderildiğini düşündüyse de aslında bu süre dört yıl olarak planlanmıştı. Buna karşın yazar ikinci yılını tamamlayamadan Türkiye'ye geri döndü. Geri dönüşü hakkında farklı iddialar mevcuttur. Bu iddialar Sabahattin Ali'nin Nihal Atsız'a anlattığına göre; "Bu parazit Türkleri buradan atmalı!" diyen Alman öğrenciyi dövmüş olduğu veya Alman öğrencilere komünizm propagandası yaptığı şeklindedir.İkinci iddia yazarın Almanya dönüşü Nihal Atsız'la görüşmesi, Türk Ocakları'nı ziyaret etmesi ve Atsız Mecmua'da hikâye ve şiirler yayımlatmış olmasından dolayı zayıf bir ihtimal dahilindedir. Ayrıca yazarın bazı yorumlarında Almanları sevmediği ve onları domuz değerinde gördüğü ifade edilmektedir.
    Öğretmenlik hayatı ve soruşturmalar
    Sabahattin Ali'nin Almanya'dan dönüşü 1930 yılının Mart ayı ortalarına denk gelmektedir. Döndükten sonra İstanbul Yüksek Muallim Mektebi'nde yatılı okumakta olan Nihal Atsız, Pertev Naili Boratav, Orhan Şaik Gökyay, Nihad Sâmi Banarlı gibi arkadaşlarının yanında kaldı. Daha sonra bu okulun müdürünün de yardımıyla Bursa'nın Orhaneli ilçesine ilkokul öğretmeni olarak atandı. Aynı yılın Eylül ayında ise Gazi Terbiye Enstitüsü'nde açılan Almanca yeterlilik sınavına girdi, ardından da Aydın Ortaokulu'na Almanca öğretmeni olarak atandı.Burada komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla hakkında soruşturma açıldı. 1931'in Mayıs ayında mahkeme için İstanbul'a sevk edildi,iki gün sonra mahkeme tutuksuz yargılanmasına karar verdi.Daha sonra soruşturmalar derinleştirildi ve kendisinin tutuklu yargılanmasına karar verildi. 9 Eylül 1931 tarihine kadar Aydın Hapishanesi'nde tutuklu kaldı. Serbest kaldıktan yirmi bir gün sonra ise Konya Ortaokulu'na Almanca öğretmeni olarak atandı.
    Sabahattin Ali, Yozgat'ta iken Nahit Hanım'a, Almanya'da iken Frolayn Puder'e,Aydın'da iken bir miralayın kızına ve Konya'da ise Melahat Muhtar adlı öğrencisi ile Muhsine adındaki bir şarkıcıya ilgi duydu. Melahat Muhtar'a duyduğu ilgi karşılık buldu,ona atfen "Çocuklar Gibi" adlı şiiri yazdı. Bu şiirde eski aşklarını birkaç günlük düşkünlükler şeklinde yorumladı. Bu sevgisinden Pertev Naili Boratav'a yazdığı mektuplarda bahsetti.Fakat yazarın bu ilgisi ilerleyen dönemlerde tutuklanması ile yarım kaldı. Bir toplantıda okuduğu şiir ile Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü gibi Türk devlet yöneticilerini yerdiği iddiasıyla 22 Aralık 1932 tarihinde tekrar tutuklandı.Tutuklanmasına sebebiyet veren şiiri "Hey anavatanından ayrılmayanlar" şeklinde başlamaktaydı.Bu şiiriyle Atatürk'ü tahkir ettiği iddiasıyla Konya Asliye Ceza Mahkemesi tarafından bir yıllık cezaya çarptırıldı. Fakat daha sonra davaya temyizde iki ay daha eklendi ve ceza on dört aya çıkarıldı.Sabahattin Ali Konya Cezaevi'nden yakın arkadaşı Ayşe Sıtkı'ya gönderdiği bir mektubunda bu olaylardan şöyle bahsetti:
    « Benim mesele, senin zannettiğin gibi fiyakalı bir zamanımda ağzımdan kaçırdığım sözlerin neticesi değildir. Aramın açıldığı bir iki namuzsuz başıma bu işi getirdi. Geçen sene Mayıs'ında falanca yerde Gazi'yi ima ve telmihen tahkiri tazammün eden bir şiiri falan yerde okudu, dediler. Adli safahat lehimde olduğu halde, müdde-i umumi yaranmak için mahkûmiyetimi talep etti, hakim de korktuğu için mahkûm etti. Temyiz, cezayı aleyhimde nakseti, cezama iki ay daha ilave edildi. Şimdi 14 aya mahkûmum ve aşağı yukarı üç ayını yattım. 11 ayım kaldı demektir.»
    Sinop Cezaevi'ndeki Sabahattin Ali bölümü
    14 Nisan 1933'te Konya cezaevinden Atatürk'e suçsuz olduğunu ifade eden bir mektup yazdı.
    29 Nisan 1933 tarihinde memurluktan kaydı silindi. Daha sonra Konya'dan Sinop Cezaevi'ne gönderildi. Koğuştan bazı arkadaşları yazarın cezaevinde geceleri sürekli okuduğunu, gündüzleri ise bir sandık üzerinde yazı yazdığını söyledi.[49] Yaşamındaki değişimleri eserlerine yansıtan yazar, bu cezaevinde edindiği tecrübe ve gözlemlerini de "Bir Şaka", "Kanal", "Kazlar", "Bir Firar", "Katil Osman" ve "Çaydanlık" adlı hikâyelerinde kullandı. On ay yedi gün süren tutukluluğunun ardından Cumhuriyet'in 10. kuruluş yıl dönümü sebebiyle çıkan genel aftan yararlanarak serbest kaldı.
    Yeniden atanması
    “ Benim Aşkım
    Bir kalemin ucundan hislerimiz akınca
    Bir ince yol onları sıkıyor, daraltıyor;
    Beni anlayamazsan gözlerime bakınca
    Göğsümü parçala bak kalbim nasıl atıyor.
    Daha pek doymamışken yaşamın tadına
    Gönül bağlanmaz oldu ne kıza, ne kadına
    Gönlüm yüz sürmek ister yalnız senin katına
    Senden başka her şeyi bir mangıra satıyor.
    Sensin, kalbim değildir, böyle göğsüme vuran,
    Sensin Ülkü adıyla beynimde dimdik duran
    Sensin çeyrek asırlık günlerimi dolduran;
    Seni çıkarsam, ömrüm başlamadan bitiyor.
    Hem bunları ne çıkar anlatsam bir dizeye?
    Hisler kambur oluyor dökülünce yazıya
    Kısacası gönlümü verdim Ulu Gazi’ye
    Göğsümde şimdi yalnız onun aşkı yatıyor ”
    Sabahattin Ali, tutukluluğu bittikten sonra İstanbul'daki yakınlarını ziyaret etti, ardından da yeniden göreve atanabilmek için Ankara'ya gitti. Burada dönemin Orta Öğretim Genel Müdürü Reşat Şemseddin Sirer ve Müsteşar Vekili Rıdvan Nafiz Edgüer'e danıştı.Tutuklu kalma gerekçesi Atatürk'ü tahkir etmek olduğu için bu kişiler sorumluluk almaktan kaçındı. Ancak Reşat Şemseddin Sirer bu durumdan Hasan Âli Yücel'e bahsetti. Yücel ise yazarın durumunu yakın arkadaşı olan maarif vekili Hikmet Bayur'a bildirdi.Yazar bir mektubunda Hikmet Bayur'la olan görüşmesinde "ikinci bir şiir yazmamı mı istiyorsunuz" şeklinde bir cümle kurduğunu yazdı. Hikmet Bayur ise Müdürler Encümeni tarafından verilecek karara uyacağını söyledi. Kurul toplantısında Sabahattin Ali'nin öğretmenlik dışında başka bir göreve atanması kararlaştırıldı. Fakat Maarif Vekili eski düşüncelerini değiştirmediği sürece yeniden atanmasını doğru bulmayarak kurul kararını reddetti. Sabahattin Ali yeniden atanmak için uğraştığı süre içerisinde dayısı Rıfat Ali Ertüzün'ün evinde kaldı ve küçük tercümeler yaptı.1934 yılında ise kendisinden Atatürk hakkında bir kaside yazılması istendi. Kendisi de bu istek doğrultusunda Varlık dergisinin 15 Ocak 1934 tarihli 13. sayısında "Benim Aşkım" adında bir şiir yazdı.Fakat bu şiirinden sonra da göreve atanabilmek için bir süre daha bekletildi. Ardından Maarif Vekili ile görüşen yazar, kendisine atfedilen edilen komünist sıfatının doğru olmadığını ispat edebilmek için yazılar yazdığını ve Esirler adlı oyununun halkevleri tarafından sahneye konacağını söyledi. Göreve atanabilmek için beklerken arkadaşı Ayşe Hanım'a yazdığı mektubun sonuna bir not bırakarak kendisine evlenme teklifi etti. Ayşe Hanım ise 22 Şubat 1934 tarihli mektubunda Sabahattin Ali'nin bu teklifini şaka olarak niteleyerek geri çevirdi.Yazar sonrasında ise Atatürk'ten izin alınarak önce geçici olarak Orta Tedrisat Şube Müdürlüğüne (Mayıs 1934), ardından da asli olarak Milli Talim ve Terbiye'ye atandı.
    Aliye Hanım'la evlenmesi
    Sabahattin Ali'nin eski sevdiklerinden Nahit Hanım evlenmişti; arkadaşı Ayşe Hanım da evlilik teklifine red cevabı vermişti. Aliye Hanım'la ise 1932 yazında İstanbul'da eczacı Salih Başotaç'ın evinde tanıştı.Kendisiyle yaptığı evlilikte Başotaç ailesinin etkisi büyük oldu. Aliye Hanım'ın ailesi Sabahattin Ali'nin poliste sicil kaydının bulunduğunu gerekçe göstererek evliliğe mesafeli yaklaştı. Fakat sonradan Aliye Hanım'ın da isteği ile evliliğe izin verdiler. İkilinin nikâhları 16 Mayıs 1935 tarihinde Kadıköy Evlendirme Dairesi'nde kıyıldı. Sabahattin Ali ve eşi nikâhtan sonra Ankara'ya gittiler ve buradaki düğünün ardından Ulus'ta bir apartman dairesine yerleştiler. Sabahattin Ali ilerleyen dönemlerde "mümeyyizlik" görevinden başka bir göreve atandı, ayrıca bir ortaokulda Almanca dersleri verdi. Bu dönemlerde maddi açıdan rahatlayan yazar, Varlık'ta "Kağnı", "Arap Hayri", "Pazarcı" adlı hikâyelerini yayınladı, Knut Hamsun, Liam O'Flaherty ve Panteleymon Romanov'tan tercümeler yaptı; Ayda Bir adlı dergide ise "Kamyon", "Bir Şaka", "Apartman", "Arabalar Beş Kuruşa" ve "Düşman" adlı öykülerini yayınladı.
    Soyadı düzenlemesi
    Sabahattin Ali'nin ailesi Soyadı Kanunu sonrasında "Şenyuva" soyadını aldı. Fakat yazar babasının ön adı olan "Ali"yi kullanmak istedi. Ayrıca çeşitli gazete ve dergilerde yayımlanan şiir ve hikâyelerinde "Sabahattin Ali" imzasını kullandı. Yazar soyadını bu yönde değiştirebilmek için nüfus müdürlüğe gitti fakat "Ali" ismini soyadı olarak kullanmasına izin verilmedi. Kendisi de buna karşılık olarak "O halde 'Alı' olsun." şeklinde beyanat bildirdi (1936).Ramazan Korkmaz çeşitli sıkıntılar yaşamış ailenin "Şenyuva" soyadını almasına yazarın tahammül edemediğini belirterek "Ali" tercihinin babasına duyduğu sevgiden olduğunu belirtti. Aliye Ali ise "Alı" soyadını "Ali" tercihi için bilinçli bir gerekçe olduğunu söyledi.
    Askerlik sonrası yaşamı
    Yazar, askerliğinin bitiminde Ankara'daki Musiki Muallim Mektebi'ne Türkçe öğretmeni olarak atanmıştır.
    Yazar otuz yaşına gelince İstanbul Eski Harbiye'de askerliğe başladı ve 2 ay er, 6 ay da yedek subay öğrencisi olarak eğitim gördü. Eşi Aliye Ali'yi de askerlik süresince bulunduğu şehirlere götürdü. İstanbul'da askerlik yaptığı dönemde kızları Filiz Ali (1937-) doğdu. Askerlik bitiminde ise Musiki Muallim Mektebi'ne Türkçe öğretmeni olarak atandı ve Ankara'ya yerleşti.Ankara'da geçirdiği dönemlerde Sabahattin Eyüboğlu, Azra Erhat, Mediha (Berkes) Esenel ve Niyazi Ağırnaslı gibi isimlerle yakın ilişkiler kurdu. İlerleyen dönemlerde Devlet Konservatuvarı'na atanarak Carl Ebert'in asistanlığını yaptı.Çevresindeki hareketliliğin azalması sonrasında edebi çalışmaları yoğunlaştı ve İçimizdeki Şeytan adlı eserini (1939) yazdı. Bu roman yayımlandıktan sonra siyasi tartışma konusu haline geldi. Nihal Atsız bu romana karşılık olarak Sabahattin Ali'nin hayatı hakkında çeşitli bilgiler de içeren İçimizdeki Şeytanlar adlı eserini yayınladı.II. Dünya Savaşı öncesinde çıkarılan seferberlik sonrasında tekrar askere alındı ve dört ay İstanbul'da askerlik yaptı. İkinci kez askere alındığı bu dönemde Kürk Mantolu Madonna'yı yazdı ve Hakikat gazetesinde tefrika ettirdi (18 Aralık 1940-8 Şubat 1941). Ankara'daki çevresi genişleyen yazar, dönemin siyasileriyle de yakın ilişkiler kurdu. Aliye Ali, eşinin Şükrü Saracoğlu ile siyasi düşünceleri farklı olmasına rağmen iyi anlaştığını ve bazen de ailecek görüştüklerini belirtti.
    Yaşamına yönelik eleştiriler
    Sabahatin Ali 1940-1943 yılları arasında Adelbert von Chamisso, Ludwig Tieck, Heinrich von Kleist ve Friedrich Hebbel gibi isimlerden çeviriler yaptı. Yine bu dönemlerde çeşitli dergilere yazılar gönderen yazar, ayrıca Millî Eğitim Bakanlığı'na bağlı Türk Dil Kurumu ve Tercüme Odası gibi yerlerde görev yaptı. Ekonomik anlamda rahatlaması, çevresi tarafından lüks bir yaşam sürmesi ve savunduğu fikirlere aykırı olması gibi düşünceler doğrultusunda eleştirildi. Samet Ağaoğlu yazarın ölümünden sonra "Böylece hiçbir zaman gerçek bir komünist olamadı. (...) Hikayelerinin aksine realitede burjuva manzarası gösteriyordu." ifadelerini kullandı.[63] Arkadaşı Emin Türk de yazarı savunduğu düşüncelere aykırı olmakla itham ederek bencil ve gösteriş düşkünü olmakla suçladı.Adalet Cimcoz'un eşi Mehmet Ali Cimcoz ise yazarın yaşam tarzına yönelik olarak "gösterişi seven, alkışı seven bir insan", "bugün anladığımız gibi bir komünist değildi" şeklinde ifadeler kullandı.
