• "Ben artık hiçbir şeyi olumlu ya da olumsuz karşılamıyorum, dostum. Hayata karşı böyle tavır almak gülünç. Ahlak konusundaki ön yargılarımızı açıklamak için gelmiyoruz ya dünyaya. Ben sıradan, basmakalıp kişilerin dediklerine hiç kulak vermem; sevimli, seçkin kişilerin yapıp ettiklerine de hiç karışmam."
  • Dostum, görevler duygular değildir. Yapmak zorunda olunanı yapmak, hoşuna gideni yapmak değildir. Bir erkek memleketi uğruna soğukkanlılıkla gidip ölmeli ve bir kadının mutluluğu uğruna seve seve canını verebilmelidir. Görgü sanatının en önemli kurallarından biri de, insanın kendisi hakkındaki mutlak suskunluğudur. Sıradan, tanıdık insanlara birkaç gün kendinizden söz etme oyununu oynayın; onlara sıkıntılarınızı, dertlerinizi, zevklerinizi ya da işlerinizi anlatın; kısa bir süre içinde yapmacık bir ilginin ardından gelen umursamazlığını görürsünüz; ardından da can sıkıntısı başlayınca, eğer evin hanımı kibarca sözünüzü kesmezse, herkes büyük bir ustalıkla yakalanan bahanelerle yanınızdan uzaklaşacaktır. Fakat bütün sempatileri etrafınızda toplamak, sevimli, nüktedan, zeki ve dostluğuna güvenilir bir adam olarak mı görünmek istiyorsunuz? O zaman onlara kendilerinden söz edin ve doğrudan ilgisi olmayan konularda bile sözü onlara getirmenin bir yolunu bulun; karşınızdaki yüzler hemen canlanacak, dudaklar size gülümseyecek, siz oradan ayrılıp gittikten sonra herkes sizi övecek ve yere göğe konduramayacaktır. Bütün bunları denerken, kötü dalkavukluğun sınırının nerede başladığını, güzel konuşmaya dair inceliklerin nerede bittiğini, vicdanınızın ve kalbinizin sesi size söyleyecektir.
  • İnsan bir tartışmaya girmesin, bir daha boyun eğmek istemez. Araya araya bazı haklı nedenler de bulur ve söyler ve sonra sıkı sıkıya bağlanır bunlara. Doğru oldukları için değil, söylediklerinden dönmemek için.

    *****

    Nihayet sizi sevmemeyi de sizden başkasını sevmeyi de başaramayacağımı anladım.

    *****

    Vereceğiniz karar ne olursa olsun, bu kalbi size bağlayan duyguları değiştiremezsiniz ve doğmalarına neden olan erdemler gibi onlar da ne değişir ne bozulur.

    *****

    Şöyle yapmalıydın, böyle yapmalıydın demek kolaydır, herkes gibi sen de söyleyebilirsin bunu ama sevdiğimiz birinin bir derdinin bizi ne kadar üzdüğünü, mutluluğunun bizim de mutluluğumuz olduğunu, içimizden evet derken, ağzımızla hayır demenin ne kadar güç olduğunu bilseydin hiçbir şey şaşırtmazdı seni.

    *****

    İnsanın içinin rahat olması, tasasız, kedersiz günler geçirmesi, akşam hiçbir günahın acısını duymadan uyuyup, sabahleyin vicdanında hiçbir ağırlık olmadan uyanması kadar büyük bir zevk olabilir mi?

    *****

    Benim çektiğim sıkıntıları anlayabilmek için sizi ne kadar sevdiğimi bilmek gerekir ama siz benim yüreğimden habersizsiniz.

    *****

    Aşkın bu kadar kusurundan sonra bir de dostluğu dışlamak gibi bir kusuru mu var?

    *****

    Ben de hep övdüm sizi ama asıl erdemlerinizi değil, olmayan bütün erdemlerinizi sıraladım överken.

    *****

    Saçmalamadan aşka inandırmak mümkün müdür?

    *****

    Ben kendi iç dünyamın derinliklerine inince orada başkalarının iç dünyasını okudum ve gördüm ki bilinmesini istemediği bir sırrı olmayan tek bir insan yok şu dünyada.

    *****

    insan bu duruma gelince sürekli yaklaşmak istediği kimseden sürekli uzak kalması zordur doğrusu.

    *****

    Ancak birtakım yalanlardan medet umup sevginize yaraşır biri olmaktansa, o yıkıma da katlanırım.

    *****

    Ah, benim genç dostum! İçim yanarak söylüyorum bunu size, siz çok sevimli bir insansınız, aşkın sizi mutlu edeceğini sanmayın sakın. Mutluluk getireceğine inandığı o duyguyla sonunda mutsuzluğa düşmemiş olan anlayışlı ve duygulu bir kadın var mıdır bu dünyada?

    *****

    Evet yüz türlü inkâr ediyorsunuz ama öte yandan da bin türlü doğruluyorsunuz.

