• _Türk olarak arabistan'a gidiyorsun. İnsanlar seni Türkçe selamlıyor, camilerden her gün Türkçe dualar yükseliyor, senin toprağını kutsal kabul ediyorlar, senin gibi giyinmeye, düşünmeye, konuşmaya çalışıyorlar. Yerde Türkçe bir yazı örneğin Türk malı bir çikolatanın ambalajını görünce öpüp yerden alıyorlar. Okullarında senin tarihin, kalplerinde senin ataların, inançlarında senin bile unuttuğun 1500 yıl önceki Türk büyükleri. Devlet başkanları sıkça halkına senin kültüründe kutsal kabul edilen şeylerden bahsediyorlar. Senin ülkenin bir büyüğü öldüğünde sen bayrağını indirmemene rağmen bu salaklar yas ilan edip bayraklarını yarıya indiriyorlar. Senin ülkenden gelen suyu bile kutsal kabul edip ritüelle içiyorlar ve daha niceleri.

    _Akp cumhuriyeti: Avrupa'nın en fakir ve en cahil toplumu, arap kölesi yapılmış gariban Türk halkının cumhuriyeti çoktan yıkılmış, rte krallığı kurulmuş. Götünde don olmayan gariban anadolu çomarları halen daha beka diyorlar. Ortada devlet yok. Devlet dediğin şey anayasadır. Dünya ekononomisinin %0.8'ini oluşturan rte cumhuriyetini her konuya balıklama atlarken görmek, gariban anadolu çomarının kompleksini tatmin ediyor. Akp dediğin şey, sana her gün tecavüz eden, dünya üzerinde görülmemiş vergi oranlarıyla aldığın nefesten bile haraç kesen, bütün özgürlüklerini kısan, nefret ve asağılık kompleksiyle sana hayatı dar eden, korkudan gıkını bile çıkaramadığın, yazamadığın, bir de üzerine araplaşmış çoğunluğunun oyuyla seni köle gibi yöneten, cebinden paranı alıp o kölelere aktaran bir kurum.

    _İslamcılar, Kemalistlerle rekabete girdi ve yenildi. Muhafazakarlardı ama bilinçaltlarında feci bir eziklik ve kompleks mevcuttu. Biraz durumu düzelten, Kemalistler gibi yaşamaya başladı; giyimde, kuşamda, edebiyatta, sanatta… Bir süre bu sosyal taklitle hareket ettiler ama bu sonradan görme yapay bakış açısı uzun süre devam edilebilir değildi. Kemalistlerde bir görgü, bilgi, ilke ve bir tutarlık mevcuttu. Lakin islamcıların böyle nev-i şahsına münhasır bir paradigması yok. Evet; durum, sürdürülebilir olmayınca, İslamcıların ruhlarındaki görgüsüzlük, pişkinlik, hamlık ortaya çıktı.

    _İnanılmaz bir kitle. Tarihin gördüğü en değişik topluluk olabilirler. Organize kötülük ve organize vatan hainliği. Erdoğan'ın gidişi ülkenin yıkılışının bir işareti değil, demokrasinin bir gereğidir. Seçmende demokrasi anlayışı yok.

    _Türkiye'yi 1950'lerden beri 70 yıldır muhafazakar sağ iktidarlar yönetti ve o iktidarları da seçen bugünün "gençler iş beğenmiyor" diyen 50 yaş üzeri akp seçmeni. Menderes'i, özal'ı, çiller'i, mesut yılmaz'ı seçenler kimdi? Eski türkiye şöyleydi böyleydi diyen bunak çetesi; o iktidarları siz seçtiniz! Eskiden şöyle zorluk çekerdik vs lafları aslında akp seçmeninin kendi kendini kötülemesidir. Herkesin altında araba var diyen kişilerin kuru ekmeğe bile muhtaç kalan türk milletiyle resmen taşşak geçtiği akp zihniyeti budur. Diyorum adam sürekli yalan söylüyor, diyorlar ki siyaset bu tabi yalan söyleyecek. Diyorum adam bütün ihaleleri 5 tane köpeğe veriyor. Diyorlar ki chp'lilere mi verecek. On milyonlarca insan bankalara borçlu. Diyorlar ki borç almasalardı. Akp ensar vakfındaki tacizlere "bir kereden bir şey olmaz" dedi. diyorlar ki chp'nin içinde de bir sürü tacizci var. Her şeyi katarlı bedeviler satın alıyor. Diyorlar ki gavurlar mı alsın.
    _1950'den beri 70 yıldır ülkeyi sağcı muhafazakarlar yönetiyor. Sabıka korkusundan ötüyorlar böyle ve o sabıkaları işlerken diğerlerine etmedikleri hakaret yok. Günün sonunda da mağdur edebiyatı. Neden? Sabıkalarının korkusu! Çok basit bir hesap yapın. Ülkenin iktidarlarını baştan sona yazın. O hırsızları iktidar yapan oylar nerede? Nerede olacak akpde. Sıkışınca diyorlar ya "Diğerleri çalmadı mı sanki" diye işte o hırsızlar da kendileri zaten. Kendi pislikleri üzerinden kendilerini savunmaya çalışıyorlar. Neden bu ülkede hiç hesap sorulmadığını sanıyorsunuz? Nerede gördünüz hırsızın soygundan sonra gidip kendini karakola teslim ettiğini.

    _Halk, kendisine benzeyeni seçiyor. Türkiye’de 70 yıldır (1950’den bu yana) karşı devrim iktidarda. Halk yoksullaştırıldı, işsizleştirildi, çaresizleştirildi, sömürüldü ve oy deposu haline dönüştürüldü. Ülkede demokrasicilik oynanıyor.Halk önünde sonunda uyanıyor ve intikamı da ağır oluyor. Örnek Fransız Devrimi. Çıplak ayaklı köylüler yapmadı mı bu kanlı ayaklanmayı? Kral 16. Louise ve Kraliçe M. Antoinette giyotinle idam edilmedi mi? Krallık çok kanlı olarak tasfiye edilip laik Cumhuriyet kurulmadı mı? Ve de 1789’dan bu yana gericilerin bu Fransız Cumhuriyetini 4 kez yıkmalarına karşın ilericiler – Devrimciler 5. Cumhuriyeti kurmadılar mı? Aydınlanma önderleri olarak yaşamsal katkılarını unutmadan. Türkiye de mutlaka laik – demokratik rejim yönünde ilerleyecektir. AKP iktidarının ve başının engelleyici direnişleri olsa olsa “bir süre” gecikmeye neden olur; hepsi o denli. Dr. Ahmet Saltık
    _Grigory Petrov der ki: Yöneticiler kendi milletlerinin birer yansımasıdırlar. Onlar, milli ruhun birer kopyasıdır. Onlar, halk kitlesinin içinden doğmuştur. Bir millet nasılsa, devlet adamları da onlar gibidir. İşte bu nedendir ki; "Eskiden beri her millet, layık olduğu idareye ve devlet adamlarına sahip olur" denilmiştir.
    _Halk kendine benzeyenleri seçiyor. Türk milleti karakteri de bencil, menfaatçi, hemşerici, muhafazakar, görgüsüz, vasat...

    _Yeni nesil, sevgilileriyle geziyor, tozuyor, cafelerde, barlarda eğleniyorken, yaşlı nesilde büyük bir nefret oluşuyor çünkü kendileri hayatlarını saçma ideolojiler uğruna ya da köpek gibi gece gündüz çalışarak boşa geçirdiklerini fark ediyorlar. Gençlerin bu rahat yaşamlarının mahvolmasını istiyorlar, gençlerin de kendileri gibi azap içinde yaşamalarını, mutlu olmamalarını istiyorlar. Bunun için de gençlerin hayatlarını karartacak ne varsa onu yapıyorlar. Sadese yobaz yaşlılar değil, tutucular, cemaatler, hayatlarını yaşayamayanlarda da benzer kin var. O kadar mutsuzlar ki başkalarının mutluluğunu, keyfini kaldıramıyorlar. İstiyorlar ki herkes kendileri gibi sürünsün.
    _Bu ak yaşlı cahiller ölmeden Türkiye hiç bir zaman düzelmez ve maalesef bu saatten sonra da eğitilemezler. Ömürleri boyunca sığır gibi yaşamaya alıştıkları için herkesin de kendileri gibi ortacağda yaşadığını zannediyorlar. Gençler temizlikçi-inşaat amelesi-tuvaletçi olsun, ayak işlerinde çalışsın ve 2300 TL para alsın, evlenmesin, ev, araba sahibi olmasın, sürünsün diyorlar. Kendi çocuklarına gelince de onlar en iyi yerlerde olsun. Bizi yönetemeyen ve ülkeyi batıranlar ise her türlü lüks içinde yaşasın diyorlar. Tüm dünyanın aksine bizde gençler yaşlılardan daha bilgili ve pozitif düşünceye sahip.

    _Bu çarpık düzeni kimse bozamaz. Ülke adına iyi şeyler yaptırırsak bizim işlerimiz ters gider diye düşünen egemenler. Asalak, ahlakı bozuk, esrarkeş, kalleş ne kadar insan olursa, o kadar işimize yarar. Biz bunlarla besleniyoruz. Sigara, alkol, uyuşturucu bizim yönetimimizle. Deniz, kara, hava fark etmez bizim tekelimizden geçer. Buna burnunu sokan, işleri düzeltmeye, insanları aydınlatmaya çalışan kim olursa olsun, temiz toplum için kim uğraşırsa uğraşsın canını alırız.

    _Fetullah, Şeyh Said'in zihniyetinin ürünüdür. Hepsinin bitmek bilmeyen, tükenmeyecek hırsla, kinle Türk düşmanlıkları vardır. Hiçbiri de Tarih bilmez. Tarih diye inandıkları yeşil sarıklı evliya palavralarına benzer hikâyelerdir. Fetullahın görevi, anti emperyalist, amerikan karşıtı ve radikal İslamcı grupları ılımlılaştırmaktır. Bunun için Amerika tarafından finanse edilip korunuyor. İngilitere için çalışan Nakşibendi şeyh kıbrısinin yerini, fetullahın hizmet hareketi almaya başladı. İngiliz başbakan Tony Blair’in Fethullahçıların Dinlerarası Diyalog projesine destek olup 3 semavi dini bir arada buluşturmuştu. İngiltere, avrupada üstünlük için, Almanya destekli sözde Batı düşmanı Milli Görüş’e rakip olarak Gülen tarikatı öne çıkarttı. Almanya, Anglo-Saksonların (Amerika ve İngiltere) İslam dünyasını ele geçirip Afrika ve Ortadoğuyu “İman Zinciriyle” kontrol etme girişimlerine karşı “Biz de kendi İslamımızı oluşturacağız” demişti. Almanya, Akp’nin Fethullah Gülen ile koalisyonuna karşı “Deniz Feneri” kozunu öne sürmüştü.
    _FETÖ bir zihniyetin adıdır. FETÖ zihniyeti ile mücadele için Tarikat- Cemaatlere de karşı koymak gerekir.

    _Gurbetçiler, 50 yıl önce trenlere doldurup ülkeden gönderdiğimiz vasıfsız köylülerin çocukları, şimdi istanbul'un elitlerinden bile zengin. 1970’lerde Türkiye’nin en eğitimsiz varoş kesimi almanyaya amele olarak gitti. Yani genlerinde eziklik ve yoksulluk var. Yıllar sonra vatanlarına zengin olarak gelmek, elit muamelesi görmek psikolojik olarak onları tatmin ediyor. Bizlerin satın almak için bir ömür harcayacağı fakat onlar için çerez parası olan bmw, porsche gibi otomobillerle memleketlerinde tur atmanın hayalini kuruyorlar. Sırf bunun için 3000 km yolu tepiyorlar. Orada değer göremiyorlar. İkinci sınıf insan muamelesi görüyorlar. Buradaki ilgiye açlar. Türkiye'nin ileri gitmesini ise kesinlikle istemiyorlar. Burada ekonomik sıkıntılarla boğuşanlar onların umurlarında değil. 20 bin tl alan gurbetçi türkiye çok güzel deyip, 2000 tl alıp geçinemeynelere şükretsinler diyor. Şeriat isteyip laik kafir ülkelerde yaşayan bu taklacı uyanıklar neyin ne olduğunu senden benden daha iyi biliyor. Dünyanın en karaktersiz insan topluluğu almancılardır. Almanya belki de avrupa'nın en becerikli halkı olan alman yahudilerini öldürdükten sonra yozgatlı gurbetçilerle sınanıyor. Almancılar da türk modernleşmesinin ileri cephesi olacaklarına arabalarının kornasına abanıp köln'de ilahiyat okuyorlar. Ben hayatımda bu kadar leş insan topluluğu görmedim. En fakir adamın bile gelip kral olduğu bir ülkeyiz ne yazık ki. İsviçreli ve doktor bile Türkiye, Türklere çok pahalı diyor. Bizim yalaka çomar türkiye ucuz diyor.
    _Alamancı kekolar, avrupa’da demokrasi altında yaşayıp, türkiye’de şeriatı savunurlar. Neo gurbetçiler köyden ilk göçen tezek kokulu o naif dedelerinden bile beş kat daha çomarlar. Almanya'da en marjinal işleri yaparlar burada tarikatçı kesilirler. Almanya'da solcu burada ışid kafadırlar. 70 lerde donmuş kalmışlardır. Dedeleri zamanında türkiye’den avrupa’ya çalışmaya gitmemiş de, bunlar sanki 500 yıldır avrupa aristokrasinin bir parçasıymış gibi bir havalar. Görgüsüzlük üzerine ne varsa yapmaları ve bunun farkında olmamaları. Dünyanın en modern ülkesine gidip insanlıktan zerre nasip alamayıp memleketlerindeki hallerinden bile daha kötü bir alt kültür yaratabilmek sadece 70 iqlu sevimsiz anadolu köylülerinin yapabileceği bir şeydir

    _İsrail 1967'de 6 gün savaşında arapları yendikten sonra, milyonlarca filistinliyi ürdün'e sürdü. Filistinliler müslüman kardeş falan dinlemedi. 1970'de ürdün'de iç savaş çıkarıp darbe yapmaya çalıştılar. Bugünkü kralın babası kral hüseyin'i devirmeye çalıştılar (Kara eylül olayları) Ürdün baktı filistinlilerle başa çıkamıyor, hepsini lübnan'a sürdü. Bu sefer 1975'de lübnan iç savaşını çıkardılar. Lübnan'da 1990'a kadar 15 yılda neredeyse taş üstünde taş kalmadı. Beyrut dümdüz oldu. Suriyeliler türkiye'ye bu kötü amaçla yerleştirildiler. Başta tayyip "esad zulmünden kaçtılar" diye anlatıyor ama suriyelileri türkiye'ye süren esad değil, işid. İşid, suriyelileri türkiye'ye sürerek fırat'ın doğusunda pkk'ya yer açma amacıyla kurulmuş, amacını yerine getirince de dağıtılmış paralı askerler topluluğu.

