• 480 syf.
    ·1 günde·8/10
    Dört Garip Adam

    Ne büyük mutluluk dağın kutsal yalnızlığına tırmanmak
    Tek başına, o temiz dağ havasında, ağzında bir defne dalı
    Kanının topuklarından hızla dizlerine, beline yükseldiğini
    Oradan boğazına ulaşıp bir ırmak gibi yayılmasını
    Ve aklının köklerini yıkmasını duymak
    Sağa gideyim, sola gideyim demeyi düşünmeden
    Aklının yol kavşağında dört rüzgarı birden estirmek
    ● Nikos Kazancakis

    Yeryüzünü toprak ile buluşturan nisan yağmurunun ardından dört genç ellerinde
    Kazancakis’in, Allah’ın Garibi kitabı ile birlikte yola çıkarlar. Güneşin kendini göstermesiyle
    güvenleri tazelenmiş olan tarla kuşları ağaçlarda konaklamaya devam ederken dört genç,
    kalplerini durulayan doğanın sesine ses karıştırmamak adına, tek ses etmeden köylerini
    ayaklarının altına seren ihtiyar kayanın zirvesine varırlar.

    Bay D: İçimdeki boşluğun duvarlarını kırarak, kendimde bana ait olmayan bir alanı
    fethetmemi sağlayan bu yürüyüşün ardından kitabı nasıl konuşacağız merak ediyorum
    doğrusu.

    Bay B: Senin için bir anlamlandırma süreci oldu anlaşılan bu yolculuk. Anlamlandırmadan
    durabildiğin vakit var mı? :)

    Bay A: Bırak anlamlandırsın kardeşimiz. Anlamlandırmak özgürlüğe dahil ne de olsa.

    Bay E: Nasıl dahil olduğunu açıkla o vakit de biz de özgürleşelim.

    Bay A: Şöyle ki, her insanın kendi zaviyesinden bakıldığında, anlamını bulamadığı her kısım,
    onun özgürlüğüne ve hatta kendisine çizilmiş bir sınır. Bilinmeyenin ördüğü duvarı yıkmanın
    yegane yolu bir meçhulün anlamını bulmanın fetih olduğunun idrakinden geçiyor.

    Bay E: İşin garip tarafı fetih sonunda kazanılanın aslında bize ait olmasıydı. Tabi bunun
    yanında şunu da gözden kaçırmamakta fayda var. Kendisinde manasını kavrayamadığı bir
    kısmın varlığını hisseden insanın bir anlamlandırma ihtiyacı doğar.

    Bay B: Kesinlikle, özellikle kitap okuma serüveninde dikkat edilmesi gereken bir unsur bu.
    Çoğu insanın diline pelesenk olmuş “okuduklarımızı öze işleme” meselesi de bununla alakalı.

    Bay D: Nasıl yani?

    Bay B: Biz, bir şeyleri okumaya yarısından başlamakla ünlü bir gençliğiz aslında. Evet, birçok kitap okuyoruz, birçok kitabı özümüze işlemek istiyoruz. Ancak özümüzün neye ihtiyacı olduğunu çoğu zaman gözden kaçırıyoruz. Hâl böyle olunca okuduklarımız yük
    olmaktan öteye gidemiyor.

    Bay E: Eyvallah. Muhabbet ne kadar tatlı da olsa yavaştan kitaba geçelim. Francesco
    kardeşten sonra Kazancakis’in nasıl yetiştiğini merak eden bir ben miyim?

    Bay A: Ben biraz araştırdım. O karakter iradesiz bir yazardan çıkmazdı zaten. Girit adasının
    Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı olduğu bir dönemde yaşıyor Kazancakis. Babası, Girit’te
    idam edilen Hristiyanlar darağacında sallandırılırken, sabah namazı vaktinde Kazancakis’i
    uyandırıp asılı Hristiyanların ayaklarını öptürmeye götürürmüş.

    Bay D: Hangimiz böyle bir idealizmle yetiştik diye sorgulamadan okuyamadım kitabı zaten.

    Bay E: Kitabı arayış kitabı olarak da nitelendirebiliz sanki. Francesco’yu şairin “aradıkça
    dirisin, aradıkça mecalsiz kaldı kibrin” dizeleriyle özdeşleştirdim açıkçası. Güçlü bir irade ile
    birlikte kibirsiz, yalın, hem arayışına hem aradığına duyduğu aşk ile kutlu yolculuktu onunki.

