• 480 syf.
    ·8/10
    Küçük bir kasabada sade bir hayat yaşayan fakat renkli bir karaktere sahip olan bir kız ile bir zamanlar hayatı doya doya yaşamış olan fakat geçirdiği kaza nedeni ile tekerlekli sandalyeye mahkum olan ve dahası hayata küsmüş olan bir adamın yolları kesişirse ne olur? Hangisi hangisinin hayatını etkisi altına alır?

    Jojo Mosey okurlarına bu soruların cevabını duygusal bir aşk romanı ile veriyor. Bir tarafta sıradan bir hayat yaşayan kız ile diğer tarafta hayatı doyasıya yaşamış fakat geçirdiği kaza ile sandalyeye mahkum yaşayan adamın aşkı ve yaşadıkları sizi oldukça etkileyecek.

    Eleştirmenlerden tam not alan ve büyük beğeni kazanan Senden Önce Ben romanı bir çok kitap eleştirmeni tarafından okunması gereken romanlar listesine eklendi bile.

    İngiltere’nin ufak bir kasabasında yaşayan Lou sıradan be çoğu insana göre basit bir hayat yaşayan genç bir kadındır. Bir gün çok sevdiği işini kaybeder ve hiçbir özel eğitimi olmadığı için bir süre farklı işlerde tutunmaya çalışır. Hiçbirinde umduğunu bulamayınca karşısına çıkan bakıcılık işini kabul etmek zorunda kalır. Söz konusu bakıcılık olunca yaşlı birini beklerken karşısına 25 yaşında yakışıklı bir adam çıkar.

    Will yıllardır hayatı doyasına yaşamış, hayatı kendine göre şekilendirmiş biri iken geçirdiği kaza sonrası tekerlekli sandalyeye mahkum kalmıştır. Sadece el parmakları dışında başından aşağısını hissedemeyen ve hareket ettiremeyen Will için tek kurtuluş kendisini öldürmektir.

    Lou ile Will ilk başlarda pek anlaşamazlar ve sürekli birbirleri ile uğraşırlar. Fakat zamanla bu arkadaşlığa dönüşmeye başlar ve birbirlerini daha iyi anlarlar. Fakat Lou acı bir gerçeğe kulak misafiri olur. Will hayatına son vermek istemektedir ve son intihar girişiminden sonra ailesi ile anlaşma yapmıştır. Altı ay kendini öldürmeye teşebbüs etmeyecek fakat sonrasında İsviçre’ye gidip yasal olarak hayatına son verilecektir. Ailesinin önünde Will’in fikrini değiştirmeleri için altı ay vardır.

    Lou bunu öğrenince işi bırakmak ister. Fakat Will ilk defa biri ile bu kadar yakınlaşmıştır ve ailesi Lou’dan kalmasını ister. Bunun üzerine Lou Will’in ailesi ile bir anlaşma yapar. Lou Will’e yeniden hayatı sevdirmeye kararlıdır ve ailesi bunun için ona tüm imkanları sağlayacaktır. Ailesi Lou’nun isteğini kabul eder ve Lou çalışmalarına başlar.

    Planlar ilk başta pek de istediği gibi gitmez ama zamanla Will’e daha fazla yakınlaşır ve daha güzel vakit geçirirler. Aralarındaki yakınlaşma git gide artar ve sonunda birbirlerine aşık olduklarını anlarlar. Birlikte çıktıkları tatilde Lou daha fazla kendini tutamaz ve aşkını itiraf eder. Dahası herşeyi bildiğini ve Will’in onunla birlikte hayatı paylaşmasını ister. Ve Will son kararını verir...

    Louisa Clark altı yıldır bir cafede çalışmaktadır. Fakat cafenin sahibi cafeyi kapatmaya karar verir ve Louisa işsiz kalır. Ailesinin maddi durumu iyi olmadığı için hemen iş bulması gerekir. İşçi Bulma Kurumu’na başvurur. Birkaç işe başlar ve bu işler ona uygun olmadığı için uzun süre çalışamaz. Son olarak bir hasta bakıcılığı işi bulur ve görüşmeye gider. Camilla Traynor ‘ın oğlu Will 2 yıl önce kaza geçirip felç olmuştur. Oğlu için bir bakıcı arıyordur. Louisa, Camilla Traynor ile görüşmeye gider ve onun canlı, konuşkan kişiliği işe alınmasını sağlar.

    Louisa annesi, babası, kız kardeşi Treena ve onun 5 yaşındaki oğlu Thomas ile birlikte yaşamaktadır. 6 yıldır birlikte olduğu Patrick adında bir erkek arkadaşı vardır. Ailesi Louisa’nın işini duyunca çok memnun olmazlar ama maaşı normale göre daha fazladır ve altı aylık bir iştir.

    Louisa işe başlar ve Will ile tanışır. Will’in yanında onun tıbbi bakımını yapan Nathan adında bir kişi daha vardır. Will başlarda Lou ile hiç konuşmaz. Lou konuşmak için çabalar ama çabaları karşılıksız kalır. Will felç olduğu için ve her işinde başkasına muhtaç olduğu için mutsuzdur. Lou’nun görevi bakımdan çok Will’i neşelendirmektir. Lou ilk günlerde bunu başaramaz ve işi bırakmayı düşünür. Will zamanla Lou’ya alışmaya başlar. Onun giyim tarzına, hareketlerine, düşüncelerine gülmeye başlar. Birgün Will’in eski kız arkadaşı Alicia ve Eski arkadaşı Rupert gelir. Evleneceklerini söylerler. Will buna üzülür ve bir süre sessizleşir. Lou önceden yapmadığı şeyleri Will ile yapmaya başlar. Önceden hiç altyazılı film izlememiştir ama Will ile izler ve çok beğenir. Lou, Will’i kontrol zamanlarında hastaneye götürür. Birgün Will ateşlenir ve Lou bunu farketmez. Nathan geldiğinde Lou’ya kızar ona neler yapması gerektiğini anlatır. Gece Camilla Traynor gelemeyeceği için Lou gecede Will’in yanında kalır. Lou, Will uzun süre traş olmak istemediği halde Lou onu ikna eder ve saçını kesip onu traş eder. O gün Will’in kız kardeşi Georgina gelir. Lou, Bayan Traynor ve Geogina’nın konuşmalarını duyar. Will’in önceden intihar girişiminde bulunduğunu ve babasının onu kurtardığını öğrenir. Görevinin Will’in intihar etmesini engellemek olduğunu anlar. Will’in yaşamak istemediğini, ölmek için İsviçre’ye Dignitas’a gitmek istediğini öğrenir. Dignitas’ta ötanazi yasaldır. Ailesiyle bir anlaşma yapmıştır ve altı ay sonra Dignitas’a gidecektir. Will bunları öğrenince kendisini kandırılmış hisseder. Ertesi gün işi bıraktığını ve sebebini yazan bir mektup bırakır ve eve gider. Bayan Traynor mektubu okuyunca Lou’nun evine gider, ondan işi bırakmamasını, istediği her olanağı ona sağlayacağını ister. Çünkü Will Lou’yu sever ve onunla birlikte gülmeye başlar. Önceden yapmadığı şeyleri Lou ile yapmaya başlar. Lou olanları Treena’ya anlatır. Treena üniversiteye başlamayı düşündüğü için onun işi bırakmasını istemez. Ona Will’in fikrini değiştirmek için bir şeyler yapması gerektiğini söyler. Lou bu fikirden hoşlanır ve ertesi gün Bayan Traynor’a fikrini söyler. Bayan Traynor çok istemese de eşi kabul eder. Lou ve Trrena araştırmalara başlar. Will’i nereye götürebileceklerini bulmaya çalışırlar. Treena üniversiteye başlar ve evden taşınır.