    Tartışmalı yılları
    Yazar, sağ ve sol kesim tarafından birtakım eleştirilere maruz kaldı. Ülkenin sol kesimi kendisini lüks ve burjuva görünümlü yaşantısından dolayı daha radikal tavırlar almaya zorlarken, sağ kesim de sosyalist misyon yüklenmek istenen birisinin Dil Kurumu azalığı gibi görevlere getirilmesini doğru bulmuyordu. Sağ kesimin eleştirilerinin başlıca kaynaklarından birisi de Sabahattin Ali'nin Almanya'dan dönen öğrenci grubundaki kişilerden daha önce ve daha etkili görevlere getirilmesiydi. Nihal Atsız, Orhun dergisinde Şükrü Saracoğlu'na atfen yazdığı yazıda (1 Nisan 1944) Sabahattin Ali'nin "herkesçe bilinen bir komünist olduğunu, Hasan Âli Yücel'in şahsi sempatisi yüzünden göreve getirildiğini ve daha önceden Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü ve Ali Çetinkaya gibi isimlere hakaret ettiğini" söyleyerek yazarı vatan haini olarak niteledi ve devlet tarafından korunmasını kınadı.Bu mektup üniversite öğrencileri ve halk arasında etki uyandırdı, Nihal Atsız ise görevden alındı.
    Sabahattin Ali mektup sonrasında Nihal Atsız'a hakaret davası açtı ve ilk duruşma 2 Nisan 1946'da yapıldı. Dava öncesinde adliye sarayı önünde toplanan ve çoğunluğu Siyasal Bilgiler ve Tıp Fakültesi öğrencisi olan kişiler yazarın aleyhinde gösteri yaptı. Davaya Sabahattin Ali avukatsız olarak katılırken Nihal Atsız'ı ise Hamit Şevket İnce başkanlığındaki avukatlar savundu. Dava görülürken içeride ve adliye önünde "İstiklâl Marşı" okundu, ortam gerilince de dava başka bir tarihe ertelendi.
    İlk duruşmadan sonra konservatuvarda İsmet İnönü ile görüşen yazar, İnönü'nün "Nasılsın?" sorusuna "Sağ olun, iyim paşam." şeklinde cevap verdi ve İsmet İnönü'den "Daha iyi olacaksın." cevabını aldı.İlerleyen dönemlerde Hamit Şevket İnce, Nihal Atsız'ın avukatlığından istifa etti. Yine bu dönemde Falih Rıfkı Atay, Ulus gazetesinde Sabahattin Ali lehinde seri yazılar yazdı. İkinci duruşmada savcı Nihal Atsız'ın Sabahattin Ali'ye vatan haini diyerek hakaret ettiğini söyledi ve cezalandırılmasını talep etti. Üçüncü duruşmada ise Nihal Atsız altı ay ceza aldı fakat "mazisinin temiz olması" ve "millî tahrik"gibi gerekçelerle bu ceza dört ay indirilerek tecil edildi.
    Dava sonrasında konservatuvardaki görevine bir süre devam etti,ardından da üçüncü kez askere çağrıldı. Çankırı'da bir buçuk ay görev yapan yazar, mesleğine geri döndü. Daha sonra ise bakanlık emrine alınarak konservatuvardan ayrıldı. 4 Aralık 1945 günü İstanbul'da çıkan komünizm karşıtı gösterilerde Sabahattin Ali'nin de faaliyet gösterdiği bazı kurumlara çeşitli saldırılar oldu.
    1944 sonrasında Markopaşa, Malum Paşa veya Ali Baba gibi yerlerdeki yazılarında daha sert ve daha eleştirel bir dil kullandı. Zekeriya Sertel'e 1946 yılında söylediğine göre siyaset ve politikayla daha fazla ilgilenmek istiyordu.Yine aynı yıl ailesini Ankara'da bırakarak İstanbul'a geldi ve Aziz Nesin'le beraber Markopaşa dergisini çıkardı. Markopaşa ilk üç sayısında tırajını artırarak yayın hayatına devam etti. Daha sonra da mizahî yönünden çok siyasi yönüyle tartışmalara neden oldu. İlerleyen dönemlerde dergide çıkan ve çoğu imzasız olan yazılardan ötürü derginin sorumluluğunu üstlenen Sabahattin Ali'ye davalar açıldı. Davaya konu olan yazılardan biri dışındaki yazılar Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz'a aitti; fakat derginin sorumlusu olduğu için Sabahattin Ali hapis cezasına çarptırıldı. İstanbul ve Paşakapısı Cezaevi'nde bir süre yatan yazar, 10 Eylül 1947 tarihinde tahliye oldu.Yine bu dönemlerde Markopaşa kapatıldı, bunu takiben de Merhum Paşa ve Malum Paşa gazeteleri çıkartıldı.
    İlerleyen dönemlerde yazar hakkında tekrar tutuklama kararı çıkartıldı fakat tutuklama işlemi gerçekleşmedi. Bu dönemlerde Ali Baba dergisini çıkardı ve "Sırça Köşk" adlı öyküsünü yayınladı. Bu öykü Bakanlar Kurulu kararıyla toplatıldı, kendisi de Sultanahmet Cezaevi'ne gönderildi.31 Aralık 1947 tarihinde serbest kalan yazar, ekonomik sıkıntılar çekti ve Ali Baba dergisi kapatıldı. Daha sonra nakliyecilik yapmak istedi ve Adalet Cimcoz'un da yardımlarıyla bir kamyon aldı. Yazarın M. Ali Cimcoz'a anlattıklarına göre bu mesleğe başlamasında şehirlerin sıkıcı etkisinden kurtulmak, yeni insanlar tanımak ve edebi eserleri için malzeme toplamak gibi amaçlar gütmesi etkiliydi. Eşi Aliye Ali bu dönemler için "1947'de Markopaşa'nın çıkmasıyla hayatımız bozuldu. Yurt dışına gitmek istiyordu: İngiltere veya Fransa'ya falan" ifadelerini kullanmıştır. Niyazi Berkes'in aktardığı bilgiler Sabahattin Ali'nin Fransa'ya gitmek istediğini fakat kendisine pasaport verilmediği yönündedir. Nihayetinde Sabahattin Ali 1948 yılı Mart ayı sonlarında arabasının tamirini yaptırdı ve "Edirne'ye peynir götüreceğim" diyerek M. Ali Cimcoz'la sabah beş civarı vedalaşarak ayrıldı.
    Ölümü
    Sabahattin Ali'nin Edirne'ye gitmekteki amacı peynir taşımak değil, Bulgaristan sınırını aşarak Avrupa'ya ulaşmaktı. Kendisine yasal yollardan pasaport verilmediği için kaçak yollarla bu amacına ulaşmaya çalıştı. Bulgaristan sınırını denemeden önce de Suriye sınırından kaçmak istedi fakat başarılı olamadı. Avrupa'ya kaçmak istediği dönemler ise hakkındaki davaların aleyhinde seyrettiği zamanlardı. Evinde kaldığı Mehmet Ali Cimcoz'la vedalaşırken asıl amacını söylemedi. Çünkü Cimzoz'un Millî Emniyet Hizmetleri (MAH) ajanı olduğundan şüphelenmekteydi.Avrupa'ya kaçış için kendisine yardım edecek kişi Üsküdar Paşakapısı Cezaevi'nden Berber Hasan'dı. Berber Hasan, Sabahattin Ali'yi Ali Ertekin'le tanıştırdı. Sabahattin Ali'ye rehberlik edecek Ali Ertekin eski bir subaydı ve silah çalmak suçundan ordudan ihraç edilmişti.
    Sabahattin Ali ve Ali Ertekin tanıştıktan bir süre sonra Kırklareli'ne doğru kamyonla yol aldılar.Kamyonda ilk başta üç kişi olsalar da daha sonradan şoför Salim'i bırakıp beraber yola devam ettiler. Ali Ertekin'in Kırklareli Cumhuriyet Savcılığına verdiği ifadeye göre Sabahattin Ali'nin kendisine sınırı geçtikten sonra Bulgaristan ve Rusya'da çalışmalar yaparak Türkiye'de komünist bir ihtilal çıkaracağını söylediğini ve konuşmalarından onun kötü bir insan olduğunu düşündüğünü söyledi.Nokta dergisindeki bir röportajında ise yol boyunca Sabahattin Ali'yle tartıştıklarını ifade etti. İlerleyen vakitlerde Ertekin, Sabahattin Ali'yi kitap okuduğu sırada elindeki bir sopayla kafasına defalarca vurarak öldürdü.Öldürmesine gerekçe olarak da millî hislerini tahrik ettiğini öne sürdü.Ayrıca Ali Ertekin'in Millî İstihbarat Teşkilatı mensubu olduğu da iddia edilegeldi.
    Ali'nin bedenini bir çoban buldu ve 16 Haziran 1948 günü jandarmaya giderek durumu bildirdi. Yapılan incelemeler sonucunda ölünün kimliği teşhis edilemedi. Bu dönemlerde İstanbul polisi Bulgaristan'a adam kaçıran bir şebekeyi yakaladı. Sabahattin Ali'yi öldüren Ali Ertekin de bu şebekenin mensubuydu ve yakalanınca Sabahattin Ali'yi öldürdüğünü itiraf etti.Ali Ertekin idam cezasıyla yargılanmasına rağmen dört yılla hüküm giydi, kısa bir süre sonra da serbest kaldı. Sabahattin Ali'nin cesedi üzerinden çıkan giysilerle Ali Ertekin'in verdiği bilgiler doğrultusunda ele geçirilen eşyaları yakın çevresi tarafından teşhis ettirildi.Bu dönemlerde ölümü üzerine farklı spekülasyonlar yapıldı ve yazılı medyada yaşayıp yaşamadığına dair farklı iddialar yer aldı. Ayrıca ölüm şekli ve ölüm yerine yönelik olarak da farklı iddialar mevcuttur.Rasuh Nuri İleri, Sabahattin Ali'nin sınırı geçtiğini sandığını bir yerde yakalanıp ardından da Kırklareli'nde yargılandığı sırada işkenceden öldüğünü öne sürdü.Yalçın Küçük ise Rasuh Nuri İleri ve Kemal Bayram Çukurkavaklı'nın "işkencede öldü" iddiasını "kahrolası bir köylü ideolojisi" ile öne sürüldüğünü belirterek Sabahattin Ali'nin kaçakçı şebekesine karşı emniyetle işbirliği yaptığını ve sınırda çıkan bir çatışmada öldüğünü iddia etti. Yalçın Küçük'ün diğer bir iddiası ise Sabahattin Ali'yi Ali Ertekin'in öldürmediği ve suçun onun üzerine kaldığı yönündeydi.Sabahattin Ali'nin ölümünün siyasi nedenlerden olduğunu savunanlar da vardır. Arkadaşı Aziz Nesin ise Sabahattin Ali'yi MİT'in öldürmediğini iddia ederek Ali'nin "kişisel kusurları yüzünden" ölüme gittiğini söyledi.
    Siyasi görüşleri
    Sabahattin Ali fikir hayatına Türkçülük düşüncesiyle başladı ve Ziya Gökalp'i "Milliyet aşkını gönüllere serpen nebi" diye niteledi. Nihal Atsız, Sabahattin Ali'nin Türk Ocakları'na gittiğini ve oradaki ortama uygun şiirler yazdığını söyledi.Kendisinin komünizmle tanışmasının Almanya'da olduğunu ve propaganda yaptığı iddiasıyla Türkiye'ye geri gönderildiğini iddia edenler vardır.Fakat kendisinin Nihal Atsız'a anlattığına göre Türklüğe hakaret eden bir Alman'ı dövdüğü için Almanya'dan geri gönderilmişti.Sabahattin Ali, Almanya dönüşünde hem Resimli Ay dergisinde hem de Atsız Mecmua'da şiir ve yazılar yazdı. Ayrıca romantik karakterli hikâyeler yerine toplumsal içerikli hikâyelere yöneldi. Kendisinin toplumcu gerçekçi yönüyle yazdığı hikâyeler Resimli Ay'da takdir ve kabul gördü. Bu durum Nâzım Hikmet'in "Türk edebiyatında hikayeci olarak yalnız sen varsın!" tepkisiyle karşılık buldu.
    Türk devlet büyüklerine hakaret ettiği iddiasıyla tutuklanmasının ardından tek parti yönetimine karşı daha sert ve eleştirel bir üslup kullandı. Hasan İzzettin Dinamo, Sabahattin Ali'nin tutukluluğu hakkında "Konya'daki bu şiir ihbarı olmasaydı onun solculuğu tatlı bir gevezelik olarak kalacaktı." ifadelerini kullandı.Nâzım Hikmet ise 1952 yılında Novoye Vremya gazetesinde yayınlanan bir yazısında, Sabahattin Ali'nin Sovyetler Birliği'ne derin bir sevgi beslediğini iddia etti.
    Sabahattin Ali, Markopaşa gibi yerlerde yazdığı yazılarında yabancı sermayelerin Türkiye'de ikinci kapitülasyonlar dönemini başlatacağını ve ülke bağımsızlığını etkileyeceğini; niteliksiz yöneticiler ve yarı aydınların kendi çıkarları için ülkeyi Amerikan ve İngiliz emperyalizmine peşkeş çekeceğini ve bunun tehlikeli sonuçlar doğuracağını söyleyerek millet idaresine dayalı nitelikli politikalar üretilmesi gerektiğinden bahsetti.Bu konudaki bir görüşü şu şekildedir:
    « Biz istiyoruz ki, bu memlekette yapılan her iş, üç beş kişinin çıkarına değil, bu toprakları dolduran milyonların yararına olsun. (...) Biz istiyoruz ki, bu topraklar ve onun üzerinde yaşayan insanlar, hiçbir yabancı devletin oyuncağı olmasın. (...) Dünya işlerinde politikamız, şunun bunun kölesi gibi peşinden gidilerek değil, bu milletin selametini en iyi sağlatacak yolları müstakil olarak seçmek şeklinde kendini göstersin.»