    *****
  • "Çok sevimli bir yavrunuz var, dostum. Çok güzel bir kedi olacak," diye görüş bildirdi serserilerden biri.
    "Evet, daha uzaktan belli oluyor bu. Ne sevimli bir kedicik," diye doğruladı öteki.
    "O bir kedi değil! O bir martı yavrusu, salaklar!"
    "Arkadaşıma hep söylemişimdir, kedi dediğin martı doğurmalıdır!"
  • 235 syf.
    ·10/10 puan
    Okuması çok zevkliydi. Çabucak bitirdim ve bazı karakterler bende iz bıraktı. Özellikle küçük sevimli sarışın Nemeçek... Dostum sen en sevdiğim karakterlerde yerini aldın .
  • Almanya tehlikeli bir ülkedir. Sosyalizm maskaralıklarının orada alıp yürümesi yarın Almanya’yı yeni gelişmelerin eşiğine atacaktır. Adolf Hitler durup dururken değil, büyük ve kültürel bir millete karşı İngiltere ve Fransa’nın ahmakça siyasetleri yüzünden ortaya çıkmıştı. Bugün de başka bir Adolf un, Adolf von Thadden’in başkanlık ettiği “Neonazi” denilen milliyetçi bir parti ortadadır. Geçen seçimlerde oyların % 2’sini, bu sefer % 4.3’ünü kazanan bu milliyetçi parti gerçi Alman seçim kanununa göre % 5 oranında oy toplayamadığı için devlet meclisine mebus sokamamışsa da eyalet meclisinde mebusları vardır. Görünüşe göre de kuvvetlenmektedir.
    Ben Münih’te iken 28 Eylülde yapılacak seçimler için kampanya açılmıştı. Televizyonda parti liderleri konuşuyordu. Konuşmalar seviyeliydi. Bülent Ecevit’in yahut Ahmet Er’in şaheser nutuklarına Taslanmıyordu. Hele Hıristiyan Demokrat Partisi Başkanı Kiesinger çok itidalli konuşan sempatik bir adamdı. Willy Brandt ise şiş yüzlü ve kısık sesliydi. Meğer alkolikmiş. Alkolik olmak ancak kendisiyle doktorları ilgilendiren bir konu ise de, kendi milletine silâh çekmiş bir adamı başbakanlığa getiren Sosyal Demokrat ve Hür Demokrat Partilerinin mebusları top yekûn Yassıada’ya gönderilmesi gerekli centilmenler olduklarını ispat etmişlerdir. Şüphesiz savcılığı da pek sayın Bay Ömer Egesel yapacaktır.
    Alman gençleri arasında da, bütün dünyada olduğu gibi ne istediğini bilmeyen bir gayrı-memnunlar zümresi türemiştir. Bunlar, bizimkilerden daha mantıksız davranıyorlar. İsteklerinden biri üniversitede emeklilik yaşının 45 yaş olması. Demek ki yüksek kültürlü bir milletin üniversitelisi olmak bu kadar saçma bir düşünceye saplanmaya mâni olamıyor. 45 yaş, bilim ve teknikte insanın verimli olmaya başladığı yaştır. Günümüzün bilginleri ellisinden, altmışından sonra en yüksek derecelere varıyor ve en orijinal eserlerini veriyor. Nobel mükâfatı alanların büyük çoğunluğu yaşlı kimselerdir. Geriden gelenlere yer açılsın diye profesörleri 45 yaşında emekli yapmak isteği, gerçekleşmesine imkân olmayan bir rezaletten başka bir şey değildir. İşte ilericilik denen solculuğun cevherlerinden biri daha.. Demek ki solculuk denen fikir sistemi, aslında fikir sistemi değil, fikir sisteminin tamamen bozulmasından doğan bir hezeyân-ı mürteiştir.
    Bu hezeyanlar Almanya’da bir tepki yaratmaz ve mevcut hükümetler bu hezeyanları bastırmazsa Neonazizm Almanya’ya hâkim olacaktır. Zaten Almanlar’ın yüreklerinde Hitler çağının büyüklük hâtıralarının sönmediği belli oluyor. Bir takım savcıların 25 yıl öncesine ait gerçek veya hayalî suçlarla eski Alman subaylarını mahkemelere sevk etmesi adaletin tecellisi değil, Alman milletinin millî ruhunu öldürmek, gençleri kendi milletlerinden tiksindirmek için yapılmış mânâsız hareketlerdir.
    Hitler zamanında bir fıkra anlatılırdı: “Yüzbaşı, çavuşu çağırarak bölükteki erlerden kaçının hangi partiye veya siyasî doktrine mensup olduğunu öğrenmesini emreder. Birkaç gün sonra çavuş, elindeki listeyle bölük kumandanının karşısına çıkıp raporunu verir. “Şu kadarı Kayzerci, şu kadarı Hıristiyan Demokrat, şu kadarı Merkez Katolik Partisinden, şu kadarı liberal, şu kadarı sosyalist, şu kadarı da tarafsız”. Yüzbaşı sert bir sesle sorar: “Hiç Nazi yok mu?”. Çavuş esas duruşuna geçerek cevap verir: “Hepsi Nazi efendim!”.”
    Bu hoş fıkra Alman ruhunun anlatılması bakımından düşündürücüdür. Disiplini ve kuvveti seven Alman milleti, hoşuna giden otoriteyi görünce şahsî düşüncesini bırakarak otoriteyi tutar. Kıssadan hisse: Söyleyenden dinleyen arif gerek..
    Hitler’in yanlışları ve kusurları ne olursa olsun, Almanlar’a birleşikliğin ve Prusya millî tarihinin şan ve şevketini tattırmıştır. Milletler bunaldıkları zaman mazinin parlak yapraklarına göz dikerler. Almanların da bu parçalanmışlık, bu hoş görülme, bu içerden gelen yıkıcılık karşısında günün birinde eskiye dönmeleri beklenebilir. Rusya iki Almanya’nın birleşmesinden neden titriyor? Polonya, Almanya’dan aldığı toprakları Almanlar’dan boşalttığı halde neden huzursuzluk içinde? Herhalde memleketlerinde karasinek çoğaldığı için değil..
    Alman çocuklarının okula gidip gelirken sokaktaki durumlarında kınanacak bir nokta görmedim. Genç Alman kızlarının giyimlerinde aşın bir açıklık bulmadım. Aşırı mini etekli bir kız gördüm; İngiliz’miş. Yirminci Asırda edepsizlik dünyaya İngiltere ve Amerika’dan yayılıyor. Türkiye’ye döndükten sonra üç Amerikan çavuşunun Türk bayrağını yırttığını gazetelerde okudum. Bence bu Amerikalılar’a ceza verirseniz anlamazlar. Çünkü bayrağın ne olduğunu anlamayacak kadar ahmaktırlar. Vietnam savaşını protesto ederken adliyede kendi bayraklarını indirerek Kuzey Vietnam bayrağını çekecek kadar alçalan bir milletten ne beklersiniz? Bayrak kimin olursa olsun, ona hakaret edilmez. Şimdi bu heriflere verilecek cezadan ne çıkar? Ceza insana verilir. Buğra’nın arkadaşlarından “Tombalak Ertan”, civcivini kapan kediyi yakalayıp asarak idam etmişti ama kedi neden idam olduğunu anlayamadan gitti. Dilleri kedi miyavlamasına benzeyen Amerikalılar da neden ceza gördüklerini bir türlü idrak edemeyecekler.. Ciddî insanlar değiller ki!.. Büyük bir vazifeye tâyin olunan Amerikalıların üç parmaklarını havaya kaldırarak yemin ettiğini göstereni resimlerine hiç rastladınız mı? Yemin ederken bile sırıtırlar. Bana kalırsa bu kahraman Amerikalı çavuşlara gereken cevabı Amerika’daki hippi kızlardan 50-60 tanesi Amerikan bayrağını külot yaparak vermişlerdi.
    Biz yine Almanya’ya gelelim: Bazı Alman kadınlarında garip bir özellik gördüm. Bunlar önlerine gelen her milletten erkeklerle; Çinli, Afganlı, Hintli, Habeş veya Zenci ile evleniyorlar. Galiba Alman kadınlarında millî duygu yeteri kadar sağlam değil. Bir de Almanya’da kara renkli Zenci Almanlar’ın türediğini gördüm. Bunların beş altı bin kadar olduğunu bir Alman genci söyledi. Amerikan ordusundaki Zenciler, Alman kadınlarının melezi olan bir kara Almanlar gayet düzgün Almanca konuşmalarına rağmen herhalde bir aşağılık duygusu duyuyorlar ki hareketleri biraz anormal. Alman kadınlarının bana hiç de hoş gelmeyen bir merakları köpeğe olan aşırı düşkünlükleri. Bir takım çirkin köpeklerle gezip tozmalarını yadırgadım. Hayvan ve çiçek sevgisi Almanya’da çok yaygın. Fakat hayvan ne de olsa hayvan.. Hele evin içindeki hayvan anayasaya aykırı olsa gerek…
    Fakat Alman ev kadınlarına da diyecek yok. Beceriklilikleri, nezaketleri ve türlü meziyetleriyle hepsi tam birer kadın…
    Almanya’daki inekler çok iri ve bakımlı. Fil yavrusu gibi şeyler. Çok süt veriyorlarmış. Fakat şehir dışı anayolların kenarlarında yaşayanlar egzoz teneffüs ede ede süt ve et bakımından gitgide bozuluyorlarmış. Benzin yerine elektrik veya atom gücüyle işleyen arabalar yapılmazsa bu egzoz yüzünden beşeriyetin, hele biz Türklerin işimiz dumandır.
    Burada Münih Posta İdaresinin 10 üzerinden “on ve üç yıldız” alan bir başarısını da kaydedeyim. Almanya’ya dinlenmek ve tedavi için gittiğimi Ötüken’de okuyan Adana’daki ülküdaşlarımızdan birisi ciddî bir rahatsızlığım olduğunu sanarak Münih’e bir mektup yazmış. Adresimi bilmiyordu. Fakat Bedriye Atsız’ın üniversitede okutman olduğunu biliyordu. Bu ülküdaşımız, zarfı “Münih Üniversitesi Okutmanı Bedriye Atsız eliyle Atsız” diye yazmış. Mektup beni buldu. “Başarı bunun neresinde” diyeceksiniz. Başarı, zarftaki adresin Türkçe yazılmış olmasına rağmen beni bulmasında. Münih Postası 10 numara ile üç yıldızı hak etmedi mi?
    Münih’e Türk üniversitelerinin profesör, doçent ve asistanlarından sık sık bazı kimseler geliyor.
    Bunlardan, adı İstanbul’da bir kitap hırsızlığı meselesine karışan birisi gelip gitmiş ama Münih’te vukuat olmamış. Demek ki masum bir bilginmiş. Bir de dostumuzu olan bir profesörle birkaç hoş saat geçirdik. Bir lokantada yemek yerken Türkçe konuştuğumuz duyan birisi yanımıza gelip kendisinin de Türk ve İstanbullu olduğunu, yakında Türkiye’ye döneceğini söyledi. Bozuk bir Türkçe’yle konuşuyordu. “Türkçe’niz çok bozuk” dedim. “Altı yedi yıldan beri buradayım; ondan” dedi. Sözü uzatmayalım, adam Yahudi imiş. Ben İstanbul’dan uzaklaşınca Yahudi’yi o kadar unutmuşum ki Münih’te karşıma İstanbullu bir Yahudi çıkacağı aklımın ucuna bile gelmezdi. Türkiye’deki dertlerden hiçbirisini gönlümden tamamıyla söküp atmış değildim. Fakat göz görmeyince gönül katlanıyor. Bu yüzden sıhhatim düzeldi. Dönüşte burada kazandığım beş kilo başta olmak üzere bunların hepsini geri vereceğimi biliyordum ama 52 gün dertten uzak ve tam sıhhatli yaşamak az şey değildi.