    _Lozanda kendisine: “Siz yunanistan'ı yendiniz. İngiltereyi değil. Bunu unutmayın” diyen lord curzon'a cevabı müthiştir ismet paşanın.
    "Hayır, yalnız yunanı yenmedik. Güneyde müttefikiniz fransızları yendik. Onun silahlandırdığı ermenileri yendik. Müttefikiniz italyanları anadolu'dan uzaklaştırdık. Sizin silahlandırdığınız doğu ermenilerini ve pontus çetelerini yendik. Sizin istanbul yönetimi ile birlikte azdırdığınız isyancıları yendik. Silah ve para ile desteklediğiniz kuva-yı inzibatiyeyi yendik. En son olarak ta maşanız yunan ordusunu yenip, denize döktük. Mondros'u yendik, Sevr'i yendik, Üçlü antlaşmayı yendik. Bunların hepsinin arkasında siz vardınız ; Hepsinin ipleri , düğmesi dümeni sizin elinizdeydi. Biz asıl , sizi yendik“

    _Cehaletin eğitimle ilgisi yoktur. İnsanların belirli kalıplar dışında düşünememesi, ilkeler etrafında değil liderler atrafında toplanmaları, çıkar uğruna ahlaksızlıkları mazur görmeleri, materyalist olmaları, çocuklarının şımarık olması, cinsiyetçi olmaları, seyahat etmemeleri, çocuklarıyla konuşmak yerine azarlamaları, başka kültürleri merak etmemeleri, kendilerini geliştirmemeleri, gelişmiş kültürlere entegre olmamaları, farkındalıkları olmaması, soğukkanlı olmaması, her an tartışmaya hasız olması, düşmanlaştırıcı olması, haklarını bilmemeleri ve aramamaları(insan, işçi, tüketim), sistemin dayattığı yaşam gayelerini sorgulamamaları(vegiler, çalışmak), tabularının olması, hobilerinin olmaması, marka ve gösteriş takıntılarının olması, tüketim toplumu olmaları, estetik anlayışlarının olmaması, tarih coğrafya bilmemeleri, özümsediği değerler hakkında bilgisiz olmaları(din, Osmanlı)gibi, aile içinde derin sohbetler yapılmaması, tv telefon ile çok vakit geçirmesi, kitap okumaması, sanata ve bilime ilgisiz olması, doğayla barışık yaşamaması hatta zarar vermesi, kültürlü insanları eleştirmesi, yabancı dil öğrenmeyi umursamaması, eğlenceden anlamaması, yabancı kültürlerin de kendilerininki kadar değerli olabileceğini düşünmemesi.

    İslam
    _Turklerin islam anlayisi sanatiyla, tarihiyle, kulturuyle laik bir islam anlayisidir ve bu anlayisi zenginlestiren tutan da laik entellektuellerdir. Aksi halde Islam ne Osmanli Turk Devleti'nde ne de gunumuzde tutulamazdi. Bugunun anti laik sözde muhafazakar Akp ilimli islamiyeti basarmaya, hayata gecirmeyi deniyor ama beceremiyor! Misir halki Mursi'yi bile kabul etmedi zira seriat yada antilaik islam muslumanlar arasinda taban yapmistir, yapacaktir birkac asiri fundamentalistler istisnai. Kuran kurslarina gidenler hep ileriki zamanlarda islamiyete nefret hissi duymuslardir cunku islamiyeti muslumanlar dahi hayata gecirmekte isteksiz ve tabanda antihumanist bir din oldugundan imkansiz görunmekte. Osmanli Turk Devleti istisnai bir rejim ve devsirmelerin yönettigi bir rejimdi. Antilaik Akp hicbir sekilde bu ideali yakalayamaz, o yetiye sahip degildir.
    _Özümüze dönelim, milli kültürümüzü yaşatalım demek Arap kültürüne sahip çıkmaktan başka bir şey değildir. Arap kültürü diliyle, diniyle Türk kültürünü asimile etti. Yeni doğan çocuğuna Rumca, Latince, Ermenice, Kürtçe, İbranice veya bu dilleri çağrıştıran isim vermeye çalışan vatandaşlar yıllarca sorun yaşadılar bu ülkede; hala da kısmen yaşamaya devam ediyorlar. Nüfus memuru karşılarına dikiliyor: Türkçe isim ver! Dilekçe yaz! Peki Türkçe isimden neyi anlıyorlar? Ali, Mehmet, Abdullah, Mahmut, Raşit, Cemal vs. Bu isimler konsa sorun yok. İyi de bu isimler de Türkçe değil ki, hepsi Arapça! Ama onlar Müslüman ya, bizden sayılırlar. Din fetişizminin dili baskı altına almasının en tipik örneğidir bu. Şimdi bu asimilasyonu “aslımıza dönmek” olarak vatandaşlarımıza yutturuyorlar. Mustafa Kemal bu asimilasyonu kırmaya çalıştı. Laiklik ilkesini devreye soktu, din ve devlet, din ve hukuk, din ve eğitim işlerini ayırdıTürk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu’nu kurdu
    _İslamcıların kabuğunun altına, kendisini bir nefret objesi yaratmadan tanımlayamayan fanatik, ezik, yarı cahil kitleler çıkıyor. İslamcılık istisnasız patolojik bir ideolojidir. Irkçılık ve nefret suçu toplumsal patolojidir ve hukuksal yaptırım şarttır. İslam da bir din olarak bu videodaki diğer kurban değil midir? İslamcı, devletin kendi inandığı değerlere göre kendisi gibi olmayan vatandaşları terbiye etmesini, onları kendi inandığı değerlere göre yaşamaya mecbur etmesini savunuyor. Bunu bir tür özgürleşme olarak algılıyor. Seküler devletlerde ise bir din, diğerlerinin önünde olamaz. Dahası, hiçbir dine, hatta tanrıya inanmayan vatandaşlar da, dindar vatandaşlardan farklı muamele görmez. Devletler yargı mekanizmaları üzerinden sadece tanımlanmış suça yaptırım uygular. Bunun için kolluk gücünü seferber edebilir. Dini değerlerin devletin yaptırımı üzerinden topluma dayatılması, İslamcılığın birincil amaçlarındandır. Genç nesiller evrensel olan ne varsa ona düşman kesiliyorlar.
    _Bu millet Türkten çok Müslüman olarak görüyor kendisini. Sonuç olarak da hilafet aşkı, cumhuriyet düşmanlığı besliyorlar. Devletin bekası, devletin istikbali umrunda değil hiçbirinin. Aksine hepsi Atatürk'ün getirdiği düzenin yıkılmasını istiyor ve bunun için adım atan herkesi kahraman olarak görüyorlar. açlıktan ölüyor da olsalar, devlet yıkılıyor da olsa şeriat istiyorlar. Başka hiçbir dertleri yok ne yazık ki. "Dış mihraklar" da bunu çok iyi kullanıyor, çok iyi yönlendiriyor.
    _Peygamberlik kişinin iddiasidir. İddia sahibinden o iddiaya şahit olmaz. Peygamber yaratıcıdan buyruk alan kişiler değildir, peygamber, fikir ve hayallerini yaratıcı buyruğu olarak topluma kabul ettiren kişilerdir. Hic bir kitap yaratıcı tarafından gönderilmemiştir. Dünyada ne yazılmış ne kadar yazı varsa hepside insan tarafından yazılmıştır. Söylenmiş ne kadar söz varsa insan kelamıdir. Dünyada insandan başka konuşan ve yazan hiç bir varlık yoktur. Bütün dinler binlerce yıllık masallar zincirinin birer halkasıdır. Bütün Peygamberler birer siyasi liderdir.

    _İQ düşürmek için: Sığ, empati yoksunu, bencil, öğretilmiş saçmalıklara inanan boş insanlarla aynı ortamda bulunmak. Tv izlemek sosyal medya kullanmak. Yanlış beslenmek ve yaşam tarzı -facebook, instagram... futbol, dizi izlemek(hep drama,entrika) Hayatını para kazan-evlen-çocuk yap üçgenine sıkıştırmış senede 2 defa tatile çıkmayı yaşamak sayan. Haberlerde adalet sisteminden değil de "cumhurbaşkanım yardım edin" diyerek bizzat en tepeden yardım isteyen insanlar var. mideyi karbonhidratlı besinler ile doldurup mideyi de doldurdunuz mu beyin kendini rölantiye alıyor. Sürekli aynı çevrede, aynı kişiler ile takılmak, işe aynı yoldan gidip gelmek, aynı işyerinde çalışıp aynı işi yapmak vb. rutin de beyni tembelliğe iten bir faktör. En etkili yöntem haber sitelerindeki yorumları okumaktır sabit fikirli insana laf anlatmaya çalışmak.

    _Dogmatizm_Bağnazlık: İleri sürülen düşünceleri, araştırmadan, incelemeden, tartışmadan mutlak hakikat sayan anlayış. Dogmatizm, her devirde gelişmenin karşısında durmuştur. Skolastik bir anlayıştır. Kendi fikrinin mutlak doğru olduğunu ileri süren her kişi veya sistem dogmatiktir. Metafizik öğretilerin tümü dogmatik öğretilerdir. Dogmatizmin zorunlu sonucu zorbalıktır. Zira farklı düşüncelere yer yoktur. Ortaçağda deneylerle kanıtlanamayan kurallar, engizisyon işkenceleriyle kanıtlanmaya çalışılmıştır. Örnek vermek gerekirse, dogmatizm, masum kişinin ateşe atılsa bile yanmayacağı inancına varmış, bundan da ateşe atılınca yanan kişinin suçlu olduğu sonucu çıkarılmıştır. Dogmatizmin karşıtı septisizm yani şüphecilik, kuşkuculuktur.
    _Bağlılık: Sadakattir. Bağımlılık: Kişinin zarar verici sonuçlarına rağmen kendini mecbur hissetmesi.

    _Faşizm, baskı düzenidir. Sermayenin diktatörlüğüdür. Faşizm, mutluluk yerine ödevi, özgürlük yerine otoriteyi, eşitlik yerine hiyerarşiyi, nitelik yerine niceliği koyuyor. Faşizmde, eşitlit yoktur ve efendi ile köleleri vardır. Halk eğemenliği, seçim, kuvvetler ayrılığı, siyasal partiler, özgür tartışma gibi ilke ve kurumları açıkça reddetmektedir. Halk adına karar verenler halk değildir. Halk böyle demokrasilerde, sadece seçimden seçime oyunu sandığa atar gider.
    _Örtülü faşizm: Parlamenterizm ile maskelenmiş en azgın, en yobaz, en diktatoryal yönetme biçimidir. Yapılan her şeyin demokratlık kisvesi altında yapıldığı, iktidardakilerin kendinden olmayanları ezdiği bir baskı düzenidir.(İslamofaşizm..)

    _Padişah I. Mahmut, Osmanlı ordusunun neden hep gerilediğini sorar. İbrahim Müteferrika ise: Sultanım, günümüzde artık devletler dinden ve geleneklerden gelen kurallara göre değil, akıl ve bilim ilkelerine göre yönetilmektedir.
    _Arap gazeteci: "Siz Osmanlı'nın 400 yıl bizi yönettiğini söylüyorsunuz ama biz sizi, çocuklarınıza verdiğiniz isimlerden, cenazenizi nasıl defnedeceğinize, düğünlerinizden ve selamlaşmanıza kadar 1400 yıllık masallarımızla yönetiyoruz zaten''…

    _Moratoryum (İflas) Borçların ödenemeyeceğinin ilân edilmesidir. Osmanlı 1875'te moratoryum ilan ediliyor ve Duyun-i Umumi idaresi kurulup, devletin tüm gelir kaynaklarına el konuluyor.
    _Türkiye, 1958'de Menderes döneminde tarihinde ilk kez iflasını açıklamış, moratoryum ilan etmiştir. Menderes'i hala kahraman gibi anlatanlar, bugün de halkı bölen, ülkenin tüm birikimleri yok pahasına satan, borca batıran ve milyonlarca mülteciye elini kolunu sallayarak ülkede fink attıran Akp'ye oy verip, desteklemektedir. 2015 doların yükselişi karşısında akplilerin “Karamsarlığa gerek yok ekonomi iyi gidiyor!” türünden açıklamalarını dinleyen halkımızın elini cebine sokup: “Anlat, anlat heyecanlı ve mutlu oluyoruz!..” derken; 17-25 Aralıık esnasında sahip oldukları dolar ve Euro’ları kamyonlara sığmayanlar da; ellerini ovuşturup, mutlu oluyorlar.
    _27 Mayıs 1960 darbesinin hemen ardından Cemal Gürsel halkımızdan bulunduğu ilk talep şuydu: “Devleti soymuşlar, kasalarımız bomboş ve dış borçlarımızı ödemek için devletimize yardım edin!..” Böylece bu ülke ABD’ye borçlarını ödedi.))

    _Kubilay Fehmi bir öğretmendi. 1930 yılında İzmir’in Menemen İlçesi’nde askerlik görevini yaparken, şeriat isteyenler tarafından kafası kesilerek öldürüldü. _Atatürk olayın ardından: “Bu ne haldir, yobazlar hükümet meydanında ordunun subayını din adına boğazlayabiliyor. Binlerce Menemenli’den kimse çıkıp engel olmuyor, üstelik tekbirlerle teşvik ediyorlar. Yunan idaresi altındayken bu hainler neredeydiler? Onların namusunu ve dinini kurtaran bir ordunun subayına reva gördükleri bu saldırının cezasını yalnız hain katiller değil, hepsi en ağır şekilde çekmelidir. Bu Cumhuriyet’in ve bizim başımızı kesmektir. Bundan bütün Menemen sorumludur. Bu kasaba “Vilmodit” (cezalandırılmış şehir) ilan edilmeyi hak etmiştir.”

    _Kadızadeliler, Osmanlıda 17. yüzyılda etkili olan dini hareket. Vahhâbîler gibi peygamber döneminden sonraki bütün yeniliklere karşı olduklarından devletin geri kalışının sorumlusu olarak görüldüler. Don yerine peştamal, kaşık yerine de ellerin kullanılmasını önerdiler. Halkın dinî duygularını kışkırtarak peşlerinden sürüklediler. Aydınlara ve mutasavvıflara karşı düşmanca bir tavır takınmış, devlet işlerine karışmış, ayaklanmalar çıkarmışlardır. Kâtip Çelebi'nin "ahmaklar" diye andığı insanlar. _Kadızade Mehmet, bu oluşumun öncüsüdür. 1631 yılında Ayasofya Camii vaizliğine tayin edilir. Devlet işlerinin bozukluğununun şeriate aykırı hareketlerin sonucu olduğunu söyler. Bid'at olarak gördüğü Mevlid Kandili, kahve ve tütün gibi şeylere karşı cephe aldı. IV. Murad'ın tütün yasağını desteklemiştir. Devlet-i aliyyenin islamdan uzaklasmasinin bir cezasi oldugunu yaymaya basladiklarinda bardak tasmis ve köprülü mehmed pasa onu sürgüne göndermiştir.