    Lou, Will’i at yarışına götürmeye karar verir ama bu plan bir fiyasko olur. Tekerlekli sandalye yüzünden birçok sorun yaşarlar. İstedikleri yerde yemek yiyemezler ve Lou Will’in atları hiç sevmediğini öğrenir. Will’e arkadaşından klasik müzik konseri için bir davetiye gelir. Will, Lou’nun klasik müzik sevmediğini öğrenir ona klasik müziğin güzel olduğunu ve bu konsere gitmesi gerektiğini söyler. Lou da Will ile birlikte gitmek ister. Lou bu kez her şeyin yolunda gitmesi için için tüm önlemleri alır ve konsere giderler. Lou klasik müziği çok sever. Konser sırasında Lou ve Will yakınlaşırlar. Konser macerası sorunsuz bir şekilde biter. Lou Will’in kendi başına yazı yazabilmesi için bilgisayarına bir program indirir. Bu Will’in çok hoşuna gider artık yazılarını kendisi yazabilecektir.

    Lou’nun doğum günü yemeğine Will de davet edilir. Lou’nun annesi ve babası Will ile çok iyi anlaşır. Fakat Patrick Lou’nun Will ile olan yakınlığını görünce sinirlenir ve Will’e hiç iyi davranmaz.

    Lou sürekli Will’i dışarı çıkarmaya başlar. Onu şatonun etrafında, evin bahçesinde gezdirir. Konuşmaları sırasında Will Lou’nun kasaba dışında başka biryere gitmediğini öğrenir. Ona başka yerleri de gezip görmesini söyler. Lou bundan sonra Will’i götürmek istediği yerlere kendisinin gitmek istediğini ve Will’in de gelmesini istediğini söyler. Will hasta olu ve hastaneye yatar. Lou’da bu boşlukta kütüphaneye gider ve internetten Will’in durumundaki hastalarla konuşmaya başlar. Will’i nereye götürebileceği, nelerden hoşlanabileceği hakkında fikirler alır. Will hastaneden çıktıktan sonra Lou onu şarap tadımına götürür. Dönüşte Will, Lou’nun hep dövme yaptırmak istediğini ama ailesi kızar diye yaptırmadığını öğrenir. İkisi birlikte dövme yaptırırlar.

    Lou’nun babası işten çıkarılır ve başka bir iş bulamaz. Bunu öğrenen Will babasıyla konuşur ve Will’in babası Lou’nun babasını işe alır. Lou evdeki yatak probleminden dolayı Patrick’e taşınır. Will bundan hiç hoşlanmaz. Lou’ya oraya taşınabileceğini söyler ama Lou istemez. Lou ve Will şatonun etrafında gezmeye çıkarlar ve Lou ona başından geçen bir olayı anlatır. Bu konuşma sırasında Lou ve Will duygusallaşır. Uzun uzun konuşurlar. Alicia ve Rupert’in düğün davetiyesi gelir. Will önce istemese de sonra düğüne gitmeye karar verir. Will ve Louisa düğüne giderler. Düğünde dans ederler. İçip saehoş olurlar ve akşam bir otelde kalırlar. Çok eğlenceli birgün geçirirler.

    Lou Will için bir gezi planı düzenler. Ama bunun için Patrick’in koşu yarışına gidemeyecektir. Bu sebeple Lou ve Patrick arasında tartışma çıkar ve ayrılırlar. Lou Will’in yanına taşınır.Lou, Treena ‘ya Wiil’den hoşlandığını söyler. Will zatürre olur. Uzun süre hastanede yatar. Lou’nun hazırladığı planı gerçekleştiremezler. Lou Nathan’la birlikte başka bir plan hazırlar. Altı ayın dolması için çok az bir süre kalmıştır ve Lou’nun Will’in kararını değiştirmesi gerekiyordur. Lou tüm hazırlıkları yapar. Sorun çıkmaması için her şeyi önceden ayarlar. Sorunsuz bir şekilde giderler. Çok eğlenceli bir tatil geçirirler. Lou önceden denemediği şeyleri dener ve mutlu olur. O mutlu olunca Will de mutlu olur. Lou Will’e ondan hoşlandığını söyler. Ama Will sakat olduğu için onunla birlikte olmak istemez. Kararının değişmediğini Dignitas’a gideceğini söyler. Lou ne söylese de Will’in kararını değiştiremez. Ertesi gün kasabaya geri dönerler. Lou işi bırakır. Eve geldiğinde uzun süre odasından çıkmaz. Sonra olanları ailesine anlatır. Will ile görüşmez.

    Bayan Traynor, Lou’yu arar ve ondan Dignitas’a gelmesini ister. Will onu görmek istiyordur. Lou gitmeye karar verir ama annesi buna karşı çıkar. Lou annesine rağmen İsviçre’ye gider. Orada Will ile son olarak konuşur. Will klinikte ötanazi ile derin bir uykuya dalar. Will Lou’ya bir mektup bırakmıştır ve Lou bu mektuba uyarak Paris’e gider. Will aynı zamanda ona üniversiteye gitmesi ve kendine bir hayat kurması için para bırakmıştır.
  • Çok düşünüyorsun, çünkü düşünceyi dünya ile kendi arana koyuyorsun, gözlemden çok gevezelik ediyorsun. Olayları kavramaktan çok önyargıya dayalı fikirler geliştiriyorsun. Gerçeğe karşına çıktığı gibi bakmak yerine burnunun ucuna koyduğun renkli camların ardından bakıyorsun, mavi gözlüklerin ardından bakınca dünya senin için mavi, sarıların ardından bakınca her yer sarı, kırmızı camların ardından bakınca lal kırmızı diğer renkleri kızıla boyuyor... Algını sen kendin fakirleştiriyorsun, çünkü oraya koyduğun şeyden başkasını göremiyorsun: Önyargıların.
  • “Gerektiği gibi düşünmüyorsun, Cun” dedi Şomintsu bir gün iç çekerek. “Öncelikle çok düşündüğün için, sonra da yeterince düşünmediğin için.”
    “Anlamıyorum: Hem siyah diyorsun hem beyaz!”
    “Çok düşünüyorsun, çünkü düşünceyi dünya ile kendi arana koyuyorsun, gözlemden çok gevezelik ediyorsun. Olayları kavramaktan çok önyargıya dayalı fikirler geliştiriyorsun. Gerçeğe karşına çıktığı gibi bakmak yerine burnunun ucuna koyduğun renkli camların ardından bakıyorsun, mavi gözlüklerin ardından bakınca dünya senin için mavi, sarıların ardından bakınca her yer sarı, kırmızı camların ardından bakınca lal kırmızı diğer renkleri kızıla boyuyor... Algını sen kendin fakirleştiriyorsun, çünkü oraya koyduğun şeyden başkasını göremiyorsun: Önyargıların.
  • 202 syf.
    ·14 günde·Beğendi·9/10
    > Evet, bir incelememi daha tamamlamış ve sizin için yayına hazır hale getirmiş bulunuyorum. Son günlerde inceleme yazmamamın sebebi, grupta yaşanan olumsuzluklardan ötürüydü ve kişisel tepkimin de yavaş yavaş sonuna geldiğim için bu zamana dek okumuş ve incelememiş olduğum eserlere incelemeler yazıyorum. Allah’tan bu aralar işler seçimlerden ötürü durgun, yoksa hareketli bir zamana denk geldiğimde bırakın inceleme yazmayı, kitap okumaya bile zaman kalmıyor diyebilirim. Bugün sizler ile birlikte, Genç Werther’in Acıları’na ortak olacağız ve yazarın kendisinin hayatına dair detaylı bir bilgi edineceğiz. Arada boşluklar olabilir ve atlamış olduğum detaylar olabilir, şimdiden bunlar için özür dileyerek, artık incelemeye geçelim isterim. :)

