• 304 syf.
    https://www.dunyabizim.com/...iydi-makale,835.html

    Momo, Michael Ende’nin heyecanlı serüveniyle çocuklar için tasarlanmış gibi görünse de zamanın irdelenmesi başta olmak üzere birçok konuda yetişkinlere hitap eden, Alman Gençlik Edebiyatı Ödülü’ne layık görülmüş ve kırktan fazla dile çevrilmiş fantastik bir romanı.

    Romanın başkahramanı Momo’dur. Momo, ne hangi zamandan ve mekândan geldiği ne de anne babasının kim olduğu bilinen, kendi adını kendisi koymak zorunda kalmış, antik bir tiyatronun sahne altına denk gelen bir oyukta barınan, kullandığı eşyalardan giydiği kıyafetlere kadar her şeyi iyiliksever insanlar tarafından karşılanmış, ufak tefek cılız yapısıyla kimine göre sekiz kimine göre on iki yaşında görünen, simsiyah kocaman gözleri ve simsiyah kıvırcık saçları ile etrafındaki herkes tarafından çok sevilen ve sayılan sevimli bir kız çocuğudur.

    Momo çok sevilmektedir; çünkü Momo her şeyden önce çok iyi bir dinleyicidir. Dinlemeyi bir marifet olarak görmeyenler varsa, bilmelidirler ki, dinlemek konuşmaya göre oldukça zor bir eylemdir. Bugün iletişim noktasındaki en büyük sorunlardan bir tanesi de insanların bir başkasını dinleme sabrını gösterememeleri ve birbirlerini dinleyemez hâle gelmiş olmalarıdır. Maalesef, bu noktadaki sıkıntı aynı çatı altında yaşayan ve hem kan bağı hem kullanılan ortak mekân ve paylaşılan ortak hikâyeler açısından diğerlerine kıyasla birbirlerine daha yakın ve birbirleriyle iletişimlerinin daha iyi olması beklenen eşleri, anne-baba ve çocukları dahi kapsamış durumdadır. Momo ise farklıdır, bugün artık birçok kimsenin beceremediği dinleme işini o kadar güzel yapmaktadır ki, onun dinlemesinin güzelliği karşısında aptal insanların bile akıllarına parlak düşünceler gelebilmektedir. İnsanların o ana kadar fark etmedikleri bilinçaltlarında kalmış gizli düşünceleri gün yüzüne çıkmakta, hayal güçleri bahar çiçekleri gibi açılmaktadır. Hatta kendi yaşamını anlamsız bulan ve yaşamının önemsiz olduğuna inanan biri dahi Momo kendisini dinlerken insanların arasında kendisinin de bir yeri olduğunu ve dünyada kendisinin de bir önemi bulunduğunu hissetmektedir.

    Momo’nun yaşadığı antik tiyatroya gelen çocuklar çok mutlu olmakta, kendi tasarımları olan en güzel oyunlarını orada oynamakta ve asla can sıkıntısı çekmemektedirler. Hayal gücünü tamamen yok eden ve üretmeye engel olan, kanlı canlı bir arkadaşın yerini asla tutamayacak ve bir insan kadar asla sevilemeyecek olan pahalı oyuncakları yoktur onların. Henüz sokaklarda, yeşil alanlarda veya parklarda yalnız dolaşmaları yasaklanmamış, nasıl oyun oynayacaklarının bir bakıcı tarafından öğretileceği ve tek tip oyunlar oynamaya mahkûm edilecekleri; sevinmeyi, hayal kurmayı ve heyecanlanmayı unutacakları “Çocuk Depolarına” kapatılmamışlardır çünkü. Çok uzun çağlar öncesine değil kendi çocukluğumuza gittiğimiz vakit bile o günün çocukları ile bugünün çocuklarını çocukluklarını yaşamaları açısından kıyasladığımızda aradaki açı farkının ne kadar büyük olduğunu dehşetle fark etmek işten bile değil. Hakikaten hiç birimizin ne bin bir çeşit aksesuarı olan Sindy bebekleri ne de fiyatıyla da detaylarıyla da gerçeğine taş çıkartan türlü türlü arabaları vardı. Belki içine konan metal para ile başı, kamışların yatay ve dikey birleşimiyle gövdesi oluşturulmuş bezden bebeklerimiz vardı bizim. Kimi zaman çamurdu, mutfak malzemelerimizin hammaddesi, evcilik oynarken. Bazen, annemizin dikiş dikerken kullandığı ipliğin biten makarası peşinde gün boyu koştuğumuz arabamız olurdu. Ama çocuklar olarak hepimiz mutluyduk; anne babalarımız bütün isteklerimizi karşılayacak imkânı bulamıyorlardı belki, ama biz evlatlarını da kendilerine ihtiyaç duyduğumuz anlarda “Şimdi değil! Vaktim yok! Tamam, daha sonra… Önce bir işim bitsin!” gibi mazeretlerle oyalamıyor, ne ilgilerinden ne de sevgilerinden mahrum bırakmıyorlardı.