    Bay B: Ve arayışımıza en büyük yardımcının aşk olduğunu Kazancakis şu cümleleriyle bize
    anlattı. “Bütün aşklar birdir: ha kadın, çocuk, ana, vatan aşkı, ha bir düşünce veya Tanrı aşkı.
    Aşkın en alt basamağındaki bir başarı bile sizi Tanrı’ya götüren yolun çizilmesine yardım
    eder.”

    Bay A: Parçalanmış bir aşk anlayışıyla aşklarını bağdaştıramayan bizler için bir aşkı
    kalbimizdekilere eklemiş olmaktan ziyade Aşk dairesine bir vesile kapısından adım
    atmanın daha isabetli olduğu kanaatindeyim.

    Bay D: Her zerresine hükmeden bir aşkla yolda olmanın kıymeti bir başka tabii. Ancak
    parmak basmak istediğim farklı bir husus daha var: İnsanın arayışına engel olan başlıca
    hususlar ne sizce?

    Bay E: Bana kalırsa insanın kendisini aldatması en büyük engel. Kendine dürüst kalamamış
    birisinin, eriştiğini zannettiği hikmeti özüne işlemiş olması mümkün değil.

    Bay B: Aramayan kişinin bulmasının mümkün olmadığı gibi yolunda dürüst olmayanın da
    yolda kendini bulamadığından kendisini oluşturmasına imkan yok.

    Bay A: Kendini kandırdığının farkında olmayanların bir gün kendileriyle yüzleştiğinde, Hayri
    İRDAL gibi “aldandığımı anladım” dan başka kendilerine söyleyecek sözleri yok sanırım.

    Bay D: Veyahut “Döndüm ki şehrin ağrıları üstüme kaldı” dizelerinden başka. O yüzden
    rahatlıkla söyleyebilirim ki, “Her insan nefes alacağı şehrini oluşturmakla mükelleftir.”

    Bay B: Eyvallah. Bunların yanında arayışa bir başka engel de bu çağ. Bu çağ insanın
    kendisiyle arasına örülmüş bir duvar.

    Bay E : İnsanı kalbinden, acısından uzaklaştıran bu çağın içerisinde müdrik olmak oldukça
    zor. Aslında Kazancakis yapmamız gerekeni kitabında şöyle ifade ediyor. “ Bütün
    yapacağımız şey, bakışlarımızı kendi yüreklerimize çevirmektir.”

    Bay A : Oysa insan acısıyla baş başa kalabilmek için sıyrılmalıydı dünyadan ve hatta
    yakınlarından. Delikanlı Francesco’nun dediği gibi demeliydi. “Git Leo kardeş. Acımla baş
    başa bırak beni. Duam seninledir.”

    Bay B: Ben de burada Leo kardeşin hakkını teslim etmek istiyorum haddime olmasa da. Leo
    kardeş, dost odur ki dostunun acısını yüreğinde taşırken dostunu da acısıyla baş başa
    bırakabilen adam. Sen hakiki bir dosttun.

    Bay D: Duran Emmi’ye de selam olsun :) Ben de bir hak teslim edeyim bu noktada.
    Franceso’nun “ Kadınlarda zeka küstahlıktır. Her söylenene karşılık vermeyi kim öğretti
    sana?” sözlerine “Yüreğim” diyerek Francesco kardeşi titreten, tökezleten Clara Hemşire sen
    hakiki bir insan, hakiki bir kadındın.

    Bay E: Eyvallah beyler :)) Çelik adam Kazancakis’e saygılarımızı sunup kitabın içeriğini
    değerli arkadaşlara bırakalım. Hatta yavaştan kalkalım.