    > Johann Wolfgang Von Goethe’nin "Genç Werther'in Acıları" adlı eseri için, İngiliz yazar Samuel Richardson 'un 1740 yılında yazdığı " Pamela "sı ya da Cenevreli filozof ve yazar Jean-Jacques Rousseau 'nun 1761’de kaleme aldığı " Yeni Heloise (2 Cilt Takım) "i gibi duygusal romantizm akımına, geleneğine uygun mektupların derlemesinden oluşan kısa bir romandır diyebiliriz. Romanda konu olan karakterlerin ve trajik yaşanan olayların dışında, anlatılan tüm hikâye, Werther'in arkadaşı Wilhelm'e gönderdiği mektuplardan ibarettir. Bu son söylemek istediğime dikkat çekmek isterim, çünkü kitabın popülizmine kapılan birçok okur, bu eseri ele aldıktan sonra, hayal kırıklığına da uğrayabilir. Elimizde tuttuğumuz bu eser, aklınıza gelebilecek türden bir aşk romanı kesinlikle değildir!!! Okur olarak buradan çıkarmamız gereken sonuç: “Kitabın toplum ve ahlak konusundaki bütün düşünceleri kapsayan, tutku ve erdem hakkındaki fikirler arasında git gel yapan bir edebiyat örneği olduğudur.”

    Kitaba Dair
    > Hayatının baharında olan genç Werther, içinde bulunduğu hayatın tecrübesizliğinin de vermiş olduğu duygu dolu hisler ile ne yapacağına bilmemekle birlikte, bir kararsızlık içerisindedir. Kendisinin de içinde bulunduğu bu tanıdık çevreden uzaklaşmak ve hayatına değişiklik katmak adına, annesinin miras işini halletmek için Weimar’a gelir. Ruhi olarak doğa ile ilgilenmekten ve çizimler yapmaktan hoşlanmaktadır. Bulunduğu yörenin alt tabaka insanlarının kendisine çok sıcakkanlı yaklaştıklarını, kendisini sevdiklerini, ama çocuklar hakkında da üzücü tespitlerinin olduğunu ifade eder. Weimar’da geçirdiği günlerden bir gün, bir kâtibin kızı olan Lotte'ye eşlik edeceği bir baloya davet edilir. Annesinin ölümünden beri, kardeşlerinin bakımı ile Lotte ilgilenmektedir. Werther, baloda gördüğü bu güzel kadının, Lotte’nin nişanlı olduğunu öğrenmesine rağmen, genç tecrübesizliği ve kadına karşı hissettiklerinin de vermiş olduğu duygulardan dolayı, kendisini ona âşık olmaktan engelleyemez.

    > Balo esnasında yaşanan olumsuz hava muhalefeti ve fırtına o geceye, davetlilere bir korku getirse de, ikisine kaçınılmaz duyguları da beraberinde getirmiştir. Tanrı’nın yalnızca azizlerine bağışladığı türden günler geçirdiği hissiyle, genç Werther bundan böyle, Amtsmann'ın kızınını hemen hemen her gün ziyaret ediyor ve onunla olabildiğince çok zaman geçirir. Fakat Lotte'nin nişanlısı Albert, gitmiş olduğu bir iş gezisinden geri döndüğünde, Werther'in hislerinde görülebilir, hissedilebilir bir değişim baş göstermektedir. Âşık olduğu bu güzel kadının nişanlısının varlığı artık onun sevgisinin gelecekteki umutsuzluğunu ve bir gün bu güzel geçen zamanın biteceğini haberdar etmekte, hissettirmektedir. Burada aklıma, Uygurların, "Her şey güzel olunca vakit çabuk geçermiş" sözünün doğruluğu geldi #37622289 ve ufak bir tebessüm ile okumaya, acılara şahit olamaya devam ettim. Sempatik ve iyi huylu bir insan olan Albert ile Werther arasındaki ilişki, normalmiş gibi görünse de, Albert’in varlığından rahatsız olan Werther, Lotte'ye duyduğu güçlü ve umutsuz duygularının kendisi için tehlikeli olabileceğini kısa süre içerisinde anlar ve kendisini bekleyen bu kaçınılmaz acılardan kaçıp kurtarmak için şehri terk etmeye karar verir.

    > Bu süreç içerisinde Werther, bir Kont’un kendisine yapmış olduğu iş teklifini hem mekânsal hem de duygusal olarak Lotte'nin etkisinden kaçma fırsatı olarak görür. Ancak kabullenmiş olduğu bu işin görgü kurallarının sıkılığı, işin asil tarafının ağırlığı ve zorluğu kendisinin kaçış umutlarını mahveder ve içsel bir hayal kırıklığı ile Werther, ruhunun oraya ait olduğunu düşündüğü, vatanı olarak gördüğü şehre, Lotte'sine geri döner. Ama artık Lotte ve Albert’in evlenmiş olduğunu bilerek orada, Weimar’da yaşamak, zaten Lotte için çırpınan yüreğine ve daralan ruhuna daha da ıstırap dolu acılar yüklemektedir. Albert’in işi ile ilgili meşguliyetini, Lotte’nin kocası ile mutlu olmadığı ihtimalini de göz önüne alan Werther, Lotte'ye açılarak, onunla olan eski samimiyetini özlediğini ifade ederek, duygularına dile getirir. Albert’in yolda olduğu bir akşam, Werther’in ziyareti ile romandan da anlaşılacağı gibi, ikili arasındaki bu tehlikeli yaklaşım aniden bir eyleme dökülür ve ateşli bir tutku içerisinde birbirlerine sarılıp yakınlaşırlar. Werther dayanılmaz acılar içerisinde kendisini Lotte’nin önünde yere atar ve Lotte, genç aşığı Werther'in tutkusuna boyun eğmemek için çareyi yan odaya kaçmakta bulur ve onu bir daha görmek istememektedir. Sonu olmayan tehlikeli ilişki de yaşanan bu trajik olaydan sonra, Werther tüm umutlarını yitirir. Genç âşık artık bütünüyle çaresizdir ve artık sonunu göremediği bu hayattan ve hiçbir şeyden tat almamaktadır. Bunu kendisinin son mektubunda ve o ezici ruhsal çöküntü ile daha iyi anlayabiliyor ve sonun nasıl olabileceğini de az çok tahmin edebiliyoruz. (Daha fazla spoiler vermemek adına burada içeriğe son veriyorum.)

    Yazar Hakkında
    > Goethe'nin hayatındaki renkli, parlak birkaç satırı ele almak ve yazar hakkında bir şeyler yazmanın herkesi canlandırmak adına iyi geleceği düşüncesindeyim. Kendisi, 28 Ağustos 1749'da Frankfurt am Main'deki (ah, güzel şehir FFM ve anılarım) Hirschgraben'deki o birçoğumuzun bildiği güzel evde dünyaya geldi. 39 yaşında olan yetenekli, ancak mutsuz bir baba ve 18 yaşında, her zaman mutlu, güleç bir anne’nin oğluydu o. Frau Rat, Frau Aja (Bayan Rat, Bayan Aja) olarak bilinen bir anne’de, unutulmaz bir Alman kadın karakteri vardı. Çocukluğu ona güzel şeyler katan güçlü izlenimlerle doludur. Bunların arasında, kendisinin edebi gelişimine katkısı olan İncil dersleri, kukla tiyatrosu, Kont François de Théas de Thoranc’ın kendisine olan özel ilgisi*, Fransız tiyatrosu**, Gretchen'a ilk aşk, vb.); Özel dersler, Goethe’ye erken yaşta tüm edebi bilgi alanlarında katkı sağlamıştır.

