• 295 syf.
    Dikkat! Eğer kitabı okumadıysanız incelemeyi okumayınız çünkü bu inceleme özet şeklindedir.


    1923'ün son demleri.
    Türkiye Cumhuriyeti kurulmuş büyük umutlarla Cumhuriyet'in kuruluşuna yardım eden Kürtler; çaresizliğe gömülmüş, çıkış yolu arıyorlar. Çünkü yeni bir antlaşma imzalanmış, antlaşmada adları bile anılmıyor. İşte böylesi bir dönemde Jîn dergisi genel sekreteri Memduh Selim Bey bundan sonra neler yapabileceği konusunda birtakım temaslarda bulunuyor. Fakat bir netice alamıyor. Artan siyasi baskılardan ötürü İstanbul'u terk etmek zorunda kalıyor. Antakya'ya geçiyor.

    Antakya; Fransa egemenliğinde bir kent. Antakya'ya bir şartla kabul ediliyor. Siyaset yapmayacak. Siyasete bulaşmayacak. Çaresiz kabul ediyor. Yıllardır Kürt davasına kendini adayan Memduh Bey elini eteğini elbetteki siyasetten çekemiyor. Gizlice buluştuğu İstanbul'dan tanıdığı dostlarıyla Xoybun dergisini kuruyorlar.

    Bir gün Çerkez bir dostunun evine konuk olup kızı Feriha'yı görür ve ona aşık olur.

    Memduh Selim Bey artık aşkı ve davası arasında mekik dokuyor. Evlenmek istiyor fakat davasından fırsat bulamıyor.

    1928 yılı. Nihayet Memduh Bey Feriha'sına, Ceylan'ına kavuşacak. Birkaç gün sonra evlenecekler. Yani öyle umuyorlar.
    Düğün arifesinde Memduh Bey'e Ağrı'da gelişen bir isyana geçici bir süreliğine katılması istenen mektup ulaşır. Arkadaşları kararı tamamen kendi inisiyatifine bırakır. Bir yandan biricik Ceylanı, Feriha'sı, öbür yandan ateşin içindeki dostu İhan Nuri Paşa ve davası. Memduh Selim Bey tercihini ömrünü adadığı davasından yana kullanıyor. Ceylan'a 2 ay sonra döneceğini söyleyerek yıllardır hasret kaldığı topraklarına dönüyor.

    Ve Nihayet Ağrı, Agirî, Ararat... İnsanlığın yeniden doğduğu yer. Memduh Selim Bey, İhsan Nuri Paşa'nın yanı başında. Artık davasına fiili olarak katılmış durumda. Fakat işler umduğu gibi gitmiyor. Dönüş için verdiği 2 aylık süre çoktan bitmiş, Türk Kuvvetleri on binlerce asker yığmış dağlara.

    1930 yılına gelindiğinde İhsan Nuri Paşa kendisini Antakya'ya geri göndermek ister. Memduh Selim Bey İstemeyerek de olsa o isteğe uymak zorunda kalır. Çünkü Ağrı'da yaşananları Dünya'ya duyurmalı. Orada yaşananları herkesin bilmeye hakkı vardı. Artık Feriha'sına kavuşabilir, onunla evlenebilir.

    Antakya'ya dönen Memduh Bey Feriha'nın evlenip Bağdat'a taşındığını öğrenir. Çünkü Memduh Bey'in bir savaşta öldüğü söylenmiştir. Memduh Bey bu haber üzerine hiç sevmediği yalnızlığa gömülmüştür. Arkadaşları ne kadar ısrar etseler de bir türlü evlenmez. Adeta yaşayan bir ölüye dönüşür.
    1951 yanında; dostu, arkadaşı, sırdaşı Celadet Ali Bedirhan'ı kaybederek acısına acı katar.

    Artık iyice yaşlanan Memduh Selim Bey bir süre sonra arkadaşlarının ricasıyla Vildan Hanım ile evlenir. Fakat Feriha"sını unutamamıştır. Ona ve dostu Celadet Bedirhan'a mektuplar yazar, mektupları evinde saklar. 1976 yılına gelindiğinde yıllardır cevabını aradığı ve ömrünü adadığı soruya cevap bulamadan göçer bu dünyadan:

    "Kürtler dünya yüzünde niçin her şeyden mahrum? Her şeye niçin oldular mahkum?"
  • Kürtçe rock müziği yapan Ozan Irmak’la, son albümü Ji Sori’yi konuştuk

    Kürtçe rock müziğin tanınan ismi Ozan Irmak’la, rock müzik ve özellikle Kürtçe rock icra etmenin zorlukları, bu müziğin Türkiye müzik sektörü içindeki yeri, son albümü Ji Sorî, beste çalışmaları ve editörlerinden biri olduğu Ziryab Kürtçe müzik dergisindeki çalışmaları hakkında konuştuk.

