• Sambia (Yeni Gine) erkeğine kuvvetli sperm sağlayan anahtar eylem, erkek erkeğe fellatio'dur. Bir dizi kural semen verecek olanı belirler (fellatio yapanın kız kardeşinin kocası arzu edilendir; baba kabul edilemez). On yaşlarından itibaren oğlanlar uygun bir vericiden her gün fellatio yaparak semen almaya çalışırlar. Bir oğlan alıcı olarak altı-yedi yıl geçirdikten sonra bir verici olur. Herdt şöyle der: "Yeni Gine Sambia' ları arasında sapık bir bekâr, ergenlik öncesi oğlanlar tarafından emilmek için penisini sunmayan biridir."
  • 187 syf.
    ·2 günde·5/10 puan
    Marquis de Sade; nasıl tarif edeyim bu kişiyi şimdi? Yazar olarak mi? Cinsellik alanında aydın ve özgür bir düşünür olarak mi? Yoksa sapıklar arasında en sapığı olarak mi?
    "Grinin elli tonu" adli eser bile bu kişinin fikirleri yanında çok hafif kalır.
    Sevmediği bir kadınla evlenen de Sade, yasak cinsel arzularını yaşamaktan kendini geri tutmaz. Rahibe olan baldızının aklına girer ve onunla cinsel endeksli bir beraberlik yaşar. Tabi ki bununla da yetinmez ve bir kadını hanesinde esir tutar ve akla gelmez, acı yüklü cinsel yaklaşımda bulunur. Sadizm‘in (karşı tarafa acı çektirmekten cinsel haz almak/mutlu olmak) fikir babasıdır zaten. Bu olayları günışığına çıktığı gün toplum tarafından dışlanır ve zindana atılır. Ömrünün üçte birini zindanlarda geçirmiştir. Cinsellik alanında gruplaşma, tabusuz sevişme, acı çektirmek/acı çekmek, oğlan kız fark etmez algısı ile toplumun sapıklık olarak gördüğü meseleleri kendisine göre özgürce yaşadığını ifade etmekte. Tanrı, din adamları, kültür, gelenek, töre gibi cinselliğe sınır koyan yapılara karşı alaycı ve inkarcı tutumunu gizlememiştir. Birilerine göre cinselliğe özgürlük katan aydın, ama çoğuna göre sapık bir düşünür. Karar sizin de Sadi yakılmalı mı, yakılmamalı mı? :)
  • Esnek çalışma dönemini evde çocuklarla ilgilenerek geçiren bir arkadaşım anlattı. Hanım işe gidiyor, beyefendi dadılık yapıyor gün boyu. Yemekti, dersti, hava aldırmaydı, geçiyor günler. Ama bir şeyden şikâyet etti; “Ben babayım, çocuklara bir şey söylüyorum, hanım pat itiraz ediyor çocukların önünde. Hayır, öyle değil, böyle olacak. Çocuğun kafası karışıyor. Baba olarak da itibarın sarsılıyor, bundan söz etmiyorum bile. Bence anne baba çocukların önünde bunu yapmamalı. Baba konuşunca anne susmalı, anne konuşunca baba susmalı, yanlış bile olsa!..”
    Eric Hoffer’ı saygıyla anabiliriz. “Bir ideoloji bir toplumu ele geçirmek isterse, işe ailede rolleri sorgulatarak başlar” demişti. Geçmiş olsun, Daryush Shayegan’ın “Yaralı Bilinç”leri günbegün çoğalıyor ülkemizde. Artık baba değil evdeki, babacık. Eve para getir, bizi arabayla gezdir, alışverişe götür, okul taksitlerini öde, valizleri taşı, evi süpürmeye yardım et. Senin görevlerin bunlar. Düzeni biz sağlarız!...    
                      

    “Kadının rakibi erkek değil öteki kadındır.”
    Türk erkeğini kaba saba, kıllı göbekli, biraz angut, biraz da beyinsiz gösteren hain karikatüristler!
    Erkeği eğitirsek toplum düzelir zanneden içimizdeki Batılı kadın dernekleri!
    “Kadınlar sizin tarlanızdır” ayetine inanmak istemeyen ilahiyatçı modern kızlar!
    “Her şey iyi güzel de Peygamberimizin çok eşliliğini nasıl izah edeceğiz? Siyasi kararlardı mı desek?” diye kara kara düşünen hocalar!
    Okutulmayan kız çocukları üzerinden Müslüman Türk geleneklerine hakaret etmeyi maharet bilen devrimci yönetmenler!
    Daha çok popüler olmak istediği için kadının toplumsal rolünden dem vurup duran köşe yazarları!
    Kadın erkeğin yaptığı her şeyi yapabilir sanan eşitlikçi feministler!  
    Boşuna uğraşmayın erkekle. Kadına şiddetin baş sorumlusu yine kadındır.
     

    Schopenhaur’a sorarsak erkek zavallıdır. Kadın türün doğası gereği kendini dölleyecek güçlü, kuvvetli erkeği seçer, ondan çocuk doğurup türün devamını sağlar, sonra da erkeği bir kenara atıverir. Yani erkek seçmez eşini, kadın seçer.
    Meşhur sözdür, “Kadının rakibi erkek değil kadındır.” Erkek,  bütün kadınlar kendisi için süsleniyor sanmaya devam etsin, gerçekten de kadının esas mücadelesi öteki kadınladır. Annedir, kaynanadır, görümcedir, abladır, kız kardeştir, teyzedir, haladır, yeğendir, iş arkadaşıdır, mahallenin güzel kızıdır, sosyetenin gözdesidir ama öteki kadındır. (Türk sinemasında kıskanmayı en iyi anlatan film Zeki Demirkubuz’un “Kıskanmak” filmidir ve bir ablanın kız kardeşine duyduğu gizli ve tehlikeli kıskançlığı anlatır.)
     

    Avrupalılaşacağız diye evinin hanımefendisi olan kadını agoraya indirdik. Artık bu kadın eve dönmez, boşuna beklemeyelim. Ekonomik gücü olan, özgür kadın fantezisini yaşayıp sonucunu görmeden hiçbir kadın eve dönmez. Anti depresanı bol bir gelecek bizi bekliyor. Üniversite sınavına giren çocuklarınıza psikiyatri yazdırırsanız iyi para kazanacaklar.  
     

    Kedi besleyen yalnız kadınlar
    Ailede rolleri yok ettik bir güzel. Baba oldu babacık. Anne oldu iş kadını. Çocuk da yapıyor, kariyer de. Yasalar da ondan yana. Oh, ne güzel İstanbul. 
    Yıllardır, kadına şiddetin sorumlusu olarak erkeği söyledik. Erkek egemen toplum dedik, gelenek dedik, töre dedik, yeri geldi İslam dedik, Avrupa Birliği ve Dünya Bankası fonlarından her türlü desteği alarak hepsini kötüledik. Sonuç; evinde kedi besleyen yalnız kadınlar. Amaç bu muydu bilmem ama sonuç bu. İşi daha da ileri götürdük, toplumsal cinsiyet kavramıyla kadınla erkek arasındaki cinsiyet farkını da ortadan kaldırmak için fonlardan destek almaya devam ediyoruz. Ha gayret, sperm bankasına az kaldı!...
    “Kadın çalışıp ekonomik özgürlüğünü elde etmeli” diyenler arasında birinci sırada anne vardır. “Ben ezildim sen ezilme.” psikolojisi ile kızına kocasını zalim, kendisini mazlum olarak gösteren bu anneler, bugünkü mutsuz evliliklerin birinci müsebbibidir. Niyet güzel ama metot çok yanlıştı. Oğlu karısına şiddet uyguladığında görmezden gelen de babadan çok annedir. “Erkektir yapar, elinin kiridir.” diye aldatmayı mazur gösteren, susan, gelinin acısından haz duyan da daha çok annedir.
    Benim gördüğüm yüzük atan nişanlıların arasını bozan en büyük etken de annedir. Anne için çocuğunun evliliği adeta bir iktidar alanıdır. Oraya kimsenin dokunmasına müsaade etmiyor. Her şey istediği gibi olacak. Kendi istediği damat adayı olmazsa veya damat adayını beğenmezse allem edip kallem edip o nişanı bozar Türk anneler. Hele söz konusu oğlu ise vay haline. Tam bir Schopenhaur manzarası. Bir de bir türlü bitmeyen bir annelik hakkı vardır ki, her yerde kullanır. Baktı oğlan kızda ısrarlı, “Sütümü helal etmem.” deyiverir, hadi erkeksen karşı çık. Oğlan dayandı, annesine rağmen kızla evlendi diyelim, bak gör şamatayı. Yahudiler Kudüs’ten vazgeçer, istemediği gelinin yuvasını yıkmaktan vazgeçmez Türk kadını. Çıkarı yok, o evlilik bozulacak!..
     