    * Goethe’yi çocukluk yıllarda etkileyen önemli bir olay, Yedi Sene Savaşları'dır. Frankfurt şehri, 1759'da, Avusturya ile birleşen Fransızların işgaline uğramış, bu arada Goethe'lerin evi de Fransız sivil idare sinin komutanı Kont François de Théas de Thoranc'a iki buçuk yıl boyunca karargâh olmuştur. Küçük Goethe ile dostluk kuran bu Fransız subayı, güzel sanatlara, özellikle resme meraklı olduğundan sanatkâr misafirleri eksik olmuyordu. Goethe onun aracılığıyla plastik sanatlara karşı ilgiyi küçük yaşta kazanmıştır.

    ** Fransız işgalinin Goethe’nin kültür dünyasına olumlu katkılarından biri de Frankfurt’ta temsiller veren bir Fransız gezici tiyatro trupunun etkisidir. Muntazam olarak izlediği bu oyunlarda daha on bir yaşındayken, Racine'i, Moliere'i tanıma fırsatı bulmuştur.


    > 1765 Ekim'inde, çok özensiz yaşadığı ve sıkıcı bir hayat sürdüğü Leipzig'teki hukuk çalışmalarına devam etti ve 1768'de Frankfurt'a geri dönerek, kendisini, sağlıklı bir şekilde bakmaları için annesini ve kız kardeşinin emin ellerine teslim etti. 1770 Nisan'ında Strazburg Üniversitesi'ne katıldı ve 1771 yılında lisans tamamlayarak derecesini aldı. Burada hayatına yön veren iki deneyim belirleyicidir: Herder ile karşılaşması ve Friederike Brion'a olan sevgisi. Herder sayesinde, "Fransız" edebiyatının ve sanatının tadına nail olan Goethe’ye, Alman sanatına işaret eden Herder, ona, Alman sanatını, Homer’i, Shakespeare’i, aşılar. 1774’ün başında, iki hafta gibi bir süre içerisinde "Genç Werther’in Acılar" adlı edebi eserini kaleme aldı ve diğer deneyimlerini yürüttü. Neredeyse aynı zamanda, Faust I'in büyük bir kısmını tamamladı ve Gretent trajedisinin tamamını içeren Prometheus, Mahomet, Ebedi Yahudi, Clavigo ve Stella’ya da dâhil ettiği çalışmasını yürüttü. 16 yaşındaki, güzeller güzeli ve zeki bir bankacının kızı olan Lili Schönemann ile nişanlanır. Bu büyük aşkına rağmen, bu ilişki, çevre ve yaşam tarzı açısından, ailelerin uyuşmazlığı nedeniyle yıpranmıştır, buna ilişkin olarak Goethe, kendi idealleri ile evliliğin bağdaşmayabileceği konusunda endişeye düşmüştür. Bu boşluğu doldurabilmek için ise, Cristian ve Friedrich Leopold zu Stolberg-Stolberg kardeşlerin, İsviçre’yi dolaşarak, aylarca sürecek olan seyahat davetini dikkate almıştır. Ekim ayında bu nişanlılık durumu tamamen sona ermiştir. Döndükten sonra 7 Kasım 1775'te geldiği genç Dük Karl August'un Weimar'a davetini takip ederek Frankfurt'tan ayrılır.

    > 1776 yılında hükümete atanan Privy Konseyi'nin hükümdarlığına atananların muhalif itirazlarına rağmen, 1782 yılında Kaiser (İmparator) Josef II. Goethe’yi Asiller sınıfına kabul eder. Wieland ile arkadaşlık küuar ve Herder tarafından Weimar'a davet edilir. Ancak hayatının en büyük tecrübesini kendisinden yedi yaş büyük, yedi çocuk annesi, hasta ve güzel olmayan Charlotte von Stein ile yaşar. Charlotte Goethe üzerinde anlaşılamaz bir güç sahibi olur ve uzun yıllar yazarın kalbini Charlotte için atar. (Burada aklıma; “Gönül bu, ota da konar b… da konar” sözü gelmedi değil.)

    > Ruhsal olarak kendisini bulmak adına, 1786'da Karlsbad'dan İtalya'ya geçer. Venedik, Floransa, Roma, Napoli, Sicilya onu büyülemiştir ve "Tauris'teki Iphigenia" burada son halini alır. Gene kendisinin kaleme aldığı "Egmont"u, İtalyan şair Cortesan Torquato Tasso ile deliliğe inişle ilgili bir oyun olan "Tasso" ele aldı ve tabi ki Faust ile devam ederek, bu içsel dönüşümünü İtalya'da tamamlandı. 1788 yılının haziran ayında Weimar'a geri döndü. Frau von Stein ile arasına giren soğukluk ve yabancılaşma sonrasında, Aralık 1789'da, genç sevgilisi Christiane Vulpius'la yaşadığı ilişkiden doğan ilk oğlu sonrasında, Frau von Stein ile yolları ayrıldı.

    > Friedrich Schiller (1794) ile yakınlaşması, o zaman için olağanüstü öneme sahipti. Her ikisi de, onurlu sanat eserleri ve büyük girişimleri olan, Xenien (1796) sonrasında, mahkeme tarafından genel bir yargılamaya maruz kaldılar.

    > 1798 yılında, Heinrich Meyer ile birlikte, tüm idealleriyle klasik ideallerini temsil eden "Propylaen"i kurdu; Ama kendisinde bunun dışında, kansız, stilistik “doğal kız” bir olarak yarattığı Weimar "Örneksahne - Musterbühne"nin endişesi vardı. Arkadaşı Schiller’in ölümü (1805) onu çok aşırı etkiledi ve derinden sarstı. Artık kendisi için zor zamanlar kapıdadır ve Jena Savaşı’ndan dolayı tüm güvenli yaşam koşullarının tehlikeye girmesi, onu 19 Ekim 1806'da Christiane Vulpius ile evlenmeye mecbur kılmıştır. Törende tebrikler edenlere cevaben: "O her zaman benim karım olmuştur." demiştir. 1808'de Frau Rat (annesi) ölür. "Bir devlet adamının kalbi göğsünde değil, kafasında olmalıdır," diyen Goethe’nin çok değer verdiği bu yiğit lider, Napolyon şimdi Almanya’yı tehdit etmektedir ve yine aynı yıl içerisinde Napolyon ile hafızalara kazınan o unutulmaz görüşme yapılır.

    > Bu arada eşi Christiane, 1816 yılında hayata gözlerini yumar, ancak 1817'de, Goethe'nin oğlu August'un karısı Ottilie von Pogwisch, evlerine sıcak bir katar. Edebiyata adeta kalemi ile ruh veren 74 yaşındaki bu yaşlı kurt, tekrar ateşli bir tutkuya kapılır ve 1822, 1823'te Marienbad ve Karlovy Vary'de tanıştığı 18 yaşındaki Ulrike von Levetzow ile evlenir. Parlayan "tutku üçlemesi" ise bu açgözlü sevginin güzel bir meyvesiydidir. Yaşamının sonlarına doğru Faust II'nin çalışmasını devam eden Goethe, "uzun süre hayatta kalmanın birçok insanın da hayatına mal olabileceği" anlamına geldiğini de acı bir şekilde tecrübe eder. Frau von Stein, oğlu Dük, Düşes August ve onun etrafında olan birçok sevdiği insan öldü. Temmuz 1831'de Faust'un ikinci bölümünü tamamlandı ve Goethe, gelecekte onu bekleyen yaşamı kendisine saf bir armağan olarak görüyordu. İlerleyen yaşta yakalanmış olduğu bir soğuk algınlığı, bu asilzade yazarın hayatının sonuna geldiğine işaretti. Johann Wolfgang von Goethe, 22 Mart 1832 tarihinde, öğlen saatlerinde hayata gözlerini yumdu ve bu ölüm haberi bütün Avrupa’yı derinden salladı.

