• ERTELEME
    Görmüyorum, ama görüyorum.
    Birkaç yüz metre ötemde başlıyor deniz.
    Sonra karşı kıyılar.
    Bir sis çanı.
    Bir başka sis çanı.
    Görmüyorum, ama duyuyorum
    deniz çok soğuk.
    Bu işi erteleyebilirim diyorum.
    Hiç değilse birkaç gün daha.
    ?
    Hiçbir yere.
    Pusuları, haritan yok mu?
    H içbir şeyim yok.
    Peki, can yeleğin?
    Yüzme bilirim.
    Bu akıntılı sularda kimsenin uzun süre yüzemeyeceğini, en usta
    yüzücülerin bile hiçbir zaman kıyıya varamayacağını sana söyleyen
    olmadı mı?
    Söylediler, ama ben gene de deneyeceğim.
    Ne büyük bir saçmalık bu !
    Olabilir. Ama ben buraya da, deneye deneye vardım.
  • Umutsuzlar Parkı

    I.
    Biliyorsunuz parkların
    Sizi çağıran tarafları
    İnsanın gizli, karanlık köşeleriyle oranlı
    Orada saklanıyor onlar
    Çünkü her türlü saklanıyorlar orada
    Bir yağmur öncesinin loş sokaklarıyla
    Dağınık mavisiyle gözlerinin
    Sevgi vermez kadın uçlarıyla
    Korkuya, sadece korkuya sığınmış olarak
    Eskimiş, kurtlanmış ikonlarıyla kiliselerinin
    Yalvaran bakışlarıyla - nasıl da sevimsiz -
    En kötüsü, belki de en kötüsü
    Bir duygu açlığıyla soluyarak
    Parklara yerleşiyorlar, parkların
    Onları çağıran köşelerine
    Bir karıncayı selamlıyorlar, besili, siyah
    Bacak aralarından
    Çömelmiş, öyle sakin
    Selamlıyorlar
    "Günaydın" diyorlar atılmış bir kâğıt parçasına
    Kuleler yapıyorlar ayak parmaklarından
    Birinci katta bir kibrit çöpü oturuyor
    Acılar alıp veriyor dünyadan
    Dillerini gösteriyorlar, dizkapaklarını
    Bir sıkıntı şiiri gibi
    Sıkıntı
    İşte
    Tam orada duruyorlar.

    II.
    Bu kimin duruşu, bu sizin en gülmediğiniz saatlerde
    Her cümlede iki tek göz, bu kimin
    Ya da kim korkuttu bu kadar sizi
    Bu nasıl sevişmek, üstelik bu kadar hızlı
    Ya da tam tersine
    Boş vermek öperken, severken boş vermek sevmelere
    Sulardan ürpermek gibi dokununca,
    Ya da ben kimi sarmışım böyle kollarımla
    Kime söz vermişim, biraz da unutmak gibi
    Denir mi, ama hiç denir mi, iş edinmişim ben
    İş edinmişim öyle kimsesizliği
    Kendimi saymazsam - hem niye sayacakmışım kendimi -
    Çünkü herkese bağlı, çünkü bir yığın ölüden gelen kendimi
    Konuşmak? konuşuyorum, alışmak? evet alışıyorum da
    Süresiz, dıştan ve yaşamsız resimler gibi.

    Ne çıkar sanki sardıysam sizi kollarımla
    Unutmak, belki de unutmak olsun diye mi?
    Onu da tatmak gibi
    Oysa ne bir evim oldu, ne de bir yerim var şimdi gidecek
    Ama gitmenin saati geldi
    Kirli bir gömleği çıkarıp asmak
    Yıkayıp kurutmak ister ellerimi
    Su içmek, saati kurmak ve sebepsiz dolaşmak biraz da
    Açınca camları - diyelim camları açtık ya sonra? -
    Sonrası şu: ben bir camı, bir perdeyi açmış adam değilim
    Bilirim ama çok bilirim kapadığımı
    Öyle iş olsun diye mi, hayır
    Bilirim içerde kendimi bulacağımı
    Dışarda görüldüysem inattan başka değil
    Evet, çünkü bu karanlık işime en geleni
    Kendimi saklıyorum ya, bir yığın ölüden gelen kendimi
    Oramı buramı dürtüyorum, bunu sahiden yapıyorum
    Ve açıyorum bütün muslukları
    Diyorum sular mı böyle, sular mı olmalı
    Ne geldiği, ne de gittiği yer belli
    Olmuyor, gene kendimi düşünüyorum
    Alıştım istemiyorum.

    III.
    Binlerce, ama binlerce yıldır yaşıyorum
    Bunu göklerden anlıyorum, kendimden anlıyorum biraz
    İnsan, insan, insandan; ne iyi ne de kötü
    Kolumu sallıyorum yürürken, kötüysem yüzümü buruşturuyorum
    Çok eski bir yerimdeyim, çürüyen bir yerimden geliyorum
    Öldüklerimi sayıyorum, yeniden doğduklarımı
    Anlıyorum, ama yepyeni anlıyorum bıktığımı
    Evlerde, köşebaşlarında değişmek diyorlar buna
    Değişmek
    Biri mi öldü, biri mi sevindi, değişmek koyuyorlar adını
    Bana kızıyorlar sonra, anısızın bana
    Kimi ellerini sürüyor, kimi gözlerini kapıyor yaşadıklarıma
    Oysa ben düz insan, bazı insan, karanlık insan
    Ve geçilmiyor ki benim
    Duvarlar, evler, sokaklar gibi yapılmışlığımdan.

    Bilmezler, kızmıyorum, bunu onlardan anlıyorum biraz
    Erimek, bir olmak ve unutulmak içindeki onlardan
    Ya da bir başkaca şey: ben kendimi ayırıyorum
    O yapayalnız olmaktaki kendimi
    Böyleyken akıp gidiyorum bir nehir gerçeği gibi
    Sanki ben upuzun bir hikâye
    En okunmadık yerlerimle
    Yok artık sıkılıyorum.

    IV.
    Biliyorsunuz, size geldim sadece
    Kapınızdan aldım, ballı çöreklerinizden
    Peki bu sevinmek niye?
    Girdim ki içeriye yıllardır soyunuyordunuz
    Ve işte giyiniyordunuz yıllarca
    Bir Mısır, bir Roma, belki de bir Yunan elleriyle
    Eski bir insandınız merdivenler gıcırdıyordu
    Her eski daha bir eskiyi uyarıyordu
    Otlar ve geyikler duruyordu tanımsız sadelikler içinde
    Sesler mi? acı sesler geliyordu erkeksiz, yanık
    Bir türlü bakıyor, gene bir türlü soluyordunuz işte
    Düşündüm, ama merdiven gıcırdıyordu
    Olmazdı sanki gıcırdamasın, ürpermesindi bir yerimiz
    Biliyorsunuz olmazdı
    Ağzımız koksun, ama koksun, biz iğrençliğe de varız
    Yatalım, leş gibi yatalım, öylesine alıştığımız ki bu
    Bir kumru bir kumruyu tamamlasın
    Bir yılan, bir fare bir deliği kapasın bu
    Sadece bu.

    Bak göreceksin nasıl da ayrılmak istiyoruz sonra
    Nasıl da kaçmak istiyoruz birbirimizden
    Yeniden yeniden yeniden
    Yeniden hazırlanıyoruz
    Sanki bir güzelliği ödüyoruz
    Belki bir güzelliği ödüyoruz.

    V.
    Biz olmayan insanlarız, ya da çok kuşkuluyuz - böyle
    Nereden geldiniz, tam sizi soracaktım - böyle
    Biraz da soğuk almışım, biraz da içki, biraz da bahçe
    Yukarı çıkalım, hadi çıkalım, annem çay pişirir size
    Çünkü o bizim yukarda her zaman bir mavi olur
    Güneşler girer çıkar ellerinize
    Biriyle konuşursunuz, olmayan biriyle, hadi sevinin
    Kim bilir, belki de buluşursunuz
    Söz verip sizi bekletenlerle
    Sonra da çıkarız - niye olmasın - bahçeye çıkarız birlikte
    Otlara basarız, dallara değeriz, bunları hep yaparız
    Biraz da susmalıyız. İnsan bir şeyler aramalı kendinde.

    Dedim ya, annem de var, ama çay pişirmez size
    Durur da durur işte yıllanmış heykeller gibi
    Bilmem ki, bilmiyorum da, belki de benim annem yok
    Belki de öyle beyaz ki, alışmış görünmezliğe.

    Nereye gidiyorsunuz ama nereye
    Sanki biz olmayan insanlarız biraz da kuşkuluyuz
    Ya da çok kuşkuluyuz - böyle.

    VI.
    Yüzümü size çeviriyorum, siz misiniz?
    Elimi suya uzatıyorum, siz misiniz?
    Siz misiniz, belki de hiç konuşmuyorum
    Belki de kim diye sorsalar beni
    Güneşe, çarşıya, kadehe uzatacağım ellerimi
    Belki de alıp başımı gideceğim
    Biliyorsunuz ya bir ağrısı vardır gitmenin
    Nereye, ama nereye olursa gitmenin
    Hüzünle karışık bir ağrısı.

    İşte bir denizdeyim, dalgalar ortasında
    Kim olsa denizci der, denizden anlayan der bana
    Adımı bilmeden der, adımı bilmeden
    Şafaklar kadar güzel adımı
    O zaman bir kıvrılandır, bir kuruyandır dudaklarım
    Ve gittikçe sıkılmaktır ülkesi sıkıntının
    Sanki bir yokluğa, bir çaresizliğe bakar gibi
    Nice yüzler görürüm, nice değişik kıyılar
    İnsanı, o kayalar gibi sert insanı
    Bekledikleri kadar.

    Bir ağız, bir tütün, bir mızıka gerçeği gibi
    Varınca kıyıya birden
    Değilsin artık gemici.

