• İbni Sina ve Biruni'nin dönemindeki entellektüel ve kültürel büyümeye ilişkin tek tartışmalı nokta bu sürecin bitiş tarihidir. En yaygın olarak kabul edilen bitiş zamanı, Cengiz Han'ın 1219 baharında başlattığı Moğol İstilasıdır. Ama bu tarih hem çok erken hem de çok geçtir. Çok erkendir, çünkü sonrasında pek çok kültü­rel gelişme yaşandı. Ancak diğer yandan çok geçtir, çünkü Orta Asyalı Gazali adında bir teolog, akil ve mantığa katı sınırlandır­malar getirerek, sebep-sonuç ilişkisine dayalı varsayımlara savaş açtığında, rasyonel muhakeme, mantık ve İslam hümanizminin sorgulanmaya başlandığı kültürel ve dini kriz, Moğol İstilası'ndan bir yüzyıl önce vuku bulmuştu. Gazali, "filozofların tutarsızlığı" diye adlandırdığı kavramlara karşı acımasız bir savaş ilan etmişti. Kendisininde, usta ve incelikli bir düşünür, aynı zamanda sofu bir dindar olması saldırılarını daha etkin kılmıştı
  • 375 syf.
    ·3 günde
    Biri zengin çocuğu biri hizmetçi çocuğu. Bu kitabı uzun uzun anlatmak istiyorum çünkü çok hayal kırıklığı doldurdum içine. İnsanlar nasıl bu kadar acımasız olabilir ki? diye düşünmekten kendimi hiç alamadım. İki arkadaş, zengin olanın ihanetleri, yalanları, görmezden gelişleri... Fakir olanın arkadaşını sürekli koruması, onun emrinde olması... Ülkelerindeki savaş, kadın taşlama, erkek tecavüzü, çocuk satma, kiralama... Midem kaldırmadı izlerken/okurken. Çok üzüldüm, çok ağladım. Ben direkt filmini izledim, kitabına başladım az önce, filmle aynı gidiyor. Filmini izlediyseniz kitabını okumanıza gerek yok bence. Yine de siz okuyun. Ama umarım film daha acıklıdır da kitap bu kadar üzmez beni. Çok değerli bir eser. Ağlamayı seviyorsanız okuyup izleyebilirsiniz. İnsanlık bu değil, dostluk hiç değil. Gerçekleri insanın yüzüne vuran içler acısı bir hikaye bu.
  • 160 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10 puan
    ANA KONU
    Asiler için umudun yeşerdiği bir dönem. Galaktik İmparatorluk’un en büyük silahı Ölüm Yıldızı’nın, genç Asi Luke Skywalker tarafından yok edilmesiyle İmparatorluk güçleri büyük bir kargaşa içerisine sürüklenmiş, Asiler ellerine geçen fırsatı tepmeyerek çeşitli uzay noktalarına cüretkar saldırılarda bulunuyorlar. Fakat İmparatorluk henüz yenilmiş değil ve Asileri durdurmak için her türlü yola baş vuruyor.
    Luke Skywalker, Prenses Leia, Han Solo ve Chewbacca yoldaşları R2-D2 ve C-3PO ile birlikte Asiler İttifakının gücünü de yanlarına alacak ve Darth Vader ile İmparator’un güçlerine karşı savaşacaklardır. Bizi de yanlarında çıkardıkları bu macerada kahramanlarımızı türlü yüzleşmeler beklemektedir.

    KAPAK & SAYFA & PANELLER
    Kalitesi oldukça yüksek olan bu sayı parlak ve kalın bir kapağa sahip. Sayfa kalitesi ise seriden daha önce incelediğim Obi-wan & Anakin’e taş çıkartır nitelikte. Sayfa sayısının fazla olması da birçok açıdan okuyucuyu mutlu edecek bir özellik. Panel düzeni o kadar düzenli ve bağlantılı ki, karakterlerimiz hikâyenin akışına göre ayrılsalar bile kurguları birbirine bağlayan akıcı bir anlatım izlenmiş. Bu akıcı anlatım tüm hikâyeyi bir bütün olarak bize yansıtmış ve hiçbir detay atlanmamış.
    Paneller arası bağlantı burada aslında alt-metinsel olarak bize karakterlerin kaderlerinin de bağlantılı olduğunu ve yapılan her hamlenin bir diğerine etkisinin olduğunu gösteriyor. İşlenilen duyguların, karakterler tarafından yapılan hamlelerin ötesine geçmek ve satır aralarında veya paneller arasındaki meta’ları yakalamak ise size çizer(ler) ve yazar(lar) ile ayrı bir iletişim kanalı sağlıyor. Bu sayıda bu bağlantıyı net bir şekilde kurabilmeniz için birkaç kez okumayı tavsiye ediyorum.