    _Arabistanlı Lawrence_Bilgeliğin Yedi Sütunu: Otobiyografik kitabı I. Dünya Savaşında Arapların Osmanlı'ya karşı başkaldırılarını işlemektedir.
    Araplar dünyayı siyah-beyaz ve inançlı-inançsız olarak algılayan dogmatik bağnaz bir halktı. Görüşlerinde ara tonlar yoktu. Kuşkuyu, eleştriyi anlamazlardı. Araplar bizim kuklalarımızdı. İpe olduğu kadar fikirlerimize de sımsıkı asılabilirlerdi çünkü sadakatleri onları itaatkar köle haline getiriyordu. Türkler Araplara öfkeyle "İngilizler!" diye bağırırlar ve Araplar da karşılık olarak onlara, "Almanlar!" diye haykırlardı. Birbirlerine en ağır hakaretleri ederlerdi. İslam, Araplara fazla yardımcı olamazdı ve onu bir kenara bıraktılar. "Hıristiyanlar Hıristiyanlarla savaşıyorlar, o halde neden Müslümanlar da aynısını yapmasınlar? İstediğimiz tek şey, Arapça konuşan bir hükümettir. Aynı zamanda, şu Türklerden de nefret ediyoruz. Araplar, kusurlara ya da ahlaka aldırmayan koyunlar gibiydiler. Tek başlarına ya hiçbir şey yapmaz ya da yerde kederli bir şekilde otururlardı.
    _Malesef İngiltere, acınacak bir durumdaydı. Askeri güçleri, Çanakkale' den paramparça olmuş bir durumda geri çekiliyorlardı.
    _Atatürk'e ateş ederek öldürmeye teşebbüs ettiğini belirtmiş fakat başarılı olamayıp Atatürk'ün yanında bulunan bir subayı vurabildiğini iddia etmiştir

    _Şerefeddin al-i yezdi'nin zafername adlı eserinde gecmektedir: Ben emir Timur, türkistan başbuğsu rum topraklarının hakimi. Asyanın hünkarı. Hint topaklarının sahibi, çin'in egemeni, miladi 1402 de rum kasığında yatan beyazıt haddini aştı. Hadini bildirmek için topraklarına girdim. Osmanlı şehirlerini yaktıım. Erkeklerini canlı canlı gömdüm. Osmanlı kadınlarını ve kızlarını adamlarıma döllettim. Osmanlı kadınlarının çığlıkları nini gibi dinledim. Rum kasığında yatan beyazıt karşıma cıkamadı. Bir güneş yükseltisi dönünceye kadar hep kactı. En sonunda gordionda karşıma cıktı. Askerlerini fillerime it dışkısı gibi ezdirdim. Kestiğim kellerinden külleler yaptırdım. Yıldırımı bacağından tutup yakaladım. Karısını koynundan aldım. Onu kafese koydum. Sırp karısıyla defalarca kastrul aşk yaptım ve hepsini beyazıta izlettim'.

    _Bir hırsız evinize bir kez girmişse bu yeterlidir. Aynı hırsız ikinci kez evinize girerse bu şanssızlıktır ama aynı hırsız üçüncü kez evinize girerse bu aptallığınızdır. Türkiye'de bir hırsızın 15 kez evinize girmesi ise oy verecek yaşta ki anadolu insanlarının ezici çoğunluğunun zekalarının bir orangutandan farklı olmadığını gösteriyor. Beş para etmez cigerlerini biliyorduk bunların bizi yanıltmadılar sağolsunlar. siyasal islamcılara, badem bıyıklılara, din allah peygamber diyerek oy isteyenlere değil oy vermek, bir kez olsun sempati ile dahi bakmadım

    _Lâle Devri, (zevki sefa devri) 1718 yılında Avusturya ile imzalanan Pasarofça Antlaşması ile başlayıp, 1730 yılındaki Patrona Halil İsyanı ile sona eren dönemdir.[1] Bu dönemin padişahı III. Ahmet, sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'dır. Levnî döneminin en büyük nakkaşıdır. Halk sefalet içersindeyken sultanlar bolluk içinde şatafatlı bir hayat yaşıyordu, halkın arasında sultanların kaleleri yabancıya sattığı bilgisi yayılınca tellak patrona Halil isyanıyla Padişah III. Ahmed tahttan indirildi ve yerine I. Mahmud getirildi.

    _Tarih ilmi için_1. Döneme ait belge, 2. Şahitler gerekir. Eğer bu iki direği çekersen tarih diye bir şey kalmaz ortalıkta, kişisel yorum olur ki o da hiç kimseyi bağlamaz. Mısıroğlunun kitaplarının hepsinde yalan tarihçilik vardır. Kaynakça kısmında gösterilen maddelerin hepsi bir başka kitaptır. Büyük tarihçilerin dünyada bilinmesinin sebepleri, yazdığı kitapların hepsinin osmanlı arşivlerinden veya diğer o dönemin elçilik kayıtlarından alınmasıdır. İki ülke arası görüşmeler, iki ülkenin arşivleri tarafından onaylanmalıdır. Öteki türlü söylemiş olduğun iddialara karşılık bir antitez anında düşman tarafından kurulur çünkü tarihsel bir iddia değildir, kişisel yorumdur.

    _Lümpenler_ Hiçbir yere, sınıfa ait olmayan, ne köylü ne şehirli, patron da değildirler, işçi de, sömürürler mi sömürülürler mi belli değildir. Zengin midirler yoksul mu, o da belli değildir. Bulanık insanlardır. Yaşamayı bilmedikleri için mağdur ve mazlum gibi görünebilirler. silkelersin, 80 dönüm toprağı, 8 yerde apartman katı çıkar ama davar gibi dolaşır. Toplumun düzgün işlemesi için olmazsa olmaz koşullarından biri, "Normları" yoktur. Bir ahlak düzeni oluşturamamışlar, davranış kalıpları da geliştirememişlerdir. Dolayısıyla, çelişkiden çelişkiye yuvarlanırlar. Kerhanede kalp krizi geçiren hacı amca, yiyişen türbanlı kızla çember sakallı oğlan.. Tipler son derece güvenilmez ve kaypaktırlar. Bu yüzden arkanı dön, seni hemen satarlar. İstanbul'un dört yanını "köy camileriyle" donatırlar, "estetik kaygıları" yoktur iyi yaşayanları da görür ve kıskanırlar. Denize donla girerler.

    _Omurgasız_ Sadece kendi çıkarları için renkten renge, şekilden şekle giren, iradesiz, yüzsüz, arsız varlık. İnsan ilkeli duruşu sayesinde onurlu ve saygın bir kişilik kazanır. Kemikler insan vücudunu ayakta tutan omurga iken, prensipler ise insan şahsiyetini ayakta tutan omurgadır. İlkeleri olmayan insanlar olaylar karşısında dik duramazlar. Çoğu zaman menfaat, makam, mevki ve para gibi şeyler için eğilip bükülürler. Bazen de korku karşısında iki büklüm olup ezilirler. Boyun eğip şartlara ve güce teslim olurlar. Rüzgâra ve zamana göre şekil değiştirirler. Rüzgâr gülü denen şey tam da bu omurgasızlığı tarif etmektedir. Tek dost kendi nefisleridir. Tek arkadaş kendi menfaatleridir. O yüzden menfaatleri bittiğinde kim olursa olsun terk edip bırakıp giderler. Belli bir kimlik ve şahsiyet sahibi olamazlar. Hiç kimseye karşı vefa ve sadakat sahibi olamazlar. Omurgasızlık insanı esir eder, önce kendi nefsine ve tutkularına esir olur, sonra da güç ve yetki kimin elinde ise ona esir olurlar. Haksızlık karşısında susmak onu kabullenmektir. Haksızlığa itiraz etmemek dünyanın en soysuz duruşudur. Omurgalı insan kime yapılırsa yapılsın her zaman zulüm ve haksızlık karşısında dik duran insandır. Omurgasız ise hataya, yanlışa, zulme ve haksızlığa tanık olduğu halde itiraz etmeyip sessiz kalan sünepe insandır. Omurgasız insanlar bir gün onurlarını kaybettiklerinde ona bahane bulmaya çalışan insanlardır. Her hatada bir hikmet, bir neden bulup kendilerini haklı veya doğru göstermeye çalışan insanlardır

    Karışık
    _Tam pastırmalık topal eşşeğe benziyor.
    _Lavuk-Genel evlerde çıkışta kolonya tutan kişi
    _Türkiye'de ekonomik krizler: 1946, 1958, 1974, 1980, 1990, 1994, 2001, 2008, 2018-2020…
    _New York Times’in Ocak 1923 tarihli haberi şöyle der: "Bir avuç Türk dünyaya meydan okudu.”
    _Halkımız fabrikadan daha çok renkli led ışıkları takılmış köprülere daha çok alkış tutuyor.
    _Ülkemizde yaşanan manevi krizin nedeni, insan varlığının en derin özü olan metafizik inancın politik alana taşınmasıdır.
    _Boylarından büyük kazığın üitüne oturdular, hala dış güçler, chp ne yaptı goygoyu.
    _Akpileri motive eden sey, ozendikleri hayati yasiyor olan kisileri recep bey'in evire cevire pataklamasidir
    _Çöküş Psikolojisi: İnsan eğlenceye düşkünleşir. Bu da bir çöküş dönemi psikolojisidir çöküş hali olduğu için kanun ve yasa uygulanamaz hale gelir. Bu tür suçlular etrafta rahatça gezmeye başlar.
    _Porno şiddettir. Kavgalar, aşağılamar, küfürler vs. pornodur. Porno içgüdülere hitap ettiği için, insanın akli dengelerini yozlaştırır.
    _Gezide fetullah çetesini dağıtacağız diyenlere karşı, hocaefendi siksin sizi diyen emniyet müdürleri şimdi en azılı fetö düşmanı
    _Tarihte ilk kez gerizekalılar topluluğu ülke yönetimini ele geçirdi.
    _Adamlar "Osmanlı torunuyuz" deyip Avrupa'da yaşıyorlar; birde bize "Batı hayranı" deyip vatan haini diyorlar, iyi mi?
    _Dünyanın en aptal, en gerizekalı, en mal, en öküz, agzina sıcilmaya layik davarlari türkiyede yaşiýor.
    _Taşşak kokuyor buralar
    _Halk övdüğü için kendinizi bir bok sananlar var_
    _Devlet adamlarının duyguları yoktur, kimseye acımazlar. Sadece devlet için yaşarlar
    _Ökkeş uyanık, amelelik yapıp yaşıyor ve işte tamam krallar gibiyiz diyor. Ökkeşler ülkeyi batırdı
    _Uhud savaşında yenilmeseydik dolar çıkmazdı...
    _Seksomanyak hırsızlar, teröristlerle işbirliği yaparak devleti yıkmaya çalışıp, halka da din ve ahlak dersi veriyorlar.
    _Bir musibet bin nasihatten yeğdir. Yanlış yoldakilere sayısız öğüt versen de işe yaramaz ama başlarına gelen bir kötülük aklılarını başlarına getirir
    _Dipsiz göl ve salda gölü 12 bin yıl önceki buzul çağından kalma. Roma, Osmanlılar geldi geçti. Musa isa Muhammed geldi geçti. Savaşlar yıkımlar yaşandı ama göllere bir şey olmadı. Sonra akp geldi. Dipsiz gölü kazıp yok ettiler. Saldanın da beyaz kumlarını dozerlerle yok edip imara açtılar.
    _Osmanlı devleti, "Eşek Türk!" diye adlandırdığı Anadolu Türklerine gösterdiği muameleden çok daha iyisini Araplara göstermiştir!
    (Osmanli, Türklere Etrki bi idrak akilsiz Türk köpek suratli Türk gibi hakaretler etmistir) İlhan Arsel. Osmanlı firavunlarını sahiplenmek ise asırlarca etrakı bi idrak olarak görülmüş akılsız türklerin stockholm sendromu değilse nedir?
    _Amerikan silahlı kuvvetlerinden sert muhtıra"...250 yıldır olduğu gibi, bize güvenen amerikan halkınını ve rejimin yılmaz bekçileriyiz, anayasanın koruyucusuyuz, biden amerikanın seçilmiş başkanıdır. Sabrımızı kimse test etmesin."
    _Megalomani: Kişinin kendisinde bulunmayan üstün özellikleri olduğunu zannetmesidir. Aşırı bir özgüven değildir.. Kendilerinin üstün yeteneklerinden dolayı diğer insanlardan ayrı ve özel olduklarını düşünürler. Narsist ve aşırı bencildirler, dünyada her şeyin kendileri için yaratıldığını düşünürler. Mesela cebinde hiç parası olmadığı halde, dünyanın en zengin insanı gibi davranırlar.
    _Müneccimbaşı, Osmanlıda astroloji, fal ve kehanet görevlileri 1924'te kaldırılmasına kadar 37 kişi müneccimbaşılık görevinde bulunmuştur. Padişah 4. muratın öleceğini bildirdiği ve padişahın öldüğü için müneccim idam edilmiştir. Necm kelimesinden türerilmiş.
    _Atatürkçülük; Emperyalizme karşı milliyetçiliği, kapitalizme karşı halkçılık ve devletçiliği, dinciliğe karşı laikliği, muhafazakarlığa karşı devrimciliği, diktatörlüğe karşı cumhuriyetçiliği savunan Türkçü bir ideolojidir. Atatürk Gericilere hoşgörü göstermek yüce bir terbiye göstergesi değil, bir milletin mutluluğuna, şerefine ve namusuna göz dikenlere hoşgörüdür''
    _Dostoyevski Bu devir, cahil insanların en parlak zamanı, sevgisizliğin, duygusuzluğun, bilgisizliğin, tembelliğin, yeteneksizliğin, nankörlüğün, hazıra konmak isteyen bir kuşağın devridir
    _Darwin_Seni cennet vaadiyle kandırıp, fakirliğe mahkum edenlerin hayatlarına bakarsan bu dünyada cenneti yaşadıklarını görürsün
    _Tartuffe-dindarlığı maske olarak kullanarak içindeki şehveti ve açgözlülüğü gizlemeye çalışan aşağılık bir karakter
    _Sosyopat: Vicdansız, yalancı, hak hukuk tanımayan, başkalarını hiç düşünmeyen, üzülmeyen, hiç pişman olmayan. Psikopatlar birisini öldürmekten zevk alırlarken sosyopatlar hiçbir şey hissetmiyorlar.
    _Mankurt – Türk efsanelerinde bahsedilen bilinçsiz köle. Mankurt haline getirilmek istenen kişinin başı kazınıp ıslak deve derisi sarılır ve böylece elleri kolları bağlı olarak güneş altında bırakılır. Deve derisi kurudukça gerilir. Gerilen deri başı mengene gibi sıkar ve inanılmaz acılar vererek aklını yitirmesine neden olur. Böyle bir kişi bilinçsiz ve her istenen şeyi sorgusuzca yapan bir köleye dönüşür. Günümüzde ise başka tekniklerle insanlar mankurtlaştırılmaktadır.
    _Sanatçı yaratıcı olmalı bunun için de özgür olmalı. İtaatkar, biatçı sanatçı olmaz. Tam anarşist olmalı, toplumu aydınlatmalı.
    _ Biti kanlanmak: Daha önce görmediği kadar paraya ve güce sahip olup da sapıtanlar için söylenir