    Kim demiş Türk kadını güçsüz diye.
    Gördüğüm aile merkezli boşanmaların birçoğunda annesine hayır diyemeyen kadın ya da erkek oldu yuvasını yıkan. Kim demiş Türk kadını güçsüz diye. Yuvanı yıkar senin, sonra da “Sen yürütemedin.” deyip çıkar işin içinden.  
    Bugün özellikle Anadolu’dan gelip büyükşehirlerde okuyan dindar kızların çoğu mazlum anne, zalim baba psikolojisini üzerinden atamamanın sancısını yaşıyor. Kocası potansiyel zalim. Gerdek gecesinde başlıyor zaten “Kendini ezdirme, nasıl başlarsa öyle gider” telkinleri. Hayatı bunun üzerine kurulu. Patronu onu herkesin içinde rezil etsin, onu sindirir, idare eder. Yeter ki kocasına karşı ezilmesin. Ağızlarında hep aynı sakız. İslam’ın kadına verdiği hakları göz önüne alırsak kadın evini temizlemekle, yemek ve ütü yapmakla hatta çocuğunu emzirmekle bile sorumlu değil. İslam’a göre kadın, evin hanımefendisidir.
    Buraya kadar tamam, peki aynı İslam erkeğe ne diyor? İslam’ın kadını evin hanımefendisidir de, erkeği kölesi midir? İslam’a göre evli kadının iki temel görevi vardır; erkeğinin itibarını korumak ve cinsel ihtiyaçlarını karşılamak. Sözü dinlenen, istekleri, ihtiyaçları, tercihleri özen, itina ve saygıyla karşılanan, karşılanması gereken İslam erkeğine “Sana hak ettiğinden fazlasını bile veriyorum. Sen beni hak etmeye çalış.” paçozluğu yapılıyor İslam adına. Bakın etrafınıza, Müslüman Türk kadını bu ikisini ne kadar yapıyor? Gözlerimle şahit olduğum bir olaydır; Adam teftiş kurulu başkanı, bütün kurum önünde titriyor, evinde karısı herkesin içinde adama sünepe muamelesi yaptı. Kadın kendini öyle bir anlattı ki sanırsın kendisi Züleyha, bütün erkekler de onun peşinde ama o lütfetmiş bu sünepeyle evlenmiş. Bu soğuk, itici, beceriksiz kadınlara bir de anneleri “Kendini ezdirme” diye nasihat etmez mi?    
     

    Nuri Bilge Ceylan’ın “Bir Zamanlar Anadolu’da” filmi birçok açıdan bizi anlatır. Bu yazıya konu olan tarafı kocası öldürülen kadının kucağında çocuğuyla kocasının katiline nefretle baktığı sahnedir. Senaryoya göre katil, arkadaşının karısıyla ilişki yaşamış, bir akşam rakı sofrasındaki gerginlik esnasında “Hadi len, senin çocuğun bile benden” diyerek adamı kudurtmuş, çıkan arbedede adamı öldürmüştür. Filmin sonunda kocasını aldatarak ilişki yaşadığı adama, çocuğuyla birlikte nefretle bakarken görürüz kadını. Hatta çocuk, babası olduğundan habersiz katilin kafasına taş atar. Kadının bakışı önemlidir, gizli ilişki yaşayıp çocuğunu doğurduğu adamı hapse yollarken mağdur ve öfkeli kadına bürünmüştür.
    Bugün 40 yaşını geçmiş Türk erkeğinin parayı bulunca ilk iş karısını boşamasının en büyük nedeni, bir cinsel hayatı olmayışıdır. Saygınlığını yitirmiş, itibarsızlaştırılmış, manuel cinsel hayata mahkûm edilmiş erkek, imkânını bulunca “Yeter” diyor, affetmiyor. Olan bu!... (Genelde anneleri vefat ettikten sonra yapıyorlar bunu. Dikkat ettiniz mi?)   
     

    Türk erkeği; Ana kuzusu mu, iktidar alanı mı?  
    Karı koca çalışan bir evli çiftin evinde şöyle bir olay yaşandı bu memlekette. Birinci ağızdan dinledim: “Evde yemek yedik. Yemekten sonra hanıma yardım edip, o bulaşıkları dizerken ben sofrayı kaldırdım. Oğlan da ortalıkta dolanıyor. Hanım oğlana döndü dedi ki; “Bak oğlum baban ne güzel bana yardım ediyor. Ev işlerini birlikte yapıyoruz. Ama sen evlenince yapma sakın. Şımartma elin kızını, tepene çıkar sonra.” Haydaaa!...
    Karısından ona annelik yapmasını bekleyen, çorabının eşini bulmaktan aciz Türk erkeğinin müsebbibi de, oğlu camış kadar olsa da ana kuzusu gibi davranmaktan vazgeçmeyen Türk kadınıdır. Ben bunun sevgiyle, annelik içgüdüsüyle ilgisi olduğuna kesinlikle inanmıyorum. Schopenhaur’un kadınları bunlar! Dostoyevski 150 yıl önce “Kadın çalışmasa da başlı başına bir güçtür.” diyordu “Kadın çalışmalı” diyen Avrupa hayranı Rus aydınına. Tolstoy, gençleri flörte, korunma yöntemlerine, çok eşli ilişkilere teşvik eden, “İnsan âşık olmadığı, sevmediği bir erkekle nasıl evlenir? Bu gericiliktir.” diyen Fransız hayranı Rus aydınlarına “Yalan söylüyorsunuz, gençlerimizi zehirliyorsunuz” diye savaş açmıştı Kroyçer Sonat’la. Tolstoy, bunu dedikten yüz yıl sonra Ruslar öyle bir dağılma yaşadılar ki, endüstri mühendisliği mezunu Rus kızları, ailelerine “Yüksek lisans yapıyorum” diyerek Marlboro parasına fahişelik yapmak zorunda kaldılar tüm dünyada. Putin yirmi yıldır aileyi toparlamaya çalışıyor. Heyhat!..
    Gömleğinin yakasındaki etiketi karısı kesen Türk erkeğinin hikâyesi daha hazindir. “Gidince haber ver”, “Sıkı giyin, üşürsün”, “Oranın yemekleri iyi mi?” vb. sorularla yaşlanan bu erkek, sorunlarla nasıl mücadele edeceğini babasından, nasıl bencilce kaçacağını da annesinden öğrenir.
    Annem yıllar yılı pazarda beni amele diye yanında gezdirdi örneğin. “Anne bırak ben yapayım pazarı.” desem de dinletemedim. “Olmaz, sen çürükleri alır, gelirsin.” Yanında gezerken de öğrenemedim. En az üç kere pazarı turlayıp sonra alışveriş yaptığı Pazar seansları Çin işkencesi gibi bir şeydi benim için. Bu yaşıma geldim, hâlâ pazarda domatesin iyisini seçemem. Öğretmedi kadın. Hamallığını yaptırdı poşetlerin. Geçen söyledim, “Senin yüzünden pazar yapmayı öğrenemedim” diye. “Ama çürükleri alıp geliyordun” deyiverdi…
    Dikkat ettiğim bir husus var; Eğitimli evlilerimizin aile, akraba ilişkileri ilkokul mezunlarımızdan kötü. Eğitim seviyesi yükseldikçe anne babayı yanında istemeyenlerin oranı artıyor. Dede, nine sevgisi yaşamayan çocuklar yetişiyor. Yaşayanlar çocuklar da anne tarafıyla daha çok haşır neşir. Manzara şu; Ailesiyle büyükşehirde yaşayan üniversiteli çalışan kızlarımız, kocalarına anne babalarına yakın mahallede veya aynı sitede ev tutturuyor. Sebep? Kadın işe giderken çocuğu annesine bırakıyor. Güvenilir ve ücretsiz. Son derece pratik ve başarılı bir seçenek. Peki ya erkeğin anne babası? Biraz da onlara yakın otursak?  Olmaz. Sebep? Ben babanın yanında rahat hareket edemiyorum. İyi ama ben de annenin yanında aynı durumu yaşıyorum. Olsun. Sen erkeksin. Aynı şey değil.
    Hani eşitlik!..
     

    Karşı konulmaz güç: Anne
    Bir arkadaşımızın karısı evi terk etti. Sebep? Her akşam kaynanasının evine yemeğe gitme zorunluluğu. “Bizde yemek pişiyor. Ne gerek var iki sofraya? Gelin bize” diye dayatan kaynana sendromu.
    Bir arkadaşım boşandı. “Neden?” diye sordum. “Annesine hayır diyemedi. Beni kullandılar ve o buna karşı duramadı.” dedi. “Sana kızımı verdim, tabi ki yapacaksın.” diyen kaynana sendromu.   
    Bir arkadaşım evlilik planları yaptığı bir aşamada nişanı attı. Bu sefer erkeğe değil kıza sordum. “Neden?” “Annem aileler arasındaki gelir ve statü farkını çok büyüttü. Evlenseydik de bize zehir ederdi. Ben annemi biliyorum.” dedi. Kızımın mutluluğu değil, benimki önemli diyen anne sendromu. Schopenhaur kadınları bunlar. İslam’ın kadınları değil kesinlikle.  
    Bir arkadaşım sevdiği kızla evlenemedi. Kıza sordum? “Sebep?” “Ben Türküm, o ise Kürt. Ailem istemedi. Annemi karşıma alamazdım.” Faşist anne sendromu.
    Kadın kadına zulmediyor, günah keçisi erkek. Durumun özeti bu.  
     
      
    Kim kime şiddet uyguluyor, bakalım mı?
    Türkiye’de bir kadın kocasıyla ilişki yaşamak istemiyorsa 20 yıl sürer baş ağrısı. Bu bir cinsel şiddettir. Halbuki İslam’a göre de medeni hukuka göre de evli kadının birinci görevidir bu. (Sema Maraşlı doğru söylüyor.)
    Türkiye’de bir kadın, damadını ya da gelinini istemiyorsa o evliliği eninde sonunda bozar. Bozamazsa ömür boyu huzursuz eder. Aile içi şiddet.
    Alev Alatlı haklı; “Karısına şiddet uygulayan erkeği de bir kadın yetiştiriyor... Değişmesi gereken öncelikle kadın, erkek değil.” Türkiye’de karısını döven, aldatan, öldüren, sokağa atan erkeği yetiştiren kim? Onu savunan, sahiplenen, mazur gösteren babadan çok annedir. Sosyal şiddet.  
    Oğluna “Kanımızı yerde mi bırakacaksın?” diyen babadan çok annedir. Toplumsal şiddet.
    Dizilerimize bakın; oğlu Serkan’ın Eda ile yakınlaşmasını engellemeye çalışan zengin kadınlarla dolu. Kadın programları polisiye filmleri geçti zaten. Sinema ve edebiyatımız baskı mağduru, mahrumiyet yaşayan kızlara özgürlük yolları gösteren, “Siz bu az gelişmiş Türk erkeğine isyan etmelisiniz” diyen senaryolarla dolu.
    Son yıllarda ülkemizde çok izlenen Hint filmlerine bakın; çoğu ezilen Hint kızlarının okuma, çalışma, hayallerinin peşinde koşma arzularını konu ediniyor. (1970’lerin solcu Türk sineması gibi). Sorumlusu kim? Kahrolası Hint gelenekleri. Çözüm Avrupa’nın modern birey anlayışı. Gaspar Noe’nun Hint versiyonları çıksın diye bekleyeceğiz artık.    
      

