• 288 syf.
    ·34 günde·Beğendi·8/10 puan
    Kitap çok güzel sadece roman okumaya alışkın olanlara tarzı biraz farklı gelebilir sürükleyicilik açısından, sanırım bana da biraz öyle geldi. Kitaptan Türkiye'ye dair bilmediğim birçok bilgi ve isim öğrendim. Genel olarak dünya ülkeleri için de bi fikriniz oluyor; İtalyan sineması, Rus müziği ve operası bunun yanında İran kültürü ve daha fazlasından bahsediliyor. Kitapta beni en çok etkileyen Ortaylı'nın birçok kez vurguladığı gibi hayata erken başlanması.. özellikle dil öğrenmek kesinlikle en başta geliyor bunu bir kez daha hatırlamış oldum. Bölüm olarak ise eğitim ve gezi bölümü beni en çok etkileyen bölümler oldu, sinema kısmında ise bilmediğim isim ve terim fazla olduğundan biraz sıkıldım diyebilirim. Buna mukabil de bilmediğim birçok kelime öğrendim bu detayı sevdim. Gezi kısmında Türkiye'nin gezilecek bir derya olduğunu tabiri caizse bazı şehirlerde dağın başında bile tarihi eserlerimizin olduğu vurgulanıyor bu bana umut verdi ve gezmek için çok daha heveslendim. Uzun lafın kısası kitap genel kültürünüzü geliştiriyor ülkemiz ve diğer ülkeler konusunda bilgi sahibi olmanızı sağlıyor. Okunup tavsiye edilebilir :)
  • 304 syf.
    ·4 günde·7/10 puan
    Birkaç gündür modum düşük ve kendimi kitaba pek veremedim ama bitirdim. Yanlış bir zamanda okuduğum için galiba çok sevemediğim bir kitap oldu. Yorumlarını görmüştüm ve çok beğenilen bir kitap olduğunu ifade ediyor çoğu okur, beni kendine çekemedi maalesef...Benle alakalı olduğundan eminim.

    Paris’in merkezinde, zenginlerin oturduğu lüks bir apartmanda kapıcı olan elli dört yaşındaki Renee; müzik, resim ve felsefe meraklısı ayrıca Rus edebiyatı ile Japon sineması tutkunu...
    Yine o apartmanda oturan ve zengin bir ailenin kızı olan içe dönük Paloma on iki yaşında ve intihar etmeyi düşünerek bir günlük tutuyor.

    Bu iki özel utangaç hanımefendinin hayatı apartmana Japon bir beyefendinin taşınmasıyla kesişecek ve bir dostluk hikayesi ortaya çıkacak.

    Zarif ve etkileyici bir roman olmasına rağmen 12 yaşındaki kızın günlüğünde yazılanlar bir yetişkinin günlüğünden farksızdı. Bir çocuk ruhunu yakalayamadım orada. İki kadında sessizler ve iç dünyaları kocaman ama dışarıdan çok farklı görünüyorlar. Farklılık ve ufak detaylar ise hoşuma gitti, Japon beyefendinin onları bulabilmesi, yakınlaşmaları güzel bir tesadüf oldu...
    İleride tekrar elime alıp okuyabileceğim bir kitap olarak burada bırakıyorum.
    Hoşça kalın...
  • 304 syf.
    ·4 günde·Beğendi·8/10 puan
    Kitap bize bazen hayatımızda olan ama görmediğimiz orada olduğunu biliriz ama o kişi nedir nasıl biridir hiç düşünmeyiz ya işte bu kitapta ki konuda tam bu duruma örnektir.Kitapta ki ana karakterimiz zenginlerin oturduğu gösterişli bir apartmanın kapıcısı yalnız öyle bildiğimiz kapıcılardan değil müzik, resim ve felsefe meraklısı,Rus edebiyatı ve Japon sineması tutkunu elli dört yaşında bir kadın.Son derece zeki ve üstün yetenekli biri olmasına rağmen bu özelliğini dışa göstermemek için çok çaba gösteriyor.Aynı apartmanda oturan on ikinci yaş gününde intihar edip hayatına son vermeyi planlayan Paloma ile apartmana yeni taşınan Japon beyefendisi Kakuro 'nun hayatı kapıcı Madam Michel ile kesişti.Paloma ve Kakuro her ikisi de kapıcı Madam Michel (diğer adıyla Renee) in bir cevher olduğunu keşfettiler kimsenin farketmediği kadını gün ışığına çıkardılar artık Kakuro ile dostluğu ilerlemişken Madam Michel ölüyor .Keşke daha mutlu sonla biten bir hikaye olsaydı diyor insan .Okumak isteyenlere iyi okumalar dilerim.
  • 494 syf.
    ·4 günde·Beğendi·7/10 puan
    "bir kitap yazayım, best seller olsun, filme de çekilsin, malı götüreyim" zincirinin son halkasıdır.
    bir ortalama amerikalı okuru tatmin edecek her şey fazlasıyla vardır. hatta kitap sırf bunlardan ibarettir.
    bu kitabı bir şeye benzetecek olursak en uygun şey "patates cipsi"dir. kolay yenen, gereksiz, pişman olunası,zararlı...
    böyle kitapların bütün klişelerini taşımaktadır.
    kitap sürükleyicidir bu doğru, ama baştan aşağı amerikan klişeleriyle dolu olup herhangi bir edebi değer taşımamaktadır. niçin bunu tek tek izah edelim:

    önce şekil:
    -böyle kitapların arkasında newyork times, people vs gibi bilindik gazetelerden ya da önemli bir adamın imzasıyla "enfes" "nefes kesici" "müthiş bir kitap" gibi derin! açıklamalar bulunur, bunda da bol bol var.

    -konu amerikan popüler sineması ve popüler kültürünün milyon kez işlediği konulardır; kuzey kore, rus ajanları, gizli servisler, çılgın bilim adamları, entrikalar, büyük sisteme dokunmayan küçük suçlar, hepsinin sonunda iyiliğin galip gelmesi vs. sıradan amerikalı vatandaşı avlayacak her beğeni öğesi vardır bu çorbada.

    -karakterler diye birşey yok, stratosferde dolaşıyorlar. klişe ve müthiş steriller, işemiyorlar, her işi mükemmel yapıyorlar, yanlışları bile mükemmel...
    örnek: nava karakteri güzel alımlı, atletik vs...üç dört dili mükemmel konuşuyor, bombanın parçaladığı bir dizi ameliyat edebiliyor, çantasında her bir halt için iğne bulunuyor falan filan.

    --iyi karakter nava geçmişte bir sürü adam öldürmüş, ama bu onu katil yapmıyor çünkü öldürdükleri hep kötü adamlar... örneğin mossad'a filistinli teröristlerin yerlerini bildiriyor(amacı insanların hayatlarını kurtarmak ya ondan) her cinayetinde sayısız insanın hayatını kurtarıyor! el kaide, hamas, fkö üyelerinden en az iki düzine ajan öldürmüş."(sf269) rusya adına çalışırken bile afgan teröristi öldürüyor, ya da masum rejim muhaliflerini...
    kötülük bir tek arap ya da müslümanlardan geldiği için nava iyi bir kadın!
    sokaktaki insanın önyargılarını okşayan tanıdık bir bakış değil mi? yoksa bir propaganda mı diyelim.

    -anlatım mı? kitap içindeki ifadelerden örnekler verelim:
    "gözünün altındaki torbalar frisbi büyüklüğündeydi."
    "güzel, zeki, bakımlı kadın"
    "kahrolası", "lanet olası"
    "oyunu kendi kurallarıyla oynayacaktı."
    "eli bir actionman oyuncağı gibi havada kaldı"
    "mike tyson ile boks yapmış gibi..."
    "kafasındaki delik bir beyzbol topu büyüklüğündeydi" örnekler uzatılabilir.
    bu estetik tanıdık geliyor mu?

    -evet bir sürü bilimsel konuya da değinmiş ama ahmet mithat efendi tadında... bir reklam fragmanı gibi, örnek: bir diyalogta heisenberg'in belirsizlik ilkesi mi geçiyor , aç bir paragraf, çevir ansiklopediyi, h ye gel, neymiş heisenbergin ilkesi yaz kardeşim.
    bu bilimsel konuların zorlama ve yer yer apaçık yanlış yorumları ise ayrıca uzun uzun yazılabilir ama birini yazmadan edemeyeceğim:
    e=mc2 yi ve görecelik teorisindeki ışık hızına yakın hızlardaki cisimlerin ağırlaşmasını açıklarken, örnek olarak uçak hızlanırken insanın kendini daha ağır hissetmesini vermesi "pes artık" dememe yol açtı. (sf337)
    bu kadar basit bir yanlış bu "enfes!" kitapta ne arar?

    -bilimsel konulardan çokca söz edilmiş ama çıkarttığı yorumlar(bir sürü örnek verilebilir) keyfi, yer yer zorlama zaman zaman da tamamen alakasız! bilim soslu bir irasyonallik kitabıdır. kuantumdan görecelikten çıkardığı sonuçlar tam bir yeni "new age" tarikatına uygundur, "aslında zaman yok!!!" merak eden detayları kitapta bulabilir.