    _Zübük: Bir halk deyimi; kendi çıkarları için her yolu mübah sayan kişi; yalancı, üçkağıtçı, egoist, düzenbaz, ahlaksız, kalleş, namussuz, palavracı, dönek…
    _Şarlatan(Hukuk terimidir) Dolandırıcı._ Bilmediği konu hakkında uzman gibi konuşup, insanları kandırmaya çalışan üçkağıtçı.
    Eğitimi olmadığı halde hekimlik icra eden sahtekar. Şarlatanlık bir suçtur. Diploması olmadan bir insan üzerinde tedaviler yapmak suçtur.
    _Kalleşlik: Döneklik, iki yüzlülük, hîlekârlık
    _Laf ebesi : Her söze karışan, herkese söz yetiştiren, çok konuşan
    _Hamaset : Dinleyenleri etkilemek veya heyecanlandırmak amacıyla yapılan abartılı anlatım.
    _Demagoji; halkın isteklerine, ön yargılarına ve korkularına dayalı olarak yapılan siyaset ve destek arayışıdır.
    _Şovenizm: Aşırı abartılı milliyetçilik, dincilik ve kendi değerlerini çok üstün görme durumu
    _Günah keçisi : Başarısızlıklarından dolayı başkalarını suçlayıp kendilerini aklamak.
    _Duygusal cehalet, kişinin bir olay karşısında mantığından önce öfkesine yer vermesidir
    _Hakikat sonrası siyaset Gerçeğin yeniden tanımlanmasını ifade eder. Postmodernizmle göbekten bağlıdır. Bir tür modernizm karşıtlığı olarak postmodernizm, modernizmin temel kolonlarından olan akılcılık, mantiksallik ve nedenselliği tamamen redderek, nesnel olan değil benim algıladığım gerçektir der. Artık akıl, mantık yani modernite tamamen reddedilmiş ve hatta bunlarla amansız bir savaşa girilmiştir. Akıl ve mantık yerine duyguların okşadığı sentetik ve tamamen kurmaca bir algılar dünyası gelmiştir. Amacı tepkisizlik.
    _Vizyonsuzluk, gurursuzluk, yapmacıklık, seviyesizlik, dengesizlik, samimiyetsizlik, sorumsuzluk, mutsuzluk, ucuzluk, huysuzluk, ruhsuzluk, umutsuzluk, uyumsuzluk, yoksulluk, soysuzluk, lüzumsuzluk, duygusuzluk, huzursuzluk, durgunluk, şuursuzluk, uykusuzluk, sorgusuzluk, suçluluk, olumsuzluk, ölçüsüzlük, bağımlılık, sağlıksızlık, kararsızlık… Etrafinizdakilerin huylari, psikolojik durumlari, hayat gorusleri, egitim durumlari ve zeka seviyeleri…


    _Kişiler_
    _Necip Hablemitoplu_ Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin en karanlık, en hazin dönemini yaşıyor. Bir tarafta, Türkiye Cumhuriyeti’ni koşulsuz savunan, Atatürk ilke ve devrimlerinin sahibi ve takipçisi, aydınlanmacı, tam bağımsızlıkçı, sömürünün her türüne karşı, evrensel barıştan yana, yurtsever, ilerici, çağdaş, ulusalcı kesim var. Ancak, ne bir siyasal partiye, ne basın ve yayın kuruluşlarına, ne de kendilerini destekleyecek ulusal sermaye gücüne sahipler. Ülkenin elden gidişini sessiz çığlıklarla izleyen milyonlarca örgütsüz, dağınık Türk yurtseveri! Karşı tarafta ise, ülkeyi etnik ve mezhepsel esasa dayalı olarak bölmeye, yer altı-yerüstü ekonomik kaynaklarını pazarlamaya, din devleti kurmaya ve halkın dinsel inançlarını sömürmeye, hatta Cumhuriyet’in başına numara koymaya kararlı, zengin, güçlü, dış destekli, örgütlü vatan hainleri ve işbirlikçileri ile peşlerinden sürükledikleri ulusal bilinçten yoksun diğer bir kesim!. Türkiye’deki tüm ulusalcıları, fethullahçı tehlikeye karşı çok geç olmadan birlikte hareket etmeye; istihbarat birimlerindeki fethullahçı unsurların temizlenmesi için kamuoyu oluşturmaya çağırıyorum. 2002.
    _Sinan meydan: 1990’ların başında ABD, CIA eski Türkiye İstasyon Şefi Paul Henze gibi görevlileriyle Türkiye’de Nurculuk ve Nakşibendilik gibi cemaatlerin güçlenmesine çalışmıştır. Türkiye’nin ABD eliyle din devletine ve federasyona doğru sürüklendiği 1990 yılında bu sürece engel olacağı düşünülen ulusalcı-Atatürkçü aydınlar öldürülmeye başlanmıştır. ABD politikalarının Türkiye’deki baş aktörü Turgut Özal’ın Türk Ceza Yasası’nın din devleti kurulmasına engel 163. maddesini kaldırmak istemesine tepki gösteren aydınlardan Muammer Aksoy 31 Ocak 1990’da öldürülmüştür. Ardından 7 Mart 1990’da Çetin Emeç, 4 Eylül 1990’da Turan Dursun ve 4 Ekim 1990’da Bahriye Üçok öldürülmüşlerdir. Özal’ın Ocak 1993’te imam-hatip okullarını bitirenlerin de Harp Okulu’na girmelerine engel olan yasayı değiştirmesini 22 Ocak 1993’te Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde “İmam Subay” başlığıyla eleştiren Uğur Mumcu da bu yazısından sadece iki gün sonra öldürülmüştür. Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde “Asker, Polis ve Naziler” başlıklı bir yazıyla laiklikten verilen tavizleri eleştiren Ahmet Taner Kışlalı da tıpkı Uğur Mumcu gibi bu yazısından sadece iki gün sonra, 1999’da öldürülmüştür.
    _Bahriye Üçok_ Batı'yı taklit etmeyeceğiz demekle hiçbir yere ulaşamayız. Zaten bilimsel yol tektir, son çağlarda Batı bunun temsilcisidir, yoksa bilim evrenseldir ve bütün insanlığın malıdır.
    _Yılmaz Özdil_Rauf Denktaş anlatıyor: Amerikalılar bana kıbrısta rezerv tespit ettiklerini ve çıkaracakları petrolün %50 pay vereceklerini söylediler. Ben ankarayla konuşmam gerektiğini söyleyince çekip gittiler. Amerika Rumlara gitmişti ve mısırı da alarak petrol arayacaktı ama Denktaş bu savaş nedenidir dedi. Demirel ve Ecevit de savaşırız dedi. Amerika geri adım attı. 2002 akp ile Denktaş hain ilan edildi, kııbrısın birleşmesi için Türkler evet dedi ama Rumlar hayır. Kıbrıs abye girdi ve gitti.
    _Yılmaz özdil_osmaniye valisi pastane açılışı yaptı. Osmaniyemiz gün geçtikçe büyüyor. Yeni yeni markalar için cazip hale geliyor, pastanemiz her şeyin en güzeline layık olan Osmaniye halkına en iyi imkanları sunacağına inanıyorumç pastanemizin Osmaniye şubesinin sahibi iclal hanıma teşekkür ediyorum dedi. Kurdeleyi kestikten sonra iclal hanımla birlikte pastaneyi gezi ve pastalar hakkında bilgi aldı.
    _Mısırdaki ihvancının kızı esmaya ağlar, Suudi kralı için yas ilan eder, kendi ülkesindeki 20 yaşındaki genç kız tecavüz edilip yakılır sesi bile çıkmaz
    _İhsan eliaçık…Memlekette son 17 yıldır olan, bir kişinin şahsında bir kabilenin aşağılık kompleksinin giderilmesi çabasından ibarettir: "Biz de en iyi yerlere geliriz, zengin oluruz, saray yaptırırız, emrederiz, hükmederiz, içeri attırırız, para dağıtırız, yargılarız, akredite yaparız..
    _Ömer turan: Islamcılar Atatürkü eleştirmiyor ki, ona ve onu sevenlere resmen hakaret ediyor. Ataturke İngiliz ajanı, İngiltere'nin Emri ile hilafeti kaldırdı, Put, onu sevenlere de putperest, Kemalizm dinine mensup kişiler diyorlar. Sizin gibi düşünmeyenlere mürted (dinsiz), put, putperest, şeytan deyin sonra da karşı taraf tepki gösterince Bu sefer de Kemalist vesayet hortladı deyin. Peki aynı hakaretler size ya da sevdiklerinize yapılsa kabul eder misiniz?
    _Lloyd George_Türkler yeniden bir devlet kurdu. Timur gibi zalim bir asker Türkleri yeniden diriltti ancak kutsal amaçlarımızdan vazgeçemeyiz. Türkler ne olduğunu bilmedikleri bir dine inanıyor. İşte biz Türkleri İslam ile yıkacağız. Bilinçli ya da bilinçsiz tüm imamlar bize hizmet etmesi gerekit. İngiliz istihbaratının birinci görevi budur. (Lordlar kamarası konuşması 1923)
    _Paul henze_cia ajanı 2006 >türkiyeyi kuranlar denetim mekanizmasını çok sıkı tutmuş. Hükümeti ikna ettiğiminde meclis, meclisi ikna ettiğinizde ordu, orduyu ikna ettiğinizde yargı karşınıza çıkıyor. Amerikan çıkarları için Türkiye gücü tek elde toplayan başkanlık sistemine geçmelidir. Tek kişiyi idare etmek kolaydır. Tereddüt ederse onu yıkarız
    _Cem Küçük: Muhafazakarlar kendi tarihleriyle yüzleşmeli: Muhafazakâr kesimin iş Atatürk’e gösterdiği celallenmeyi kendi hassas oldukları konularda da göstermeleri gerekir. Hoşunuza gitmeyecektir ama Osmanlı’da eşcinsellik vardı ve padişahlar içki içerdi. Gerçek, olduğu yerde duruyor. İstediğiniz kadar uğraşın, tarihte olmuş olayları değiştiremezsiniz. Tarihteki ünlü şahsiyetleri hiç kimse kendi kafasına göre şekillendiremez. Herkesin kafasında kendi Atatürk’ü, kendi Fatih’i olabilir ama gerçekle karşılaştığınızda gerçeği kabul etmiyorsanız, sorun sizdedir. Neymiş, bu dizide Kanuni Sultan Süleyman kadın düşkünü ve içkici olarak gösteriliyormuş. Kanuni’nin içki içmediğini kim ispatlayabilir? Hiç kimse. Kalkıp diziyi Kanuni’yi kadın düşkünü diye gösteriyor diye yerin dibine sokmanın bir manası yok! Herhalde haremde birdirbir oynamıyorlardı.
    _Firavun dedi ki: Yahudi mülteciler çoğaldı, bir gün gelir bize karşı savaşırlar. Onun için onları topraklarımızdan atalım, angarya işlerde çalıştırdılar, erkek çocukları öldürdüler.
    _Turan dursun..- "İslam akıl dini" sayanlar. Kur'an iyi okunduğu zaman, Atatürk'ün İslam şeriatını niçin kaldırdığı daha iyi anlaşılır.
    Şeriât, binlerce yıllık ilkelliklerin kaynağı olduğu gibi, cinayetlerin, terörün, işkencenin de kaynağıdır.
    _Spinoza_Bilgisizlik, metafizikçilerin sistemlerinde temel yoldur. Bilgisizliği yıkmak budalaca hayreti yıkmaktır. Her kim bir budala gibi hayrete düşecek yerde, tabiat şeylerini bilgince bilmeye kendini verirse, çoğu kere bir müşrik ve dinsiz diye karşılanır. Adamın başına düşen kiremit tanrının nedenselliğiyle düştü diyecekler ama asla tesadüfen demeyecekler.
    _Soner yalçın. hayallerinde hatasız bir lider yaratmışlar, kendilerini kandırıp oyalanıyorlar. "Oyunu" bozana-gerçeği gösterene düşman kesiliyor; herkesi "hizaya" getirmek istiyorlar! Yaşlı, hasta, sanatçı olmak umurlarında bile değil; onlar için sadece "dost" ve "düşman" var _Sandık beni seçti, istediğimi yaparım" anlayışı diktatörlüktür. Mizah zeka işidir. Mizah anlayışı olmayanlar her şeyi üzerlerine alırlar. Geliştirmenin temel esasıdır eleştirmek. bilimle uğraşan insanlar, bardağın boş tarafını gördükleri için düzene her zaman bir eleştiri getirmişlerdir
    _ Richard dawkins: Yaratılmış en büyük hayali karakter. Kıskanç ve bununla gurur duyuyor. dar kafalı, adaletsiz, merhametsiz kontrol manyağı, kindar, kana susamış etnik temizleyici, kadın düşmanı, eşcinsel düşmanı, ırkçı, bebek katili, soykırımcı, baş belası, megolamanyak, sado mazoşist, kaprisli, art niyetli zorba. Richard dawkins _Nihal atsız.:Olur da bir gün savaş görürseniz, kardeş dediğiniz milletlerin nasıl bizi sırtımızdan vurduğunu izleyeceksiniz. Türk olmayan herkesin ölümüne üzülenlerin bir gün Türkler ölürken nasıl sustuklarını görecek ve beni anlayacaksınız.
    _Hitler, kendi davranışlarıyla dünyaya babasının nasıl bir insan olduğunu ve çocukken ondan çektiklerini göstermiştir: yıkıcı, merhametsiz, gösteriş budalası, acımasız, kibirli, sapkın, kendini beğenmiş, basiretsiz ve aptaldı. Farkında olmadan babasının teşkil ettiği örneğe sadıktı ve onu taklit ediyordu. Beden Asla Yalan Söylemez, Alice Miller