    Bu profesör dostumuz Dış Türkler’dendi. Hoşsohbet birisiydi. Söz Türkiye’deki dinî taassubun korkunçluğuna gelince Sâbir’in fıkrasını anlattı. Sâbir, 19. Asır Azeri şairlerindendir. Satirik şiirleriyle ün salmıştır. Sâbir demiş ki: “Arslan görirem, korkmıram. Kaplan görirem, korkmıram. Ama harda Müslüman görisem, korkıram.”
    İstanbul’dan gelen dost ve konuklara mihmandarlık etmede “caksı is kılgan – yahşi iş kılgan -yahşi iş kılan – iyi iş gören” Buğra, annesiyle birlikte oturmuyor. Münih’in kenar mahallelerinden birinde fakirane bir odası var. Annesinin köşkü tek odalı olduğu için ikisinin çalışma saatlerinin uymayışı, konuklarının birbirine denk gelmeyişi gibi sebepler yüzünden ayrı bir odaya çıkmış. Zaten ana-oğul da olsa iki Türk’ün, hele iki Oğuz Türkü’nün tam bağdaşarak geçindikleri tarihin hangi sayfasında görülmüş? İkisi Alman olan üç arkadaş, üç odalı bir ev tutup odaları paylaşmışlar. Yaşayıp gidiyorlar. Almanlar’dan biri Baviyeralı, Buğra onunla iyi anlaşmış. Hayatından memnun. Evlerinin mutfağında da bir somya kurup yoksul bir Slovak gencini almışlardı. Meğer biz vaktiyle bu Slovaklarla da savaşmışız. Mohaç Meydan Savaşındaki Macar ordusunda birçok da Slovak varmış. Slovakya o zaman Macaristan’ın idaresindeydi. Zavallı Slovaklar tarihleri boyunca hep ezilmişler. Keskin bir içkileri var. Pena değil. Alkolü bizim rakıdan az, Almanların “Şinkerheger” adlı rakılarından fazla. Bu içkiyi özellikle Avukat Bekir Berk’e tavsiye ederim. Zihnine küşâyiş gelir. Hem, bir daha Türkeş aleyhinde daha parlak cümleler bulur, hem de benden aldığı ve birkaç yol haber gönderdiğim halde geri vermediği iki kitabı hatırlar. Benim hakkımı yediği için haydi dünya adaletinden kurtuldu diyelim; yarın mahşerde bu yüzden Cehennemde yanacağını düşünmüyor mu? Üstadı Saîd-i Kürdî’den böyle mi öğüt aldı?
    Türkiye’nin 68. vilâyeti için “Türk dolu” demişlerdi, ben o kadar fazla Türk görmedim. Zaten Türkiye’de de kaç tane Türk kaldı monşer?
    Anayasalarda angarya yasaktır ama Nejdet Sançar, İzzet Yolalan, Muzeffer Eriş ve ben Ötüken’in angaryasını yıllardır çekip dururuz. Hele zavallı İzzet, ben Münih’e gelirken angaryanın bana ait olan bölümünü de üstüne aldı. Emekliliğin çok iyi bir nesne olduğunu benden işitip o da kendi isteğiyle vaktinden hayli önce emekli olunca, yeni tabirle “vaktini değerlendirmek” için angaryasını iki katına çıkardı. Bu yaz, Maltepe’ye yakın bir yerde kaldığı için haberini alarak bana bir de müjde verdi: Maltepe’nin suyu yakında çoğalacak.
    Üç günde bir, o da iki saat akan sudan perişan olduğumuz için İzzet’in haberi cidden müjde değerinde idi. Eh, Münih’in suyu her gün soğuk ve sıcak akıyorsa Maltepe’ninki de hiç olmazsa her gün birkaç saat akacaktı. Varsın soğuk olsun. Kırkıncı göbek atalarımız da sıcak su kullanmıyorlardı ya. İşte bu şahane manzarayı görmek için İstanbul’a dönmekte biraz acele ettim ve 28 Eylül’de uçağa bindim. O gün Almanya’da seçim vardı. NATO’da müttefikimiz ve eski dostumuz Almanya’nın seçimlerinde belki ben de oy kullanabilirdim ama vakit yoktu. Fakat biz bu müttefik ve dostla hukuken savaş halinde bulunuyorduk, ikinci Cihan Savaşının sonunda Amerika, İngiltere ve Rusya dostlarımızın ısrarı ile Almanya’ya savaş ilân etmiştik. Belki de bu da İsmet Paşa’nın kafasındaki yedi tilkiden birinin marifeti idi ama biz savaşta idik ya, siz ona bakın. İyi ki savaştayız diye beni tutuklamak Almanlar’ın aklına gelmedi. Hiç şüpheniz olmasın, Almanların aklına çok şeyler geliyor ama onlar çok ketum adamlar. Hiçbir şey söylemiyorlar. Halbuki ben orada bazı Türkler’e gizli fikirlerimi söylemiş, Lihtenştayn prensliğini istilâ teklifinde bulunmuştum. Prensliğin ordusunu “8” kişilik diye biliyordum. Hem bunları yenmek, hem de tek bir kasaba ile bir iki köyden ibaret olan bu devleti elde tutabilmek için hiç olmazsa 15 kişilik bir kuvvete ihtiyacımız vardı. İstilâ tamamlanınca da Moskof dostlarımızın Çekoslovakya istilâsından sonra yaptıkları gibi maksadımızın bu prensliği muhtemel bir İsviçre hücumuna karşı korumak gibi yüksek bir insanî gaye olduğunu, davet üzerine geldiğimizi bildirir, meseleyi kapatırdık. Hâfıza-i beşer nisyân ile malul olduğundan biraz sonra da herkes bunu unuturdu. Fakat dedim ya: Münih’te öyle pek Türk’e rastlamadık. Fakat döneceğime yakın prenslik ordusunun “8” değil de “1” tek kişiden ibaret olduğunu öğrenmeyeyim mi? İşte Baltacı Mehmet Paşa’nın kaçırdığı fırsattan sonraki en mühim tarihî fırsat da böylece heba oldu.
    çak yarım saat kadar geç kalktı. Yer kapmak için herkes koştuğu için bermutat en sona kalmış ve en arka sıradaki boş yere oturmuştum. Pencerenin yanında idim. Biraz sonra da çok iyi bir genç gelerek sağımdaki boş yeri tuttu. Çok iyi olduğunu kafatasını ölçerek anlamış değildim. Hiç konuşmuyordu. İyiliği buradan geliyordu. Münih’e gelirken kemerimi hiç takmamıştım. Bu sefer canım takmak istedi. Hürriyetim de var ya, ayarlayıp taktım. Daha aşağının manzarasını kavramaya fırsat kalmadan bayan hostes “Viyana’ya iniyoruz” demez mi? Hesapta yoktu ama Viyana’ya inmek herhalde Prag’a kaçırılmaktan yeğdi. İndik. Bayan yeniden seslendi: “Transit salonuna buyurun. İsterseniz yanınızdaki çantaları alabilirsiniz”. Viyana Hava Alanının Transit Salonu küçük bir kasaba büyüklüğünde bir yerdi. Buraya niçin gittiğimizi söylemedikleri için nereye gideceğimi bilmeden bir süre yürüdüm. Bizim uçaktakilerden birini görüp sorayım dedim ama hiçbirisinin yüzüne bakmamış olduğum için buna imkân olmadı. Göğsü Ay-yıldız rozetli birini görüp sordum. Bizim uçaktanmış, o da aranıp duruyordu. Fakat benden açıkgöz olduğuna asla şüphe olmayan o işçi ne yapılacağını öğrenerek kapıya giderken tesadüf beni görüp 7 numaralı kapıda bekleyeceğimizi bildirdi. Uçağa binip kalkacağımız sırada hostes 11.000 metre yükseklikten gideceğimizi söyleyip kemerleri bağlayın dedi. Bu yükseklik biraz garip geldi. Yoksa aya mı gidiyorduk? Fakat İstanbul ile ay arasındaki ilişkileri düşünmeye vakit kalmadan bir şey dikkatimi çekti: Münih’ten kalkarken belime göre ayarladığım kemer çok kısalmıştı. Tekrar ayarlayıp düzeltmeye çalıştım. Boşuna.. Kemer takmamak Anayasaya aykırı olmadığı için bıraktım ve kemerle oynayan cinlerin orada bıraktığımı çantamla da oynayıp oynamadığı konusunda biraz düşündüm.
    Viyana’ya indirilmemizin ve kemerimin hikmetini, iktidara geçtiğimiz zaman sicil nâzırı yapacağım genç, İstanbul’da beni ziyaret ettiği zaman genç açıkladı: Esrar ve afyon kaçakçıları o nesneleri bu kemerlerin arasına saklarmış. Demek ki benim kemeri iyi aramışlar ve ayarını da bir daha düzeltilmeyecek şekilde bozmuşlar.
    İstanbul’a doğru yol alırken birdenbire aklıma Oliver geldi. “O da kim” diyeceksiniz. Kim olacak, Claudia (Klavdiya) nın kardeşi. Şimdi de Claudia’nın kim olduğunu soracaksınız. Söyledik ya: Oliver’in ablası… Bunlar Bedriye Atsız’ın apartman komşusu olan Ramrath ailesinin çocukları. Bedriye ve Buğra ile araları çok iyi. Tabiî benimle de iyi oldu. Aramın bu kadar iyi olmasına bakarak sakın bunları üniversite öğrencisi falan sanmayın. Claudia üç dört yaşlarında, Oliver ise tam bir buçuk yaşında idi.
    Dünyada Oliver kadar sevimli küçük çocuk az bulunur. Gayet tombul, hareketli, sapsarı saçlı, mavi gözlü, güler yüzlü ve obur bir adamcık.. Ablası ise hiç gülmüyor. Daha şimdiden romantik ve Oliver’i kıskanan bir kızcağız, ilk gelişlerinde ben 01iver’i kucağıma alıp sevince birdenbire hızla çıkıp kendi evine gitmişti. Ondan sonraki gelişlerinde Claudia ya kendisini çok sevdiğimi, Oliver’i hiç sevmediğimi söyleyerek sözde siyasî taktik yaptım. Fakat kız derhal itiraz etti: “O benim kardeşim” dedi. Peki şimdi ne yapacaktık? Bektaşi’nin dediği gibi “bahara (yani soğuk veya sıcak olmayan mevsime) bir diyeceğimiz olmazdı ya”. Sözün kısası: Durumu idare ettim.
    Çocuklar, hele Claudia epeyce Türkçe anlıyordu. Kendi evlerinde çok yaramaz, kırıcı-dökücü olan bu küçükler Bedriye’nin yanında uslu duruyorlardı. Genç bir ev kadını olan anneleri bunaldığı zaman beş on dakika için çocuklarını Bedriye’ye bırakıyor, o da memnuniyetle onlara bakıyordu.
    O sabah veda için Ramrath’ların kapısını çaldığım zaman önce çok güleç olan Oliver, biz asansöre yürüyünce ağlamaya başladı. Bu ağlayış annesi kadar alıştığı Bedriye’den ayrıldığı içindi.