    Genel olarak tek parti yönetimine karşı sert ve eleştirel bir tutum sergileyen Sabahattin Ali, partinin çalışmalarını da "baskıcı" şeklinde nitelendirdi. Ayrıca Bakanlar Kurulu tarafından toplatılan Sırça Köşk adlı eseri bu tutumundan izler taşımaktaydı. Kendisinin ırkçılık ve Turancılık gibi fikirler ile yozlaşmış dini kalıplara yönelik yazıları da vardır. Sabahattin Ali'nin Marksist yönü de edebi eserlerine yansıdı fakat bu fikirleri bir yaşam tarzı olarak görmemekteydi. Kendisi bu yönü hakkında çeşitli eleştirilere de maruz kaldı. Girmek istediği bir işçi partisi ise kendisini güvenilir kabul etmeyerek onu parti üyeliğine almadı. Arkadaşı Emir Türker de Sabahattin Ali'yi öyküleri dışında Marksist bir yönünün olmamasını gerekçe göstererek eleştirdi. Ayrıca Samet Ağaoğlu ve M. Ali Cimcoz da kendisini bu yönde eleştiren diğer isimlerdir.
    Sanatı ve edebi görüşleri
    Sabahattin Ali ilk yıllarında sanatı "İçinde yaşanan cemiyet şartlarının şuurlu veya şuursuz bir ifadesi" olarak yorumlamaktaydı.Daha sonra da sanatın yalın bir yansıtma işi olmasına karşı çıkarak "sanatın bir maksadı olmalı" değerlendirmesinde bulundu. Bir mülakatında ise sanatın insanı yükseltmek ve daha iyiye götürmek dışında bir maksadının olmadığını vurguladı.Dönemin sanatkârlarını "eski gazelhanlar" ve "sahib-i mezak" olarak değerlendirdi,halktan yana olmayan eserler verdiklerini, yüksek zümreye hitap ettiklerini ve zamanla unutulup gideceklerinden bahsetti. Yeni edebiyatçıların da kalıcı olabilmeleri için realist olmaları gerektiğini söyledi.1938 yılında kendisiyle yapılan bir söyleşide ise şiir hakkında "Bence şiirin eskisi yenisi yoktur. İyi şiir, muhakkak ki insana bir şey ilave eder, bu şey bazen tez olur, bazen bizim manen daha genişlememizi temin eden bir heyecan olur." ifadelerini kullandı.
    Sabahattin Ali, öykü ve roman gibi türlerde kalıcı olabilmek için seçilen karakterlerin canlı olmasını ve konuların güncelliğini yitirmeyecek türden olması gerektiğini savundu.Edebi eserler üzerine yapılan eski-yeni tartışmasını ise lüzumsuz olarak değerlendirdi, eserlerin iyi-kötü ölçeğinde değerlendirilmesi önerisinde bulundu. Bu önerisine örnek olarak da yeni ve kalitesiz yazarlar yerine eski ve kaliteli yazarların okunacağını, hatta kendisinin Fuzûlî ve Şeyh Galip gibi isimleri okuduğunu belirtti.Yaşar Nabi Nayır'a gönderdiği bir mektubunda ise Orhan Veli Kanık'ın öncülüğünü yaptığı Garip hareketini halktan uzak, lüzumsuz ve anlaşılmaz olarak değerlendirdi.Dilde sadeliğe de büyük önem veren Sabahattin Ali, bu düşüncesini eserlerine de yansıttı. Dergide yazdığı bazı öykülerinin kitap olarak toplatılmasından sonraki hali daha sade bir görünüme sahiptir. Bir mektubunda da bazı hikâyelerini sadeleştirme gereği duyduğunu yazdı. Dilde sadeleşmeyi desteklemekle beraber Öz Türkçede aşırıya gidilmesine de karşı çıktı, dile yerleşen ve kalıplaşan kelimelerin kullanılmasının gerektiğini düşündü.
    Romanları
    Sabahattin Ali'nin üç romanı önce tefrika edildi, ardından da kitap olarak yayımlandı. İlk romanı olan Kuyucaklı Yusuf'un gazetelerdeki tefrikası zaman zaman kesintiye uğradı. Roman, Tan gazetesinde tamamı tefrika edildikten sonra kitap olarak ilk kez 1937 yılında basıldı. İçimizdeki Şeytan adlı romanı Ulus gazetesinde seksen yedi bölüm şeklinde tefrika edildi, 1940 yılında ise kitap olarak basıldı. Hakikat gazetesinde tefrika edilen Kürk Mantolu Madonna romanı ise Büyük Hikâye başlığı altında toplamda elli gün olmak üzere kırk sekiz sayı şeklinde yayımlandı. Sabahattin Ali bu romanına, İstanbul'da bulunan Büyükdere asker çadırında başladı ve romanını günü gününe yazıp gazeteye gönderdi. Yedi Meşaleci Cevdet Kudret Solok, Sabahattin Ali'nin bu romanı için Lüzumsuz Adam başlığını düşünüp sonra da vazgeçtiğini dile getirdi. Pertev Naili Boratav ise Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna'yı ilk önce bir öykü olarak yazdığını dile getirip başlığını da Yirmi Sekiz şeklinde koyduğunu ve öykünün ilk sayfasını da kendisine gösterdiğini dile getirdi.
    Sabahattin Ali'ye ait romanlarda ilk olarak bireysel temalar ön plana çıkar. İşlediği bireysel konular sevgi ve aşk kavramlarıdır. Bu kavramlardan sonra ikinci olarak evlilik teması üzerinde yoğunlaşır. Eserlerinde diğer öne çıkan konular ise sosyal sorunlar, iletişimsizlik ve yalnızlıktır. Sosyal ve toplumsal konuları işlerken köylü, işçi, mesai arkadaşı, esnaf ve memur gibi sıfatlara sahip olan karakterler yer alır. Aydın kesim insanlarına değindiği romanlarında ise eleştirel ve realist bir tavır sergiler. İçimizdeki Şeytan aydın kesime yönelik eleştirel ifadelerinden izler taşımaktadır.
    Kuyucaklı Yusuf romanında aşk teması ön plana çıkar. Evlilik ile Anadolu'nun sosyal ve ekonomik yapısı diğer ana temalardır. İçimizdeki Şeytan ve Kürk Mantolu Madonna romanlarında da öne çıkan tema aşk ve evliliktir. Bu evlilikler genelde sağlıklı bir şeklide yürümedikleri görünümünü verir. Yazara ait üç romanın sonu birbirlerine benzemektedir: Kürk Mantolu Madonna'da Maria Puder ve Kuyucaklı Yusuf'da Muazzez karakteri romanın sonunda ölen kişiler olurken, İçimizdeki Şeytan''da ise Macide son olarak Bedri'ye yönelir. Romanlarındaki yozlaşma konusu ise daha çok kırsal kesimde ele alınır. Kuyucaklı Yusuf'taki Şahinde, Hacı Etem, Şakir ve Hilmi Bey; bir tür toplumsal yozlaşmanın örneğidir. Aydın kesimdeki yozlaşmalara ise İçimizdeki Şeytan romanında değinir. Romanda Ömer'in yakın çevresi belirli bir eğitim görmüş ve çeşitli sıfatlara sahip kişilerdir; fakat davranışları sahip oldukları eğitim ve sıfatları gölgelemektedir.
    Sabahattin Ali, romanlarındaki kişileri konunun geçtiği mekanlara göre seçer. Kuyucaklı Yusuf'ta köylüler, kasabalılar, memurlar; İçimizdeki Şeytan'da yazar, öğretmen ve profesör gibi sıfatlara sahip kişiler; Kürk Mantolu Madonna'da ise Raif Bey'in çalıştığı yerdeki arkadaşları, Almanya'da tanıştığı kişiler ve âşık olduğu Maria Puder roman kadrosunu oluşturur. Kuyucaklı Yusuf romanı en geniş karakter kadrosuna sahip romanıdır. Üç romanında, Yusuf, Ömer ve Raif Efendi ana erkek kahramanlardır. Sabahattin Ali romanlarında erkek karakterler daha ön plandadırlar; fakat bu kişiler güçlü ve etkin bir görünüme sahip değillerdir. Ana erkek kahramanların ortak özellikleri bulundukları çevreye uyum sağlayamamış kişiler olmalarıdır. Kısa sürede ciddi değişimler yaşayan bu karakterler olayları yönlendirmede güçlük çekmektedirler. Buna örnek olarak Yusuf karakterinin çözümü yakın çevresindekileri öldürmekte bulması veya Raif Bey karakterinin soğuk havalarda saatlerce sokaklarda gezmesi verilebilir.
    Romanların kapsadığı zaman dilimi farklılıklar göstermektedir. Kuyucaklı Yusuf ve Kürk Mantolu Madonna romanlarında on iki ila on beş yıllık bir zaman diliminde yaşanan olaylar anlatılmaktadır. Kuyucaklı Yusuf'ta olaylar ileriye doğru anlatılır ve özet yöntemiyle de zamanlar arasında geçiş yapılır, Kürk Mantolu Madonna ise ileriye doğru yazılmamış olup, geriye doğru giden bir anlatıma sahiptir. İçimizdeki Şeytan romanındaki gelişmeler ise yaklaşık üç ile beş ay arasında gerçekleşir.
    Romanlarındaki olayların geçtiği mekânlar birbirlerine göre farklılık göstermektedir. Kuyucaklı Yusuf romanındaki mekan bir kasabayken, İçimizdeki Şeytan romanında ise İstanbul'dur. Bu romanda deniz kenarı ve cadde kaldırımları da seçilen mekanlardandır. Roman karakterlerinden Macide'nin Balıkesirli olmasından dolayı bu şehirden de kısaca söz edilmektedir. Kürk Mantolu Madonna romanında ise mekan olarak Berlin seçilmiştir. Romanın sonlarına doğru ise olaylar Ankara'da geçmektedir. İlk romanı olan Kuyucaklı Yusuf'ta ise olaylar Kuyucak köyünde başlayıp Edremit'te devam eder. Bu romanındaki diğer mekanlar ise Burhaniye ilçesi ve Yusuf'un tahsildarlık yaptığı köylerdir. Kuyucaklı Yusuf romanı kırsal kesimde geçtiği için doğa da mekan olarak kullanılmıştır; romanda bağ ve bahçeler karakterlerin toplu olarak bulunduğu yerlerdir.
    Öyküleri
    Sabahattin Ali'nin 1935'te çıkardığı ilk öykü kitabı Değirmen'de on altı, 1936'daki Kağnı'da on üç, 1937'deki Ses'de beş, 1943'teki Yeni Dünya'da on üç ve 1947'deki Sırça Köşk'te on üç öykü olmak üzere toplamda altmış öyküye sahiptir. Ardından da son kitaplarında dört öykü daha yayınlayarak bu sayıyı altmış dörde çıkardı. Romanlarında olduğu gibi öykülerinde de dönemin siyasi ve sosyal özelliklerini görmek mümkündür. Öykülerindeki temel kavramlar sevgi, aşk ve kırsal kesim sorunlarıdır. Kırsal kesimi işlediği öykülerinde çeşitli toprak ve miras kavgaları gibi nedenlerden dolayı işlenen cinayetlere de yer verir.
    Sabahattin Ali öykülerinde öne çıkan konulardan birisi de hapishanelerdir. Çeşitli dönemlerde, farklı sebeplerden dolayı hapse atılan Sabahattin Ali; bu yaşantısını öykülerine de yansıtır. "Bir Şaka", "Candarma Bekir", "Duvar", "Kazlar" ve "Katil Osman" adlı öykülerinde hapishane yaşamı ve mahkûmlar konusu üzerine durur. Türk edebiyatında toplumcu gerçekçi kişilerin başında gelen Sabahattin Ali, öykülerindeki karakterleri tasvir yoluyla anlatarak iyi veya kötü yanlarını ortaya koyar. Öykülerindeki tasvirler romanlarında olduğu gibi uzun ve ayrıntılı değildir.
    Öykülerindeki karakterler ilk zamanlar hayvanlar olurken daha sonra çeşitli insan tiplerini karakter olarak seçer. "Kırlangıçlar" ve "Bahtiyar Köpek" adlı öykülerinde karakter olarak hayvanlar daha ağır basmaktadır. "Kırlangıçlar" adlı öyküsünde hiçbir insan karakteri bulunmaz, Sabahattin Ali bu eserinde birbirine âşık olan iki kırlangıcın hikâyesini anlatır. "Bahtiyar Köpek" adlı eserinde insanlar bulunsa bile asıl önemli rolü köpek karakterine verir. İnsanları ve insan ilişkilerini ön plana çıkardığı öykülerinde ağırlıklı olan karakterler erkektir. Eserlerindeki erkek karakterleri daha hırslı ve daha yoğun düşünen tipler olup genellikle işsiz durumdadırlar. Öykü karakterlerde en fazla ortaya çıkan meslek grubu memurlardır. Köyde geçen öykülerinde daha çok ağa, imam, muhtar ve köylü insanı gibi karakterler öne çıkar. Kırsal kesimi anlattığı öykülerinde, halkın tarlasını ve mahsullerini yöneten köyün ağaları bulunur. Ağalar gerekirse cinayet işletir ve suçu başka birisinin üzerine yıkar. Hapishane öykülerinde ise: cezaevi müdürü, jandarma ve gardiyan gibi karakterler ön plandadır.
    Öykülerinde kadın karakter sayısı azdır ve genellikle kadınlar ikinci plandadır. Öykülerindeki kadınlar, tarlada ve bahçede çalışan; çamaşırla ve ev hizmetiyle uğraşan tiplerdir. Köy öykülerindeki kadınlar evlerine ve eşlerine bağlıdır. Sabahattin Ali "Kazlar" öyküsünde hapiste olan eşini rahat ettirebilmek için komşusunun kazını çalan kadının hapse düşmesi olayını anlatır. Öykülerinde güçlü ve çekici görünen kadın sayısı az da olsa vardır. Bu kadınlar genellikle toplumca yadırganan yönleriyle ele alınır. İstanbul'da geçen öykülerinde ise güzel ve varlıklı kadınlara rastlanır. Öykülerindeki çocuklar ise genellikle bir fon değerindedir.