    Rock müzik icra ediyorsunuz. Kürt müziği içinde alternatif bir tür olarak Kürtçe rock müziğin yeri ve popülerliği konusunda neler söylenebilir?

    70’li yıllarda Koma Wetan’la başlayan, 90’lı yıllarda Koma Rewşen’in Asê albümüyle görünür niteliğe kavuşan bir süreçtir bu. Bu süreçten sonra Siya Şevê, Ferec gibi gruplarla kendine yer edinmiş ve gün geçtikçe de kendi kitlesini yaratan ve büyüten bir tarz olarak karşımıza çıkmıştır. Tabii ki rock müziğin bir kent müziği olmasının yanısıra Kürt geleneksel müziğinde kullanılmayan elektrogitar, bas gitar gibi enstrümanların kullanılması bu tarzın görünür ve dinlenir olmasını haliyle zorlaştırmıştır. Rock müzik, geleneksel veya alışılmış müziğin yanında kitlelere hızla ulaşamamıştır ilk etapta. Fakat son zamanlarda bu tarz veya türevleriyle ilgili çok başarılı çalışmalar çıkmakta ve farklı müzik tarzları da kendine yer edinmeye başlamıştır.

    Muhalif bir müzik (Kürtçe müzik) içinde muhalif bir tür (Kürtçe rock müzik) icra etmenin zorlukları var mı?

    Kürt dilinin üzerinde yıllardır sistematik olarak sürdürülen kültürel imha, inkar ve asimilasyon politikası başta Kürt sanatını ve sanatçılarını hedef almakta ve bu durum Kürt sanatına dair yapılan her icrayı muhalif kılmakta. Kürt müziği de bu hedeflerin arasındadır elbette. Rock müziğin böylesine bir ortamda yapılması kesinlikle icrayı zorlaştırıyor. Dilin üzerindeki baskının yanısıra, halka, dinleyiciye hızlı bir şekilde geçemeyen bir tarz olan rock müzik icra etmek işleri daha da zorlaştırıyor. Rock müzik komplike bir müziktir, enstrüman çalımından tutun, sahne performansına kadar bir bütün şeklinde olmalıdır. Bu durumla bağlantılı eğer bir platform bulunamıyor ya da oluşturulamıyorsa, iş kişisel çabalara kalıyor, bu çaba da her zaman yeterli olmuyor. Stüdyoya girip haftalar, bazen aylarca kayıt yapıyorsunuz, albümden sonra sahne yapacak platform bulunamıyor. Ya da mekan sahipleri tarafından daha hızlı tüketilen, daha fazla kitle getirisi olan müzikler ve müzisyenler tercih ediliyor. Benim gibi birçok rock müzisyen arkadaşım ücretlerini çıkaramadıkları için sahnelerde tek veya iki kişilik akustik performanslara dönüş yaptı.

    Uzun süredir müzik camiası içindesiniz. Genel olarak Türkiye’de müzik sektörü içinde Kürt müziğinin yerini nasıl görüyorsunuz?

    Türkiye’de Kürt halkının durumu ne ise aslında müziğinin de durumu aynıdır. Ana eksen şu: Egemen kültür zihniyeti seni asla olduğun gibi, yani dilinle, müziğinle, kültürünle kabul etmiyor, bu zaten yüz yıllık bir sistem geleneği. Eğer kabul edecekse de işte şarkı yarışmalarında gördüğümüz gibi Kürtçe söylemek için izin istetiyor. Van’da bir festival yapılıyor Kürtçe afişler sonradan kaldırılıyor, bir Kürt müzisyen bile festivale davet edilmediği gibi, festivalin organizatörü bir yerel kanalda “buradaki kardeşlerimize müzik ve festival getirdik” açıklaması yapıyor. Uzunca bir süre tırnaktık, bir ara kardeş olduk dediler, son zamanlarda da çimento olduğumuzu öğrendik, yıllardır bir Kürt olamadık. Egemen için bununla yüzleşmek, bunu kabul etmek koca bir tarihle de yüzleşmektir aynı zamanda. Bu sebeple yıllardır “onlar” ve “biz” olarak devam ediyoruz.