    -ortalama amerikalı bu kitapta ne bulamaz?

    bir metro, şehirlerarası otobüs kitabı denebilir: "hiç kafamı yormayayım, eğleneyim, çabuk çabuk okuyayım, birkaç yüz sayfalık bir kitap bitireyim, gururlanayım" diyen herkes bunu alıp çatır çatır okumalıdır. bu konuda diğer örnekler bakınız: da vinci şifresi...

    film mi? tabii ki çekilecek, belki çekilmiştir de, gişe rekoru da kesinlikle kıracaktır. niye kırmasın.
  • 288 syf.
    ·Puan vermedi
    Öncelikle İlber Hoca’nın konuşmalarını düşünüp bu kitabı anlar mıyım acaba demeyin. İlber Hoca’nın kitapları konuşmalarından daha anlaşılır emin olun. Yani kitabın dili oldukça akıcı zaten soru cevap şeklinde ilerlediği için daha da rahat okunuyor.

    Kitabı okuyunca dedim ki, söyle Kalemucu, bu kitabı 20’li yaşlarda okusaydın (tabii yazılanları içselleştirseydin) bambaşka bir hayatın olur muydu?

    Okuduğum kitaplar konusunda pek bir şey değişmezdi ama mutlaka en az bir yabancı dil öğrenir ve daha çok gezerdim. Çünkü İlber Hoca’nın da dediği gibi yaş ilerledikçe öğrenme hızı yavaşlıyor. Genç bir beyin daha hızlı öğreniyor. Yine de 40’ıma yaklaştığım şu günlerde ikinci bir üniversiteyi okuyarak beynimi daima öğrenmeye açık tutmaya çalışıyorum. Ama İlber Hoca’nın dediğinin aksine ben geceleri çalışıyorum. Oysa Hoca sabah çalışmanın daha verimli olduğunu söylüyor. Tabii İlber Hoca’mız evde kadına yüklenen işlerin sabah çalışmaya zaman bırakmadığını, çoğu kadının ancak evdeki herkes uyuduktan sonra kendine vakit ayırabildiğini pek dikkate almıyor sanırım.

    İlber Hoca kitabında edebiyattan müziğe, şehirlerden sinemaya, mimariden tiyatroya, operaya kadar bir çok konuda ışık tutuyor. Kitabın özü; eğer dolu dolu bir yaşam istiyorsanız disiplinli olacaksınız. Kaytarmak, tembellik yapmak yok yani. Bir şehri gezerken de bir derse çalışırken de planlı- programlı olmak şart.

    Hoca'nın bazı konularda çok katı olduğunu düşünsem de geçmişe bakınca haklı olduğunu görüyorum. Mesela 25 yaşından sonra eğitim olmaz artık eser vermek gerekir diyor. 35’li yaşlara kadar birçok eser vermiş kişileri örnek gösterip “Adamların hayatının bittiği yerde bizim çocuklar halen bir şey öğrenmeye çalışıyor, hayata atılamıyorlar. Çok açık ki yanlış ve verimsiz bir çizgideyiz, “ diyor.

    25 yaşına kadar yaptıklarını anlatıp pişmanlıklarını dile getiriyor. “Bugünkü aklım olsaydı ABD’de ve Avrupa’da okuyarak vakit kaybetmezdim. Ortadoğu’da, İsrail’de okurdum,” diyor ki İsrail üniversitelerinin Batı’dan daha iyi olduğunu bilmiyordum.

    25-40 arasını ise restorasyon çağı olarak tanımlıyor. Son fırsat bu, eksiğini gediğini kapat diye uyarıyor. Ben şimdi son fırsatın bittiği yerdeyim. Eksik çok…. Peki ne yapalım? 40 olduk diye bırakalım mı öğrenmeyi? Tabii ki İlber Hoca böyle bir şey demiyor. O ideal olanı, olması gerekeni söylüyor.

    Özetle İlber Hoca’ya göre:

    - -En az bir yabancı dil öğrenin ( kendi dilinizi mutlaka ama mutlaka çok iyi bilin)

    - -25 yaşına kadar dolu dolu yaşayın; farklı şehirler farklı ülkeler görün. Tabii bu ülkeleri de ağzınız açık dolaşmayın.( İlber Hoca böyle kaba bir şekilde söylemiyor tabii ki, yeni bir şehre yeni bir ülkeye gittiğinizde, uyumadan sürekli gezin, sokaklarda dolaşın, mimarisini fark edin, müzelerini mutlaka görün şeklinde söylüyor.)

    - -Eğitim en iyi müzik, matematik, filoloji ve sporla olur. Kalkınmak isteyen ülke bunlara önem verir. "Bir toplum müzik ve matematikten anlıyorsa insanlıkla irtibat kurabiliyordur, dünyalı olmuştur.”

