• ..."evet" oylarının kullanıldığı referandumdan hemen sonra iktidarın sergilemeye başladığı kimi davranışlar karşısında görüşleri sorulan "bu kadarı yetmez, ama evet"çi aydınların hemen hepsinin yanıtı şu olmuştur: "Bu kadarını beklememiştik!"
    Peki, "ne kadarını" beklemiştiniz?
    "Bu kadarını" neden beklememiştiniz?
    İktidar, sizin beklediğiniz sınır noktasında kalacağı yolunda size senet mi vermişti?
  • Tahliye ve yeniden siyaset Türkeş

    9 Nisan 1985'te tahliye edildi. 11 yıl 10 ay hapis cezasına çarptırılmıştı. MHP ve ülkücü kuruluşlar davası, 7 Nisan 1987'deki gerekçeli karara kadar devam edecekti. 1983'te çok partili hayata dönülmesinin ardından ülkücüler yeniden parti kurma çalışmalarına başlamıştı, Türkeş ise bu çalışmaları önce hapishanede sonra da siyasi yasağı bitene kadar dışarıda takip etti ve zorlu bir mücadelenin neticesinde tekrar partisinin başına geçmeyi başardı. Ülkücü Hareket'in 1980 sonrası kurduğu ilk partinin adı Muhafazakar Parti'ydi (MP), partinin amblemi Türkiye üzerinde yükselen bir çınardı ve kurucu başkan da Türkeş'i kaldığı askeri hastanede ziyaret ederek iznini alan Mehmet Pamak'tı. Pamak geçmişte Ülkücü Hareket'in dergilerinde yazılar yazmış, devlet memuru olduğu için müstear isim kullanmıştı, MHP'nin gazetesi Hergün'de "Mehmet Ercişli" imzasını kullanıyordu. Cumhurbaşkanlığı Konseyi adını alan Milli Güvenlik Konseyi, 26 Temmuz 1983 tarihli 1000 numaralı kararıyla Muhafazakar Parti'nin kurucularından 25'ini veto etti. İsmi veto edilenler arasında Mehmet Pamak da vardı. Bu nedenle veto edilmeyen isimlerden Ahmet Özsoy genel başkan oldu. Özsoy'un kısa süreli yönetiminin ardından 1961-1969 yılları arasında CKMP milletvekilliği yapmış olan İsmail Hakkı Yılanlıoğlu genel başkanlığa geldiyse de onun da başkanlığı fazla uzun sürmedi ve 2 Aralık 1984'te Ali Koç genel başkan oldu. Kısa süre içerisinde üç başkan değiştiren MP'de perde gerisindeki esas isim Ülkü Ocakları'nın ilk başkanı Muharrem Şemşek'ti. 12 Eylül'den önce iki kez silahlı saldırıya uğramış ve belden aşağısı felç olmuştu, 1980 öncesinden dışarıda kalan nadir isimlerdendi. Yılanlıoğlu'nun başkanlıktan alınıp yerine Ali Koç'un gelmesi Şemşek ve ekibinin parti yönetiminde yaptıkları bir operasyonla oldu. Bu operasyonun ardından parti örgütlü olduğu il sayısını kısa süre içerisinde 28'den 41'e çıkarttı. Parti 30 Kasım 1985'te Ankara'da yaptığı kongrede adını MHP'yi çağrıştıracak şekilde "Milliyetçi Çalışma Partisi" (MÇP) olarak değiştirdi ve amblemi de kırmızı zemin üzerine beyaz hilal ve hilalin etrafındaki dokuz yıldız olarak belirlendi, (Tekin, 201 1: 291-292) Kongrede "Başbuğ Türkeş, Bozkurt Şemşek" sloganları atıldı ve Şemşek böylece hem Türkeş'e bağlılığını bildirmiş hem de kendisini Türkeş'in halefi olarak sunmuş oldu. Ancak özellikle cezaevinde bulunan ülkücü kadrolar, MÇP'yi MHP'nin devamı ve Şemşek'i de Türkeş'in halefi olarak görmüyorlardı. Aynı şekilde Türkeş de Şemşek'in partiyi yönetme tarzından rahatsızdı: Şemşek hizbinin, ülkücü hareketin başka hizipleriyle, güç odaklarıyla, eğilimleriyle zıtlaşarak parti yönetiminde tekel oluşturmaya