    VII.
    Bana bir şeyler söylediniz, anlamadım
    Bir cümle, bir iyi söz, gene anlamadım
    Doğrusu hiç anlamadım, siz ne demiştiniz?
    Ben ne demiştim, ve çekip gitmiştim sonra
    Öyle ya, niye hiç değişmedi bakışlarınız?
    BİTMEDİ, DİYORUM BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

    O gün bugündür işte - ben mesela
    Çok usta bir avcının gözleri karşısında
    Bir çocuk olarak taptaze oyuncakların
    Ve çok ölçülü saatlerinde ev kadınlarının
    Ki birdenbire açılan kucaklarında
    BİTMEDİ, AMA BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

    Bitmedi anlaşıp soyunduğumuz gün - o beyaz
    Bir taşı kaldırdığımda o akıl almayacak yaşayış
    Tanrıyı sorduğumda, olur ya, günün birinde tanrıyı
    Odama kapanıp saydığımda ayak parmaklarımı
    Kapımı çaldıklarında - bunu size söylüyorum anladınız
    Kaykılmış, büyümüş gözleriyle onların
    Kim der ki yalan, ve yalandır orda konuştuklarımız
    BİTMEDİ, DAHA BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

    Üstelik bitecek gibi değil
    Biri kopmuş ayağından, biri kopmuş kimsesizliğinden
    Sımsıkı tuttuğu dönerken köşeyi
    Elinde bir bıçakla
    Ve öldürmek isterken - kimiyse kimi
    Gülünç, sebepsiz, bilinçaltı
    Ama tutalım, koyvermeyelim
    Tutalım koyvermeyelim bırakın kibarlığı
    Yanılmak kolay, üstelik çok belli işte yanıldığımız
    BİTMEDİ, DİYORUM BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

    Paralar bozduruyoruz, gereksiz eşyalar alıyoruz bu yüzden
    İçtikçe içiyoruz o çocukluk günlerinin yüzüyle
    Biri mi öldüydü ne, selviler, mezar taşları, kalabalık
    Ya da bir masal mı söyleniyordu, hiç mi hiç bitmeyecek bir masal
    Kimbilir n'olduydu gene
    İşte bir sevgilinin bırakıp gitmesi üzerine
    Apışıp kaldığımız, yatıverdiğimiz yemekten sonra
    Saatin kaç olduğu - üstelik sorulmaz ki
    Sabaha kadar sabaha
    Uyuyup uyandığımız
    BİTMEDİ, DİYORUM BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

    Evlere sığamıyoruz, öylesine büyüdü ki vücutlarımız
    Ve konuşmalarımız, öylebüyüdüler ki peşi sıra
    Hani hep bir olup da eve taşıdıklarımız
    Kahveden, meydandan, sokak içlerinden
    Bulup da çıkardığımız
    Konuşmalar:
    - Biri geliyor sözü değiştirelim
    - Yürüsek açılırdık
    - Bu ne uzun bakmak kendinize
    - Ağzım mı kokuyor ne, yaa!... çok kötü bir günümdeyim
    - Akşama bezik, evet, siz ne içerdiniz?
    - Annem mi, çok sevinecek..
    - Belki de sinemaya gideriz..
    - Bilirsin erken kalkmalı, yarın.. (gülüşler) yok canım!
    - Siz yarın deyince aklıma ölmek geliyor, katıla katıla ölmek
    - Bana kalırsa..
    - Evet size kalırsa
    - Bana kalırsa şimdiden eğlenelim
    - sus!
    - Biri geliyor
    - Biri geliyormuş sözü değiştirelim..

    Yengemin başı ağrıyor, tek sebebi büyümek
    Masalar, tabaklar, hani şu kirazlar koyduğumuz
    Kalmadı adım atacak yer bu yüzden
    Oğuza söylemeli, bir daha çiçek getirmesin
    Lale de saçlarını kestirmeli
    Sonra gereksiz eşyalar var, bir gün oturup konuşalım
    Örneğin şu hasır koltuk neye yarıyor
    Bana kalırsa babamın mineli saati
    Tek bşaına bütün bir odayı dolduruyor
    Hele annemin güneş gözlükleri
    Yarından tezi yok, çakımı, kol saatimi, eldivenlerimi
    Aaaa! kitaplarınız
    BİTMEDİ, DAHA BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

    Üstelik bitecek gibi değil
    Çok yaşlı bir kadın yün eğiriyor - düpedüz ilgisizlik
    Bisiklet yarışları, akşam gezintileri, insan ne güzel eğleniyor
    Bir hırsız giriyor ellerinize polisler hırsızı kovalıyor
    Daha akşama çok var - olsun - biri sizi öpmeye hazırlanıyor
    Bense berbere uğrayacağım, şu saçlarıma bakın!
    Üstelik bilmiyorum bu şarapları nasıl içiyoruz
    Balıkları nereden geliyor soframızın hele
    Yıllardır ama, yıllardır neyi koysalar önümüze
    Alıştık, sadece bir türlü bakıyoruz.

    İşte biz böyle yapıyoruz.

    VIII.
    İnsan doğduğu günleri iyi bilmeli
    Size çiçekler aldım, adımı yazdım üstüne, iyi bilmeli
    Korkunç bir Yahudi, korkunç bir pastayı bölüyordu ikiye
    Bir avlu taptaze bir çaydanlığı gösteriyordu giderek
    Oooo! demek bütün insanlar çay içecek
    Bilmem, çok uzakta biri sevindi
    Sonra ben sevindim; acı mı, sevinç mi, ama bilmeden
    Belki de ilk olarak vardım ayakta durmanın tadına
    Sıktım ki sıktım bir ara dişlerimi
    Bir bakış, bir korku, ya da gereksiz bir eşya
    Yani ne varsa atılması gereken sırtımda
    Önce yavaş yavaş, sonra hızlı hızlı
    Ve bir Ortodoks kabalığınca içten
    Soyundum, yıkandım, ki görülmemiştir böylesi
    Aklıma geldi derken; acı mı, sevinç mi, gene aklıma
    Ben ki bir ölüyü beklemekle geçirdim geceyi
    Bir ölüyü ve ölünün bütün inceliklerini
    Size çiçekler aldım, adımı yazdım üstüne, biraz da bunun için
    Gözlerim görüyordu, öyle ki, benden ayrı görüyordu gözlerim
    Dişlerim ağrıyordu, denir ki ayrıca ağrıyordu benden
    Bilmem, çok uzaklarda biri sevindi
    Sonra ben sevindim, kadınlar sarışındı
    Ben biraz esmerdim, o kadar
    İşlerim kötü gitti
    Bilseydim katılırdım savaşlar oldu ötemde
    Yaşayanlar güzeldi
    İnsan doğduğu günleri iyi bilmeli.

    Geçen yıl korkulu bir çağda uyandım
    Sur sışlarına çıktım, sıcak havaları severdim
    Mezarlar gördüm, müzeler daha güzeldi
    Annem sevinmek için boncuklar alıyordu çarşıdan
    Ben boncuğu hiç sevmem, hele kırmızı hiç sevmem
    Demek çok uzaklarda biri sevindi
    Sonra ben sevindim, o ben ki işte bütün gün
    Bir ölüyü bekledim ve ölünün bütün inceliklerini
    Biri bir cinayetten dönüyordu, şan getiren bir cinayetten
    Biriyse bir köleydi, kâğıtlar kalemler içinde
    Akşamlara dek bir masa katılığınca gülen
    Ama o gün bugündür ayrılmadım ben
    Ayrılmadım işte o
    Beklediğim ölüden.

    Pek yakınım olacak, karım, ya da kızkardeşim
    Belki hiçbiri değil, sadece bir kız
    Öyle ki, biralar, yaz günleri onunla biraz güzeldir
    Ama çok iyi bir günde çıldırıverdi
    Yalnızlıktan
    İnsan doğduğu günleri iyi bilmeli
    Sonra temizce bir yemek yemiştim, hatırlıyorum
    Dövülmüş kısraklar gibi uyumuştum
    Bir şeyler ummuştum, umudu kesmek gibi
    Sonra da gürültüler yapmak için dışarı çıktım
    Kocaman bir adamdı dışardakiler
    Bilmem, böylece kaça çıktı beklediğim ölüler
    İşte her bakımdan kendini arıyordu biri
    Şaşırmış arıyordu - ben miydim neydim -
    Yıkılmış, bunalmış, sürgün içinde
    Kendini arıyordu, aynı renk, aynı biçimdeki kendini
    İnsan doğduğu günleri iyi bilmeli.

    Koşup duruyorken, önce aşkların peşi sıra
    İyi günler, serin evler, baygın kokulardan gelen aşkların
    Bu sanki en azından tanrıyla işbirliği
    Ya da buluşmak gibi özüyle insanların
    Oysa bir sığıntıydım çok uzaktan bir gülmeye
    Yalvaran gözleriyle - açılmış açıldıkları kadar -
    Ya da bir tilki avında kim bilir kimin inceliği
    - Gözleri, ufukta bir yerdi işte gözleri -
    Belki de yer alıyordum korkuyla avuntu karşısında
    Belki de yitirilmiş, yok bakacak yeri
    Ya da bir ölüydük işte ve ölünün bütün incelikleri
    Size çiçekler aldım, adım yazdım üstüne, iyi bilmeli
    Korkunç bir Yahudi, korkunç bir pastayı bölüyordu ikiye
    Bir avlu taptaze bir çaydanlığı gösteriyordu giderek
    Oooo! demek bütün insanlar çay içecek
    Hayır! Çok uzakta biri sevindi.

    IX.
    Artık ne uyanmak için bu sabahlar
    Ne de bekliyoruz, beklemek için değil
    Üstelik ne de bir karanlıkla anlatıyoruz bu düşünceyi
    Ne açıp da ağzımızı tek kelime
    Yok, hayır, kaskatı durmuşuz sadece
    Durmuşuz; ölümü, acıyı, daha neleri durdurmak için
    Evet bir de cins tuzaklar kurmuşuz gözlerimize
    Tuzaklar, ve sanırım herkesin işi bizi anlamak
    Biz ki dört kişiyiz evde; ben, çocuklar ve karım
    Artık adını sürdüremiyoruz gizli kalmanın
    İçkiler içiyoruz, en çok da kötü içkiler - Hıh sığınmak!
    Bilmem ki ne demeli, böylesi içinden geliyor insanın
    Belki de alışıyoruz, soylu bir düşüncedir alışmak
    Diyoruz, belki de
    En önce İsa alışmıştır kendi söylevlerine
    Sonra da biz; ya durmak, ya a bir zincirle oynamak bütün gün
    Ya da pek olağan şey, katılmak bir döğüşe
    Korkmak, o kadar korkmak ki sonuca varmak için
    Sinmek, kalakalmak dört duvar arası bir yerde
    Bakınca duvarlara - üstelik böyle de bakmak kendimize
    Bir ki dört kişiyiz evde; ben, çocuklar ve karım
    Diyoruz - ve gülünçtür bu - herkesin işi bizi anlamak
    Artık tadını sürdüremiyoruz gizli kalmanın.