    Öykülerindeki memur karakterleri genellikle yoksul, geçim sıkıntısı yaşayan, silik ve etrafınca fazla önemsenmeyen insanlardır. Memurlar genel olarak dürüst ve adil olmayan bir şekilde davranır. Bir dönem Almanca öğretmenliği de yapan Sabahattin Ali, öykülerinde öğretmenlere de yer verir. Öğretmenlerin iyi yanlarını daha çok göstermekle beraber olumsuz yanlarına da değinir. Doktor karakterleri ise genellikle çıkarcı ve duyarsız bir görünüm verir.
    Öykülerindeki mekanlar ağırlıklı olarak Anadolu ve İstanbul'dur. Yurt dışında geçen öykülerine örnek olarak "Köstence Güzellik Kraliçesi" adlı yapıtı verilebilir. Bu yapıt Romanya'da başlar ve Berlin'de devam eder. "Bir Gemici Hikayesi" adlı yapıtında ise mekan olarak Kızıldeniz (Şap Denizi) ve Akdeniz kıyısında bulunan Port Said kentinin adı geçmektedir. "Viyolonsel" adlı öyküsü, bir gemi kazası sonucunda gelişir ve Afrika'nın sığ bir ormanında geçer. Sabahattin Ali'nin Anadolu anlayışı genellikle Orta Anadolu ve Ege Bölgesi ile sınırlıdır. Bu sınırlamayı Kuyucaklı Yusuf romanında da görmek mümkündür. Bazı öykülerinde mekan olarak doğa öne çıkar. Kapalı mekanlara ise hastane, otel, han ve cezaevleri örnek gösterilebilir.
    Öykülerinde yalın bir dili tercih eder. Romanlarında sık rastlanan ve günümüzde çok kullanılmayan ifadelere öykülerinde daha az rastlanır. Karakterleri konuştururken yerel ifadeler ve şive özelliklerini vermek zaman zaman tercih edilir. Karakterlerin yerel ağızlarını yansıtırken ölçülü bir üslubu tercih eder. Öykülerinde yerel olarak ifade edilebilecek argo sözcükler de bulunur. Sabahattin Ali'nin yazınsal olarak etkin olduğu döneminde Türkiye'de harf inkılabı gerçekleşmiştir. Türk dilindeki değişimler onun eserlerine de zamanla yansır.[114] Sabahattin Ali kendi şiir ve öykücülüğü hakkında şu ifadeleri kullanmıştır:
    « Şiir ve hikâyelerim arasında, yazmış olmaktan utanacağım kadar kötüleri olduğunu biliyorum. Bunların bir kısmının çocuk denecek bir yaşta yazılmış olmaları bence bir mazeret değildir; çünkü bu çeşit bir yazıyı bugün herhangi bir imzanın üstünde görsem, sahibini ıslah olmaz bir zevksizlik ve tam istidatsızlıkla suçlandırmakta tereddüt etmem. Bunların, benim san'at hayatımın gelişmesini göstermesi bakımından, sadece kendim için bir ehemmiyeti vardır ki, bu da onları başkalarına okutmak için bir sebep olamaz. (...) Bir kere okuyucuyu önüne sermiş olduğum taraflarımı sonradan örtbas etmeye hakkım olmadığı kanaatindeyim: ama böylece belki de eski bir hatayı devem ettirmekten başka bir şey yapmıyorum. İyiden kötüden ayırmak külfetini okuyucuya bıraktığım için özür dilerim.»
    Şiir ve oyunları
    Sabahattin Ali'nin toplamda yetmişten fazla şiiri bulunur. Bu şiirlerinden 28 tanesini Dağlar ve Rüzgâr adlı kitabında yayımladı. Bu kitap yazarın 1931-1934 yılları arasında yazdığı şiirlerden oluşmaktadır. Ayrıca kitabın ön sözü de ona aittir. Kitapta bulunan beş şiir daha önceden dergilerde yayımlanmış olan şiirleridir. Diğer şiirler ise ilk kez bu kitapta yayınlandı. 1926-1928 yılları arasında yazdığı şiirlerden 21 tanesini ise Kurbağanın Serenadı adlı defterde topladı. Almanya'da eski harflerle yazılan bu defter, zamanla el değiştirmiş olup son olarak da Asım Bezirci tarafından muhafaza edildi. Bu defterdeki sekiz şiir daha önceden yayınlanmamış olan şiirleridir.
    Şiirlerindeki temalar ise tıpkı romanlarında olduğu gibi sevgi ve aşk kavramlarıdır. Hapishaneleri konu edinen şiirlerinde, hapishane yaşamının zorluğu üzerinde dururken aşk temasına ise tekrar değinir. Karamsarlık, bireysel yalnızlık, bunalma ve kaçış gibi konular da şiirlerinin diğer temalarıdır. Kişileri konu edinen şiirlere de sahiptir, bu kişiler babası Selahattin Bey, Mustafa Kemal Atatürk, Abdülkâdir Geylânî ve Ziya Gökalp'tir.
    Sinop Hapishanesi'ndeyken Hapishane Şarkısı adıyla oluşturduğu beş parçalık bir şiir bütünü bulunur. Bu şiirler birden beşe kadar numaralandırılmış şekildedir ve ilerleyen yıllarda ise Ahmet Kaya, Zülfü Livaneli ve Edip Akbayram gibi isimler tarafından bestelenmiştir.
    Sabahattin Ali şiirleri üçlük, dörtlük ve daha değişik sayıda dizeden oluşan bentlerden oluşur. Bazı şiirleri düz uyak biçiminde yazılmıştır; "Gazel Naziresi", "Terkib-i Bend Risalesi", "Mesnevi" başlıklı şiirlerindeyse Divan şiiri gelenekleri görülür. Üçlüklerle kurulan şiir sayısı dokuz, dörtlüklerle kurulan şiir sayısı elli, serbest ölçüdeki şiirlerinin sayısı dokuzdur; fakat bu dokuz şiirden sadece "Sokakta Kalan Adam" adlı şiir ölçüsüz ve uyaksız olarak yazılmıştır.
    "Gazel Naziresi", "Terkib-i Benci Risalesi" ve "Mesnevi" adlı şiirlerinde aruz ölçüsü kullanırken diğer yetmiş iki şiirinde ise hece ölçüsünü tercih etmiştir. Genellikle hecenin sekizli kalıbıyla şiirler yazmıştır. Dağlar ve Rüzgâr adlı kitapta bulunan şiirlerden biri hariç geriye kalan şiirlerin çoğu hecenin sekizli kalıbıyla yazılmıştır. Sabahattin Ali'nin tercih ettiği şiir kalıplarından bir diğeri ise on dörtlü kalıptır, bu tarzda ise yirmi şiir yazmıştır. Bu kalıpların dışında bazı şiirlerinde yedili, on birli, on üçlü kalıpları kullanmıştır. "Kurbağa" adlı iki dizeden oluşan şiirde ise on yedili kalıbı tercih etmiştir.
    Sabahattin Ali'ye ait Esirler adında yayımlanmış tek bir oyun mevcuttur. Bu oyun bir tablo ve üç perdeden oluşmaktadır ve Türk tarihindeki Kürşad İhtilali'nden[not 4] esinlenilerek yazılmıştır. Sabahattin Ali, Ayşe Sıtkı İhlal'e yazdığı mektuplarında bu oyundan sıkça söz eder. Mektuplarında oyunu bitirdiğini ve Ayşe Sıtkı İhlal'e okuması için göndereceğini belirtir. Bir başka mektubunda Esirler oyununu, Pertev Naili Boratav aracılığı ile Muhsin Ertuğrul'a verilmesini ister. 15 Ocak 1934 tarihli bir mektubunda ise oyunun Ulvi Cemal Erkin tarafından bestelendiğini ve müzik öğretmenliği öğrencileri ile oynanmasının kararlaştırıldığı yazar.
    Etkisi
    Sabahattin Ali Türk edebiyatının önde gelen yazarlarından biridir. Sait Faik Abasıyanık ile beraber kendisinden sonraki Türk öykücülüğüne yön vermiştir, bu iki yazarın doğrultusunda iki öykücülük geleneği gelişmiştir. Sabahattin Ali çizgisinde yazan yazarlar arasında Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Kemal Bilbaşar, Samim Kocagöz, İlhan Tarus gösterilir.Genel olarak "toplumcu gerçekçi yazarlar" kategorisine dahil edilmektedir.Kürk Mantolu Madonna, İçimizdeki Şeytan ve Kuyucaklı Yusuf romanları Türk edebiyatının önemli yapı taşlarındandır. Özellikle Kürk Mantolu Madonna Türkiye'de en çok okunan kitapların başında gelmektedir. Türk Kütüphaneciler Derneği'nin yayımladığı istatistiklere göre 2015 yılında Türkiye'de en çok okunan kitaptır. Romanın bu denli popüler olmasının altında okullarda öğrencilere önerilmesi ve sosyal medyada çok fazla paylaşım alması gibi nedenler vardır.Almanca, Arapça, Rusça, İngilizce, İspanyolca ve İtalyanca gibi çeşitli dillere çevirilen Kürk Mantolu Madonna İran gibi İslamist ülkelerde bazı kısımlarında sansüre uğramıştır.Kuyucaklı Yusuf romanıysa aralarında Yaşar Kemal ve Fakir Baykurt'un da bulunduğu köy çevresini konu edinen roman yazarları üzerinde etki sahibi olmuştur. Samim Kocagöz'ün Onbinlerin Dönüşü romanı da İçimizdeki Şeytanlar etkisinde yazılmış.Kocagöz, lisedeyken Sabahattin Ali'nin eserlerini okumuş, yazarın "bambaşka bir açıdan" baktığını ve eserlerinin "edebiyatımızın geçmişi içinde gelip durulan büyük bir aşama" teşkil ettiğini düşünmüş ve etkisi altında kalmıştır.
    Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı tarafından ortaöğretim öğrencilerine tavsiye edilen ve MEB 100 temel eserden biri olan Kuyucaklı Yusuf[128] ile yazarın "Hanende Melek", "Hasanboğuldu", "Komik-i Şehir", "Kağnı", "Ses", "Gramofon Avrat" ve "Ayran" gibi hikâyeleri Metin Erksan, Yılmaz Duru ve Feyzi Tuna gibi yönetmenlerce sinema ve televizyona uyarlandı.Aldırma Gönül, Leylim Ley, Çocuklar Gibi, Kız Kaçıran ve Göklerde Kartal Gibiyim adlı şiirleri ise Ahmet Kaya, Sezen Aksu, Nükhet Duru, Volkan Konak, Edip Akbayram ve Zülfü Livaneli sanatçılarca bestelendi.
    Süreç içerisinde popüler kültürün bir ögesi olan yazarın hayatı ve eserleri akademik olarak birçok kez incelendi.Ramazan Korkmaz 1991 tarihli Sabahattin Ali İnsan ve Eser adındaki doktora tezini daha sonra kitaplaştırdı.Sevengül Sönmez A' dan Z' ye Sabahattin Ali kitabı ile geniş çaplı bir çalışma yayımladı.Hıfzı Topuz ise yazar hakkındaki Başın Öne Eğilmesin adlı eseriyle Orhan Kemal Roman Armağanı ödülünü kazandı.Ayrıca yazarın yakın çevresinden Kemal Bayram Çukurkavaklı, Asım Bezirci ve kızı Filiz Ali'nin de benzer çalışmaları mevcuttur.
    Türk Kütüphaneciler Derneği'nin 2017 yılında üniversite kütüphanelerinden en çok ödünç alınan kitaplar listesinde yazarın Kürk Mantolu Madonna'sı ikinci sırada yer aldı.Eser, 2018 yılında da hem üniversite kütüphanelerinden hem de bin 146 halk kütüphanesinden Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu romanı ile beraber en çok ödünç alınan kitap oldu.Hece dergisi 2018 Ocak sayısında ‘Susturulamayan Ses Sabahattin Ali’ başlıklı bir özel sayı çıkardı. Özel sayının editörlüğünü Ramazan Korkmaz ve İbrahim Tüzer yaptı.Yapı Kredi Yayınları 14 Şubat 2018 - 27 Nisan 2018 tarihleri arasında İstanbul'da "Şehirlere Alışamadı: Sabahattin Ali’nin Şehirleri” adlı sergiyi organize etti. Küratörlüğünü Sevengül Sönmez'in yaptığı sergide Ali'nin hayatından kesitler, yaşadığı şehirler, bu şehirlere dair görüşleri ve çeşitli fotoğraflar gösterildi. Sergi'de Sabahattin Ali Arşivi’nden çıkan yeni belgeler, Tarih Vakfı Arşivi ve Ömer M. Koç Koleksiyonu’ndaki belgeler kullanıldı.
    Yayın hakları tartışması
    Ali'nin eserleri ölümünü takiben geçen 70 yılın ardından Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’da ilgili madde gereğince kamu malı oldu. Ölüm tarihinin kesin olarak bilinmemesi, kayıtlara daha ileri bir tarihte girilen ölüm tarihi ve eserlerinin bir dönem yasaklı olması nedeniyle yazarın ailesi ilgili yasanın değişmesi ve bu özel duruma bir istisna uygulanması talebinde bulundular.Onk Ajans aracılığıyla Yapı Kredi Yayınları'nda bulunan yayın haklarının kamu malı olmasının ardından 26 yayınevi Sabahattin Ali kitaplarını basmaya başladı. Bu basımlarda yazarın ailesinden izin alınmadan kullanılan fotoğraflar, kapak tasarımları, biyografi sunumu, yayın kalitesi gibi konular tartışma konusu oldu.
    Eserleri
    Roman
    Kuyucaklı Yusuf (1937)
    İçimizdeki Şeytan (1940)
    Kürk Mantolu Madonna (1943)
    Öykü
    Değirmen (1935)
    Kağnı (1936)
    Ses (1937)
    Yeni Dünya (1943)
    Sırça Köşk (1947)
    Şiir
    Dağlar ve Rüzgâr (1934)
    Kurbağanın Serenadı (1937)
    Öteki Şiirler (1937)
    Oyun
    Esirler (1936)
    Derleyen: Bünyamin Demirel
  • Yazar Aydın Başar, Ehl-i Sünnet hassasiyetine dikkat ederek Müslümanlar için 300 kitaplık bir liste oluşturdu. Kur’an’da hata bulan ve usulsüz dini yorumlar yapan itikadı bozuk eserleri listeye karıştırmayan Başar, uzun araştırmalar sonucunda doğudan batıya birçok farklı kişinin eselerini listeledi. 

