• Dağlarının,dağlarının ardı,
    Nazlıdır.
    Uçurum kıyısında incecik bir yol
    Gider dolana - dolana,
    Bir hastan vardır, umutsuz,
    Belki Ayşe, belki Elif
    Endamı kuytuda başak,
    Memesinin, memesinin altında,
    Bir sancı,
    Bir hayın bıçak...

    Ölüm bu,
    Fıkara ölümü
    Geldim, geliyorum demez.
    Ya bir kuşluk vakti, ya akşam üstü,
    Ya da seher, mahmurlukta,
    Bakarsın, olmuş olacak.
    Bir hastan vardı umutsuz,
    Hasreti uykularda,
    Hasreti soğuk sularda.
    Gayrı, iki korku çiçeğidir gözleri,
    İki mavi, kocaman korku çiçeği,
    Açar, derin kuyularda...

    Dağlarının, dağlarının ardı korkunçtur.
    Hiç akıl edip de düşünen var mı?
    Gün kimin hesabına tutar akşamı,
    Rahmetinden kim demlenir bulutun,
    Hayırlı evlat makina
    Nasıl canavar kesilir.
    Kurdun, karıncanın rızkını veren
    Toprak nasıl ayartılır,
    Yüz vermez topal öküze,
    Ve almaz koynuna kara sabanı.

    Sepetçioğlu'm kömür işçisidir,
    Mavzer değil, kürek tutar Urfalı Nazif
    Mal, haraç - mezattır,
    Can, pazar - pazar.
    Kırmızı, ak ve esmer,
    Yumuşak ve sert buğdaları
    Yaratan ellerin sahibidir bu,
    Kör boğaz, nafaka uğruna,
    Haldan düşmüş, tebdil gezer...

    Dağlarının, dağlarının ardı
    Nasıl anlatsam...
    Ağaçsız, kuşsuz, gölgesiz.
    Çırılçıplak,
    Vay kurban...
    "Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda."
    Yiğitlik, sen cehennem olsan bile
    Fedayı kabul etmektir,
    Cennet yapabilmek için seni,
    Yoksul ve namuslu halka.
    Bu'dur ol hikayet,
    Ol kara sevda.

    Seni sevmek,
    Felsefedir kusursuz.
    İmandır, korkunç sabırlı.
    İp'in, kurşun'un rağmına,
    Yürür pervasız ve güzel.
    Sıradağları devirir,
    Akan suları çevirir,
    Alır yetimin hakkını,
    Buyurur, kitabınca...

    Gün ola, devran döne, umut yetişe,
    Dağlarının, dağlarının ardında,
    Değil öyle yoksulluklar, hasretler,
    Bir tek başak tanesi bile dargın kalmayacaktır,
    Bir tek zeytin dalı bile yalnız...
    Sıkıysa yağmasın yağmur,
    Sıkıysa uyanmasın dağ.
    Bu yürek, ne güne vurur...
    Kaçar damarlarından karanlık,
    Kaçar, bir daha dönemez,
    Sunar koynunda yatandan,
    Hem de mutlulukla sunar
    Beynimizin ışığında yeraltı.

    Her mevsim daha genç, daha verimli,
    Sunar, pırıl - pırıl, sebil,
    Ömrünün en güzel aşk hasadını,
    Elimizin hünerinde yeryüzü.
    Dolu sofra, gülen anne, gülen çocuklar,
    Bir'e on, bir'e yüz'le akşama gebe
    Şafakla doğan işgücü.
    Yalanım yok, sözüm erkek sözüdür,
    Ol kitapta böyle yazılıdır,
    Ol sevda, böyledir çünkü...
    Ahmed Arif
  • Vay kurban
    Dağlarının, dağlarının ardı
    Nazlıdır
    Uçurum kıyısında incecik bir yol
    Gider dolana - dolana
    Bir hastan vardır, umutsuz
    Belki Ayşe, belki Elif
    Endamı kuytuda başak
    Memesinin, memesinin altında
    Bir sancı
    Bir hayın bıçak
    Ölüm bu,
    Fukara ölümü
    Geldim, geliyorum demez
    Ya bir kuşluk vakti, ya akşam üstü
    Ya da seher, mahmurlukta
    Bakarsın, olmuş olacak
    Bir hastan vardı umutsuz
    Hasreti uykularda
    Hasreti soğuk sularda
    Gayrı, iki korku çiçeğidir gözleri
    İki mavi, kocaman korku çiçeği
    Açar, derin kuyularda
    Dağlarının, dağlarının ardı korkunçtur
    Hiç akıl edip de düşünen var mı
    Gün kimin hesabına tutar akşamı
    Rahmetinden kim demlenir bulutun
    Hayırlı evlat makina nasıl canavar kesilir
    Kurdun, karıncanın rızkını veren
    Toprak nasıl ayartılır
    Yüz vermez topal öküze
    Ve almaz koynuna kara sabanı
    Sepetçioğlu'm kömür işçisidir
    Mavzer değil, kürek tutar Urfalı Nazif
    Mal, haraç - mezattır
    Can, pazar - pazar
    Kırmızı, ak ve esmer
    Yumuşak ve sert buğdaları
    Yaratan ellerin sahibidir bu
    Kör boğaz, nafaka uğruna
    Haldan düşmüş, tebdil gezer
    Dağlarının, dağlarının ardı
    Nasıl anlatsam
    Ağaçsız, kuşsuz, gölgesiz
    Çırılçıplak
    Vay kurban
    "Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda."
    Yiğitlik, sen cehennem olsan da bile Fedayı kabul etmektir
    Cennet yapabilmek için seni
    Yoksul ve namuslu halka
    Bu'dur ol hikayet
    Ol kara sevda
    Seni sevmek
    Felsefedir kusursuz
    İmandır, korkunç sabırlı
    İp'in, kurşun'un rağmına
    Yürür pervasız ve güzel
    Sıradağları devirir
    Akan suları çevirir
    Alır yetimin hakkını
    Buyurur, kitabınca
    Gün ola, devran döne, umut yetişe
    Dağlarının, dağlarının ardında
    Değil öyle yoksulluklar, hasretler
    Bir tek başak bile dargın kalmayacaktır
    Bir tek zeytin dalı bile yalnız
    Sıkıysa yağmasın yağmur
    Sıkıysa uykudan uyanmasın dağ
    Bu yürek, ne güne vurur
    Kaçar damarlarından karanlık
    Kaçar, bir daha dönemez
    Sunar koynunda yatandan
    Hem de mutlulukla sunar
    Beynimizin ışığında yeraltı
    Her mevsim daha genç, daha verimli
    Sunar, pırıl - pırıl, sebil
    Ömrünün en güzel aşk hasadını
    Elimizin hünerinde yeryüzü
    Dolu sofra, gülen anne, gülen çocuklar
    Bir'e on, bir'e yüz'le akşama gebe
    Şafakla doğan işgücü
    Yalanım yok, sözüm erkek sözüdür
    Ol kitapta böylece yazılıdır
    Ol sevda, böyledir çünkü
    AHMED ARIF
  • "Saçmalık" sözcüğü kalemimin ucuna geliyor şimdi,
    biraz önce, Parkta bulamamıştım onu; ama aramıyordum
    da, gereği yoktu. Çünkü sözcüklere gereksinim duymadan, nesnelerin üstünde, nesnelerle düşünüyordum. Saçmalık ne kafamda bir düşünce, ne de bir insan sesinin tınlayışıydı. Saçmalık, ayaklarımın dibinde ölmüş olan o uzun, ağaçtan yılandı. Yılan, pençe kök ya da akbaba pençesi... bunların hangisi olursa olsun önemi yok. Kesin bir açıklama yapmaksızın, Varoluşumun, Bulantılarımın ve öz hayatımın sırrını ele geçirdiğimi anlıyordum. Nitekim, daha sonra kavradıklarımın hepsi de bu kökel saçmalığın alanına girdi. Saçmalık : işte bir sözcük daha, sözcüklerle cebelleşip duruyorum; oysa orada, nesnenin kendisine dokunuyordum. Ama şimdi, bu saçmalığın salt olma özelliğini taşıdığını açıklamak istiyorum. İnsanların
    küçücük renkli dünyasında bir olay, ancak bir başka gerçeğe göre saçmadır; yani kendisine eşlik eden durum ve koşullara göre saçmadır. Örneğin, bir delinin konuşması deliliğine göre değil, içinde bulunduğu durum bakımından saçmadır. Ama ben biraz önce. salt olanı yaşadım; salt olanı ya da saçmayı yaşadım. Şu kökün, kendisine göre saçma olmadığı hiçbir şey yoktu. Ah! Bunu sözcüklerle nasıl dile getireceğim? Çakıl taşlarına, sarı ot kümelerine, kurumuş çamura, ağaca, gökyüzüne ve beyaz sıralara göre Saçma. Hiçbir şey (doğanın gizli ve derin
    bir çılgınlığı bile) açıklayamaz onu. Her şeyi bilmiyordum tabii; tohumun gelişimini de, ağacın büyüyüşünü de görmemiştim. Ama bu yer yer kabarmış koca ayağın karşısında ne bilginin ne de bilgisizliğin önemi vardı : açıklamaların ve nedenlerin dünyası varoluşun dünyası değildir. Bir daire saçma değildir; düz bir çizginin uçlarından biri üzerinde dönüşüyle kolayca açıklanabilir. Ama bir daire aynı zamanda varolan bir şey değildir. Oysa bu kök, tam tersine, onu açıklayamadığım ölçüde varoluyordu. Boğumlu, hareketsiz, adsız; bu kök beni büyülüyor, gözlerimi dolduruyor, durmadan kendi varoluşuna çekiyordu. "Bu
    bir köktür," diye boşuna tekrarlıyordum; bir işe yaramıyordu. Onun işlevinden, yani emici bir pompa oluşundan,
    buna, bu katı ve dolgun fok derisine, bu yağlı, nasırlı,
    dikkafalı görünüşe geçilemeyeceğini iyice biliyordum. İşlev hiçbir şey açıklamıyordu : bir kökün ne olduğunu kabataslak anlamamızı sağlıyordu ama karşımdaki kökün ne olduğunu anlamamı sağlamıyordu. Bu kök, rengi, biçimi, donmuş hareketiyle, bir ... açıklanmaz nesneydi. Niteliklerinin her biri ondan biraz kaçıyor; dışına akıyor, yanyanya katılaşıyor ve nerdeyse bir nesne haline geliyordu. Niteliklerin her biri kökte fazlalık olarak bulunuyordu. Kök tepeden tırnağa, kendi dışında dolanıyor, acayip bir aşırılık içinde kendini kaybediyor ve inkar ediyor gibime geliyordu. Ayakkabımın topuğuyla bu kara
    pençeye vurdum, derisini biraz kaldırmak istemiştim. Gerek yokken, sırf karşı gelmek, tabaklanmış derinin altından sıyrığın saçma pembeliğini ortaya çıkarmak, dünyanın saçmalığı ile oynamak için yapmıştım bunu. Ama ayağımı çektiğim zaman kabuğun hala kara renkte olduğunu görmüştüm. Kara mı? Sözcüğün söndüğünü, olağanüstü bir hızla anlamından boşaldığını hissettim. Kara? Kök kara değildi, bu ağaç parçasının üstündeki kara değildi, bu... başka bir şeydi. Kara, tıpkı daire gibi varoluşmayan bir şeydi. Köke bakıyordum : karadan fazla bir şey miydi, yoksa karaya mı çalıyordu? Ama biraz sonra kendimi sorguya çekmekten vazgeçtim, çünkü bilgi dünyasına girdiğimi
    sezmiştim. Evet daha önceleri, bu tedirginlikle, adsız nesneleri irdelemiş, onlar üzerinde düşünmeye (boşuna) çalışmış, soğuk ve hareketsiz niteliklerinin bir yana saklandıklarını, elimden kurtulduklarını da hissetmiştim. Sözgelimi, geçen akşam, Rendez-vous des Cheminots'da Adolphe'­un askılarını görmüştüm. Bu askılar mor değildi. Gömleğin üzerindeki, o iki tanımlanmaz leke, gözümün önünde yeniden belirdi. Ya çakıl taşı, bütün bu hikayenin başlangıcı olanı şu ünlü çakıl taşı yok mu, o da ... ne olmak istemediğini şimdi daha iyi hatırlayamıyordum. Ama
    onun edilgin direncini unutmamıştım. Ya Autodidacte'ın
    eli, bir gün Kitaplıkta bu eli sıkmış ve bunu bir ele benzemediğini duymuştum. Kocaman beyaz bir kurt gelmişti aklıma, ama tam bu da değildi. Hele Mably kahvesindeki bira bardağımın neidüğü belirsiz saydamlığı. Neidüğü belirsiz! İşte, seslerin, kokuların, tadların özelliği. Yuvalarından uğratılmış tavşanlar gibi, önünüzden hızla geçtikleri ve onlara fazla dikkat etmediğiniz zaman, güven verici ve düpedüz varlıklar olduklarına inanabilirdiniz. Yeryüzünde, gerçek mavi. gerçek kırmızı, bir gerçek kayısı , ya da menekşe kokusu olduğuna inanabilirdiniz. Ama onları bir an durdurduğunuzda, bu güvenç ve rahatlık duygusu yerini derin bir tedirginliğe bırakıyordu : renkler, tatlar
    ve kokular hiçbir zaman gerçek değildi, hiçbir zaman kendileri ve sadece kendileri olarak kalmıyorlardı. En yalınç niteliğin bile, kendinde, kendisi bakımından ta içinde bir fazlalık vardı. Şurada, ayağımın altında duran şu siyah, siyahtan çok; bu rengi hiç görmemiş, ama hayal gücünü durdurmasını beceremeyen bir kimsenin, siyahı hayal etmek için harcadığı çabayı hatırlatıyordu. Bu çabayla, o kimse, renklerin ötesinde neidüğü belirsiz bir varlık düşünmüştü. Bu, bir renge benziyordu ama aynı zamanda ...
    bir çürüğe, bir salgıya, bir sızıntıya da benziyordu. Başka
    bir şeye, sözgelimi bir kokuya da benziyordu. Çünkü bu,
    ıslak toprak, yaş ve ısınmış odun kokusu, şu sinirli ağaç
    parçası üzerine cila gibi yayılmış siyah koku, çiğnenmiş
    şekerli lif tadı içinde eriyordu. Bu siyah rengi tek başına
    görmüyordum, görme gücü soyut bir icat; temizlenmiş,
    yalınçlaştırılmış bir düşünce; insanların bir düşüncesidir.
    Şuradaki siyah, şu biçimden yoksun ve tüylü bulunuş;
    görme, koklama ve tatma güçlerini aşıp geçiyor, onlardan
    taşıyordu. Ama bu zenginlik, bir kargaşa haline giriyor
    ve fazlalık olduğu için, sonunda bir hiçlik ortaya çıkıyordu.
  • (Önerilerinizi yorumlarda belirtirseniz sevinirim)

