• .
    *Gülüşünün kıyısına zeytin astığını biliyorum aslında,çizilmiş zeytinler.
    Mavi dövmeleri ve bitmek bilmez yasların çürük izleriyle,
    etin acıdığı yerde,
    kemiklerin kainatına yürüyorum.
    Komplikasyon geçiren aşkın
    karnını doyurmaktan vazgeçtim artık.
    Diledin, son kez aralandı kapı.
    Giden değil de, gelmeyen yordu kapıyı.
    Kapandı..
    Şimdi kim mendiliyle göğsümüzü silecek..*
    .
  • Âmalimiz, efkârlarımız ikbâl-i vatandır
    Serhaddimiz kal'a bizim hâk-i bedendir
    Osmanlılarız ziynetimiz kanlı kefendir
    Kavgada şehâdetle bütün kâm alırız biz
    Osmanlılarız can verir nâm alırız biz

    Kan ile kılıçtır görünen bayrağımızda
    Can korkusu gezmez ovamızda, dağımızda
    Her kûşede bir şîr yatar toprağımızda
    Kavgada şehâdetle bütün kâm alırız biz
    Osmanlılarız can verir nâm alırız biz

    Osmanlı adı her duyana lerze-resândır
    Ecdâdımızın heybet-i ma'rûf-i cihândır
    Fıtrat değişir sanma! Bu kan yine o kandır
    Kavgada şehâdetle bütün kâm alırız biz
    Osmanlılarız can verir nâm alırız biz

    Top patlasın âteşleri etrâfa saçılsın
    Cennet kapısı can veren ihvâna açılsın
    Dünyâda ne bulduk ki ölümden de kaçılsın
    Kavgada şehâdetle bütün kâm alırız biz
    Osmanlılarız can verir nâm alırız biz
  • Fezaya akın var, açılsın gök kapısı..
    Dimağımıza çakılsın, bu sır yapısı..
    Sarsılmayız depremle..
    Sürüklenmeyiz selle..
    Allah Kadir..
    Allah Kebir..
    Ve Allah bir..
  • Sonrası Sır. Yok oluş. Kayboluş. Denizin kenarına kadar ayak izleri kalır da denize girdikten sonra ne iz kalır ne nişan. Böyle der Mevlana.
  • 1-Ne zaman ki hikayemi anlatıp susacağım, artık sadece yeni hatalar yapacağım! Zamanı dörtnala koşturacak kadar yabancı hatalar! Duvar saatlerini miknatısa tutulmuş pusulaya çevirecek kadar bilinmeyen hatalar! Daha önce kimsenin yapmadığı, adını bile duymadığı hatalar! (sy.21)

    2-Doğu ile Batı arasındaki fark, Türkiye’dir. Hangisinden hangisini çıkarınca geriye Türkiye kalır, bilmiyorum ama aralarındaki mesafe Türkiye kadar, ondan eminim. Ve biz orada yaşıyorduk.(sy.22)

    3-‘‘Çıplak ayağı Doğu’da, ayakkabılı olanı Batı’da ve üzerinden yasadışı ne varsa geçip giden, yaşlı bir köprü. Kursağımızdan geçiyordu hepsi. Özellikle de kaçak denilen insanlar.. Elimizden geleni yapıyorduk.. Boğazımıza takılmasınlar diye. Yutkunup gönderiyorduk hepsini. Nereye gideceklerse oraya..” (sy.22)

    4-Ama zaten dünyanın bütün nefret suçları da simge temelli değil miydi? Kurbanlar, katillerinin gözünde her neyi simgeliyorlarsa, o yüzden saldırıya uğramıyorlar mıydı? Kişisel bir mesele değildi nefret suçu. Nesnel bir şiddetti. Kurbandan nefret etmek için, onu şahsen tanıyarak zaman kaybetmeye gerek yoktu. Havada uçuşan genel nefretten birkaç doz koklamak yeterliydi. (sy.50)

    5-Yaşamak için nefes nefese kaldığımız kasabanın adı Kandalı’ydı. Kandağlı denildiği günlere yetişememiştim. Ğ’de beni beklememiş ve çoktan tarihe karışıp gitmişti. Bir dağdan çok dev bir kanepeye benzeyen Kandağ’ın ortasında oturan, bu yüzden de kaybolmadığı sürece hiçbir rüzgarın yolunun düşmediği, nedense herkesin ilçe demekte ısrar ettiği bir kasabaydı Kandalı.(sy.53)

    6- Nasıl aşık olunur bilmiyordum ama böyle bir şey olmalıydı: Soyguna gidecekmiş gibi planlar yapmak… Doğru hamleler, doğru yerler, doğru anlar peşinde koşmak.. Avlanmaktan pek bir farkı yoktu aslında. Hatta dünyanın ilk leopar desenli giysisini üreten adam da böyle düşünmüş olmalıydı. Aşk, avlanmakla ilgiliydi. Yoksa hangi kadın bir hayvan gibi görünmek isterdi? (sy.60)