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ A.Y. ~
  • ~ Dış Dünya ~

    "Dış dünya" dediğimiz algılar bütünü, beynimizin, kendisine çeşitli alıcılardan gönderilen elektriksel sinyalleri yorumlaması esasına dayanır. Dahası bu alıcıların kapasiteleri oldukça sınırlıdır. Söz gelimi, gözünüzdeki algılayıcılar, tüm elektromanyetik tayfın çok küçük bir bölümü olan ve adına "görünür şık" dediğimiz 350-700 nanometrelik dalga boyuna sahip ışınları içeren dar bir aralığı algılayabilecek şekilde ayarlanmıştır, onun dışındaki uyarıları algılayamazlar. Kulağınızdaki işitme algılayıcıları saniyede 20-20.000 devir (Hertz) frekansındaki sesleri algılayabilir. Aynen bu gibi, bedenimizden zihnimize bilgi sağlayan tüm algılayıcıların benzer bir aralığı, yani sınırlılığı vardır. Neticede bu algılayıcıların kabiliyeti nispetinde içimizde inşa ettiğimiz “gerçeklik”, dış dünyanın ancak çok ufak, basit ve eğreti bir temsilinden ibarettir.

    Bu tartışmasız gerçek üzerinde bir süre durup düşünmekte büyük fayda var. Tüm bu basit ve temel bilgileri göz önüne aldığımızda, gerçek dünyayı aslına yakın bir şekilde algılıyor olduğumuza inanmak, büyük bir safdillik olacaktır. Bilimsel verilerin bugün bize gösterdiği kadarıyla, dışımızdaki gerçekliğin, algıladığımıza göre çok farklı olması yüksek bir olasılıktır. Hatta 1999 tarihli ünlü "Matrix" filmindeki "sanal yaşamlar"ın oluşturulabilmesi için kuramsal herhangi bir engel yoktur. Önümüzdeki tek engel, halen nasıl işlediğini bir türlü anlayamadığımız sinir sistemimizin ve bedenimizin aklımızı çok aşan karmaşıklığıdır.

    Şöyle bir varsayım, her ne kadar pratik uygulaması şu an itibariyle imkânsıza yakın olsa da, teorik olarak gayet geçerlidir: Vücuttan ayrı bile olsa, hayatta tutulan bir beyin, uygun uyaranlar sağlandığında kendisini farklı ortamlarda farklı deneyimler geçiren bir canlı olarak algılayabilir. Yani siz şu anda, rahat koltuğunda kitap okuduğu sanrısını yaşayan "kavanozdaki bir beyin olabilirsiniz! İşin kötüsü, bunun aksini ispatlamak için elinizde çok fazla kanıt yok...

    Sağduyuya oldukça ters gelen bu sonuç, bilimin son yıllardaki gelişmelerinden çıkan bir sonuçtur. Fakat bir taraftan bakıldığında hiç de yeni değildir. Mesela büyük filozof Eflatun (Platon), ünlü "mağara" benzeşiminde, dünyadaki biçimlerin "idea"lara karşı bir hayal nispetinde olduğunu anlatmak için, gerçeklik hakkındaki tek bilgileri zincirlendikleri mağaranın duvarına vuran dış dünyanın gölgelerinden ibaret olan ve o gölgeleri gerçekliğin kendisi zanneden bir mağara ahalisini örnek verir. Hayatları boyunca başka gerçeklik görmemiş bu insanlar için, mağaranın dışında renkli ve çok boyutlu bir gerçeklik olduğu fikri, en basit tabiriyle “çılgınca”dır fakat ne çare ki hiçbirinin bilmediği gerçek budur! Belki bazı filozoflar ve bilginler, dışarıda bir başka dünyanın varlığına ve gölgelerin sanallığına dair bazı kavrayışlar geliştirip öğretiler şekillendirirler fakat mağaradaki sıradan insan için tek gerçeklik, o mağara duvarındaki temsili gölgeler tiyatrosudur.

    Modern sinirbilimlerinin bizi getirdiği nokta, birçok düşünürün mutasavvıfın ve kadim bilginin daha evvelden hissettikleri şüphelerin bir kez daha doğrulanmasından ibarettir. Dış dünya dediğimiz şey çok sınırlı algılayıcılarımızın gönderdiği sinyallerden yola çıkarak “beyin" dediğimiz organ tarafından oluşturulan bir görüntüden ibarettir. Bu görüntünün aslını maalesef henüz kimse göremedi.

    Kuramsal olarak gerçekliğin "gerçek" yapısını anlamanın bir yolu varmış gibi gözüküyor: Eğer bu yorumlamayı tamamen beyin yapıyorsa, beynin çalışma sistemini tam olarak anladığımızda belki de gerçekliğin doğası hakkında çok daha fazla şey öğrenebileceğiz.

    ~ Gerçek mi, oyun mu? ~

    İnsanların bilgilerinin ve algılarının belli sınırları olduğu, bugünkü bilim tarafından kesin bir şekilde ortaya konmuştur. Öyle ki bilimin derin dallarında uğraş veren -özellikle teorik dallardaki- bilimciler (bilimin artık tamamlandığını düşünmeye başlayan 19. yüzyıl sonu bilimcilerinin aksine) aynen ilk ve ortaçağ filozofları gibi gerçekliğin "aslı" konusunu tartışır hale gelmişlerdir. İnsanın evren hakkındaki tüm bilgisinin, temelde, duyu organlarını uyaran bazı dış unsurların yarattığı minik elektrik akımlarının, beyin dediğimiz o karmaşık organ tarafından değerlendirilmesi sonucu sahnelenen bir "oyun" olabileceği, gerçekliğin aslını belki de hiç kavrayamayacak olmamız ihtimali, bilimin rutin sorunları arasında yerini almış durumdadır. Bilhassa sinirbilimleri ve teorik fizik alanında uğraş veren bilimciler, bu gibi “derin” sorunlara aşinadır.

    Hepimiz bu kısıtlılıklarla donanmış durumdayız. "Zaman" ve "entropi" duvarları sayesinde, geçmiş ve gelecekle olan bağlarımız (fizik yasaları gereği) kopartılmışken, şu anin içindeki verilerle yaşamak zorunda kalıyoruz. Bu işleri kısıtlı araçlarla gerçekleştirmeye çalışırken muhakkak ki "hata" yapıyoruz.

    Evrene ilişkin böyle bir düşünce (yahut gerçeklik anlayışı) çatısı altında, bir insanın veya topluluğun çağlar ötesine uzanan birtakım fikirler ortaya koymasını beklemek veya onun ağzından değişmez gerçekleri duymayı ummak beyhude bir çabadır. Eğer bir insan, "insanüstü" bir kaynaktan (peygamberler gibi) bilgi aldığını iddia etmiyorsa, o zaman nesnel ve nedensel aklıyla gerçekliğin sadece küçük bir kısmına sahip olabilecektir. Ve bu "küçük parça", gerçeğin kendisini anlamaya yönelik tüm çabalarda hatalara sebep olabilecek cılız mı cılız, güçsüz mü güçsüz bir araçtır.

    Nitekim genellikle, her şeyi bildiğini savunarak ortaya çıkan veya birçok şeyi açıklayacak geniş kapsamlı teoriler öneren kimseleri ciddiye almama eğilimindeyizdir. Zaten bilim felsefesi açısından bir kuramın tutarlılığı, çoğunlukla o kuramın "kapsamı" ile ters orantılıdır. Fakat peygamber olduğunu söyleyen biri, birtakım aşkın gerçeklerden bahsediyorsa, bu durumda onu sınayabilmek için herhangi bir "bilimsel" yöntemimiz yoktur. Bu durumda iki seçenek kalır: inanmak veya inanmamak...