    Çoğumuzu hayattan bezdiren, sürekli şikâyet ettiren, kendimizi renksiz, tatsız tuzsuz, hatta cansız, durağan hissettiren ve birçoğumuzun pençesinden kurtulamadığı modern zamanların bir hastalığı olarak karşımızda durur can sıkıntısı. Momo’da can sıkıntısının sebebi olarak ölü zamanlar gösteriliyor. Ölü zaman nedir? Ölü zaman, insanın tasarruf yapıyormuş aldatmacası içinde harca(n)ması gereken yerlere harcamadığı zamanıdır. Anne babasından, eşinden, çoluk çocuğundan, akraba-i taallukatından esirgediği ya da daha doğru bir ifadeyle çaldığı zamandır. Kaybına sebebiyet vermemek için yolda giderken park ve bahçelerdeki çiçekleri seyretmemek, sokakta oynayan çocukların -onlardan kaldıysa tabi- yanaklarından okşamamak, rastladığı bir dostuna selam verip iki çift laf etmemek, yardıma ihtiyacı olan bir ihtiyarın elinden filesini alıp taşımamak, şakıyan bir kuşa kulak vermemek, bir hastayı ziyaret ederek gönlünü almamak, üst komşuda kahve içmemek, bir çiçek ya da bir hayvan beslememek, yaptığımız işleri en kısa sürede bitirmek için o işin hak ettiği eforu sarf etmemek… Hepsi ve daha fazlası bize daha çok zaman kalsın diye ihmâl ettiklerimiz arasında.

    Teknoloji çağıyla birlikte inanılmaz bir hıza ulaştığımızı düşündüğümüzde neden buna rağmen birbirimize ayıracak vaktimiz olmaz? Altımızda son model arabalarımızın olmadığı yıllarda aşmamız gereken mesafeyi “tabana kuvvet” diyerek yürümemiz gerektiği hâlde bizim ilgimize, desteğimize, sevgimize ihtiyacı olan herkesin yanında anında hazır olabilirken bugün neden bayramdan bayrama bile olsa birkaç kişi dışında kimseyi ziyaret edemez hâle geldik. Telefonla yapılan hâl hatır sormaların ziyaretten sayılmadığı yıllardan ne çabuk telefonla aramaya bile üşenip kopyala yapıştır türü mesajlarla idare ettiğimiz zamanlara eriştik! Mahalledeki çeşmeden güğümlerle taşıyıp ocakta ısıttığımız suyla leğenlerde yıkadığımız çamaşırları bugün makineler yıkarken, halılarımız hiç elimize değmeden halı yıkamacılara verilirken, bulaşıklar için elimiz sıcak sudan soğuk suya girmezken, genel temizlik için evlerimize yardımcı kadınlar alırken tasarruf ettiğimiz bunca zamanı nerede, kimin ve ne için biriktirdik? Zamanı tasarruf edeyim derken aslında başka şeylerden tasarruf ettiğimizin maalesef hiçbirimiz farkında değildik. Yaşamlarımızın gittikçe daha zavallı, daha tekdüze, daha duygusuz ve hissiz ve daha soğuk geçtiğini kavramak istemedik. Momo’da geçtiği üzere, “Oysa zaman yaşamın kendisiydi. Ve yaşamanın yeri yürekti. İnsanlar zamandan tasarruf ettikçe, zaman azalıyordu.” Zaman azalıyordu, çünkü asıl sarf edilmesi gereken yerlerden kısıtlamalar yapıldıkça zaman bereketini kaybediyordu.