    ART
    İşte bu sayıda çok net söyleyebilirim ki art muhteşem. Savaş sahneleri hayal kırıklığına uğratmıyor ve duygular o kadar güzel yansıtılıyor ki kendinizi hikâyenin bir parçası gibi panel aralarında bulabiliyorsunuz. Bazı panellerdeki art’lar o kadar iyiydi ki gerçekten film posteri, albüm kapağı niteliğinde olduklarını söyleyebilirim. Özellikle kaderleri bir, yazgıları ortak olan karakterlerimizin bir arada çizilmiş panelleri var ki, tam bir görsel şölen.

    Bir önceki incelememde Vader’a torpil geçiyorlar demiştim. Bu sayıda Vader panelleri o kadar muhteşemdi ki maskenin arkasındaki kişinin duygu değişimini( ki Vader’dan bahsediyoruz. Soğukkanlı ve acımasız Vader. ) hissettirmekle kalmıyor Güç’teki yerini sorgulayışına bir kez daha şahit oluyoruz. Evet, bunu art ile sağlamışlar, bu tasarımı ayakta alkışlamak gerek.

    OLAY ÖRGÜSÜ & KURGU
    Olay örgüsü ve kurgu tatmin edici ve sürükleyici düzeyde. İyi bir hikâye okumak isteyen çizgi roman takipçileri, (özellikle aranızda daha önce Wolverine ana serisini yalayıp yutmuş olan varsa) bu sayıya bayılacaktır. Bu çizgi sayı Ölüm Yıldızı’nın yok edilişinden sonra gelen zaman dilimini kapsıyor. Asilerin güçlenişi ve bununla beraber gelen mücadeleyi hem karakter bazında hem kurgu bazında detaylı bir biçimde inceleme fırsatı sunan bu sayı; Kahraman Luke Skywalker, Prenses Leia, Han Solo ve Chewbacca, R2-D2 ve C-3PO ile birlikte bizi bambaşka bir yolculuğa çıkarıyor.
    Güçlü kurgunun yanı sıra, güçlü tasvirleri de barındıran bu sayı gerçekten okuyucuyu içine alıp bize bambaşka bir çizgi sayı deneyimini yaşatıyor. Beyaz perdeye yansıyan hikâyeye dek, Asi İttifakı’nın gücünü ve İmparatorluk düzeninin iç yüzünü görmekle beraber karakterlerimizin nihai kimliklerine bürünene dek aldıkları yolu onlara eşlik ederek izleyebiliyoruz.

    HİKAYE
    Bu muhteşem hikayeye kısaca bir göz atalım o vakit.
    Ölüm Yıldızı’nın Luke Skywalker tarafından yok edilişinin ardından Asi İttifakı uzayın uzak noktalarına cüretkar saldırılar düzenlemeye başlıyor. İmparatorluk ise Asilerin oyunlarını bozarak galakside hâkimiyeti korumakta ısrarlıdır. Asiler tarafından yürütülen bir görevin patlak vermesiyle karakterlerimiz kendilerini yüzleşmeleri gereken olayların karşısında bulur.
    Luke Skywalker Darth Vader ile yüzleşir. Bu yüzleşme kendisiyle ilgili gerçekleri sorgulamasına sebep olur ve genç Skywalker’ı bir kimlik arayışına sokar. Luke’un macerası onu aradığı soruların cevaplarını bulmak üzere, akıl hocası Obi-Wan Kenobi’nin izinde Tatooine’e döndürür.
    Han Solo ve Prenses Leia ise hayatlarını kurtarmak için kaçarken bambaşka bir macera’nın kahramanları olurlar. Tüm bunların içerisinde ise Jabba, Boba Fett gibi tanıdık simaların yanında hikâyemize Sana Solo (Sana Starros) gibi güçlü ve sağlam karakterler katar.

    FİYAT & PERFORMANS
    Fiyat ve Performans açısından ele alırken artı ve eksileri sıralayalım yine.
    +Kâğıt ve kapak kalitesi muazzam. Yazı fontu okunaklı.
    +Hikâye muhteşem, olay örgüleri bağlantılı ve akıcı.
    +Paneller olay örgüleri ile paralel, karakterleri işleyiş anlamında harika betimlemeler var.
    -Fiyatlı. İndirime getirin veya alabilirseniz toplu alıp veya nakit ödeyip kar edebilirsiniz.
    -Sarıyor ve devamını aldırır. Seri 4 sayıdan oluşuyor ve final sayısını okumak için Vader serisini de bitirmenizde fayda var.
    -Çeviri için artık yazacak pek bir şey bulamıyorum. Çevirmen beni bulacak ve bir Mustafar da burada bu incelemeyi yazdığım küçük odada olacak.
    = Puanım 10/10 (Çeviriden dahi puan kıramadım. Altın sayı.)
    İyi okumalar !
  • 430 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Bin muhteşem güneş…