    Son albümünüzün adı Ji Sorî. Neden bu ismi tercih ettiniz?

    Ji Sorî “kırmızıdan” demek, yani kırmızıdan yapılmış. Ji Sorî benim ilk albümüm, konsept olarak Kürtler için folklorik ve yaşamsal değeri de olan kırmızıyı seçtim. Kürtler kırmızının her tonunu, her türünü yaşamlarında görmüşlerdir. Ben de kendi hislerimi ve yaşadıklarımı albümümde kırmızı üzerinden var etmeye çalıştım. Benim için zor ama keyifli bir yolculuktu.

    Şarkılarınızı besteleme sürecinden biraz bahseder misiniz? Sizi neler besliyor, neler ilham kaynağı olabiliyor?

    Eğer biraz etrafınıza bakıyor ve görebiliyorsanız, öze inebiliyorsanız her şey sizin için kaynak olabiliyor. Her müzisyenin farklı bir çalışma şekli vardır; ben şarkı sözlerimi bazen şiir, öykü gibi yazıp sonra şarkı sözü formatına getiriyorum ve sözle müziği bir arada yaratmaya gayret ediyorum. O anın, hissiyatın içerisinde yazılan akorlar ve melodiler bana daha samimi geliyor. Albümdeki bazı bestelerim albümden yıllar önce yapılmıştı. Janez Sar’ın şarkı sözlerini yazdığı “Baranek bi xwîn” bunlardan biri mesela. Bunun dışında birçok besteyi, yaşadığım yer Mardin’de yapmıştım. Mardin odaklanmak ve çalışmak için ideal bir şehir. İstanbul gibi hayatın hızlı aktığı şehirlerde sanat icra etmek dışında birçok şeyle karşılaşabiliyorsunuz, ilk başta şehir kalabalığı sizi çok yoruyor…

    Son olarak ilk albümünüzün üzerinden beş yıl geçmiş. Neden bu kadar uzun bir ara verdiniz?

    Ji Sorî 2015’in başlarında çıktı, kayıt yapmak ve bir albüm kimliği yaratıp şarkı yazmak gerçekten kolay bir iş değil, öncelikle çok titiz olmalı ve odaklanmalısınız. Benim yaşamım Mardin’de geçiyor. Kayıt yapmak benim için buradaki koşullarda biraz zor kalıyor. Haliyle bir de hayat koşulları bu süreyi bende biraz uzattı. Yeni çalışmalarım var, pandemi koşullarına bağlı olarak en kısa zamanda stüdyoya girmeyi de planlıyorum. Bunun dışında şimdi üzerine çalıştığım gitara yönelik bir müzik teknik kitabı var, en azından pandemi sürecini bu şekilde değerlendirmeye çalışıyorum…

    Kolektif Kürtçe müzik dergisi: Ziryab 

    Ziryab Kürtçe müzik dergisinin editörlerinden birisiniz. Dergi hakkında bilgi verebilir misiniz; hangi sıklıkla çıkıyor, ele aldığı konular nelerdir? Böyle bir dergiyi çıkarmanın zorlukları nelerdir?

    Bundan yaklaşık 2 sene kadar önce ben, Gökçe Selim, Mevlüt Oğuz, Harun Ataman, Serhat Temel’le başladık dergiye. Kendi aramızda önce kolektif bir görev dağılımı yaparak başladık, daha sonra ekip başka arkadaşların katkısıyla genişledi. Kürt müziği konusunda yapılan çalışmalar adına bir platform olması açısında önemli bir yayın olarak görüyorum Ziryab dergisini. Kürt geleneksel müziğinin önemli stranbêjleri ve dengbêjlerle ilgili tez konusu çalışan birçok arkadaşımızla röportajlar ve tanıtımlar yapıldı. Bijareyên Ziryabê (Ziryab Seçkileri) adında amatör müzisyenlerin yer aldığı bir yarışma albümü yaptık. Yani aslına bakarsanız Kürt müziğini takip etmek, ne tür çalışmaların çıktığını görebilmek ve akademik çalışmalardan haberdar olabilmek adına çok yönlü bir platform olarak kuruldu Ziryab. 4. sayımız pandemi süreciyle birlikte dağıtımda yaşayacağımız problemlerden ötürü şu anda beklemede ama en kısa zamanda yayınlanacak..
  • 138 syf.
    Öncelikle böyle eğlenceli samimi bi eser dolayısıyla edebiyat-kitap dünyası adına Selahattin Demirtaş'a teşekkür ederim.Eşimle beraber her güne 1 hikaye şeklinde okuduk:) . Eserde samimi bir dil, doğal kent-köy ortamları, ve doğal anlatım var. Hikayelerde çoğu kez güzel bir hüzün bazen da ağlamaklı durumlar var. Savcının evlat acısı mesela.. Bilerek hatalı hüküm vermesi sebebiyle vicdani bi kararla intihar etmesi gibi. Bazen doğudan mesela Erzurum'un bir köyünde, bazen batıda İstanbul Taksimde bulursunuz kendinizi. Bu bir propaganda kitabı falan değil, Reşat Nuri veya Selim İleri eserleri gibi edebi bir yapıt yani. Eleştiri yapmak da isterim: hikayeler sayıca az gibi geldi bana, ayrıca bazı kısımlarda hikayenin asıl heyecanlı yerine gelene kadar çok laf kalabalığı var gibi :) iyi okumalar .
  • 206 syf.
    İstanbul'un kaybolan,değişen, anlamını yitiren kent kültürünü var eden özelliklerini okumak isteyenler içindir bu kitap.