    ~ Fakat... ~

    Burada gözden kaçan çok sıkıcı bir "gerçek" var: Beyin dediğimiz organ, yine aynı zayıf algımızla algılayabildiğimiz bilgilerden çıkarsadığımız bir "algı"dan ibarettir. Şimdiye kadar, gerek bu sayfalarda gerekse yüzlerce yıllık araştırma ve düşünce tarihinde adına beyin dediğimiz şey, temel duyu organlarımız aracılığıyla elde ettiğimiz bu temsili bilginin bir yansımasından ibarettir. Aynen dışımızdaki dünyayı zihnimizde oluşturduğumuz gibi, beynimizi ve zihnimizi de aslında zihnimizin içinde şekillendirip anlamaya çalışıyoruz.

    “Gerçek beyni” nasıl "görebileceğiz"? Hakkında her gün yeni bir bilgi sahibi olduğumuz beynimizi anlamak için kullanabileceğimiz en kuvvetli araç, yine kendi beynimiz! Zira, insan beyninden daha karmaşık, daha girift bir şey bilmiyoruz ve bizzat o beynin kuralları ve sınırlılıkları ile bağlı olduğumuzdan, onu aşan bir algı seviyesine ulaşma şansımız bildiğimiz yöntemlerle pek mümkün gözükmüyor. Durumumuz, biraz kaba bir benzetmeyle bilgi işlem yapan bir bilgisayarın 'kendi varlığının mahiyetini" anlamasını beklememize benziyor.

    Jostein Gaarder “Sofie’nin Dünyası” adlı kitabında bu açmazı şöyle dillendiriyor: "İnsan beyni bizim anlayabileceğimiz kadar basit olsaydı, onu anlayamayacak kadar aptal olmamız gerekirdi."

    Benim için en önemli sorun şu: Beyin kendi kendisini nasıl anlayacak?