    Marcel Proust- Kayıp Zamanın İzinde
    Wolfgang von Goethe- Faust
    Dante Alighieri- İlahi Komedya
    Thomas Mann- Büyülü Dağ
    Samuel Beckett- Godot'yu Beklerken
    James Joyce- Ulysses
    Jorhe Luis Borges- Ölüm ve Pusula
    Franz Kafka- Şato
    L. Ferdinand Celine - Gecenin Sonuna Yolculuk
    Fernando Pessoa- Huzursuzluğun Kitabı
    Iris Murdoch- Kesik Bir Baş
    Albert Camus- Sisifos Söyleni
    Albert Camus- Düşüş
    Albert Camus- Mutlu Ölüm
    Jhon Milton- Kayıp Cennet
    Nikolay Gogol- Ölü Canlar
    Virginia Woolf- Mrs. Dollaway
    Milan Kundera- Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği
    Umberto Eco- Foucault Sarkacı
    Thomas Edgar Allan Poe- Çalınan Mektup
    Voltaire- Candide Ya da İyimserlik
    Jean Paul Sartre- Duvar
    Jean Paul Sartre- Bulantı
    Frank Herbert- Dune
    Francis Bacon- Yeni Atlantis
    Joseph Heller- Madde 22
    Thomas More- Ütopya
    Aldous Huxley- Algı Kapıları
    Haruki Murakami- Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu
    Ahmet Hamdi Tanpınar- Satleri Ayarlama Enstitüsü
    Reşat Nuri Güntekin -Çalıkuşu
    Selvi Boylum Al Yazmalım, Cengiz Aytmatıov
    Gün Olur Asra Bedel, Cengiz Aytmatov
    Beyaz Gemi, Cengiz Aytmatov
    Gülsarı, Cengiz Aytmatov
    Musanın Gecekondusu, Hasan İzzettin Dinamo
    Sefiller 1-2, Victor Hugo
    Notre Dame’ın Kamburu, Victor Hugo
    Babalar Ve Oğullar, Turgenyev
    Yüzbaşının Kızı, Puşkin
    Wilhelm Tell, Friedrich Schiller
    Cimri, Moliere
    Madam Bovary, Gustave Flaubert
    Oblomov, İvan Aleksandroviç Gonçarov
    Rome ve Juliet, William Shakaspeare
    Hacı Murat, Tolstoy
    Kırmızı ve Siyah, Stendhal
    Karamazov Kardeşler, Dostoyevski
    İki Şehrin Hikayesi, Charles Dickens
    Yedi Asılmışlarını Hikayesi, Leonid Andreyev
    Faust, Goethe
    Hayvan Çiftliği, George Orwell
    1984, George Orwell
    Gençliğim Eyvah, Tarık Buğra
    Zorba, Nicos Kazancakis
    Durgun Don 1-2-3-4 Şolohov
    Don Kişot, Cervantes
    Suyu Arayan Adam, Şevket Süreyya Aydemir
    Toprak Uyanırsa, Şevket Süreyya Aydemir
    Goriot Baba, Balzac
    Üç Silahşör, Alexandre Dumas
    Pollyanna, Eleanor H. Porter
    Martı Jonathan Livingston
    Yüzyıllık Yanlızlık, Gabriel Garcia Marguez
    Üç Büyük Usta, Zweig
    Satranç, Zweig
    Bir Zanaatla Beklenmedik Karşılaşma, Zweig
    Lionda Düğün, Zweig
    Yakıcı Sır, Zweig
    Amok Koşucusu, Zweig
    Clarissa, Zweig
    Gömülü Şamdan, Zweig
    Hayatın Mucizeleri, Zweig
    Mürebbiye, Zweig
    Mecburiyet, Zweig
    Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat, Zweig
    İnsanlığın Yıldızının Yükseldiği Anlar, Zweig
    Martin Eden, Jack London
    Ateş Yakmak, Jack London
    Kızıl Veba, Jack London
    Bir Kuzey Macerası, Jack London
    Vahşetin Çağrısı, Jack London
    Deniz Kurdu, Jack London
    Babaya Mektup, Franz Kafka
    Genç Bir Doktorun Anıları, Mihail Bulgakov
    Serenad, Zülfü Livaneli
    Açlık, Knut Hamsun
    Nar Ağacı, Nazar Bekiroğlu
    Üç Anadolu Efsanesi, Yaşar Kemal
    Müslüman Komünistler, Emel Akal
    PSİKOLOJİ (SIRASIYLA)
    janet frame - sudaki yüzler
    irvin d. yalom - divan
    timothy findley - ölümsüzlük ve pilgrim
    tezer özlü - çocukluğun soğuk geceleri
    slyvia plath - sırça fanus
    irvin d. yalom - nietzsche ağladığında

    DAN BROWN

    Dijital Kale (1998)

    Melekler ve Şeytanlar (2000) - Robert Langdon Serisi 1

    İhanet Noktası (2001)

    Da Vinci Şifresi (2003) - Robert Langdon Serisi 2

    Kayıp Sembol (2009) - Robert Langdon Serisi 3

    Cehennem (2013) - Robert Langdon Serisi 4

    Başlangıç (2017) - Robert Langdon Serisi 5





    YAŞAR KEMAL KÜLLİYATI



    Ağacın Çürüğü

    Ağıtlar

    Ağrıdağı Efsanesi

    Al Gözüm Seyreyle Salih

    Allah’ın Askerleri

    Ayışığı Kuyumcuları

    Baldaki Tuz

    Binboğalar Efsanesi

    Nuhun Gemisi / Bu Diyar Baştanbaşa 1

    Yanan Ormanlarda Elli Gün / Bu Diyar Baştanbaşa 2

    Peri Bacaları / Bu Diyar Baştanbaşa 3

    Bir Bulut Kaynıyor / Bu Diyar Baştanbaşa 4

    Çakırcalı Efe

    Demirciler Çarşısı Cinayeti / Akçasazın Ağaları 1

    Yusufçuk Yusuf / Akçasazın Ağaları 2

    Deniz Küstü

    Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana / Bir Ada Hikayesi 1

    Karıncanın Su İçtiği / Bir Ada Hikayesi 2

    Tanyeri Horozları / Bir Ada Hikayesi 3

    Çıplak Deniz Çıplak Ada / Bir Ada Hikayesi 4

    Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca

    Gökyüzü Mavi Kaldı

    Hüyükteki Nar Ağacı

    Yağmurcuk Kuşu / Kimsecik 1

    Kale Kapısı / Kimsecik 2

    Kanın Sesi / Kimsecik 3

    Binbir Çiçekli Bahçe

    Ortadirek / Dağın Öte Yüzü 1

    Yer Demir Gök Bakır / Dağın Öte Yüzü 2

    Ölmez Otu / Dağın Öte Yüzü 3

    Sarı Defterdekiler - Folklor Derlemeleri

    Sarı Sıcak

    Tek Kanatlı Bir Kuş

    Teneke

    Ustadır Arı

    Üç Anadolu Efsanesi - Köroğlu, Karacaoğlan, Alageyik

    Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor - Alain Bosquet ile Görüşmeler

    Yılanı Öldürseler

    Zulmün Artsın



    MEHMED UZUN KÜLLİYATI



    Destpêka Edebiyata Kurdî (Kürt Edebiyatına Giriş), İnceleme (1992)

    Hêz û Bedewiya Pênûsê (Kalemin Gücü ve Görkemi), Denemeler (1993)

    Mirina Egîdekî (Bir Yiğidin Destanı), Destan-Ağıt (1993)

    Världen i Sverige (Tüm Dünya İsveç'te), Edebiyat Antolojisi, M. Grive ile birlikte (1995)

    Antolojiya Edebiyata Kurdî (Kürt Edebiyat Antolojisi), Antoloji, iki cilt

    Nar Çiçekleri, Deneme (1996)

    Ziman û Roman (Dil ve Roman), Söyleşiler (1997)

    Dengbêjlerim, Deneme (1998)

    Zincirlenmiş Zamanlar Zincirlenmiş Sözcükler, Deneme (2002)

    Ruhun Gökkuşağı, Anlatı (2005)

    Küllerinden Doğan Dil ve Roman, Söyleşiler (2005)

    Bir Romanın Hatıra Defteri, Günlük (2007)



    SOSYALİST KİTAPLAR


    💎Kapital Manga
    💎Sophienin Dünyası (extra)
    💎Felsefeye Giriş Ahmet Arslan
    💎Felsefenin Başlangıç İlkeleri
    💎Sosyalizmin Alfabesi
    💎K.Marx ve F. Engels Hayat ve Eserlerine Giriş
    💎İlkel Köleci ve Feodal Toplum
    💎Marksist Öğreti
    💎Bildiğimiz Dünyanın Sonu
    💎Sosyalist Cep Kitapları (Sırasıyla:
    1)Marksizm Nedir
    2)Marksizme Sıradışı Bir Giriş
    3)Marksizm Üzerine Dört Ders
    4)Marksist İktisat El kitabı
    5)Karl Marx ve Marksizm Üzerine
    6)Sosyalist Dünya Görüşü ve Marksizm
    7)Diyalektik Materyalizme Giriş
    8)Tarihin Yapıları
    9)Felsefe El Kitabı
    10)Felsefe İncelemeleri
    11)Köktendiricilik Nedir
    12)Komünist Manifesto
    💎Sosyalizmin ve Sosyal Mücadelelerin Genel Tarihi
    💎Kadın ve Sosyalizm (Sabiha Sertel)
    💎Marksist Dünya Tarihi
    💎Diyalektiğin Dansı
    💎Yabancılaşma ( Bertel Ollman )
    💎Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm
    💎Stalin Anarşizm mi Sosyalizm mi
    💎Söylence ve Gerçeklik
    💎Jt. Murphy Stalin
    💎Vi Lenin Marksizmin Üç Kaynağı
    💎Vi. Lenin Devlet ve Devrim
    💎Demokrasi Nefreti
    💎Dünyayı Değiştirmek İsteyenler Ulusu Nasıl Tasavvur Ettiler
    💎Ahlâki Açıklık
    -Romanlar-
    💥Emmanuel Kazakaviç Mavi Defter
    💥Seni Halk Adına Ölüme Mahkum Ediyorum
    💥Üç Kuruşluk Roman
    💥Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca
    💥Bitmeyen Kavga
    💥Ateşi Çalmak
    💥Golovlev Ailesi
    💥Fırtına Çocukları
    💥Güven
    💥Çimento
    💥Lenin'in Fedaisi Kamo
    💥Yarın Bizimdir Yoldaşlar
    💥Prens
    💥Tom Amcanın Kulübesi
    💥Duygusal Eğitim
    💥Başkaldıran İnsan
    💥Yine Kazanacağız Yine Kaçacağız
    💥Bitmeyen Sürgün
    💥1 Mayıs Mahallesi
    💥Bir Devrimcinin Yaşamı
    💥Kayıp Bir Devrimin Hikayesi


    BİLİMSEL KİTAPLAR


    Başlangıçta hidrojen vardı
    Hiç yoktan bir evren
    Bir solukta evren ve dünya tarihi
    Kara delikler ve bebek evrenler
    Büyük sorulara kısa yanıtlar
    Aydınlanma felsefesi
    Aydınlanma
    Stephen Hawking - Zamanın Resimli Kısa Tarihi
    Abraham maslow - insan olmanın psikolojisi
    Marc J. Seifer - Nikola Tesla Bir Dahinin Biyografisi
    Alfa yayınları - Büyük Fikirleri Kolayca Anlayın Sosyoloji
    Alfa yayınları büyük fikirleri kolayca anlayın tarih
    David Eagleman - İncognito Beynin gizli hayatı
    Marcus Chown - biraz kuantumdan zarar gelmez
    Richard Dawkins - Gen Bencildir
    Büyük Tasarım
    Ceviz Kabuğundaki Evren
    Geleceğin Fiziği
    Olanaksızın Fizigi
    Yaşam Nedir
  • ve bu benim
    yani bir yalnız kadın
    ve soğuk bir mevsimin eşiğinde
    belirsizliğini anlamanın başlangıcında, tüm yeryüzü varlığının
    yalın ve kederli umutsuzluğunu, gökyüzünün
    güçsüzlüğünü, bu betona kesmiş ellerin

    akıp gitti zaman
    gitti zaman ve saat tam dört kez çaldı
    dört kez çaldı
    aralık ayının yirmisi bugün
    ve artık mevsimlerin gizini biliyorum
    dakikaların söylediklerini
    uzanmış yatıyor mezarında kurtarıcı
    ve dinginliğe bir işaret gibi
    toprak, barındıran toprak

    gitti zaman ve saat tam dört kez çaldı

    sokakta rüzgar
    sokakta rüzgar
    ve ben çiçeklerin sevişmesini düşünüyorum
    ince sapları, kansız goncaları
    ve bu veremli, yorgun zamanı
    bir adam geçiyor ıslak ağaçlar altından
    mavi damarları boynunun
    kayıyor ölü yılanlar gibi iki yandan
    yukarılara doğru
    gelince tam karmakarışık şakaklarına
    bir kez daha fısıldıyorlar o kanlı sözcüğü
    “selam! ”
    “selam! ”
    ve ben çiçeklerin sevişmesini düşünüyorum.
    soğuk mevsimin eşiğinde
    ve yaslı buluşmasında aynaların
    toplantısında kederli ve soluk yaşam deneylerinin
    suskunluğun bilgisiyle döllenmiş günbatımında

    nasıl dur emri verilebilir
    sabırlı,
    ağır,
    avare
    yürüyen bu adama?
    hiç yaşamadığı nasıl söylenebilir, hiçbir zaman
    yaşamadığı?