    Momo’da, varlığını insanların ölü zamanlarından yararlanarak sürdüren, gri renkli arabaları, kurşun renkli çantaları ve melon şapkaları olan ve ağızlarında eksik olmayan sigaralarıyla sürekli insanlardan zamanlarını aşırmaya çalışan duman adamlardan ve Momo’nun bu adamlarla verdiği mücadeleden de bahsediliyor. Duman adamlar zaman tasarrufu konusunda kendilerini kandırmak daha zor olduğu için bütün çocukları doğal düşmanları olarak görüyorlar. Bozulmamış fıtratlarıyla tasarruf edilmeye çalışılan zamanın aslında kazanılan değil gerçek yaşamdan kaybedilen anlar olduğunu daha kolay idrak eden çocuklar birçok noktada olduğu gibi bu konuda da büyüklerden ayrılıyorlar.

    Gerek yazılı gerekse görsel basında mütemadiyen yer alan zamandan tasarruf etmeye yarayacak âlet edevat reklamlarına ve bunların insanlara gerçek yaşam için özgürlük getireceği telkinlerine inanan yetişkinler, daha çok kazanıp daha çok harcıyorlar, ama yüzlerindeki asıklığın, bedenlerindeki yorgunluğun, halet-ı ruhiyelerindeki keyifsizliğin önüne geçemiyor ve gözleriyle dostça bakmayı bir türlü beceremiyorlar. Daha çok kazanmak ve daha çok zamandan tasarruf etmek için ise sürekli acele ediyorlar. Acele ettikleri takdirde daha hızlı ilerleyeceklerini düşünüyorlar, hâlbuki insan ne kadar yavaş hareket ederse o kadar hızlı ilerliyor. Ne kadar hızlı hareket ederse o kadar çok şey kaçırıyor. Halil Cibran’ın da dediği gibi, “Kaplumbağalar yollar hakkında tavşanlardan daha fazla şey anlatabilirler.”

    Momo’da Momo’nun duman adamlarla yaptığı savaşı Momo kazanıyor kazanmasına da biz kendi yaşamımızda zamanı kullanırken zamanla yarışıyor muyuz yoksa zamanla savaşıyor muyuz ya da duman adamlarla mücadelemizde galibiyeti hangi tarafa veriyoruz, düşünmek gerek. Bir insanın yaşamını anlamlı kılan ve o yaşamın sahibine değer katan husus dokunabildiği yürek sayısıyla doğru orantılıdır. Âdeta bencilliğin dayatıldığı günümüz dünyasında ah bir bilebilsek; okşamadığımız her baş, dokunmadığımız her el, doyurmadığımız her yoksul, uzak durduğumuz bize ihtiyacı olan her gönül zannedildiğinin aksine zamanımızın bize kalmasının sebebi değildir, bilakis zamanımızın bereketine vurulmuş bir darbedir.
  • Bu bir ekolojidir; her şey başka her şeyle derinden ilişkilidir. O yüzden hiçbir şeyi reddetme, çünkü reddettiğin anda kendi içindeki bir şeyi reddetiyorsun. Şu şakıyan kuşları reddettiğinde, senin içindeki bir şey reddedilmiş olur.
    Bir bahar vakti bu oldu. Hava harikaydı ve bir bankta oturuyordum. Baharın, kuşların, havanın ve güneşin tadını çıkarıyordum. Kuşların ahenkli cıvıltılarını dinliyordum.
    Bir yabancı da aynı bankta oturuyordu. Ona döndüm ve “Kuşların müziği harika değil mi?” dedim.
    Adam dindar biri olmalı: Bir mantra söylüyordu. Rahatsız oldu. İşine karıştığımı düşünüyordu.
    Kaşlarını çattı ve “O aptal kuşların kahrolası gürültüsünden söylediğin şeyi nasıl duyabilirim?” dedi. İnkar edersen, reddedersen; dikkatinin dağıldığını hissediyorsan, öfkeleniyorsan, kendi içinde bir şeyi reddediyorsun. Yalnızca herhangi bir dikkat dağınıklığı, öfke duygusu olmadan yeniden kuşları dinle; birden senin içindeki kuşun karşılık verdiğini göreceksin. O zaman o kuşlar yabancı, davetsiz misafirler olarak orada değildir. Birden bütün varoluş bir aile olur. Öyledir. Ben bütün varoluşun bir aile olduğunu anlamış bir insana dindar derim. Kiliseye gitmeye bilir, hiçbir tapınakta ibadet etmeyebilir, hiçbir camide veya grudwara da dua etmeyebilir. Bu önemli değil, bu hemen hemen ilgisiz. Bunları yapıyorsan, güzel, sorun yok. Fakat varoluşun organik birliğini anlayan kişi sürekli tapınaktadır, yüzü sürekli kutsal ve ilahi olana dönüktür.
  • Dünya sürekli, görünmez bir biçimde değişiyordu, tıpkı bir şişedeki şarap gibi. Bense camın içinde ılık ılık parlayan koyu kırmızı
    sıvıdan ötesini göremeyen biri gibiyim.
  • 368 syf.
    ·9 günde·Puan vermedi
    (Spoiler içerir)