    Karımı soruyordunuz, her zmanki gibi çok geveze
    Bir gün onu yaşarken görmüştüm - görmüştünüz
    Çiçek mi koparıyordu ne, elini tutmuştum tutmuştunuz
    Yani ben ne yaptıysam, o sizin de yaptığınızdı biraz
    Ben ki neyi yapmıyordum, o sizin de yapmadığınızdı.

    Karımı sormuştunuz, nedense ölmüştür karım
    Sizinle yemeğe gitmek gibi kolay ölmüştür işte
    O kadar kolay ölmüştür ki, belki de anlatırım
    Ne süs, ne çiçek, ne de bir şölen
    Üstelik ne de bir şey eksiltti gülümsemesinden
    Konuşup duruyordu gene akşamla dek
    Kumarsa kumar, içkiyse içki
    Yani bir kedi gelirdi arada bir
    Bir köpek siyaha koşardı ellerinden
    Bense o günlerde bir kürk tacirinin evinde
    Tırnakları kirli bir oğlanla
    Bir gemici durmadan sıkıntıyı anlatır
    Şişeleri devirirdi elinin tersiyle.

    Karımı sormuştunuz, nedense ölmüştür karım
    Sizinle yemeğe gitmek gibi kolay ölmüştür işte
    O kadar kolay ölmüştür ki, elbette anlatırım
    Bana gelince, günlerce kendimi yokladım ben
    Elimi kanattım, yüzümü kestim, kafamı vurdum bir yerlere
    Uyudum uyudum uyudum öylesine
    Ve şaşırdım böylece yemek saatlerini
    Ve sabahlara karşı yattım, aklıma çocukluğum geldi
    Sevdim ki sevdim o her zaman sevmediğim şeyleri
    Koynuma bir bıçak yerleştirdim, düşmeyecek gibi eğilirken
    Geceleri kapkalın adamlarla döğüştüm, ama döğüştüm
    Birinde yaralandım, üç dikiş vurdular göğsüme
    Bir gün de peşi sıra gittim bir adamın
    Siyah elbiseli, siyah şapkalı, eldivenli
    Adamsa ummadığım şey, bir bankaya girdi
    İsteğim kirli işlere karışmaktı, olmadı

    Bir gün de bir lokantaya girdin, yanımda biri vardı
    İğrendim, ama susmayı seçtim sadece
    Böyleyken garsonun biri elini kesti
    Çıkardı mendilini, bir düğüm attı üstüne
    Masaya geldi derken usulcacık masaya
    Geldi: ne içersiniz? Sahi biz ne içermişiz?
    Şarap mı, konyak mı, ve ne dermişiz viskiye
    Çıkalım dedim, o yanımdaki kız gibi herife
    Başını salladı, kim olsa böyle yapardı, çıktık
    Karanlık, uzakta surlar, ve kadınlar geliyordu üstümüze
    Bense şaşırmış gibi çıkalım diyordum durmadan
    Adamsa bakıyordu, şaşırmış bakıyordu kendimize
    Hep böyle diyordum işte, çıkalım çıkalım çıkalım
    Çıkalım diyordum, çıkalım diyorduk, hadi çıkalım!
    Nereye, ama nereye?

    Belki de biliyoruz, doğrusu bilmiyorum, biliyor musunuz?
    Ben askerdim, yağmur mu yağıyordu, bir yere geldim
    Üçüncü sınıf bir otele indim, tırnaklarım kirliydi biraz
    Bir o kadar da kirliydi ayaklarım
    Burnum mu kanadıydı ne; ispirto, pamuk, sırtüstü yatmak
    Yattım öğleye kadar, otelci karısını dövdü aşağıda
    Üç çocuğu vardı otelcinin, bir horozun başındaydılar
    Sabahsa bir karışık şeydi, sanırım peynirler, salamlar kesiyordu adamlar
    En ayıp yerlerini tıraş ediyordu biri
    Alıştım gitti
    Sonra yıkandım, tıraş oldum ben de, görmeliydiniz
    Sonra da bir bara gittim - neee! bara mı gittiniz?
    Doğrusu müzeleri gezecektim, biriyle buluşacaktım - sonra da
    Tam üç yıl oluyor özlediğim bir kadınla...
    Öldüyse, hayır ölmemiştir, nereden çıkardınız?
    Neyse ben bara gittim, çıkarken anladım gittiğimi
    Başım da ağrıyordu, üstelik alnımın üstünde koca bir yara
    Ya duvara çarptımdı, diyorum, ya da kestimdi bir bardakla
    Ya da kim bilir, bana sorarsanız tanrısal bir şey
    Elbette, kim ne der, inanmışım ben
    Bir keder, bir susuş ve bütün bunların yüze vurmuşluğuna
    Otele döndüm sonra, oteller gidiyordu biraz
    Girmeler, çıkmalar, uzanıp yatmalar büyüyordu odalarda
    Otelci duruyordu, karısı duruyordu, çocuklar durmuştular
    Birden aklıma geldi, dilimi çıkardım onlara
    Dilimi çıkardım; sipsivri, kıpkızıl, ucunu oynatarak
    Onlar ki biraz şaşkın, acıyorlar gibi biraz da
    Sonra pek tuhaf oldu, ne yapsam, yalıyor gibi yaptım elimi
    Öyle ya, elimi kestimdi ben - ne yani, deli değilim ya!

    Yukarı çıktım, bilseniz çığlıklar içindeydi odam
    Yataklar bir şeyleri kaydırıyordu soluk soluğa
    Bardaklar büyümüş - o gün bugündür anlatamam büyümeyi
    Çoraplar, gömlekler, kravatlar taşıyordu sokağa
    Bir kedi esniyordu - ben gördüm - üstünde şehirlerin
    Bir böcek - yetişir be - dünyayı yokluyordu bacaklarıyla
    Yığılmış kalmışım öyle, sonradan anlattılar
    İyi ki anlattılar, otelci karısını dövdü gene aşağıda
    Biliriz, üç çocuğu vardı işte otelcinin
    Ama bilmiyoruz, biz neydik ve ne olmağa.

    Kalktım bir bara gittim - neee! bara mı gittiniz?
    Doğrusu müzeleri gezecektim, biriyle buluşacaktım - sonra da
    Tam üç yıl oluyor özlediğim bir kadınla
    Kadın mı dediniz, dedim ya, ne olacak?
    Hiiiç!
    Alışmak, sadece alışmak.

    Ben o kadınla yattım mı, kör olayım bilmiyorum
    İnanın yattımsa
    Ama bilmiyorum.

    X.
    "Ya ne yapmalı" diyor annem bu geçkin çizgileri
    "Yıllardır aynı evdeyiz" bunu ne yapmalı
    Babam: ve ne yapmalı diyor bu bir yığın geleneği
    İşte bir sahnedeyiz: ev, gelenek, duygulu kadın
    Bense ufacık taşlar üzerinde bir ufacık şey olmanın
    Bir pencere beyaz, bir karanlık mayhoş, ne iyi
    Sürüyle odalar, sürüyle gülüşler, sürüyle konuşmalar
    Ne yazık! vakit de yok kurtarmak için geleceği
    Düşünsek bile şimdiden - düşünemiyoruz ya
    Üstelik ne çıkar bundan, ve ne katardı yaşamımıza
    Hiçbir şey! çünkü ne varsa içimizde gelecek için
    Sanki bir öyküsü bu hayatı süslemenin
    Soframız, yatak odalarımız, lambalarımız
    Annemin tarih kitapları, babamın güneş gözlükleri
    Kuyular gibi işte, şişeler sarkıttığımız yaz akşamları
    Tavan arasındaki boşluk, gölgesi karşı duvarın
    Kırlangıç yuvaları, yüzümüzden cins kanatların geçtiği
    Kavunlar karpuzlar yardığımız, o yemekten ayrı düşündüklerimiz, o
    Bir şey mi kaybettik öyle, kim bilir bize neler eklediği
    Sonra bir bıçak gibi durduğu sarısı içe çökmüş lambaların
    Babamın kaşları çatık, annemse düşünceli
    Kim bilir n'olduydu gene, diyelim bir yoksulluk önceliği
    Belki de hiçbiri değil, canımız sıkılmak istemiş o kadar
    Annem: ve ne yapmalı diyor bu geçkin çizgileri
    Böylece bir sahne daha: güneşler, alışmak ve biz
    Sanki bir tramvaya bindik, az sonra ineceğiz

    Aksilik bu ya, diyelim ansızın bozuldu tramvay
    İndik, ve yeniden beklemeye koyulduk hepimiz
    İşte bir sahne daha: bir sigara yaktıydı babam
    Annem saçlarını düzeltti, bir şeyler gösterdiydi eliyle
    Bizse kısa bir oyun tutturduk, hiç! yetinmek için sadece
    Öyle bir sahne ki bu: anladık, sevdik, ve unuttuk her şeyi
    Sonra bir tramvay daha geldi.