    rüzgar esiyor sokakta
    yalnız ve içlerine çekilmiş kargalar
    uçuşuyorlar yaşlı, kasvetli bahçelerde
    ve tanrım ne kadar kısa
    merdivenin boyu!

    onlar bir yüreğin bütün saflığını
    alıp götürdüler kendileriyle birlikte masallar sarayına
    şimdi artık
    artık nasıl fırlayıp dans edebilir insan?
    nasıl dökebilir akan sulara
    çocukluğunun saçlarını
    ve koparıp kokladığı elmanı
    nasıl ezebilir ayaklarıyla?

    ey sevgilim! ey tek sevgilim!
    ne çok kara bulut var güneşin şölenini kollayan!
    sanırım uçuşu düşlediğin yolda göründü o kuş
    ve sanırım hayalgücünün yeşil çizgilerinde
    oluşan o taptaze yapraklar
    sabah esintisinin isteğiyle nefes alıyorlar
    sanırım
    pencerenin lekesiz belleğinde yanar gördüğün o menekşe
    renkli alev
    çocuksu bir lamba tasarımından başka bir şey değildi

    sokakta rüzgar esiyor
    yıkımın başlangıcıdır bu
    ellerinin yıkıldığı günde esiyordu rüzgar
    sevgili yıldızlar!
    kağıttan yapılma sevgili yıldızlar!
    esmeye başlayınca yalan gökyüzünde
    nasıl sığınabiliriz yenik peygamberlerin surelerine?
    o zaman binlerce yıldır ölüymüşüz gibi karşılaşacağız ve
    güneş
    yargılayacak gövdelerimizin çürümesini

    üşüyorum
    üşüyorum ve sanırım artık hiç ısınamıyacağım
    ey sevgilim! ey tek sevgilim “kaç yıllıktı acaba o şarap? ”
    bak burada
    ne kadar ağır zaman
    ve nasıl kemiriyor balıklar benim tenimi!
    niçin hep denizin altında tutuyorsun beni?

    üşüyorum ben ve sedef küpelerden nefret ediyorum
    üşüyorum ve biliyorum
    bir yaban lalesinin kırmızı düşlerinden
    bir kaç damla kandan başka
    hiç bir şey kalmayak yerde.
    bırakacağım artık çizgileri bir yana
    sayıları saymayı da
    çıkacağım sınırlı geometrilerin odalarından
    sezgi alanlarının genişliğine sığınacağım
    çıplağım ben, çıplağım, çırılçıplağım
    sevgi sözcüklerinin arasındaki sessizlikler kadar çıplak
    ve aşktan benim tüm yaralarım
    aşktan aşktan aşktan!
    ben bu avare adayı
    başkaldıran okyanustan geçirdim
    patlayan yanardağlardan
    ve parçalanmak: giziydi tüm gövdenin
    güneşler doğdu parçalarından

    selam ey masum gece!

    selam çöl kurtlarının gözlerini bile inanç ve güven oyuklarına döndüren gece!
    derelerinin kıyılarında söğüt ruhları
    kokluyor baltaların sevecen gölgesini
    düşüncelerin, sözcüklerin ve seslerin ilgisiz oldukları bir dünyadan geliyorum ben
    ve ne kadar yılan yuvasına benziyor bu yeryüzü
    seni öperken bile
    düşlerinde darağacına senin için ipler ören
    adamların ayak sesleriyle dolu

    selam ey masum gece!

    her zaman bir aralık var
    pencere ile görmek arasında
    niçin bakmadım niçin
    bir adam yağmurlu ağaçların altından geçerken baktığım
    gibi?

    niçin bakmadım
    annem ağlıyor sandığım o gece?
    bir acı duyduğum ve dölün biçimlendiği
    akasya salkımlarının gelini olduğum
    mavi çini sesleriyle dolduğu tüm isfahan’ın
    öbür yarım olan insanın içime geri döndüğü o gece?
    aynada görüyordum onu
    aynanın kendisi gibiydi temiz ve ışıklı
    seslendi birden
    ve ben akasya salkımlarının gelini oldum…
    o gece, annemin ağladığını sandığım

    nasıl anlamsız bir ışık belirdi küçük pencereden
    niçin bakmadım?
    biliyordu tüm mutluluk anlarını
    yıkılacak senin ellerin
    ve ben bakmadım
    açılan penceresinden saatin
    yaslı kanarya dört kez ötünceye kadar
    ötünceye kadar dört kez
    sonra o küçük kadınla karşılaştım
    gözleri simurg’un yuvası kadar boş
    salınan kalçalarıyla yürüyüp götürdü
    kızıllığını göz kamaştıran düşlerimin
    kendisiyle birlikte gecenin yatağına…
    yeniden tarayabilecek miyim
    saçlarımı rüzgarla?
    menekşeler dikebilecek miyim yeniden bahçelere?
    ve pencerenin ardında duran
    gökyüzüne sardunyalar dizebilecek miyim?
    acaba yeniden dansedebilecek miyim kadehler üstünde?
    kapı zili çağıracak mı beni yeniden bir bekleyişe?

    “artık bitti” dedim anneme
    “düşünmeye fırsat bile kalmadan olur olanlar…
    gazeteye bir başsağlığı ilanı versek? ”

    boş
    boş ama güvenle dolu
    bak dişleri nasıl bir marş söylüyor
    çiğnerken lokmaları
    ve nasıl yırtıyor
    dikip gözlerini bakarken
    ıslanan ağaçların altından geçerken nasıl
    sabırlı
    ağır
    avare!

    saat dörtte
    tam o anda mavi damarları boynunun
    kayıyor ölü yılanlar gibi iki yandan
    yukarılara doğru
    gelince tam karmakarışık şakaklarına
    bir kez daha fısıldıyorlar o kanlı sözcüğü
    “selam! ”
    “selam! ”
    sen hiç
    dört mavi lale
    kokladın mı?

    zaman geçti
    zaman geçti ve akasyanın çıplak dallarına düştü gece
    kaydı pencerenin camları ardından
    ve soğuk diliyle
    topladı tüketilmiş gündüzün artıklarını

    nereden geliyorum ben?
    ben nereden geliyorum?
    kokusuna bulanmış olarak gecenin
    henüz çok taze mezar toprağı
    o iki taze elin mezar toprağı
    nasıl sevecendin ey sevgilim, ey tek sevgilim
    nasıl da sevecendin yalan söylerken bana
    kapatırken göz kapaklarını aynaların
    ve avizelerin
    incecik saplarını koparırken
    götürürken beni karanlıkta aşkın ovalarına
    bir susuzluk yangınından çıkan o baş döndürücü buğu
    uzanır uykunun çimenlerine!

    o kağıttan yapma yıldızlar
    dönüp duruyor sonsuzluğun çevresinde
    niçin sözü sesle söylediler?
    niçin görme’nin evine konuk ettiler bakışı?
    niçin götürdüler okşamayı
    kızlık saçlarının utangaçlığına?
    burada bak,
    sözle konuşan
    bakışla okşayan
    ve okşayarak dinginlik bulan o insanın canı
    nasıl gerildi
    kuşkuların çarmıhına
    ve nasıl gerçeğin beş harfi olan
    dallarının izleri beş parmağının
    kaldı onun yüzünde!

    nedir sessizlik, nedir, nedir ey sevgilim?
    nedir sessizlik söylenmeyen sözlerden başka?
    susuyorum ben ama dili serçelerin
    doğa şenliğinde akan cümlelerin yaşam dilidir
    serçelerin dili, yani: bahar. yaprak. bahar.
    serçelerin dili: meltem. koku. meltem.
    fabrikalarda ölüyor şimdi serçelerin dili

    kimdir bu insan, caddesinde sonsuzluğun
    yürüyen bir birlik anına doğru
    ve yıllardır taşıdığı saati
    kim bu, horozlar ötmeye başlayınca
    doğan günün yüreği yerine
    kahvaltının hazır olduğunu düşünen
    kimdir bu insan, hem başında bir aşk çelengi
    hem de çürüyen düğün giysileri içinde?

    demek vurmadı sonunda güneş
    aynı anda
    ikisine birden kutupların
    ve çıkıp gitti
    gövdeni dolduran çınlayışı mavi çinilerin

    öylesine doluyum ki, tapınıyorlar sesimin üstünde…

    mutlu cesetler
    kederli cesetler
    cesetler suskun ve düşünceli
    inceliksever, giyimsever, yemeksever
    belirli zamanların dudaklarında
    ve kuşkulu zemininde gelip geçen ışıkların
    istekle dolu boşunalığın çürümüş meyvalarını toplarken
    ah,
    ne kadar insan var kavşaklarda merakla olay bekleyen
    tam da dur işareti verilirken ezilmiş olmalı
    olmalı olmalı zamanın tekerleri altında
    yağmurlu ağaçların yanından geçen adam.