    Bay D: Kalkmadan bir soru sorayım. Seçimler hakkında ne düşünüyorsunuz? :))

    Bay A: Kentin kalabalığında kaybolanlarla ihtiyar kayanın misafirleri arasında fark olmalı
    diyorum. :)

    Bay B: Haydi o zaman. Turuncu bir yangın yerini karanlığa bırakmadan kalkalım evlerimize
    dönelim.
  • Oralardan bir geyik çıkar gider ormanı
    ve tam olarak burada sen kadraja girersin
    o kadar güzelsin ki nasıl demesem
    yani işte susunca çıkmayan her şey sensin

    dönüyorum… gece çapkın,
    almış yine yıldızları koynuna.
    ay kendini güneşle aldatıyor ben kendime senle aldanıyorum
    bankalar bozmuyor boynunu ki ne iyi
    oralardan bir geyik öldürür sermayeyi
    oralardan bir orman bu şehre yanıyorum
    yırtıp attım karşılıksız çıkıyor ‘seviyorum’

    bir kez bunu rüyamda ellerimle tutmuştum
    kaç sene önceydi mayısı ortasından gözlerinle yarmıştın
    uyanmıştım oralardan bir geyik sana durmuş
    öğlen okunuyordu alnından aşağıya
    ben sadece vuruldum yoksa hayat fanidir
    ne kadar kavuşsak bir gün öleceğiz
    tenin turab
    ve realite aşka fevkalade manidir

    oralardan bir geyik çıkar gider ormanı
    ve tam olarak burada sen kadraja girersin
    çünkü sen
    o geyik gitmeden önce gördüğüm en son şeysin.

    Alper Gencer
  • 352 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Yerine göre milliyetçi duyguları daha ağrı basan birisi oldum. Tarihimi milletimi fazlasıyla seven biri. Üstelik, bu herhangi bir büyüğümden görerek veya onları örnek alarak oluşan bir duygu değil. Tamamıyla kendi merakım, kendi çapımda araştırmalarım sonucunda ırkıma olan sevgim artmış, tarihimize olan hayranlığım bir hayli büyümüştür. Tabii sadece tarihin ile övünmekle hiçbir şey kazanamazsın büyük bir tarihimiz var. Kocaman bir tarih! Ama sen sadece; “Mete han ile Çinlileri vergiye bağladık, Göktürk olduk Orta Asya'nın içinden geçtik, Atilla olduk Roma'nın içinden geçtik şöyle yaptık böyle yaptık, Atam izindeyiz!” deyip istiklal marşımızı okumaktan bile aciz kalıyorsan çevrene saygın yoksa doğaya saygın yoksa senin o Türklerle bir bağın yok demektir. Ben Türk'üm demek çok kolaydır elbet. Türk olduğun için övünç duyduğunu belirtmekle bitmiyor her şey...

    Ve evet kitaba gelelim. Kitapta sırasıyla Göğün gururlu çocukları olan Hunlar, Göktürkler, Töles boyları, (küçük Türk boyları) Uygurlar, Kırgızlar, Kimekler, Türgişler, Oğuzlar, Karluklar, Avrupa Hunları, Avarlar, Sabarlar, Hazarlar, Peçenekler, Uzlar ve Kuman-Kıpçaklar hakkında kapsamlı bilgiler veriliyor. Eski Türk tarihini akademik bir dille anlatan, araştırma-tarih türündeki bu muhteşem eser Türk milleti hakkında A’dan Z’ye; Türklerin nerden geldiğini, bulundukları yerin coğrafi özelliklerini, tarımsal faaliyetlerini, Türklerin sosyolojik, ekonomik, kültürel, sanatsal, yönleri ve Türk devlet modeli, Türk töresi, Türk toplum yapısı hakkında önemli ve kapsamlı bilgiler içeriyor eser.

    Roman türünde yazılmamış tamamıyla akademik bir dille yazılmış, yerine göre sıkıcı gelebilir elbet bana da sıkıcı geldiği yerler oldu ancak sağlam ve geniş bilgiler içeriyor. Sevgili Ahmet Taşağıl hocamız çok güzel bir işe imza atmış. Ayrıca şunu da belirtmek gerek hocamız Türk tarihine dair araştırmalar yapmak için Çin’ce öğrenmiştir. Bu eserde toplanan bilgiler Çin kaynaklarından alınmıştır. Kitapta merakla okuduğum bölümler yukarıda yazdığım Türk boylarının tarih sahnesine çıkışlarıydı. Yazar çok güzel bir şekilde aktarmış bu güzel bilgileri bize.