    _Din_
    _Matbaa, hristiyanlığı bitirmişti. İnternet de islamı bitirecek.
    _11 karısı ve düzinelerce cariyesi olan peygamber zinayı yaşaklamış.
    _4. Murat Bağdat dönüşü şeyh haşimiyi idam ettirmiştir. Atatürk de şeyh haşiminin torunu şeyh saidi astırmıştır. İkisi de fetö gibi devlete isyan eden hainlerdir. Tek farkla ne Atatürk ne de 3. murat hanı kandıramamışlar.
    _1924 hilafet kaldırılınca hilafeti yeniden getirmek için ihvan kuruldu ve arabiştan toplantısına, Mustafa kemal de fötr şapkalı temsilci gönderdi.
    _Arabistan'ın %100'ü ATEİST olsa yine de müslüman gibi görünürler. Peki Neden ? Çünkü, Arap oldukları için.
    _islam bir yönetim biçimi olamaz. Hukuka uygun değildir. Farklılıklara saygılı değildir. Bu toprakların malı değildir. Doğaya ve hayvanlara saygılı değildir. Kadın ruhuna uygun değildir. Adil, objektif ve vicdanlı değildir.
    _Türk gençleri okuyup ateist, yanlış anlıyor. arap genci kendi dilinde okuyup ışıd olunca o da yanlış anlıyor. böyle hokkabazlık olmaz.
    _Ateistler arasında kuran okuma oranı %100. inananlar arasında %1 falan.
    _Türklerin en büyük talihsizliği Arabın geleneklerini din edinmeleridir. Siyasal Islam Şeytanın taa kendisidir
    _Osmanlı'ya karşı Arapları kışkırtan İngiliz casusu Lawrence, namaz kılar, çok iyi Kuran ve hutbe okurdu. İslamı çok iyi bilirdi_Namaz kılan, Kuran okuyan, İslamı bilen, IŞİD'i kuran ve ona başkanlık eden, şeriat ve halifliğini ilan eden Ebu Bekir el-Bağdadi olarak bilinen Yahudi Shimon Eilot iyi bir Müslüman mıdır?
    _Babalar kızlarına şehvet duyabilir. Dedeler de torunlarına. Diyanet.
    _Dincilik, bilimi, felsefeyi, sanatı, sosyal yaşamı, eğitimi, kültürü, siyaseti ve demokrasiyi, teokratik bir despotizm ve dogmatizm ile baskı altına almıştır. Türkiye’de, kapitalizm dinciliği, dincilik de kapitalizmi beslemektedir. Kapitalizm nedeniyle bu dünyadan umudu kesen kitleler, umutlarını öte dünyaya” ertelemişlerdir. “Öte dünyaya” ertelenen umutlar da, bu dünyadaki sorunların çözümünü olanaksız kılmıştır. Marx’ın dediği gibi, din uyuşturucu işlevini yerine getirmektedir. AKP, kapitalizmi ve dinciliği bu nedenle birlikte teşvik etmektedir. Çünkü iktidarını bu sayede sürdürmektedir!
    _Dinciler, Aydın kesimi elitist diyerek dışlıyorlar. Anadolunun bağrından çıktım, eğitim aldım, zengin oldum, bodruma tatile gittim, viski içerim, ateistim ve Anadolu çocuğuyum. Kimse benim ne vatan sevgimi sorgulayamaz.
    _1400 yıldır okuduğu kitabı anlamayanlar; 15 yıldır soyulduklarını nasıl anlasınlar ? Bugün bir tatlısu müslümanını al, zaman makinasına koy, Muhammed'in yanına ışınla, "Bu herif gerçek Müslüman değil" diye anırarak geri döner.
    _Millete din ile kafayı yedirdiler,Allah Muhammet diye delirttiler milletimizin bir kısmını,Araplar ülkeyi işgal etse muhhamedin ordusu geldi diye göbek atacaklar. Bir ülkede adaleti, doğayı, sanatı, medeniyeti bitirmek istiyoranız orada arabın dinini yayıp bekleyin.
    Dünyanın en az okunan ama en çok sevilen, uğruna can verilen kitabı kuran.


    _Akp_
    _Oyunu makarnaya satanlar vatan millet bayrak edebiyatı yapıyor. Aldıkları makarnanın kömürün hakkını savunuyor sokaklarda
    _Akp bir siyasi parti değil, bir suç örgütüdür. Dava dedikleri şey, bomboş bir kelimedir. Akp çıkar ilişkileri ağıdır. Amacı ülkedeki her kurumu ele geçirip örgüt üyelerine ve destekçilerine kaynak sağlamaktır. Akp'yi destekleyenler arasında, hükümetten yada belediyelerden, hiç olmadı "sivil" toplum kuruluşlarından avantası olmayan yok denecek kadar azdır.
    _Reis, terörden, dolardan, dış ilişkilerden, fetöden, çocuk tecavüzcüsü cemaatlerden sorumlu değil. İmam hatiplerden, türbandan, açılışlardan, ihalelerden, iftarlardan sorumlu.
    _Akitler, reyizden başka lider yok diyor ama bu ülkeyi bu hale getiren liderlik vasfıdır zaten. İstediğimiz şey lider, reis ülkesi değil. Farklı kesimleri birleştirip normalleşmeyi sağlayıp, devletin, milletin kanını emen asalaklar sürüsünü silkelemesi.
    _Akp yi savunanların Türkçe konuşmalarına aldanmayın. Çoğunluğu ümmetçi ve cihatçı Türk düşmanı tipler. Ruhlarında Türk ve Atatürk düşmanlığı yatıyor. O yüzden gerçekler gün gibi ortada olmasına rağmen hala kıvrana kıvrana savunuyorlar _İşlamın 5 şartından 4 taneşi cahiliyede zaten vardı.
    _AKP iktidarında; kafasına çuval geçirilen, kemerle dövülen, kafası kesilen ve tasma takılıp köpek gibi gezdirilip yakılan askerlerimiz oldu! 246 insanı katlettiği iddia edilen darbeciler için 'Bizde onlara yardım ettik, rabbim milletim affetsin" denildi. Asker kışlasına kapatıldığı vakitlerde, pkk yol kesip vegi topluyor yollara mayın döşüyordu
    _Ümmet milliyetçisi Akp oy oranı ülkenin cehalet oranıyla paraleldir. Cahil kesim artık iyice arsızlaştı. Türkiye’yi, demokrasiye, laikliğe, insan haklarına düşman olan şeriatçılar yönetiyor. Anma töreni adı altında gericilik şölenleri düzenleniyor. Üretilen yalan yaşam öyküleri topluma pompalanıyor, beyin yıkama seansları düzenleniyor.
    _Fetö'ye göre Tayyip gerçek müslüman değil Tayyip'e göre fetö gerçek müslüman değil IŞİD zaten Budist
    _Bombalı saldırıdan sonra kendi ülkesi hakkında değil halepten bahsediyor. afedersiniz ama sikeyim halebi.

    _Freud_İlkel atanın devrilişi_ Yüzyılın en korkunç despotu II. Abdülhamid, çağdışı imparatorluğun sultanıdır. Bu despot bütün tebaası üzerinde yaşam ve ölüm yetkisini tek başına elinde tutmakta, zindanlarda Türk aydınlarını boğdurtmakta, bir kısım azınlıklarla birlikte kendi öz oğullarını da acımadan öldürmekte, hareminde de binlerce kadını kendi keyfi için tutmaktaydı. 1908'de oğullar zalim babaya karşı bir olup ayaklandılar. Genç Türkler sultanı tahttan indirerek ulusal bir toplum düzeni kurdular. Osmanlı İmparatorluğu'nda sanatların ve düşüncenin bir anda yeşerip geliştiği gözlendi.

    _Yılmaz Özdil: Mısırdaki esma'ya ağlar, suudi kralı için yas ilan eder, kendi ülkesinde 20 yaşında genç kız tecavüz edilip yakılır sesi bile çıkmaz!
    _Osmaniye valisi pastane açılışı yaptı, “Osmaniyemiz gün geçtikçe büyüyor, yeni markalar için cazip hale geliyor, pastanemizin her şeyin en güzeline layık olan Osmaniye halkına en iyi imkanları sunacağına inanıyorum, pastanemizin Osmaniye şubesinin sahibi İclal hanıma teşekkür ediyorum” dedi, kurdeleyi kestikten sonra, İclal hanımefendiyle birlikte pastaneyi gezdi, pastalar hakkında bilgi aldı
  • 724 syf.
    ·62 günde·Beğendi·10/10 puan
    Yazarı kısaca tanıyalım Oğuz Atay, 12 Ekim 1934 Kastamonu doğumlu Türk yazar, inşaat mühendisi, bir akademisyen

    Türk edebiyatının ilk postmodernist romanı olarak nitendiriliyor Tutunamayanlar. Postmodernizmide küçük bir alıntı ile bilmeyenler için açıklayayım : Postmodernizm hakkında Dilek Doltaş şöyle diyor: “1970’lerden başlayarak bugüne kadar Batı modernizminin ve onunla ilgili aydınlanma ve hümanizm projelerinin politik güç ve çıkar amacına hizmet eden normlarını sorgulayan, onun düşünce yapısını çözen, çelişkilerine, çarpık ve kendine dönük norm ve yaklaşımlarına ışık tutan en önemli eleştiri yöntemidir.”


    Düşünceleri ve sözü en çok edilen kahraman Selim Işık olsa da olay örgüsü Turgut Özben üzerinden anlatılmaktadır. Evli ve iki çocuk sahibidir. Mühendistir ve rahat bir hayatı vardır. Selim’in intiharından sonra, bir dönüşüm sürecine girecek kendi benliğini sorgulamaya başlayacak ve “özben” soyadını alacaktır. Mühendis Turgut Özben, arkadaşı Selim Işık’ın intiharını bir gazete haberiyle öğrenir. Çok sevdiği arkadaşının intihar haberi onu çok etkilemiştir. İntiharın sebeplerini araştırmaya başlar. Ölümünden kendini sorumlu tutar ilgisizliğinin sonucu arkadaşının öldüğünü ndüşünür. Selim’in birçok arkadaşına ulaşır. Her arkadaşı Selim’in bilmediği bir yönünü kendisine anlatır.Turgut ilk önce Selim’in arkadaşı Metin ile konuşur. Metin ona, Zeliha isimli bir kızı sevdiğini, Selim’in kendisine ‘Kızın ona uygun olmadığını’ söylediğini, kendisi de kızdan ayrıldığını, bir süre sonra Metin tekrar Zeliha ile yakınlaşsa da kızın ikisini de bırakıp bir başkası ile evlendiğini anlatır. Daha sonra Süleyman Kargı ile tanışır. Süleyman Kargı, ona Selim’in yazdığı şarkı sözlerinden bahseder. Bu sözleri ve açıklamalarını Turgut’la paylaşır. Esat’ın anlattıkları ise çok daha farklıdır. Tanıştıkları dönem de Selim’in bir lise öğrencisi olduğunu söyler. Çok akıllı, sürekli kitap okuyan birisi olduğunu anlatır. Sürekli kitaplar üzerinde tartışırlar. İlginç bir kişiliği vardır. Çok zeki olduğunu, birlikte sürekli Selim’in kendi icat ettiği oyunları oynadıklarını anlatır.Turgut’un son konuştuğu kişi Günseli isimli bir kızdır. Selim’in bir küs bir barışık olduğu sevgilisidir bu kız. Turgut’a Selim’in kırılgan, kuşkucu, geleceğe güveni olmayan, tedirgin biri olduğunu anlatır. Selim, Günseli ile evliliğe yanaşmamıştır. Ayrılırlar. Selim hastalanır. Ölüm korkusu sarmıştır tüm benliğini. Günseli’ye bir mektup yazıp intihar eder… Turgut tüm araştırmaları boyunca Selim’in farklı bir yönünü görüp öğrenmiştir. Onun hayata tutunamayan biri olduğunu düşünürken her araştırmada, Selimle birlikte kendini de yeniden keşfetmeye başlar. Özbenliğinin derinliklerine inmiştir. Ve kendini de bir tutunamayan ilan eder.  Kendiyle yüzleşmenin verdiği ıstırapla bir trene binip izini kaybettirir…

    Okulda öğretmenden öğrendiklerinin, babasından öğrendikleriyle aynı şey olmadıklarını fark eden çocuğun evde babasını eleştirmesi, babasının da öğretmenden aktarılan şeylere karşı ıhır bakalım helelerle başlayan şüpheci bir tavır takınması, giderek o çocuğu okulla ev arasındaki tutarsızlığı ortaya çıkar

    Tutunamayanlar’ın çok başarılı bir başka hicivci epizodu, bürokrasinin işleyişini, devlet dairelerinin çalışma tarzını ele alan 10. alt bölüm. Sabah işe başlama, daha doğrusu işe başlayama-ma sırasında memurların davranışları, sabah mahmurlukları, çay sohbetleri ve nihayet iş takipçilerine karşı davranışları çok ince bir gözlem yeteneğini ortaya koyan ayrıntılarla eleştirel bir tutum içinde işleniyor


    Kitaptan alınacak birçok ana fikir varken  beğendiğim ve bence kitabın karanlıkları içinde en aydınlık kalan kısmına yer vermeden edemeyeceğim. ..

