• Yürüyordu şehrin devasa yollarında. Yaşadığı yerin büyüklüğü içerisinde küçücük kalmış, omuzlarına binen kasvetin yüküyle adımlıyordu caddeyi. Sanki biraz önce adam öldürmüş de teslim olmaya gidiyormuş gibi bir hâl vardı üzerinde. Ama o yalnızca stüdyoya girip yeni şarkısının kaydını yapacaktı.

    O, rap müziğin ülkedeki ilk temsilcilerinden biriydi. Yirmi beş yıl önce piyasaya adeta fırtına gibi girmiş ve toplumsal eleştiriyle bezenmiş şarkıları döneme damga vurmuştu. Fakat yıllar ilerledikçe hayran kitlesi erozyona uğradı. Geçen zamanla birlikte değişen rap müzik piyasasında adı yavaş yavaş unutuldu. Satmayan albümler, dolmayan konser salonları derken, son birkaç yıldır artık hiçbir şey üretmeyen, yalnızca geçmişiyle avunan bir adam hâline geldi.

    Bunalım dolu günler birbiri ardına geçerken albümlerinin eski yapımcısı olan arkadaşından gelen bir telefonla yeniden gerçek hayata döndü. Yapımcının ondan istediği, rap müziğin yeni hâline uygun bir şarkı yapıp söylemesiydi. Yani, sırf kafiye olsun diye anlamsız kelimelerin sıralandığı, bel altından vuruşlu sözcüklerle hecelenerek söylenen bir tür ortaya karışık çorba. Yazdığı her satırdan pişmanlık duysa da istenilene harfiyen uyan bir parça yaptı. Yapımcı, sözlerini bir kez dinledikten sonra şarkıyı çok beğendi ve ondan tekli albüm için kayda girmesini istedi.

    Yürüyordu şehrin devasa yollarında. Birazdan bunca yıldır yaptığı müziğe ihanet edecek olmanın verdiği ağırlıkla eziliyordu. Stüdyoya doğru yürürken geçen her dakikada adımlarını daha yavaş atıyordu. Hatta öyle bir an geldi ki sonunda durdu. Ne ileriye ne de geriye doğru tek bir adım atabiliyordu. Zihninde öyle bir savaş vardı ki kararsızlık tüm bedenine hâkim olmuştu. Dakikalar kendi arasında kovalamaca oynadı ve o, zihninde beliren düşüncenin etkisiyle ileri doğru harekete geçti. Bu sefer de sanki kaybettiği zamanı geri kazanmak istiyormuşçasına koşar adım yürüyordu. Üstündeki umutsuzluk bulutları dağılmış ve omuzları dik bir şekilde devam ediyordu yoluna. Sonunda stüdyonun bulunduğu binanın kapısına geldi. Derin bir nefes alarak içeri girdi ve bundan sonra başladı kızılca kıyamet:

    Gömleğinin yaka rengine takık ruhu müebbet insan duyuyor musun sana sıraladığım lafları

    Zincire vurduğun zihnin tükürüyor yüzüne varoluşsal çığlığı haşlama suyunun rengine hayran kurbağa tipinde insan kılığı

    Plaza dili ve edebiyatı mezunu yirmiyedincikat fıstığı kafede içtiğin kapuçinolar yaktı o zehir zemberek ağzını

    Yerlere serilen muzlardan başlasın kaydırmalı ayak oyunları sallanan ipte dikkatli yürüsün patronun kapıkulları

    Sabahakşam işinden nefret eden sensin takmışlar boynuna kravattan halkanı kendini bir halt zannedersin anca alınca üçkuruşluk zammını

    Yazdığın yalamalık kitabından aldın salaklık beratını kapı dışarı koyulduğunda gördün mü hayatın anlamını

    Az yedik bitirelim sömüremedik tüketelim tatmadıysanız hala size plaza tipi kaşar mı yedirelim

    Güzelliğinin uçucu rengine takık ruhu müebbet insan duyuyor musun sana sıraladığım lafları

    Cerrahta işi bitmeyen rezidansta müşteri avcıları yüzüne asit dökse de hiçbir zaman düzelmez kırışıklıkları

    Airbag dudaklarınla yavrum çıktığın altın arayıcılığı tıpkıbasım güzelliğinle satın alırsın anca sonsürat yalnızlığı

    Havaya saçtığın paranın tatlı kalabalığı etrafında sivrisinek yuvaları görünüşte attığın mutluluk çığlıkları uyuşuk kafanda hiçliğin envai çeşit karekodları

    Kusursuzluğun arayışındaki zihnin beynindeki telleri tek tek yaktı geriye kalan anca sana soyup bitirdiğin derinin kalıntıları