    Bin muhteşem eser kadar etkileyici ve sarsıcı bir kitap…

    Eser ,Everest Yayınlarından… Ben Cep boy kitabını almıştım. 492 sayfa… ne olacak acaba diye iki günde bitirdim. kitap adını Saib-i Tebrizi'nin Kabil hakkındaki şiirde yer alan şu diziden alınmış :

    "Bu kentin ne çatılarını ışıltadan aylarını sayabilirsin

    Ne de duvarlarının gerisinde gizlenen bin muhteşem güneşi "

    Beni derinden sarstı. Daha önce yazarın “Uçurtma Avcısı” adlı kitabını okumuştum. O da çok sarsmıştı ama "Bin Muhteşem Güneş" sanırım içinde hemcinslerime dair konulardan bahsetmesiyle daha da çok etkiledi beni… Yazar erkek olmasına rağmen kadınların psikolojisine çok güzel inmiş. Ben okurken kadın kahramanların yerine kendimi koydum da Meryem’in, Leyla'nın Azize'nin acısını ve yaşadıklarını kendi ruhumda hissettim. Yazarın dönemin siyasetine de ışık tutması savaşın her açıdan neden olduğu yıkımlara fazlasıyla ve çok çarpıcı bir şekilde yer vermesi de kitabı etkileyici kılan özelliklerden. İslamın aslında kadına bu kadar acımasızca davranmadığını sadece İslamı siyasi bir araç olarak kullananların kendine göre hükümler vermesinden dolayı kadını her zaman geri plana alan zihniyetin de ne derece kötü olduğunu çok acı olsa da anlatmış yazar.

    Ben kitapların da kaderi olduğunu düşünenlerdenim. Zira kitabı okuduktan sonra savaş nedeniyle ülkemize sığınan mültecilere karşı bakış açım çok değişti … Savaş hem memleketinde kalanı hem de memleketinden başka memleketlere sığınanları derinden etkiliyor, hatta kapanmaz yaralar açıyor.

    Kitapta kadınlara verilmeyen değerden erkeklerin uçkuru uğruna neler yapabileceğinden, kadınların erken yaşta evlendirilmesinden, çok eşli evlilikten, erkek çocuklarına yapılan ayrımdan, kadınların kız doğurduğu için suçlanmasından ve doğurganlığını yitirdiği için de aşağılanmasından epey bahsedilmiş.