    Münih’ten kalktıktan üç saat sonra Yeşilköy Hava Alanı’na indik. Saatleri altmışar dakika ileri alarak 17.20 yaptık.
    Gümrükte aksilikler derhal başladı. Yasak bir nesne getirmemiştim ama içinde milyon değerinde bazı şeyler bulunan bavulum kayboldu. Gerçi onu buldum. Fakat bu buluş tamamıyla antidemokratik oldu. Gümrük memurları ise bakmadılar bile. Hava yolları otobüsünde yanıma uçaktaki o genç gelmez mi?
    Hakikaten iyi gençti. Benimle değil, başkalarıyla konuşuyordu. Meğer o da Münih’ten geliyormuş. Muhasebeci imiş. Bu konuşmalar sırasında müthiş bir sır öğrendim. Meğer bazı ticarethanelerin üç defteri olurmuş. Birinde fazla kâr yazarlarmış. Bunu bankalara gösterip kredi sağlarlarmış. Birinde az kâr veya zarar gösterirlermiş. Bunu devlete sunup vergi kaçaklığı yaparlarmış. Birinde hesap santimi santimine doğru olurmuş. Bunu da evlerine götürüp kendi malî durumlarını gerçek olarak bilmek için saklarlarmış.
    Bu sırrı, İstanbul’a geldikten sonraki günlerde ticaretle ilgili iki kişiye açtım. Biri “böyle şey olamaz” dedi. Öteki “olur” diye cevaplandırdı. Bana kalırsa olur.
    “Olmaz olmaz deme, olmaz olmaz.”
    Münih’ten İstanbul’a üç saatte, Yeşilköy’den Maltepe’ye de yine üç saatte geldim. Eve girerken saat 20’yi çeyrek geçiyordu.
    İstanbul’a geleceğimi kimseye bildirmediğim, yolda hiçbir tanıdığa rastlamadığım, eve gece karanlığında girdiğim halde bizim gençler geldiğimi keşfettiler. Ertesi sabahki ilk telefonla “hoş geldin”i sundular.
    Arkasından başka telefonlar ve ziyaretler başladı. Bu arada Münih’e gitmekteki gizli maksadımın da açığa vurulduğunu öğrenmiş oldum. Bizim kırk yıllık baba dostları iki ülkedeki seçimler sırasında Almanya’daki Yeni Nazilerle Türkeş arasında bağlantı kurmak için gidip geldiğimi anlayıvermişler. Bu dünyada artık gizli iş yapmaya imkân kalmadı. Adamların elektronik beyinleri mi var, yoksa Moskof dayılarının göğe fırlattıkları uydular aracılığı ile mi öğreniyorlar, her ne yapıyorlarsa yapıyorlar, kuş uçurtmuyorlar. Hatta elektronik beyinlerin ve gökteki uyduların olmadığı 1944 yıllarında, sırf Türk ve Türkçü olduğumuz için tutuklandığımız sırada da, Maltepe’deki konağımızın bacasında saklı duran, Hitler’den alınmış, iki bavul dolusu hazineyi bile keşfetmişlerdi. Yaman zekâ var bu baba dostlarında!.. Eh, madem ki keşfettiler, artık ben de Tanrı’dan başka yalnız bu modern evliyaların bildiği gerçekleri Gök Türk ve Oğuz taifesiyle Hititler’e açıklayabilirim:
    Bizim Almanya’daki şubemiz, yani NDP rumuzu ile gösterilen Milliyetçi Alman Partisi yani Yeni Naziler kendilerine öğrettiğim taktik sayesinde müthiş bir ilerleme göstererek oyların % 4.3’ünü aldılar. 1965 seçimlerinde ise ancak % 2’sini alabilmişlerdi. Fakat Alman seçim sistemine göre oyların % 5’ini alamayan parti meclis mebus sokmadığından bu sefer de Federal Meclise üye gönderemediler. Düşünün: İki seçim devresi arasında % 107 bir ilerleme.. Demek ki gelecek seçimde meclise girecekler. Daha sonrakinde iktidarı alacaklar. Ondan sonra Üçüncü Cihan Savaşı.. Zaten “metro yapacağız” diye Münih’in büyük bir kısmının kazılması da Üçüncü Savaş hazırlığından başka bir şey değil. Hem sığınak yapıyorlar, hem de roket rampaları ve kobalt bombaları hazırlıyorlar. Neyse, bunun büyük doktrin sahibi Brejnev düşünsün.
    Almanya’da seçim savaşı yapılırken, iktidarda bulunan Hıristiyan Demokratlar asıl rakipleri olan Sosyalistlerle uğraşacak yerde bu milliyetçileri yıpratmak için bunca gayret göstermeselerdi hem milliyetçiler meclise girecek, hem de sosyalistler iktidara gelemeyecekti. Demek ki akıl bakımından bizdeki bazı siyasî ümmetçi Müslümanlarla Almanya’daki Demokrat Hıristiyanlar eşit. Zaten asrımız eşitlik asrı…
    Bize gelince: Türkiye’deki seçimler de aynı sonuçla bitti. Bizdeki Naziler, yani kafatasçılar, yani “vatan fikrini inkâr eden” emperyalist Turancılar, yani Milliyetçi Hareket Partisi evvelki seçimde aldığı 208.000 oya karşılık bu sefer 275.000’le, sekiz parti arasında, oran bakımından ilerleme kaydeden tek parti oldu. Oylarında % 13 artış görüldü. Hele birçok reyleri iptal edilmeseydi, artık daha da çok olacaktı. Fakat bizim seçim sistemimizin acayipliği yüzünden ancak bir tek mebus çıkarabildi. Şimdi partilerden dört tanesinin aldığı oyla çıkardığı mebusu gösteren şu listeye bakın:
    MHP275.0001BP254.0008TİP243.0002YTP197.0006
    Bu hesaba göre MHP 275.000 reyle bir mebus çıkardığı halde YTP 33.000 oyla bir mebus çıkarmış oluyor. Bu sisteme âdil diyebilir misiniz? Yine en doğru millî bakiye usulü idi. Tek reyin bile ziyan olmadığı bu sistemin Yahudiler tarafından icat olunduğunu Türkiye’ye dönüşte öğrenerek hayretler içinde kaldım. Meğer herifler sade tek kuruşun değil, tek oyun da güme gitmemesi çaresini bulmuşlar. 120 üyeli meclislerinde 16 parti bulunduğu halde yurt idare etmeyi de başarıyorlar. Fakat unutmayın. Aşırı dindarından komünistine kadar bütün Yahudi partileri aşırı milliyetçi, millî şuurda son dereceye varmış partilerdir. Yahudi üniversitelileri arasında baş uçlarına Ho Amca’nın, Gevara’nın yahut Lenin’in resmini asan akıl fukaraları yoktur.
    Sözü uzatmayalım: Ben hem Türkiye hem de Almanya’da Faşistleri ilerleterek gizli görevimi tamamladım. Bu başarının Halk Partisini, Millet Partisini, Yeni Türkiye Partisini ve Türkiye İşçi Partisini iyice sarstı.
    CHP’nin değişmez genel başkanı, Millî Şef, Sayın Bay İsmet İnönü birkaç ay önce “iktidarın eşiğindeyiz” diye bir türkü söylüyordu. “Ortanın Solu” felsefesini icat ederek en eski partiyi iyice bocalatan ünlü solculardan sapsayın Bülent Ecevit daha keskin konuşarak iktidara geleceklerinden, yani eşiği aşacaklarından bahsediyordu. 21 Haziran 1968 tarihli Ulus’un sayfasındaki şu manşetlere bakın:
    Ecevit CHP grubunda seçim sonuçlan hakkında konuştu.
    CHP 1969 seçimleriyle iktidara gelecektir.
    Ecevit, ortanın solundaki CHP’ye yaklaşma bundan sonra hızlanarak devam edecek, dedi.
    Anlaşılan ya eşik çok yüksek, yahut Halk Partisi cüce olduğu için eşikten içeri giremedi. Zaten giremez de.. İmkânı yok.. Bazı sosyal kaideler vardır:
    Torun, dedesinden yaşlı olamaz.
    Yüksek öğrenim on yaşında bitirilemez.
    Bizim futbolcular futbol oynayamaz.
    Tıbbiyeden her şey çıkar. Hatta arasıra doktor bile.
    Halk Partisi seçim kazanamaz.
    Bu kaidelerin değişmesine imkân olmadığı için emekleri boşuna idi. Fakat hülya tatlı şeydir. Hele diyabetikler için tadına doyum olmaz. Sayın Bay Ecevit herhalde pek toy olacak ki yarın utanırım diye düşünmeden 1969 seçimlerinde iktidara geleceklerinden bahsetti. “Ortanın solundaki CHP’ye yaklaşma bundan sonra hızlanarak devam edecek” dedi. Dedi ama oyların da ancak % 27’sini alabildi.
    Ortanın solundaki CHP’ye belki yaklaşanlar olur ama bu yaklaşma Türk milletinden değil, Podgorni ve Kosigin’den gelir. Sen dua et de İsmet İnönü 40-50 yıl daha yaşasın. Yoksa partiniz hallaç pamuğu gibi atılır.
    Millet Partisi Başkanı Bölükbaşı da “1969’da iktidara geleceğiz” diye birkaç defa konuştu. Herhalde şaka yaptı. İyi bir siyasî tenkitçi olan, iyi konuşan, meselelere iyi giren Bölükbaşı şimdiye kadar “iktidara gelmekten korkan lider” diye adlandırılıyordu. Buna sinirlenmiş olacak ki bu sefer iktidardan gazino gibi söz ederek direndi ve 292.000 rey karşılığı 6 mebus çıkararak büyük kayba ve daha büyük hayal kırıklığına uğradı.
    Ya YTP’ye ne dersiniz? Bunların başkanının da gönlünde, haydi arslan demeyelim de, ne keçiler yatıyormuş! Doğrusu alçak gönüllü adamdı, iktidara doğrudan doğruya gelmekten değil de, iktidara gelecek koalisyon ortağı olmaktan dem vuruyordu.
    Hele partilerine törenle aldıkları Tevfik Rüştü Araş, Kılıç Ali gibi siyasî mevtalardan, Tahsin Banguoğlu gibi eski bakan ve profesörlerden kim bilir neler umuyorlardı. Canım, artık yirminci asırda Tevfik Rüştü’ye, hele Kılıç Ali’ye kim rey verirdi? Bunları bilen kimse kalmış mı idi? Fakat asıl garibi Tahsin Banguoğlu’nun, Halk Partisinden çekildikten sonra bu sakat doğmuş partiye kapılanmasıydı. Kadıköy Sultanisinden ve Edebiyat Fakültesinden sınıf arkadaşım olan, bakanlığı sırasında da bana yapılan haksızlığı tamir eden Tahsin Banguoğlu gayet akıllı, hesaplı ve ihtiyatlı kişiydi. Atatürkçülükten ayrıldığı için İsmet Paşa ile çatışıp Halk Partisinden çekildikten sonra normal olarak, aynı sebeple ayrılıp Güven Partisini kuranlarla birleşmesi gerekirdi. Bunu yapmayıp da erimeye mahkûm ve bölgecilik yapan bir partiye girdiğini gazetelerde okuduğum zaman cidden şaştım. Tahsin sade akıllı değil, kültürlü insandı da. Şairdi de. Hele Bağdatlı Ruhî tarzında bir terkibi bendi vardı ki yayınlasın yer yerinden oynar. Onun yalnız bir tek kusuru vardır: Arada bir Turancılık aleyhinde konuşması.. Bizzat görmediğim, okuyanlardan işittiğime göre son konferanslarının birinde “başımıza ne geldiyse Turancılıktan geldi” demiş. Hay Tahsin hay!.. Sen de mi Turancılığın memleketi batıracağına inanıyorsun? istersen noter senedi vereyim ki zannın yanlıştır. Halk Partisinin batıramadığı memleketi bir ülkü olan Turancılık nasıl batırır?