    Bir yerlerde tıkanıp kaldığında hayat, soluk almak güçleştiğinde; yüreğin susup, mantığın sürüklemeye başladığında ayaklarını,dağlara dönmeli yüzünü insan. Yeni patikalar, yeni yollar seçmeli, yüreğini ferahlatacak; yeni insanlarla tanışmalı, yeni keşifler yapacak. Hep isteyip de, bir gün yaparım diye ertelediği ne varsa, gerçekleştirmeyi denemeli! Yaşam dedikleri bir sınavsa eğer; asla vazgeçmemeli sevmek ve öğrenmekten; ama herkesi sevemeyeceğini de her şeyi bilemeyeceğini de fark edebilmeli insan! Tıpkı, her şeye sahip olamayacağı gibi… Zamanın ninnisiyle, uykuda geçirmemeli hayatı…
  • 224 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Attila İlhan’ın kitapta anlattıkları günümüz Türkiye’ sinde istenilen konuma gelmiş midir? Hayır. Değil o dönemden bu döneme, kitabın yazılışından itibaren geçen kırk yedi yıldan bu zamana değişimler olmuş; fakat batıcılık hala bir çağdaşlaşma olarak algılanamamakta ya da çağ buna olanak sağlamamaktadır. Kitabın önsözünde geçen şu paragrafa bakacak olursak: ‘Lisede Sophokles okuduk, klasik Türk musikisine sövmeyi, Divan şiirini hor görmeyi, buna karşılık devletin yayınladığı kötü çevrilmiş, batı klasiklerine körü körüne hayranlık göstermeyi öğrendik. Sanki Sinan Leonardo’ dan önemsiz, Mevlana, Dante’ den küçüktü, Itri ise Bach’ın eline su dökemezdi. Aslında kültür emperyalizminin ilmiğini kendi elimizle boynumuza geçiriyorduk, ulusal bileşim arama yerine hazır bileşimleri aktarmak hastalığımız tepmişti.’ (Önsöz, s.17) Emperyalizm her alanda baskısını korumakta, geçmişte diğer ülkeleri sömüren dünyanın güç unsurlarını ellerinde bulunduranlar işlerine devam etmektedirler. Dünyada gerçekleşen emperyalizm eskisinden daha açık ve seçik olarak yapılmakta; fakat buna karşı direnme veya karşı gelme gücü ise eskisinden kat kat düşüktür. Bunun nedenini ben, insanların gözleri açık ve dış dünyadaki olayları anlar halde uyumalarında buluyorum. Attila İlhan’ın yaşadığı dönemde kitaplar ve onların içindeki bilgiler hala öğrenilmek için zaman harcanmaya değer şeylerdi. İster ülke çapında ister dünyada halk tarafından okunması istenmeyen kitaplar tespit ediliyor ve kitapların yasaklanması olgusuyla karşı karşıya kalınabiliyordu. Bu durum kitapların kitleleri etkileyecek düzeyde bir etki gücünün olduğunu gösterir bize. Her ne kadar kendi ülkemiz okuma oranı yüksek bir ülke olmasa da bu durum bizde de hatırı sayılır şekilde yaşanıyordu. O dönemde yasaklanan kitaplar şu an en çok tanınan ve okunan yayınevleri tarafından basılabiliyor. 80’li yıllarda Türkiye’ de insanların bilgi alma aygıtları sınırlıydı. Kitaplar, gazeteler, radyo ve belki televizyonu olanlardı. Yani o dönem için kitaplar önemliydi. Günümüze bakacak olursak ne eskisi gibi kitaplardan etkilenme düzeyi yüksek ne de eskisi gibi kaliteli kitaplar ve kaliteli yazarlar ortaya çıkıyor. Bu sadece ulusal değil, küresel bir sorundur. Sorun mudur orası da başka bir tartışmanın konusu. Artık kitaplar yasaklanmıyor; çünkü insanlardaki etki düzeyi çok alt seviyelere inmiş durumdadır. Bugün bir kitap yasaklamak, yasaklanan o kitabın satış değerini artırabilmek için bir satış politikası yaratmaktan öte geçemez. Günümüz çağı gösteri ve izleme çağıdır. Okuma eylemi ikinci plandadır. Zamanlarımızı ekranlardan akan yazılara, videolara ve görsellere harcamaktayız. Hal böyle olunca üretim alanı da buraya kaymakta; fakat yine Attila İlhan’ın da dediği ‘ulusal bileşim aramak yerine hazır bileşimler aktarmak’ meselesi bugün altın çağını yaşıyor diyebiliriz. Attila İlhan’ın o zaman Türkiye’ sin de gördüğü hazıra olan eğilim hala devam etse de şu an dünyaya da yayılmış durumdadır. Bu devirde doğan ve büyüyen bireyler kendilerini küreselleşen bir dünya mekanizması içerisinde bulduklarından, kendi kültürel değerlerine sıkı sıkıya sarılamamakta ve ilk önce kendilerine sonrasında içinde yaşadıkları topluma yabancılaşarak özlerinden uzaklaşmaktadırlar. Bu da üretilen şeylerin tek tipleştirilmesine doğru bir gidişin önünü açar. Böylelikle hazır olanlar sunulup onların tüketimi kaçınılmaz hale gelir.
    Batı merkezine oturttuğu aklın ışığıyla atılımlarını gerçekleştirmiş ve günümüz uygarlık seviyesine gelmiştir. Biz ise bu seviyenin uzun bir dönemden beri gerisinde olma durumumuzu sürdürüyoruz. Hala sözde çağdaşlaşma yolunda adımlar atmaya devam ediyor, Batının belki de seneler önce hallettiği meseleler üzerinde biz hala çözüm arayışları içinde yine batıya yöneliyoruz. Batının şu an ki üzerinde durduğu ya da çözmeye çalıştığı meseleler (bilim, sanat vs. gibi) bizim için belki seneler sonra üzerinde duracağımız konular olacaktır. Bizi meşgul eden şeyler öyle gösteriyor ki devam edecektir. ‘Batı ulaştığı aşamadan memnun mu? Bence bu soru, geleceğimizin en önemli cevaplarını çağırması gereken, çok önemli bir soru. Nedeni de, batının ulaştığı yerden artık memnun olmaması. Biz öyle bir yere özeniyoruz ki, onlar yakınmaya başlamışlar. Kar helvasını icat eden onlar, beğenmeyen de!’ (Önsöz, s.21) Attila İlhan şu an için sorgulanan soruyu zaten o tarihte söylemiş bize. Batı kendi kendini tüketip ilmiği boynuna geçirdiğinde, batılı olmak uğruna bizde mi ilmiği boynumuza takanlardan olacağız? Bir de ne kadar uğraşırsak uğraşalım batılı olamayacağımız gerçeği söz konusu. Çünkü Atatürk’ ün dediği batılılaşma fikrinin aslında çağdaşlaşma olarak algılanmıyor oluşu bizi ileri taşıma mekanizmasında sürekli yaşanan aksaklıklara neden oluyor. Attila İlhan bu aksaklığı şöyle açıklıyor: ‘Biz ha babam batı müziği dinliyor, çeviri roman okuyor, batılı gibi giyiniyor, bir türlü batılı olamıyoruz, adamlar Japon gibi yazıyor, Japon gibi yaşıyor, Japon gibi ölüyorlar; ama batıyı geçiyorlar. Japon’ un yaptığını biz yapamamışız, bizim yaptığımızı Afrika’ da ki eski Fransız ve İngiliz sömürgeleri de yapmışlar; ama onlar da ‘batılı’ olamamış.’ (Önsöz, s.19)
    Attila İlhan önsöz yerine yazdığı ve benim de alıntı olarak yazdığım on iki sayfada bize kitabın içinde anlatılanlarının sert ve acı bir kahve niteliğinde olacağını söylemiş oluyor. Yalın ve anlaşılır bir şekilde deneyimlerini, gözlemlerini aktaran İlhan, eleştirel yönünü olduğunca objektif olarak kullanarak analizlerini aktarıyor.
    Neuilly’ de Bir Pencere
    ‘Yok yok, genç sanatçı Batılı olmanın Türk olmamak demeye gelmediğini anlamalıdır. Uygarlığımızı değiştirmek ne laf? Toplumsal ve nesnel bir gerçek istekle değişir miymiş? Türk’ üz, Türk kalacağız. Uygarlığımızı çağdaş ölçülerle yeniden değerlendirmesini bileceğiz. Batılılık bu. Yoksa yarım yırtık bir yabancı dil belleyip bir yabancı uygarlığın kuyruğuna eklenmek değil. Baksanız a canım, İngiliz de, Alman da, Fransız da Batılı, biri ötekine benziyor mu?’ (Yanlış Hesap Paris’ ten Döner, s.30) Kendi benliğimizi sarıp sarmalayan ait olduğumuz kökleri sağlamlaştırmak, en başta ne olduğumuzu öğrenmekten geçer. Avrupalı devletler İlhan’ın da söylediği üzere, kültürel, düşünsel olarak birbirlerinden kolayca ayrılabiliyorlar; fakat çoğunun ortak paydası aklı, bilimi, insanı merkeze koyan bir havuzda birleşmektir. Attila İlhan’ın bu konuyla yakından bağlantılı olarak eleştirdiği kişi Melih Cevdet Anday’dır. Bu ifadesini notlarında şöyle dile getiriyor: ‘Bulgar yazarına ‘bizim klasiklerimiz yok’ diyen, üstelik bu dediğini marifetmiş gibi de yazan Melih Cevdet Anday’dır. Fikrimce o ve onun kuşağı batı ve batılılaşma konusunu en yanlış anlayan, en yanlış da uygulayan bir kuşak sayılmalıdır. Bu kuşak Atatürk’ ün ölümünden sonra ülkeyi kaplayan faşizm döneminde ‘resmen’ himaye görmüş, zaten garip şiiri bu sayede imgeci toplumsal şiiri boğabilmiştir. (Yanlış Hesap Paris’ ten Döner, Meraklısı için notlar kısmından, s.31)
    Altı yıl aralıklarla Paris’ te yaşadığından dolayı kitapta Avrupa’ dan bir örnek olarak Fransa’ yı ele almıştır. Paris’ i hem dışarıdan bilindiği kadar bir Paris hem de içeriden bir gözle Paris olarak iki farklı perspektiften gözleme imkanı bulmuştur. Yapacağı analizleri bu iki farklı zemine oturtacak ve arasındaki farklılıkları gözler önüne serecektir. ‘Koca Romain Rolland, o ünlü Jean-Christophe’ un bir yerinde: ‘Yabancılar Fransa’yı gereğinden fazla önemsedikleri romanlarından tanır, üstelik iyi tanıdıklarını da sanır, oysa yanlıştır bu!’ (Paris Var, Parisçik Var, s.33) Bu bölüme bu alıntıyı yaparak başlıyor İlhan. Aslında varolan, yaşanılan Paris ile dışarıya lanse edilen Paris’ in arasında çok büyük bir fark olduğunu söylüyor. ‘Evet, bu şehir 1789’ un ve 1848’ in şehridir; evet, gerçeküstücüler olsun, varoluşçular olsun; ilk kavgalarını bu şehirde vermişlerdir; ama bu özgürlükler yatağı Paris’ te, bugün bile metro istasyonlarına ‘Kahrolsun zenciler, kahrolsun Yahudiler!..’ diye karanlık parolalar çiziktiren Parisliler de yaşar; muhalefet gazetelerinde, otuz yıldır yeni bir tek hastane yapılmamış olduğunu, ya da şehrin üçte bir binasında banyo bulunmadığını okursunuz. Ya Etoile Meydanı’nda metro ıskaraları üzerine yatmış kafayı çeken hane-berduş takımı, ya yabancıları turist bile olsa, hor gören otelci ve garsonları sizi dakika başında kafanızdaki yanlış bir Paris fikrini düzeltmeye zorlar durur.’ (Paris Var, Parisçik Var, s.34) İlerleyen sayfalarda aynı şekilde din, eğitim, edebiyat gibi alanlarda da görünen gibi olmadığı; çağdaş bir ülkede bunların olmaması gerektiği; fakat olduğu olgusuyla karşı karşıya getiriyor, Attila İlhan. Halkın çoğunluğunun vaktini okumaya, düşünmeye sanılanın aksine o kadar da harcamadığından, dinsel baskılardan tam anlamıyla kurtulamadıklarından, ırkçı tavırlardan vazgeçemediklerinden, cinsel yönelimlerin özgürce yaşanılmadığı bir Paris’ in olduğunu da söylemekte. Günümüz ve Attila İlhan’ın bahsettiği yılların Paris’ i başından iki büyük dünya savaşı geçirmiş bir Paris sonrasıdır. Paris’ in yanı sıra Avrupa dahi bu iki savaştan sonra bellerini doğrultamamışlardır. İnsanların ve atalarının inşa ettikleri sanat, bilim, rasyonel düşünce gibi değerleri tekrar sorgular olmuşlardır. ’Bir halkın büyük sanat yaratması, ancak bir çarpışmadan yola çıkması halinde mümkündür.’ ‘… bütün büyük ulusların sözlerindeki tüm gerçeğin ve düşüncelerindeki tüm gücün kaynağını savaşta bulduklarına; savaşla beslendiklerine ve barışla dumura uğradıklarına; savaşla eğitildiklerine ve barışla aldatıldıklarına; savaşla idmanlı hale geldiklerine ve barışla ihanete uğradıklarına inanıyorum; tek kelimeyle, büyük uluslar savaşın içinde doğmuşlar ve barışta ölmüşlerdir.’(Ruskin, John) 19. yy. da yaşamış olan John Ruskin her ne kadar savaşın ve çarpışmanın yaratıcılığı ve üretimi desteklediğini söylese de Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sonrası böyle bir durum ortaya çıkmamıştır. Dünya bu iki savaş sonrası ‘Soğuk Savaş’ denilen bir döneme girmiş ve dünya genelinde gerçekleşen olaylar bir karmaşa ortamı yaratmaktan başka bir şeye yaramamıştır. Bu kaosun hakim olduğu ortamda artık batılılaşma diye bir sorunun ehemmiyeti de kalmamıştır. Çünkü Batı da, Avrupa da, dünya da hakikatin ne olduğu konusunda artık bir çözüm yolu bulamamaktadırlar. Bu açıdan Türkiye’nin batılılaşma yolu da kaybolup gitmiştir. Bunların sonunda önümüze tek bir soru gelmektedir. Hangi Batı?
    Fransa ayrıcalıklı, diğerlerine benzemeyen, kendi yaptıklarının anlaşılabilir ve doğru olduğu; fakat kendilerine benzemeyenler olduğunda onların yaptıklarını sübjektif bir tavırla kınamasını iyi bilen bir imaj çiziyor, Attila İlhan’ın gözünde. ‘Paris’ in İki Gözü İki Ayrı Renk’ bölümünde bu konu çevresinde yaşadığı anılar üzerinden durumu açıklamaya çalışıyor. Bir olayın üstüne İlhan’ın yüzüne bir şeyleri vurmak isteyen insanlara, İlhan onların yaptığı benzer bir olayı örnek olarak sunduğunda, aldığı cevap hep aynı oluyor: ‘Aaa, o başka!’
    O dönem Fransa’sı bilim, sinema, tiyatro, edebiyat alanlarında Avrupa’ da ve dünyada nasıl bir konumdaydı? Özellikle sinemanın burada doğmuş olması itibariyle durumunun iyi bir seviyede olması beklenmektedir. Uluslararası kimliği olan ve prestijli bir film festivali olan ‘Cannes Film Festivali’ bu ülkede yapılmaktadır. Attila İlhan ne diyor? ‘Peki, sinema diyeceksiniz? O ünlü ‘yeni dalga’ rejisörleri? Gelin de hallerini bir görün zavallıların: Kimisi prodüktör bulamıyor, televizyona kısa ve iddiasız kurdelalar yapıyor, kimisi can derdinde, işi cinai komedilere dökmüş?’ (Paris’ in Çektiği Gizli Sıtma, s.46) İçinde bulunulan durum pek de parlak olmasa gerek. Aynı şeyleri müzik alanında sanatçıların isimlerinden dem vurarak söylüyor. ‘Amerikan etkisi demek istiyorum, o dokunaklı ve ne kadar duygulu Fransız şarkısını da ya ‘katletti’ ya etmek üzere. Alın size en genç Fransız şarkıcılarından birkaçının adları: Johnny Halliday, Richard Anthony, Sheila, Dick Rivers, Frank Alamo, Mont… Sadece adlarını sıralamak neyin nesi olduklarını ve ne şarkısı söylediklerini göstermeye yeter de artar bile. Bizim Aşık Veysel ne kadar Fransızsa bu delikanlı şarkıcılar da o kadar Fransız.’ (Paris’ in Çektiği Gizli Sıtma, s.47) Attila İlhan Avrupa’yı da etkileyen Amerika etkisinden söz ediyor. Hayatı her alanda etkileyen ve içlerine nüfus eden Amerika… Avrupa odağı, Amerika odağı olarak dönüşüm geçirmeye başlıyor. Bu bölümde Attila İlhan sözlerini bitirirken şu çarpıcı sözlerin ardından bir örnekte ekliyor. ‘Bana sorarsanız, bir iki kelimeyle durumu şöyle özetleyeceğim: Birinci savaş ertesinin Fransa’sı nasıl her sanat dalında birbirinden büyük ve şaşırtıcı ustalar verdiyse dünyaya, ikinci savaş ertesinin Fransa’sı öyle hiçbir şey veremedi. Ortada gördüklerimiz olağanüstü bir gücü olan kitap endüstrisinin, resim ticaretinin geçim derdine ayakta tuttuğu ‘fasarya’ şöhretler. Biliyorum böle bir yargı, size iddialı görünecek. Varsın görünsün. Ben size yine, yazın, Fransız sanatı üzerinde incelemeler yapan bir Alman kızının dediklerini ileteceğim, sözü bağlamak için: ‘Bu sanatçılar bir kere Fransız özünden, sonra herhangi bir beşeri özden, biçime soyutlanmışlar, bu zaten başlı başına bir kısırlık nedeni. Üstelik yenilerin kaynağı bile yabancı: Kafka, Joyce, Faulkner, bir de baba Dostoyevski! Oysa Balzac, Hugo, Flaubert, Stendhal, Zola vs. kendilerine hiç kimseyi örnek almıyorlardı. Şimdi mezarlarında öfkeden hop oturup hop kalksalar gerek.’ (Paris’ in Çektiği Gizli Sıtma, s.48) Verdiği örnekten de anlaşılıyor ki kendini ileride görüp sayan Batıcı ülkelerden Fransa’ da artık üretimi daha önce de sözü geçen ‘ulusal bileşimlerden ziyade hazır bileşimleri’ kullanarak ortaya koymakta olan bir yapı sergiliyor. Bu durumda özenilecek bir batının da ortadan yok olmaya doğru gittiğini söylemiş oluyor bize.
    ‘Bizim. Türkiye’nin her yanında herkesin Türkçe bilmemesinden ne türlü aşağılık duyguları çektiğimiz, malum! Bunun altında da işlerin ‘Batı’ da çok başka türlü döndüğünü’ sanmamız yatıyor besbelli. Batılı devlet ne demek: Din birliği, dil birliği, cart curt, falan filan… Yok efendim yok. Eğer Kürt Kürtçe, Laz Lazca, Fellah Arapça konuşuyorsa, bu bizim hem şerefimiz hem suçumuz, ama yüzyılı bulan bir Türk yaşantısına rağmen onları zorlamamışız, baskı altına almamışız dillerini unutturmak için; suçumuz, demek ki Türkçeyi onlara iletmesini, öğretmesini bilememişiz, bütün ‘milliyetçilik’ palavralarımıza rağmen!... Amaç elbette herkesi Türkçe konuşturup yazdırıp okutmak olmalı; ama bölge dillerini unutturmak pahasına değil. Zira bu diller de bu toprağın zenginliği: Şarkıları, şiirleri, ağıtları ve küfürleriyle.’ (Fransız’ın Dilleri, s.54) Attila İlhan, bu alıntı da ve bölümün diğer noktalarında, Fransa’nın da dışarıdan kendi dillerine akın eden yabancı kelimelerin olduğundan, halkın tamamının dilini en iyi şekilde bilmediğinden, İngilizcenin Fransızca dilindeki söz kalıplarını değişime uğrattığı vs. anlatıyor. Hem orayı hem burayı gayet objektif bir tavırla değerlendiriyor. Kendimizin nerelerde yanlış yaptığı nerelerde doğruları uyguladığını kısa ve öz olarak sunuyor. Bir ülke içindeki insanların ortak bir payda oluşturabilmeleri için kesinlikle bir dili olmasının yanı sıra çok kültürlü bir yapısı olan ülkeler için, insanların atalarından getirmiş oldukları dilsel özellikleri devam ettirmeleri olumlu bir şeydir. Çünkü insanlar kültürleriyle ve kültürün çevrelediği ögelerle bütünleşir. Karşılıklı olarak hem etkilenir hem etkiler. Bu açıdan farklı dilsel özelliklerin bir arada bulunması birçok yönden avantaj sağlar.