    Devamı yorumda...
    11h
    okudukcayazan'in profil resmi
    okudukcayazan
    Kitabın baş kahramanları Meryem ve Leyla'nın nezdinde anlatılan bir çok hadiseyi günümüzde de bir çok kadın maalesef yaşamaya devam etmekte … kitapta hem Leyla'ya hem de Meryem’e eş olan Râşit toplumuzda ve her toplumda çokça yer alan kötü ve kendini bilmez klasik erkek profili … uçkuru için gözü dönen , karısına hatta kız olduğu için çocuğuna bile gözünü kırpmadan zarar veren bir maganda … Yazar kitabın 32 sayfasında Meryem’in annesi Nana’nın ağzından söylediği şu cümleler ile çok çarpıcı bir tespit yapmış : “Bir erkeğin kalbi fesat ,habis bir şeydir ,Meryem . Bir ananın rahmine hiç benzemez. Kanamaz, sana yer açmak için genişlemez.” kadın olmak tek bu sebepten kutsaldır. Bu nedenle erkekler bu kadar acımasız olabilmekteler… Ve yazarın yine Meryem’in annesi Nana’nın ağzından söylediği şu sözler de kitapta kadınlara zulmeden erkeklerin zihniyetine ayna tutmakta: "Hep kuzeyi gösteren bir pusula ibresi gibi, bir erkeğin suçlayan parmağı da mutlaka bir kadını işaret eder, Her zaman. Bunu aklından çıkarma, Meryem “. Bu cümleler , kitabın kilit cümlelerinden. diğer kilit cümlelerde şu cümleler bence . Nana'nın Meryemin okula gitmek istemesi üzerine sarfettiği sözler: "senin gibi bir kızı okula göndermenin mantığı ne?tükürük hokkasını parlatmak gibi bir şey . hem o okullarda değerli hiçbir şey öğrenemezsin . seninle benim gibi kadınlara hayatta yalnızca bir, tek bir marifet gereklidir , o da zaten okulda öğretilmez. yüzüme bak .... Sadece tek bir hüner, o da : Tahammül . Sabretmek . Katlanmak ." Çünkü kitapta yönetimi ele geçiren sitem de başta olmak üzere her şeyin suçlusu olarak kadın gösterilmekte. Kitapta zorba erkek rolünde olan Râşit Meryem çocuğunu düşürdüğü için suçlamakta, Leyla kız doğurduğu için suçlamakta azize kız olduğu için evden yetimhaneye gönderilmekte … hatta kitabı okuduğunuzda daha da şahit olacağınız kendini şiddetten kurtarmak ve kendini müdafaa etmek adına Raşit’i öldüren Meryem idam edilmekte.
    Çünkü birçok toplumda kitapta yer alan Leyla ile Tarık’ın daha sonra aşka dönüşecek olan arkadaşlıklarına dair Leyla'nın annesinin ağzından çıkan şu tespit geçerli: “o bir delikanlı biliyorsun, dolayısıyla itibarını düşünmek zorunda değil. Ama sen? bir kızın özellikle de senin kadar güzel bir kızın şerefi, itibarı çok hassas bir şeydir, Leyla. Avuçlarında tuttuğun bir sığırcık gibi. Elini azıcık gevşetsen, uçup gider.” Evet şeref ve namus sadece kadına has bir olguymuş zannedilmesi … Kadınlar da tüm bunlara katlanmak zorunda bırakılmaktadır . burada da yazarın yine Nana'nın ağzından aktarılan şu cümleleri durumu açıklamakta : "... Her bir kar tanesinin , dünyanın bir yerinde haksızlığa uğrayan bir kadının azından dökülen bir ah olduğunu . Bütün bu iç geçirmeler gökyüzüne yükseliyor ,bulutlar halinde toplanıyor, sonra minik parçalara bölünüp sessizce aşağıya ,insanların üstüne yağıyordu . bizim gibi kadınların neler çektiğinin göstergesi , demişti . başımıza gelen her şeye nasıl sessizce katlandığımızın..." Dünyanın her yerinde böyle değil mi sizce de biz kadınlar toplum baskısı ve bir türlü tam anlamıyla kabullenilmemek yüzünden hep sessiz kalmıyor muyuz ?Kitapta beni derinden sarsan hadiselerden biri de savaş nedeniyle hastanelerin yıkılması ve kadınların çalıştırılmasına yasak gelmesinden dolayı herkesin hastalıktan ve yetersiz tıbbi malzeme yüzünden acı çekerek ölmeleri oldu . Hatta Leyla ikinci çocuğunu doğurmak için hastaneye gittiğinde çocuk ters pozisyonda olduğundan ameliyata alınmak zorunda idi ama narkoz yoktu bu nedenle ameliyatı narkozsuz gerçekleşti ve Leyla bu acıya da sessiz biz acıyla dayandı.. Artık kar tanesi olup sessiz kalma değil dolu olmanın zamanı geldi bence tüm kadınlar için ...Hepimiz için ...
    Kitapta sadece zorba erkekler yok tabi Leylanın âşık olduğu Tarık ve Leyla'nın babası Babi aydın ve naif düşünen erkeği temsil etmekte … Leyla'nın babası kitap okumayı seven bir öğretmenken rejim değişikliği nedeniyle görevinden alınmış biri. Kızına söylediği şu sözler pek manidar: “Sen çok zeki bir kızsın. Gerçekten öylesin, istediğin her şey olabilirsin leyla. Seni tanıyorum. Ayrıca bu savaş bittikten sonra Afganistan’ın erkekler kadar, belki daha da çok, sizlere gereksineceğini biliyorum. Çünkü bir toplumun kadınları eğitimsiz olduğu sürece başarıya ulaşma sansı yoktur leyla. Hiç yoktur “… Bu cümleyi sadece Afganistan'a değil tüm dünyaya mâl etmek gerek diye düşünüyorum.
    Kısacası kitap muhakkak okunması gereken bir kitap. Her açıdan çok güzel ve çok etkileyici. Daha fazla detay vermek istemiyorum çünkü heyecanı kaçacak …
  • 280 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10 puan
    Mimoza Sürgünü /Nazan Bekiroğlu
    Nazan Bekiroğlu' nun Nar Ağacı ve Lâ/ Sonsuzluk Hecesi kitaplarını okuduğumdan bu yana müptelasıyım. Kısa kısa insanı yormayan denemeler üzerine kurulu bir kitabını daha okumaktan duyduğum ve bulduğum zenginliği anlatmaya kelimeler kifayetsiz kalır.
    Kitapdaki denemeler dört bölüme ayrılmış.
    Birinci bölüm Kalp Sathı.
    İçine- içimize yolculuk. Hiç kuşku yok ki her okuyucu her satırda kendini hapsettiği dünyanın heyecanını da acımasızlığını da serzenişini de sevincini, hüznünü de yaşamıştır. Ama iliklerine kadar hissedip kaleme ustalıkla düşürmesi ("söylesene ağlamayı ne zaman unuttun" s17)bizleri de bu serzenişine ortak etmesi ancak bir kalem erbabının gönül telakkisi olsa gerek.
    Yazarın iç haykırışlarına, bir kadın olmasından kaynaklanan daha romantik daha mistik belki de daha da kendine acımasız ayna tutuşu tüm aynaların tılsımlı sırlarını ortadan kaldırmak asıl gerçeği göstermek ister gibi. (" Görünmek istediğin ile göründüğün arasındaki uçurumu fark ettiğinden mi oldu bu?)Kadın- erkek tüm okuyucularının gönlünü hiç şüphesiz hayatın sahteliklerini, kadın olmasının ince sezişleri ile bu kadar cesur kaleme almasından kazanmıştır.
    "Taşıyamam dediklerimi taşımış, taşırım dediklerimin altında kalmışım".s39 derken herkesin yaşanmışlıklarına da tercüman olmuyor mu sizce?
    İkinci Bölüm - Defter Kağıdı
    Bu bölüm daha çok dönem yazıları. Günlük hayattan, İsimsiz simalardan, Minyatür ve gölgesi, manifaturaci, gözlemleri, mezuniyetler, anlık yalnızlık, anlık mutluluklar üzerine kurgulu vefa, , imla, olay, sanat, zaman, savaş minvalinde dönüyor. Uslubu yine iç sezişlerinin emrinde aktıkça akıyor.
    Savaş, yakıtı insanların bedeni olan bir motordur ve tek masumun bile nâhak yere öldüğü yerde bütün evren ölmüş demektir" s75
    Bilmem başka söze gerek var mı?
    Üçüncü Bölüm' e Seyahat Albümü adını vermiş. Yazarın hayranı olan herkes yazarın da Rus Edebiyatı hayranı olduğunu şüphe yok ki bilir. Rus Edebiyatından Dostoyevski ise baş tacıdır. Zaman zaman onunla arasına duvarlar ören Dosto' nün acımasız cümleleri yüreğini yaksa da bir güceniklikten öteye gitmez serzenişi. Hemen hemen her kitabında yer vermeden duramaz Dosto' suna. Karamazov Kardeşler' i yazdığı odasını, evini, odanın penceresinden gördüklerini, yattığı hastanesi, hapishanesi, geçtiği köprü, yürüdüğü yol, durduğu köşebaşı bir bir geçer hayalinden. Tolstoy' u, Puskin' i ( özellikle de Erzurum Yolculuğunu) artık onun kadar ezbere biliriz. Ardından kendini İran' a, Tebriz' e, Kudüs' e, Buhara' ya, Bakü' ye salar. Ben en çok Kudüs' de oyalandim.
    İnsan seyahat edecekse böyle etmeli derecesine biriktirmiş anılarını. Her gezdiği şehrin albümü varmış. Olmayanları saatlerce bilgisayar başında didik didik aramış. İşi yazmak olanın işini bu samimiyet ve ciddiyetle yapması, ( her ne kadar kendisi tuttuğum her şey elimde kaldı dese de) beni bir kez daha kendisine hayran bırakıyor.
    Bol bol okuduğu kitaplardan, yazarlardan alıntılar yapması benim de okunacaklar listemin bir hayli kabarmasına yol açıyor ama gam değil. Bu uğurda servet döksem umrum değil. Bozulacaksa gözüm kitap okurken bozulsun yine gam değil. Yazarın dediği gibi hayat değil mi ki ( " Hayatsa kendi değirmeninde önüne geleni öğüterek çarkını döndürmeye devam ediyor"s154) bir değirmen öğütülmemiz kaçınılmaz o zaman.
    Son bölüm- Dünya Yüzü
    Yazarın kitaplarından gözlemlediğim bir husus var ki değinmeden gecemiyecegim. Yazar' in derdi gelecek zaman değil. Tek derdi geçmiş ( yaşamış ile) yaşanan ( şimdiki ana) köprü kurmak. "Geçmişini bilmeyenin geleceği olamaz" derler ya hani işte o hesap. Tüm yüklerini boşaltırcasina serzenislerine devam ediyor bu bölümde. Hayvan sevgisinde zirve yaptığı bir kara sineği var ki tam kalbimden vurdu beni.
    Yaratılmış her canın bir gün birbirinden hesap soracağını bu hesap da en çok insanoğlunun insaniyetinin zararlı çıkacağını kuşu ölen çocuğa taziye ziyareti yapan peygamberimizden, karınca basan ağacı keselim mi, karıncaları kırdıralim mi( ilaçla öldürmek) diye şeyhülislâm' a soran padişahın( Kanuni) aldığı cevaptan her halde biraz siyer bilen, biraz tarih ve Divan edebiyatı karıştıran herkes haberdardır. Kimi canı pahasına canı gönülden can kurtarır ("Sadece onlarca insan değildir enkaz altından çıkardıkları.Onlar insaniyeti de düştüğü enkazın altından çıkarırlar."s245) derken Umke,AFAD, Kızılay vs ' gibi isimsiz kahramanların yanında basıp da geçen, ezip giden, aç bırakanlara seslenir duygu dolu kalemiyle... İnsan sevmediği yılanı bile sevesi gelir.
    (İnsan eli işte! Değdiği her şeyi bozmakta üstüne yok".s248) derken de "Benim kumsalıma çoktan dozerler üşüştü."s224 çarpık yapılaşmanın yanında güya sosyal alan olusturanların deniz kenarındaki dolum usulü yapay alanları mütemadiyen her yıl bir hışımlı deniz dalgası ile yeniden doğal haline dönüştürdüğünü her canlı gibi bir deniz dalgasının bile kendini önemsemeyen, tahrip edenden öcünü aldığını vurgular.
    Hulâsa;
    Karlı günlerin, ayazlı gönüllerin kitabı... Öyle bir kitap ki ruh eşinizin, ruh ikizinizin size hitabı.
    Okudukça yazdıran, yazdıkça coşturan, baktığı her şeyi gördüren, insandan sineğe gönül bağı ördüren bir kitap. Onda bir cümle okuyorsunuz, sılanızın kokusunu alıyorsunuz, o rüzgarı estiriyor siz savruluyorsunuz. O cesaret veriyor siz göğe merdiven dayıyorsunuz. Cesaret ırmağında yunup, engin denizde dibe dalıyorsunuz... Sonra ne mi oluyor... Ne olacak uykular zevkle bertaraf edilip, defterler dipnotlar, şiirler ve belki de albümler şahitlik ediyor yüreğiniz kulağınızın dibinde pıt pıt -tıp tıp akisleri dağıtırken bir Sergüzeşt- i Serzeniş içinde kalıyorsunuz. 17 kitabının 17 sini de okumak için sabırsızlanıyorum. Bu yazar ile iki cümlelik hasbihal edebilme ümidim olsa sabahtan akşama kadar bir imza kuyruğunda bekleyebilirim. Ülkü Kara.
    19 Şubat 2021
  • 294 syf.
    William Faulkner Nobel edebiyat ödülü ve iki Pulitzer ödülü sahibi Amerikan modernist bir yazardır. Modernist diğer yazarlarda olduğu üzere edebiyata deneysel yaklaşarak farklılık yaratmaya çalışmış ve bunu da başarmıştır. Bilinç akışı tekniğini en etkili kullanan yazarlardan biri olarak gösterilen Faulkner’in Ses ve Öfke’sini okurken zaman zaman kaybolur gibi oldum, yoruldum ama büyük ölçüde farklı bir tat aldım. Sıradan bir gününüzde sokakta yanınızdan geçen birinin, kafede karşınızda oturan kişinin, iş yerinizde ara verildiğinde birlikte çay içtiğiniz arkadaşınızın veya eşinizin, çocuklarınızın, kardeşinizin, anne babanızın aklından geçenleri merak ettiniz mi? Peki, normal konuşmalar esnasında bu insanların her an akıllarından geçen düşünceler, başlarının üzerindeki bir baloncuktan Ntvspor’un canlı skor ekranı gibi yavaş yavaş geçse nasıl olurdu? Bilinç akışıyla yazılmış bir metni okurken benim aklımdan bu sorular geçer. Çünkü, bir insanı harekete geçiren etkenlerin çoğunun cevabı bu sorulardadır. Bu nedenle, Ses ve Öfke’yi bitirdikten sonra tatlı bir yorgunluk kaldı üzerimde. Her ne kadar Faulkner kitabın adının kaynağı olarak Shakespeare’in Macbeth’inde geçen “Hayat, bir budalanın anlattığı hiçbir şey belirtmeyen gürültü ve öfke dolu bir öyküdür,” sözünü belirtmiş olsa da 1910-20’lerinin Amerika’sında bir ailenin dramı şeklinde klişe bir konusu ve bence zaman ile gerçeklik üzerine bir teması olduğunu söyleyebilirim.