    XI.
    Size baktığım yol uzamakta
    Kendine baktığım yol uzamakta
    Yoruldum, bunaldım, canım sıkılıyor
    Eve dönmeliyim, iyi bir yemek, uyumak istiyorum sonra
    Yok eğer uzayıp gidecekse bu iş
    Derim ki vakit erken, hava da güzel nasıl olsa
    Çocuklar görürüm, uzağa bakarım, saçlarımı tararım hiç değil
    Belki de biri seslenir, güneşler, güneşler tutan uyruğunda
    Bir resim görürüm ya da - ortalık inceydi biraz
    Ya da bir resim gördüm; köşede, antikacıda
    Ve düşündüm diyelim yanında bizim şamdanların
    Bir uyuşma olacak annemin saçlarıyla da
    Ne zaman? elbette sabahları
    Sabaha baktığım yol uzamakta
    Bilirim, her şey tamam, yemek de yendi kurtuldum
    Uykuya baktığım yol uzamakta
    Uyumak, nasıl uyumak, daha bilmiyorum
    İki perde arası soğuk bir limonata
    Belki de çıkınca evden taşıtlar beklediğimiz
    Ve taşıtlar beklediğimiz durakta
    Birini gördüğümüz ya da, geveze, kaypak, sıkıcı
    Bitmesi bir olayın - ölüm mü geliyor aklınıza?
    Kim bilir, belki de ölüm
    Ama korkmayın, bütün iş korkusuzlukta
    Öyle ya, ha dibinde ölmek gümüş şamdanların
    Ha bir cellat elinde, gözleriniz kapalı
    Belki de yürüyorken, iki taşıt arasında
    Belki de bir intihar; güzdü, çiçekler vardı
    Şişman bir adam kulaklarını tutuyordu dünyada
    Dünyaya baktığım yol uzamakta
    Ve biraz düşünsek mi, alıştık nasıl olsa
    Kim bilir neyi istiyorduk, neyi anmıştık az önce
    Dönsek mi dersiniz, gene dönsek mi oraya
    Oraya baktığım yol uzamakta
    Ya da bir bahçedeyiz - üstelik kadınlar vardı
    Ağzınız, çatallar, tarçınlı pasta
    Ya da bir toplulukta - iyi yaptınız!
    Bu çok hoştur! - size söylüyorum - yaramaz çocuk!
    Beni de sandınız! - evde mi? - hayır! limonlukta
    Ve hemen kalktınız, bir yangın yeriydi orası
    Ya da aklınız olacak sizi bir yangına yerine bağladı
    Kızgın güneşte bir şişe ispirtoyu devirdiniz
    Kutsal bir iş yaptınız ve yerleşti sizde bu kanı
    Belki de bir din devirdiniz; anneniz, annenizin saçları
    Gümüş şamdanlar, sabah ışığı, vesaire
    Ve sanki he olay, her davranış, ölümün bitişiğinde
    İşte evdesiniz, iyi bir yemek, uyumak istiyorsunuz sonra
    İstemek, neyi istemek, daha bilmiyorsunuz
    Açtınız radyoyu, ılıyan bir ses kanınızda:
    AIU, İAO, AĞ UĞ AĞ
    Ve kahkahalar arasında kahkahalar
    Orada, aşağıda
    Tek umut, tek varış, tek kurtuluş gibi
    Ve kaskatı kesilmiş, beyaz
    Sallanıyorsunuz boşlukta.

    XII.
    Bir kedi başını kaldırdı, ve adam esnedi - tak
    Bir yüzü vardı kocaman düşüverdi avuçlarına
    Bilmem ki gelir miydi? - saat üç buçuk - üstelik hava..
    Sonra şu yağmur bulutu, boşandı boşanacak
    Bir kedi ürperdi, ve adam yeniden esnedi - tak
    Acaba?
    Yazıldı saatin üç buçuk olduğu havaya
    Boşandı taptaze üçler halinde bir yağmur
    Kim bilir, bu saatte, onu anlıyorum
    Belki de unutmuştur.
    İşte düğmeler, iğneler, ibrişimler satılan bir dükkânda
    Herkesin akşamı onu buluyordu
    Bir adam sakallarını yokluyordu kasılarak
    Sizi bekliyorum - beni bekliyormuş - niye olmasın?
    Bir bakış, bir gülüş, ve yüzünü yüzüne tutuyordu ustaca
    Adamsa şunu yapıyordu: hiçbir şey, ama hiçbir şey
    Ne tuhaf! - Ben olsam! - ne çıkar ben olsam da
    Gelmedi, gelmeyecek ve otuz yıl önce yazlıkta
    Oturmuş bir köstebek yavrusunu bekliyor
    Çıkmadı, ama çıkacak - babası sesleniyor
    Bir sofra duruyor, gerilmiş çilek kokularıyla
    Tam çileğe geldi sıra, uzattı çatalı batıracak
    Hayır! bir tuhaftır bu, insan gecikmek ister biraz da
    Gecikmek: sanırız bizi bir şeyler bekliyordur olağanüstü
    İşte ansızın biri çıkacaktır karşınıza
    Hiç yoktan biri çağıracaktır sizi
    Ya da bir kadın bayılacak, bir memur çıldıracaktır önünüzde
    Bir kurşun, bir kurşun daha
    Yere serecektir bir serseriyi
    Gecikmek: bana kalırsa eve dönmeli en iyisi
    Bir küfür, bir patırdı ve babası çıkışıyor
    Annesi, annesi biliyor başına geleceği
    Bahçede bir kız çocuğu erik ağacını sallıyor boyuna
    Diyelim her olayda böylece bir şeyler bulunur
    Kalsın, daha çok zaman kalsın diye hatırda
    Bir gün, bir benzin deposu havaya uçmuştu biliyorum
    Bir alev, bir duman, usulca sokulmuştum
    Yanmış bir cep saatimi aklımda tutmuştum yıllarca

    Gelmedi, ama gelecek, nedense alıştık zamansızlığa
    Bir kedi başını kaldırdı, ve adam esnemedi bak
    Demek siz! - koca ihtiyar! - ıslandım işte!
    Saat üç buçuk, vallahi saat üç buçuktu gene
    Hey Tanrım neye yaradı sanki unutulmak
    Kadın saçlarını tarıyor, ve usulca sokuluyordu adama
    Adamsa ayağa kalkıyor ve işte ayağa bakıyordu ustaca
    Dışarı çıkıyor, içeri giriyor, üç aşağı beş yukarı
    Kadınsa domates doğruyor, yok mu ya bu yaz yağmurları
    Evet, sahiden, niye?
    Soruyor kadın:
    Bu yaz yağmurları..

    XIII.
    Şimdi her yerden bakıyorlar - demek uykusuzum -
    Kral birini çağırıyor uykusu bitmiş olarak
    İşte salı, akşama doğruyuz, Bay Kemik Taciri kestiriyor
    Vahalam'da, bilmem ki neresidir Vahalam
    Babamın, ak saçlı babamın açtığı yara
    Bir tarla konusu
    Oy bre dolduran doldurana boşluğu
    Babamın akıttığı kan
    Bilmem ki neresiydi, neresidir Vahalam
    Babamı tanıyorum; çorabı, tütünü, acılarıyla o adam
    Eksiği yok küfürden yana
    Onu buğdaylar öldürecek, sapsarı öldürecekler onu
    Belki de gelenek bu
    Al kılçıklarıyla ve hep birden - tamam!
    Bilmem ki neresiydi, neresidir Vahalam.

    Kral birini çağırıyor, basarak parmağını kâğıda
    Bay Kemik Taciri çamurdan yüzünü üstümde tutarak
    Hırçın ve kadınsal bir sesle çıkışıyor
    Anlamak, sadece anlamak istiyor korktuğumu
    Bir adam sokağın alt yanını doldurdu
    Kırmızı elleriyle
    Masa camında bir çınar yaprağı derinleşiyor
    Evet, sizi anlıyorum
    Yani kendimi
    Saat beş, bu üçüncü çay, kalkınan bir yerimi öldürüyorum
    Ve işte bilmiyorum katil kim
    Bir burgu, gene bir burguyu oyuyor
    Ve karım otuzunu dolduruyor bu akşam
    Saat beş, diyorum erken dönmeli eve
    Kral birini çağırdı ve işte birini kovmak üzere
    Gene bir yanlışlık olacak, hadi kazandı Bay Kemik Taciri
    Beni bu kemikler öldürecek, yağlı, pis hayvan kemikleri
    Olanca aklığıyla, ve hep birden - tamam!
    Bilmem ki neresiydim, neresiydi Vahalam.

    Kral tacını çıkarıyor, başı ağrımış olacak
    Onu selamlıyorum, kapıyorum kapıyı ardından
    Saat beş, bakınca camdan onu görüyorum
    Camlarda iri bir gölge derinleşiyor, o
    Kralsa tavana bakıyor, bir kristal avize haklayabilir onu
    Bay Kemik Taciri karşıya geçiyor başarıyla
    Ben sadece paltomu giyiyorum

    Akşam
    Kral birini çağırdı; biraz et, biraz da şarap
    Oturmuş masaya Bay Kemik Taciri
    Karısı ve dört çocuğuyla
    Duvarda bir tüfek asılı, durmadan ona bakıyor
    Tavşanlar, keklikler, turnalar oluyor tüfeğin ucunda
    Başkaca bir şey olmuyor
    Ben kötü bir meyhaneye dalıyorum, ortalık küf kokuyor.

    Duvara alıştırıyorum gözlerimi - siz nesiniz duvarlar?
    Hiiiç! sadece duvarız biz
    Öyleyse bir yarım saat, karım da bekleyebilir
    Adamlar önce beyaz değil, sonra beyaz
    Bir şapka gene bir şapkaya asılı
    Bir palto gene bir paltoya
    Bir adam kendiyle döğüşüyor bir adamda
    Evet onu anlıyorum
    - Yani kendimi -

    Bir kadın bir sürahide biriyle sevişiyor
    Bir burgu gene bir gurguyu oyuyor ayrıca
    Bir adam dikilmiş ve dikilmiş içiyor durmadan
    Hey tanrım! omuzlu, güçlü, kuvvetli
    Kocaman bir çocuk yüzü taşıyor yalnızlıktan.

    Gece, saat on, karım otuzunda olmalı diyorum
    Bir gidip bir geliyorum karanlıklarda
    Çiçekler alıyorum, bitmeyen çiçeklerini gecikmelerin
    Ve dalıyorum içeri ışıksız bir kapıdan
    Aranmak, yenilmek, ve hayır! utanmakti Vahalam
    Kral uyandı, karım iç çekiyor durmadan
    Bir sabah ışığı kendini yerden yere vuruyor
    Kızım uyuyor, ve uyuyan biri gibi konuşuyor karım
    Bir duvar resmi gibi konuşuyor
    Kral?
    Kral uyandı.