    Füruğ Ferruhzad
  • BENEKLİ KURDELA

    Karnım doyunca, eski defterleri karıştırdım. Sekiz yıldan beri dostum olan Sherlock Holmes’un yöntemlerini incelemekteyim. Notlarıma göz gezdirdiğim zaman, olağanüstü yetmiş meseleye rastlıyorum. Feci, komik, acayip olanları var, ama hiç biri sıradan, basit değil. Sebebi meydanda, Holmes herhangi bir işle uğraşmaz, o para kazanmak için değil, meslek aşkı uğruna, çalışır. Bunun için sıradan olaylara karışmaz, ona olağanüstü, şeytanın karıştığı meseleler lâzımdır. Bana kalırsa Sherlock Holmes’un üzerine aldığı “Şeytanın karıştığı” en acayip iş de, Surrey’de temasa geçtiği Roylott Stoke Moran ailesi macerasıdır. Bu macera, Baker Street’teki evinde Sherlock Holmes’le beraber oturduğum zamana aittir. Eğer namus sözü vermemiş olsaydım, bu macerayı daha önce açıklardım. Namus sözü verdiğim kadın geçen ay öldü, verdiğim sözü tutmayabilirim artık. Hem bu meselenin iç yüzünü açıklamakta da fayda vardır. Doktor Grimesby Roylott’un ölümü halk arasında birçok söylentilere yol açmıştı. Hakikat de korkunçtur ama söylenenler kadar değil. Bir Nisan sabahı erkenden uyandım, çünkü Sherlock Holmes giyinmiş olarak başucumda duruyordu. Dostumda erken kalkmış bir insan hali yoktu. Saatin yediyi çeyrek geçtiğini görünce, Holmes’e hem hayretle, hem sitemle baktım. Benim değişmez alışkanlıklarım vardır, rastgele saatte rahatsız edilmek istemem. Sherlock Holmes: —Sizi uyandırdığıma müteessifim, dedi, fakat başa gelen çekilirmiş: Bayan Hudson’u uyandırmışlar, o da beni uyandırdı, ben de sizi uyandırdım. —Ne oluyor? Yangın mı var? —Hayır yangın değil, müşteri geldi. —Ne müşterisi? —Son derece heyecanlı bir genç kadın gelmiş, beni hemen görmek istiyormuş. Salon da insanları uyandıran kadının, her halde önemli bir işi olsa gerektir. Eğer enteresan, bir işse, başından dinlemek istersiniz değil mi? Bunun için sizi uyandırdım. —İyi ettiniz. Tahkikat sırasında Holmes’un yanında bulunmaktan daha büyük zevkim yoktu. Mantığı o derece hızlı gelişirdi ki, bunda önseziyle âdeta rekabet ederdik. Buna hayrandım. Tahminlerini sağlam temele dayandırır, tahlil kudretine sunulan en karışık işleri bu sayede aydınlatırdı. Hemen kalkıp giyindim. Biz salona girince, kalın siyah peçeli, siyahlı bir kadın ayağa kalktı. Holmes cana yakın bir sesle: —Günaydın bayan, dedi. Kadın sesi titriyordu: —Günaydın . . . —Sherlock Holmes benim. Size iş arkadaşım ve dostum doktor Watson’u takdim ederim. Onun önünde benim önümde konuşur gibi serbest konuşabilirsiniz… Şöminede yanan odunlara göz attı: —Bayan Hudson salonu ısıttığına iyi etmiş. Şöminenin başına oturunuz. Size bir fincan kahve ikram edeyim, ürperiyorsunuz. Kadın ocağın başındaki iskemleye oturdu: —Soğuktan mı ürperiyorsunuz? —Ya neden ürperiyorsunuz? Peçesini kaldırdı, yürekler acısı bir sinir buhranı geçirmekte olduğunu gördük. Yüz çizgileri gergin, rengi sarıydı, yerlerinden uğramış gözlerinde müthiş bir korku ifadesi vardı: Peşinden kovalandığından kaçacak delik arayan bir mahlûka benziyordu. Saçlarına ak düşmüştü ama yaşı otuzdan fazla değildi. Bitkin ve şaşkındı. Sherlock Holmes keskin bakışlarını kadına dikti. Sonra yaklaştı, koluna okşar gibi dokunarak tatlı bir sesle: —Artık korkmayın, dedi. Bu meseleyi çabuk halledeceğimize eminim. Bu sabah trenle geldiniz değil mi?. Kadın büsbütün şaşaladı: —Beni tanıyor musunuz? —Hayır, nereden tanıyayım? —Trenle geldiğimi nereden biliyorsunuz? —Sol eldiveninizin avuçbaşı iliğinde bir dönüş bileti gördüm; Sabah karanlığı sokağa çıkmış, tek atlı, iki tekerlekli bir arabayla bozuk yollardan geçip gara ulaşmışsınız. Kadın irkildi ve gözleri biraz daha açılmış, dehşetle dostuma baktı. Sherlock Holmes gülümsedi: —Sakın beni falcı sanmayın bayan. Sol kolunuzda taze çamur lekeleri var. Ancak iki tekerlekli arabalar içeri çamur fırlatır. Arabacının solunda oturduğunuzu da söyleyebilirim. —Evet. Saat altıda evden çıktım, altıyı yirmi geçe Leatherhead’e geldim, Londra’ya giden ilk trene bindim. “Artık tahammülüm kalmadı Bay Holmes, bu böyle devam ederse çıldıracağım. Beni koruyacak hiç kimsem yok. Biri var, benimle alâkadar olan biri var ama o zavallı da bana yardım edemez. Sizden bahsedildiğini duydum Bay Sherlock Holmes. Sizden Bayan Farintosh bahsetti. Yardıma muhtaç olduğu zaman kendisine yardım etmişsiniz. Adresinizi o verdi. Bana da yardım edemez misiniz? İçinde çırpındığım karanlıkta hiç değilse aydınlık bir nokta görebilsem! Şu anda, bana edeceğiniz hizmete karşı hiçbir şey vermeyi vaat edemem. Fakat bir iki aya kadar evleneceğim, evlendikten sonra gelirimden faydalanmaya başlayacağım. O zaman borcumu öderim. Holmes masasına gitti, bir çekmeyi çekti, fiş dosasını çıkardı, karıştırdı: —Farintosh! Dedi. Tamam!. Meseleyi buldum. Opal taşlı bir taç işiydi . . . daha o zaman tanışmamıştık Watson. Kadına döndü: —Sizin işinizle meşgul olacağım bayan ve arkadaşınıza nasıl yardıma gayret ettimse, size yardım için de aynı gayreti göstereceğim. Ücretime gelince, mesleğim bunu kat kat ödemektedir. Eğer işinizi takip için masraf etmem icap ediyorsa, bütçemin izin verdiği nispette harcarım, siz bana bu masrafları ilerde ödersiniz. Şimdi bana işi etraflıca anlatmanızı rica ederim. Kadın derin bir iç çekti: —Bulunduğum durumun korkunç tarafı, endişelerimin açık ve belirgin olmaması ve sizden başka birine anlamsız görünecek ufak tefek vak’alara dayanmasıdır. Örneğin bu konuda fikrini almak istediğim, bana yardım etmesini dilediğim insan, anlattıklarımı çok sinirli bir kadının kuruntusu sanıyor. Bunu açıkça söylemiyor, fakat sesimin sakin ahenginden, bakışlarını bakışlarımdan anlattıklarıma inanmadığını anlıyorum. “Bana, insanların ne derece kötülük edebileceklerini kavradığınızı temin ettiler Bay Holmes. Öyleyse beni, her adım başında maruz bulunduğum tehlikeden koruyabilirsiniz. —Sizi dikkatle dinliyorum bayan. —İsmim Helen Stoner’dir. İngiltere’nin en eski Saksonyalı ailelerinden birine mensup üvey babam Roylott Stoke Moran’la Surrey’in o batı kısmının en ucunda oturuyorum. Holmes başını salladı: —Vaktiyle bu aile İngiltere’nin en zengin ailesinden biriydi. Arazileri, Berkohire’de kuzeye, Hampshire’de batıya doğru yayılıp uzanmaktaydı. Geçen yüzyılda, birbiri ardı sıra dört mirasçı har vurup harman savurdular, rejans devrinde de bir kumarbaz aileyi tam iflâs ettirdi. Elde yalnız birkaç hektar araziyle iki yüz yıllık bir ev kaldı, bunlar da ipotekli. “Son sahibi çok sefil bir hayat sürmüş: Müthiş bir aristokrat hayatı. Fakat tek oğlu, benim üvey babam, yeni hayat şartlarına uymak gerektiğini anlamış. Biraz borçlanmış, tıp tahsilini bitirip Kalküta’ya yerleşmiş, azmi ve iyi doktor olması sayesinde tutunmuş. Fakat bir gün, evden öteberi çalındığına kızıp Hintli uşağını dayaktan öldürmüş ve asılmaktan güç kurtulmuş. Uzun müddet cezaevinde yattıktan sonra İngiltere’ye dönmüş: Ama dönen artık o eski adam değildi, hayata küsmüş, ümitleri suya düşmüş bir insandı. “Doktor Roylott Hindistan’dayken, Bengal topçu tümeni tuğgenerali Stoner’den genç yaşında dul kalan annemle evlendi. Julie ile ikiz kardeştik, annem doktora vardığı zaman iki yaşındaydık. Annem çok zengindi, yılda bir milyona yakın geliri vardı. Bütün servetini vasiyetnameyle doktora bıraktı; doktor, evleneceğimizi göz önünde tutarak bize senede bir miktar para ayıracaktı. “İngiltere’ye döndükleri bir müddet sonra annem öldü. Bundan sekiz sene evvel Creve civarında bir tren kazasında kurban gitti. Bunun üzerine Londra’ya yerleşmekten vazgeçen doktor bizi Stoke Moran’a atalarından kalan eve götürdü. “Annem bize her ihtiyacımızı karşılayacak kadar para bıraktığından, sıkıntı çekmeyecektik. “Fakat üvey babamız değişti. Eski evde Roylatt’lardan birini görünce sevinen konu komşuyla ahbaplık edecek yerde eve kapandı, arada sırada sokağa çıktığı zaman da önüne gelenle kavga etti. O ailede hiddetlenmek huyu âdeta irsiydi. Üvey babamda ise bu huy, sıcak iklimin tesiriyle bir kat daha şiddetlenmişti. Yakışmayacak birkaç kavga olayı oldu, ikisi mahkemeye intikal etti. Kasabada herkes ondan korkuyor, onu gören kaçıyordu, çünkü Herkül kadar kuvvetliydi, hiddetlenince kendini tutamıyordu. “Geçen hafta nalbandı köprüden nehre attı. İş mahkemeye düşmesin diye elimde ne kadar para varsa verdim. “Üvey babamın yegâne dostları Çingeneler. Onların, böğürtlen bürümüş arazisinde kamp kurmalarına izin veriyor, bazen çadırlarına gidip oturuyor, hafta sonlarında da onlarla beraber yürüyüşe çıktığı oluyor. “Hindistan hayvanlarına karşı da sevgisi var. Biri ona muntazaman Hindistan’dan hayvan yolluyor. Şu anda evde bir şebek maymunu ile bir yaban kedisi başıboş dolaşıp durmakta. “Kardeşim Julie ile rahat bir ömür sürmediğimizi anlamışsınızdır. Uşak, hizmetçi oturmuyordu, uzun zaman evin bütün işini biz görmek zorunda kaldık. Julie öldüğü zaman otuz yaşında yoktu, ama onun saçları da, benimkiler gibi, vakitsiz ağarmıştı. —Demek kız kardeşiniz öldü? —Evet. Tam iki sene evvel. Ben de size şimdi onun ölümünden bahsedecektim. Anlattığım gibi kendi seviyemizde, yaşıtımız kimseyi görmüyoruz, yalnız Harrow civarında teyzemiz Honoria Westphal, vardır, hiç evlenmemiştir; arada sırada izin alıp ona gidiyorduk. İki sene evvel Julie, teyzemin evinde bir deniz subayı tanıdı, nişanlandılar. Eve dönünce üvey babasına nişanlandığını söyledi, doktor ses çıkarmadı. Fakat düğününe on beş gün kala müthiş bir şey oldu, tek dostum, kardeşim öldü. Sherlock Holmes koltuğuna yaslanmış, başını yastığa dayamış, gözlerini yummuştu. Sözün burasında gözlerini açıp kadına şöyle bir baktı: —Olup bitenleri aynen ve tam anlatınız; diye mırıldandı. —Benim için güç bir şey değil… Olup bitenler hafızama kazındı… Evimizin çok eski olduğunu söylemiştim. Bir tarafında oturuyorduk. Salonlar binanın orta kısmında olduğundan yatak odaları yer katındadır. Bu odalardan ilki doktorun, üçüncüsü benim odamdır. Julie’ninki ikinci odaydı. Bu odaların arakapısı yoktur ama, aynı koridor üstündedirler. İyi anlatabiliyor muyum? —Evet, çok iyi anlatıyorsunuz. —Bu üç oda da bahçeye bakar. O gece doktor Roylott odasına erken çekildi; fakat Julie sigara kokusundan uyumadığını anladı. Üvey babam sert Hindistan tütünü içer. Julie benim odama geldi, düğününden bahsettik, saat on bire doğru kalktı, odasına gidecekti. Kapıyı açacağı sırada durakladı: —Helene, dedi, gece karanlığında hiç ıslık duydun mu?. —Hiç duymadım. —Herhalde uykunda ıslık çalmazsın ya? —Çalmam sanırım. Neden sordun? —Çünkü birkaç gecedir, hep saat üçe doğru, herkesin duyması istenmiyormuş gibi çalınan bir ıslık duyuyorum. Nereden geldiğini söyleyemeyeceğim, ya yandan veya bahçeden geliyor. Senin de bu ıslığı duyup duymadığını merak ediyordum. —Ben hiç duymadım. O Allah'ın belâsı Çingeneler çalıyordur. —Olabilir. Fakat bahçede çalınsaydı sende duyardın. —Benim uykum seninki kadar hafif değildir. —Her neyse, ehemmiyetli bir şey değil. Gülümsedi, çıktı, kapımı kapadı, kapısını sürmelediğini duydum. Sherlock Holmes sordu: —Yok canım? Geceleri oda kapınızı sürmeler miydiniz? —Her gece. —Sebep? —Doktor Roylott’in bir yaban kedisiyle bir şebeği var demiştim ya. Kapımızı sürmelemeden içimiz rahat etmiyordu. —Pekalâ. Devam ediniz. —O gece beni bir