    Sevgi aşktan üstündür      
    Filmlerde, kitaplarda hep aşk yüceltilir. Halbuki sevgi aşktan üstündür. Tasavvuf büyüklerimiz (Allah onlardan razı olsun), “Aşk, muhabbetin cünûn (delilik) şubesidir.” derler. Yani aşk, muhabbetin bir şubesidir sadece. Aşılması gereken bir aşamadır. “Muhabbetten hâsıl oldu Muhammed” diyen hacegan ne güzel söylemiş. İşin aslı muhabbettir. Evlilik de aşk üzerine değil, muhabbet üzerine kurulur. Sevgi vardır muhabbette, saygı vardır, nezaket vardır, bir büyük nizam vardır, gelenek vardır, kültür vardır, bir inanç sistemi, bir medeniyet tarihi, bir ahlak bilinci vardır. Aşk kuralsızdır, tutarsız, dengesiz, başına buyruk, isyankâr, inatçı, bencildir. Evlilik aşkı öldürmez, onu kendi içinde eritir. Yerini sevgi ve saygıya bırakan evlilik kurtulur, gerisi mahkeme yolunu tutar. Bir düzendir evlilik, müesses bir nizamdır. Aşk gibi hırçın bir çocuğun bu nizamı bozmasına müsaade etmez. Sözün özü aşkın değil sevginin, muhabbetin peşinde koşmak lazım. Muhabbet duyduğunuz, kendinizi yanında huzurlu hissettiğiniz, sizi size yakınlaştıran kişiyle evlenin, sizi sizden uzaklaştıran kişiyle değil. Sahip olma içgüsüyle size dünyayı zindan kişiyle değil!...         
    Benim önerim şu;
    Türk erkeğinin yakasını bırakıp önce Türk kadınını değiştirelim. Bu erkekleri onlar yetiştiriyor çünkü.  
    Anneler, çocuklarının yuvaları üzerinden elini eteğini çeksin mesela. Çocuklarını iktidar alanı olarak görmekten vazgeçip, onların tercihlerine saygı duysunlar. Birçok sorun kendiliğinden çözülecektir. Bu yönde politikalar geliştirsin bakanlığımız.
    Psikologlar, kanaat önderleri, köşe yazarları, “mazlum anne, zalim baba, cahil koca, mağdur kadın” söyleminden vazgeçsin. Bu, aile hayatımızı korumak şöyle dursun, dinamitleyen bir bakış açısı.   
    Kadınlar, kocalarına potansiyel sapık ya da cani gözüyle bakmaktan vazgeçsin. Arkadaşlarıyla eğlenmeye gittiğinde yarım saatte bir “Nerdesin?” aramaları yerine kocasının mutluluğu ile mutlu olmayı öğrensin. Bunun için de “Erkek serbest bırakmaya gelmez” diyen diktatör anneleriyle görüşmeleri azaltmaları gerekiyor. (Bu şu açıdan da önemli. Evleninceye kadar annelerini beğenmez Türk kızları. Evlendikten sonra giderek annelerine dönüşürler. Aldıkları eğitim, kültür, okudukları kitaplar, izledikleri filmler kâr etmez. Kaçınılmaz son.) Bir süre babalarının nasihatlerini, kocalarının tercihlerini daha çok dinlesinler. Daha mutlu olacaklardır. Unutmamak lazım, (psikolgların demesine göre) evli erkeklerle ilişki yaşayan genç kızların çoğu (ki sayıları günümüzde hiç de az değil) baba sevgisini yeterince yaşayamadığı için, o boşluğu başka bir olgun (genelde evli) erkekle dolduruyor. Bir de onlar için çok rahat. Ye, iç, eğlen, gece olunca da karısına, çocuğuna gidiyor adam. Ağız kokusu da yok. Ne çekecem!... 
    En son babalar duymasın bir süre, en önce babalar duysun. Bakalım ne değişecek? Tabi babalar da damat adayını rakip olarak görmekten vazgeçmeyi öğrenecekler. Robert De Niro’nun Zor Baba filmini izleyerek başlayabilirler.)     
     
    Eşitlik değil adalet
    Kadınlarımız “Her şey müşterek” sözünü “Her şey eşit, sen de ev süpüreceksin.” şeklinde anlamayı bıraksınlar. “Her şey müşterek” her şey beraber, iştirak ederek, herkes bir yerinden tutarak demek. Aynı işi kadın da erkek de yapacak demek değil. Kocan sana sanayiye git de arabanın yağ bakımını yaptır diyor mu? Sen bir yerinden tut, kocan da öbür tarafından tutsun, işler yürüsün. Zorlama.
    Hümanizm gibi muğlak, kaypak bir kelime eşitlik. Altı boş, arkası karanlık... Eşitlikten bahseden her kadın kocasını kutsal bir çatının bekçisinden ticarî bir ortağa dönüştürmüş oluyor.
    Eşitlik değil adalet peşinde koşmak lazım. Adalet hakkını vermektir, kadına da erkeğe de. “Kadının beyanı esastır.” diyerek kadını korumuş olmuyorsun, itibarsız erkekler üretiyorsun. İtibarsızlaştırdığın erkekle aynı yatağa giriyor o kadın. Bunu unutmayacaksın.
    Benim tahminim şu; Gittikçe naifleşen, metroseksülel olacağım diye içeriği iyice zayıflatıp sunumu güçlendiren günümüz Türk erkeğinin 20 yıllık ömrü kaldı. 20 yıl sonra Türk kadını aynada yarım saat saçlarını tarayan, tatile gitmeden önce komple vücut bakımı yaptıran, mayoyla gezerken baklava dilim yapmalıyım diye haftanın yarısını spor salonunda geçiren, ben poşet taşımam deyip pazara gitmek istemeyen, alışveriş mağazasında kendisinden uzun süre kıyafet seçimiyle meşgul olan, ayakkabılarım çalınabilir korkusuyla camiden uzak duran, kendisinden çok başka kadınlar için süslenen, evdeki basit tamir işlerini bile “ellerim su topluyor” diyerek reddeden, ailesiyle değil yazılımlarla vakit geçiren, “hadi sen de yardım et” deyince “paramız var, gündelikçi tut” diyen bu erkeği reddedecek. Kocasına örnek diye bir zamanlar kötülediği ve kurtulmak istediği babasını, dedesini gösterecek. Hem de “Sultan” filminde Türkan Şoray’ın Şener Şen’e dediği gibi “Hadi ordan soğan erkeği” diyerek.
    Biraz sabır!..
     
    “Kadının rakibi erkek değil öteki kadındır.”
    Kadına şiddetin sorumlusu kadındır
    Yazan: Aziz Kemal Nafi

    https://www.magaradergisi.com/...umlusu-kadindir.html
  • "Diyanet takvimi 10 Ekim 1979 yaprağı: "Kadın tahsil yaparken İslâm'ın örtünme emri ne olacak" diye soruyor ve erkekle kadının bir arada oturamayacağını; kadının tek başına seyahate çıkmasının doğru olmadığını kaydediyor. Gene ayni yaprakta yasalarımıza karşı bir tutumla kadın hakları bir kalemde yok ediliyor: "erkek devamlı kazanır, kadın ise tüketicidir; devamlı üretici olan oğlan ile mütemadiyen tükeci olan kız evlat bir olabilir mi?" diyerek medeni kanundaki kadın ve erkeğin miras eşitliğine karşı oluş nedeni açıklanıyor. Bu sözleri insafla, gerçekle bağdaştırmak olanaksızdır. Türkiye'de asıl üreticinin kadınlar oldugu görülmek istenmemiş ve gerçekler saptırılmıştır.

    Bu sözlerden bir yıl sonra 1980 Diyanet takviminin 27 Eylül yaprağında kadınların tahsil görmesinin fuhşa vesile olup olmayacağı" tartışılıyor ve şöyle deniliyor: "...Okuma yazmanın fuhşa vesile olacağı iddiasının doğru tarafları vardır. İlmin, tahsilin fuhuşla alakası yoktur ama tahsil müesseselerinin ahlak kaidelerinden uzak bulunması, buralarda disiplin ve nizamın mevcut olmaması gençlerin ahlakının bozulmasına sebep olabileceği ve maalesef bu derdin bugün yaygın bir hal aldığı belirtiliyor. ".Şunu hatırlatalım ki, kadının tahsil ve terbiyesinden bahsederken biz muhit olarak İslam cemiyetini düşünmekteyiz. Böyle bir cemiyetin tahsil müesseselerinde şehvet değil ilim ve fazilet kokar." Bu sözlerle bugünün laik bilim kuruluşları şehvet kokan fuhuş yerleri olarak nitelendiriliyor. Yani devletin bir kuruluşu gene devletn çeşitli eğitim kuruluşlarını çirkefe buluyor.

