• 224 syf.
    ·Puan vermedi
    Kadın ve erkeklerin farklılığı hep gündemimizde olmuştur. Kadınlar dır dırcı iken erkekler dinlemeyen taraftır. Kadınlar detaycı iken erkekler düz bakar durumlara. İyi de neden böyle? İşte bunların hepsi bize beynimizin bir oyunu... Beyin ne derse sende o'sun. Ama bakmayın kadın beyni erkek beyni dediğine, kadınsan illede kadın beynine sahip olacaksın diye bir kaide yok, erkek beyinli kadınlarda mevcut.
    Okurken öyle ağır bir dil, bilinmeyen yüzlerce kelime beklemeyin. Hiiiç öyle bir durum yok, gayet rahat okunup, güldürüyor, öğretiyor da. Hem gülüyorsun, hem kazanıyorsun.
    Bide şu kadınlar 20000, erkekler 8bin kelime konuşuyor olayıda külliyen yalan! İşin aslı başka, rakamlar da sıkıntı yok ama cümle yanlışşş.
    He bide kadın beyin mi yoksa erkek beyinli misiniz basit yollarla bulmanız mümkün. Ben kadın beyinliyim, çokta bie fark olmadı bende anlayacağınız. :)
  • %37 (250/680)
    ·Puan vermedi
    Bu kitaba incelemeyi direkt yazmayacağım. Düşündürdüklerini ve yorumladıklarımı basamak basamak not edeceğim.


    Not 1: Dar alanda yaşamanın getirdiği çöküş ve hastalığın yol açtığı ince ve yüce anlayış. Evren gibi aslında. Kendi içine doğru yoğunlaşmaya başladığı anda, patlamaya hazırlanan yüce bir an'a hazırlık yapıyor. Dostoyevski, adamdır!

    Alıntı 1: "Kendimi neşeli hissetme zamanıydı. Ne var ki içime bir ağırlık çökmüştü – bilinmeyen bir arzu, tarifsiz, ama yakışıksız bile olmayan bir heves. Belki de canlı olma duygusu kendini göstermekte gecikiyordu."

    Düşünme 1: Sorular ve sorunlar doğdukları yerde, cevaplarını ve sonlarını da barındırır. Tıpkı Evren veya Tanrı gibi. İrade de bunlardan bağımsız düşünülemez.

    Soru 1: Yoktan var eden Tanrı'nın canı tekrardan sıkıldığında -yaratılışı can sıkıntısı olarak görmeyen varsa eğer, buyursun konuşsun- hiçliğe geri göndermeyeceğini nereden bilebiliriz? Hafızamızı kurcalayarak oyunu tekrar ve tekrar sonsuza kadar baştan başlatmadığını nereden bilebiliriz? Veya bu konuda o nasıl güvenebiliriz?

    Yorumlama 1: Aslında, kimi duygusal ve ince anlayışa sahip yalnızlaşmış insanların acınmaya ihtiyaçları vardır. Tıpkı çocuklar gibi aslında. Kırılganlık ve hassasiyetleri onların üzerine daha fazla düşmeye yönlendiriyor. Çocuklar bunun anlamını tam olarak kavrayamaz. Fakat birey olduğu zaman kişinin kendine nefret duymasına sebebiyet verebiliyor. Bu başkası tarafından gerçekleşmese bile, sırf ihtiyacı olduğu ve istediği için bile kendinden nefret edebiliyor.

    Düşünce 2: Belki her şeyin sebebi sadece rakamdır. Bizler için diğer canlılar önce sayıları çağrıştırır. Kendi anlayışımızdan önce kutsal matematik gelir. Sonra rakamlar artar veya azalır ve kavramlara dönüşür. Kavramlar da düşünceleri ve duyguları yönlendirir. Hepsi de en son eylemlerde birleşir. Belki doğa da bize böyle bakıyordur. 1 insan, 2 insan, 3 insan, ..., milyarlarca insan... Çok fazla insan. Çok yoğun oldu bu. Dışarıya taşamayan, ama ağzına kadar su dolu bir bardağı daha da doldurursak ne olur? Bardak mı, su mu yoksa her ikisi birden mi bozulmaya başlar?

    Alıntı 2: "Söylediğim gibi, ölüm uykuya benzemez, çünkü insan uykuda canlıdır ve uyur haldedir; insanın nasıl olup da uykuyu şuna ya da buna benzetebildiğini çok merak ediyorum, çünkü ne ölüm tecrübe edilebilir, ne de ona benzeyen herhangi bir şey."