    Yaşadığı şehrin elim kolum tuttukça yazmayı düşünüyor,ayrıca yazar sığ yazmıyor aksine anlaşılır şekilde kaleme alıyor. Kendi iç dünyasını iyi şekilde yansıtıyor.

    Selim İleriyi araştırayım derken, nasıl bir yazar acaba dedim,azda olsa fikir edindim sonra Istanbul serisine başladım çünkü en iyi kendisinin anlatım tarzını belirleyen kitap,çünkü yaşadığı şehir hakkında düşüncelerini ve geçmişi anlatması beni bu yazara çekti.

    Bu kitap Istanbulun, Yazından tut,kışına kadar anlatıyor. Mesela bir şairden şiirini alarak Eylül'ü anlatmış, bir çok yazardan bahsetmiş kendi okuduğu kitaplardan ve Istanbul'u anlatan yazarlardan örnek vermiş.

    Edip Cansever

    "Her şey dokunaklı ki
    Eylülsem istemeden kırılıyorsam bazan
    Dağınık,renksiz bir mozayık gibiysem..."
    (Sayfa-31)


    Kitap bana eski Istanbul'u anlattı yazar hep eskiye özlemini vurguluyor bu kitapta. Yazarın eskiye nasıl özlem duyduğunu hissettim. Hiç İstanbul'u görmedim. Görmediğim halde etkilediyse beni siz görenler size diyorum sizi daha çok etkileyecektir. Bu kitabı tavsiye ederim. Çünkü Hasretim Var! Diyorsanız bir okuyun derim. Keyifli okumalar. :)


    Hasretim Ben Sana Eski İstanbul,bu da benden size. ;)

    https://youtu.be/hnn8RbMfqzk

    Keyifli dinlemeler. :)
  • 260 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    * Selim İleri kitapları arasında en fazla üne sahip olan eserde, yayınlandığı dönemden itibaren şiirsel ve özgün dili ile aynı zamanda tatil beldelelerindeki insan ve sevgi yoksunluğu, umut üzerine şekillenmiştir.

    ** Kent hayatının acımasız, çıkarcı, hesapçı ve egzoz kokusundan, kalabalığından kaçmak adına Bodrum'a tatile gelen bir grup genç ve yaşadıklarını anlatır. Kitap genel itibariyle konu, tema, olaydan çok bireylerin yalnızlıkları, biribiriyle olan ilişkileri ve psikolojik yapıları üzerinde durur.

    *** Bodrum tatiline beraber gelen Cem, Tarık ve Murat zamanla bir kopukluk yaşarlar. Murat ve Tarık fikir uyuşmazlığı sebebiyle Cem'i tek başına bırakırlar. Bir tatil beldesi ve huzur kaynağı olarak seçilen Bodrum varoluşsal sancıları, iç hesaplamaları, cinsel kaygıları tetikleyen mekan haline gelir.

    **** Cem bu tatil mekanını ve arkadaş ilişkilerini duyarlı tavrı ve hesaplaşmaları sebebiyle sahte bir dünyanın maskeler takan yolcuları oları görür. Bu açıdan uyum sağlayamaz, ilişkileri kesintiye uğrar. Aidiyet ve sadakat duygularından yoksun bir mekan huzursuzluğun, pişmanlığın mekanı olarak devreye girer.