    Güzelliğin olmuşsun bağımlısı açlığın karakuru müptelası sendeki bu tıkabasa para sevdası yaratır bolca karın ağrısı

    Az yedik bitirelim sömüremedik tüketelim tatmadıysanız hala size gergedan boynuzu mu yedirelim

    Şişmiş kollarının şekline takık ruhu müebbet insan duyuyor musun sana sıraladığım lafları

    Altında spor arabanla olmuşsun hız manyağı attığın makaslar ecelinin keskin bıçağı körkütük sarhoşluğunla toplarsın anca bedeninden parçaları

    Fitness salonunda attığın havaları balonmuş gibi şişirdin kasları hapurhupur yuttuğun protein tozları oldun mu böyle erkeğin hası

    Adamım adam diye geziyor sanki ortamların kralı şeklinden başka bir numarası yok zavallı adam kılığı

    Seri köz getirmeli nargile havacıvası dumanıyla yanmış boşbeleş kafası yanına aldığı pek sevgili yancısı bugün tattıklarının sonra çıkar acısı

    Güvendiği çilçil baba parası arkasında her zaman dayısı amcası bu kadar şımarıklığın finalinde görülür illa hoca selası

    Az yedik bitirelim sömüremedik tüketelim tatmadıysanız hala size zakkumun kökünü mü yedirelim
    ***
    Söylediği şarkının son sözleriyle birlikte sanki ruhu da çekip gitmişti içinden. Yapımcı arkadaşının ve diğerlerinin şaşkın bakışları altında hızlıca çıktı stüdyodan. Binanın hemen önünde, inşaatlarda görmeye alıştığımız bir kum kamyonu duruyordu. Fakat bu aracın benzerlerinden farkı, kum yerine onun satmayan albümleriyle yüklü olmasıydı. Birkaç dakika geçtikten sonra kamyon yükünü binanın önüne boşalttı. Günlerce hatta yıllarca verilen emeğin karşılığı, tıpkı morgda yatan ölü bedenler gibi serilmişti kaldırımın üzerine. Bir süre şaşkınca albümlerine baktı. Sonra onları yavaşça yerden toplayıp ellerinin arasına aldı. Ve birden büyük bir hınçla binanın camlarına doğru atmaya başladı. Sanki bugüne kadar yaşadığı tüm başarısızlıkların acısını çıkarıyordu. Gücü bitip tükeninceye kadar onları attı, attı ve…

    Bir anda gökyüzünü çeşit çeşit kuşlar kapladı. O kadar çoklardı ki gök maviliğini, renk cümbüşüne terk etti. Albatroslar, martılar, ebabil kuşları… Hatta efsanesinin içinden Zümrüdüanka bile çıkagelmişti. Ötüşleriyle adeta bayram yerine çevirmişlerdi semayı. Yüzlerce, belki de binlerce kuş yere inip gagalarıyla topladılar albümleri ve yeniden çekildiler gökyüzüne.