yönelmesi, MÇP'nin genişleme kanallarını tıkamakla kalmıyor, bizzat Türkeş'in gücünü, etkinliğini tehdit ediyordu. (Bora ve Can, 2000: 269) Dolayısıyla Türkeş artık MÇP'ye doğrudan müdahale etmesi gerektiğine karar verdi, aksi takdirde liderliği sorgulanır hale gelecek ve Ülkücü Hareket'in kontrolünü kaybedecekti, Zaten hareket 12 Eylül'de çok büyük darbe almış, kadrolarının bir kısmı cezaevindeyken, bir kısmını da ANAP'a kaptırmış, ayrıca parti içerisinde devlete ve partinin 12 Eylül' deki pozisyonuna karşı ciddi bir sorgulama başlamıştı. Tüm bunların ise hareketi yeniden örgütleme çabalarına negatif bir etkide bulunduğu açıktı ve Türkeş nasıl bir inisiyatif alacağına artık kesin olarak karar vermeliydi. Türkeş'in siyasi yasaklı olması, Ülkücü Hareket içerisindeki muhalif eğilimleri hızlandırmıştı. Özellikle 12 Eylül darbesinin yarattığı yenilgi hissi hareketin mensupları arasında ciddi bir hayal kırıklığı yaratmış, yönetici kadrolar içerisinde dağılmaya yol açmıştı. Ülkücülerin bir kısmı giderek İslami tonu daha yüksek bir çizgiye kayıyor, kimileri ise daha merkez sağ bir çizgiye geçerek ANAP'ta yollarına devam ediyordu. ANAP 6 Kasım 1983'teki seçimlerde çok sayıda ülkücü kökenli ismi milletvekilli olarak parlamentoya sokmuştu. Bu isimlerin bir kısmı gerek partinin üst düzey yönetiminde gerek bakan olarak, önemli görevlere getirildiler. Agah Oktay Güner, Yaşar Okuyan, Avni Çarsancaklı, Mustafa Taşar, Ercüment Konukman, Halil Şıvgın, Veysel Atasoy ve Namık Kemal Zeybek gibi isimler uzun yıllar ANAP'ın vitrininde yer alan isimler oldular. Merdan Yanardağ'ın cümleleriyle; ANAP örgütsel bileşimi ve eklektik ideolojisi ile ülkücülere hem bir alan açıyor hem onlara yeniden bir meşruiyet kazandırıyor hem de daha önce bir türlü uzanamadıkları iktidara ve servete yaklaşmalarını sağlıyordu. Dört eğilimi (liberal, sosyal demokrat, İslamcı ve milliyetçi/ülkücü) birleştirmek ve siyasetin merkezini yeniden tanımlayarak bu alanı kalıcı şekilde işgal etmek kurgusu üzerine oturan ANAP, kullanılan jargonla söylersek eğer, daha başlangıçta "hareketçilere" yer açan tek parti olma özelliğini taşıyordu. (Yanardağ, 2002: 347) Bunun teorileştirilmesi ise sistematik şekilde yapılmasa da, sığınılan kavram "partiler üstü milliyetçilik" olmuş ve milliyetçiliği temsil eden tek partinin MHP olmadığı söylemine başvurulmaya başlanmıştı: Buna göre, 12 Eylül'le birlikte komünizmle mücadeleyi esas olarak devletin üstlenmesinden sonra, muhafazakar-sağ partiler arasında pek fazla fark kalmamıştı. Birleştirici/yapıcı doku Türk milliyetçiliğiydi. Dolayısıyla, ülkücülerin bütün gücünü sadece MHP'yi yeniden ihya etmeye yöneltmesinin çok fazla anlamı yoktu. Üstelik 12 Eylül öncesinin "terör ortamı" nedeniyle MHP'nin toplum nezdindeki olumsuz imajı da göz ardı edilemezdi. (Yanardağ, 2002: 347) Türkeş cezaevinden çıktıktan sonra, kendisine yönelik muhalefetin gücünü öğrenmek ve partiyi kontrol altında tutabilmek için "Dedeman Toplantıları"nı organize etti. Ülkücü Hareket'in önemli isimleri bu toplantılarda bir araya gelerek hareketin geleceğini konuştular. Namık Kemal Zeybek, Sadi Somuncuoğlu, Yaşar