    Kitap dört bölümden oluşur. Her bölüm ailenin farklı bir bireyinin gözünden anlatılır. Bu anlatılar esnasında yapılan bilinç akışlarıyla karakterlerin şimdi ve geçmiş hakkındaki düşünceleri içinde geziniriz. Bu anlarda araya eklenen sıkça diyaloglarla dengemiz hepten bozulsa da anlatıcıya tutunarak yola devam ederiz. Bu yolda diğer karakterlerle yaşanılan ortak olayları anlatıcı gözünden görüp, değerlendirme imkanı bularak gerçekliğin onu gözlemleyen veya yaşayan insana göre değiştiğini anlarız. Birinci bölümde anlatıcı evin zihinsel engelli bireyi Benjamin’dir ve onun için Caddy her şeydir. Caddy ergenlik çağına gelip bir erkekle ilişki kurunca Benjamin’in gözünde saflığını kaybeder ama buna rağmen Benjamin evin diğer fertleri kadar acımasız yaklaşmaz. Sonuçta onu anlayan veya en azından samimi şekilde buna çalışan tek insan Caddy’dir. İkinci bölümde anlatıcı evin erkek çocuklarından Quentin’dir ama ben bir süre daha sonra Caddy’nin kızı olacak Quentin’le karıştırdım. Neyse, bu sefer Caddy’nin yaşadığı ilişkiyi ve başka ailevi olayları Quentin’in gözünden görür veya düşünürüz. Üçüncü bölümde ise evin isyankar bireyi ve kitabın adındaki öfkenin bence üzerine en iyi uyduğu karakter Jason anlatıcıdır. Jason’ı bence şartlar bu hale getirmiş, bu açıdan ona çok yüklenmeyin. Jason, daha çok Caddy’nin kızı Quentin’le sürtüşür. Caddy uzaklardadır ve evde ölü muamelesi yapılmaktadır. Kızı ise ailenin yanındadır. Ama Jason’ın zihninden taşan kısımlarda Caddy ile ilgili yorumlar görebiliyoruz. Sonuçta, anlatmak istediğim hususa gelecek olursam, aynı olayı her bir bölümde farklı karakterler gözünden şahit olmamız, gerçekliğin göreceliği temasına birer kanıt olarak gösterilebilir.