    Çok sayıda isimden fikir aldı.

    Listeyi oluştururken, çok sayıda alim, akademisyen ve yazarlardan fikir alan Başar, Mahir İz, Esad Coşan, Kadir Mısıroğlu ve Yusuf Kaplan gibi isimlerin de listelerini inceledi. Ayrıca sosyal medyadan da kitap tavsiyesi yapan hocaların fikirlerini dikkate alan Başar, "Rabbim’den bu listenin insanlara faydalı olmasını niyaz ediyorum." diyerek 300 kitaplık 'Müslüman kitaplığı' kitap tavsiyesini yayınladı. İşte 300 kitaplık o liste;

    A. İMAN VE İSLAM
    1. Ömer Nasuhi Bilmen, İslam İlmihali
    2. Mehmet Zihni Efendi, Nimet-i İslam
    3. Ahmet Hamdi Akseki, İslam Dini
    4. Muhammed Hamidullah, İslam’a Giriş
    5. Necip Fazıl Kısakürek, İman ve İslam Atlası
    6. Ümit Şimşek, İslam İnanç İlmihali
    7. Ali Kemâl Belviranlı, İslâm Prensipleri
    8. Ali Tantavi, Ana Hatlarıyla İslam Dini
    9. Mahmud Esad Coşan, İslam’ın ve İmanın Korunması
    10. Muhammed Kutub, İslâm’ın Etrafındaki Şüpheler
    11. Babanzâde Ahmed Naim, İslâm Ahlâkının Esasları
    12. Haluk Nurbaki, Kur’an-ı Kerim’den Ayetler ve İlmi Gerçekler
    13. Tahirül Mevlevi, Müslümanlıkta İbadet Tarihi
    14. Rahmi Telkenaroğlu, İslam İbadet Esasları
    15. Kemal Yıldız, İbadet ve Hayat