    İşçi Partisine gelince: Bu partinin ilk başkanı olan Mehmet Ali Aybar, 12 Ekim 1969 seçimleri için “bu sefer başa güreşeceğiz” diyordu. Herhalde, en azından üçüncü büyük parti olacağız demek istiyordu. Ben de bu partinin bu sefer geçenkinden biraz fazla rey alacağını, fakat 1973’te iyice çökeceğini tahmin etmiştim. Çünkü işçi ve köylü arasında, bunca propagandasına rağmen tutunamıyor, üstelik büyük çoğunluk tarafından şüpheyle karşılanıyordu. Macerası ve dalgacı bazı üniversiteliler, bazı pek ilerici, 22. Asırda yaşaması gereken profesörler, parayı su gibi harcayan sosyete bayanları, bir de bu partinin “tüm seks özgürlüğü” getireceğini uman isterik yaratıklardan başka taraftarı yoktu. Şimdi de, düne kadar partiyi ayakta tutmuş adam olan Mehmet Ali Aybar’ı atarak hizipler halinde boğuşmaları bu partiyi çökertecek, gizli gizli çikolata yiyerek yapacakları açlık grevleri çöküşü durduramayacaktır.
    Aybar’ın, durumu iyi kavrayamayarak bir iki yol başa güreşten bahsetmesi, herhalde saat 19’dan sonra söylenmiş sözler olmalı. Bir atalar sözüne göre “keçi sarhoş olmuş da dağa kurt aramaya çıkmış”. Belki eski lider de bu iddialı sözleri söylediği zaman yorgunluk gidermek için votkayı fazla kaçırmıştı.
    Söz hazır seçimlere gelmişken ben de bu konuda Anayasa komisyonu üyelerine bir düşüncemi söylemek isterim: Anayasada değişikliğin konuşulduğu bu günlerde bir küçük değişiklik daha yaparak mebus ve senatör sayısını indirsinler. Söz gelişi 300 mebusla 100 senatör yeter. O takdirde yine millî bakiye usulüyle seçim yapılırsa küçük partilerin büyükleri engellemesi gibi bir sakınca ortadan kalkar, küçükler de aldıkları reyleri büyüklere kaptırmaktan kurtulur. Tabiî, “Tabiî Senatör’lere söz yok. Onlar kalsınlar, Hatta “hidemât-ı vataniyye” tertibinden maaş alan aileler gibi, kendilerinden sonra oğulları, oğulları yoksa kızları da ömür boyu şartı ile o makama getirilsin.
    Türkiye’ye döndükten sonra iki hafta seçim propagandasıyla geçti. Tesadüfen bazı konuşmacıları, bu arada bir kere İnönü’yü dinledim. Hazret galiba artık gençlikten çıkıp olgunluk çağına ermiş olacak ki bu sefer sözlerinden pek bir şey anlamadım. Ama onun son siyasî taktikleri (yahut tiktakları) edebî tezat sanatının şaheser örnekleriydi. Bir yandan Celâl Bayar’ı Senatoya sokmak, bir yandan tabiî senatörlerin orada olmasını hak diye tanımak.. Bu, Paşa’nın eski alışkanlığıdır. Cumhurbaşkanı olduğu zaman da Millet Meclisine hem Anadolucuları, hem de komünistleri tâyin ederdi. Bugünkü gençler bilmez: O zaman mebuslar tâyin edilir, beşeriyeti kandırmak için de şimdiki Rusya’da olduğu gibi güzel bir seçim yapılır, ne hikmetse herkes tam ittifakla seçilirdi.
    Seçim konuşmalarında bir defa da Deli Osman’ı dinledim. Deli Osman da kim demeyin. Benim tanıdığım iki Osman var: biri akıllı Osman yani Profesör Osman Turan, öteki de Deli Osman, yani Serdengeçti Osman Yüksel. Doğrusu, spiker “MHP adına Osman Yüksel konuşacak” dediği zaman hoşça vakit geçirmek için işi gücü bırakıp köşeye yaslandım. Hakikaten on dakikam neşeyle geçti. Almanya’ya gitmeden önce kendisini görüp kaç mebus çıkaracaklarını sormuştum. “En az 9, en çok 19” demişti. Ne alçak gönüllü kişiydi! Keskin nişancı olarak attıktan sonra pekâlâ 19 yerine 59 da diyebilirdi ama demedi işte…
    Osman Turan ise son anda, yani şimdiki deyimle on ikiye beş kala MHP’den bağımsız Trabzon adayı olarak seçim propagandasına girişmiş. Kazanamadı. Ben, Osman Turan’ın dalgınlığını bildiğim için “acaba seçim konuşması yapmak için Trabzon yerine meselâ Edirne’ye falan gitmiş olmasın” diye endişede idim. Neyse, doğru gitmiş. Doğru gitmiş ama acaba orada ne konuştu? Kendisi Selçuklu tarihi uzmanıdır. Salon: “Ey Trabzonlular! Bana rey verirseniz size maaş bağlatırım” gibi mutat seçim propagandası yerine “Birinci Kılıç Arslan, Haçlıları öyle bir yendi ki Anadolu’da gübre yerine hamsi kullanmaya lüzum kalmadı” kabilinden sözler söylemiş olmasın!..
    Türkeş’in konuşmasını da bir kere dinledim. Emekli orgeneraller için alınmasını düşündüğü kararlara ben de katılıyorum. En yüksek askerlik rütbesine erdikten sonra çekilen bir insan, bir sıra adamı olmamalıdır. Yalnız bu arada Türkeş’in teklifine bir eklenti yapmak istiyorum: Orgeneraller (İsmet İnönü dahil) ve Millî Savunma Bakanları Türk Kara Ordusunun hangi yılda kurulduğunu bellemesi ve her yıl kara ordumuzun (yani ordumuzun) 603, 604, 605’inci kuruluş yılını kutlamak gibi tarih bilgisizliklerinin önüne geçilmelidir.
    Orgenerallere ve Millî Savunma Bakanına tekrar soruyorum: Türk Kara Ordusu 605 yıllıksa 900 yıl önceki Malazgirt zaferini kazanan ordu hava ordusu mu idi? Bunun doğrusunu bir iki kere yazdık. Kendilerini ilgilendiren yazıyı okumadılar mı? Okudularsa neden inat ediyorlar? Milletler, millî övünçleri göklere çıkarırken biz ordumuzu kutlama adı altında onun uzun geçmişini inkâr yoluna gidersek, yarın sivri akıllı ipilerici sosyalistlerden biri çıkıp da “kara ordumuzun başlangıcı subayların kravat takarak medenî kisveye büründükleri tarihtir, ondan önceki komprador emperyalist çağıdır, kabul olunamaz” derse bunun sonu nereye varır?
    Radyodaki seçim saatlerinde işçi Partisinin konuşması başlayınca radyoyu hemen susturuyordum. Darılmasınlar ama bu partinin konuşmacıları bende insan değil de plâk intibaı uyandırıyordu. Hep aynı tekerlemeleri söylüyorlardı. Bundan başka bir memlekette aydın sınıflar dururken proletaryanın iş başına gelmesi gibi bir maskaralığı kabul etmeme imkân yoktu. Gerçi şimdi onlar hemen herkesi proleter saymaya başladılarsa da tevcihlerine teşekkürle beraber kabul edemeyeceğimizi arz ve beyâna mücâserat ederim. Ben proleter falan değilim. Onların sınıflandırmasına göre burjuva, resmî sıfata göre memur, kendime göre de sadece TÜRKÜM!…
    Türk olmak dururken insan tutar da nemene nesne olduğu belli olmayan, ikide bir grev yapan, hangi dilden geldiği bilinmeyen proleter olur mu?
    Radyo konuşmaları arasında dinlememek bahtiyarlığına erdiğim Ahmet Er’in konuşması da partisine oy kaybettirmesi bakımından birebir tedbir olmuş. “Memlekette nizâm-ı Muhammedî’yi kuracağız” demiş. Bak hele yaramaza! Ayol, nizâm-ı Muhammedi zaten yürürlükte Camiler dolup dolup taşıyor. Minarelerden hoparlörle okunan ezanlar milleti uykudan kaldırıyor. Hacca gidene gitme diyen yok. Hacılarımız getirdikleri Zemzem suyunu satarak para bile kazanıyor. Daha ne istiyorsun? Eğer kadınları kafese sokup yine dörder tane alacağız demek istedinse sen ilkönce evde Yenge Hanım’dan dayak yemişsindir.
    Bana kalırsa bu işte bir yanlışlık olmuştur. Ahmet Er eski bir jandarma subayıdır. Herhalde “memlekette asayişi kuracağız” diyecek yerde yanlışlıkla heyecanla nizâm-ı Muhammedî’den bahsetmiştir. Eski Millî Birlik Komitesi üyesi olan Ahmet Er, komitenin öteki üyeleriyle birlikte yemin ederken en heyecanlı, en bağırgan kişiydi. Üstelik Türkiye’deki 34 milyon şairden biridir. Şairler heyecanlı olur. Hatta onun “Adını Siz Koyun” adında bir şiir kitabı da vardır. Bunlara bakarak dil sürçmesi olmuştur diyeceğim. Ama, öyle değil de bilerek söylediyse o zaman artık adını siz koyun..
    4 Ekim 1969 Cumartesi akşamı saat 20.50-21.00 arasında seçim konuşması yapan Bay Bülent Ecevit’i ilgi ile izledim (!) Hey Ulu Tanrı!.. O ne Türkçe’ydi öyle!.. Bir cümleyi aynen zaptettim. Şöyleydi:
    “Köylüden başlayacaktır Cumhuriyet Halk Partisinin kuracağı düzende kalkınma”.
    Sayın bay! Senin devlet idaren de bu Türkçe’n gibi olacaksa yandık demektir. Sen Türkiye’yi bırak da önce kendi Türkçe’ni kalkındır; millete Türkçe hitap et. Hiç olmazsa İsmet Paşa’dan biraz Türkçe dersi al. Onun vakti yoksa gel, ben öğreteyim. Dersler ücretsiz, yol parası sana aittir. Senin bu kullandığın dil ortanın solunun dili değil, daha solun mırıltısıdır.
    Seçimler konusunda AP mebuslarından bir dostumla bahse girmiştik. Benim iddiam şu idi: Adalet Partisi 190-220 mebus çıkaracak, CHP biraz gerileyecek, MHP 400.000 oy alacak, fakat seçim sistemi dolayısıyla 4-6 mebus çıkarabilecek.
    O ise Adalet Partisinin 250, hatta 300 mebus çıkaracağını tahmin ediyordu. Bahsi o kazandı. Gazozu kaybettim. Ettim ama sistemimizin haksızlığına bir kere daha inandım. Millî bakiye usulü uygulansaydı. AP 204, CHP 124, MHP 14, mebus çıkaracaktı. Halbuki 256, 143, 1 mebus çıkardılar. Fakat lamı cimi yok. Mebus dostum bahsi kazandı.. Fakat o kadar nazik ki hâlâ “gazozumu isterim” diye bir îmâda bile bulunmadı.