    Şahsen kendimi bu düzeyde kitapları okuyacak kadar yeterli görmediğim halde milletimin İslamiyet öncesi durumunu merak ettiğim için her ne kadar sıkıcı gelen noktaları olsa da merak ve heyecanla okudum bu kitabı. İslamiyet öncesi Türk tarihi hakkında fazlasıyla doyurucu bilgiler veriyor. Şimdiden kitabı okuyacak olanlara keyifli okumalar diliyorum. :)
  • 408 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Kütüphanemde okunmak için sırada beklerken, kız kardeşim -kendisi kitap okumayı pek sevmez ancak canı sıkıldığında gelip rafları karıştırır ilgisini çeken bir şeyler bulduğunda ise okumaya başlar- ben bunu okumak istiyorum nasıl bir şey dedi. Okumadım daha bilmiyorum sen oku bana anlatırsın diye cevapladım. okumaya başladı. Ara sıra nasıl gittiğini beğenip beğenmediğini sorduğumda; üç arkadaşın hayat hikayesini anlatıyor dedi. Okuma sırası bana geldiğinde yersiz tereddütlerim vardı. Sanki o alıştığım macera ile dinginliğin aksiyon ile huzurun büyük bir uyumla harmanlanıp nehir misali akıp gitmesi ile karşılaşmayacaktım. Sanki Ahmet Ümit'i beğenmemem sevmemem mümkünmüş gibi.
    Sonuç olarak tereddütlerimin yersiz ve anlamsız olduğunu görerek bitirdim kitabı. Keyifli okumalar..
  • Hiçbir şey değilim.
    hiçbir şey de olmayacağım.
    bir şey olmayı istemem.
    ancak, dünyanın bütün düşleri var bende.
    odamın pencereleri,
    kimsenin kim olduğunu bilmediği, milyonlarca
    kişiden birinin odasının
    (tut ki tanıyorlar, odamı ne bilsinler...)
    devamlı insanların gelip geçtiği bir caddenin
    gizemine açılıyorsunuz,
    bütün düşüncelere sapa kalan bir caddeye,
    gerçek, imkansızca gerçek; kesin, bilinmezcesine
    kesin
    varlıkların ve kayaların altındaki şeylerin
    gizemiyle,duvarları rutubetlendirip insanların saçalrına
    aklar düşüren ölümle,
    hiçlik yolunda her şeyin katarını süren kaderle.
    gerçeği öğrenmiş gibi yıkıldım bugün.
    ölmek üzereymiş gibi aydınlandım bugün.
    ve bu eve, caddenin bu yanına dönmek üzere
    el sallamaktan daha fazla
    bir yakınlık duymamıştım eşyalara.
    bu bina ve caddenin bu yanı, sıra sıra vagon olur,
    kalkış düdüğüyle
    kafamın içinde döne döne,ve bu gidiş sinirlerimi gerer, çıtırdatır
    kemiklerimi.
    bugün şaşkınım, düşünmüş taşınmış ve unutmuş
    biri gibi.
    caddenin karşısındaki tütüncü dükkanının
    dış gerçekliği
    ve her şeyin bir rüya olduğuna dair hislerimin
    iç gerçekliğiyle duyduğum sadakat arasında
    kaldım bugün.
    çuvalladım her şeyde.
    hedefsiz olduğum için, belki de, hiçliğe
    yuvarlandım,evin arka camından kaçarak fırlatıp attım
    bana sundukları eğitimi.
    kırlara çıktım da büyük umutlarla:
    bütün bulduğum çimenler ve ağaçlardı,
    insanlarsa diğerleriyle aynı.
    gerisin geri camdan içeri girdim, bir sandalyeye
    oturdum.
    ne düşünmeliydim?
    ne olduğumum bilmeyen ben, ne olacağımı
    nereden bilirim?
    düşündüğüm olmak mı? ama ben çok şey olmayı
    düşünüyorum!
    aynı şey olmayı düşünen öyle çok kişi var ki,
    hepimiz birden olamayız.
    dahi mi?! şu anda yüz binlerce beyin, benim gibi,
    bir dahi olduğunu hayal ediyor,
    ve muhtemelen tarih birini bile kaydetmeyecek.
    hayali fetihleri bir gübre yığınından başka bir şey
    olmayacak.
    hayır, kendime inanmıyorum.
    bütün tımarhaneler kesin yargı sahibi delilerle
    dolu!
    ya ben? hiçbir kesin yargısı olmayan, onlardan
    daha mı az, daha mı çok haklıyım?
    hayır, ben bile...
    şu anda kaç tavan arasında veya başka katında
    dünyanın,
    hayal kuran, kendisi olduğuna inanmış ne dahler
    var, bilsen!