    En son Zümrüdüanka indi yere ve onu -rap müziğin adsız kahramanını- üzerine alıp efsanesine doğru yol aldı usulca.
  • Bu alınganlık onun yanlış türden gıdalara tepki göstermesine yol açıyordu. Şunu belirtmek gerekir ki, belli bir konuda öne çıkmış, tanınmış olmak da, böyle bir ün de onu taşıyan kişinin doğru yönde ilerlemesi için sürekli beslenmek durumundaydı. Bir ün, yalnızca bu ünün belirleyeceği türden bir gıda ile kendine özgü bir biçimde beslenmeyi gerektirirdi. Böylesi zenginlikte bir yapıt ortaya çıkma sürecindeyken, yapılacak en iyi şey, alıngan olmakla tanınmak, böyle bir ün yapmaktı. Daha sonra kişi, alıngan olması sayesinde kendisini korumuş olan kişi öldükten ve adı her pazar tezgahında kokmuş bir balık kadar çirkin ve şişmiş bir şekilde sergilenmeye başladıktan sonra, bırakınız saman altından su yürütenler ve çok bilmişler gerekli davranış biçimleriyle ilgili kuralları koysunlardı, bırakın alınganlığı anıtsal bir değer olarak yüceltsinlerdi. Her şeye karşın yapıt ortada olacaktı o zaman, kimse çalışmanın ilerlemesine köstek olamazdı ve bütün bu insanlar her şeye soktukları burunlarıyla, tek bir iz bırakmaksızın sinsice yok olacaklardı. Bazıları, Musil’in günlük konulardaki çaresizliğini ayıplıyordu. Musil’in değerinin farkında olan ve onu incitmekten sakınan Broch’a ilk kez Musil’den söz ettiğimde, “Bir kâğıt imparatorluğunun kralı o,” demişti. Musil’in yalnızca yazma masasının başında oturduğunda insanların ve şeylerin efendisi olduğunu, aksi halde, günlük yaşantısı içinde şeylere ve koşullara karşı savunmasız, şaşkın, başka insanların yardımına bağımlı bulunduğunu anlatmak istiyordu. Musil’in para işlerinden anlamadığım, hatta, paraya dokunmaktan bile nefret ettiğini herkes biliyordu. Hiçbir yere yalnız başına gitmek istemezdi; karısı hemen hemen hep yanında olurdu, tramvay biletlerini alan, bir kafede hesabı ödeyen hep karısıydı. Üzerinde para taşımazdı, elinde tek bir madeni ya da kağıt para görmüş değildim. Belki de para ondaki sağlık anlayışıyla bağdaşan bir şey değildi. Para düşünmeyi asla kabul etmezdi, bu onu sıkar ve üzerdi. Karısının parayı ondan sinek kovar gibi uzak tutmasından hoşnuttu. Paranın değerinin düşmesi nedeniyle elindekini avucundakini yitirmişti, mali durumu çok kötüydü. Kaynakları üstlendiği işi yürütmesine zar zor olanak tanıyacak noktadaydı.
  • Bir kitap okuyorum ama ne yazıkki 1000kitap'da yok.
    Kitabın adı: Paranın kralı
    #scala yayınları
  • 472 syf.
    ·8 günde·10/10
    İki Kule J.R.R. TolkIen’in Yüzüklerin Efendisi üçlemesinin 2. kitabı. Ben hava durumlarının ve mevsimlerin insanın okumasına pozitif etki yaptığını düşünüyorum. Bu bağlamda İki Kule’nin okunması gereken mevsim kış mevsimidir. Dışarda soğuk bir hava, siz elinizde bir kahve, üstünüzde bir battaniye ile bu kitabı okuduğunuzda, Tolkien’in Orta Dünyası’na kusursuz bir giriş yapıp, hikayeyi yaşayacaksınız. Serinin 1. kitabı Yüzük Kardeşliği, Sam ile Frodo’nun gruptan ayrılması ile bitiyor ve İki Kule, tam buradan başlıyor. Tolkien İki Kuleyi, iki bölüme ayırarak yazmayı tercih etmiş. 1, bölümde Merry, Pippin, Aragorn, Legolas, Gimli ve Gandalf’ın maceralarına ve Miğfer Dibi savaşına tanık olurken, 2. bölümde Frodo ve Sam’ın Gollum ile karşılaşmalarına ve yüzüğü yok etmek için Kıyamet Çatlaklarına doğru devam eden yolculuğuna tanık oluyorsunuz. İki Kule için olayların geliştiği ve bizi muhteşem bir finale hazırladığını söylersek yanlış olmaz. Klasik üçlemelerin 2. kitaplarında artık yeni karakterler genellikle hikayeye eklenmez ancak bu kural İki Kule için geçerli değil. Ağaçsakal ve Entlerin, Boromir’ın kardeşi Faramir’in ve Rohan Kralı Theoden’in hikayeye eklenmesi zaten oldukça zengin olan kitaba bambaşka bir soluk getirmiş. Özellikle Merry ve Pippin’in Ağaçsakal ve Entlerle olan maceralarına hayran kaldım. Gandalf’a göre Ağaçsakal Orta Dünya güneşi altında yürüyen en eski canlı. Buradan bile Ağaçsakal’ın Orta Dünya için ne kadar önemli olduğunu anlayabilirsiniz. Her iki bölümün de sonları tansiyonun yavaş yavaş yükselmesiyle son buluyor. Bu açıdan 3.kitabın muhteşem bir final olacağını yukarıda yazdım. İki Kule’de Tolkien’in karakterlerine, anlattığı hikayeye ve henüz pisliklerden temizlenmemiş olsa da Orta Dünya’sına tam anlamıyla hayran olacaksınız. Bu karakterlerin ve bu dünyanın bir parçası olacaksınız. Buradan bile İki Kule’nin ne kadar muhteşem bir eser olduğunu anlayabilirsiniz. İki Kule aslında muhteşem bir yol hikayesi. Hem 1. bölümde hem 2. bölümde bilinmeyene doğru bir yolculuk var. Yüzüğün etkisi altına alınan Gollum’un Yüzük’e olan zaafı aslında gerçek hayatta insanların paraya olan zaafı ve eninde sonunda paranın kölesi olmasından yola çıkarak, İki Kule’nin her ne kadar fantastik bir eser olmasına rağmen, gerçek hayat ile bağdaştığını rahatlıkla söyleyebilirim. İnsana ait tüm duyguları yaşacağınız bu muhteşem eseri tüm okurlara tavsiye ederim.
  • Gerçekte 20 Mart 1815 de Fransa Kralı on sekizinci Lui kaçmış ve Napolyon tekrar İmparatorluk tahtına oturmuştu. Fakat Avrupa, büyük sürgünün yine siyaset sahnesinde görünmesine göz yummadı, ordular göndererek onu devirmek teşebbüsüne girişti. Napolyon da bahtını ve tahtını silahla müdafaaya çıktı. Nihayet 1815 senesi Haziranının yirminci günü Vaterlo'da İngiliz Generali Vellington ile karşılaştı.