    Bir ilginç örnek daha: (22 Nisan 1976 Diyanet takvimi yaprağı); ".Medeni nikah boşanmaları arttırdı. Oysa mukadde sata bağlı olduğumuz dönemde, boşanmanın erkek elinde olduğu zamanlarda talak pek nadirdi..." deniliyor. Takvimdeki bu iddiadan beş yıl sonra, yani 1981'de medeni kanunda yapılacak bir değişiklik konusu ile ilgili toplantıda Diyanet İşleri Başkanlığının bir temsilcisi nikahın belediyede değil müftilikte ve müftilerce yapılması önerisinde bulunabiliyor. Müftînin evlendirme memuru yetkisi ile donatılması önerisini yapanlar, devrimin yüce liderine karşı ne büyük anlayışsızlık hatta ihanet içinde olduklarını kanıtlamışlardır. Iman ve ibadetle ilgili yayınlarında daha da şaşırtıcı ve o ölçüde müstehcen, çağdışı ve zararlı konuları işlemiştir bu Başkanlık. Örneğin orucun fikhi hükümlerinden söz ederken: "Ölü kadınla ve kendisinde şehvet bulunmayan küçük bir kızla cinsel ilişki kuran kişinin orucunun bozulup bozulmayacağı" üzerinde durulmuş ve kimi hallerde orucun bozulmayacağı da bildirilmiştir. Ancak birkaç sapık, hasta ruhlu kişiyi ilgilendiren bu konu, geçtiğimiz Ramazan dışında her yıl üst üste dergi, gazete ve takvimlerde yinelenmiştir. Böylesine sapık bir işi yapan hakkında ne tek sözcükle bir kınama ne de ilahi bir cezadan söz edilmiştir. Eğitim böyle mi olmalıdır? Halk böyle mi eğitilmelidir? Yeni yetişen genç bir erkek bunları okuduğunda bu sapıkça davranışların olağan gibi söz konusu edilmesi karşısında acaba ne duruma girer?.."

    Atatürk İzinde Bir Arpa Boyu, Bahriye Üçok (sayfa, 228-230)
  • 240 syf.
    "Düşünce ve yazıda özgür olmak isterim, dünya davranışımızı yeterince sınırlıyor."

    Wolfgang Van Goethe

    __________

    Osman Şahin'in okuduğum ikinci kitabı oldu. İlki otobiyografik öğelerin ağırlıkta olduğu Kolları Bağlı Doğanlar kitabıydı. Selam Ateşleri- Ay Bazen Mavidir kitabında birbirine yer yer tema, konu veya ele alınan duygu bağlamında benzer öğeler yer alıyor. Aynı zamanda birbirinden oldukça farklı öğeler de bulunuyor. O halde, 1993 yılında Sait Faik Hikaye Armağanı'nı kazanmış kitaptan en beğendiklerimden kısaca bahsedeyim.

    Selam Ateşleri, Toroslarda bir Yörük söylencesine dayanır. Zaten yazarın küçüklüğü bir Yörük köyünde geçmiş. Çok sevdiği bu kültür de hikaylerinde kullandığı temel öğelerden birisi olmuş. Çok da güzel olmuş. Hikâyenin merkezinde Torosların en ünlü nalbantı Bercis usta ile güzel Yörük kızı Simber bulunur. Bercis Usta bir gün atına nal takdırmak için gelen Simber'e tutulur ama açılamaz ilk başta. Bunun yerine onun atının nalına çentik atar. Günler sonra aynı atın nalında bir çentik daha görür. Bu, Simber'in de gönlü Bercis Usta'da demektir. Nihayetinde Bercis Usta ile Simber kaçarlar. Kaçarlar kaçmasına da, bu töreye karşı gelmek anlamına gelir. Bedirhan Ağa peşlerine düşer. Simber'i yakalarlar. Ama Simber, kendisini kınayan obasına karşı durur, af dilemez. Sorar gözlerinden öfke akan obasındaki kalabalığa doğru "Bir kadın ile erkek arasındaki gönül alışverişi, güneş kadar doğal, yağmur kadar gerekliyken, niçin hesabı sorulsundu kendisinden?"(s.23) Böylelikle yerel bir gibi gözüken ve Torosların bir Yörük obasında geçen hikaye, evrensel bir mesaj taşıyan bir hikayeye dönüşür: aşk ve toplumsal bağlar arasında sonu bitmez, sadece şekil değiştiren çatışma. Hikâyenin başında yazar, uzun bir tasvir yapar. Bu tasvirin merkezinde bir mağara bulunur. Bu mağara aynı zamanda bir metafordur: çağlara açılan kapıdır. Bir nevi yerelden evrensele taşınan hikayenin simgesidir. Nitekim hikayede somut bir işlevi de bulunur. Bunu hikayeyi okuyunca kendiniz görürsünüz.

    __________

    KAMU SPOTU:

    "Bir kitabın yakılması, bir düşünce uğruna hapse atılmak, her zaman cahil bir kuşağın çağın dahilerine ödediği vergi oldu."

    Voltaire
    __________


    Bayan Ali hikayesinin merkezinde Zekiye ile oğlu Ali bulunur. Zekiye henüz altı aylık evliyken kocasını kaybeder ve kısa süre sonra doğan oğluna kocasının ismini verir. Zekiye hayattan "...hiç memnun olmayan, aksine ona diş bileyen, doyumsuz, mutsuz…" bir kadındır. Arkadaşı yoktur. Evden dışarı kolay kolay çıkmaz. Kendini ev işlerine vermiş ve bunu öylesine şiddetli, ciddi yapar ki görenler evi temizliyor da zihninde dolanan tilkileri kırpıyor zanneder. Kendisine talip de çıkmaz kendisi de yeni birini istemez. Nitekim kendi kadınlığını da beğenmez. Sonuçta tüm sevgisini oğluna aktarır. Aktarır aktarmasına da her şeyin fazlası zarardır. Ali, "bir oğlan çocuğu değil de, saksıda çiçekti sanki". Öyle ki Zekiye, oğlunu uyarır: kız çocukları kirletilirse de ileride onlara bir koca bulunur ama erkek çocuğu kirletilirse ona ebediye ne kız bakar ne de bir yerde tutunabilir. İyi de Zekiye durduk yere neden böyle uyarır oğlunu diye sorar yazar. Çünkü ortada hiçbir şey yok. Zekiye'nin uyarma nedeni, hayatta hiç kimsesi olmamasıdır, yani duyduğu derin yalnızlık etkilidir. Bununla birlikte, kocasına tıpatıp benzeyen oğlunu sevdiği vakit aynı zamanda kaybettiği kocasını da seviyor olmasıdır. Hikayede bu yönde detay verilmiyor ancak Zekiye'nin garip bir insan olması ve genel özelliklerini ele alıp düşününce Ali'ye aynı zamanda sapkın bir sevgi beslediği tahmininde de bulunabiliriz. Ve bir gün Zekiye ölür ve Ali bir başına kalır. Bu ölüm sırasında benim en çok beğendiğim unsur, Ali'nin annesinin mezarı başındayken aynı zamanda bir rahatlama duygusu hissetmesidir. Bu işte son derece gerçekçi bir öğedir. İnsan ne siyah ne beyazdır; hayat romantik değildir. İşte Ali'nin annesi yeni ölmüşken hissettiği bu rahatlama duygusu bize bunu anlatır. Hemen ardından da vicdanı sızlar, kendine kızar. İki uçta gidip gelme durumu aslında Ali'nin hayatı boyunca sürer: "öteden beri iki duygu çarpışırdı içinde; biri içli, yumuşak, kadınımsı bir duyguydu ve görünmeyi istediği asıl kimliği oydu. Öbürü ise, erkek arkadaşları gibi görünerek, her koşulda onlara benzemeyi isteyen, sunturlu küfürler eden, bol cigara içen, gösterişli, kaba erkeklerin dünyasıydı…"(s.38) Arada bazı olaylar olur ve bunların neticesinde Ali evine kapanır, hakkında söylentiler alır yürür. Kendisine 'Bayan Ali' denmeye başlanır. İntiharın eşiğine gelen Ali, başka bir çözüm yolu bulur: güçlü mü güçlü, dölü kuvvetli bir boğa alır. Bu boğaya kendi ineklerini dölletmek için köylüler sıraya girerler. Ee tabi, 'bayan' lakabı da unutulur. Hikâyenin sonunda 'hassas' insanların hoşlanmayacağı bir paragraf vardır. Ali'nin boğasının köylülerin inekleriyle çiftleşme sahnesi gerçekçi şekilde anlatılır. Şimdi denilebilir ki "ne gerek var?". Anlatayım neden gerek var: Boğa aynı zamanda bir metafordur. Bunu hemen bir arka sayfadaki cümlelere dayanarak söylüyorum: "Boğaların görkemli görünümleriyle, kendi gö­rünümünü birleştirerek kendi erkeksi güçsüzlüğü­nü örtmeye çalışan Ali de, inekleri kendisi döllemiş gibi kabarır, bıyıklarını burar, gümüş saplı kırbacını köylülerin sırtına vurarak boğaların gücü aracılığıy­la bir erkeklik dersi vermeye başlardı onlara: "Ne sandınız ya? O ineklerin yerinde siz olsanız, siz de iki büklüm olurdunuz…"(s.56) Kadın olmak isteyen ama olamayan, gururu iki paralık olan ama yaşamak için erkek olduğunu göstermesi gereken ama kadınlara karşı cinsel istek duyamayan Ali, kendisinin yerine bir boğanin cinsel gücüyle tatmin olur. O boğa, sanki kendisidir, boğanın altındaki inekler de, toplumun kendisine cinsel istek duyman gereken cinsiyet olarak zorunlu tuttukları kızlardır. Aynı zamanda böylelikle köylülerden intikamını da almaktadır.