    Saat dokuzu on beş geçiyor, üşüyorum
    Güneşler mi vuruyor sırtıma ne, üşüyorum
    Ölgün ve değişmez adımlar atıyorum, üşüyorum
    Karanlık, pis adamlar çıkıyorlar mağaralarından
    Ne umut, ne hiçbir şey, sadece çıkıyorlar
    Bir gece, bir sabah, ve benim bakışlarımı taşıyorlar
    Karım ağlıyor, kızım uyuyor, karımsa gene ağlıyor
    Diyorum
    kim bilir
    belki de
    tamam!
    Orasıydı Vahalam.

    XIV.
    İşte bu boşluk, durmadan bizi çağırıyor
    Kremler, pudralar, iç bulantıcı koular gibi
    Bir kır bekçisi köpeğini sevdi
    Bir çocuk delinmiş bir kovayı sürdü - nereye?
    Bir kadın bağırdı bağırdı bağırdı
    Tam on yıl öncesine yarayacak bir sesle.

    ÇOĞULLAMA
    Biz kadınız, bilmeden seviyoruz bu kedileri
    Seviyoruz, bir sevilme içgüdüsüyle
    Bu bizim yüzümüzde ufacık çizgiler oluyor - acaba
    Evet, çok değil, konuşurken düzeltiyoruz
    Orayı burayı topluyoruz, yeriyse çocuklarımızı öpüyoruz
    Ama biliyorsunuz ki gene de
    Hepimiz, işte hepimiz
    Bitmenin, tükenmenin yorgunluğu içinde.

    Gözler mi? tavana dikili, hayır, pencereye
    Yağmalar, sürgünler, yangınlar içinde
    Çünkü bu boşluk; tüneller, çukurlar, kap kacak ağızları
    Mağralar, denizler, gökyüzleri değil de
    Bu boşluk, o bir türlü dolduramadığımız, o
    Orman, dağ, kısacası evrenle.

    ÇOĞULLAMA
    Biz bu lavanta kokularını bilmeden taşıyoruz
    Biz bu tavanı bilmeden eski rengine boyuyoruz
    Bu bizim terliklerimizde ufacık güller oluyor - acaba?
    Evet çok değil, onları bilmeden hoşa gideriyoruz
    Sormayın, ama sormayın, bilmeden aralık tutuyoruz kapılarımızı
    Bilmeden bekliyoruz, bilmeden uyuyoruz sabahlara değin
    Kim bilir, belki de biz
    Tanrısıyız en olunmaz şeylerin.

    Bu bizim en düzenli hareketimiz: olmak
    Asılıp kalmışız öyle, görenler bizi görüyor
    Görenler bizi görüyor ve gidip geliyoruz dikkatle
    Doğrusu, niye saklayalım, hepimiz bunu yapıyoruz
    Ama biz yaşıyorken de bunu yapıyoruz sadece
    Cansız
    Ve gidip geliyoruz dikkatle.

    ÇOĞULLAMA
    Biz bu kendimizi boşuna soruyoruz kendimize
    Boşuna asıyoruz onları, boşuna öldürüyoruz
    Bu bizim gözlerimizden ufacık şeyler geçiyor - acaba?
    Evet, çok değil, bakışırken düzeltiyoruz
    Biz ne garip şeyleriz ki; doluyuz, bazıyız, avuntuluyuz
    Ve bizim en güzel öldüğümüzdür bu: yaşamak
    Ben biliyorum, yalan mı, siz de biliyorsunuz.

    Edip CANSEVER
  • Herkes uykuya daldığı için ıssız kalmış evin öbür ucundaki duvar saati, vaktin gecenin dördü olduğunu haber veren dört berrak notayı ağır ağır çalıyor. Henüz uyuyamadım, uyuyacağım da yok. Kafamı meşgul ederek uykumu kaçıran ya da bedenimi rahatsız ederek dinlenmemi engelleyen hiçbir şey

    olmadığı halde, karanlıkta uzanmış yatıyorum, sokak lambalarının ay ışığına benzeyen belirsiz aydınlığı karanlıktaki yalnızlığı iyice koyulaştırıyor; yabancılaşmış bedenimin uyuşuk sessizliğini uzatıyorum boylu boyunca. O kadar uykum var ki, artık düşünemiyorum; uyku benden o kadar kaçıyor ki, artık bir şey hissedemiyorum.
    Dört bir yanım olduğu gibi, gecenin inkârlarından örülü çıplak, soyut evrenle sarılı. Biri yorgun, biri kaygılı iki parçaya bölünmüşüm ve bedenimin duyuları sayesinde, varlıkların gizemine dair fizikötesi bilgiye dokunabiliyorum. Zihnim kimi zaman gevşiyor, o anlarda günlük yaşantımın belirsiz ayrıntıları bilincimin yüzeyine üşüşüyor ve uykusuzluk hattında, sütunlar dolusu rakamı alt alta dizerken buluyorum kendimi. Ya da içinde çürümekte olduğum o yarı uykudan uyanıyorum ve bomboş zihnimde belirsiz görüntüler, şiirsel renklere boyanmış istemsiz gösterilerini sessizce, sırayla sergiliyor. Gözlerim büsbütün kapalı değil. Gözümün

    önündeki bulanık görüntüler, uzaklardan gelen ölgün bir ışıkla çevrilmiş; en altta, sokağın ıssız sınırlarında yanan sokak lambalarının ışığı bu.
    Vazgeçsem, uyusam, arafta kalmış bu bilincin yerine daha iyi, beni tanımayan birine gizlice fısıldanmış hüzünlü şeyler koysam!.. Vazgeçsem, gerçekten uyuyabileceğim, geceleyin görülen kıyılar boyunca kıvraklıkla, yağ gibi aksam, engin bir denizle karaya yürüsem ve geri gitsem!.. Vazgeçsem, farkında olmadan, dışarıda var olsam, kıyıda kalmış ağaçlı bir yolun dallarındaki hareket, hafif yaprakların fark edilmekten çok, sezilen düşüşü, uzaklardaki açık deniz ve sularını püskürten ince bir fıskiye olsam ve gecenin içinde uzanan parklarda, karanlıkların doğal labirentlerinde, sonsuz arabeskler içinde yitip gitmiş belirsiz her ne varsa o olsam!.. Bağlarımı koparsam, var olmaktan vazgeçsem nihayet, ama mecazi anlamda hayata tutunsam, bir kitabın sayfası, rüzgârda uçuşan bir saç perçemi, yarı açık duran bir pencerenin pervazına tırmanan bir bitkinin titreyişi, yola

    serilmiş ince çakıllı kumun üzerindeki önemsiz adımlar, uykuya dalmış köyden yükselen son duman, arabacının, sabah bir keçiyolunun kenarında unuttuğu kırbaç olsam... Saçmalık, karışıklık, hatta yok oluş – herhangi bir şey, yaşamın dışında...
    Varsayımlardan oluşan bitkisel hayatımda ben de kendi tarzımda uyuyorum, gözümü kırpmadan, soluklanmadan; huzursuz gözkapaklarımın altında, lekeli bir denizin huzur dolu köpüklerine benzeyen, sessiz sokak lambalarının uzak yansıması yüzüyor.
    Uyumak ve uyku bozmak.
    Benliğimin öteki yanında, yattığım yerin çok gerisinde, çok uzağında, evin sessizliği sonsuza dokunuyor. Zamanın damla damla yağmasını dinliyorum, damlaların yere vuruşu duyulmuyor. Kalbimin bir uzuv olarak, var olmuş olan her şeyin ya da şimdiye kadarki varlığımın anısıyla ezildiğini, hiçe indirgendiğini hissediyorum. Başımın cismen yastığa gömüldüğünü, orada küçük bir vadi oluşturduğunu hissediyorum. Yastık kılıfının

    yüzü, loş ışıkta tenimle bir beden gibi temas ediyor. Üzerine yattığım kulağım bile beynime matematiksel olarak kazınıyor. Gözkapaklarım yorgunluktan seğiriyor ve kirpiklerimin, kabarık yastığın hissedilebilir beyazlığına değmesiyle incecik, zor duyulan bir ses çıkıyor. İçimi çekerek soluk alıyorum, soluğum kendiliğinden oluşup üreyen bir şey – ben değil. Düşünmeden, hissetmeden acı
    çekiyorum. Evde, varlıkların sabit merkezi14 olan duvar saati, hiçlik dolu, kupkuru bir tınıyla buçuğu vuruyor. Her şey çok engin, her şey çok derin, her şey çok karanlık ve soğuk!
    Zamanların akışını geçiyorum, sessizlikleri geçiyorum, şekilsiz dünyalar yanımdan akıp gidiyor.
    Birden, bir horoz, geceyi yok sayarak Sır’ın bir çocuğu gibi ötmeye başlıyor. Artık uyuyabilirim, çünkü içimin derinliğinde sabah oldu. Ve dudaklarımın, yüzümün etrafını kuşatan yastık kılıfının hafif kıvrımlarını usulca oynatarak gülümsediğini hissediyorum. Kendimi yaşama teslim edebilirim,