    nice kibirli, soylu ve pırıltılı hedefler var ki
    -evet, gerçekten kibirli, soylu ve pırıltılı
    ve belki de ulaşılabilir-
    bir nebze olsun gerçek gün ışığı göremeyecek ve
    onlara
    kulak verecek birini bulamayacaklar.
    onu fethetmeye doğanlar içindir dünya,
    haklı olsalar bile fethetmeyi hayal edenelr için
    değil.
    napalyon'dan daha fazlasını yaptım düşlerimde.
    isa'dan daha fazla insanlık sığdırdım fani
    göğsüme.
    kant'ın bir kere olsun kaleme almadığı felsefeler
    kurdum gizlice.
    ne var ki ben tavan arasındaki adamım ve belki de
    hep böyle olacağım;
    ben hep kerameti kendinde biri olacağım;
    ben hep kapısız duvarların kapılarının yüzüne
    kapanmasını bekleyen biri olacağım,
    sonsuzluğun şarkısını bir tavuk kümesinde
    çığıran ve tanrı'nın sesini kapatılmış bir
    kuyuda duyan.
    bana güvenmek mi? aman, hayır, kalsın orda.
    savur doğa ateşler içindeki başıma
    güneşini, yağmurunu, saçıma dolanan rüzgarını,
    geriye kalanlar da gelsin gelirse; gelmeleri
    gerekiyorsa, veyahut gelmesinler.
    yıldızların hasta kalpli kökleri,
    bir an önce kalkalım da yataklarımızdan
    fethedelim bütün dünyayı,
    uyanalım ki belirsizdir o,
    kalkalım ki yabancıdır o,
    terk edelim evi ki bütün yeryüzüdür o,
    dahası güneş sistemi,samanyolu ve sonsuzluk.
    (çikolata te, küçük kız;
    çikolata ye!
    gör, şu dünyada daha farklı bir metafizik yok
    çikolatadan başka.
    gör, bütün dinlerin öğrettikleri de farklı değil
    şekerci dükkanının öğrettiklerinden.
    ye, küçük pasaklı, ye!
    böyle hakikatli çikolata yiyebilir miyim ben de
    senin gibi?
    ama düşünüyorum da, gümüş kağıdı
    kaldırdığımda kalay yaprağı sadece
    geriye kalan.
    her şeyi atıyorum yere, tıpkı hayatımı attığım
    gibi.)
    ama en azından bir acı kalıyor geriye o
    olmayacağım şeyden,
    hızlı kaligrafisi bu dizelerin,
    imkansız adına yıkık sütunlar.
    en azından gözyaşsız bir aşağılama hediye
    ediyorum kendime,
    en azından soylu olan kol hareketleriyle attığım
    gibi
    varlığım olan kirli çamaşırları, liste yok, devam
    ediyor nesnelerin seyri,
    gömleksiz kalıyorum evde.
    (sen, avutucu olan, var olmayan ve bundan
    dolayı avutucu olan,
    yunan tanrıçası, yaşayan bir heykel gibi
    yontulmuş.)
    sen, düşünülmeyecek kadar soylu ve çaresiz
    roma vatandaşı,
    sen, gezgin şarkıcıların tanrıçası, parlıyor
    güzelliğin önünde,
    sen, onsekizinci yüzyılın markizi, dekolte giysiler
    içinde ve uzaklarda,
    babamızın zamanından kalma anlı şanlı sokak
    kadını,
    modern bir şey belki de -bilmiyorum nesin-,
    olan biten hepsi bu, sensin ilham verdikçe
    verecek!
    kalbim boşaltılmış bir çöp kutusu.
    insanlar nasıl yalvar yakar olurlarsa ruhlara,
    yalvarıyorum öyle
    ben de kendime, ve bulamıyorum hiçbir şey.
    pencerenin önüne gidiyorum ve görüyorum
    caddeyi bir mutlak açıklık gibi.
    görüyorum dükkanalrı, görüyorum kaldırımları,
    görüyorum geçip giden arabaları,
    görüyorum karşıdan karşıya geçen giysili canlı
    varlıkları,
    görüyorum herkes gibi var olan köpekleri de,
    ve bütün bunlar yük oluyor omuzlarıma bir
    sürgün hükmü gibi,
    yabancıdır hepsi, her eşy gibi.
    yaşadım, okudum, sevdim ve hatta inandım,
    ne var ki bugün kıskanıyorum her dilenciyi o bn
    olmadığı için.
    görüyorum her bir paçavrasını, yaraları ve
    yalanı,
    görüyorum da kendime bakıyorum bir: belki de
    sen hiç yaşamadın, hiç okumadın, hiç
    sevmedin, hiç inanmadın.
    (çünkü gerçekte her şeyi yapmak mümkün
    olabilir de olmayabilir de.)