    İkinci bölümün başında oldukça anlamlı bir paraf vardır: “Bu saati sana zamanı hatırlayasın diye değil, ara sıra onu bir an unutasın ve soluğunun hepsini onu elde etmek için harcamayasın diye veriyorum. Çünkü şimdiye kadar hiçbir savaş kazanılmamıştır demişti. Dahası savaşılmamıştır bile. Savaş alanı insanların delilikleri ile umutsuzluklarını ortaya çıkarır ve zafer felsefecilerle budalaların hayalidir.” En çok bu bölümde zaman kavramı üzerine eğilinir. İntihar edecek olan Quentin’le dolaşırken derinden derine aslında zamansız bir alanda asılı kalmış biri gibi hissederiz kendimizi. Şimdiki zamanda birileri Quentin’i kız kardeşlerini kaçırmaya çalışmakla itham ederler, sonra yakınlarıyla karakola giderler ve devam eder; bir yandan ise Quentin ile birlikte geçmiş zamandaki olaylara bakarız. Quentin Harvard’da okusun diye Benjamin’in tarlası satılmıştır, Caddy’nin durumu ve diğerleri… Asılı kaldığı zamansız noktada, etrafında bir savaş karmaşası vardır adeta ama Quentin, ne felsefecidir ne de bir budala. Bu bölümde Quentin’in saatçiyle girdiği sıradan bir diyalog bence zamanla ilgili tema açısından manidar bir örnek teşkil ediyor:
    “Saat…”
    “Yok söylemeyin bana saati,” der Quentin. “Rica ederim, bayım. Sadece içlerinde ‘doğru olan’ var mı onu söyleyin.”
    (…)
    “Yok, bayım. Bu benim kendi kişisel kutlamam. Doğum günü. Var mı içlerinde ‘doğru olan’?”
    “Hayır ama ‘daha ayarlayıp kurmadım’ da ondan, eğer içlerinden birini satın almayı düşünüyorsanız…”
    “Hayır bayım. Saate ihtiyacım yok. Oturma odamızda var, ben ‘benimkini ayar edeceğim de’.”
    (…)
    Saatçi yeniden çalışmaya başlamış, masasına eğilmiş, borusunu gözüne dayamıştı. Saçları ortadan ayrıktı. Ayrık yeri kafasının çıplak yerine kadar uzanıyordu. ‘Aralık ayında kuruyup kalmış bir bataklık gibiydi.’”(s.75-76)