    Okuyucular şüphesiz bahsi kazanan dostumun adını öğrenmek isteyeceklerdir. Sırdır. Söyleyemem. Kimden sakladığımı öğrenmek isterseniz onu söylerim: İsmet Paşa’dan saklıyorum. Bu kadar isabetli siyasî görüşü olan birisini kendi partisine alıp Ecevit yerine genel sekreter yapmak istemesinden çekmiyorum. Ecevit, Güven Partisi olayında da İnönü’ye partiden ayrılacakların yedi sekiz kişi olacağında teminat vermişti. O zaman aldandığı gibi bu seçimde de aldandı. Böyle aldana aldana Vefa kulübü gibi ikinci kümeye düşmek tehlikesiyle karşılaşmaktansa bu dostumu alarak partiye düzen vermek elbette akıllıca iştir. Gerçi bu dostum öyle İsmet Paşalara falan kanacak, kapılacak kıratta değildir ama rahatsız edilir, bir müddet huzuru kaçar.
    Huzurun nasıl bir hazine olduğunu huzuru kaçmış, kaçırılmış olanlar iyi bilir.
    Bir gün telefonda yine arandım. Bu seferki gayet yaşlı bir sesti. Anladım: Bizim Zeki Velidî Togan hoca. Kendi kendime “mutlaka hocanın bir işi olmuştur. Olmayınca aramaz” dedim. Çünkü bizim Togan Hoca çok çıkarsal (!) kişi olmuştu. Tahminim doğru imiş. Yıllarca önce Hocanın arsasına tecavüz etmişlerdi. Mahkemede benden tanıklık istiyordu. Adaletin huzuruna yalnız sanık olarak değil ya, arasıra tanık olarak da gidecektik. Hocaya karşı fena halde öfkeli olduğum halde kabul ettim. Çünkü Hoca 80 yaşında olduğu halde hâlâ keyfediyor, ya kongrelere katılıp toylarda yemek yiyor, ya Acem şahının çağrısına uyarak İran’a gidiyor, yahut da Amerika, Avrupa, Hindistan, Pakistan, Japonya, hatta Moğolistan’dan gelen ilmî sorulu mektuplara ilmî cevaplar veriyor, 60 yıldır topladığı notlarını derleyerek hazır duran bunca değerli eserleri yayınlamak zahmetine katlanmıyordu. Mükrimin Halil nasıl “Esâfil-i Şark” kahvelerinde lâklakıyât yaparak bilgisine göre hemen hiç eser vermeden gittiyse Hoca da kendisinden başka kimsenin okuyamayacağı not dosyalarını ziyan edecekti. Kendisiyle bu konuda birkaç defa tartıştım. Hatta aramızda tatsız konuşmalar da oldu. Fakat hiç beni dinler miydi? Ben Türkiye Cumhuriyeti ordusunda askerliğimi er olarak yapmış, Sabahattin Ali üsteğmen olduğu halde ben onbaşı bile olamamıştım. Zeki Velidi ise Başkurt ordusunun başkomutanı idi. Elbet beni dinlemezdi. “Şu türlü dillerde sayfalar dolusu mektuplar yazarak günleri heba etme” dediğim zaman bana, Türk lehçe ve ağızları arasında özel bir lehçe olan ve yalnız kendisi tarafından konuşulan “Togan Lehçesi” ile “ben munlarla yaşayurum” diye cevap verdi. Anlaşılan Hoca övülmekten hoşlanıyordu. Çünkü o mektupları yazanlar onun ilmini övdükten sonra bir mesele üzerinde bilgi istiyorlar. Hoca İstanbul kütüphanelerindeki bazı yazmalara bakarak günlerini ziyan ettikten sonra Almanca, İngilizce, Rusça yahut Farsça cevaplarla birkaç gün daha feda ederek yaşıyordu.
    Tabiî, ben de bunları “nizâm-ı âlem” taifesinden olduğum için söylüyordum. Dört gruba ayrılan insanlar arasında nizâm-ı âlem grubundan olduğumu vaktiyle Mükrimin Halil söylemişti.
    Şimdi ne olacak? Hiçbir şey olmayacak, Cevdet Sunay, Sovyetlere gidip memnun döndüğünü söyledi. Ben hiç memnun olmadım. Nefer olarak başkomutan “Togan’ la nasıl ayrı fikirdeysem, “hiçbir şey” olarak “cumhurbaşkanı” ile de öylece ayrı fikirdeyim. Kendisiyle birlikte giden Türk gazetecilerden birine bir Rus gazeteci “görüyorsunuz ki insan yemiyoruz” demiş. Bizim saf gazeteci de kendisini yemedikleri için memnun.
    Evet, insan yemiyorsunuz ama insan yiyen yamyamların bin yıl düşünseler akıllarına gelmeyecek vahşetleri yapıyorsunuz, insan yemiyorsunuz ama Macaristan ve Çekoslovakya’da insanları sürüyle öldürüyor, Finlandiya ve Romanya’dan zorla toprak alıyor; Estonya, Letonya ve Litvanya devletlerini ortadan kaldırıyor, milletlere hürriyet yalanı ile ortaya çıktığınız halde Azerbaycan’ı, Alaş Orda’yı, Buhara’yı yok ediyor, milyonlarca insan Sibirya’da aç ve sefil zorla çalıştırarak ölümlerine sebep oluyor. Katyn ormanında 8000 Polonyalı subayın canına kıyıyor. Kırım Türklerini top yekûn Sibirya’ya sürüp yarısını yollarda harcıyor, Ankara’daki Alman elçisine kendi elçilik memurlarınızla suikast yaptırıyor! Doğu Almanya denen kukla devlette kurduğunuz “Bizim Radyo” ile her gün Türkiye aleyhinde veryansın ediyorsunuz. Bunlar da yetişmiyormuş gibi bizden, kendinizi çok kuvvetli hissettiğiniz anda toprak istemiştiniz.
    Daha ne yapacaksınız yoldaş? Bu yaptığın bir kere yapılmış değil ki sana güvenelim. Bu yaklaşman dostluktan değil, işlerinin sarpa sarmasından, Amerika’dan, Batı Almanya’dan ve Çin’den korkuyorsun, içerdeki Türkler’den korkuyorsun. Biçimine gelirse birkaç haftada yok olman işten bile değil. Bunu sen de biliyor, onun için yaklaşıyorsun.
    General De Gaulle’ün Kanada’da “yaşasın bağımsız Fransız Kebek” demesi gibi Cevdet Sunay da Baku’da “yaşasın bağımsız Türk Azerbaycan” deseydi acaba Kosigin ve Brejnev pat diye düşüp bayılmaz mıydı? Öyle bir bayılırdı ki Türkiye’nin bütün limonlarını yollasak ayıltmak yine de güç olurdu.
    Ben böyle yüksek felsefî fikirlerimi Brejnev doktrinine karşı “Turan” kelimesiyle özetlenen Atsız doktrinini çarpıştırırken Mikâil Aleyhisselâm bana bir iş etti ki sormayın: 19 Kasım akşamı başlayan sağanak sırasında, elektriklerin sönmesi ihtimaliyle masamda mum, cebimde kibrit gazete okurken oturduğum odaya üst kattan su sızdığını görerek teftiş maksadıyla yukarıya çıkınca da bir de ne göreyim: Üst katın tavanından sekiz tane musluk (mübalağasız söylüyorum) akıyor, sayısız yerden damlayan damlalar da evi sırsıklam ediyordu. Dam akmasına alışığız.Bizim evin kaidesi odur: Musluklar akmaz, dam akar. Nuh Peygamber, kısmen Âdem Aleyhisselâm zamanından kalma nadide eşyalarımızın harap olmasından da yüksündüğümüz yok. Fakat bahsettiğim sekiz musluk yukarda duran kitap dolaplarımın üstüne akıyor, oradan sıçrayarak iki metre kadar ilerisini ıslatıyor, büyük bir masanın üzerindeki kitap, albüm ne varsa hepsine kastediyordu. işte o zaman bizim evde Üçüncü Cihan Savaşı başladı. Yıllardır açılmayan perdeler ve pencereler hızla açılarak 100 mumluk (1500 mumluk değil) elektrikler yandı. Ceketini çıkarmış olan ev sahibi üç müttefiki ile birlikte suları boşaltmaya başladı.
    Müttefiklerim Tanrı’nın yarattığı en faydalı üç hayvandı. En faydalı hayvan diyince çok kişinin aklına koyun, sığır, at, tavuk, bıldırcın veya köpek gelir. Halbuki en faydalı hayvan süngerdir. Üç süngeri suların biriktiği yere vurmamla pencereden sıkmam bir oluyor ve her sıkışta en aşağı iki bardak su sokağa dökülüyordu. Caddemizi sular bürümüştü. Uskumru balıkları rahat yüzebilirlerdi. Ben de bu sele sünger arkadaşlarımla katkıda (!) bulunuyordum. Bizim kaldırım mühendisleri cadde yaparken mazgal yapmayı akıllarına getirmezler. Soba bacası olmayan köy okulları yaptıklarını da bir İlköğretim Müfettişi söyledi. Sözü uzatmayalım: İki defa gelen aşağı yukarı onar dakika süren sağanak bitip de dolapların kapaklarını korka korka açtığım zaman en değerli ve çapları en büyük kitapların bulunduğu bu dizilerin alt taraflarından su sızdığını, birçok kitapların sırılsıklam olduğunu gördüm.
    Deli Dumrul’un Azrail’e meydan okuması gibi ben de önce Mikâil’e meydan okudum. Şu koca İstanbul’da ıslatacak başka yer bulamadın mı diye sordum. Azrail gibi tehlikeli olmadığı için kabadayılıkta pek ileri gittim. 47 yılda bin emekle toplanan kitaplardan bir bölümünün bu hale girmesine çok sıkıldım. Kitap meraklıları ıslanmış kitabın kuruduktan sonra ne hal alacağını bilir.
    Mikâil’i bulmama imkân yoktu. Üstelik Azrail’i yanına alıp gelerek 70 yıllık konağımızı başıma indirebilirdi.
    Bu sefer Buğra’ya veriştirmeye başladım. Hayatımı mahveden bu kitaplardan bıktığım için onları top yekûn satacakken Buğra, Münih’te tarih öğrencisi olarak yazdığı mektupta kitapları elden çıkarmamamı istemişti. Sanki tarih öğrencisi olacak ne vardı? Kimyaya, mühendisliğe, tıbba gitseydin ya.. Tarih nedir ki? Özeti “insanlar doğdular, ızdırap çektiler ve öldüler” değil miydi?
    Bütün bu öfkeli anlar geçtikten sonra o kitapları evin emin yerlerine sererek yeni bir sergi açtıktan sonra kurumalarını beklemeye başladım. Kitap dolaplarını aşağı taşıdım.
    Bugün 24 Kasım olduğu halde ıslanan oda hâlâ kuramadı. Halbuki sağanaktan sonraki günler hep güneşli ve sıcaktı.
    Almanya seyahatnamesinin sonuna bu özel macerayı neden yazdım? İkide bir “Türk Tarihi ne zaman bitecek” diye soruyorlar. Cevabım şu:
    Anlaşılıyor ki Türk tarihi bitmeyecek. Zaten bitmesine imkân yok.
    Bitecek birisi var: Türk.
    Ötüken, 1969, Sayı: 12
  • Ahlâksızlığın vereceği tüm zevkleri bu saçma ve tehlikeli ruh saflığında tadacağınızı mı sanıyorsunuz?