    Bazen sorular, cevaplardan daha çok şey anlatıyor insana...
  • 144 syf.
    ·Beğendi·10/10
    “Ölümün bitmeyen ufkunda yatarken gene sağ,
    Bir avuç toprak olurken gene yüksek, gene dağ…”
    ***
    https://www.youtube.com/watch?v=eq0P4_J4JcU
    ***
    Dolmabahçe sarayı her zamankinden daha sessizdi,
    En yakın arkadaşlarının gözleri dolu dolu ona bakıyorlardı,
    O günün sabahında herkeste bir huzursuzluk vardı,
    Etrafı kalabalık değildi,
    Ayağa kalkacak diye umutla bakıyorlardı,
    Tüm heybetine rağmen, sessizce uyuyordu,
    Trablus’ta, Çanakkale’de, Sakarya’da düşmanı titreten o mavi gözler canlansın diye bekliyorlardı,
    Kocatepe’de ki o meşhur fotoğraf akıllarına geliyordu,
    Çocukluk arkadaşı ve yaveri, onun yanından ayrılmayan can yoldaşı Salih Bozok odasına gitmişti,
    Eğer Atatürk’ü ölürse, dayanamazdı, o da ardından ebediyete gidecekti,
    Onsuz bir dünya yaşanılır değildi,
    “Bana ‘ölenle ölünmez’ diyorlar. Ben ölenle ölmüyorum ki… Yaşayamadığım için ölüyorum! Siz, oksijensiz bir dünyada yaşayabilir misiniz? İşte Mustafa Kemal Paşa benim hayatım için bir oksijendi. Bugüne kadar geçen hayatımı nasıl Mustafa Kemal Paşa’ya adamışsam, bundan böyle geçecek hayatımı da Mustafa Kemal Paşa’nın buyruğunda geçirmeliyim.” diyecekti,
    ***
    19 Mayıs 1919 günü Samsun’a çıktığında bir milletin yazgısı değişecekti,
    Selanikli küçük Mustafa,
    Zübeyde Hanım’ın Sarı Paşası vatanı uğruna gerektiğinde canını vermek için yola çıkmıştı,
    O günden bugüne yeni bir ulus doğacaktı…
    Atatürk komadaydı…
    Bilinmeze doğru bekleyiş sürüyordu,
    Saat 09.00 olduğunda göğsü hızla inip çıkmaya başladı,
    Dünyadaki son 5 dakikasına gözleri kapalı giriyordu,
    Dışarıda bütün bir ulus, endişe içinde radyo başında bekliyordu,
    Savarona, son bir saygı duruşu için Dolmabahçe önüne demirlemişti.”
    Savarona’yı Türkiye Büyük Millet Meclisi Atatürk’e hediye etmek için almıştı,
    Ertuğrul Yatı ile bir kaza atlatılmış, daha büyük bir yat alınması kararı alınmıştı,
    Savarona hazır olduğunda Atatürk hazır değildi,
    “Bir çocuk oyuncağını bekler gibi bu yatı beklemiştim. Mezarım mı olacak bu tekne benim?" demişti.
    İçerisinde sadece 55 gün kalabilmiş, hastalığı şiddetlendiği için tekrardan Dolmabahçe’ye taşınmıştı,
    Herkes dehşet içindeydi.
    ***
    Kılıç Ali;
    "Hayatına kastedilmemesi için icabında canımızı fedaya azmetmiş olduğumuz büyük Atatürk gözümüzün önünde güpegündüz fani hayata veda edip gidiyor, herkes ellerini kavuşturmuş, büyük bir acz içinde tazimkârane bir vaziyet almış duruyor ve kimsenin elinden bir şey yapmak gelmiyordu. Aman yarabbi... Adeta dehşet içindeydik.” diyecekti.
    Saatler ilerliyor, hiçbir şey iyiye işaret etmiyordu,
    Bir ara Hasan Rıza dayanamayarak, Kılıç Ali’ye büyük bir teessür içinde;
    “Kılıç bak, koca bir tarih göçüyor” diyecekti.
    Mustafa Kemal Atatürk,
    57 yıllık yaşamına;
    11 Savaş,
    24 Madalya,
    7 Nişan,
    13 Yazılmış Kitap,
    1 Ülke,
    Ve Milyonlarca özgür İnsan sığdırdı…
    Dünyaya ise, barışçıl bir ülke bırakarak,
    “Yurtta Barış, Dünyada Barış” İlkesini kazandırdı.
    ***
    10 Kasım… Saat tam 9'u 5 geçiyordu.
    Hasan Rıza Soyak:
    "Birdenbire gök mavisi gözleri açıldı ve sert bir hareketle başını sağa çevirdi. Ben de artık hıçkırıklarımı zapt edemedim. Diz çöktüm, sağ elini ellerimin içine aldım. Öptüm ve yüzüme sürdüm." diyecekti.
    Türkiye Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’ümüz ebediyete intikal etmişti,
    Koşuşturmacalar ve hıçkırıklar,
    Göz yaşları birbirine karışmış, herkes ne yapacağını şaşırmıştı,
    Olduğu yerde kala kalanlar,
    Yere düşenler…
    Kolay değildi, hiçbir zaman hazmedilmedi,
    Onunla birlikte bir ömür geçiren arkadaşları, onsuzluğun ne demek olduğunu bilmiyorlardı…
    ***
    Muhafız Komutanı İsmail Hakkı Tekçe, Atatürk’ün elini öptü ve yorganın altına koydu. Prof. Dr. Mim Kemal Öke Atatürk'ün açık gözlerini kapattı. Dr. Kâmil Berk de "G.M.K." (Gazi Mustafa Kemal) markalı beyaz bir mendille çenesini bağladı.
    Evet, 10 Kasım günü Saat 9’u 5 geçe, Atatürk vefat etmişti.
    ***
    Radyolar, Atatürk’ün ölümünü duyurduğunda,
    Tüm ülkede hayat durmuştu,
    Kendilerini yollara bırakanlar,
    Ağlayanlar,
    Feryat edenler,
    İnanmayanlar…
    Hüzün çökmüştü ülkeye,
    Kolay değildi,
    Atatürk artık bu dünyaya veda etmiş,
    Halkı öksüz kalmıştı.
    ***
    Can yoldaşı, yaveri Salih Bozok odasına gidecek,
    Bir mektup kaleme alacaktı,
    Daha sonrasında Dolmabahçe de bir silah sesi duyulacaktı,
    Onsuz yaşamayı bilmediğini söyleyecek,
    Atatürk’üne kavuşmak için kurşunu kalbine sıkacaktı,
    Ölmeyecekti,
    Hesapları tutmayacak ve hastaneye kaldırılıp tedavi olacaktı,
    Bu bağlılık başka bir bağlılıktı,
    Mustafa Kemal ile yaşayanlar onunla olmayı biliyorlardı ama,
    Onsuz bir yaşam tarzına hazır değillerdi,
    Ne en yakını hazırdı, Ne silah arkadaşları,
    Ne Çankaya, Ne Dolmabahçe,
    Ne Sakarya, Ne Kocatepe,
    Ne Çanakkale, Ne Trablusgarp,
    Ne Ankara, Ne İzmir, Ne İstanbul, Ne Eskişehir…
    Dünya dahi hazır değildi.
    ***
    En yakınında bulunmuş olan Falih Rıfkı Atay 11Kasım’da,
    “En mesut Türkler, Atatürk yaşarken ölmüş olanlardır. Ömrümüzün ve Türk tarihinin en acı yasını tutmak talihsizliği bize düştü.” diyecek ve acının yüreklere kor alev gibi düşmüş halini tasvir edecekti.
    ***
    Bu büyük adamın ölümüne Dünya ağlayacak,
    Saygı yarışına girişecekti,
    Savaş esnasında dahi düşmana düşmanlık etmeyen Atatürk,
    İzmir İşgalden kurtulduğunda önüne serilen Yunan bayrağını yerden kaldırtacak,
    Başkalarının yaptığı hatayı yapmayacak ve zamanı geldiğinde Dünyaya Barış temsilcisi olarak Nobel’e aday gösterilecekti,
    Dönemin Yunanistan Başbakanı Eleftherios Kyriakou Venizelos onu Barış Elçisi olarak Nobel adayı olarak önerecekti,
    https://ibb.co/m99KSq
    Dünyanın Saygı duyduğu Başkumandan satırları 10.Yıl Marşında hak ettiği için ona ithaf olunmuştu.
    ***
    16 Kasım günü, hazırlanan program dahilinde Atatürk’ün aziz naaşı ziyarete açıldı,
    https://ibb.co/mqttLA
    Büyük topluluklar ziyaret etti,
    Herkesin göz yaşı durmadan akıyor, dünya ağlıyordu,
    Radyolar kesintisiz yayın yapıyor,
    Sabah ve akşam olmak üzere gazeteler basılıyordu,
    Halk her gün daha fazla kalabalıklaşıyor ve ziyaretin sonu gelmiyordu,
    Son bir kez olsun ona yürekleri ile dokunmak istiyorlardı,
    Söylediği gibi “Naçiz vücudu elbet toprak olacaktı” lakin,
    “Türkiye Cumhuriyeti İlelebet Payidar” kalacaktı,
    Gençlere güveniyordu, gençlik onun yolundan vazgeçmeyecek,
    Geliştirerek ona olan borçlarını ödeyecekti,
    Atatürk’ün hatırası önünde dinmeyen gözyaşları 17 Kasım günü de devam edecekti,
    Sabah erkenden tüm şehir yollara akın etmiş,
    Yüzlerinde asil bir ıstırabın gölgesi vardı,
    19 Kasım günü hazırlanan protokol ile naaş Ankara’ya defnedilecekti,
    Gerçekleşmesi kolay olmayacak,
    Akın akın gelen insanlar Atatürk’ünü kolay kolay İstanbul’dan uğurlamayacaktı.
    ***
    Behçet Kemal Çağlar o günü şöyle anlatacaktı;
    “Yolun kenarındaki setler insanlarla dolu. Hıçkırıktan arabanın ve ayakların sesleri duyulmaz oldu.
    Bütün millet ağlıyor sözü ilk defa benzetme olmaktan çıkmış,
    https://ibb.co/grGDLA
    Bütün yollar adeta bedenden bir dağ, baştan bir nehir.
    https://ibb.co/b5wf0A
    Fındıklı'dan ayrıldık. Kenarlarda sıralanmış mektepler, sokaklar dolmuş,
    https://ibb.co/j6itLA
    halk cadde kenarındaki ev ve dükkânları hınca hınç doldurmuş, kalabalık,
    ağaç üstlerine ve minare şerefelerine tırmanmış kimseler dövüne dövüne,
    hıçkıra hıçkıra ağlıyorlar.”
    Kortej, Tophane ve Fındıklı arasından geçerken
    feryat ve çığlık seslerinin çok artmasından dolayı kortejin güvenliğinden sorumlu Fahrettin
    Altay, tabutu taşıyan top arabasını geçici süre durdurma gereğini hissedecekti,
    ***
    Atatürk’ün naaşı Sarayburnu’ndan, Zafer Torpidosu’na,
    oradan da naaşı İzmit’e götürecek olan Yavuz zırhlısına konuldu.
    Atatürk’ün naaşı’nın Yavuz’a konulması sırasında ona yabancı devletlere ait savaş gemileri ve
    töreni denizden takip etmek isteyenler için belirlenmiş vapurlar da eşlik etmiştir.
    Yavuz zırhlısı, Atatürk’ün cenazesini aldıktan sonra, arkasında Hamidiye, Zafer,
    Tınaztepe ve iki denizaltı gemisi ile Savarona,
    Sancağında İngiliz dretnotu, bunu takiben Sovyet, Alman, Fransız, Yunan, Romen savaş
    gemileri, üstünde uçak filoları ile Marmara açıklarına doğru ilerlemeye başladı.
    ***
    Atatürk’ün cenaze töreni için yabancı savaş gemileri de gelmişti.
    İngiltere’den Malaya, Sovyetler Birliği’nden Moskova,
    Romanya’dan Regina Marina, Fransa’dan Emile Bertin,
    Almanya’dan Emden, Yunanistan’dan Hydra gemileri vardı.
    Naaşın taşınması ve Ankara’ya götürülmesi ile ilgili çok detaylı bir program hazırlanmış,
    Harfiyen uygulanmıştır,
    Planlanmayan ve örgütlenmeyen tek program HALKTIR,
    Halk ona olan saygısını derinden ve tüm gerçekliğiyle sunuyordu,
    ***
    Ankara Büyükelçisi Sir Percy Loraine İngiltere’ye gönderdiği raporda;
    “Onun için gerçekten yas tutuluyor. Cenaze törenleri sırasında sıradan insanların (Halkın) samimi üzüntüsü kolayca anlaşılıyordu” diyecekti,
    ***
    Atatürk’ün cenaze töreni, farklı kamplarda yer alan ülkeleri bir araya getiren bir zemin oldu.
    Neue ZürcherZeitung adlı İsviçre gazetesi, cenaze töreninde ortaya çıkan tabloyu şu şekilde tasvir edecekti;
    “Atatürk’ün cenaze töreni, onun son zaferi oldu. Tabutunun önünde karşıtlarının hepsi sessiz kaldı.
    Türk ve Alman askerleri, tabutunun arkasında bir sırada yürüdüler; bir diğer sırada Stalin ve Hitler’in
    temsilcileri yan yanaydılar; hem Valencia hem de General Franco çiçek yollamışlardı. Tabutun
    önünde Faşistler, Demokratlar ve Komünistler eğildiler.”
    ***
    Bunların hiçbiri zorla yapılmıyordu,
    Bu saygı kazanılmıştı ve sadece gösterilmesi gerekiyordu,
    Hak ettiği saygıya ebediyete intikal ettiğinde de ulaşacaktı,
    Matem havası ülkeyi ve dünyayı sarmıştı,
    Yerli ve yabancı basın tüm olanakları ile yayın yapmaya ve duyurmaya çalışıyordu…
    ***
    Yavuz zırhlısı, saat 19.30'da İzmit Mayın İskelesi'ne yaklaştı.
    Cenaze, burada binlerce İzmitli tarafından karşılandı.
    İzmit’te de tören düzeni ve güvenlik önlemleri önceden alınmıştı.
    Yavuz zırhlısından alınan Atatürk'ün naaşı, tren istasyonuna götürüldü.
    Atatürk'ün tabutu, sağlığında yurt gezilerinde kullandığı beyaz renkli vagona konuldu.
    Atatürk'ün tabutunun konulduğu tren, saat 20.30'da İzmit'ten ayrıldı.
    Tren, İzmit’ten sonra geçtiği bütün istasyonlarda yavaşlayarak;
    Bilecik, Eskişehir, Polatlı ve Etimesgut’tan sonra Ankara’ya ulaştı.
    Hat boyunca, trenin geçtiği yerlerde, halk, geç saate aldırmaksızın, kimi zaman ellerinde meşalelerle, treninin geçişini izlediler.
    Atatürk’ün naaşını taşıyan tren, 20 Kasım 1938 günü saat 10.03'te Ankara garına ulaştı.