türlü uyku tutmadı. Bir önsezi uykumu kaçırıyordu. İkiz olduğumuzu hatırlatayım; ikizler arasındaki bağlar çok sağlam ve çok hassastır. Esasen berbat bir geceydi; rüzgâr uğulduyor, yağmur camları kamçılıyordu. Ansızın fırtınanın gürültüsünü korkudan haykıran vahşi bir kadın çığlığı bastırdı. Kız kardeşimin sesini tanıdım. Yatağımdan fırladım, bir şala büründüm, koridora çıktım. Kapımı açarken kardeşimin bahsettiği ıslığı duyar gibi oldum, ıslığın arkasından, bir iki saniye sonra, sanki yere ağır madenî bir şey düşmüş gibi bir ses işittim. Koridorda koşmaya başladım, kız kardeşimin kapısı açıldı. Korkudan taş kesilip baktım: Kim çıkacaktı? Koridorun ışığında Julie göründü. Korkudan yüzü bembeyazdı, yardıma çağırır gibi ellerini salladı, sarhoş gibi başını tutamıyordu. Koştum, beline sarıldım, fakat dizleri büküldü, yere çöktü. Istırap içinde kıvranıyordu, vücudu yay gibi bükülmüştü. Evvelâ beni tanıyamadı sandım, fakat üstüne eğilince, ömrümün sonuna kadar kulağımdan gitmeyecek bir sesle haykırdı: —Aman yarabbi!... Helene !... Kurdele!... Benekli kurdele!... Bana başka bir şey daha söyleyecekti, parmağını doktorun odasına doğru uzattı, fakat yine ıspazmoza yakalandı, konuşamadı. Avaz avaz bağırarak üvey babamın odasına koştum, ropdöşambrını giymeye çalışarak çıkıyordu. Kız kardeşimin yanına geldiği zaman Julie kendini kaybetmişti. Doktor, Julie’ye, dişlerini aralayıp biraz konyak içirmeye uğraştı, kasabadan doktor çağırttı, kız kardeşim komadan kurtulamadı, kendine gelemeden öldü. İşte sevgili kardeşimi böyle kaybettim. Sherlock Holmes doğruldu. —Biraz müsaade edin, dedi, bir şey soracağım. —Buyurunuz. —Islıkla madenî sesi duyduğunuza emin misiniz? —Evet. —Yemin eder misiniz? —Tahkikat sırasında savcı da bunu sordu. O sesleri duyduğuma eminim, fakat yemin edemem, çünkü fırtına gürültüsü arasında yanılmış olabilirim. Evin her tarafı çatırdıyordu. —Kız kardeşiniz giyinik miydi?... —Hayır, gecelikleydi. Sağ elinde yanmış bir kibrit, sol elinde kibrit kutusu vardı? —Doktor Roylott’un gidişatını kimse beğenmediğinden ince eleyip sık dokudu, fakat ölüm sebebi anlaşılamadı. Ben ifademde kapısının sürmeli olduğunu söyledim. Pencerelerin kapakları her gece sıkı sıkı kapanırdı. Pencereler demir parmaklıdır. Duvarlar muayene edildi. Sağlamdı. Yer döşemeleri muayene edildi. Hiçbir netice alınamadı. Şömine genişti, fakat baca ağzı demir çubukları dört çengelle tutturulmuştu. Kız kardeşlerimin odasında kendisinden başka kimse bulunmadığına şüphe kalmadı. Vücudunda de hiçbir yara bere, boğuşma, zorlama işareti görülmedi. —Zehirlenme olması ihtimali üzerinde duruldu mu? —Evet, fakat doktorların tetkikleri olumsuz çıktı. —Peki, size göre kız kardeşiniz neden öldü? —Bana kalırsa korkudan öldü. Ama korktuğu neydi? İşte bunu tasavvur edemiyorum. —O gece evin yakınlarında Çingeneler var mıydı? —Her zaman vardır. —Benekli kurdele nedir? —Ya sayıkladı veya Çingenelerin başlarına bağladıkları renk renk mendilleri ima etti. Holmes başını salladı, benekli kurdelenin izahı bu olamazdı. —Çok derinlerde yüzüyoruz, dedi, devam edin. —İki sene geçti. Son günlere kadar tek başıma, münzevi bir ömür sürdüm. Bir ay evvel, çok eskiden tanıdığım ve sevdiğim bir arkadaşım benimle evlenmek istediğini söyledi. Reading Civarında, Crane Vatır’de oturan Bay Armitage’in ortanca oğlu Percy Armitage ile evlenme kararı verdik. Evvelki gün konağın batı kanadında biraz tadilat yapıldı. Benim odamın duvarı delindi, ben de kız kardeşimin öldüğü odada, onun yatağında yatmak zorunda kaldım. Geçen gece uyku tutmadı, kız kardeşimin feci akıbetini düşünürken, Julie’nin ölmeden önce duyduğu ıslığı duymayayım mı? Ne derece korktuğumu tasavvur edersiniz. Yataktan fırlayıp lâmbayı yaktım. Hiçbir şey göremedim fakat korkudan tekrar yatamadım, giyinip sabahı bekledim, şafak sökerken Couronne hanımın arabasına binip istasyona gittim, trenle buraya geldim. Size sığındım. —İyi ettiniz… Ama olup biten her şeyi bana anlattınız mı? —Evet anlattım. —Hayır bayan Stoner, bana her şeyi anlatmadınız, üvey babanızı koruyorsunuz! —Yani ne demek istiyorsunuz!. Holmes cevap verecek yerde kızın kolunun dantel yerini kaldırdı, bileğinde beş mor nokta vardı: Dört parmakla bir başparmak yeri… —Size çok sert davranıyor. Helene Stoner kızardı: —Çok serttir, ne derece kuvvetli olduğunu da fark etmez… Bunu uzun bir sessizlik takip etti. Holmes, elini çenesine dayamış şöminedeki ateşi seyrediyordu. Nihayet: —İşte karışık bir iş dedi. Hareket plânını çizmeden önce ufak tefek binlerce şey var ki, onların mahiyetlerini bilmeliyim. Fakat kaybedecek vaktimiz yok. Bugün Stoke Morane’a gidersek, babanızdan gizli o odaları görebilir miyiz? —Bugün mühim bir iş için şehre gideceğini söylemişti. Akşama kadar gelmez. Evde ihtiyar bir hizmetçi var ama o da kafadan sakat, ona sizi göstermem. —Peki. Watson bir diyeceğiniz var mı? —Hiçbir diyeceğim yok. —O halde beraber gideriz. Şimdi ne yapacaksınız bayan Stoner? —Çarşıya gideceğim. Londra’ya gelmişken bir iki eksiğimi tamamlayayım. Öğle treniyle dönerim. —Biz de öğleye doğru geliriz. Benim de bu sabah bazı işlerim var. Kahvaltı etmez miydiniz? —Hayır, teşekkür ederim. Size derdimi döktüm, içim rahatladı, omzumdan bir yük kalkmış gibi hafifledim. Siyah peçesini indirip gitti. Koltuğuna yaslanan Holmes sordu: —Bu işe ne dersiniz Watson? —Uğursuz bir işe benziyor. —Doğru, oldukça uğursuz… —Eğer bu kız doğru söylediyse, tavanda, yer döşemelerinde gedik yoksa, baca ağzı demir parmaklıysa, kız kardeşi odada yalnızdı. —Peki ya ıslıkla, kızın son nefesinde bahsettiği benekli kurdele nedir? —Ne bileyim. —Bir ıslık duyulmuş, yakınlarda Çingeneler varmış, üvey babanın da, üvey kızının evlenmesinin işine gelmediği ve buna mâni olmak istediği muhakkak… Kız son nefesinde benekli kurdeleden bahsediyor, Bayan Helene Stoner madem ki bir ses duyduğunu söylüyor. Demek ki, pencere demirlerinden biri sökülüp yerine konmuş… Esrarın bu esaslara dayandığını tahmin ediyorum. —Öyleyse Çingeneler ne yaptı? —Bu hususta şimdilik bir şey söyleyemem. —Herhalde tahminlerinizi çürütecek birçok şey var. —Malûm. Bunun için hemen bugün Stoke Morane’a gidiyoruz. Bakalım tahminlerimi çürütecek şeyler sağlam ve sarsılmaz şeyler mi, yoksa onları bertaraf edebilir miyiz?… Yahu bu gürültü de nedir? Kapı açıldı, eşikte dev cüsseli bir adam göründü. Acayip kıyafeti vardı, noter de diyebilirdiniz köylü de... şapkası yüksek kalıplı, siyahtı. Redingotlu ve çizmeliydi, elinde bir av kamçısı sallıyordu. O kadar uzun boyluydu ki, şapkası kapının üst pervazına değiyordu. O kadar iriydi ki, vücudu kapıyı tıkamıştı. Ablak, kırışık, güneşten yanmış binbir ihtiras ifadesi beliren yüzü bir bana, bir Holmes’e dönüyordu. İçeri çökük gözleri hiddetliydi, ateş püskürmekteydi. Kocaman gaga burnuyla ihtiyar bir kartalı andırıyordu. Homurdanır gibi sordu: —Holmes hanginizsiniz? Dostum serinkanlı cevap verdi: —Benim. Kendinizi tanıtmanızı bekliyorum. Adam yine homurdanır gibi konuştu: —Doktor Grimesby Roylott. Sherlock Holmes yine serinkanlı olarak karşılık verdi: —Ya, demek sizsiniz? —Evet benim. —Buyurun, oturun. —Gerek yok. Üvey kızım biraz evvel evinizden çıktı. Peşindeydim. Size ne anlattı? Sherlock Holmes sordu: —Senenin bu mevsimine göre hava çok soğuk değil mi?! İhtiyarın sesi kükredi: —Size ne anlattı? —Fakat safran gülleri bol olacakmış!... Adam kırbacını kaldırıp üzerimize yürüdü: —Siz beni atlatmaya mı bakıyorsunuz!... Sizin kim olduğunuzu biliyorum… Sizden çok bahsedildi: Her işe burnunu sokan Holmes değil mi? Dostum tatlı tatlı gülümsedi. —Kahve dövücünün hınk deyicisi Holmes!. Holmes sırıttı: —Scotland Yard’ın cankurtaran simidi Holmes!... Holmes’un keyfi geldi: —Pek hoşsohbetsiniz doktor, ama giderken kapıyı kapayın da cereyan yapmasın! —Canım istediği zaman giderim! —Hay hay!. —Küstahlık edip işlerime burnunuzu sokmayın!. —Başüstüne!. —Bayan Stoner’in buraya geldiğini biliyorum. —İyi ediyorsunuz. —Onu takip ettim. —İyi ettiniz. —Dikkatli olun, kendinizi koruyun. Bana karşı koymak tehlikelidir. Şömineye gitti, demir maşayı aldı, kocaman elleriyle tutup büktü ve tehdit etti: —Yolumun üstünden çekilin!. Büktüğü maşayı ocağın kenarına fırlatıp çıktı. Holmes kahkahayla güldü: —Çok medeni adam!... Tam salon adamı!... —Allah için!... —Ben onun kadar iri yarı değilim ama, biraz daha kalsaydı, bileklerimin kendi bileklerinden daha az kuvvetli olmadığını ispat edecektim. Konuşurken maşayı aldı ve kendini hiç sıkmadan doğrulttu. —Aferin Holmes!. —Benim bu kadar kuvvetli olduğumu bilmiyordunuz? —Biliyordum, ama görmek hoşuma gitti. Holmes düşünüyordu. Sordum: —Şimdi ne yapacaksınız? —Herhalde onun küstahlığına, cüretine kulak asacak değilim. —Evine gidecek misiniz? —Gideceğiz. —Sizi resmi polis sanıyor. —Ne sanırsa sansın. Buraya gelmesi merakımı kamçıladı… —Kız ihtiyatsızlık etmiş. —Evet. Fakat, üvey babasının kendisini takip etmesine mâni olamadığına pişman olmayacağını umuyorum. —Bu ümide neden kapılıyorsunuz? —Sonra anlatırım Watson, şimdi kahvaltı edelim… —Daha sonra? —Ben bir yere kadar gideceğim. —Bu iş için mi? —Evet, lâzım olan bilgiyi alabileceğini sanıyorum. Sherlock Holmes eve döndüğü zaman saat bire geliyordu. Önce gözüme elindeki mavi kâğıt ilişti. Bir sürü yazı yazılmış, planlar çizilmişti. —Ne haber Holmes? —Raylott’un ölen karısının vasiyetnamesini okudum. Arazinin bugünkü gelirini hesapladım. Kadın öldüğü zaman toprakları kendisine senede bin yüz sterlin getiriyormuş, bugünse, hububat fiyatları düştüğünden yedi yüz elli sterlin getiriyor. Kızların evlenince iki yüz ellişer sterlin gelirleri var demektir. Eğer kızların ikisi de evlenselerdi üvey baba çok parasız kalacaktı. Hatta birisi evlense, gelir bir hayli eksilecekti. Holmes memnun, ellerini ovuşturdu: —Bu sabahki, çalışmam boşa gitmedi. Üvey baba elbette üvey kızlarının evlenmelerini istemez. Buna kanaat getirdim. —Şimdi ne yapacağız? —Bu işi sürüncemede bırakamayız. Moruk işine burnumuzu soktuğumuzu biliyor. Eğer hazırsanız hemen bir arabaya binip Waterloo istasyonuna gidelim. Ceplerinizden birine tabancanızı koymanızı rica ederim. Demir bükenlere karşı tabanca en iyi müdafaa silâhıdır. Tabancanızla diş fırçalarımızı alalım, başka bir şey istemez. Bir araba çağırtıp bindik, istasyona kadar konuşmadık. Şansımıza Leatherhead’a kalkan bir tren varmış. Leatherhead’de istasyon otelinin arabasını kiralayıp Surrey’in yolunu tuttuk. Altı yedi kilometrelik yol güzel bir arazi ortasından geçer. Hava da çok güzeldi. Güneşliydi, gökte pamuk yığınına benzer beyaz bulutlar vardı. Ağaçlar ve yol kenarındaki çitler tomurcuklanmaya başlamıştı. Etraf burcu burcu nemli toprak kokuyordu. Ben tabiatın bu güzelliğini, takip etmeğe gittiğimiz uğursuz işle nasıl tezat teşkil ettiğini düşünüyordum. Dostumsa, şapkasını gözlerinin üstüne eğmiş, çenesini göğsüne dayamış, derin bir düşünceye dalmıştı. Ansızın omzuma vurup uzakta bir şeye işaret etti: —Şuraya bakın! Hafif bir meyilde, sık ağaçlı bir parkı gösteriyordu. Meylin en yüksek yerinde ağaçlar bir küme teşkil etmişti. Dalların arasından eski bir evin çatısıyla damı görünüyordu. Holmes arabacıya sordu: —Orası Stoke Morone mi? —Evet efendim, Doktor