    Düşünce 3: Aslında, söylediklerimizin rastgele yaptığımız bedensel hareketlerden pek bir farkı yok. Bedensel hareketler hep bir unsur etrafında dönüyor. Dışarıdan gelen etkiye karşı verilen tepki ve bazen de dışarıdan gelen etkinin oluşturduğu bozukluğun ya da farklılığın tepkisi. Söylemler de temelde sadece bir etkinin farklılaşması üzerinden çıkageliyor. Hayattan. Tüm yaptıklarımız ve söylediklerimiz hayatın salonunda, müziğinde ve ışığında ettiğimiz danstan başka nedir ki? Başlangıcını ve sonunu bilemem, ama enerjimiz tükendiğinde ya da hayatın getirdiklerinden birini dans edecek kadar hissedemediğimizde oturup dans edenleri izleyeceğiz. Ölüm, kaçınılmaz olarak izleyici olduğumuz için mi bize gelecek, yoksa daha fazla dans edemediğimiz için mi?

    Düşünme 4: Yaşadığım evin yanında bulunan evde bir katilin içeriye süzüldüğünü ve içeride bulunanları öldürdüğünü düşünelim. Aynı anda ben ise içtiğim suların fazlalığını bedenimden çıkarmakla meşgulüm ve 3metre bile olmayan bir mesafede olan bu olaylara karşı hem bihaberim hem de kayıtsız bir durumdayım. Çemberi büyüttükçe bu boşluk halimin daha da büyümesi ve sonsuzluğa uzanması kaçınılmaz. Aynısı pek âlâ içsel durum için de geçerli olabiliyor. Kadının içindeki uyutmayan korkular ve endişelerle yatakta öylece dururken, adamın farkındalık olmaksızın kayıtsızlığı ve yorgunluğun getirdiği rahatlatan bir derin uyku çekmesi gibi, ya da dışarıdaki hayatta ezilen ve bu baskıya çaresizce boyun eğmek zorunda kalan bir çocuğun çektiği acıları, yemek masasında birlikte oturduğu ebeveynlerinin günlük aksiliklerinden ya da başka bir sebepten dolayı fark edilemez oluşu gibi. İnsan yaşamı gerçekten Charlie Chaplin'in sözü gibi.
    "Hayat, uzak çekimde komedi, yakın planda trajedidir."

    Alıntı 3: "Soyut akla musallat olan bir yorgunluk var ki, en korkuncu o. Fiziksel yorgunluk gibi insana ağırlık yapmaz, duyguların öğrettiklerinin verdiği yorgunluk gibi kafa karıştırmaz. Sahip olduğumuz dünya bilincinin üzerimize çöken ağırlığıdır o, kendi ruhumuzla soluk alamaz oluşumuz."

    Yorumlama 2: Çocukken besin olan hayal gücünün, zamanla hastalığa dönüştüğünü görüyorum. Anlayışı doğuran hayal gücü, gerçekliği değiştirmeye ve/veya çarpıtmaya sebebiyet veriyor. Ya da hiçbirini yapmayarak anlayışın saflığı bozuluyor. Bu da hayal gücüyle birlikte basit olanla bağı koparıyor. Her şeyi sadece iki alana yerleştirmeye ve oraya ait görmeye başlıyor. Ya cennete ya da cehenneme.

    Alıntı 3: "Utangaçlık asil bir huydur, ne yapacağını bilememek övünülesi, yaşama becerisinden yoksun olmak ise insanı yücelten bir özelliktir."

    Alıntı 4: "Bu genç adam, hiç olmazsa birini tarif ediyor ve bu tiplerin tarif etmeleri, hissettiklerini söylemelerinden daha iyidir, tarif ederken insan kendini unutur. İğrenmem geçiyor."

    Yorumlama 4: Öz'ün birliği ile dağılışının getirdiği farklılığı anlamak, anladıktan sonra benimsemek ve benimsedikten sonra ona göre hareket etmek çok güç bir meziyet. Ucundan dahi olsa tutabilene, ne mutlu!