    ***
    Onu anlamak için okuyun,
    Araştırın,
    Öğrendiklerinizi tartışın, yeni fikirler edinin,
    En sevdiği şey, fikirler üzerinden tartışmaktır.
    Onun sohbetlerinde ona yalakalık edene değil, ona fikir beyan edene saygı gösterirdi,
    Cephede kitap okurdu, bu imkanlar dahilinde sen de onu oku ve öğren,
    Yaşadığın Cumhuriyeti ve Kurucusunu tanımanın tek yolu araştırmaktır,
    Vazgeçme, yılma, yorulma, bıkma, pes etme,
    Sayfalarca oku,
    Saatlerce dinle,
    İlk önce onu ve ne yapmak istediğini anla,
    Sonra farklı bir gözle bak,
    İşte o zaman memleketin her bir toprağı gözüne başka gelecektir,
    Yürüdüğün yol; asfaltın ötesine geçecek,
    Dokunduğun ağaç anlam kazanacaktır,
    Cumhuriyet döneminde yoklukla yapılan her yapı gözünde büyüyecek,
    “AZ ZAMANDA” Yapılan “ÇOK ve BÜYÜK” işlerin neler olduğunu anlayacaksın,
    Fikri HÜR, Vicdanı HÜR yetişeceksin, bu senin ödevindir; geliştireceksin,
    Falih Rıfkı Atay’ın dediği gibi,
    “Çünkü o sensin artık. O sende sağdır!”
    ***
    Atatürk’ün izinden değil, Yolundan gidin…
    Neyi nasıl yaptığını, neler yapmak istediğini anlayın,
    Onun izi 10 Kasım 1938 günü Saat 09:05’te ebediyete intikal etti,
    Onun yolu 10 Kasım 1938 günü saat 09:06’da bize armağan oldu.
    Yolun, yolumuzdur,
    Açtığın Yolda, Gösterdiğin Hedefe!
    ***
    Sözümüz Söz;
    (…) memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde BULUNMUŞ OLSADALAR DAHİ, Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit ETSELER DAHİ, Millet, fakr-ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş OLSA DAHİ…

    İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifeMİZ, Türk İstiklâl ve Cumhuriyeti'ni kurtarmaktır! Muhtaç olduğuMUZ kudret, damarlarıMIZdaki asil kanda mevcuttur!
    ***
    Sevgi, Saygı ve Özlemle Anıyorum.
    Ruhun Şad olsun;
    Başkomutanım, Mareşalim, Komutanım, Gazim, Paşam, Mustafam, Kemalim, ATATÜRKÜM!
    ***
    Bu özel baskı kitabı mutlaka temin edin ve o günlere dönüp yaşananları gözlerinizle görün. Maneviyatınızı güçlendirin, halkın matem havası içinde Atatürk'ünü nasıl son yolculuğuna uğurladığına tanıklık edin.
    https://ibb.co/i6uy3V
    ***
    Fikirler ÖLMEZ; Fikirlere Bağlılık Gerekir...
    https://www.youtube.com/watch?v=mB96DMkHCzo
    "Atatürk olmak mümkün değil ama Atatürk gibi düşünmek mümkündür."
  • 200 syf.
    ·5 günde·Beğendi·9/10
    Şu an söyleyeceğim şey, klişe bir yargı olacak fakat evet, ben de kişisel gelişim kitaplarını sevmiyorum. FSB'yi bir rastlantı sonucunda edindim. Daha önce hiçbir ön bilgiye sahip değildim.

    Kitabı elime aldığım ilk anda kişisel gelişim kitabı olduğunu fark ederek biraz ön yargılı okumaya başladım. Fakat hikayeleştirilmiş güzel fikirler sezdikçe kitabın su gibi aktığını gördüm. Tabii bu da kitap üzerindeki ön yargımı yavaş yavaş kırmama yardımcı oluyordu.

    Kitapta bir sürü alıntı yapılacak yerler var. Gerçekten kişisel gelişim kitaplarının klişeleşmiş atmosferinin dışında duran bir kitap. Biraz daha felsefi hikaye tarafına yakın diyebiliriz.

    FSB, bildiğiniz üzere bir zenginin 'maddi doyumundan' sonra 'manevi açlığını' fark etmesi üzerine kurgulanmış bir hikaye. Tabii her insanın bu aydınlanmayı yaşayabileceğini söyleyen bilge, bunun için bazı kıvılcımlara da ihtiyaç olduğunu söylüyor.

    Kitabı tavsiye eder miyim? Evet, ederim. Mükemmel bir kitap mı? Hayır, değil. Fakat sizi etki altına alacak tarzda ve damağınızda güzel tatlar bırakacak kadar güzel bir öykü ile karşılaşacaksınız. Bu karşılaşmada daha çok kendinizi görmenin büyüsüyle merakla içine dalacaksınız. Böyledir zaten, tanıdık hikayeler her zaman daha çekici durur. Kişisel gelişim kitaplarının bir büyüsü de bu olsa gerek.

    "Belki de düşlerimi bir yetişkin olup yetişkinlerin davranması gerektiği gibi davranmaya başladığımda kaybetmiştim. Onları belki de hukuk fakültesine başlayıp bir avukatın konuşması gerektiği gibi konuşmaya başladığımda yitirmiştim. Ne olursa olsun, o akşam Julian ve bir fincan soğuk çay eşliğinde bana kalbini açarken, para kazanmak için bu kadar çok zaman harcamayı bırakıp, bir yaşam yaratmak için çok daha fazla zaman ayırmaya karar verdim.

    Bölüm: Harikulade Renkli Bir Bahçe - Syf. 73

    Her kitapta bir tanıdık parça vardır illaki. Yeter ki bunu görecek gözlere sahip olmalı insan.

    Bugün sahip olmadığı Ferrari'sini bile satabilecek kişiler tanıyor muyuz?