Grimesby Roylott’un mâlikânesi. —Tamir edilen bir bina varmış öyle mi? —Evet efendim. —Bizi oraya götürün. Arabacı soldaki damları gösterdi: —İşte kasaba. Ama konağa gidecekseniz şu kısa yokuşu tırmanıp, tarlalar arasındaki kestirmeden gidiniz… Bakınız bir kadın dolaşıyor. —Bayan Stoner olacak Evet, hakkınız var, oradan gitmeliyiz. Arabadan indik, parayı verdik, araba Leatherhead’a döndü, biz de yokuşu tırmanmaya başladık. Holmes: —İsabet dedi, çok isabet. —İsabet olan nedir? —Arabacı bizi mimar sandı. —Bundan ne çıkar? —Dilini tutmazsa, yapıya mimarları götürdüğünü söyler. Arabacının tarif ettiği yoldan doktorun malikânesine ulaştık. Holmes: —Günaydın Bayan Stoner, dedi. Görüyorsunuz ya, sözümüzde durduk. Kız bizi görünce koşarak karşıladı, sevindiği güler yüzünden belliydi. Ellerimizi sıktı: —Dört gözle sizi bekliyordum. İş yolunda. Doktor şehre indi. Bu akşam geç vakit gelir. Holmes gülümsedi: —Kendisiyle tanışmak şerefine nail olduk. —Sahi mi söylüyorsunuz? Kızın gözleri faltaşı gibi açılmıştı: —Nerede gördünüz onu? —Bize geldi. Holmes doktorun odaya nasıl girdiğini, neler söylediğini anlattı. Bayan Stoner sarardı. —Beni takip etmiş! —Öyle olacak. —O kadar kurnazdır ki, beni gözlüyor mu, gözlemiyor mu farkına varamıyorum. Biraz düşünüp sordu: —Dönünce acaba bana ne diyecek? —Korunmaya, sakınmaya başlasın. Belki kendinden daha kurnaz bir çıkar karşısına. —Ben ne yapacağım?. —Siz odanıza kapanıp oturacaksınız. —Ya… —Anladım, zorbalığa kalkışırsa teyzenize kaçarsınız. Şimdi vakit kaybetmeyelim. Bize odaları gösterin. Bina külrengi taştandı, yer yer yosun tutmuştu. Orta kısmı yüksekti, iki kanadı yengeç kıskacı gibi iki yana kıvrık uzanıyordu. Kanatlardan birinde camlar kırıktı, pencerelere tahta kaplanmıştı. Damda bir oyuk görünüyordu, sözün kısası harap bir şatoydu. Orta kısmı az çok onarılmıştı, hele sağdaki blok yeniydi, pencerelerde perde vardı ve bacadan mavi bir duman tütüyordu. Demek ki, oturulan kısım o kısımdı. Duvarlardan birine iskele kurulmuştu, taşlardan biri delinmişti, fakat işçi görmedik. Holmes bakımsız bahçede ağır ağır yürüyor, pencerelerin dış taraflarını dikkatle gözden geçiyordu. Bir aralık kıza sordu: —Burası değil mi? —Evet, burası. —Bu sizin yatak odanızın penceresi olacak. —Evet. —Ortadaki kız kardeşinizin, sondaki, orta kısmın yanındaki de üvey babanızın odasının penceresi değil mi? —Evet, ama şimdi ben ortadaki odada yatıyorum. —Tamirat bitene kadar herhalde? —Evet. —Ama tamirat pek acele bir iş değil gibi geliyor bana. —Acele tamire ihtiyaç gösteren hiçbir yer yoktu. —Öyleyse? —Galiba oda değiştirtmek için bir bahane. —Bu sözünüz kulaklarınızda küpe olsun. —Mühim mi? —Çok… Şimdi gelelim bu kanadın öbür tarafına. —Odaların koridoru var. —Üç odanın kapısı da o koridora açılıyor demiştiniz. —Evet. —Koridora açılan pencere yok mu? —Var amma, bir insan geçemeyecek kadar küçük ve dar. Sherlock Holmes biraz düşündü. —Demek ki, geceleri kapılarınızı sürmeledikten sonra, koridordan odalarınıza girmek için imkân ve ihtimal yoktu? —Şimdi bizi odanıza götürmenizi rica ediyorum. —Lütfen panjurları kapatın. Kız panjurları kapadı. Holmes uzun müddet açık pencereden bakmıştı. Sonra yine bahçeye çıkıp panjurları dışarıdan açmaya uğraştı, muvaffak olamadı. Bıçak girecek bir gedik aradı. Yoktu. Pertavsızını çıkarıp rezeleri muayene etti. Sağlam demirdendi, kunt harçla yerlerine sağlam oturtulmuştu. Kararsız bir halde çenesini okşadı: —Hımmmm!... Nihayet sordum: —Ne var üstat? —Sebep? —Tahminim çatallaşıyor. —Panjurlar kapanıp arkadan kol demiri vurulunca pencereden kimse giremez. —Şu halde? —Tekrar içeri girip bakalım, başka bir koz bulamaz mıyız? Yan kapıdan koridora girdik. Holmes üçüncü odayla ilgilenmedi. Bayan Stoner’in şimdi yattığı, kız kardeşinin öldüğü odayla meşguldü. Alçak tavanlı, koca şömineli, her eski sayfiye evleri odasına benzer daracık bir odaydı. Bir köşede bir dolap, bir köşede karyola vardı. Tuvalet masası pencerenin solundaydı. İki iskemle ve dört köşe bir yer halısıyla odanın döşemesi tamamlanıyordu. Duvar pervazlarıyla kirişler meşe ağacındandı, kurt yeniği içindeydi. Galiba şatonun yapıldığı zamandan kalmıştı bunlar. Holmes iskemlelerden birinin bir köşeye çekip oturdu, sessiz sedasız odayı tetkik etti. Nihayet sapı yastıkta duran bir çıngırak kordonunu gösterdi: —Kordon çekilince çıngırak nerede çalar? —Hizmetçi odasında. —Yeni konmuşa benziyor. —Üç dört sene evvel kondu. —Kız kardeşiniz mi koydurdu? —Hayır. O bu çıngırağı hiç çalmadı. Biz kendi işimizi kendimiz görürdük. —Bu kadar güzel bir çıngırak kordonuna hiç gerek görmüyorum… —Affedersiniz, biraz yer döşemesiyle meşgul olmak istiyorum. Çömeldi, sonra ellerini de yere dayayıp uzandı, pertavsızla döşeme aralıklarını dikkatle inceledi, sonra duvar başlangıcındaki kirişlere baktı. Sonra kalktı, karyolaya gitti, bir müddet seyretti: Gözü duvar boyu yatağa sarkan kordona ilişti. Birdenbire kordonu tutup çekti: —A! Bu kordonun ucunda çıngırak yok!... —Çalmıyor mu? —Çalmıyor ya. Hatta ucu tele de bağlı değil. Tuhaf şey! Bakın, kordonun öbür ucu hava deliği ağzında bir çengele bağlı. Kız şaşırdı: —Sahi tuhaf! Ama dikkat etmemiştim. Holmes elini kordondan çekemiyordu: —Çok tuhaf!. Bu odada tuhaf olan bir iki şey daha var. —Neler? —Meselâ bir odadan öbür odaya hava deliği açmak için insan deli olmalıdır. Hava deliği hiç değilse koridora açılır. Bayan Storner: —Bu delik de yeni açıldı; dedi Holmes sordu: —Çıngırak konduğu zaman mı? —Evet, o zaman bu odada bazı ufak tefek tadilât! Çalmayan bir çıngırak, hava değiştirmeyen bir hava deliği!... Bayan Storner şaşalamıştı. Holmes: —Şimdi öbür odaya geçelim, dedi. —Buyurun. Bayan Storner yol gösterdi, öbür odaya girdik. Doktor Grimesby Roylott’un odası, üvey kızının odasından daha genişti. Eşyası, portatif bir karyola, rafları teknik kitap dolu bir etajer, bir tahta iskemle, yuvarlak bir masa ve büyük bir kasadan ibaretti. Holmes bütün eşyayı dikkatle muayene etti. Nihayet elini kasaya koyup Bayan Storner’a sordu: —Bu kasada ne var? —Üvey babamın evrakı. —Siz içini gördüğünüz mü? —Bir defa gördüm. —Ne zaman? —İki sene evvel. —Ne vardı içinde? —Bir yığın kâğıt. Holmes’un yüzünde acayip bir ifade belirdi: —Sakın bu kasanın içinde bir kedi olmasın? Kızın gözleri yine dört açıldı: —Kedi mi? —Evet. —Ne münasebet? —Çünkü… Bakın… Kasanın üstünde duran bir süt çanağını gösterdi . . . kız başını salladı: —Hayır, kedimiz yoktur, yalnız bir Hindistan yaban kedisiyle bir şebek maymunu var… —Evet, söylemiştiniz. Yaban kedisi de büyük bir kedidir, fakat bir çanak süt ona yetmez. Aydınlatmak istediğim bir nokta var… Tahta iskemlenin önüne çömelip yakından baktı, sonra doğruldu, pertavsızını cebine koydu: —Teşekkür ederim! Bu iş tamam… Aaa! işte enteresan bir şey… Karyolanın köşesinden kısa, ince bir kayış sarkıyordu, ucu ilmikliydi. Sherlock Holmes yüzüme baktı: —Ne dersiniz Watson? —Bildiğimiz köpek tasma kayışı. —Ya ilmik? —İşte ilmiğe anlam veremiyorum. —Bilmediğiniz bir şey bu! Dünya kötüdür azizim. Ve bir insan zekâsını cürüm işlemek için işletirse, yeryüzünün en kötü mahlûku olur!... Bayan Stoner’e döndü: —Burada işimiz bitti bayan, müsaade ederseniz biraz da bahçede dolaşalım. —Buyurunuz. Genç kız önde, biz arkada odadan çıktık. Dostumun yüzünde, o güne kadar görmediğim korkunç bir ifade vardı. Tüylerinin ürperdiğini, tiksindiğini ve nefretle irkildiğini anlıyordum. Bahçeye çıktık, çimen tarhının etrafında birkaç kere dolaştık, fakat ne ben bir şey sormaya cesaret ediyordum, ne de Bayan Storner… Nihayet Holmes konuştu: —Bayan Storner, söyleyeceklerime aynen riayet etmeniz şarttır. —Ederim. —Durum, tereddüde yer bırakmayacak kadar vahim… —Ben de tehlike seziyordum… —Açık söyleyeyim: Hayatınız tehlikede. Canınızı sözümü dinlemek şartıyla kurtarabilirsiniz. —Ne derseniz yapacağım. —Öncelikle, bu geceyi dostumla beraber odanızda geçireceğiz. Holmes’un yüzüne hayretle baktık. Bayan Storner kadar ben de şaşmıştım. Holmes devam etti: —Geceyi muhakkak odanızda geçirmeliyiz. Bırakın da anlatayım. Kasabanın Hanı o tarafta değil mi? —Evet, Couronne Hani. —Handan odanızın penceresi görünür mü? —Evet. —Babanız gelince odanıza kapanacaksınız. —Ne bahane bulayım? —Müthiş bir baş ağrısı. —Peki, sonra? —Onun yattığını anlar anlamaz panjuru açar, lâmbayı tutarsınız. Sonra öteki odaya, yani kendi odanıza geçersiniz… Tamirata rağmen geceyi orada geçirebilirsiniz değil mi? —Tabii geçiririm. —Üst tarafını bize bırakın. —Ne yapacaksınız? —Geceyi odanızda geçirip sizi korkutan gürültünün neden ileri geldiğini anlayacağız. Bayan Storner dostumun kolunu tuttu: —Sizin bir bildiğiniz var, Bay Holmes. Holmes’un çatık kaşları düzeldi: —Belki… —Hem de siz işin hakikatini biliyorsunuz. —Belki… —Allah aşkına söyleyin, kardeşim neden öldü? Holmes başını salladı: —Delil bulmadan söyleyemem. —Korkudan mı öldü? —Hayır. Sizin sandığınız gibi korkudan ödü patlayıp ölmedi. Ölümün daha elle tutulabilir bir sebebi olsa gerek. —Nedir bu? —Şimdilik bir şey söyleyemeyeceğim. Müsaade ediniz de artık gidelim. Üvey babanız gelip bizi burada bulursa, bütün emeklerimiz boşa gider. —Nasıl isterseniz Bayan Holmes. —Allahaısmarladık Bayan. Metin ve cesur olun. Dediklerimi yaparsanız karşı karşıya bulunduğunuz bütün tehlikeleri bertaraf ederiz. —Güle güle. Holmes’le beraber, ağır ağır kasabaya indik. Handa bir odayla bir salon tuttuk. Bu küçük daire birinci kattaydı. Stoke Morane konağının oturulan kısmıyla sokak kapısı görünüyordu. Ortalık kararırken Doktor Roylott’un konağa girdiğini gördük. Arabacısı yanında pire kadar kalıyordu. Arabacı parkın kapısını açmakta güçlük çekti. Doktorun sesinin kükrediğini duyduk. Yumruklarını sıkıp adamcağızı tehdit etti. Nihayet araba kapıdan geçti, ağaçlar arasında fenerinin ilerleyen ışığı göründü, konağın pencerelerinden biri aydınlandı. Dışarıyı seyreden Holmes: —Sizi buraya getirdiğime pişmanım, dedi. Hayret ettim: —Neden Holmes? —Çünkü bu iş tehlikeli… Tereddütsüz cevap verdim: —Size yardımım dokunacak mı? —Sizin varlığınız işi neticelendirecek. —Öyleyse yanınızdan ayrılmam. —Teşekkür ederim. —Tehlikeden bahsettiniz. —Evet, tehlikeye atılıyoruz. —Öyleyse odalarda benim göremediğim kim bilir neler gördünüz. —Hayır. Siz ne gördünüzse ben de onları gördüm. Yalnız ben gördüklerime anlam verip netice çıkardım. —Ben göze çarpacak o çıngırak kordonundan başka bir şey görmedim, ne işe yaradığını da anlayamadım. —Hava deliğini gördünüz. —Gördüm. Fakat iki oda arasındaki bu delik neye yarar? Bir fare bile güç geçer. —Ben, buraya gelmeden önce bir hava deliği bulacağımızı biliyordum. —Amma yaptınız Holmes! —Sizi temin ederim biliyordum. Bayan Storner kız kardeşinin Doktor Roylott’un içtiği tütün kokusundan rahatsız olduğunu söylemişti. Demek iki oda arasında bir menfez vardı. Bu menfez çok küçüktü, yoksa savcı görürdü. —Peki, bunda ne kötülük olabilir? —Garip tesadüflere ne dersiniz? Bir hava deliği açılıyor, bir kordan sarkıtılıyor, yatağında yatan bir kız ölüyor. —Aralarında bağlantı bulamıyorum. —Hayır, basbayağı bir karyola. —Yatak gözünüze çarpmadı mı? —Ayakları yere mıhlanmış. Siz yere çakılı karyola gördünüz mü? —Görmedim. —Kız yatağının