    uyuyabilirim, kendimi unutabilirim... Ve beni karanlığa boğan bu yepyeni uykuda ya az önce öten horozu anımsıyorum ya da horoz gerçekten ikinci kez ötüyor.
  • "Ho!" dedi adam, önce şaşkınlıkla, sonra merakla bakarak. Çünkü gördüğü, bir kar fırtınasında yürüyen, biri morarmış dudaklı ve paçavra kürkler içinde titreyen, öbürü çırılçıplak iki adamdı. "Hey, ho!" dedi yine. Uzun, kemikli yapılı, yaylı, sakallı, koyu gözlerinde vahşi bir bakış olan bir adamdı. "Hey siz!" dedi Olgyio lehçesinde, "soğuktan donacaksınız!" "Yüzmek zorunda kaldık — gemimiz battı," diye uydurdu Yahan. "Ateşi olan bir eviniz var mı, pelliun avcısı?" "Güneyden mi geliyorsunuz?" Adamın canı sıkılmışa benziyordu, Yahan belirsiz bir hareketle yanıt verdi; "Doğudan geliyoruz. Pelliun kürkü almak için geldik ama bütün mallarımız battı." "Hıh, hıh," dedi vahşi adam, canı hâlâ sıkkındı ama içinden korkularını yenmişe benziyordu. "Gelin; ateş ve yiyeceğim var," dedi ve dönerek ince ince, rüzgârla yağan karın içine daldı. Rocannon ile Yahan adamı izlediler, biraz sonra ormanlı bayır ile boğaz arasında yüksekte bir yere kurulmuş olan kulübesine geldiler. Kulübenin içi de dışı da Angien'in orman ve tepelerinde kurulu herhangi bir kış kulübesi gibiydi; Yahan gerçekten rahatlayarak, evindeymiş gibi iç çekerek ateşin önüne oturdu. Bu, evsahiplerini dürüst olmayan herhangi bir açıklamadan daha çok rahatlattı. "Ateşi güçlendir, delikanlı," dedi ve Rocannon'a sarınabileceği, evde dokunmuş bir pelerin verdi. Kendi pelerinini atarak ısınması için küllerin arasına kil bir tas içinde yahni koydu ve dostane bir şekilde yanlarına oturdu, gözlerini bir birine bir ötekine çeviriyordu. "Kar yağar her yıl bu zaman, yakında daha çok yağar. Bir sürü yer var size; kışın burada biz üç kişi. Öbürleri gelir bu gece veya yarın veya yakında; bu fırtınayı avlandıkları bayırda geçirirler. Pelliun avcılarıyız biz, sen de düdüklerimden anladın, değil mi, delikanlı?" Belinden sarkan ağır, tahta borulara dokunarak sırıttı. Vahşi, sert, aptal bir görünüşü vardı ama misafirperverliğine diyecek yoktu. Konuklarına et yahnilerini verdi, hava kararınca da dinlenmelerini söyledi. Rocannon zaman yitirmedi. Yatak oyuğu olan yerde, kokan kürklere sarınarak bebek gibi uyudu. Sabahleyin kar hâlâ yağıyordu, yer bembeyaz ve dümdüz olmuştu. Evsahiplerinin arkadaşları henüz gelmemişlerdi. "Geceyi Spine'da, Timash köyünde geçirmişlerdir. Yol açılınca gelirler." "Spine — denizin oradaki kolu mu o?" "Hayır, o boğaz — çevresinde hiç köy yok! Spine bayır, üstümüzdeki tepeler. Neyse, siz nerelisiniz? Sen daha çok bizim gibi konuşuyorsun, ama amcan öyle değil." Yahan, uyurken bir de yeğen kazanmış olan Rocannon'a özür diler gibi baktı. "Ha, o Geriülkeden geliyor; onlar farklı konuşurlar. O suya biz de boğaz deriz. Keşke bize boğazı geçirebilecek gemisi olan birini tanısaydım." "Güneye mi gitmek istiyorsunuz?" "Eh, bütün mallarımız gittiğine göre burada dilenciden bir farkımız yok. Eve dönmeye çalışsak iyi olacak." "Aşağıda kıyıda bir gemi var, buradan uzakta. Hava düzelince bakarız. Sana söyleyeyim, delikanlı, sen öyle sakin sakin güneye gitmekten söz edince kanım donuyor. Boğazla büyük dağlar arasında oturan kimse yoktur, ben hiç duymadım. Tabii Ağzaalınmazlar dışında. Bunlar da eski öyküler, hatta dağlar olduğunu bile kim söyleyebilir? Ben boğazın öbür yanına geçmiştim — bunu söyleyebilecek fazla insan yoktur. Oraya kendim gittim, avlanmaya, tepelere. Orada çok pelliun var, suyun kenarında. Ama köy yok. İnsan yok. Hiç. Geceyi orada geçirmek de istemezdim." "Biz sadece doğuya gitmek için güney kıyısını takip edeceğiz," dedi Yahan kayıtsızca, ama aklı karışmış gibi bir bakışla; sorulan her sorudan sonra daha çok şey uydurmak zorunda kalıyordu. Ama yalan söylemesi gerektiği konusundaki içgüdüsü doğru çıkmıştı. "En azından kuzeyden gelmemişsiniz!" dedi evsahipleri, Piai; gezinip duruyor, bir yandan konuşurken bir yandan uzun, ince ağızlı bıçağını bileytaşında biliyordu. "Boğazın öbür yanında kimse yok, denizin öbür yanında da sadece Sarıkafalara kölelik eden adiler var. Sizin insanlarınız onları bilmezler mi? Denizin öbür yanında kuzey ülkesinde sarı kafalı bir ırk var. Gerçekten. Ağaçlar kadar uzun evlerde yaşadıkları, gümüş kılıçları olduğu, uçanatların kanatları arasında uçtukları söylenir! Ancak gördüğüm zaman inanırım. Uçanat kürkü kıyıda iyi para getiriyor, ama hayvanlar avlanamayacak kadar tehlikeliler, nerede kaldı evcilleştirip binmek. Her anlatılan öyküye inanamıyorsun. Pelliun kürkünden iyi para kazanıyorum. Hayvanları geri çağırabilirim şimdi. Dinle!" Düdüklerini kıllı dudaklarına götürüp çaldı, önce çok belirsiz, yarı duyulan bir ses, sonra duraksatıcı bir feryat, önce yükselen, sonra alçalan, nota nota değişen, en sonunda vahşi bir hayvan çığlığına dönüşen bir melodi. Rocannon'un sırtından aşağıya bir ürperti indi; bu melodiyi Hallan ormanlarında duymuştu. Avcı olarak eğitilmiş olan Yahan heyecanla sırıtıp avdaymış gibi bir çığlık attı ve ava nişan aldı, "Şarkı söyle! Söyle! Havaya kalkıyor!" Dışarıda artık rüzgârsız ve sakin kar yağmaya devam ederken Piai'yle ikisi öğleden sonranın geri kalan kısmını birbirlerine av öyküleri anlatarak geçirdiler. Sonraki gün güneş doğarken hava açıktı. Bir soğukyıl sabahı gibi güneşin al-ak parlaklığı karın beyazlattığı tepelerde kör ediciydi. Piai'nin iki arkadaşı ince tüylü, gri birkaç pelliun kürküyle geri döndü. Güneyli bütün Olgyiolar gibi kara kaşlı ve iriyarıydılar, Piai'den daha da vahşi görünüyorlardı ve tetikteydiler, yabancılarla yüz yüze gelmekten kaçınıyor, sadece yandan bakıyorlardı. "Benim halkıma köle diyorlar," dedi Yahan Rocannon'a, öbürleri bir dakikalığına kulübenin dışına çıktıklarında. "Ama ben bunlar gibi hayvan avlayan bir hayvan olmaktansa insanlara hizmet eden bir insan olmayı yeğlerim." Rocannon başını kaldırdı; Güneylilerden biri içeriye girerken Yahan sustu. Adam yan yan onlara bakıyor, konuşmuyordu. "Gidelim," diye mırıldandı Rocannon Olgyio dilinde, son iki günde bu dili oldukça iyi öğrenmişti. Keşke Piai'nin arkadaşları gelene dek beklemeseydik, diye düşündü; Yahan da huzursuzdu. Henüz içeri giren Piai ile konuştu: "Artık gidiyoruz — biz koyu geçene dek güzel hava devam eder herhalde. Bizi korumasaydınız bu iki gecenin soğuğuna dayanamazdık. Ayrıca pelliun şarkısının bu kadar güzel çalındığını daha önce hiç duymamıştım. Bütün avlarınız rastgelsin!" Fakat Piai hareketsiz durdu ve hiçbir şey söylemedi. Sonunda balgam çıkardı, ateşin üstüne tükürdü, gözlerini çevirdi ve homurdandı "Koyu mu? Siz gemiyle geçmek istemiyor muydunuz? Gemi var. Benim. Bir şekilde kullanabilirim. Sizi suyun öbür yanma geçireceğiz." "Böylece yürümekle kaybedeceğiniz altı günü kazanırsınız," diye ekledi yeni gelenlerden kısa olanı. "Altı gün kazanırsınız," diye yineledi Piai. "Gemiyle geçireceğiz sizi. Şimdi gidebiliriz." "Peki," diye yanıtladı Yahan Rocannon'a baktıktan sonra; yapabilecekleri bir şey yoktu. "O zaman gidelim," diye ters ters homurdandı Piai, yolluk almalarını önermedi, sonra da kulübeyi terk ettiler. Piai önden, arkadaşları arkadan gidiyorlardı. Rüzgâr keskin esiyordu, güneş parlaktı; gerçi korunaklı yerlerde kar hâlâ vardı ama yer düzgündü ve eriyen karlar parlıyordu. Sahili batıya doğru uzun bir süre izlediler, kayalarla sudaki sazların arasında bir kayığın durduğu küçük bir koya vardıklarında güneş batmıştı. Günbatımının kızıllığı suya ve batı göğüne vurmuştu; kızıl parıltının üzerinde küçük ay Heliki balmumu gibi, Fomalhaut'un uzaktaki eşi Büyükyıldız'ın kararan doğu yanı ise opal gibi parlıyordu. Parlak gökyüzünün altında, parlak suyun üstünde uzun, dağlık sahil belirsiz ve karanlık uzanıyordu. "İşte gemimiz," dedi Piai, durup yüzlerine bakarak, yüzü batıdan gelen ışıkla kızarmıştı. Öbür ikisi de gelip konuşmadan Rocannon'un yanında durdular. "Siz geri dönerken karanlık olacak," dedi Yahan. "Büyükyıldız parlıyor, aydınlık bir gece olacak. Şimdi, delikanlı, sizi götürmemizin karşılığını bize ödemeniz gerekiyor." "Ha," dedi Yahan. "Piai biliyor — bizim hiçbir şeyimiz yok. Bu pelerini de o vermişti," dedi Rocannon, rüzgârın nasıl estiğini anladığı için artık aksanının kendilerini ele vermesine aldırmıyordu. "Bizler yoksul avcılarız. Bedava hiçbir şey veremeyiz," dedi Karmik; onun Piai ve öbür adamdan daha yumuşak bir sesi ve daha ciddi bir görünüşü vardı. "Hiçbir şeyimiz yok," diye yineledi Rocannon. "Bizi götürmenizin karşılığında ödeyecek bir şeyimiz yok. Bizi burada bırakın." Yahan da aynı şeyi daha akıcı bir şekilde söyleyerek ona katıldığını belirtti, fakat Karmik sözlerini kesti: "Boğazında bir torba var, yabancı, içinde ne var?" "Ruhum," dedi Rocannon hemen. Hepsi ona baktı, Yahan bile. Fakat blöf yapamayacağı kadar kötü bir durumdaydı, sessizlik fazla sürmedi. Karmik elini ince ağızlı bıçağının üstüne koyup yakına geldi; Piai ve öbürü de aynı şeyi yaptılar. "Siz Zgama'nın kalesindeydiniz," dedi. "Timash köyünde bununla ilgili uzun bir öykü anlatılıyordu. Çıplak bir adamın ateşte nasıl yanmadığı, Zgama'yı beyaz bir sopayla nasıl yaktığı, boynundaki altın zincire takılı büyük bir mücevherle kaleden nasıl ayrıldığı. Büyüler, tılsımlar olduğunu söylüyorlardı. Bence onların hepsi aptal. Belki sana zarar veremeyiz. Ama buna-" Şimşek gibi atılarak Yahan'ı saçından yakaladı, başını arkaya büküp bıçağı boğazına dayadı. "Oğlum, birlikte olduğun bu yabancıya sizi ağırlamamızın bedelini ödemesi gerektiğini söyle, olur mu?" Hepsi hareketsiz duruyorlardı. Kızıllık suyun üstünde kayboldu, Büyükyıldız doğuda parlamaya başladı, soğuk rüzgâr eserek aşağıya, sahile indi. "Delikanlının canını yakmayacağız," diye homurdandı Piai, vahşi yüzünü çevirerek, kaşlarını çatmıştı. "Dediğim gibi yapacağız, boğazı geçireceğiz — yalnızca bedelini ödeyin. Altının olduğunu söylememiştin. Bütün altınını kaybettiğini söylemiştin. Benim çatımın altında uyudun. Onu bize ver, biz de sizi geçirelim." "Veririm — ama orada," dedi Rocannon boğazın öbür yanını işaret ederek. "Hayır," dedi Karmik. Adamın ellerinin arasında çaresiz kalmış olan Yahan bir kasını bile oynatmamıştı; Rocannon boğazındaki, bıçağın dayalı olduğu atardamarın attığını görebiliyordu. "Orada," diye ters bir suratla yineledi ve görürlerse korkarlar diye bastonunun ucunu onlara doğru çevirdi. "Öbür yana geçelim; size onu vereceğim. Size söylüyorum. Ama hele bir ona zarar verin, şimdi, burada ölürsünüz. Bunu da söylüyorum." "Karmik, o bir pedan," diye mırıldandı Piai. "Dediğini yap. İki gece benim çatımın altındaydılar. Bırak çocuğu. İstediğin şeyi vereceğine söz veriyor." Karmik kaşlarını çatarak önce ona, sonra Rocannon'a baktı ve sonunda, "O beyaz değneği at. Sonra sizi geçiririz," dedi. "Önce çocuğu bırak," dedi Rocannon, Karmik Yahan'ı bıraktığında da yüzüne gülüp değneğini havaya fırlattı, değnek yuvarlanarak suya düştü. Bıçaklarını çekmiş olan üç avcı Yahan'la Rocannon'u kayığa doğru götürdüler; suyun içinde güçlükle yürüyüp, üstüne mat kırmızı dalgacıklar vuran kaygan kayaların üstünden geçerek kayığa vardılar. Piai ve üçüncü adam kürekleri çekerken Karmik elinde bıçağıyla yolcuların arkasında oturuyordu. "Taşı ona verecek misin?" diye fısıldadı Yahan Ortak Dil'de, bu yarımadada oturan Olgyiolar Ortak Dil'i anlamıyorlardı. Rocannon evet anlamında başını salladı. Yahan'ın fısıltısı boğuktu, sesi titriyordu. "Siz atlayıp taşla beraber yüzün, Lordum. Güney kıyısına doğru. O gidince benim de gitmeme izin verirler- " "Kafanı keserler. Şşş.' "Büyü yapıyorlar, Karmik," diyordu üçüncü adam. "Kayığı batıracaklar-" "Siz kürek çekin aptal balık yumurtaları. Siz de uslu oturun, yoksa çocuğun boğazını keserim." Rocannon sabırla kürek çekilen tahtanın üstünde oturmaya devam ederek arka ve önlerindeki kıyılar geceye karışırken suyun renginin puslu bir griye dönmesini izliyordu. Bıçakları ona zarar veremezdi ama kendisi daha bir şey yapamadan Yahan'ı öldürebilirlerdi. Kendisi yüzebilirdi ama Yahan yüzemiyordu. Seçeneği yoktu. En azından, bedelini ödedikleri yolculuğu yapıyorlardı. Yavaş yavaş güney kıyısının loş tepeleri yükselip ortaya çıktı. Belirsiz gri gölgeler batıya düşüyordu, gri gökyüzünde birkaç yıldız belirdi; uzaktaki Büyükyıldız'ın parlaklığı artık küçülme devresine girmiş olan Heliki ayının ışıltısını bile geçiyordu. Dalgaların kıyıya vurunca çıkardıkları uğultuyu duyabiliyorlardı. "Artık kürek çekmeyin," diye emretti Karmik ve Rocannon'a döndü; "Şimdi o şeyi bana ver." "Biraz daha kıyıya yaklaşalım," dedi Rocannon soğuk bir sesle. "Buradan sonrasını halledebilirim, Lordum," diye mırıldandı Yahan sesi titreyerek. "Orada sazlar görüyorum..." Birkaç kürek daha çekildi ve sonra yine durdular. "Ben atlayınca sen de atla," dedi Rocannon Yahan'a, sonra yavaşça kalktı, kürek çekilen tahtanın üstünde ayağa kalktı. Uzun süredir giymekte olduğu giysisinin boyun kısmını açtı, aniden çekerek boynunun çevresindeki ipi koparttı, safirle zincirin içinde durduğu torbayı kayığın içine fırlattı, giysiyi tekrar kapattı ve aynı anda suya daldı. Birkaç dakika sonra Yahan'la sahildeki kayaların arasındaydılar, kayık gri yarım ışıkta, suda gittikçe küçülen siyahımsı bir lekeden ibaret kalmıştı. "Çürüsünler, içleri solucanlarla dolsun, kemikleri balçığa dönüşsün," dedi Yahan ve ağlamaya başladı. Çok korkmuştu ama özdenetimini bozan korkudan fazla bir şeydi. Bir Lord’un bir krallık değerindeki bir mücevheri bir orta-insanın yaşamı, kendi yaşamı için vermesi, bütün düzenin altüst olmasıydı, dayanılmaz bir sorumluluk yüküydü... "Yanlış oldu, Lordum!" diye bağırdı. "Tamamen yanlıştı!" "Yaşamını bir taş parçası karşılığında satın almak mı? Hadi, Yahan, kendine gel. Bir ateş bulamazsak donacaksın. Bak yukarıda çalılar var. Hadi, kalk!"
  • I
    Biliyorsunuz parkların
    Sizi çağıran tarafları
    İnsanın gizli, karanlık köşeleriyle oranlı
    Orada saklanıyor onlar
    Çünkü her türlü saklanıyorlar orada
    Bir yağmur öncesinin loş sokaklarıyla
    Dağınık mavisiyle gözlerinin
    Sevgi vermez kadın uçlarıyla
    Korkuya, sadece korkuya sığınmış olarak
    Eskimiş, kurtlanmış ikonlarıyla kiliselerinin
    Yalvaran bakışlarıyla - nasıl da sevimsiz -
    En kötüsü, belki de en kötüsü
    Bir duygu açlığıyla soluyarak
    Parklara yerleşiyorlar, parkların
    Onları çağıran köşelerine
    Bir karıncayı selamlıyorlar, besili, siyah
    Bacak aralarından
    Çömelmiş, öyle sakin
    Selamlıyorlar
    "Günaydın" diyorlar atılmış bir kâğıt parçasına
    Kuleler yapıyorlar ayak parmaklarından
    Birinci katta bir kibrit çöpü oturuyor
    Acılar alıp veriyor dünyadan
    Dillerini gösteriyorlar, dizkapaklarını
    Bir sıkıntı şiiri gibi
    Sıkıntı
    İşte
    Tam orada duruyorlar.