    B. İTİKAT VE AKAİD
    1. Mehmet Zahid Kotku, Ehli Sünnet İtikadı
    2. İbrahim Cücük, Delileriyle Ehl-i Sünnet Akaidi
    3. Nureddin es-Sabuni, Matüridiyye Akaidi
    4. Mehmet Keskin, İmam Eş’ârî ve Eş’ârîlik
    5. Sadettin Taftazânî, Şerhû’l-Akâid Tercümesi
    6. Numan Kurtulmuş, Amentü Şerhi
    7. Ramazan Altıntaş, Sana İtikattan Soruyorlar
    8. Cağfer Karadaş, İslam Akaidi
    9. Saim Kılavuz, Anahatlarıyla İslâm Akaidi ve Kelama Giriş
    10. Süleyman Uludağ, İslam Düşüncesinin Yapısı
    11. Metin Bozkuş, Anadolu’da İslam ve Mezhepler
    12. Hasan Gümüşoğlu, İslam Mezhepleri Tarihi
    13. Abdulmecit Zindani, Kur’an ve Kainat Ayetleri Işığında Tevhid
    14. İbni Teymiye, Tevhid Risalesi
    15. Bekir Topaloğlu, Kelam İlmi

    C. KUR’AN-I KERİM
    1. İsmail Karaçam, Sonsuz Mucize Kur’an
    2. Osman Keskioğlu, Kur’an Tarihi
    3. Kerim Buladı, Kur’an’ın Anlaşılmasında Anahtar Kavramlar
    4. Muhammed Gazali, Kur’an’ı Anlamada Yöntem
    5. Ebul Âla Mevdudi, Kur’an’da Dört Terim
    6. Halis Aydemir, Kur’an’da Hata Yok
    7. Mehmet Halil Çiçek, Müşkilu’l-Kur’an’ı Yeniden Değerlendirmek
    8. Enbiya Yıldırım, Kur’an Bize Yeter Söylemi
    9. İhsan Şenocak, Sünneti Reddeden Kur’an Müslümanlığı
    10. Ali Akpınar, Kuran Niçin Ve Nasıl Okunmalı
    11. Murat Padak, Kur’an’dan Hikmetler
    12. Hasan Keskin, Kur’an’da Fitne Kavramı
    13. Recep Akakuş, İslam’da Hamele-i Kuran
    14. Fatih Çollak, Kur’ân Risalesi
    15. Ruhi Özcan, Vahiy Kültürü