    belki de sen sadece kuyruğu koparılan bir
    kertenkele gibi var oldun,
    kertenkeleden ayrı bir kuyruk olarak sürünüp
    duran.
    yarattım kendimden hiç bilmeden iyiyi,
    ne yapabilirdim kendimden, olmayandan.
    yanlış kılıklara büründüm bir zamanlar,
    hemen olmadığım biri sandım kendimi
    ve bir şey diyemedim, kayboldum.
    maskeyi çıkaracağım anda ise yüzüme
    yapışmıştı o.
    çıkarıp da aynada gördüğümde kendimi
    zaten yaşlanmıştım.
    sarhoştum, sökemediğim kılığımı nasıl giydiğimi
    bilmek de istemiyordum artık.
    maskeyi fırlatıp
    helada sızdım.
    sahibinin şımarttığı bir it gibi.
    böylesi daha zararsızdı,
    ve ne asil olduğumu kanıtlayacak bu hikayeyi
    yazacaktım,
    nafile dizelerimin müzikal cevheri
    caddenin karşısındaki Tütüncü Dükkanı'ndan
    bakmak yerine
    sadece kendi yarattığım bir şey gibi size
    bakabildiğimdendir,
    var olmanın bilinçliliğini ezdiğimde,
    ayyaşın tökezlediği halı
    ya da çingenelerin çaldığı beş para etmez bir
    paspas gibi.
    ama işte Tütüncü Dükkanı'nın sahibi kapıya çıktı
    öylece duruyor.
    cansıkıcı bir boyun eğmişlikle bakarım ona,
    yarı yarıya ulaşılmaz bir ruhun sıkıntısıyla
    birlikte.
    o da ölecek, ben de öleceğim...
    o tabelasını bırakacak geride, bense şiirlerimi,
    nihayetinde onun da izi kalmayacak, benim
    şiirlerimin de.
    bunu belirleyen cadde de ölecek en nihayetinde,
    neticede şiirlerimi yazdığım dilde.
    ardından bu dolanıp duran gezegen de,
    bütün bunların hepsi olduktan sonra ölecek!
    diğer güneş sistemlerindeki başka gezegenlerde
    bize benzer bir şeyler,
    şiir gibi bir şeyler yazmaya,
    tabela gibi bir şeyin altında hayata devam
    edecekler.
    mutlaka biri diğeriyle karşılaşır.
    daima bir şey diğeri kadar yararsızdır elbette.
    imkansız, gerçeklik kadar aptalcadır.
    daima iç gizem, yüzeyde uyuyan gizemlilik kadar
    gerçektir.
    mutlaka bu ya da daima o
    ya da ne biri ne de diğeri.
    ama Tütüncü Dükkanı'na adamın biri girmiştir
    (tütün almaya mı?)
    ve makul gerçeklik aniden çarpar beni,
    sandalyemden şöyle bir doğrulurum -nerjik,
    kati, insanca-
    ve bu dizeleri, aksini söylesemde, yazmaya...
    bir sigara yakarım onları ayzmayı düşünürken
    ve o sigarada, bütün o düşündüklerimin
    özgürlüğünün tadını alırım.
    gözlerim dumanı izler
    kendi izimmiş gibi.
    ve zevklenirim o hassa ve en uygun anda
    tüm düşüncelerden kurtuluş
    ve tam hissedilemeyenlerin metafizik
    uyanıklığıyla.
    şöyle bir kaykılırım sandalyede
    tüttürmeyi sürdürerek.
    kader izin verdiği sürece
    tüttürmeye devam edeceğim.
    (şu benim çamaşırcı olan kadının kızıyla
    evlenseydim, belki mutlu olacaktım.)
    sandalyeden kalkar, pencereye giderim.
    adam Tütüncü Dükkanı'ndan çıkmıştır
    (bozuklukları mı cebine koymaktadır?)
    hah, tanıdım onu: hiç de metafizik olmayan
    Esteves bu.
    (tütüncü kapıya çıkmıştır.)
    ilahi bir dürtü altındaymışcasına
    Esteves döner ve beni görür,
    bir selam sarkıtır,
    ben de "Merhaba Esteves diye bağırırım
    ve evren
    ümitlerin, ideallerin olmadığı yerine çekilir
    ve Tütüncü gülümser.
  • Yıl 2220...
    Ak sakallı ihtiyar, 2010 yılında yazıldığını söylediği 397 kitabını açtı ve Şeyh Yahya Efendi'nin dervişlerine okumaya başladı. Dervişler dikkatle dinlediler. 1529 yılına döndüklerinde de bu kitabı Şeyhlerine anlattılar. Yahya Efendi, kitabın içinde kendisiyle ilgili bir bölümü görünce hayretle; "Ben bunu mu yazacağım?" diye sordu. Dervişler de ileride yaşanacaklardan biri olan bu olayı şöyle anlattılar:

    Cihan padişahı Kanuni Sultan Süleyman, sütkardeşi olan Şeyh Yahya Efendi'ye bir hatt-ı şerîf gönderdi ve; "Ağabey! Sen ilâhî sırlara vâkıfsın, bilirsin. Kerem eyle de bize Osmanoğullarının akıbetinin ne olacağını haber ver. Nesli kesilip yok mu olacak? Yok olacaksa, bu hangi sebeptendir?" dedi. Hatt-ı şerîfi okuyan Yahya Efendi, kâğıdı kalemi eline aldı; "NEME GEREK" diye iri harflerle yazıp, Kanuni'ye gönderdi. Sultan, Yahya Efendi'den gelen mektubu okuduğunda hayretler içinde kaldı. Hiçbir şey anlamamıştı. Derhal bir kayık hazırlanmasını emretti ve bu bilmece sözün manasını anlamak için Beşiktaş'taki dergâha geldi. Yahya Efendi'yi görür görmez; "Ağabey! Ne olur gizlemeyip, sualime cevap veriniz. Biz de ona göre hareket edelim." dedi...
  • Her insanın içinde bir potansiyel vardır, kişi bu potansiyeli ortaya koydukça kendi varlığını ve hayattaki duruşunu anlamlandırır. Ancak kendimiz için bir şey yapmaya kalkıştığımız zaman, hepimizin tosladığı bir duvar var: El alem ne der? Bu durum öyle bir hal almış durumdaki, neyi giyeceğimizi, hangi mesleği seçeceğimizi, nasıl konuşacağımızı ve nasıl davranacağımızı etkiliyor. Senin gerçekte ne istediğinden ziyade, diğer insanların sen istediğin gibi davrandığın zaman sana nasıl tepki vereceklerini umursamaya başlıyorsun. Özellikle bizim toplumsal yapımızda bireysel gelişim önündeki en büyük engellerden birisinin bu olduğunu düşünüyorum.
    Diğer insanların ne dediğini çok fazla umursayan insanlar dışarıdan gelen her sesi çok ciddiye alırlar. Sanki her konuşan, uzun uzun düşünmüş, gerekli araştırmaları yapmış, bir şekilde senin içinde bulunduğun koşulları da göz önüne almış, senin ve yaptıkların hakkında yorum yapıyor. Halbuki diğer insanlar hakkında bolca konuşan insanların yaptıkları tek iyi şey sadece susmadan konuşmaktır. Konuşurlar konuşurlar, hiç düşünmeden öylesine konuşurlar. Ama eğer sen bunları çok umursayan biriysen, bu çok ve boş konuşan insanları da kendin gibi zannedersin, bir şey konuşuyorlarsa bir bildikleri var diye geçirirsin içinden, her konuşan insan seni etkiler. Burada dikkat etmen gereken önemli bir nokta var sevgili dostum, insanların büyük bir kısmı öylesine konuşur. Hatta şöyle diyebilirim sana, senin hakkında seni eleştiren yorumlar yapan birisine gitsen ve desen ki, ben senin dediğini yaptım ve başıma şöyle kötü işler geldi, o kişi muhtemelen sana, sen beni neden ciddiye aldın ki diyecektir. Buradaki problem, kendisini bile ciddiye almayan insanları senin ciddiye alıp ona göre hareket etmen veya etmemendir.