Okuyan ve Cengiz Gökçek'in sözcülüğünü üstlendiği ekip Türkeş'in Türk milliyetçiliğinin sembolü partiler üstü bir isim olarak kalmasını istedi ve dolayısıyla aktif siyasete dönüp partinin başına geçme planlarına karşı çıktı. Türkeş kanadını ise Devlet Bahçeli, Rıza Müftüoğlu, Mahir Damatlar, Mustafa Mit ve Şevket Bülent Yahnici temsil ediyordu ve ana söylemlerini bütün ülkücülerin tek bir çatı altında ve elbette ki Türkeş'in gizli ya da açık liderliğinde toplanmaları oluşturuyordu. Bu toplantılar neticesinde Türkeş, hareket içerisindeki gücünü korumayı başardı, tasfiye edilmekten kurtuldu ve MÇP üzerindeki gücünü de giderek artırdı. (Yanardağ, 2002: 361) Türkeş'in MÇP'ye müdahalesiyle, öncelikle Ali Koç'un istifa ettirilmesi sağlandı. Ardından Devlet Bahçeli'nin başını çektiği "akademisyenler grubu"yla ve Ali Güngör'ün ekibiyle ittifak kurulacak, MÇP 19 Nisan 1987'de olağanüstü kongreye gidecekti. Bu kongrede Ali Koç'un yerine Türkeş'in isteğiyle Abdülkerim Doğru "lider değil genel başkan" arandığı vurgusuyla genel başkanlık görevine seçildi. Devlet Bahçeli genel sekreter, Ali Güngör ve Türkeş'in oğlu Tuğrul Türkeş de genel başkan yardımcılığı görevlerine getirildi. Bunun siyasi yasağı hala devam eden Türkeş'in istediği tabloya denk düştüğü açıktı. Bora ve Can'ın da belirttikleri üzere Abdülkerim Doğru döneminde parti Bahçeli'nin kontrolü altındaydı. Bahçeli bu dönemde partiyi "modernleştirmeye" soyunmuş, daha "vasıflı", daha "ilmi", daha "profesyonel" kadro/parti yaratılması faaliyetine girişilmiştir. Bu dönemde; "Militanların" değil çeşitli alanlarda uzman kadroların önde göründüğü, "vasıflı kadrolaşma"ya büyük önem veren, ajitatif söylemin yerini daha soğukkanlı "ilmi" bir söylemin aldığı, poiltikaların ve çalışma biçiminin her konunun ve alanının özgül koşullarına göre "profesyonelce" belirlendiği bir particilik anlayışını kurumlaştırma çabası gündeme geldi. MHP misyonunun "dava ve fikir hareketi" niteliği, belirli bir dozda "kitle partisi" etmenleriyle yoğrulmaya çalışıldı. ... Bahçeli-Güngör ekibinin yönetime gelmesi, ülkücü hareketin orta yaş ve orta yaşına yeni giren kuşaklarının eğitimli, meslek sahibi unsurlarının MÇP'ye entegrasyonunu beraberinde getirdi. Parti vitrininde kentli ve "medeni" portreler çoğaldı. (Bora ve Can, 2000: 277) Aynı günlerde dönemin başbakanı Özal, siyasi yasakların kaldırılmasına ilişkin talepler üzerine ülkeyi referanduma götürme kararı aldı ve 6 Eylül 1987'de yapılan referandumdan çıkan sonuç 12 Eylül yönetiminin siyaset yasağı getirdiği liderlerin siyasete dönmesinin yolunu açtı. Türkeş 20 Eylül 1987'de MÇP'ye üye oldu, 4 Ekim 1987'de yapılan olağanüstü kongrede ise 210 delegenin tamamının oyunu alarak genel başkanlık görevine seçildi. 1980 sonrası ve Türkeş'in genel başkanlığında girilen ilk genel seçimde, yani 29 Kasım 1987 seçimlerinde MÇP %2,91 oranında oy aldı. Aynı yılın sonlarında, 27 Kasım 1987'de cezaevinden çıkan eski Ülkü Ocakları yöneticileri partiye katıldılar. 29 Mart 1989 seçimlerinde ise MÇP'nin İl Genel Meclisi oyları biraz daha artmış ve %4,2 olmuştu. (Tekin, 201 1: 295-296)
  • 528 syf.