    İlber Hoca’nın gözünden:

    Ne İzlemeli?

    İtalyan yönetmen, Luchino Visconti’nin II Gattopardo ve Lanetliler’i öneriyor.. Yönetmenin iyi bir tarih bilgisi ve buna uygun ekibi olduğunu söylüyor.

    Yine bir İtalyan olan Pasoli’nin Decameron filmini izleyin ve farkı görün. “ Tarih o rengârenk Hollywood filmlerindeki gibi anlatılmaz; tarihi filmler öyle çekilmez,” diyerek Amerikan sinemasına gönderme yapıyor.

    Ayrıca Polonya’dan Andrzej Wajda ve Maceristan’dan Istvan Szabo’yu da öneriyor.

    Bizden ise; Lütfi Akad, Halit Refiğ’e dikkat çekip özellikle “Teyzem” filminin çok enteresan olduğunu söylüyor.

    İran sineması ve İran tiyatrosundan da bahsediyor. Hatta İran’ın tiyatroda da iyi olduğunu özellikle tercümeyi çok iyi becerdiklerini söylüyor. Ben İran edebiyatını daima sevmişimdir ama tiyatro ve sinema konusunda çok iyi olduklarını fark edememişim demek ki.

    Ne Dinlemeli?

    İlber Hoca’yla burada yollarımız tamamen ayrılıyor. O klasik müzik seviyor. Mozart, Beethoven, Haydn… Bunun yanı sıra Rahmaninov Rus müziğinin en büyüğüdür diyor. Bizden Fazıl Say’ı takdir ediyor. Ama Dede Efendi’yi, Hacı Arif Bey’i, Itri’yi de bilin, daha günümüze yaklaşırsak. Münir Nurettin Selçuk, Safiye Ayla ve Zehra Eren’i örnek veriyor. (Zehra Eren’i ilk kez duyuyorum.)

    Bense müzik konusunda biraz karmayım sanrıım. İlk sırada Mark Eliyahu yer almakla birlikte, Evgeny Grinko, Mohsen Namjoo, Humayün Şeceryan, bize gelirsek; Ezginin Günlüğü, Ferdi Özbeğen hayranıyım diyebilirim.

    Ne Okumalı?

    Bu konuda ise İlber Hoca’yla görüşlerimiz çok benziyor. Çünkü ikimiz de Rus edebiyatını ilk sıraya koyuyoruz. Ben Rus edebiyatıyla ortaokulda tanıştım ve o günden beri benim için bir numaradır.

    Fransız edebiyatından da aynı kişileri ön plana çıkarmışız: Balzac, Flaubert…

    İran edebiyatını ikimiz de seviyoruz. ☺

    Ve ikimiz de Amin Maalouf hayranıyız. ☺


    İngiliz edebiyatıyla ilgili düşüncelerimiz ise Dickens’ı , Oscar Wilde’ı herkes okur, iyidir hoştur o kadar…

    Türkiye’de ise İhsan Oktay Anar… İhsan Oktay’ın adını görünce dedim Hoca anlıyor edebiyattan.

    Genç yazarlardan ise Şule Gürbüz’ü öneriyor. Bunu not ettim “Kambur, Coşkuyla Ölmek ve Zamanın Farkında” kitaplarını mutlaka okuyacağım.

    İlber Hoca daha birçok şey söylüyor. Hatta hepsini yapmak için bir ömür yeter mi bilmiyorum. Ama planlı-programlı yaşanmadan böyle bir hayat mümkün değil.

    Eğer 25 yaşından küçükseniz bu kitabı, elinize bir not defteri alıp bir yandan okuyun bir yandan hadi evlilik planlarını falan bir kenara bırakıp J doğru yeni ülkeler, yeni şehirler görmeye yelken açın…
  • 304 syf.
    ·8 günde·Beğendi·10/10 puan
    Paris'in merkezinde, gösterişli bir apartmanda, müzik, resim ve felsefe meraklısı, Rus edebiyatı ve Japon sineması tutkunu elli dört yaşında bir kapıcı kadın. Son derece zeki ve üstün yetenekli ama içe dönük ve yaş gününde intihar etmeyi planlayan on iki yaşında bir kız çocuğu. Utangaç bu iki özel insanı birleştir en bağ binaya yeni taşınan kibar Japon beyefendisi olacaktır. Sessiz insanların zengin iç dünyalarında gelişen, göze çarpmayan güzellikleri yücelten, sınıflar ve nesiller ötesi bir dostluğu konu edinen Kirpinin Zarafeti, pek çok ülkede yayımlanmış, milyonlarca okura ulaşmış, zarif ve etkileyici bir roman.
    "Her şeyin, özellikle de hayata dair mutlak olguların ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu gösteren nefis bir kitap."