    Bir ülkenin kalkınabilmesi, muasır medeniyet seviyesine gelebilmesinin bir diğer önemli yolu, içinde bulunan insanların çalışmaları ve ekonomik düzeylerini yükseltmeleri gerekir. Herkes bu çalışma düzeninin adil bir yapı üzerinde inşasını ister ya da öyle idealleştirir. Gel gelelim durum hiçbir zaman öyle olmaz. Hep ezilen ve gereğinden fazla çalışan işçilerin, emekçilerin üzerinde yükselir şaşaalı ülkeler. Bazen de ne kadar çalışılırsa çalışılsın hep ezilmeye mahkumdurlar bazıları. Diğer ülkeleri sömüren ülkeler genelde ‘batıcı’ dediğimiz ülkelerdir. Kendilerini bu kategoriden soyutlamaya çok da çalışmazlar. Alenen sürdürürler bu yapıyı ya da artık sürdürmek zorunda kaldıkları için ellerinden bir şey gelmez. Fransa bu ülkelerin içinde rahatlıkla yer alabilecek bir ülkedir. Attila İlhan’ da kitabın ‘Fransız’ a Çalışmak’ bölümünde yer verdiği şu pasajda içeriden bir gözlemci olarak açıklar: ‘Demek Fransız’ a çalışan bir değil, iki değil, üç değil, dört: İspanyollar, Portekizliler, Kuzey Afrikalı Müslümanlar, Zenciler! Gerçekte bu adsız emekçiler, o cakalı grevlerini gazetelerde okuduğumuz Fransız işçi sınıfının altında, bir çeşit Alt-Proletarya tabakasını oluşturuyorlar. Bir Bakan’ın biraz da övünerek dediği gibi, Fransa’nın yabancı el emeğine ihtiyacı var; zira, Fransız işçileri bazı işleri haysiyetine uygun görmediğinden, istemiyor, çalışmıyor. Ne işleriymiş onlar? Merak ettiğiniz tabi: Çöpçülük, lağımcılık, inşaat işçiliği, hatta madencilik!’ (Fransız’ a Çalışmak, s.58) ‘Biliyorsunuz, gurbette olsun, sılada olsun, çalışmak ayıp değildir demiş eskiler. Belki de ayıp değil ama, böylesi acı; ve bunun günahı, vebali ve utancı, Türkiye Cumhuriyeti toprağında üç milyon işsiz birikmesine sebep olanların boynuna!..’ (Fransız’ a Çalışmak, s.60) Şimdiki hal ve durum da herhangi bir değişme yok. Zaman ileri akıyor; fakat bizler olduğumuz yerde kalmaya devam ediyoruz.
    Tarih konusunda anlatılanların objektif olması zor bir olaydır. Toplumlar kendi tarihlerini anlatırlarken kusurlarını en aza indirerek anlatma ihtiyacı güderler. Sıra başka bir toplumun tarihine geldiğinde ise, işler tersine döner. Ne kadar kusur varsa hatta olmayanlarda eklenerek aktarılır. Attila İlhan yine Fransa’ ya dönerek onların kendi tarihlerini ve bizim tarihimizin onların ağzından aktarımını ‘Laurence’ın Tarih Kitabı’ n dan öğreniyor. Kah sinirleniyor, küplere biniyor; kah şaşakalıyor gördükleri, okudukları karşısında. Türklerin halka nasıl yanlış lanse edildiğinden tutunda tarih kitabı olarak satışa sunulan aslı itibariyle siyasetten uzaklaşamamış içinde belli bir politika çevresini okuyanlara empoze etmek isteyen kitaplara kadar. Örnek olarak şu pasajı aktarabilirim umarım: ‘Üstelik, Türk tarihi ile ilgili ilk rastladığım kitaba el atıp ne görüyorum? Fakat durun; önce kitabın adına sanına bir göz atalım: ‘Mustafa Kemal ya da bir imparatorluğun batışı’ Yazarı Benoist-Mechin. Hemen söyleyeyim ki, bilimsel olmaktan çok siyasi bir kitap.’ (Laurence’ın Tarih Kitabı, s.66)
    Attila İlhan ‘Öteki Batı’ bölümüne, G. Balandier’ in şu alıntısıyla başlıyor: ‘Avrupa, tarihi kararlar verme tekelinin, uzun zaman, yalnız kendisine ait olduğuna, inandı: yükselme ve gelişme dönemine -doğru da sayılabilecek- bu görüşten çıkarak, başka uygarlıkların ya hiç var olmadığına, ya da bir işe yaramadığına hükmetti. Bunun ne üzüntü verici bir yargılama hatası olduğu gittikçe meydana çıkıyor.’ (Öteki Batı, s.68) Avrupa refah seviyesini yükseltebilmek isteyen ve kendi çıkarlarını her daim daha önemli saymış ülkelerden oluşmaktadır. Bu ülkeler Atilla İlhan’ın da dediği üzere ‘sömürgeci, savaşçı, saygısız, barbar ve ırkçı vs.’ den oluşmaktadır. Bunları söyler ve her bir maddesi için vurucu örnekler sunar. Diğerlerinin yanında ilgi çekici bulduğum olanı ırkçılık ile ilgili verdiği örnektir. Şöyle der: ‘Siz ırkçılığın Batı ülkelerinden başka herhangi bir ülkede siyasal ve toplumsal bir dram haline geldiğini gördünüz mü Allah aşkına. Elbette, hayır. Irkçılık Batılı beyaz Hıristiyanların önce semit Yahudilere, sonra sonra siyah, kırmızı ve sarılara karşı yükselttiği bir uygarlaşma ayrıcalığı duvarıdır.’ (Öteki Batı, s.71) Batı, doğanın ve içindeki insanların sabrını sınamaya devam ettiği sürece kendisine olan geri dönüş o oranda olacaktır. Ne yazık ki her zaman olduğu gibi sadece kendisinin değil, insanlığı riske sokacak sonuçlar doğuracaktır.
    Bir haber kaynağında bazı dokundurmalar, göndermeler olabilir. Bunları bir Fransız gazeteci yaparsa ne olur? Bir de Türk gazeteci ne olur? Attila İlhan ‘Çuvaldızı Kendinize’ bölümünde bu soruların cevabını örnek üzerinden giderek açıklıyor. Tabi ki diyor, Fransız’ın yapmış olduğu eleştiriler göz önüne alındırılıp değerlendirilir. Bir itibar görebilirken, Türk gazetecinin durumu aynı olmayacaktır. Bu durumda eleştirmeye hakkı olanlar ve olmayan ülkeler olarak bölünme kaçınılmaz olur; fakat bu Batı ülkeleri için bir sorun değildir.
    ‘Şu son yarım yüzyılda sanatımızı Batı’ ya ayarlayacağız diye. Her on yılda bir kendimizi yadsıya yadsıya hacıyatmazlara dönmüşüz…’ (Herkes Kaşık Yapamaz, s.80) ‘Ben bunu bilirim bunu söylerim: Türk edebiyatının en önemli sorunu, bugün için bir öz kişiliğini bulma sorunudur. Öğrenmek güzel, öğrendiğini cakalı satmak da güzel. Ama bilmek başka, bilgiyi bizim kılabilmek; yöntemden ulusal bir bileşim çıkarabilmek başka! Ne demiş eskiler, herkes kaşık yapar ama… Tanzimat’ tan beri sapını bir türlü ortasına getiremedik gitti.’ (Herkes Kaşık Yapamaz, s.83) Çizgi belirlemek de o çizgide ilerlemek de hem kolay hem zordur. Kolay olmasını sağlayacak olan şey, kendi öz değerlerinden beslenmek, dışarıya açık olmak, orijinal bir üslup yaratmaktır. Bunlar sağlandıktan sonrası için bozulma katsayısı düşer. Zor olan tarafı ise kolaylığı sağlayacak unsurların ortadan kalkması ve savunmasız bırakılmasıdır. Çizgiyi oluşturacak ana unsurlar çizgiyi oluşturanlarca özümsenip içselleştirilmemişse çizgi her daim yamuk olmak eğilimi gösterecektir. Her gelen düz çizgi çekmek istese de her defasında elini titretecek unsurlarla karşı karşıya kalacaktır. Yamalarla ayakta tutulan birtakım değerler bütünü hiçbir surette başarı düzeyinde çığır açamaz. Açsa dahi istikrar gösteren bir konumda olamaz.
    ‘Çinhindi’ n de tam Fransızlaşmak, tam Amerikanlaşmak için nasıl birtakım Kolu’ lar çekik gözlerini ameliyatla düzeltmeye uğraşıyorlarsa, sen de tut dilini iğdiş et, sanatının imge düzenini boz, ses uyumunu kır, sonra da artık batılı oldum diye övün! Seni beğense beğense tek kişi beğenir: Avcı Baytekin. Onun beğenmesi de yarı yarıya alayla karışıktır.’ (Avcı Baytekin’ in Sadık Uşağı Kolu, s.94) Attila İlhan eleştirisine Türkiye’ ye Avcı Baytekin adıyla çevrilen ‘Flash Gordon’ kahramanının hikayesinden ve çizgi romanlar üzerinden belli görüşleri insanların beyinlerine erken yaşta sokmalarından devam ediyor. Çizgi romanlar hakkında şu ifadeyi dile getiriyor: ‘Günün birinde belki resimli romanların içindeki gizli zehrin farkına varanlarımız olacaktı, olacaktı ama, acaba kaç kişi?’ (Avcı Baytekin’ in Sadık Uşağı Kolu, s.92) Diğer milletleri hep kendilerine tabi tutma anlayışı içerisinde olan Batı ülkeleri, yaptıkları olumsuzlukları övünç kaynağı olarak göstererek insanlara eğlenceli ve macera teması içerisinde empoze edecekleri bir platform oluşturmuşlardır. Bu karakterler dünyayı, dünya dışı varlıklara karşı hep savunmaya ve korumaya çalışmışlardır; fakat hiçbiri dünyadaki sorunları çözme gibi bir görevi üstlenmemiştir. Üretilen kahramanların hepsi Amerika’ ya bağlıdır. Siyasi olarak birçok nüansı barındırdığını biraz düşünen insanlar görüp farkına varsalar dahi küçük yaşlara yönlendirilen çizgi romanlar kolaylıkla sindirilebilir. Bu durum yetişen her kuşakta hissetmese de Amerikan kültür değerlerini kendisinde görmeye başlar. Toz pembe duran hikayelerin ardındakiler uzun vadede toplumu dahi etkilerler ki buna olanak sağlaması için yaratılmamış olsalar bile sonradan bu şekle büründürülmüşlerdir.
    ‘…Atatürk, taklidi kopyayı sevmezdi.’ (İnönü, İsmet, Atatürkçülük Nasıl Bir Batıcılıktır?, s.95) ‘Atatürkçülük emperyalizmle savaşarak onu yenmiş ve ülkesinden kovmuş bir ülkenin, az gelişmişlikten kurtulmak, ‘muasır medeniyet seviyesine’ ulaşmak mücadelesidir. Amaç ne, ‘çağdaş uygarlık çizgisi’; duruk, değişmez ve katı olmayan, tam tersine, esnek, ilerlemeye açık ve elverişli bir amaç bu. Atatürk çağında Batı uygarlığı temsil ediyordu bu çizgiyi, o da, haklı olarak ona ulaşmayı öngörmüş, onun için gerekli saydığı araçlara başvurmuştur. Bizim Atatürk devrimleri dediklerimiz bu araçlardır işte, yoksa Atatürk’ ün ‘nihai’ amacı değil. (Atatürkçülük Nasıl Bir Batıcılıktır?, s.97) Bu pasaj yanlış anlaşılan ve yanlış şekilde uygulanan batıcılığın anlaşılması için yerinde cümlelerden oluşmaktadır. Ne yazık ki bu anlayış çerçevesinde şekillenmemiştir, batıcılık anlayışı. Bu görüşlerin uygulanabilir olması ülke için bir ütopyadan öteye gidememiştir. ‘Zira batılılar, kendi ulusal bileşimlerini yaparlarken scolastique dönemlerinden gelen ulusal görenek ve geleneklerini atmamışlar, onları aklın ışığında değerlendirip bileşimleri içerisinde eriterek kullanmışlardır.’ (Atatürkçülük Nasıl Bir Batıcılıktır?, s.99) Burada öne çıkan anahtar kelime ‘akıl’ dır. Aklı merkeze alma meselesi bizde ne yazık ki değerini bulamamıştır. Din ve devlet işlerini kağıt üzerinde ayırmış olsak da kafalarda bir türlü ayrılamamıştır. Devlet adamları ya dini ortadan çıkarmaya ya da dini aşırı ölçütte içeri aktarmaya çalışmaları sonucu algısal olarak bir sistem belirleyememişlerdir. Bu durumda ulusal bir bileşimin varlığı da haliyle örselenmiş ve başını bir türlü yukarı kaldıramamıştır. ‘Ulusal nitelikleri es geçerek, eski Yunan, Latin Fransız zart zurt deyip de yapılacak batılılaşma, emperyalist batının sömürgelerinde ve mandat’ larında yaptığı batılılaşma oluyor. Bizim ‘ilerici’ aydınların çoğu nasılsa o çukura düşmüşler, utanmadan Atatürk’ ü de kendileriyle birlik gösteriyorlar. Atatürk, ulusal bilinç adamıydı, oysa yaptıkları batıcılık ulusal bilinci yok eden bir batıcılıktır, kopyadır, taklittir, bunların!’ (Atatürkçülük Nasıl Bir Batıcılıktır?, s.100) Manda yönetimini kağıt üzerinde kabul etmemekle sorunlar çözülmez. Önemli olan manda fikrinin derinliklerinde yatan empoze fikirlerin anlaşılıp onların kabulünün gerçekleşmemesi sorunları kökünden kazır. Yoksa sığ kararlar peşinde koşulup sığ önlemler geliştirmek her defasında kanamayı fazlalaştıracaktır. Yaraları geçici süre tutan yara bantları yetmemeye başlayınca hasta illa ki yatağa düşecektir.
    ‘Türkiye’nin sorunu batılılaşmak sorunu değildir, modern kişiliğini bulmak sorunudur. Bu arada yoksulluktan kurtulmak, endüstrileşmek, şehirleşmek sorunudur. Bunlar önerilirken onun onurunu çiğnemek en büyük yanlışımız. Siz bir kere içtenlikle ondan yana olduğunuza onu inandırmaya bakın; şiirinizde, müziğinizde, resminizde bin yıllık sesini, çizgisini, deyişini, bulabilsin. Laikliğin, bilimciliğin onun yüzyıllardır uğruna gık demeden öldüğü, kılıç üşürüp at kopardığı kavramların üstüne işemesin. Önce Türk olsun, Türk!.. Şevki bey’ i dinleyip içlenen, Nedim’ i okuyup hoşlanan, Ramazan gecelerinin uysal romantisme’ ini içi sıra yaşayıp, İslam filozoflarının onca işlenmiş iç gerçeklerini içinde damıtıp duran, aksi gibi de Batı’nın ve Batılının en sevmediği, Türk! Ben sanıyorum ki gerisi kendiliğinden gelecektir.’ (Bu Sözüme Mim Koyun, s.105) Bu değerlendirmeleri ve çözümleri sonrasında ki bölümde şunları da ekler: ‘Batı çizgisini sürdürmek isteyen yeni Türk sanatçısı içinde yaşadığı toplumla çelişiyor. Bu acı çelişmenin olağan sonucu iki yanın birbirine sırt çevirmesi. Halk sanatçıya küs, sanatçı, halka. Böyle soluk alma delikleri birdenbire tıkanıvermiş olan sanatçının, öz toplumundan ilgi göremediğinden ötürü ‘bunalması’ da pek olası. İlgi görmemek, anlaşılmamak, tam tersine horlanmak, aşağılanmak onu önce soyutluyor, sonra kendi üstüne katlanmaya, daha sonra da yozlaşmaya itiyor. (Hepimiz Yabancıyız, s.106-107) ’Ne kırk kuşağının, ne de elli kuşağının çabaları batılı olmak isteyen yeni Türk sanatını cumhuriyet toplumuna benimsetebilmiştir. Onun için, hepimiz yabancıyız. Bu yabancılaşma, Türk sanatçısında varoluşçu bir kavramın somutlaşmasından değil, bir devrim anlayışının ters uygulanmasından meydana geliyor. Kötümser olan yalnız gençler mi herkes kötümser. İyimser geçinenlerin iyimserliği de kof, göstermelik. Nazım’ da bile böyledir bu: En iyimser şiirlerini en tarifsiz hüzünlerle söylemiştir.’ (Hepimiz Yabancıyız, s.108) Yozlaşan bir sistemde varolan olumlu niteliklerin de kaybı bireyi daha önce de belirttiğim gibi istese de istemese de önce kendine sonra yaşadığı topluma yabancılaştırıyor. Attila İlhan’ın da dediği gibi kötümserlik azımsanmayacak ölçüde fazlalaşıyor. İnsanların geleceklerini kurgulamaları zorlaşıyor. Bireylerin kafalarında kurdukları ideal düşünceler, sistemler yerle bir oluyor. İnsanlar gerçeklerle yüzleşmemek için sürekli kaçar durumda kalıyorlar. Bu durumda ayakları yere sağlam basan düşünceler üretmekten ziyade herkesçe kabul görenlere sığınma eğilimi baş gösteriyor. Küreselleşme hızına hız katıyor. Ulusal değerlerin hatları görünmez hale gelmeye başlıyor. Daha geniş ölçekte ‘değer’ kavramının içi boşalıyor. İnsanların ‘değer’ olarak görüp, anlam atfettikleri şeyler insanlara anlamsız gelmeye başlıyor. Çağ üst üste inşa etmenin değil her inşa edilenin sorgulanarak yıkımına karar vermekle sürmektedir. Temel olarak görülen kavramları, düşünceleri aşırı sorgulama döngüsüne sokarak yadsıma eğilimindedir. Çağ, kendini ifade eden kavramı bile sorgulayan ve belli bir temele dayanmasını güçleştiren çağdır. Attila İlhan o zamandan itibaren başlayacak olan ilk kıpırtıları sezmiş ve aktarmıştır. Şu an ise hissedilir seviyede gerçekleşir, postmodernizm ve onun getirdikleri. Bu anlamda kaygan bir zeminde düşüncelerin kök salmaları kolay olmamaktadır. Modern toplum nedir? Modern toplum ileri bir toplum yapısı mıdır? Gelişmiş, az gelişmiş, gelişmekte olan ülkeler kategorileri hangi ölçütlere dayanarak oluşturulur? Kategorileştirmek doğru mudur? Gibi soruların çoğalması ve verilecek olan cevaplardan da yeni soruların oluşması sonu gelmez bir döngüsel hareket oluşturur. İleriye doğru uzamsal bir çizgi oluşturmaz. Bu durum insanın zamanı, yaşamı uzamsal anlar olmasından dolayı, çağa ayak uyduramamasına neden olur. Bu sadece bizim kültürümüz için değil, diğerleri için de geçerli bir durumdur. Attila İlhan’ın sorun olarak gördüğü meseleler şu an için anlamını yitirmiş de olabilir. Attila İlhan’ın yaklaşık elli yıl önceki zamanında kendisinin gözlemlediği sanat, bilim, iletişim, haberleşme, teknoloji, edebiyat çok hızlı değişimler yaşadı ve yaşamaya da devam ediyor. Bugünün düşüncesinin yarın bile eskiyor olduğu bir devirde ‘doğru’ ‘yanlış’ ‘hakikat’ ‘gerçek’ ‘güzel’ ‘çirkin’ ‘sanat’ ‘sanatçı’ vb. gibi çoğaltılabilecek çağlar boyunca tartışılmış ve muğlak da olsa ortak anlamlar atfedilebilmişken, şu an ise ‘post-truth’ ile birlikte doğruların, hakikatlerin, olguların önemini kaybettiği bir dönem yaşanmaktadır. Haberler, bilgiler kişilerin neye, nasıl doğru dedikleri üzerinden görece fazla farklılaşarak akmaktadır. Bunların yaşandığı bir çağ insan için yoruculuğunu her geçen gün arttırmaktadır. Çağ insanı, fazla çalışmasa da hep yorgundur. İşlerin yapılması teknolojiyle birlikte kolaylaştırılsa da insanlardaki yorgunluk azalma eğilimi göstermez.
    Attila İlhan kitabın son bölümünü Hilmi Ziya Ülken’ den yaptığı şu alıntıyla bitirir: ‘Görüleceği gibi Tanzimat’ tan sonra geçen yüzyıl içinde de Doğu ve Batı, eski ve yeni alaturka ve alafranga karşı karşıya geldiği halde, kafalarda bu hakiki bir dram yaratmadı. Uzun süre bu iki alem hiçbir senteze ulaşamadan aynı kafanın içinde yan yana yaşadı. Türk toplumunun en buhranlı problemi bir senteze ulaşamayan bu ikici (dualiste) görüşün devamıdır. Problem bugün de yine karşımızda duruyor ve yine cevap bekliyor... Tek bir cevap biliyorum. Ulusal bileşim.’ (Ulusal Bileşim, s.136) Bir türlü oluşturulamayan ulusal bileşim. Yani çözüm yollarını kendi kendine kapatmıştır sürekli, Türkiye.
    Hala daha açmazlarla uğraşmaktan global ölçeklerden bakamamaktadır, dünyaya. İnsan ister istemez ümitsizliğe düşüyor, Attila İlhan’ın da anlattıklarından sonra. Ümit dolması gerek diye düşünülse de gençlerin ümitsizlikleri gün geçtikçe artıyor. Arada kalmışlık bu coğrafya için normal mi yoksa değil mi tartışılır; fakat bu coğrafya tarihten bu yana siyasetine her daim dışarıdan bir müdahale de bulunulmuş yapıdadır. Bu anlamda belini uzun zamanlardan beri doğrultamamıştır.
    ‘Hangi Batı’ dönemin zihniyetini birincil ağızdan, doğrudan gözlemlerle iyi bir dil ve üslupla harmanlanarak kağıda aktarılmış, faydalı eserlerdendir. Döneminde de büyük ilgi görmüş ve üzerine birçok olumlu ve olumsuz eleştiri yazılmasına neden olmuştur.
  • 281 syf.
    ·Beğendi·9/10 puan
    Tom Robbins'in postmodernizm'i kendi silahıyla vurduğu masalsı romanlarından bir diğeri. Kurgusu gerçek araştırmalara mitlere bilimsel verilere ve efsane betimlemelere dayanmakta. Masalsı bir anlatımın etrafını saran bir takım gerçek verilerden esinlenilmiş. Tom Robbins'in muzip anlatım tekniği, lirik konu seçimleri, her biri birbirinden şahsına münasır karakterleri ve akıllara yer eden eşsiz betimlemelerinin okuyucuyu kendi gerçekliğinden sıyırıp Robbins'in kendi evrenine buyur ettiği başka bir 'iyi seyirler' dedirtecek romanı. Kitabın etrafını saran esas konuya dair bir araştırmamı da eklemeden geçemeyeceğim.