    ·45 günde·10/10 puan
    Çok küçük yaşlardan beri ilgi duyduğum hukuka olan merakımı gidermek ve vatandaşlık haklarımı, bunların kaynaklarının neler olduğunu ve hangi haklara sahip olduğumu öğrenmek için temel düzeyde hukuk bilgisi öğrenmeye karar verdim. Kemal Gözler’in hem anayasa.gen.tr adresinden yayınladığı makalelerini, hem de referandum sürecinde yayınladığı Referandumdan Önce, Referandumdan Sonra ve Elveda Anayasa kitaplarını okumam sebebiyle, kendisine karşı büyük bir hayranlığım vardı. Şahsi araştırmalarım ve hukuk öğrenimi gören dostlarımdan aldığım tavsiyeler neticesinde, Hukuka Giriş kitabının çok iyi bir başlangıç kitabı olduğuna kanaat getirerek, kitabı derhal okumaya başladım.

    Gerek bu kitapta, gerekse Kemal Gözlerin okuduğum diğer kitap ve makalelerinde göze çarpan en önemli özellik, Gözler’in kullandığı mükemmel sadelikteki Türkçe. Okuduğunu anlayabilen her bireyin, bu kitapları rahatlıkla anlayabileceğine eminim. Gözler ustalıkla kullandığı bu Türkçe ile birlikte, her türlü kanun terimini, gerek Osmanlı’dan aldığımız hukuk mirası nedeniyle Arapça ve Farsça, gerekse hukukun daha da derine inen temelleri nedeniyle de Latince, Fransızca ve İngilizce olarak okuyucuya sunuluyor.

    Kitap içerik olarak; hukuk üzerindeki teorileri çeşitli yönleriyle anlatmakla birlikte, mevcut kabulleri ve Türkiye’deki durumu güzel bir şekilde okuyucuya sunuyor. Ancak Gözler bunu yaparken, doğrudan şahsi fikirlerini anlatmak yerine, öncelikle bir tartışma ortamı yaratıp, sadece hukukun bugün aldığı şeklini değil, tarihsel sürecini de okuyucuya aktarmayı başarıyor. Tüm bu süreçte okuyucu edilgen bir konumdan çıkarak, etkin olarak düşünmeye sevk ediliyor.

    Bu kitap ile birlikte temel hukuk kavramlarının yanı sıra, Türkiye’deki hukuk sisteminin nasıl olduğu ve Kara Avrupası ile ne gibi benzerlikle göstererek, nasıl bir tarihsel süreç izlediği de öğrenilebilir. Özellikle konu anlatımlarının yanı sıra verilen güncel örnekler, konunun pekiştirilmesi açısından oldukça yararlı.

    Hukuk günlük hayatımızın büyük bir parçasını oluştururken ve biz ülkemizde bir çok haksızlık olduğunu düşünürken, olaylara duygusal bir şekilde yaklaşmak yerine, bir bilim dalı olan hukuku daha iyi anlamalı ve hislerimiz yerine aklımızı kullanmalıyız. Bunu yapabilmek için de öncelikle bilim nedir öğrenmeli, daha sonra da hukuk konusunda bir hukuk fakültesi mezunu kadar olmasa da, temel düzeyde bilgilere sahip olmalıyız. Bu nedenlerle Gözler’in kitabının her vatandaş tarafından okunmasını elzem buluyorum.