    Bu kitap, Dostoyevski’nin okuduğum dördüncü kitabı. Beni derinden etkileyen bu hikaye ile ilgili içimden geçenleri, bu müthiş hikayenin uyandırdıklarını sizinle paylaşmak istiyorum.
    Romanın isminden de anlaşıldığı üzere maddi zorluklar ile mücadele eden, sağlık ile ilgili problemleri bulunan, zengin ve “üst kesim” diye nitelendirilen kişiler tarafından, hakları yenen, ezilen insanların hikayesi bu. O kadar gerçek bir hikaye ile karşı karşıyasınız ki, sanki birisi size biyografisini anlatıyor da onu dinliyorsunuz gibi. Zaten Dostoyevski’nin kendi yaşamından, yaşadıkları birtakım olaylardan da izler taşıyor gibi bu hikaye. (Belki de tamamen öyle, bilemiyorum).

    Kitapta, insanlığı, hem nasıl böyle yüce gönüllü ve muhteşem varlıklar olabileceğini hem de ne derece alçalabildiğini gördüğümüz, üzerinde çokça düşünülmesi, konuşulması, kafa yorulması gereken o kadar fazla şey var ki, muhtemelen bir incelemeye sığmaz :)

    Bunun için benim daha çok üzerinde duracağım konu, hikayemizdeki kahramanların farklı farklı aşkları olacak. Nasıl başlayacağımı bilemiyorum, çocukluktan beri aynı evde yetişen Vanya ve Nataşa’mız var ilk olarak. Nataşa çok kibar, güzel ve bilgili bir kız, Vanya’yı kardeşi gibi seviyor, yakın bir dostu gibi. Vanya’nın onu kardeş gibi sevmediğinin farkında, ama gönlü babası ile büyük bir kavga sonucu yolları ayrılan Prens’in oğlunda.

    Üstelik onu öylesine seviyor ki, gözünü karartıp, ailesini karşısına alıp ona kaçacak kadar. Tabi böyle çok sevdiği Prens’in oğlu Alyoşa’sı onu ne kadar seviyor, aşkına ne derece layık göreceğiz… Alyoşa, genç bir delikanlı, Nataşa’yı deliler gibi sevdiğini iddia eden onsuz yaşayamayacağını sürekli dile getiren, babasının ve babasının onu evlendirmek istediği kızın karşısına çıkarak, Nataşa ile evleneceğini söyleyen, aslında pek çocukça, pek havai ve dediklerinin bir türlü nereye varacağını bilemeyen bir yapıya sahip. Bunların dışında Bir Nely’miz bir de Alyoşa’nın evlenmesinin daha uygun görüldüğü Katya’mız var.

    Nely, küçük bir “büyük yürek”. Annesinin sevdiği adam ile kaçması sonucu başına birçok olaylar gelen, kızıyla birlikte geri döndüklerinde dedesinin onları kabul etmemesi sonucu annesi verem yüzünden hayata veda edince, bir şekilde Vanya ile yolları kesişen tatlı kız. (Kısaca bahsediyorum görüşlerimi yazdığımda rahatça anlaşılsın diye) Katya ise Prens’in oğlunu evlendirmek istediği zengin, genç, gençliğine rağmen oldukça olgun, son derece anlayışlı ve bilgili, güzel bir kız.