    D. HADİS VE SÜNNET
    1. Mehmet Yaşar Kandemir, Hadis Karşıtları Ne Yapmak İstiyor
    2. İbrahim Hatiboğlu, Çağdaşlaşma ve Hadis Tartışmaları
    3. Yusuf el-Karadavî, Sünneti Anlamada Yöntem
    4. Muhammed Taki el-Usmânî, Sünnet’in Bağlayıcılığı
    5. Muhammed Salih Ekinci, Huccet Değeri ve Tedvin Açısından Sünnet
    6. Ömer Faruk Korkmaz, Ayet-i Kerimeler Işığında Sünnetin Hucciyeti
    7. Şatıbi, Bid’atler Karşısında Kitap ve Sünnete Bağlılıkta Yöntem
    8. İmam Suyuti, Sünnetin İslam’daki Yeri
    9. Said Nursi, Sünnet-i Seniyye Risalesi
    10. Halil İbrahim Kutlay, Nebevi Mesaj
    11. Muhammed Ali Es-Sabuni, Nebevi Sünnet
    12. Aynur Uyarel, Sahabe Uygulaması Olarak Sünnete Bağlılık
    13. Mehmet Görmez, Hadis İlminin Temel Meseleleri
    14. Saffet Sancaklı, Hadis İnkârcılığı
    15. Zekeriya Güler, Hadis Günlüğü

    E. SİYER-İ NEBİ
    1. Mustafa Asım Köksal, İslam Tarihi
    2. Ali Muhammed Sallabi, Siyer-i Nebi
    3. Kasım Şulul, Siyer Usulü
    4. Martin Lings, Hazreti Muhammed’in Hayatı
    5. İzzet Derveze, Kur’an’a Göre Hazreti Muhammed’in Hayatı
    6. Mustafa Sıbai, Peygamberimizin Hayatından Dersler ve İbretler
    7. Mehmet Emin Ay, Şefkat Peygamberi Hazreti Muhammed
    8. Münir Muhammed Gadban, Resulullah’ın Hayatı ve Daveti
    9. Ahmet Önkal, Resulullah’ın İslam’a Davet Metodu
    10. İhsan Süreyya Sırma, Mekke Dönemi ve İşkence
    11. Mustafa Ağırman, Hazreti Muhammed Devrinde Mescid Ve Fonksiyonları
    12. Rıfat Oral, Hazreti Peygamber’in Veda Haccı
    13. Âdem Apak, Kur’an’ın Geliş Ortamında Arap Toplumu
    14. Muhammed Emin Yıldırım, Efendimizi Sahabe Gibi Sevmek
    15. Mutlu Binici, Uhud’un Ardında Cennet Var

    F. FIKIH VE İSLAM HUKUKU
    1. Hayreddin Karaman, Günlük Hayatımızda Helaller ve Haramlar
    2. Halil Günenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar
    3. Hamdi Döndüren, Güncel Fıkhi Meseleler
    4. Abdullah Kahraman, Güncel Dini Konular ve Fıkhi Hükümler
    5. Hacı Yunus Apaydın, Din ve Fıkıh Yazıları
    6. Faruk Beşer, Güncel Meselelere Dini Çözümler
    7. Vehbe Zuhayli, Günümüz Meselelerine Fetvalar
    8. Ekrem Buğra Ekinci, İslâm Hukukumda Değişmenin Sınırlan
    9. Halit Çalış, Ahmet Yaman, İslam Hukukuna Giriş
    10. Ahmet Yaman, Halit Çalış, İslam Hukuku
    11. Abdülkerim Zeydan, İslam Hukukuna Giriş
    12. Fahrettin Atar, Fıkıh Usûlü
    13. Mehmet Zahit Kevserî, Hanefi Fıkhının Esasları
    14. Mustafa Kelebek, İslam Aile Hukukunda Velayet
    15. Orhan Çeker, Fetvalarım

    G. UFUK KİTAPLARI
    1. Sezai Karakoç, İslam’ın Dirilişi
    2. İsmet Özel, Taşları Yemek Yasak
    3. Roger Garaudy, Geleceğimizde İslâm Var
    4. İsmail Faruki, Bilginin İslamileştirilmesi
    5. Rene Guenon, Modern Dünyanın Bunalımı
    6. Akif Emre, Müstağrip Aydınlar Yüzyılı
    7. Özcan Hıdır, Batı Dünyasında İslamofobi ve Anti-İslamizm
    8. Aliya İzzetbegoviç, Doğu Batı Arasında İslam
    9. Said Ramazan el-Buti, Kur’an’da İnsan ve Medeniyet
    10. Bedri Gencer, İslam’da Modernleşme
    11. Erol Güngör, İslam’ın Bugünkü Meseleleri
    12. İbrahim Kalın, İslam ve Batı
    13. Şemseddin Dursun, Hayata Dair Kavramlar Analizi
    14. Yücel Oğurlu, Perspektif Kodları
    15. Cemil Meriç, Bu Ülke

    H. DAVA VE ŞUUR
    1. Seyid Kutub, Yoldaki İşaretler
    2. Ahmet Ağırakça, Dava Adamı Olmak
    3. Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar
    4. Kadir Mısıroğlu, İslam Dünya Görüşü
    5. Abdulkadir Udeh, İslam ve Siyasi Durumumuz
    6. Muhammed Ebu Zehra, İslam’da Sosyal Dayanışma
    7. Salim Öğüt, Modern Bir Din Projesinin Tenkidi
    8. Mehmet Doğan, Batılılaşma İhaneti
    9. Said Halim Paşa, Buhranlarımız
    10. Abdurrahman Dilipak, Cumhuriyete Giden Yol
    11. Burhan Bozgeyik, İşte Zulmün Belgesi
    12. Osman Yüksel Serdengeçti, Bir Nesli Nasıl Mahvettiler
    13. Mehmet Beşir Eryarsoy, Küreselleşmeye Karşı Duruşumuz
    14. Salâh Abdulfettâh el-Hâlidî, Müslümanın Değişmez Prensipleri
    15. Ebul Hasen En Nedvi, Müslümanların Gerilemesiyle Dünya Neler Kaybetti

    I. MÜSLÜMANCA DÜŞÜNCE
    1. İmam Gazali, Müslümanca Bir Hayat
    2. Ebubekir Sifil, Müslümanca Bir Hayat İçin
    3. Abdurrahman Arslan, Dünyaya Müslümanca Bakmak
    4. Mehmet Sürmeli, Siyasette Müslümanca Duruş
    5. Aydın Başar, Hayatı Müslümanca Okumak
    6. İsmail Lütfi Çakan, Müslümanca Yaşamak
    7. Yavuz Köktaş, Modern Dünyada Müslümanca Düşünmek
    8. Rasim Özdenören, Müslümanca Düşünmek Üzerine Denemeler
    9. Serdar Demirel, Postmodern Çağda Müslüman Bilincin İnşası
    10. Ali Haşimi, Kur’an ve Sünnet’e Göre Müslüman Şahsiyeti
    11. Fethi Yeken, Müslüman Olmam Neyi Gerektirir?
    12. Ali Haydar Haksal, Müslümanca Duruş
    13. Vehbi Karakaş, Müslümanca Bakış
    14. Nureddin Yıldız, Mümin Kimliğimiz
    15. Ramazan Kayan, Vahyin Gölgesinde Kimlik İnşası

    İ. TASAVVUF VE NEFİS TERBİYESİ
    1. Hasan Kamil Yılmaz, Tasavvufun Meseleleri
    2. Dilaver Selvi, Kur’an ve Tasavvuf
    3. Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar
    4. Hasan El Benna, Tasavvuf Ve Ahlak Eğitimi
    5. Necdet Yılmaz, Osmanlılarda Tasavvuf
    6. Ebu’l-Alâ el-Afîfi, Tasavvuf İslâm’da Mânevî Hayat
    7. Mahir İz, Tasavvuf
    8. Muhammed Bin El Hani, Adap
    9. Abdu’l-Bari En-Nedvi, Tasavvuf ve Hayat
    10. Ferîdüddîn Attar, Tezkiretü’l Evliyâ
    11. Said Havva, İslam’da Nefis Tezkiyesi
    12. İbni Kayyım El Cevziyye, Nefis Terbiyesi
    13. Abdulkerim Kuşeyri, Kuşeyri Risalesi
    14. Haris el Muhasibi, Selefi Tasavvuf
    15. Muhammed Emin Er, Fıkh-ı Batın Kalp Temizliğinin Esasları

    J. İRFAN VE HİKMET
    1. Abdulkadir Geylani, İlahi Armağan
    2. Osman Nuri Topbaş, Son Nefes
    3. Necdet Tosun, İrfan Bahçesi
    4. Abdulfettah Ebu Gudde, Zamanın Kıymeti
    5. İbn Hacer el-Askalani, Erdem Yolcusuna Uyarılar
    6. İmam Şarani, Sufilere Armağan Selefi Salihin Ahlakı
    7. İbn Ataullah el-İskenderi, Hikemü’l-Atâiyye
    8. Mustafa Kara, Gönül Mektupları
    9. Musa Tektaş, Gönül Zaviyesi
    10. Hayati İnanç, İşte Geldik Gidiyoruz
    11. Raşit Küçük, Sevgi Medeniyeti
    12. Ahmet Ziylan, İki Çift Söz Yeter
    13. Sadi Şirazi, Bostan ve Gülistan
    14. Beydaba, Kelile ve Dimne
    15. Mehmet Nezir Gül, Geçmişten Günümüze Latifeler Hikmetler

    K. İLHAM VEREN KİTAPLAR
    1. Soner Duman, Hayata Bir de Böyle Bak
    2. Mehmet Lütfi Arslan, Uyanın Rüya Vaktidir
    3. Mustafa Asım Küçükaşçı, Kıyameti Koparan Kopuşlar
    4. Süleyman Ragıp Yazıcılar, Baht Meselesi
    5. İsmail Kılıçarslan, Benim Meselem
    6. Erol Erdoğan, İnsan Mevsimi
    7. Erhan Erken, Dünya Görüşü
    8. Ömer Faruk Demireşik, Şafak Sökerken
    9. Âdem Özköse, Ümmet Coğrafyası
    10. Sefa Saygılı, Dünyayı Aldatanlar
    11. Mustafa Sabri Beşer, Ve İnsan Aldandı
    12. Ahmet Murat, Kalbin Kararı
    13. Mikail Çolak, Alemlere Rahmet
    14. Faruk Öndağ, Sıradışı Adamlar
    15. Mustafa Nezihi Pesen, İstanbul’a Zikirle Girdin Mi Hiç?