    EUGENIE: Hayır, şerefim üzerine, asla bunu istemiyorum; iffetli
    olmaya en ufak bir eğilim duymuyorum, tersine, ahlâksızlığa son
    derece eğilimliyim; ama, Dolmance, merhamet, iyilik yapma, duyarlı bazı ruhlara mutluluk vermez mi?

    DOLMANCE: Eugenie, nankörler yaratan erdemler bizden uzak
    dursun! Kesinlikle yanılma, sevimli dostum: iyilikseverlik, gerçek bir ruh erdemi olmaktan çok, kibrin bir kusurudur; çalım satarak hemcinslerini teselli etmektir, asla iyi bir davranışta bulunmak gibi bir bakış açısı yoktur; verilen bahşişin iyice bir reklamı yapılmazsa çok öfkelenilir.
    Eugenie, bu eylemin sanıldığı kadar iyi etkileri olduğunu da hayal etme:
    Bence bu tüm aldatmacaların en büyüğüdür; yoksul kişi enerjisini yanlış yönlere çelen yardımlara alıştırılır; sizin merhametinizi bekledikçe hiç çalışmaz ve siz merhamet göstermediğinizde de ya hırsız ya da katil olur.

    Dilenciliğin ortadan kaldırılması için herkesin çareler aradığını işitiyorum
    ama aynı zamanda da dilenciliği çoğaltacak her şey yapılıyor. Odanızda sinek olmamasını mı istiyorsunuz? Onları cezbedecek şeker bırakmayın ortalıkta.