    II
    Bu kimin duruşu, bu sizin en gülmediğiniz saatlerde
    Her cümlede iki tek göz, bu kimin
    Ya da kim korkuttu bu kadar sizi
    Bu nasıl sevişmek, üstelik bu kadar hızlı
    Ya da tam tersine
    Boş vermek öperken, severken boş vermek sevmelere
    Sulardan ürpermek gibi dokununca,
    Ya da ben kimi sarmışım böyle kollarımla
    Kime söz vermişim, biraz da unutmak gibi
    Denir mi, ama hiç denir mi, iş edinmişim ben
    İş edinmişim öyle kimsesizliği
    Kendimi saymazsam - hem niye sayacakmışım kendimi -
    Çünkü herkese bağlı, çünkü bir yığın ölüden gelen kendimi
    Konuşmak? konuşuyorum, alışmak? evet alışıyorum da
    Süresiz, dıştan ve yaşamsız resimler gibi.Ne çıkar sanki sardıysam sizi kollarımla
    Unutmak, belki de unutmak olsun diye mi?
    Onu da tatmak gibi
    Oysa ne bir evim oldu, ne de bir yerim var şimdi gidecek
    Ama gitmenin saati geldi
    Kirli bir gömleği çıkarıp asmak
    Yıkayıp kurutmak ister ellerimi
    Su içmek, saati kurmak ve sebepsiz dolaşmak biraz da
    Açınca camları - diyelim camları açtık ya sonra? -
    Sonrası şu: ben bir camı, bir perdeyi açmış adam değilim
    Bilirim ama çok bilirim kapadığımı
    Öyle iş olsun diye mi, hayır
    Bilirim içerde kendimi bulacağımı
    Dışarda görüldüysem inattan başka değil
    Evet, çünkü bu karanlık işime en geleni
    Kendimi saklıyorum ya, bir yığın ölüden gelen kendimi
    Oramı buramı dürtüyorum, bunu sahiden yapıyorum
    Ve açıyorum bütün muslukları
    Diyorum sular mı böyle, sular mı olmalı
    Ne geldiği, ne de gittiği yer belli
    Olmuyor, gene kendimi düşünüyorum
    Alıştım istemiyorum.