    7– Artık aşık değildim. Sadece yolu izledim. O insanların bana gösterdiği yolu. Tek yön. dönüş yoktu… Üzerinde melek olan kırmızı tişörtleri, başka dünyaların en güzel kızlarını satın almak için sakladım. Sonra onlara da gerek olmadığını anladım. Öğrendim ki sol elimin işaret parmağı bir namlıydu. Herhangi birine doğrultmam yeterliydi.(sy.70)

    8- Peki, bir korkaktan canavar olur muydu? Tabi ki! Hatta galiba sadece korkaklar canavar oluyordu. Yaşayan kanıtıydım bunun. Talaştan midemin bulanması da bu yüzdendi. Çünkü ben talaştım. Toz ve kıymık. Dünyayı benimle örtseler, geriye tek bir iz kalmazdı. Denedim kendimi o kadınların üzerine defalarca serptim ve hepsini yok ettim. (sy.70)

    9- Üstelik bunları da başka şeyleri asla hatırlamamak için yaptım.. Ama bugünü, dünü unutmak için yaşamak, hiçbir halta yaramadı. Aksine.. Unutulması gerekip de unutulamayanlar, katlana katlana çoğaldı. Meğer önce yarını unutmak gerekiyormuş… Her doğanın yeni bir güneş olduğuna inanacak kadar unutmak.. Her güneşi ilk ve son kez gördüğüne emin olacak kadar unutmak. ”Bugünkü biraz daha geniş sanki!” ya da ”Dünkü güneş daha ovaldi, değil mi?” diyecek kadar unutmak.. her günü ilk kez yaşıyormuş gibi hissedecek kadar unutmak gerekiyormuş.. Ve de bağırmak: ”Hangi dinde deja vu yok, ben ona inanacağım!” Ve de susmak: Nerede diriliş yok, ben orada olacağım.. (sy.75)

    10- Jack Londan okurlardı. Ama benim okuduğum Jack London’lardan değil. Onlarınki başkaydı. Jack Londan’ın yıllar önce keşfettiğim, içindeki bütün ”Beyaz Diş”lerin teker teker çürüyüp döküldüğü romanlarını tercih ederlerdi… (sy.77)

    11- Genellemelerden kaçamayacak kadar örgütlü bir dünyada yaşıyorduk. Artık çok geçti! Çünkü toptan alınıp toptan satılmak istiyorduk. Avuç içi kadar örneğini beğenen, bütün kumaşı almak zorundaydı.Tekstil sektöründe olduğu gibi. Daha doğrusu, örümcek ağı sektöründe.. Bütün bunlardan anlaşılacağı gibi her şey, kumaşlarla ilgiliydi. Adalet tanrıçası Justitia’nın göz bağından bayraklara kadar, her şey bir kumaş meselesiydi.. Hala çıplak kalabilmiş birkaç Amazon yerlisinin yüzlerindeki o huzur, kumaşsızlıktan geliyordu. Benim yüzümdeki huzursuzluk da, kumaşlarımızın aynı olduğu babamla konuşuyor olmamdan.. (sy.88)



    12- Okulu bırakmıştım. Eğitim hayatımı, babamın kolları ve kendi ellerimle boğmuştum. Aslında gayet iyi olmuştu. Çünkü başka bir okula başlamıştım. Bütün derslerinde insanlığın işlendiği bir okula. Üstelik istediğim kadar kitap da okuyabiliyordum. Şehirdeki kitapçılara gittiğimde, kimsenin yanaşmadığı raflara yöneliyor ve kimsenin kapağını açmadığı kitapları karıştırıyordum. (sy.128)

    13-Böylece geriye, belki de en ilginç olan yöntem kalıyordu; Lideri seçimle belirlemek. Demokrasi! En mantıklısı buydu. Sonuçta, toplumla lider ilişkisi, aynı kafeste kapalı kalmış bir insanla bir hayvanın durumundan pek farklı değildi. Diktatörlükte kafesin kapısı birden açılır ve içeri aç bir aslan atılırdı. Ama demokrasi, insanın ne tür bir hayvanla kafese kapatılacağını seçme özgürlüğüydü. (sy.133)

    14-Peştuca bilmeye gerek yoktu, çaresizlik ve korkuyu tanımak için. Özellikle de ortada, hepsinin geleceğini ilgilendiren,karanlık bir sır varken, paniğin zahirli bir gaz gibi depoyu doldurması sadece birkaç saniye sürmüştü. (sy.139)

    15-Bir insanın kendine oy vermesini hep çirkin bulmuşumdur. Dünyanın en çirkin iki şeyinden biridir. Diğeri de, kriket oynayan bir Hintlidir. (sy.140)