    Baktığınızda aşk ile ilgili birçok tanıma rastlarsınız. Kimisi için her şeyin ötesinde saf ve en hakiki duygu iken kimine göre ise hata, yanlış, belli bir amaca ulaşmada bir ön koşul gibi algılanmakta olduğunu görürüz. Bu kitapta yaşanan aşkları ve bunların getirilerini okudukça bir hayli ikilemlere düştüm. Nataşa’nın Alyoşa’ya karşı duyduğu aşk, aşktan ziyade sanki bir annenin çocuğuna karşı sevgisi, ilgisi gibi. Öyle ki, Alyoşa’nın başka bir kadına gitmiş olmasından onun, eğlenmiş olabileceğini düşünerek neredeyse mutluluk duyacak kadar  Ben böyle bir aşkla sever miydim? Ya da bu duruma aşk der miydim? Bir hayli düşündüm, sonucunda bunun çok da sağlıklı olmadığına, aşkın özünün böyle bir şey olamayacağına kanaat getirdim.

    Aynı şekilde Katya’nın Alyoşa’ya duyduğu aşkta da böyle bir izlenim aldım. Alyoşa’nın çokça çocuk ruhlu olması, içinde hiç kötülük saklamaması, dürüst ve içten olması bu iki kadını, Alyoşa’ya karşı anaç bir şefkatle dolduruyor. Kısacası Nataşa ve Katya’nın aşkı bana, çocuklarına karşı şefkat besleyen bir annenin sevgisi olarak göründü.

    Alyoşa’nın bu iki kadına olan aşkına gelecek olursak zaten baştaki hata aşkın iki kişiye aynı anda duyulabilen bir his olabileceğini düşünme durumudur Alyoşa, çocukluktan çıkamamış, her şeyi evcilik sanan saf bir genç. İki kadını da seviyor, Nataşa’ya tapıyor gibi hatta fakat aşkın anlamını kavrayamadığı ve gerçek anlamda bir aşk hissinde olmadığından gönlü çabucak kayabiliyor. Ne yazık ki
    Alyoşa’nın aşkı da gerçek bir aşk değil gözümde (hatta içlerinde en olmayacak aşk bu).

    Zavallı Nely’nin hayatında hiç onu seven birisi olmadığı için ona yakın olan, onu koruyup kollayan Vanya’ya hayran kalması hiç de şaşılacak şey değil. Nely’nin yüce gönlü ve hayran bir kalbi var, tabi ki aşk değil..

    Ve Vanya’nın sarsılmaz, hazin aşkı..

    Bilmiyorum ki Vanya gibi bir insan yaşamış mıdır, yaşıyor mu, yaşayacak mı? Benim kitaptaki tek gerçek aşk onun aşkıdır. Sevdiği kadın omuzunda başka bir adama ağlarken bile onu düşünen, teselli eden, her zaman yanı başında olup onu destekleyen, hatta “mektuplarınızı bile taşırım yeter ki evden kaçma” diyebilecek kadar düşünceli, benzeri bulunamaz bir aşık. Ona hayran olmamak elde değil. Ne sahip olma, kavuşma gibi bir beklentiyle seviyor, ne de bir acıma, üzülme ile… Sadece o olduğu için, sadece Nataşa olduğu için. Sadece mutluluğunu isteyerek… Vanya’ya kelimeler kifayetsiz kalıyor.

    Bana müthiş anlamda iyi bakış açıları kazandırdı bu kitap ve tabi ki Vanya…

    Okuduğunuz için teşekkür ederim, İyi okumalar dilerim…
  • sonbahar huznu kisa ama gelecek bir karakiş ve kisa huzun uzun gecelerde surekli tekrarlanacak bedenlerde yine uykusuzluk yine sabitlenmislik olacak bir cok hayal bahcelerinde kiminin hayali bahar ciceklerine kimelerininkide kar altinda uzayip giden kardelenlere olacak ama sonbahar huznu karakişta ortaya cikacak...
  • Kalp...
    Bir med ve cezir içinde sürekli kabarıp alçalan kas yığını.
    Et ve kan; madde ile mana...Kış ile bahar, hüzün ile keder, hasret ile özlem...