    III
    Binlerce, ama binlerce yıldır yaşıyorum
    Bunu göklerden anlıyorum, kendimden anlıyorum biraz
    İnsan, insan, insandan; ne iyi ne de kötü
    Kolumu sallıyorum yürürken, kötüysem yüzümü buruşturuyorum
    Çok eski bir yerimdeyim, çürüyen bir yerimden geliyorum
    Öldüklerimi sayıyorum, yeniden doğduklarımı
    Anlıyorum, ama yepyeni anlıyorum bıktığımı
    Evlerde, köşebaşlarında değişmek diyorlar buna
    Değişmek
    Biri mi öldü, biri mi sevindi, değişmek koyuyorlar adını
    Bana kızıyorlar sonra, anısızın bana
    Kimi ellerini sürüyor, kimi gözlerini kapıyor yaşadıklarıma
    Oysa ben düz insan, bazı insan, karanlık insan
    Ve geçilmiyor ki benim
    Duvarlar, evler, sokaklar gibi yapılmışlığımdan.Bilmezler, kızmıyorum, bunu onlardan anlıyorum biraz
    Erimek, bir olmak ve unutulmak içindeki onlardan
    Ya da bir başkaca şey: ben kendimi ayırıyorum
    O yapayalnız olmaktaki kendimi
    Böyleyken akıp gidiyorum bir nehir gerçeği gibi
    Sanki ben upuzun bir hikâye
    En okunmadık yerlerimle
    Yok artık sıkılıyorum.

    IV
    Biliyorsunuz, size geldim sadece
    Kapınızdan aldım, ballı çöreklerinizden
    Peki bu sevinmek niye?
    Girdim ki içeriye yıllardır soyunuyordunuz
    Ve işte giyiniyordunuz yıllarca
    Bir Mısır, bir Roma, belki de bir Yunan elleriyle
    Eski bir insandınız merdivenler gıcırdıyordu
    Her eski daha bir eskiyi uyarıyordu
    Otlar ve geyikler duruyordu tanımsız sadelikler içinde
    Sesler mi? acı sesler geliyordu erkeksiz, yanık
    Bir türlü bakıyor, gene bir türlü soluyordunuz işte
    Düşündüm, ama merdiven gıcırdıyordu
    Olmazdı sanki gıcırdamasın, ürpermesindi bir yerimiz
    Biliyorsunuz olmazdı
    Ağzımız koksun, ama koksun, biz iğrençliğe de varız
    Yatalım, leş gibi yatalım, öylesine alıştığımız ki bu
    Bir kumru bir kumruyu tamamlasın
    Bir yılan, bir fare bir deliği kapasın bu
    Sadece bu.Bak göreceksin nasıl da ayrılmak istiyoruz sonra
    Nasıl da kaçmak istiyoruz birbirimizden
    Yeniden yeniden yeniden
    Yeniden hazırlanıyoruz
    Sanki bir güzelliği ödüyoruz
    Belki bir güzelliği ödüyoruz.

    V
    Biz olmayan insanlarız, ya da çok kuşkuluyuz - böyle
    Nereden geldiniz, tam sizi soracaktım - böyle
    Biraz da soğuk almışım, biraz da içki, biraz da bahçe
    Yukarı çıkalım, hadi çıkalım, annem çay pişirir size
    Çünkü o bizim yukarda her zaman bir mavi olur
    Güneşler girer çıkar ellerinize
    Biriyle konuşursunuz, olmayan biriyle, hadi sevinin
    Kim bilir, belki de buluşursunuz
    Söz verip sizi bekletenlerle
    Sonra da çıkarız - niye olmasın - bahçeye çıkarız birlikte
    Otlara basarız, dallara değeriz, bunları hep yaparız
    Biraz da susmalıyız. İnsan bir şeyler aramalı kendinde.Dedim ya, annem de var, ama çay pişirmez size
    Durur da durur işte yıllanmış heykeller gibi
    Bilmem ki, bilmiyorum da, belki de benim annem yok
    Belki de öyle beyaz ki, alışmış görünmezliğe.Nereye gidiyorsunuz ama nereye
    Sanki biz olmayan insanlarız biraz da kuşkuluyuz
    Ya da çok kuşkuluyuz - böyle.

    VI
    Yüzümü size çeviriyorum, siz misiniz?
    Elimi suya uzatıyorum, siz misiniz?
    Siz misiniz, belki de hiç konuşmuyorum
    Belki de kim diye sorsalar beni
    Güneşe, çarşıya, kadehe uzatacağım ellerimi
    Belki de alıp başımı gideceğim
    Biliyorsunuz ya bir ağrısı vardır gitmenin
    Nereye, ama nereye olursa gitmenin
    Hüzünle karışık bir ağrısı.İşte bir denizdeyim, dalgalar ortasında
    Kim olsa denizci der, denizden anlayan der bana
    Adımı bilmeden der, adımı bilmeden
    Şafaklar kadar güzel adımı
    O zaman bir kıvrılandır, bir kuruyandır dudaklarım
    Ve gittikçe sıkılmaktır ülkesi sıkıntının
    Sanki bir yokluğa, bir çaresizliğe bakar gibi
    Nice yüzler görürüm, nice değişik kıyılar
    İnsanı, o kayalar gibi sert insanı
    Bekledikleri kadar.Bir ağız, bir tütün, bir mızıka gerçeği gibi
    Varınca kıyıya birden
    Değilsin artık gemici.

    VII
    Bana bir şeyler söylediniz, anlamadım
    Bir cümle, bir iyi söz, gene anlamadım
    Doğrusu hiç anlamadım, siz ne demiştiniz?
    Ben ne demiştim, ve çekip gitmiştim sonra
    Öyle ya, niye hiç değişmedi bakışlarınız?
    BİTMEDİ, DİYORUM BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.
    O gün bugündür işte - ben mesela
    Çok usta bir avcının gözleri karşısında
    Bir çocuk olarak taptaze oyuncakların
    Ve çok ölçülü saatlerinde ev kadınlarının
    Ki birdenbire açılan kucaklarında
    BİTMEDİ, AMA BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.Bitmedi anlaşıp soyunduğumuz gün - o beyaz
    Bir taşı kaldırdığımda o akıl almayacak yaşayış
    Tanrıyı sorduğumda, olur ya, günün birinde tanrıyı
    Odama kapanıp saydığımda ayak parmaklarımı
    Kapımı çaldıklarında - bunu size söylüyorum anladınız
    Kaykılmış, büyümüş gözleriyle onların
    Kim der ki yalan, ve yalandır orda konuştuklarımız
    BİTMEDİ, DAHA BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.Üstelik bitecek gibi değil
    Biri kopmuş ayağından, biri kopmuş kimsesizliğinden
    Sımsıkı tuttuğu dönerken köşeyi
    Elinde bir bıçakla
    Ve öldürmek isterken - kimiyse kimi
    Gülünç, sebepsiz, bilinçaltı
    Ama tutalım, koyvermeyelim
    Tutalım koyvermeyelim bırakın kibarlığı
    Yanılmak kolay, üstelik çok belli işte yanıldığımız
    BİTMEDİ, DİYORUM BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.Paralar bozduruyoruz, gereksiz eşyalar alıyoruz bu yüzden
    İçtikçe içiyoruz o çocukluk günlerinin yüzüyle
    Biri mi öldüydü ne, selviler, mezar taşları, kalabalık
    Ya da bir masal mı söyleniyordu, hiç mi hiç bitmeyecek bir masal
    Kimbilir n'olduydu gene
    İşte bir sevgilinin bırakıp gitmesi üzerine
    Apışıp kaldığımız, yatıverdiğimiz yemekten sonra
    Saatin kaç olduğu - üstelik sorulmaz ki
    Sabaha kadar sabaha
    Uyuyup uyandığımız
    BİTMEDİ, DİYORUM BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.Evlere sığamıyoruz, öylesine büyüdü ki vücutlarımız
    Ve konuşmalarımız, öylebüyüdüler ki peşi sıra
    Hani hep bir olup da eve taşıdıklarımız
    Kahveden, meydandan, sokak içlerinden
    Bulup da çıkardığımız
    Konuşmalar:- Biri geliyor sözü değiştirelim
    - Yürüsek açılırdık
    - Bu ne uzun bakmak kendinize
    - Ağzım mı kokuyor ne, yaa! ... çok kötü bir günümdeyim
    - Akşama bezik, evet, siz ne içerdiniz?
    - Annem mi, çok sevinecek..
    , Belki de sinemaya gideriz..
    - Bilirsin erken kalkmalı, yarın.. (gülüşler) yok canım!
    - Siz yarın deyince aklıma ölmek geliyor, katıla katıla ölmek
    - Bana kalırsa..
    - Evet size kalırsa
    - Bana kalırsa şimdiden eğlenelim
    - sus!
    - Biri geliyor
    - Biri geliyormuş sözü değiştirelim..Yengemin başı ağrıyor, tek sebebi büyümek
    Masalar, tabaklar, hani şu kirazlar koyduğumuz
    Kalmadı adım atacak yer bu yüzden
    Oğuza söylemeli, bir daha çiçek getirmesin
    Lale de saçlarını kestirmeli
    Sonra gereksiz eşyalar var, bir gün oturup konuşalım
    Örneğin şu hasır koltuk neye yarıyor
    Bana kalırsa babamın mineli saati
    Tek başına bütün bir odayı dolduruyor
    Hele annemin güneş gözlükleri
    Yarından tezi yok, çakımı, kol saatimi, eldivenlerimi
    Aaaa! Kitaplarınız
    BİTMEDİ, DAHA BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.


    ....
    ....
    EDİP CANSEVER