    "Afrika’daki “Dogon” kabilesi bununla ilgili ilginç bir gizli kozmolojik tradisyonu halen muhafaza etmektedir. Dogo gelenekteki asırlardan beri ağızdan ağıza nakledilmektedir. Bu gizli gelenek bundan türeyen bazı dini inançların ve gizli örgütlerini (Illuminati) dogmalarını oluşturmaktadır.

    Dogon mesajları da böyle bir dünya-dışı temasın olduğunu doğrulamaktadır.

    Dogon’lar yalnız Sirius’u değil küçük uydusu Sirius B’yi de biliyorlardı. Sorun şu ki Sirius B çıplak gözle görülemiyordu ve ancak 20. yüzyılın güçlü teleskopu sayesinde keşfedilebilmiştir. Dogon’ların bildikleri yalnız Sirius’la sınırlı değildi. Onlar:

    - Bir teleskop olmadan bu gerçeği öğrenme imkanları olmamasına rağmen Satürn’ü çevresinde bir halka olduğunu biliyorlardı.

    - Güneş sistemimizdeki gezegenleri ve Samanyolu’nu biliyorlardı.

    - Dogon’lar dünyanın uydusu Ay için “Bir ölünün kurumuş kanı kadar kuru ve ölü” diyorlardı.

    - Jüpiter’in dört uydusu olduğunu biliyorlardı.

    - Dünyanın ekseni etrafında döndüğünü biliyorlardı.

    - Sirius B’nin Sirius A etrafındaki yörüngesel periyodunun 50 yıl olduğunu biliyorlardı. Teleskop olmadan böyle bir gerçeği nasıl tespit edebilmişlerdi? Bu bilgileri nereden almışlardı?

    Dogon’lar bu bilgileri “Nommo” dedikleri ve binlerce yıl önce disk şeklindeki araçlarla Sirius’tan gelen zeki amfibik yaratıklardan aldıklarını söylüyorlardı. Dogon’lar Nommo’ya “Dünyayı Şekillendirenler” diyorlardı. Bu deyim masonik literatürde “Yapıcılar-İnşaatçılar” kavramına denk gelmektedir.

    Dogon’ların kuzeni olan “Bozo” kabilesi Sirius’a “Göz Yıldızı” demekteydi ki bu kavram bize “Üçgen içindeki göz”le sembolize edilen “İsis”i hatırlatmaktadır. "