yerini değiştiremezdi. Hava deliğiyle çıngırak kordonuna karşı aynı vaziyette kalmaya mahkûmdu. Çıngırak çalmaya yaramadığına göre, bilhassa çıngırak kordonuna karşı… —Holmes, ne demek istediğinizi anlar gibi oluyorum. Müthiş ve kurnazca bir cinayeti önlemek için tam vaktinde geldik galiba. —Evet Watson, kurnazca olduğu kadar müthiş bir cinayet işlenecekti. Doktor cinayet işlemek istedi mi, korkunç bir katil olur. Hem serinkanlı hem bilgindir… Ama merak etmeyin Watson, onu mağlûp edeceğiz… Şafak sökene kadar da tüyler ürperten bazı şeylere şahit olacağız gibi geliyor bana. Allah rızası için fırsat bulmuşken rahat rahat birer pipo içip daha eğlenceli şeylerden bahsedelim. Gece dokuza doğru ağaçlar arasında görünen ışık söndü. Doktorun konağı artık karanlıktı. İki uzun, çok uzun saat geçti, on birde tam karşımızda hafif bir ışık göründü. Holmes ayağa kalktı. —Kız işaret verdi. Orta pencere aydınlandı. Handan çıkarken bir dostumuzu ziyarete gideceğimizi, gece dönmememiz ihtimali olduğunu hancıya haber verdik. Yol karanlık, hava soğuktu. —Konağın bahçe duvarları yer yer yıkılmış olduğundan bahçeye girmekte güçlük çekmedik. Ağaçlar arasında ilerledik, çemen tarhını geçtik pencereden içeri atlayacağımızı zaman defneler içinden, kambur, iğrenç bir çocuk fırladı, emekleyerek çemen tarhına atlayıp, karanlıkta kayboldu. —Gördüğünüz mü Holmes, diye mırıldandım. Holmes bir saniye kalakaldı, bileğimi tutmuş, mengenede sıkar gibi sıkıyordu. Nihayet bıraktı ve gülümseyerek kulağıma fısıldadı: —Ne sevimli ev!... Gördüğünüz şebekti. Doktorun garip meraklarını unutmuştum. Evet, bir şebeğiyle bir yabankedisi vardı. Belki yabankedisi, hiç ummadığımız bir anda omzumuza tırmanıverecekti!. Holmes’un yaptığı gibi, ayakkabılarımı çıkarıp odaya girdikten sonra içim biraz rahatladı. Dostum usulca panjuru kapadı, lâmbayı masanın üstüne koydu, etrafa göz gezdirdi. Öğleden sonra gördüğümüz gibi her şey yerli yerindeydi. Holmes bana sokuldu, ağzını kulağıma yaklaştırıp fısıldadı: En hafif bir gürültü başımıza belâ açar! Duyduğumu anlatmak için başımla işaret ettim. Karanlıkta oturmalıyız, hava deliğinden bizi görebilir. Yine başımla işaret ettim. —Sakın uyuyakalmayın. Bir dikkatsizlik hayatınıza malolabilir. Tabancanız elinizin altında bulunsun, belki kullanmanız gerekir. Bir baş işaret daha. —Ben karyolanın yanına oturuyorum. Ya ben? Demek ister gibi baktım. —Siz şu iskemleye oturun. Oturdum, tabancamı masanın kenarına koydum. Holmes ince, uzun hezaran bir baston getirmişti. Mumla kibritin yanına, yatağın üstüne koyup lâmbayı söndürdü. Karanlıkta kaldık. O geceyi ömrüm oldukça unutmayacağım. Çıt çıkmıyordu. Gözlerini dört açmış sinirleri benimki kadar gergin yanı başımda oturan dostumun nefesi bile duyulmuyordu. Panjurlar sıkı sıkı kapalıydı. Zifiri karanlığındaydık. Arada sırada dışarıda bir gece kuşu ötüyor, yabankedisi miyavlıyordu. Yabankedisi serbest demekti. Kasabanın saati çeyrekte bir çalıyordu. Ne uzun geçiyordu o çeyrek saatler! Gece yarısını, sonra biri, sonra ikiyi, sonra üçü çaldı. Yerimizden kımıldamamıştık, her şeye hazırdık. Ansızın hava deliğinde bir ışık görünüp hemen kayboldu. Sonra yanık bir yağ kokusuyla, kızgın demir kokusu duyuldu. Yan odada biri bir hırsız feneri yakmıştı. Bir pıtırtı oldu, sonra yine sessizlik çöktü, fakat koku artıyordu. Yarım saat kulağım kirişte bekledim. Ansızın bir ses duyuldu, hafif, hoş bir ses. Kaynayan bir ibrikten fışkıran buhar sesi gibi bir şey. Bu sesi duyar duymaz Holmes yataktan fırladı, bir kibrit çakıp çıngırak kordonuna bastonuyla vurdu, şiddetle vurdu ve gürledi: —Görüyor musunuz Watson?... Görüyor musunuz? Hiç bir şey görmüyordum. Holmes kibriti çaktığı zaman fısıltı halinde bir ıslık duymuştum ama, aydınlık gözlerimi kamaştırdığından Holmes’un korkarak gösterdiği şeyi görememiştim. Yalnız Holmes’un yüzündeki dehşet ifadesini fark ettim. Rengi bembeyazdı. Sherlock Holmes nihayet kordona bastonla vurmaktan vazgeçti. Başını kaldırmış, hava deliğine bakıyordu. O anda, ömrümde işitmediğim bir çığlık koptu, gecenin sessizliğini korkunç bir feryat yırttı: Biri hiddetten, acıdan ve korkudan vahşi bir çığlık koparmıştı. Ertesi gün anlattılar. Bu feryat kasabadan duyulmuştu, uyuyan halk, çığlığı duyup yataklarından fırlamışlardı. Bu çığlık bizim de kalplerimizi, dondurdu. Şaşkın, taş kesilmiş Holmes’a bakıyordum; o da, rengi hali bembeyaz bana bakıyordu. Çığlığın son yankıları karanlıkta dindi. Kekeleyerek sordum: —Bu nedir? —Tamam. Olup bitti. Belki de hayırlı oldu. Tabancanızı alın da doktorun odasına girelim. Lâmbayı yaktı. Koridora çıktık. Holmes doktorun kapısını iki kere vurdu. Cevap yok. Tokmağı çevirip kapıyı açtı, girdi. Elimde tabanca onu takip ettim. Acayip bir manzarayla karşılaştık: Masanın üstünde, kapağı kalkık bir hırsız feneri yanıyor, ışığı açık duran demir kasayı aydınlatıyordu. Doktor Grimesby Roylott, masanın yanındaki tahta iskemlede oturuyordu. Külrengi uzun bir hırka giymişti, eteklerinden çıplak ayak bilekleri görünüyordu. Ayaklarında kırmızı terlik vardı. Bacaklarının arasına ince kayışı geçirmişti. Çenesi havaya kalkmış, gözleri tavanın bir köşesine dikilmişti. Alnını garip, sarı bir kurdele sıkmaktaydı, bu kurdele siyah benekliydi. Girdiğimiz zaman sesi çıkmadı, kımıldamadı. Holmes mırıldandı: —Kurdele!... Benekli kurdele!... Bir adım attım. Garip kurdele kıpırdandı, saçların ortasında doğruldu: Boynu şiş, üçgen şeklinde, bodur bir yılan başı gördüm. Sherlock Holmes: —Bu bataklıklarda yaşayan engerek yılanıdır dedi, Hindistan’ın zehirli yılanıdır, soktuğunu öldürür!. Doktor yılan soktuktan on saniye sonra ölmüştür… Bu dünyada eden bulur!... Bu hayvanı mağarasına sokalım, sonra Bayan Storner’i emniyete alır, polise gidip rapor veririz. Doktorun bacakları arasındaki kayışı aldı, ilmiği yılanın boynuna geçirdi, çekti ve kasaya koyup, kapağını hemen kapadı. İşte Doktor Grimesby Roylott böyle öldü. Bayan Storner’e olayı nasıl haber verdiğimizi, kendisini teyzesinin evine nasıl götürdüğümüzü, polis soruşturmasının, Doktor zehirli yılanıyla oynarken, kazaya kurban gittiğini neticesine nasıl vardığını anlatarak sözü uzatmayacağım. Evimize dönerken, olay hakkında Holmes’un bana anlattıklarını aynen nakletmekle yetineceğim. Holmes: —Bütün tahminlerim yanlıştı, dedi. Yarım malûmatla düşünüp olaylardan netice çıkarmanın ne kadar tehlikeli bir şey olduğu bir kere daha meydana çıktı. Civarda Çingenelerin bulunması, Julie’nin gördüğü şeyi Benekli Kurdele diye anlatmaya kalkışmış olması, beni tamamıyla yanlış bir yola götürdü. —Ama doğru yolu buldunuz. —Julie’nin odasına girip, kızı dışarıdan ve pencereden saldırıya uğramamış olduğuna kanaat getirdikten sonra ilk tahminlerimde aldandığımı anladım. —Doğru yolu nasıl buldunuz? —Hava deliğiyle, o delikten karyolaya sarkan kordon beni şüphelendirdi… Kordonun öbür ucunda çıngırak yoktu, karyola yere çivilenmişti. Demek ki hava deliğinden bir şey geçiyor ve kordon boyundan yatağa iniyordu. Tabii aklıma hemen yılan geldi. Doktorun Hindistan’dan hayvan getirttiğini de bildiğimden doğru yolu bulduğuma şüphem kalmadı. —Peki ama bu nerden aklınıza geldi? —Ancak, kimyanın başaramayacağı bir zehir kullanmayı, amansız ve akıllı bir adam akıl edebilirdi, Doğu’da yaşamış bir adam… Böyle bir zehrin meziyeti de vardı. Yılanın diş yerlerini görmek kolay değildi. Nasıl ki Savcı göremedi. Sonra ıslığı düşündüm. Doktor yılanı gün ağarmadan kasadan çıkarıyordu. Kasanın üstünde gördüğümüz süt çanağı sayesinde hayvanı terbiye etmişti. Islık çalınca yılan geliyordu. Onu hava deliğinden sokuyor, yılan kordon boyu süzülüp karyolaya iniyordu. Mesele yılanın yatakta uyuyanı ısırıp ısırmadığıydı. Belki de Julie’yi birkaç sefer ısırmadı, ama eninde sonunda ısıracaktı! Doktorun odasına girmeden bu neticeye varmıştım. Tahta iskemleyi gözden geçirince yılanın, iskemleye çıktığını anladım. Hava deliğine başka türlü yetişemezdi. Demir kasa, süt çanağı, ilmikli kayış hiçbir şüphe bırakmadı. —Peki, Helen’in duyduğu madenî gürültü? —Doktorun kasasının kapısının gürültüsü. Telaşla kapadığı için ses vermişti. Her şeyi anlayınca bildiğiniz tertibatı aldım. Yılanın kordondan aşağı süzülürken hışırtısını duydum, kibriti çaktım… —Yılan geri fırladı. —Bastonla canını yakmıştım. Kızdı ve kızan her yılan gibi önüne ilk çıkan insana saldırdı. Derin bir iç çekti: —Doktorun ölümünden beni sorumlu tutabilirsiniz. Ben de bu sorumluluğu kabul ederim. Ama bu sorumluluk bana vicdan azabı çektirmeyecektir. Vicdan bakımından rahatım.
  • BEŞ PORTAKAL ÇEKİRDEĞİ
    82-90 yılları arası Sherlock Holmes vakalarıyla ilgili aldığım notlara bakınca, o denli çok sayıda garip ve ilginç olaylar olduğunu görüyorum ki aralarından birini seçmekte zorlanıyorum. Bazıları gazetelerde yayımlandı, bazıları ise hiç gün ışığı görmedi. Benim amacım da bu ikincileri anlatmak. Kimi vakalar, Holmes'un analitik yeteneklerini zorladı ve yazılı bir anlatım için uygun değil ve kimileri de mutlak mantıksal kanıtlara ulaşamadan yarım kaldı. Fakat bir tanesi var ki, bazı noktaları aydınlanmadığı, belki de hiçbir zaman aydınlanmayacağı halde ayrıntılarıyla o denli ilginç ve sonucuyla da bir o kadar şaşırtıcıydı ki bu, vakayı size anlatmadan geçemem.
    87 yılında, kaydını tuttuğum önemli önemsiz birçok vaka oldu. Bu on iki aylık zaman diliminde kayıtlarımı topladığım başlıklar arsında, Paradol Chamber macerasını, bir mobilya atölyesinin alt katında lüks bir kulüpleri olan 'Amatör Dilenciler Topluluğu' olayını, İngiliz gemisi Sophy Anderson'ın kayboluşunu, Uffa adasında Grice Paterson'ların macerasını ve son olarak da Camberwell zehirlenme vakasını sayabilirim. Bu sonuncusunda, hatırlanacağı üzere Sherlock Holmes, ölü adamın saatini ayarlayarak iki saat önceden kurulduğunu ve maktulün yatağa bu saatte girdiğini ispat etmişti. Bütün bunları da bir gün mutlaka anlatırım, ama bunların hiçbiri, şimdi kalemi elime alıp anlatmaya başlayacağım hikâyedeki kadar garip bir olaylar zincirine sahip değildir herhalde.
    Ekinoks fırtınalarının çıkmaya başladığı Eylülün son günlerindeydik. Gün boyu rüzgâr ıslık çalıyor, yağmur, pencerelere çarpıyordu, insan, bu büyük modern Londra'da bile, bir an için olsun hayatın rutininden kurtularak, kafesinde vahşi bir hayvan gibi uygarlığın arkasından, insanoğluna kükreyen bu büyük doğa güçlerini düşünmeden edemiyordu. Akşam olduğunda fırtına daha çok şiddetlendi ve rüzgâr, bacalarda ıslık çalmaya başladı. Sherlock Holmes, şöminenin bir ucunda oturmuş, dalgın dalgın suç kayıtlarını incelerken, ben de öteki uçta oturmuş, Clark Russel'm deniz maceralarından birini okumaya çalışıyordum. Dışarıdaki fırtınanın ve yağmurun sesi, okuduğum kitaptaki deniz dalgalarına karışıyordu. Karım, birkaç günlüğüne annesini ziyarete gitmişti; bu yüzden ben yine Baker Sokağı'ndaki eski evimde kalıyordum.
    "Hım," dedim dostuma bakarak," bu zilin sesi değil mi? Bu saatte kim olabilir ki? Belki de bir arkadaşın?"
    "Senden başka yok," diye cevap verdi. "Misafirleri pek sevmem."
    "Bir müşteri o zaman."
    "Eğer öyleyse, ciddi bir mesele olmalı. Başka türlü, hiçbir kuvvet bir adamı böyle bir günde ve saatte dışarı çıkaramaz. Belki de bizim ev sahibesinin arkadaşlarından birisidir."