    __________

    KAMU SPOTU:

    "Toplumun ahlaka aykırı saydığı kitaplar topluma kendi ayıbını gösteren kitaplardır. O kadar."

    Oscar Wilde
    __________


    Güvercin Artık Dönmeyecek, benim kitapta en beğendiğim hikayedir. Kolları Bağlı Doğan'ın uzun giriş hikayesindeki sarsıcılık ve gerçekçilik bu hikayede bulunuyor. Aynı düzeydeler diyebilirim. Her iki hikayede de insan psikolojisi çok iyi yansıtılmıştır.Korku- gerilim türünde çektiği filmlerle tanınan ünlü yönetmen A.Hitcock en iyi filmler, en kötü kitaplardan çıkar manasında bir söz söylemiş. Bu hikayeyi görse bence, "bu hikaye, benim sözümdeki istisnadır," diyebilirdi. Bu arada Hitcock'la da alakalı çok ilginç bir bilgiyi incelemenin sonunda vereceğim. Şimdi gelelim hikayeye.

    Bir kere girişte realizm ve naturalizm akımlarının dünyada önde gelen isimlerine taş çıkartacak harika bir tasvir var. Zira, bu doğa tasvirleri diğer çok sayıda hikayesinde başat bir unsurdur. Hatta kısaca bahsedeceğim bir hikayesinin direkt baş aktörüdür. Bu harika tasvirden sonra yine bir köye misafir oluyoruz. Kahramanımızın adı Meço'dur. Meço tek kelimeyle yapayalnız bir insandır: "gece gibi karanlık, az konuşan, kaygısız, gizlerle dolu, hırçın, yalnız biridir." Bir defa evlenmiş onda da haftasına varmadan karısı evi terk etmiş, çünkü karısına şiddet uygulamış. Ne malı var ne mülkü… Ve "şefkatli sözler söyleyecek bir tek arkadaşı, dostu, sırdaşı yoktur." Gece kavramı özellikle vurgulanır. Bu, aynı zamanda hikayedeki bence üç metafordan birisidir. Gece, Meço'nun karanlık yüzüdür, genel manada ise insanın kötü yanını temsil eder. Bundan dolayı gece olunca Meço, huysuzlanmaya başlar, "bir yakınını yitirmişçesine üzülür, ruhu sarsılır, bakışları değişir, ağır kasvetler çöker yüreğine," ve bastırmaya çalıştığı cinsel açlığı ortaya çıkar. Güneş ise Meço'nun nispeten iyi yanı, genel olarak da nispeten iyilik veya olağan durumdur. Kısaca Meço sorunlu bir tiptir. Garip davranışları, huyları vardır. Herkesten uzakta bostan bekler. Bu sırada ineklerin yaylanmasını izler.

    UYARI: Paylaşacağım alıntıya 'hassas' insanlar bakmasın.

    Bu huylardan birisi şudur: #86239961 Şimdi denilebilir ki, "ne gerek var buna?" Gerek var. Bunu birazdan anlatacağım ama önce böyle olaylar hiç yaşanmıyor zannedilme durumuna ben bizzat tanık olduğum iki garip olay anlatacağım. Ben köy nedir bilmem, çok ufakken yazları gidermişiz, o kadar. Akrabaların deyimiyle "şeherliii çocuğuyum" ben. Ama şehirde de oluyor garip olaylar. Bunlardan ilki, üniversitede okurken kaldığım yurtta birkaç ay sonra oda arkadaşım olacak yakın arkadaşım D'nin kaldığı odaya çıktım, çünkü arkadaşım çok acil gel diye mesaj atmıştı. Çıktım, arkadaşım baya gülüyor ve şaşkın. Bana elinde bir su şişesi gösterdi. Peçeteyle tutuyor, dokunmaktan çekinmiş. Biraz dikkatli bakınca su şişesinin ucu kesilmiş, içine sünger konulmuş, ucunda dar bir gedik bırakılmış. Biraz daha dikkatli bakınca o gedik ve gediğin çevresinde meni kalıntıları bulunuyor. Meğer, arkadaşım D'nin mülayim, sessiz sakin, gayet dindar oda arkadaşı kendisine su şişesi ve süngerden bir vajina yapmış. Bir hafta güldük. Yanlış anlamayın. Ben ne kınıyorum ne yargılıyorum. Bunda kötü bir şey yok. Ha tuvalete gitmiş eliyle mastürbasyon yapmış ha yapay vajinasına penisini sokmak suretiyle yapay seks yaşayarak tatmin olmuş. Bunlar normal, yaşanıyor. İkinci olay, bu dediğim yurttan bir önce kaldığım yurttayız bu sefer. Daracık odalarda altı kişi kalıyoruz. Neyse ki dört kişiyiz. Az önceki olaydan tanıdığınız yakın arkadaşım D de yanımda. Bir de Ü var. Bu Ü, abartmıyorum hayatımda gördüğüm en garip insan. Kendisini çok da severim. Bir saat durun yanında güle güle ölürsünüz. Neyse oturuyoruz. Bir anda "D ve K, kulaklıklarınızı takıp, benden öteye döner misiniz, lütfen," dedi ama o Elazığlı, güzel bir şivesi var. D alışmış çünkü o benden iki üç hafta önce bu yurda taşınmıştı. O güldü, bir saydırdı, kulaklığı takip duvara döndü. El ettim ne oluyor manasında, D "Otuz bir çekecek …" dedi. Beni bir gülme aldı, bir gülme aldı anlatamam. "Ü, abicim tuvalet var, banyo var, git orada hallet işini. Bizim yanımızda yapılır mı bu, hadi gözü kararttın, nasıl kendini rahat hissediyorsun da yapıyorsun, insanın şeyi kalkmaz abi dedim," Ü, bana mısın demedi. Bir de güzel ve komik konuşuyor ki, gel de kır adamı. Adamın ranzası bir arkamda, yani önünde yatıyorum. Hem iyi hem kötü. İyi yanı görme ihtimalim yok, tabi yastığı ona göre koyarsan. Kötü yanı tam önünde olunca sanki beni s…muş gibi olması. Neyse sonra bir gün yine konuşuyoruz. Yemeği çok kaçırmışım, geğiriverdim. O bizim yanımızda otuz bir çekmeye çekinmeyen Ü, demesin mi "İnsanların içinde geğirilir mi," diye. Hem de çok ciddi. Beni şimdi yazarken bile gülme aldı. O gün yerlere yatıyorum güle güle. Bunun üzerine oturduk iki saat, insanların yanında otuz bir çekmek mi daha ayıptır yoksa insanların içinde geğirmek mi, bunu tartıştık ciddi ciddi. Hazır anlatmaya başladım iki tane daha garip olay anlatayım. Yaşanmıyor canım bunlar. Lisedeyiz. Lisede yurtta kalıyoruz. En büyük heyecan kaynağımız olan aktivite yurttan kaçmak ve sigara içmek. (KAMU SPOTU: Sigara sağlığa zararlıdır.) Bir gece yine kaçtık. Okul ilçenin dışında, arada tarlalar var. Sonra hal var, ondan sonra şehir merkezi. Biz gece gider, şehir merkezinde gece gündüz açık, kahvaltılık şeyler de satan bir dükkana uğrarırız yahut lahmacuncuya gideriz. Lahmacun da bizim lisede bir metafor olmuştur. Düzene karşı gelmenin simgesidir, lahmacun deyip de geçmeyeceksin arkadaş. Neyse, o gece sanırım kahvaltılık bir şeyler aldık. 70'lik bazuka yani votka, üç beş tane de bira aldık (KAMU SPOTU: İçki sağlığa zararlıdır ve pahalıdır.) Geçtik halin çıkışındaki parka, burası da mekan olur bizim. Yiyoruz, içiyoruz. Arkadan da arabesk açtık, gören de dünya kadar dertleri var sanır. Ama bir dünyamız da hepi topu okul-yurt- hocalar izin verir, harçlığımız yeterse çarşıydı. Böyle dar hayatın da derdi kendine göre oluyor. Neyse kafalar güzel, yanımıza ilçenin ve yerelde de parkın müdavimlerinden başıboş Kürt C. geldi. Adı böyle anılır, başka bir amacım yok belirtirken. C dememin nedeni de ismini tam hatırlayamadım. Ama baş harfi C'ydi. Neyse bunun derdi gücü kavga, dövüş vesaire. Yanımıza oturdu, bir şey demeden aldı iki birayı içti. Tabi, bir şey demiyoruz. Bir yandan da anlatıyor, "Şu tepeye çıkacaksın, füzeleri yollucaksın kaymakamlığa, karakola," bir de gülüşü var ki o esnada, ben şerefsizin önde gideniyim diyor adeta. Sinirleniyoruz ama bir yandan da korkuyoruz. Belki şimdi döveriz bunu ama uzun süre çarşıya bir daha çıkamayız. Neyse bir bir buçuk saat oturduk. Yurda dönüyoruz. Arka bahcedeki duvara geldik ki yangın merdivenlerinde bizim E, anadan doğma çıplak halde göbek atıyor. Bizi bir gülme aldı ama bir yandan da acaba kafalarımız güzel olduğu için biz mi yanlış görüyoruz diye şüphedeyiz. Neyse atladık girdik yurda. E'yi yatağına yatırdılar. Üstüne de bir şey giydiremediler. Öylece yattı. Diğer olay için yeniden üniversitedeyiz. Gündüz vakti, hafta sonu. Sahilde belediyeye ait tuvaletler var. Çok da sıkıştık arkadaşla, hızlı hızlı geldik. İki kapı da kapalı. Ama birini tıklayinca iki kişinin kıpırdanmasını duyduk. Fısıldaşıyorlar. Neyse biraz uzaklaştık ama çok sıkıştığımız için gitmedik. Gülüyoruz güpegündüz burada yapılır mı diye. Kapı açıldı bir erkek bir kız iki ergen genç koşarak uzaklaştı ama erkeğin ayağı kaydı düştü. Arkadaş gidip kaldırdı. Umarım prezervatif kullanmışsındır deyince çocuk yıllardır bu işi yapıyor gibi yüksek deneyimli gülüşü atarak, "tabi abi, ne sandın beni," dedi ve gitti. Yine güldük. O kadar deneyimli ama bir yer bulamamış. O da ayrı bir gariplik. Ben bu olaylara şehirde yaşarken tanık oldum. Benim tanık olmadığım daha nice gariplikler her gün yaşanıyordur. Şimdi ben bunları anlatıyorum diye şehirlileri nasıl kötülemiş olmuyorsam, bir yazar da köyde yaşanılan garipliklere hikayelerinde yer veriyor diye köylüleri kötülemiş olmuyor. Siz kabul etseniz de etmeseniz her gün bir yerlerde garip olaylar yaşanıyor. Sırf bunları okuyunca köylüler hakkında kötü düşünecek varsa o hayattan zerre bir şey anlamamıştır veya yaşamıyordur bence.