    Burada garip ve manidar olan şu bence: Quentin, saatini ayarlamak istiyor. Saatçi de ona saatin kaç olduğunu söyleyecekken onu durduruyor. O zaman burada bir alt metin arayabiliriz. Sadece doğru olan var mı onu söylemesini istiyor, doğru olan varsa ona kendisi bakacak, yani onu ‘kendi gözlemleyecek’ ve saatin kaç olduğuna böyle karar verecektir. Sonra, saatçi henüz kurmadığını ama ‘satın alacaksa’ Quentin hemen kurabileceğini söyler ama zaman Quentin’in babasının söylediği üzere “… senin talihsizliğin zamanın kendisi olur,”(s.92) ve bunu satın alamazsın. Alınabileceğini düşünüyorsan da saatçi gibi bir kurumuş bataklık olursun. Öte taraftan doğru olan bir saati sorarak Quentin, hayata son kez tutunabileceği bir dal mı aradı, hani yüksek bir kattan düşerken çaresizce kol ve bacaklarını sallar, elleriyle tutunacak bir yer arar insan, onun gibi. “Bütün insan yaşantıları sonunda saçmaya varır,”(s.80) ve belki de en iyisi ona kendimizi bırakmamızdır.

    Tabi, bunlar benim çıkarımlarım, zorlama da olabilirler. Ama Ses ve Öfke, okunması yorucu olmasına rağmen insanı düşündürücü ve insanda farklı bir tat bırakan, tekrar okunası değerli bir eser, tavsiye ediyorum.