    16-Biz burada ölü değil, çukur gömüyoruz, korkma!” demişti. Meğer gerçekten de öyleymiş. İki saatlik bir işmiş, çukur kazıp kapamak. Çukur gömmek. Eğer konu ölü gömmek olsaydı, yani bir an için bile gömdüğümün bir insan olduğunu düşünseydim, herhalde asırlar sürerdi. (sy.165)

    17-Sonuçta, hayaletler her şeyi biliyordu. Kimin etten bir duvar, kimin insan olduğunun farkındaydılar. Bu yüzden de bazılarının içinden geçip gidiyor, bazılarının da kulaklarına bildikleri her şeyi fısıldıyorlardı. (sy.167)

    18-Babamı,o an, o bahçede, o çardağın altında, hala üzerinde ölü toprağı olan o kürekle öldürebilirdim. Ama yapmadım. Onun yerine, sadece yüzüne baktım. Depodaki kameralardan ekranıma kadar gelen görüntülere baktığım gibi. Hiçbir şey hissetmeden. (sy.173)

    19-Belki de ilk kez babam benimle ilk kez konuşuyordu. Ya da hayal görüyordum ve Ahad, aslında kendisiyle konuşuyordu. Kelimeler ağzından öyle bir boşanıyordu ki matkap gibi yağan yağmurdan önce, onlar bizi boğacaktı. (sy.185)

    20-Ama ne alevini, dudaklarımdaki sigaranın ucuna götürebildim ne de hareket edebildim. Çünkü o çakmağın ucunda cehennemi gördüm. Üstelik o cehennemdeki tek ateş benim elimdeydi. Demek ki şeytan bendim orası benim evimdi. (sy.198)

    21-Ama o yine ”Daha”! diyordu.. Hangisiydi acaba? Depodakilerin hangisi? İçlerinden hangisi, Türkiye’den geçeceğini bildiği için o sihirli kelimeyi öğrenip de gelmişti? Daha çok su, daha çok yemek, daha çok hava, daha çok şu, daha çok bu ve her şeyden daha çok istemek için o kelimeyi, daha yolculuğa çıkmadan birilerine sorup da öğrenmiş olan kimdi? (sy.201)

    22- Dudaklarımı mühürlesem de giriyordu içime. Beni o cehennemde hayatta tutmak için önüne çıkan bütün engelleri aşıyor ve bir yolunu bulup, burun deliklerime saplanıyordu. Kimsenin gelmeyeceğini düşündüğüm ve yeniden intiharı hissettiğim o yer ve zamanda beni yaşatarak gebertiyordu! (sy.202)



    23- Ayrıca saate bakmama da gerek kalmamıştı. Saniyelerin akışını ikinci nabzım gibi duyuyor ve hiç zorlanmadan, dakikalar ve saatleri sayabiliyordum. Ne benim, ne hikayemin ne de filmimin bir isme ihtiyacı vardı. Ben, zamandım. (sy.236)

    24- Sayın seyirciler, bu gün elimize geçen bir habere göre, Dünya olarak bilinen bir gezegende insanlar doğdu, yaşadı ve öldü. Şimdi sıradaki haberimize geçiyoruz. (sy.254)

    25- Ender’e de söylediğim gibi: Neye inanmak istiyorsan, ona inan! En azından, kendinden başka,kimse seni kandıramaz. 21. yüzyıl şartlarında, bu da, hiç yoktan iyidir, değil mi? (sy.260)

    26- Şimdi, kim bilir neredeler? Kim bilir, neler yapıyorlar? Bana hiçbir zaman kötü davranmamış ve ilk günden beri, beni en yeni eski dostları olarak kabul etmiş olan o insanlar, kim bilir dünyanın hangi noktasında, bitmiş birer cümle gibi duruyorlar? (sy.273)

    27- Dünyanın en büyük günahkarı olarak, kurtuluş planım belliydi: Önce cennete gitmek, sonra da orada ölmek. Asla intiharla değil.. Zamanla. (sy.299)

    28-Bu süre içinde, kendisine sunulmuş olan fikri alıp, üzerinde birtakım değişiklikler yaparak kişiselleştirmesi gerekiyordu. Böylece fikri, kendisi bulmuş gibi sahiplenmesi mümkün olabiliyordu. Emre için, bu kendini kandırma süresi, yaklaşık dört saatti. (sy.302)

    29- Ağladım. Hem de istediğim kadar! İnsanın gerçek özgürlüğü buydu:İstediği kadar ağlayabilmek. Belki bir de istediği şeye ağlayabilmek.(sy.309)

    30-Diyor ya Aşık Veysel, ‘iki kapılı bir han’ diye? Ondan cereyan yapıyor bu hayat! Onun için üşüyorum hep. Gideyim de kapatayım birini!” (sy.80)

    https://www.soylentidergi.com/...an-gunday-30-alinti/