    Devam edelim: Meço bir gün yine bostandayken, ablasının kızı Ayşe ile onun arkadaşı Güvercin kendisine yemek getirirler. Güvercin, Ayşe ile ayni yaşta olmasına karşın vücut olarak daha çok olgundur. Meço da onu izler ve cinsel açlığı yavaş yavaş uyanır. Yine uyarıyorum, 'hassas' insanlar bakmasın: #86241355 Öncesinde Güvercin'i kucağına alır, öper ve kız ürker kendini geri iter. Meço ona güven verici şekilde davranınca çocuk aklıyla kötü bir şey yok sanır ve Meço'nun kuşlarını görmek ister. Ayşe evine gider, Meço sen git, Güvercin sonra gelecek der. Sonuçta yukarıdaki alıntıda anlatılanlar yaşanır. Şimdi denilecek ki bunları anlatmaya "ne gerek var?" Gerek var. Çünkü yazar böyle takdir etmiş. Karpuz için de öyle. Ama bununla birlikte, yazarın mensup olduğu edebi akım olan realizm ve spesifik olarak da toplumcu realizmde yazar ne görüyorsa kendisini geri çeker, soyutlar ve olduğu gibi aktarır. Bu ekolun yani realizmin ilk ve önemli temsilcilerinden Stendhal'e kulak verelim mi:
    "A efen­dim, ro­man de­di­ğin uzun bir yol üzerinde do­laş­tı­rı­lan bir ay­na­dır. Bir ba­kar­sın, gök­le­rin ma­vi­li­ği­ni, bir ba­kar­sın yo­lun iri­li ufak­lı çukurların­da bi­rik­miş ça­mu­ru gö­rür­sün. Son­ra da kalkıp hey­be­sin­de bu ay­na­yı ta­şı­yan ada­mı ahlak­sız­lık­la mı suç­la­ya­cak­sı­nız? Ay­na­sı çamuru gös­te­ri­yor di­ye ay­na­ya ka­ba­hat bulmak olur mu? Böy­le ça­mur çu­ku­ru bu­lu­nan yo­la, da­ha doğ­ru­su su­yun ak­ma­sı­nı kok­ma­sı­nı, ça­mur çukur­la­rı oluş­ma­sı­nı ön­le­me­yen temizlik müfettişi­ne ça­tın."(#86297411) Bence gayet açık. Ama hala ne gerek var diyenler varsa, bu hikaye başından sonuna kadar izleyebileceğiniz çoğu gerilim filminden çok daha başarılı bir gerilim yaşatır insana. Üstelik bunu oldukça zor bir tür olan hikayede gerçekleştirir. Hikâyenin daha başındaki son derecede gerçekçi tasvirlerle olayın geçeceği köyde kendimizi buluruz. Meço'nun karakterini ve ruh halindeki değişimleri adım adım anlar ve hissederiz. Yazar, Meço garip bir insan deyip bıraksa ve karpuz örneğini vermese, onun gariplik düzeyini nasıl anlayacağız? Yazarın kafasında anlatmak istediği bir gariplik seviyesi var. Onu bu şekilde yansıtmış. Üstelik yazar demeçlerinde, yaşadığı köylerde veya muhitlerde tanık olduğu ve duyduğu birçok garip veya değil olayları tek tek not aldığını ifade etmiş. Ve yazar olduğu vakit de kentlerdeki aydın sınıfa, taşradaki hayatı olabildiğince gerçekçi bir şekilde duyurmak istediğini ifade etmiş. Görüyorum ki çok da başarılı olmuş ve hala oluyor. Ancak sorun şu, duyurduğu kentlerde artık aydın kalmadı. Temel sorunlardan birisi de bu. Aynı şekilde tecavüz sahnesini iki cümleyle geçse yine aktarılmak istenilen duygular, hisler, gerçekçilik tamamen havada kalacaktı. Yazar kafasında bu hikayeyi bu düzlemde kurmuş. Bu nedenle kalkıp da başka türde birtakım yazarlar nasıl yapmışsa o da öyle yapsaymış demek ne edebiyattan anlamaktır ne de objektif akılcı bir yaklaşımdır. Bir kere adı üstünde onlar başka tür edebi akımlar, türler. İkincisi yazardan yazara olayları ele almak, aktarılmak istenilen olgular, aktarılma gerçekçilik seviyesi vesaire gibi etmenler değişiklik gösterir. Bu etmenler çerçevesinde zihninde bir plan yapar ve buna yönelik yazar. Sen kalkıp da öyle olmasaydı dediğin nokta veya noktalar o hikayeyi oluşturan birbirine bağlı etmenlerden, unsurlardan bir tanesidir. Bunu kaldırıp atarsan hikaye havada kalır. Amaca ulaşılamaz. Yazarın kurguladığı, planını yaptığı hikaye yirmi vagonluk bir trense bunlardan beşini, onunu, on beşini kesip atmak demektir. Bir hikaye kısa gözükür ama onun ardında haftaların, ayların ve yılların emeği vardır. 'Hassas' insanlar rahatsız oluyor diye atilamaz, sansüre uğratılamaz. Çocuklar denilecek. Birincisi bu kitap çocuk kitabı değildir. İkincisi dünya artık global bir köy olmaya doğru gidiyor ve oluyor. Artık yasakçı, aşırı korumacı bir eğitim anlayışı tutunamaz. Sen çocuğu televizyonlarda çıkan saatte uykuya göndersen o bilgisayarindan, tabletinden veya telefonundan yine girer nete. Nette erişim engeli koydun diyelim. Vpn'den girer. Hem de istediği siteye. Peki napacağız, komple interneti keseceğiz, çocuklarımız zarar görmesin diye tüm ülke Kuzey Kore gibi olacağız. Olduk diyelim böyle olmak o çocuklar için faydalı olan mıdır. Bambaşka bir eğitim anlayışı, bambaşka bir yaklaşım gerekiyor. Ne bu anlayış ve yaklaşım diyebilirsiniz. Ben de tam olarak bilmiyorum. Bir şeyler gözlemliyorum. Düşünüyorum, sorguluyorum yasağın, aşırı korumacı tutumun bu devirde işe yaramayı bırak, ters teptiğini görüyorum. Yakın gelecek ise bambaşka olacak, belli. Biz hala hikaye veya kitap sansürlemekten bahsediyoruz ciddi ciddi. Bundan önce çocuklarımızı, Bayan Ali hikayesindeki Ali gibi yetiştirmesek keşke. İlla onla birebir olacak diye bir şey yok ama hepimiz biliyoruz ki, pek çok aile çocuğunu Ali veya ona benzer yetiştiriyor. Bir şey diyeyim mi, çocuklarınıza asıl zararı bu verir. Sonra çocuklarınıza kendi vücudunu tanıması için yardımcı oluyor musunuz. Pedagojik okumalar yapıyor musunuz, eğitimler alıyor musunuz. Sünnet düğünleri yapıyor ve hala oralarda penisinden kesilen bir parça nedeniyle onun üstün cins olduğu hissini mi veriyorsunuz. Karşı cinsine yabancı mi büyütüyorsunuz yoksa. Kadın erkek astronotlar yeni gezegenleri beraber keşfederken yoksa siz kız ve erkek çocuklarını hala her alanda ayırmaya ve birbirlerine karşı yabancılaşmalarina mi neden oluyorsunuz. Çocuğunuza cinsel eğitim veriyor musunuz. Yoksa hala kendilerini leylekler mi getirdi zannediyorlar. Yabancılara veya yakınlarına karşı yani onların kendi cinsel bölgelerine dokunmamalari gerektiği yönünde uyarıyor, eğitiyor musunuz. Çocuklarınız cinsel içgüdüleri ve hormonları artış gösterdiği yaşlarda gelip sizinle bunları paylasabiliyorlar mi. Mesela ilk defa gece boşalan erkek çocuğunuz, gelip sizinle bu deneyimini -ki bu şok edici bir deneyimdir- paylaşabiliyor mu, ya da kızınız aynı şekilde. Peki erkek çocuğunuzun sevgisiyle tanışıyor musunuz bilhassa kızınızın… Ben söyleyeyim mi, bu toplumdaki ailelerin çok büyük bir çoğunluğu yapmıyor bunları. Cinsellik her an bir yerlerde yaşanılan ama konuşulması, adının anılması zinhar yasak olan hatta ona dair her şeyin yasak olduğu, erkek ile kızın kesinkes birbirinden ayrı büyümesini olabildiğince sağlamaya çalışan, erkekleri üstün ırk gibi büyüten ama kızları ise her an tecavüz edilme pardon pardon jargonuyla söyleyelim, her an namuslarinin kirletilme tehlikesiyle fanustaki bir çiçek gibi büyütmeye çalışan, erkeğe sonsuzca özgürlük verip kızı eve veya toplumda belli yerlere ve saatlere ve is kollarına hapsetmeye çalışan ve erkeği kadının koruyucusu, muhafızı ve üzerinde yüksek hak sahibi olarak yetiştiren dolu aile var. Bu ve daha nice benzer nedenlerden dolayı bu toplumun büyük çoğunluğu cinsel açlık çekiyor. Ve cinsel açlık, doğru ve etkili eğitim verilmeyip otokontrolunu sağlamakta zorlanan veya başka sorunları olan insanlarla buluşunca ortaya dehşet verici olaylar çıkar. Şimdi bu olaylardan birini gerçekçi bir şekilde hikayeleşirdi diye Osman Şahin mi suçlanmalı, sapık veya sapkın olarak o mu görülmeli. Neyse…