    Orada yüz yüze gelen İngiliz ve Fransız orduları pek ağır birer vazife yüklendiklerini biliyorlardı. İngilizler, harbi kaybettikleri takdirde, bütün kara Avrupası'nın Fransa boyunduruğu altına düşeceğini, İngiltere'nin on beş seneden beri döktüğü kanla harcadığı paranın hedef olacağını ve İngiliz nüfusunun kökünden sarsılacağını pekiyi takdir ediyorlardı. Buna karşılık Fransızlar da, harbi kazanmakla yalnız Napolyon'u ayakta tutmuş olmayacaklarını ve bu zaferin Fransa'yı Avrupa'ya hâkim kılacağını anlıyorlardı.

    Fakat Napolyon da, Vellington da, son hücumu yapmakta tereddüt gösteriyordu. Çünkü ikisi de birer imdat ordusu bekliyordu. Bu ordular gelmeden yapılacak bir hücumun ters bir netice vermesi ihtimali onları tereddüde düşürüyordu. Demek ki iki ordu arasında bitaraf bir vaziyet alan
    zafer kuşunun İngiliz veya Fransız cephesine konması, beklenilen yardım ordularından birisinin daha erken gelmesine bağlı idi.

    Napolyon, kendi mareşallarinden birinin getireceği orduya ihtiyaç duyuyordu. Vellington, Prusya kumandanı General Blücher'in Alman askerleri başında gelmesini bekliyordu. Napolyon'un beklediği Fransız Mareşal, harp meydanına daha kısa yoldan varabilmek için bir çobanı kılavuz yapmıştı, onun gösterdiği yoldan ordusunu yürütüyordu. Hålbuki bu kılavuz, Napolyon'u sevmiyordu, krallık taraftarıydı.

    Bu sebeple tarihte büyük bir rol oynadı, Avrupa'nın yenemediği bir talih, o basit çobanın değneğiyle yıkıldı. Çünkü çoban Fransız imdat ordusunu bir çıkmaza sokmuştu, harp meydanına daha erken yetişmek imkânını Prusyalılara bağışlamıştı!

    Napolyon, yaptığı hesabın olumlu netice vereceğinden emindi, at üstünde yardımcı mareşali bekliyordu. O gelir gelmez hücum emrini verecekti, İngilizleri püskürtüp henüz geride bulunan Prusyalıları karşılayacaktı. İşte bu ümit içinde dört tarafına bakınıp dururken bir toz kümesinin yerden göğe yükseldiğini gördü ve bağırdı.

    "Ordum geliyor, zafer benimdir!"

    Fakat yarım saat sonra bu ümit sedaları Vellington'un ağzında belirdi, İngiliz kumandanı da aynı sevinçle haykırdı.

    "Prusyalılar geliyor, zafer benimdir!"

    Napolyon, o günün grubundan evvel tarih semasından çekildi ve bu grup bir çobanın eseri oldu.

    Cebe ile Sübütay, Napolyon'dan altı asır evvel kılavuzların ne yaman roller oynayabileceklerini anlamışlardı. Bu sebeple koca bir ordunun ve
    ordu ile beraber Cengiz'in, kendilerinin, bilhassa Türklüğün şerefini, haysiyetini, bahtını bir kılavuzun eline bırakırken son derece ihtiyatlı bulunuyorlardı. Şemahiden ileri giderken de on kılavuz almışlardı. İlkin bunlardan birini astılar ve öbürlerine cesedi göstererek şu kısa ihtarı yaptılar.

    "Bizi aldatırsanız buna benzersiniz!

    Eğer Napolyon'un imdadına koşan Fransız Generali de böyle bu hassasiyeti gösterseydi Vaterlo bugün İngiliz tarihinde bir yaldız olmaktan çıkardı, Napolyon Sent Elen Adası'na gönderilip ölümünü orada beklemeye mecbur edilmezdi, Fransa yarım asır süren bir bocalama devri geçirmezdi.