    Fransa'da hiç yoksul olmamasını mı istiyorsunuz? Hiç sadaka
    dağıtmayın ve özellikle hayır kurumlarınızı ortadan kaldırın. Yoksunluk içinde doğmuş kişi, bu tehlikeli kaynaklardan yoksun olduğunu görerek, doğduğu durumdan kurtulmak için doğadan aldığı tüm cesareti, tüm yolları kullanacaktır; sizi artık tedirgin etmeyecektir.

    Bu zavallı yoksulun hovardalığının meyvelerini barındırma yüzsüzlüğünde bulunduğunuz bu iğrenç evleri hiç acımadan yok edin, yıkın! Tek umutlarım sizin cebinize bağlamış olan bu yeni yaratıkların iğrenç sürüsünü topluma her gün kusan tüyler ürpertici çirkef kuyularım yok edin!
    Soruyorum size, bunca insanı bu kadar özenle korumak neye yarar?
    Fransa nüfusunun azalmasından mı korkuyoruz? Ah! Asla bu endişeye yer yok!
    Bu yönetimin birinci yanlışlarından biri çok kalabalık bir nüfustan
    kaynaklanıyor. Bu fazlalığın devlet için zenginlik kaynağı olması için daha çok şey gerekir. Bu fazlalıklar parazit dallar gibidir, gövdenin zararına yaşaya yaşaya sonunda her zaman gövdeyi yiyip bitirirler.
    Hatırlayın, hangi yönetim altında olursa olsun, ne zaman ki nüfus, yaşama imkânlarından daha fazla olmuştur o yönetim çok sıkıntı ve acı çekmiştir.
    Fransa’yı iyi inceleyin, bu durumu göreceksiniz. Sonuç nedir? Görülüyor.Bizden daha akıllı olan Çinli aşın bol bir nüfusun hâkimiyeti altına girmekten kaçınıyor. Sefahatinin utanç meyvelerine asla sığınacak yer sunmuyor; Bu korkunç sonuçlar, hazım sonrasında olduğu gibi defediliyor. Yoksullar evi diye bir şey yok: Çin’de böyle bir şey bilinmez.
    Orada, herkes çalışır: Orada herkes mutludur; yoksulun enerjisini saptıran hiçbir şey yoktur ve orda herkes,
    Neron gibi: Quid est pauper? “Fakir de neymiş?" diyebilir.