    Peki bu sahneleri ve TABİKİ hikayenin bağlamı içinde okurken ne hissettim: Tecavüz olgusundan son derece tiksinme, korku evet korku, o çocuğun korkusu, çaresizliği, ve òte yandan Meço'nun korkusunu, sonra onun kötülüğünü hissettim, bilhassa gece olunca o kötülük tüylerimi dikenleştirdi. Köpeğini de öldürdü ardından, korktu ve hakimdi üzerinde kötülük. Kötülük ayrı bir şey değil ayrıca o kendisiydi. Her insan iyiliği de kötülüğü aynaya baktığında görebilir zaten. Ama insan hep iyiyi kendinde kötüyü de başkalarında görmek ister. Hatta bazı kötülükleri tamamen yadsimak, unutmak ister. Ama bu tarz hikayeler, dur unutma der, unutursan yadsırsan bunları önlem alamazsın, kamuoyu yaratamazsın ve en önemlisi bunlara karşı hayret duygunu yitirir kanıksarsın uyarısında bulunurlar. Hikâyenin teması şu alıntıda gizli aslında: "Cesedi parçalara böldükten sonra mı atsaydı orma­na yoksa? O zaman parçaları kurtlar, çakallar yer bitirirler, sabaha kıymığı kalmazdı. Böylece çocu­ğu kurtların, çakalların parçalayıp yedikleri kanısı uyanırdı herkeste. Tam çakalca bir düşünceydi bu. Kötülük, insanı binbir kurnazlığa sürükler derler. O kurnazlıkla tekrar girdi çardağına."(s.95)

    Bu hikaye hakkında son diyeceğim: karpuz vardı hani, Meço'nun kendini tatmin etmek için kullandığı, hikayenin sonunda ahali suçlunun Meço olduğunu anladığı sırada Meço'nun sırtına karpuz ve kavunlarla dolu bir şey koyuyorlar. Bu sayede kaçamıyor. İşte bence karpuz burada vurgulanan ve kasten konulan bir öğedir. Karpuz, Meço ve onun gibilerin cinsel açlığıdır. O cinsel açlık insanın sırtına yüklenecek en ağır yüktür. Otokontrolü yoksa ve birtakım kötü özellikler, olaylar da buna eklenirse cinsel açlık hiç umulmayan anda iplerinden boşalabilir. Bu toplum malesef düz duvara tırmanan pek çok insandan oluşuyor. Bu sorunu çözmenin yolu, bu veya herhangi bir hikayeyi, kitabı sansürlemek veya yasaklamak değildir. Keşke o kadar kolay olsaydı.

    __________

    KAMU SPOTU:

    "Ahlaka uygun olan ya da uygun olmayan kitap diye bir şey yoktur. Kitap denen şey ya iyi yazılmış ya da kötü yazılmıştır. Hepsi bu."

    Oscar Wilde

    __________


    Köstebek adlı hikayede kahramanımız bir köstebektir. Köstebek korkusundan sürekli toprağı kazar. Bir yol yapar, durur sonra ya bu yoldan düşmanları gelirse, başlar ikinci yola, o biter, kısa bir rahatlama, sonra ya buradan da başkaları gelirse, bu sefer başlar üçüncü yola. Böyle böyle tüm Köstebekler birbirlerinden ayrı korkarlar ve kazarlar. Nihayetinde, o korktukları düşmanla bir araya gelemeyip ayrı ayrı kazarak darmaduman ettikleri toprak içinde karşılaşırlar. Bu düşman güneştir ve onun ışıkları delik deşik olmuş toprakta şimdi Köstebekler üzerindedir. Peki neden bir araya gelemez bu Köstebekler aynı şeyden korktukları halde? Bu soruyu kendimize soralım. Çünkü hepimiz birer 'köstebeğiz'!

    __________

    "Bir insan, ahlak dersi verdiğinde, sizin gözünüzdeki değerini düşürüyor ve gülünç hale geliyor."

    Friedrich Nietzsche

    __________


    Adı Berdan adlı hikayede kahramanımız Toroslarda akan bir sudur. Yazarın doğa tasvirlerinin zirveye çıktığı hikayesidir. Berdan suyu akarken Bolkar dağlarında asırlık kültürün, yaşanmışlıkların kokusu gelir burnumuza. Bu edebi şölenin içinde aynı zamanda yazar bize şunları anlatmak ister: "Doğumundan ölümüne kimseye bir yararı olmayan, dünyaya bir kazık çakmadan yaşayan, bedava soluk alıp veren, ölen kimi asalak insanlara benzemez o." (S.217)

    __________

    KAMU SPOTU:

    "Düşünce suç olmaz, ya olursa eğer, en büyük düşünce suçu, düşüncenin suç olabileceğini düşünmektir."

    Sabahattin Eyüboğlu
    __________


    Çan, hikayesinde kahramanımız bir kurttur. Bu kurt bir avında sağlam kayaya toslar ve insanların elinde düşer. Bu kurttan çok çekmiş Oba halkı, assak mı kessek mi diye tartışırken Obanın bilge kişisi gelir ve farklı bir fikir öne sürer: bu kurdun bir yerine çan takalım. Avlanarak yaşayan bir hayvana verilebilecek en 'insani' ceza budur. Ve bu yapılır, ardından da kurt salınır. Gider gider ama çan yüzünden bir türlü avlanamaz. Bu kurdun akıbetini siz okuyunca görürsünüz. Benim diyeceğim ise, bu hikaye insanın hayvandan farkı olan yüksek aklını oldukça vurucu ve anlamlı şekilde anlatır. Evet, kurdu aklıyla alt eder insan ama bu alt etme ne kadar insani'dir. Ya da daha doğrusu, insani nedir?

    Diğer hikayeleri de beğendim. Ama en beğendiklerim bunlardı. Kitap gayet güzel arkadaşlar. Hikayelerde tabiat tasvirleri, insan tasvirleri, karakter yaratımi, insan psikolojisini aktarım, öyküleme tekniği tek kelimeyle harika. Hikayelere art niyet barindirmadan bakılırsa, yazarın edebi açıdan çok yönlü oluşunu rahatlıkla görebilirsiniz. Herkese tavsiye ederim. Pardon, herkese değil. Nitekim artık herkesin her kitabı okumamasi gerektiğini düşünüyorum. 'Hassas' insanlar okumasin. Sağduyulu, akılcı, hemen gaza gelmeyen ve edebiyat nedir, edebi kuramlar nedir ve özellikleri nelerdir bunlara dair birazcık okuma yapmış, hayata farkli açılardan bakabilen herkese tavsiye ediyorum.

    Durun, henüz bitirmedim. Hani başlarda Hitcock hakkında bir sürprizim var demiştim. Sıra onda.
    __________

    KAMU SPOTU:

    "Sansür, geçerli anlayışları ve var olan kurumları ve yasaları birilerinin sorgulamasını engellemek için var. Bütün ilerleme geçerli anlayışların sorgulanmasıyla ve var olan yasaların ve kurumların değiştirilmesiyle gerçekleşir. Sonuç olarak ilerlemek için gerekli olan ilk şey sansürün kaldırılmasıdır."

    Bernard Shaw
    __________

    Size tarihte yasaklanmış bazı kitaplar ve yasaklanma nedenlerini yazacağım. Hazır mıyız, aldık mi popcornlarımızı, başlayalım o halde:

    Bizim Köy, Mahmut Makal'in aynı Osman Şahin'in amaçlarıyla yazan bu yazarımızın 1950 tarihli kitabı, ANADOLU KÖYLERİNİ FAKİR ve SEFİL YANLARINI GÖSTEREREK komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle Türkiye'de yasaklanmış. Cidden, hani şu Heidi, Ömercik ve Ayşecik'in el ele tutuşup oyun oynadıkları hiçbir sorunu olmayan ülkemizde. Hayret doğrusu.

    Lolita, V.Nabokov: Müstehcen olduğu gerekçesiyle Fransa, İngiltere, Kanada, Yeni Zelanda, Güney Amerika ve Arjantin'de yasaklanmış. Hani kitabı okumasam, Çernobil patlamasından arta kalan artık nükleer madde zannedeceğim. Ama 'hassas' insanlar okumasın.

    Sırça Köşk eseriyle devlete başkaldırdığı gerekçesiyle yasaklanan Sabahattin Ali'yi geçiyorum. --- Atsız bunu beğendi.

    Renkahenk/ Can Yücel: Bu şiir kitabı yine Heidi, Ömercik ve Ayşecik üçlüsünün olduğu ülkemizde 1980 yılı gibi insan haklarının, özgürlüğün ve demokrasinin şaha kalktığı bir dönemde, müstehcenlik suçlamasıyla toplatılması çok garip. Herhalde toplayıp ihtiyacı olan insanlara, okullara falan gönderdiler.