    ***** Cem bu hesaplaşmalarında Bodrum'a gelen sakinleri de hedef alır. Eşitsizliğe ve kapital varlığa eleştirilerde bulunarak modern insanın yazgısını ve sosyo-ekonomik yargılarda bulunur. Bu mekanı popüler kültürün ve tüketim metaforunun içinde kaybolan nesne olarak sunar.

    ****** Cem Modern insanın kaderini resmeden, betimleyen, uyumsuz ve muhalif bir tavırdır. Genel kabullere ve ontolojik verilere savaş ve karşıtlık içerisindedir. Mana arama ve değer kaygıları çerçevesinde isyanın adıdır. Kitap geneli itibariyle ağır ilerlese de küçük burjuva, kent insanın ilişkileri ve sorunlarını büyük bir ustalıkla resmetmiştir. Okuyun...
  • 440 syf.
    ·3 günde·Beğendi·8/10 puan
    Son iki gündür Bilimkurgu Öykü Seçkisi 2020 kitabını okumakla meşguldüm. Bu sabah nihayet bitirdim. Zihnimdeki izler henüz tazeyken kitap hakkındaki düşüncelerimi kaleme almak istedim.

    Bu yılki seçkide yazılı öykülere ek olarak iki çizgi öykü de var.
    Kenan Böğürcü'nün savaş atmosferini başarıyla yansıttığı Kolordu isimli çizgi öyküsünde özellikle askerlerin yüz ifadeleri bana çarpıcı geldi.
    Sezai Ozden'in Böcek Tarlaları çizgi öyküsünde ise perspektiflerin özgünlüğü ve çeşitliliği dikkatimi çekti.

    Seçki 42 yazarın kaleme aldığı öykülerden oluşuyor; dolayısıyla öyküler hakkında toptan bir değerlendirme yapmak kolay değil. Sadece genel kalitenin yüksek olduğunu söyleyebilirim. Genel gözlemim fazlaca klavye tıkırdatmış olanların yazdığı metinlerin biraz daha güçlü olduğu yönünde.

    Öykülerde ele alınan konulardan bazıları: Savaşın getirdiği yıkım, gelir eşitsizliği, çevre tahribatı, sağlıkçılara yönelik şiddet, virüs tehdidi, kadına şiddet, otoriterlik... Hani bilimkurgu kaçış edebiyatıydı?

    En çok sevdiğim, beğendiğim öyküler:
    Ozlem Kurdoğlu Matriksi Yenen Adam öyküsünde var olduğunu varsaydığımız sınırları ele almış. İnsana ilham veren, cesaretlendirici bir öykü.

    Selim Erdogan 'Kriz Geçirmez' öyküsünde 'çürük bir dişi andıran on dördüncü sektörde' meydana gelen bir finansal krizi anlatmış. Kapitalizmin kaotik doğasına odaklanan bir öykü.

    Kubilayhan Yalçın Atopya isimli öyküsünde 'dönüşümlü mimari' anlayışıyla inşa edilmiş bir 'Lego Kent'te yaşanan ilginç olayları anlatmış. Dört dörtlük bir öykü.

    Yüksel Yılmaz Hasta isimli öyküsünde bizlere gizemli bir virüsün etkisindeki bir hastanın sürprizli hikayesini anlatmış.

    Bertuğ Kodamanoğlu katı bilimkurgu türündeki K=-1 öyküsünde evrenin doğasını ele alırken Ursula K. Leguin'e selam göndermeyi ihmal etmemiş.

    Gri Esin Robotik Bir Dışkı öyküsünde şiirsel üslubunu bir adım öteye taşıyarak kafiyelerle örülü müthiş bir metin yazmış. Öykünün konusu da en az üslubu kadar ilginç.

    Gökcan Şahin Mavi Fil, Mavi Tavşan, Mavi Önlük isimli öyküsünde çocuklar arasında eşitsizlikleri özgün bir üslup ve kurgu çerçevesinde ele almış.

    Mehmet Kardaş 'Akılsız Ev'de çevremizdeki nesnelerin akıllı hale gelmesinin üzerimizde yarattığı etkileri mizahi bir dille anlatmış.
    M. Yağmur Polat bulunan gençlik tedavisi sayesinde toplumun 'gençler ve genç kalanlar'dan oluştuğu bir zamanda ev hayvanı olarak alınan bir kirpiyi konu almış.

    Efe Sarıtunalı'nın Ayak Sesleri isimli öyküsünün 'hırpani ve sert görünümlü' kahramanı Altar'ı çok sevdim. Öyküdeki örtülü mizah gülümsememe yol açtı.

    Kitabı tavsiye eder miyim? Evet