    Kitabı okurken aklıma gelen film ve müziği: https://youtu.be/HfiIDviCgng


    Keyifli okumalar..
  • --Varolusuna en mukemmel anlamini ancak bu sekilde verilebilirdi cunku hayat, ne yapmak icin donanimliysa, en cok onu yaparken zirvesine ulasir.

    --Tabii yavru kurt yasayi berrak terimlerle ifade edip ahlaki acidan degerlendirmedi. Hic dusunmedi bile yasayi, aklina bile getirmeden yasadi sadece.

    --Yavru kurt insanlar gibi dusunseydi, hayati, doymak bilmez bir istahi doyurmaya calismak olarak ozetlerdi. Dunyayi ise takip eden ve edilenin, avlayan ve avlananin, yiyen ve yem olanin bir suru arzu ve istahiyla dolu; duzensizlik ile siddetin, acgozluluk ile kiyimdan ibaret bir kaosun acimasiz, plansiz ve sonsuz raslantiyla tamamen korlemesine ve karmasa icinde hukum surdugu bir yer olarak gorurdu.

    --Boylesi bir tanriya inanmak icin herhangi bir cabaya gerek yoktur ama boylesi bir tanriya inanci sarsacak irade sergilemek icin de herhangi bir cabaya gerek yoktur. Ancak kurtulusta yoktur bu tanridan. Henuz ortaya cikmamis hudutsuz gucleriyle; tanriligini, gizemini ve iktidarini, yirtildigi zaman kanayan ve diger herhangi bir et gibi zevkle yenebilen etine sarmalamis vaziyette; tutkusu, gazabi, sevgisi ve elinde sopasiyla, iki arka ayagi uzerinde orada dimdik durur oylece.

    --Cunku onlarin su ya da bu isteginin arkasinda o arzuyu uygulatacak bir kudret vardi; can acitan, kendini yumruklarla, sopalarla, ucan taslarla ve kirbacin yakici sizisiyla ifade eden bir kudret.

    --Hem kendi turu, hem de insan turu tarafindan nefret edildigi, boyun egmez ve inatci oldugu, surekli uzerine savas acildigi ve daimi bir mucadele icinde yasadigi icin gelisimi de hizli ve tek tarafli olmustu. Sefkat ve merhametin yeserecegi bir toprak degildi bu. Icinde en ufak bir izi bile yoktu boyle seylerin. Ogrendigi, gucluye itaat et, zayifi ez yasasiydi.

    --Ve Beyaz Dis, kasvetli ormanlarin icinde kimsesiz halde dolanip durmak yerine insan-hayvanlarin kampinda, kendini teslim ettigi ve artik tamamen bagimli oldugu tanrilarla birlikte ertesi gunu de karsilayacagindan emin olarak, memnun ve minnettar, Boz Kunduz'un ayaklarinin dibine ve isitan atesin basina uzanip uyuklamaya basladi.

    --Etten ve kandan meydana gelmis bir tanriya sahip olmak icin ozgurlugunu veriyordu.

    --Ustelik Beyaz Dis'ten hoslanmamalarinin daha derinde bir nedeni vardi. Kendi turlerinin onunkinden farkli oldugunu hissediyorlardi ki dusmanlik icin tek basina bile yerliydi bu.

    --Onu gordukleri anda uzerine saldiriyorlardi. Ic guduleri boyleydi. Cunku vahsiydi o, bilinmeyendi; dehsetengiz ve daima tehdit edici olandi.

    --Cunku Guzel Smith'te korkaklarin zalimligi vardi.

    --Cunku onlar sadece etini yakmis, etin altindaki ruh butun gorkemi ve el degmemisligiyle ofkesini korumustu. Sahibinin tokadiysa, etini yakmayacak kadar hafifti daima. Ama cok daha derinlere isliyordu. Kendini onaylamadiginin ifadesiydi ve Beyaz Dis'in ruhu solup gidiyordu bu durumda.

    --Kullarinin hayatlarina ve olumlerine karar verme gucu tanrilarin elindeydi ve tanrilar, guclerini kiskanclikla korurlardi.

    --Beyaz Dis tereddut etti. Ama ogrendigi butun yasalardan, kendisini sekillendiren aliskanlik ve geleneklerden, sahibine duydugu sevgiden ve yasama iradesinden cok daha derin bir seyler dogmustu icine; bu yuzden Collie onu hafifce disleyip kosmaya baslayinca o da pesinden seyirtti.

    --Toplumun eli sertti ve bu adam, bu hasin elden cikan isin carpici bir ornegiydi.

    --Yasanin av kopekleri, toplumun maasla savasan hayvanlariysa telefonlar, telgraflar ve ozel trenlerle gece gunduz demeden pesindeydiler.