    L. FAYDALI DİNİ KİTAPLARI
    1. Abdullah Yıldız, Namaz Bir Tevhit Eylemi
    2. Şerafettin Kalay, Müminin Miracı Namaz
    3. Mehmet Şevket Eygi, Müslümanın 100 Vazifesi
    4. Âdem Ergül, Medeniyet Öncülerimizden 365 Lider Davranış
    5. Hikmet Özdemir, Hazreti Ali’nin 100 Veciz Sözü
    6. Murat Kaya, Hazreti Ömer’den 111 Hatıra
    7. Mustafa Meşhur, İslam’a Davet Fıkhı
    8. Ali Nar, 40 Hadisle Müslüman Kimliği
    9. Mecdi El Hilali, Allah Sevgisi
    10. Mehmet Paksu, Sünnete Göre Günlük Hayat
    11. Mehmet Akbaş, Asr-ı Saadetten Üç Öğretmen
    12. Ali Ramazan Dinç, Kemale Dair Sohbetler
    13. Ertuğrul Düzdağ, Ali Ulvi Kurucu Hatıralar
    14. Nazif Yılmaz, Ahmet İslamoğlu Hatırlar ve Mülahazalar
    15. İbrahim Emiroğlu, Yanlış Düşünce ve Davranışlar Karşısında Mevlana

    M. KÜLTÜR VE EDEBİYAT
    1. Haluk Dursun, İstanbul’da Yaşama Sanatı
    2. Ahmet Yüksel Özemre, Üsküdar’da Bir Attar Dükkânı
    3. Münevver Ayaşlı, Haminne’nin Suret Aynası
    4. Yahya Kemal Beyatlı, Kendi Gökkubbemiz
    5. Dursun Gürlek, Kültür Dünyamızdan Manzaralar
    6. Sadettin Ökten, Aslında Bir Sanat Var
    7. Nihat Sami Banarlı, Tarih ve Tasavvuf Sohbetleri
    8. Mehmet Nuri Yardım, Edebiyatımızın Güler Yüzü
    9. Âlim Yıldız, Geleneğin İzinde
    10. Nidayi Sevim, Keşf-i İstanbul
    11. Emin Işık, Belh’in Güvercinleri
    12. Serhan Tayşi, Ali Emiri’nin İzinde
    13. Turgut Cansever, İslam’da Şehir ve Mimari
    14. Beşir Ayvazoğlu, Geleneğin Direnişi
    15. Evliya Çelebi, Seyahatname

    N. HİKÂYE, ROMAN VE DENEME
    1.Muhyiddin Şekur, Su Üstüne Yazı Yazmak
    1, Carl Vett, Dervişler Arasında İki Hafta
    2. Muhammed Esed, Mekke’ye Giden Yol
    3. Şule Yüksel Şenler, Huzur Sokağı
    4. İskender Pala, Şah Sultan
    5. Cahit Zarifoğlu, Yaşamak
    6. Tarık Buğra, Küçük Ağa
    7. Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir
    8. İbrahim Tenekeci, Son Düzlük
    9. Mustafa Kutlu, İyiler Ölmez
    10. Vehbi Vakkasoğlu, Bir Destandır Çanakkale
    11. Mehmet Niyazi, Yemen Ah Yemen
    12. Yavuz Bahadıroğlu, Selahaddin Eyyubi
    13. Mustafa Uslu, Yunus Emre Gönlüm Düştü Bir Sevdaya
    14. Aziz Erdoğan, Abide Şahsiyet Mehmet Akif Ersoy
    15. Ahmet Yapıcı, İnanmış Bir Adam Mehmet Akif

    O. EĞİTİM VE AİLE
    1. Ali Fuat Başgil, Gençlerle Başbaşa
    2. Seyit Mehmet Şen, Gençlik Geleceğimizdir
    3. Nurettin Topçu, Türkiye’nin Maarif Davası
    4. Samiha Ayverdi, Milli Kültür Meseleleri ve Maarif Davamız
    5. Dursun Ali Taşçı, Eğitim Yazıları
    6. Said Havva, İslami Eğitim Modeli
    7. Memiş Okuyucu, Maarifimiz ve Geleceğimiz
    8. Ali Erkan Kavaklı, En Sevilen Öğretmen Hazreti Muhammed ve Eğitim Metotları
    9. Bekir Kuzudişli, Eğitim ve Öğretime Dair 40 Hadis
    10. Osman Öztürk, İslam’da Evlat Terbiyesi
    11. Mehmet Zeki Aydın, Ailede Ahlak Eğitimi
    12. Durak Pusmaz, Ailede Mutluluk Prensipleri
    13. Sıtkı Aslanhan, Bilinçli Aile
    14. Mustafa K Topaloğlu, Evliliğin Yol haritası
    15. Sema Maraşlı, Mutlu Aile Okulu

    Ö. TARİH
    1. Ahmet Akgündüz, Bilinmeyen Osmanlı
    2. Mustafa Armağan, Osmanlı İnsanlığın Son Adası
    3. İrfan Gündüz, Osmanlılarda Devlet Tekke Münasebetleri
    4. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devletinin İlmiye Teşkilatı
    5. Koray Şerbetçi, Bir Osmanlı Var İmiş
    6. Fuat Köprülü, Osmanlı Devletinin Kuruluşu
    7. Osman Turan, Selçuklular ve İslamiyet
    8. Coşkun Yılmaz, Sultan İkinci Abdulhamit ve Dönemi
    9. Vahdettin Engin, Bir devrin Son Sultanı II. Abdulhamid
    10. Mustafa Sabri Efendi, Hilafetin İlgasının Arka Planı
    11. Ziya Kazıcı, İslam Medeniyeti ve Müesseseleri Tarihi
    12. Mahmud Şakir, İslam Tarihinden Dersler ve İbretler
    13. Davut Nuriler, Sancak’ın Asırlık Hak Mücadelesi
    14. Ahmet Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya
    15. Fuat Sezgin, İslam Bilim Tarihi

    P. ABİDE ŞAHSİYETLER
    1. Salih Suruç, Sadakatte Zirve Hazreti Ebu Bekir
    2. İbnül Cevzi, Emirül Müminin Hazreti Ömer’in Hayatı ve Tarihi
    3. Mustafa Necati Bursalı, Hayâ ve Edep İncisi Hazreti Osman
    4. Mahmut Sami Ramazanoğlu, Hazreti Aliyyül Murtaza
    5. Ömer Sabuncu, Hazreti Aişe Binti Ebi Bekir
    6. Ömer Döngeloğlu, Musab Bin Umeyr
    7. Fatih Çınar, Mustafa Taki Efendi
    8. İbrahim Baz, Abdülehad Nuri-i Sivasi Hayatı Eserleri Görüşleri
    9. Vahit Göktaş, Muhammed Es’ad-ı Erbili Hayatı, Eserleri ve Tasavvuf Felsefesi
    10. Adnan Memduhoğlu, Bir Fakih Olarak İmam Nevevi
    11. Ahmet Turan Arslan, İmam Birgivi
    12. Nesimi Yazıcı, Kamil Miras Hayatı ve Eserleri
    13. Ethem Cebecioğlu, İmam-ı Rabbani Hareketi ve Tesirleri
    14. Bilal Kemikli, Erzurumlu Bilge İmam Muhammed Lütfi Efendi
    15. Yusuf Temizcan, Muhsin Kıvamında Yaşamak Abdullah Tivnikli

    R. İLMİ ETÜDLER
    1. Necdet Çağıl, Kur’an’ın Belagat ve Fonetik Yapısı
    2. Nasrullah Hacımüftüoğlu, Kur’an’ın Belagatı ve İ’cazı Üzerine
    3. Mehmet Yalar, Modern Arap Edebiyatına Giriş
    4. Yusuf Ziya Kavakçı, İslam Araştırmalarında Usul
    5. Rahmi Yaran, İslam Fıkhında İhtiyaç Kavramı ve Kurumsallaşma
    6. Hasan Çelikkaya, Fonksiyonel Eğitim Sosyolojisi
    7. Mehmet Ünal, Kur’an Anlaşılmasında Kıraat Farklılıklarının Rolü
    8. Cemal Abdullah Aydın, Hadislerin Kaynaklarını Bulma Yolları
    9. Cemal Ağırman, Hadis Kaynaklarının Dili
    10. Hüseyin Yılmaz, Dini Hitabet ve Mesleki Uygulama
    11. Nuri Adıgüzel, İslam Ahlak Düşüncesi ve Müslüman Ahlakçılar
    12. Fethi Ahmet Polat, İslam Tefsir Geleneğinde Akılcı Söyleme Yöneltilen Eleştiriler
    13. Ömer Çelik, Tefsir Usulü ve Tarihi
    14. Harun Öğmüş, Cahiliye Döneminde Araplar
    15. Mehmet Fatih Kaya, Hadis Usûlünde İhtilât

    S. TEMEL CİLTLİ ESERLER
    1. Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Din Kur’an Dili
    2. Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t Tefasir
    3. İmam Nesefi, Tercüme: Harun Ünal, Nesefi Tefsiri Tercümesi
    4. Babanzade Ahmed Naim ve Kamil Miras, Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi
    5. Yaşar Kandemir, İsmail Lütfi Çakan, Raşid Küçük, Riyazüs Salihin Şerhi
    6. Kadı İyaz, (Yaşar Kandemir), Şifa-i Şerif Şerhi
    7. Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuk-u İslamiyye ve İstılahat-ı Fıkhiyye Kamusu
    8. İmam Nebevi Hazretleri, Hatib eş-Şirbini (Tercüme Soner Duman), Muğni’l Muhtac
    Minhacü’t-Talibin Şerhi
    9. İmam Gazzali, İhya-ü Ulumi’d Din
    10. Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatüs Sahabe
    11. Hayredin Karaman, Ana Hatlarıyla İslam Hukuku
    11. Osman Nuri Topbaş, Nebiler Silsilesi
    12. Hayati Ülkü, İslam Tarihi
    13. Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı
    14. İmam-ı Rabbani, Mektubat
    15. Tahirül Mevlevi, Mesnevi Şerhi

    Aydın Başar