    Düşünce 5: Anlama ile bencillik birleştiği anda Tasarım Olarak Dünya'mız, gerçeklik ile içe içe geçiyor. Bu iç içe geçiş tepkimeye sebebiyet veriyor ve birleşme oluyor. Bu birleşmede ayrık olan hiçbir şey kalmıyor. Herhangi bir kimyasal tepkime gibi aslında. Hidrojen ve oksijeni birleşirse, hidroksit olur. Oksijeni bir tane daha arttır ve su oluşur. Ama ne hidrojen ne de oksijen bu tepkimelerden sonra ayrı ayrı düşünülemez. Bir bütün olarak bakmadığımızda da sadece tasarladığımızı, gerçekliğin üzerine örtüyoruz demektir. Birey bunun farkında olabilir mi acaba? Ya da böyle bir şey gerçekten oluyor mu acaba? Artık hidrojen ve oksijen bizim düşündüklerimizden bağımsız bir şekilde düşünülebilir mi?
  • 752 syf.
    Ben her iki günde bir tam 1080 metre yüzerim. 20-25 dakika sürer. 30 metrelik havuzda 36 tur. Öncesini saymazsak, en az beş yıldır. Ara vermeler olsa da pek bozmam bu düzeni. Çok sıkıcıdır ama. Bitmez bir türlü. Say allah say. Dile kolay 36 kez. Lineer bir biçimde. Yeni sayma teknikleri denedim hep. Sanki daha çabuk ulaşıyordum 36 rakamına. En son altılı sayı sistemi uydurdum, onu kullanıyorum. 11 diye başlar, 16’da biter ilk tur. Sonra 21-26, 31-36 diye 66’da biter. Hastalık işte. Kafa kontaklığı.

    Bir dostuma telefonda romanımı anlattım biraz. Deneysel edebiyat yapmışsın, dedi. (Aman ha deneysel romanla karıştırmayın. O ta Hügo’ya kadar gider. Naturalisttir zira) Yok be, bakma anlattıklarıma, okusan farklı hissederdin, dedim. Havuzda hem altılı sistemde tur sayıyor bir yandan da arkadaşımın dediğini düşünüyordum. Deneysel edebiyat. Az kaldı su yutuyordum. Vay be, bu oyunu Cortazar oynamıştı bana. Seksek’i geldi aklıma. Anlamışsınızdır, Julio Cortazar.

    Ben romana direkt başlarım. Önsöz, tanıtıcı söz bilmem. Önce kendim alırım tadını. Hele uzun uzun roman üstüne yazı varsa, gözümü tamamen kaparım. Romanda kendi yolumu kendim açmak isterim. Bittikten sonra döner başkalarının ne düşündüğünü okurum. En az bir hafta dinlendirdikten sonra kafamda ama.

    O geçeydi ilk kısmı romanın. Yoksa bu geçe miydi? Paris’te geçen hani. Ne yok ki Paris’te? Edebiyat hep vardı. Müzik de. Hem de her türünden. caz, vazgeçilmezidir Paris gecelerinin. Romanda da öyleydi. Lineer ama. Bir de postmodern ha. Roman değil, anlatı. Lineer bir romandı (Lineer romanı aramayın nette. Bu, bu fukaranın yumurtlaması zira.) Sonra sınır dışı edilme. Buenos Aires. Edebiyat var. Şiir zaten. Müzik de. Artık tango. Sonra, her iki yaka var. Mekân Arjantin olsa da. Mekânda bedeni tutabilirsiniz. Ya hayal gücü. Ruh ya? Birbirine dönüşen kahramanlar.

    Kısa kısa akıyordu bölümler hızla. 41. bölüm bitmek bilmedi. Oku Allah oku. Kasten yaptığını düşündüm. Adam oyun oynuyordu okurla. Bunun için yazmış sanki. Yine kısacık bölümler. Altılı sisteme oturttum ya, rahattım. Son bölüm yıktı. Uzundu ama okunmaya değerdi. Üç nokta koymuş. Roman bitti diye. Kitabın neredeyse yarısı var daha. Gerisini okumayabilirsiniz. Okumazsanız bir kaybınız olmaz. Ama delikanlı olan okur gibi de bir şeyler yazılmış. Belki de yorumdu.

    Ben de delikanlı okurum ya, devam ettim okumaya. Roman boyunca bir anlam veremediğim rakamlar başrol oyuncusu gibi gülmeye başlamıştı. Bir oraya yolluyordu, bir buraya. 80. Bölümü mü bitirdiniz, altında komut vardı, 35. Bölüme git diye. Roman içinde roman. Lineer değildi artık roman. Hatta, adam bize sek sek oynatıyordu. Sonra kısır döngüye sokuyor. Mesela, 30’dan 110’a yolluyor ya, sonra tekrar 30’a yolluyor. Demek istiyor ki, ben sana sek sek oynatıyorum, sınırlarını ben çizdim ama. Gerisi sana kalmış. Oku neresini istersen.

    Bunları düşündüm havuzda. Altılı saymayı da unutmuştum. Karıştı her şey. Su da yuttum. Yazardır, kuvvetliyse kalemi, yapar yapacağını.

    Bu incelemem değerli dostum Cem' e ithaf olmuştur. Özellikle de onun, #13310623 Böll incelemesine. Ki benim favorimdir.

    Sağlıcakla kalın