    Yengeç Dönencesi/ Henry Miller: Naptin sen, söyler misin dostum? Sus, konuşma terbiyesiz seni! Bu var ya bu, romanında müstehcen şeyler yazmış. ABD'de 30 yıl kitabı yasaklı kalmış. Oh olmuş, pis 'sapık'. O zamanlar çocuk olup bu kitabın gadrinden uzak büyüyen o Amerikalilar ne kadar ahlaklı oldular.

    Alice Harikalar Diyarında/ Lewis Carrol: Yok artık! Senin ne işin var dostum, müstehcenlik mi yok yahu olur mu öyle şey. Değil, iyi bari. Neden ne peki. Hayvanlara haddinden fazla insan özellikleri yüklenmiş olmasının insanlara hakaret sayılacağı, ileride çocukların (bak yine çocuklar, yasaklar zaten ya çocuklar ya da toplumun arı, namusu bahane edilerek yapılır ve bir de devlete hakaret) hayvanlarla insanlara eşit düzeyde yaklaşacağı gerekçesiyle. Bunu kim düşünmüş dostum. Çin'in Huan eyaleti. Bu Çinliler garip insanlar..

    Candide/ Voltaire: Aa dostum, yukarıda sözünü kullandım ama altına ismini yazdım ve mail attim, adresin şuydu değil mi: papayadalgapapaya@gmail.com Pikaresk romanın, dur ben söyleyeyim, kesin müstehcenlik. Biliyorum abi ben malımı. Bu kafa hiç değişmez. İster 18. yy olsun ister 27. yy. Nerde oldu bu olay? ABD.

    Canterbury hikayeleri/ G.Chaucer: Sen ucuz yırtmışsın. Sadece ABD'de posta servisi, taşımak istememis. Sebep tabiki MÜSTEHCENLIK.

    Pınar Kür hanim, siz baya belalı bir isimsiniz, cok belli. Bu ne arkadaş, Bitmeyen Aşk, Yarın Yarın, Asılacak Kadın kitaplarınla TOPLUMUN AR duygularını darmaduman etmişsin. Hak etmişsin yasaklanmayi. Bak şimdi topluma, mis mis!!

    Nazım,
    Kaan,
    Nazımm,
    Kaan valla bir şey yapmadım ben.
    Hadi geç bu işleri Nazım, sen bir 'hain'sin. Başka söze gerek yok. YASAK.

    Sudaki İz/ Ahmet Altan: Müstehcenlik. Heralde iz derken…

    Madame Bovary/G. Flaubert: Bak burası çok önemli arkadaşlar. Fransız halkının ahlakını bozuyor diye yasaklanmış, yazarı da yargılanmış. Neden? Çünkü kadın kocasını aldatıyor. Haklı, dünyada ilk defa bir kadın kocasını 1856 yılında Fransa'da Flaubert'in romanında aldatmıs. Bundan önce hiçbir kadın aldatma olgusu nedir bilmiyormus. Bu romanı okuyan kadınlar bir anda kocalarini birbirleriyle değiştirmeye başlamışlar. Bence bu yüzden bu kitabın ülkemizde de yasaklanmasi gerekiyor. Zaten çok boşanma vakalari oluyor.

    Binbir Gece Masallari/ Anonim: 1926-50 arası ABD'de müstehcen diye yasaklanmis. İran ve Afganistan'da halen yasak. Zira bu ülke kadın hakları konusunda dünyada birinciliği buna borcludur. İkinci sırada kalan Mısır ise bunları kiskanarak yasaklamaya çalışıyormus. Yalnız ben ANONİM olmasından kıllanmıştım. ANONİM'lere dikkat ediniz arkadaşlar.

    Don Quite/ Cervantes: Engizisyon tarafından BURAYA DİKKAT, "Hayırseverligin değersiz kılınması nedeniyle yasaklandi." Ah canım benim, sen ne şirin bir mahkemesin, ne tatlısın, Bruno'yu ve daha nicesini de bu ve benzer ŞİRİN ve TATLI nedenlerle mi yaktin sen, aferin sana. Senin sayende kitap eksiksiz olarak ancak 19. yy'da basilabildi. Kına yolladim sana canım benim.

    Minyeli Abdullah/ Hekimoğlu Abdullah: Bu ilginç. İnançlardan dolayi zorluklara maruz kalmış bir insan konuymus ve 1969'da şu bizim Heidi, Ömercik ve Ayşecik üçlüsünün olduğun ülkemizde yasaklanmış. Serbest kaldıktan sonra 84 baskı yaparak rekor ülkemizde rekor kırmış. Bak yasak bir de zararlı dersiniz. YASAK REKOR KIRDIRIR.

    Bir Avuç Gökyüzü/ Çetin Altan: Abi, Orhan Pamuk okurken duydum ismini, sen baya sivri dilli bir abimizmişsin. Bizim Uganda'da en sevilmeyen insan tipidir. Ne olursan ol böyle olmayacaksın. Yazık etmişsin kendine. 1974 tarihli bu roman müstehcenlik iddiasıyla yasaklandıgında yurt dışında 9 dile çevrilmiş. --- AB: Hain!!!!

    Yatak Odasında Terör/ Sade: bir şey demeye gerek yok.

    Suç ve Ceza/ Dostoyevski: Haydaaa. Hayırdır? Ne iş? Kumar masasında kaybettin de kitaplara el mi koydular. İsa'ya söyle de kurtarsin. Neyse ne oldu anlat. Rusya'da "gerici" diye yasaklanmış. Polonya'da ise "kötümser" diye yasaklanmış. Bir kere demiştim Suç ve Ceza'yi da şundan şundan yasaklayalım o halde diye, cidden yasaklamıslar ya.

    Ulysses/ J.Joyce: Seni henüz okumadan kötü ünün geldi bana. Yazıklar olsun. 1930'da MÜSTEHCENLIK nedeniyle ABD, İngiltere ve Avustralya'da yasaklandı. Kusura bakma, seni okuyarak ahlakımı bozamam. Sonra namusum kirlenir, evde kalırım.

    Cesur Yeni Dünya/ A.Huxley: 1932 yılında yazılan roman aynı yıl İrlanda'da yasaklandı. Neden? Patates mi? Yok değil. Geleceğin dünyasında eğlence amaçlı SEKSIN (Uganda'da bu kelimeyi duyanın tüyleri diken diken olur) toplum tarafından doğal karşılandığını anlatması nedeniyle. Ee doğal değil mi zaten? Yalnız bu gerekçe bizde tutar.

    Bir Zevk Kadının Anıları/ J. Cleland: Gerekçeye gerek var mı? İsimden belli. Bak şimdi kitaptan zarar gelmez diyen arkadaşlar, bu kitabı genç kızlarımız okusa ne olur? Cinsel iştahlari zirve yapar, sonra nolur? Toplum temelinden ÇATIR ÇATIR çatlar.

    Da Vinci Şifresi/ Dan Brown: Hristiyanliga hakaretten Lübnan'da yasaklandı. İyi bari. Genelde İslam'a hakaretten yasaklaniyor günümüzde. Böylelikle farklılık olmuş.

    Bülbülü Öldürmek/H.Lee: Bu bomba. Irkçılığa karşı yazılan bu kitap ABD'de "ırkçılık ve küfür" nedeniyle yasaklanmış. Yorum yok. Neden ABD'nin yanına kıvrılıyoruz sürekli belli, MÜSTEHCENLIK gibi konularda ikimiz de 'Hassas'ız.

    Hamlet/Shakespeare: Sen ne alaka? Etiyopya'da 1978'de yasaklanmış. Olmak ya da olmamak bütün mesele bu Etiyopya kralı 7. Quaoehrkaamyspeje

    Acun gibi sizi beklettim ama kusura bakmayın. Zaten pek bekleyen de olduğunu sanmıyorum.

    SÜRPRİZİMİZ: A.Hitcock'un efsane filmi Psyco'nun uyarlandığı kitap(hak gecmesin,aynı adlı kitabın yazarı Breat Easton Ellis),1991'de bir seri katilin cinayetlerini çok detaylı anlattı gerekçesiyle Avustralya'da yasaklanmis.

    BONUS: Türlerin Kökeni/Charles Darwin: Evrim Kuramıni öğretmek ABD'de 1925-67 arasında yasakmış. Boşuna akıllı tasarımcılık ABD'de doğmadı ve sık sık onun yanına kıvrılan bize de boşuna gelmedi.
    __________

    KAMU SPOTU:

    "Düşünce yasakları her zaman toplum zararıdır. Yasaklanan düşüncenin bütünü ya da bir kesimi doğruysa doğrudan, yanlış ise doğrunun daha belirgin biçimde ortaya çıkmasından yoksun kalan bir toplum yoksullaşacak, yeni tezlere ulaşamayacak, olduğu yerde duracaktır."

    Sami Selçuk
    __________


    Son olarak şunu bir düşünelim derim: "Şu çocuk dünyaya getirme işi şimdi olduğu gibi bir zorunluluk veya bedensel zevkin eşlik ettiği bir şey de­ğil de tamamen düşünüp taşınarak akılla yapılan bir iş olsaydı acaba insan soyu gerçekten varlığını sürdürmek ister miydi? Bir insan gelecek nesle onu hayat yükünden kurtaracak kadar şefkat ve merhamet beslemez miydi? Ya da böyle bir yükü onun üzerine yükleme sorumlulu­ğunu soğukkanlılıkla üstlenmeyi istemeyecek kadar ona yakınlık duymaz mıydı?" (#49878322)


    İyi okumalar.