    Sherlock Holmes, tahmininde yanılıyordu çünkü koridorda duyulan ayak seslerinden sonra kapımız çalındı. Uzun koluyla lambayı çevirerek, misafirin oturacağı boş sandalyelerden birini aydınlatacak şekilde yerleştirdi.
    "Girin!" dedi.
    İçeri, yirmi iki, yirmi üç yaşlarında, iyi giyimli ve zarif görünümlü genç bir adam girdi. Üstünden sular akan şemsiyesi ve uzun, parlak yağmurluğu, dışarıda ne kadar kötü bir hava olduğunu gösteriyordu. Lambanın ışığında, endişeli gözleri ve solgun yüzü belli oluyordu. Büyük bir derdin altında ezilmiş gibi görünüyordu.
    "Size bir özür borçluyum," dedi, altın kelebek gözlüklerini gözlerine tutarak. "Umarım rahatsız etmiyorumdur. Bakın, odanıza dışarıdaki fırtına ve yağmurdan izler getirdim bile."
    "Paltonuzu ve şemsiyenizi alayım," dedi Holmes. "Askıda dururlarsa hemen kururlar. Anladığım kadarıyla güneybatıdan geldiniz."
    "Evet, Horsham'den."
    "Bu, ayakkabılarmızdaki kil ve çamur karışımından anlaşılıyor."
    "Bir konuda tavsiyenizi almaya geldim."
    "Orası kolay."
    "Ve yardımınızı."
    "Bakın bu her zaman kolay değildir işte."
    "Sizin hakkınızda söylenenleri duydum. Binbaşı Prendergast, onu Tankerville Klübü skandalinde nasıl kurtardığınızı anlattı."
    "Ah, tabii. Hile yapü diye yanlış yere suçlanmıştı."
    "Her şeyi çözebileceğinizi söyledi."
    "Biraz abartmış."
    "Asla yenilmediğinizi."
    "Dört kez yenildim - üç kez erkeklere, bir kez de bir kadına."
    "Ama başarılarınızın sayısıyla karşılaştırınca nedir ki?"
    "Genelde başarılı olduğum doğrudur."
    "O zaman benim sorunumda da aynı başarıyı gösterebilirsiniz."
    "Lütfen, sandalyenizi şöyle ateşin yanına getirin ve hikâyenizi bütün ayrıntılarıyla anlatın."
    "Sıradan bir hikâye değil benimkisi."
    "Hiçbiri değildir. Ben başvurulacak son adresim zaten."
    "Bütün bu tecrübelerinize rağmen, ailemin başına gelenler kadar gizemli bir olaylar zinciriyle karşılaşıp karşılaşmadığınızı merak ediyorum doğrusu."
    "İlgiyle karşılarım," dedi Holmes. "Lütfen, şimdi ta en başından itibaren gerekli bilgileri verin ki sonrasında, önemli bulduğum bazı ayrıntılar hakkında sorular sorabileyim size."
    Genç adam, sandalyesini yaklaştırarak ıslak ayaklarını ateşe tuttu.
    "Adım," dedi, "John Openshaw, ama basımdaki bu belayla adımın hiç bağlantısı yok. Atalarımdan gelme bir mesele olduğundan, iyi anlaşılması için ta en başından anlatmalıyım."
    "Büyükbabamın iki oğlu vardı - amcam Elias ve babam Joseph. Babamın, Coventry'de, bisikletin icadından sonra büyüttüğü küçük bir fabrikası vardı. Openshaw patlamaz lastiklerinin patentini aldıktan sonra işi o kadar büyümüş ki, sattıktan sonra eline yüklü bir miktar para geçmiş.
    "Amcam Elias, gençken Amerika'ya göç etmiş ve Florida'da toprak işletmiş. Savaş zamanı, önce Jackson'ın, sonra da Hood'un ordusunda bulunmuş ve albaylığa kadar yükselmiş. Lee silahlarını bıraktığında amcam da çiftlik işlerine geri dönerek üç dört yıl daha bu işi yapmış. 1869'da veya 1870'de Avrupa'ya geri dönmüş ve Horsham yakınlarında, Sussex'te küçük bir arazi almış. Amerika'da büyük bir servet yapmasına rağmen geri dönmesinin sebebi, zencilere ve onlara toprak veren Cumhuriyetçi politikaya karşı olu-şuymuş. Hiddetli, çabuk sinirlenen bir adamdı; sinirlendiğinde, ağzı öyle bozulurdu ki çevresindekiler utançtan yerin dibine geçerdi. Horsham'de yaşadığı sürece bir kez bile olsun şehre inmediğine eminim. Bir bahçesi ve iki ,üç tarlası vardı. Burada çalışırdı, ama bazen haftalarca
    odasından çıkmazdı. Çok fazla konyak ve sigara içerdi ve kalabalıktan hoşlanmadığından arkadaş istemezdi; hatta öz kardeşini bile.
    "Benden rahatsız olmazdı; hatta hoşlanırdı bile, çünkü beni ilk gördüğünde daha on iki yaşında bir çocuktum, yani amcamın İngiltere'ye gelişinden sekiz, dokuz yıl sonra, 1878'de. Babama, onunla kalmam konusunda yalvarırdı. Bana her zaman iyi davranırdı. Ayıkken tavla ve dama oynamayı severdi. Uşaklar ve ticari ilişkiler konusunda bana sorumluluk verdi ve on altı yaşıma geldiğimde neredeyse evin efendisi olmuştum. Anahtarlar bende olduğu için, onu rahatsız etmediğim sürece istediğim her yere girebilirdim. Tavan arasındaki kilitli oda hariç. Oraya ben de dahil kimsenin girmesine izin vermezdi. Çocuk merakıyla anahtar deliğinden bakardım ama öyle bir odada olması beklenen eski sandıklar ve yığınlar dışında bir şey göremezdim.
    "Bir gün - 1883'ün Mart ayında -yabancı bir ülkeden bir mektup geldi albaya. Ona mektup gelmesi alışılmış bir şey değildi, çünkü faturaları peşin öderdi ve hiç arkadaşı yoktu. 'Hindistan'dan!' dedi alıp baktığında, 'Pondicherry damgalı! Ne olabilir ki?' Mektubu aceleyle açtı ve içinden beş tane, küçük, kurumuş portakal çekirdeği çıktı. Bunu görünce gülmeye başladım ama amcamın yüzünün ifadesini görünce gülüşüm dondu kaldı. Dudakları sarkmış, gözleri yerinden fırlamış, rengi kireç gibi bembeyaz olmuştu. Elleri titreyerek mektuba baktı ve 'K.K.K.F diye bağırdı, 'Tanrım, tanrım, günahlarımın cezasını çekiyorum!'
    " 'Neymiş amca?' diye sordum.
    " 'Ölüm,' dedi, ve masadan kalkarak odasına çekildi. Öylece kalakalmıştım. Zarfı elime aldığımda tam yapışkanın üstüne kırmızı mürekkeple üç tane art arda 'K' harfinin yazılmış olduğunu gördüm. İçinde, beş tane kurutulmuş portakal çekirdeğinden başka bir şey yoktu. Bu büyük korkusunun sebebi ne olabilirdi ki? Kahvaltı masasından kalkarak merdivenleri çıkıyordum ki, amcamın, bir elinde tavan arasındaki odaya ait olduğunu sandığım paslı bir anahtar, diğerinde de para kutusuna benzer pirinç bir kutuyla aşağı indiğini gördüm.
    " 'İstediklerini yapsınlar, onları hâlâ alt edebilirim,' diyordu. 'Mary'ye söyle, odamdaki şömineyi yaksın ve Horsham'dan avukatı çağırsın.'
    "Dediğini yaptım. Avukat geldiğinde beni de odaya çağırdılar. Parlak bir ateş yanıyordu ve tam ortasında kağıt yanığına benzer bir kül yığını, hemen yanında da kapağı açık, içi boş halde, pirinç kutu duruyordu. Kutuya dikkatle baktığımda, kapağında, sabah zarfta gördüğüm 'K' harflerinin yazılı olduğunu gördüm hayretle.
    " 'John,' dedi amcam, 'vasiyetime şahit olmanı istiyorum. Arazimi, olduğu gibi kardeşime, yani babana bırakıyorum. Şüphesiz o ölünce de sana kalacaktır. Huzur içinde tadını çıkarabilirsen ne iyi! Ama eğer yapamazsan oğlum, tavsiyeme uy ve onu en azılı düşmanına ver. Sana böyle bir şey verdiğim için üzgünüm ama işlerin nereye varacağını bilemiyorum. Şimdi lütfen Bay Fordham'ın gösterdiği yeri imzala.'
    "Söylendiği gibi imzaladım ve avukat, belgeyi alarak gitti. Tahmin edeceğiniz gibi bu garip olay üzerimde derin bir etki yarattı ama olanları defalarca enine boyuna düşünmeme rağmen bir şey çıkaramadım. Yine de o belli belirsiz korku duygusunu üstümden tamamen atamadım. Gerçi haftalar geçtikçe etkisi hafifledi ve günlük hayatın rutini devam etti ama amcamda değişiklikler olmaya başladığını fark ediyordum. Eskisinden daha çok içmeye ve toplumdan daha da çok uzaklaşmaya başlamıştı. Zamanının çoğunu, kapısını içeriden kilitlediği odasında geçiriyordu. Ama bazen, sarhoş gibi çılgınca odadan fırlıyor, elinde tabancası, evi alt üst ederek bahçeye fırlıyor ve kimseden korkmadığını, hiç kimsenin onu bir koyun gibi, bir yere tıkamayacağını söylüyordu. Bu nöbetler geçtikten sonra hışımla eve giriyor ve ruhunun derinliklerindeki korkuya teslim olan bir adam gibi kapıyı kilitliyor ve sürgülüyordu. Böyle zamanlarda, en soğuk günlerde bile, yüzü terden sırılsıklam oluyordu.
    "Sabrınızı daha fazla zorlamadan meselenin özüne gelirsek Bay Holmes, bir gece yine sarhoş bir şekilde evden fırladı ve bir daha da geri dönmedi. Onu aramaya çıktığımızda, onu bahçenin dibindeki havuzda yüzü suya gömülü halde bulduk. Şiddet belirtisi bulunmadığı ve havuz da sadece yarım metre derinliğinde olduğu için, jüri, amcamın garip davranışlarını da gözönüne alarak 'intihar' kararı verdi. Ben, onun, ölümün düşüncesinden bile korktuğunu bildiğimden, nasıl olup da bunu yaptığını anlayamadım. Fakat mesele zamanla unutuldu ve babam araziyi ve bankadaki 14.000 sterlini aldı."
    "Bir dakika," diyerek araya girdi Holmes, "bu, dinlediğim en ilginç hikâyelerden biri. Lütfen, amcanızın mektubu aldığı ve intihar ettiği iddia edilen tarihileri söyler misiniz?"
    "Mektup 10 Mart 1883'te geldi ve amcam yedi hafta sonra, 2 Mayıs gecesi öldü."
    "Teşekkür ederim. Lütfen devam edin."
    "Babam, Horsham'deki araziyi aldıktan sonra, benim isteğim üzerine, her zaman kilitli durmuş olan tavan arasını dikkatlice inceledi. İçindekiler yok edilmiş olmasına rağmen pirinç kutu oradaydı. Kapağının içinde 'K.K.K.' harfleri ve onların da altında, 'Mektuplar, notlar, makbuzlar ve bir kayıt' yazılıydı. Bunların, Albay Openshaw'un yok ettiği kâğıtların listesi olduğunu düşündük. Bunun dışında, tavan arasında, etrafa dağılmış kâğıtlar ve amcamın Amerika'daki hayatını anlatan defterden başka bir şey yoktu. Bazıları, amcamın görevini ne kadar iyi yaptığını ve ne kadar cesur bir asker olduğunu gösteren, savaş zamanından kalma belgelerdi, diğerleriyse, Güney eyaletlerinin kuruluşuyla ilgili politik belgelerdi. Amcam, zamanında Kuzeyden gönderilen tepeden inme politikacılara karşı çıkmıştı.
    "Babam '84'ün başında Horsham'de yaşamaya başladı. '85'in başına kadar her şey yolunda gitti. Fakat bir gün, yılbaşından dört gün sonra beraberce kahvaltı ederken, babamın attığı çığlıkla irkildim. Bir elinde yeni açılmış bir zarf, diğerindeyse beş portakal çekirdeği vardı. Albayla ilgili ona anlattığım hikâyeye
    hep gülmüştü, ama şimdi, aynı şey onun da başına gelince, çok korkmuş ve şaşırmış görünüyordu.
    " 'Bu da ne demek John?' diye kekeledi.
    " Kalbim donmuştu.'K.K.K.' dedim.
    "Zarfın içine baktı. 'Ta kendisi,' diye bağırdı. 'Harfler aynı. Ama üzerlerinde yazılı olanlar da ne?'
    " 'Kâğıtları güneş saatinin üstüne koy,' diye okudum babamın omuzlunun üzerinden.
    " 'Ne kâğıtları? Ne güneş saati?' diye sordu.
    " 'Bahçedeki güneş saati. Başka yok ki,' dedim, 'ama bahsedilen kâğıtlar yok edilenler olmalı.'
    " 'Haydi canım!' dedi cesur görünmeye çalışarak. 'Uygar bir ül-
    100
    kede yaşıyoruz; böyle zırvalara inanacak değiliz. Nereden gelmiş bu şey?'
    " 'Dundee'den,' diye cevap verdim pula bakarak.
    " 'Bir çeşit eşek şakası,' dedi. 'Güneş saatiyle, kâğıtlarla işim ne benim? Böyle saçmalıklara pabuç bırakmam.'
    " 'Polisle konuşmalıyız,' dedim.
    " 'Sonra da alay konusu olalım değil mi? Olmaz böyle şey!
    " 'O zaman bırak ben yalnız yapayım.'
    " 'Hayır sana da izin vermiyorum. Böyle bir zırva için ortalığı karıştırma.'
    "Onunla tartışmak boşunaydı, kendisi inatçı bir adamdır. Ama benim içim rahat etmemişti.
    "Mektup geldikten üç gün sonra, babam, Portsdown Hill'de görev yapan arkadaşı, binbaşı Freebody'yi ziyaret etmeye gitti. Gitmesine sevindim çünkü evden uzak olduğu sürece emniyette olacağını düşünmüştüm. Ama yanılmışım. Gittikten iki gün sonra, binbaşıdan, hemen gelmemi rica eden bir telgraf aldım. Babam çevredeki sarp çukurlardan birine düşmüş, kafatasını kırmış, yatıyormuş. Ne yazıkki ben yetişemeden öldü. Görünüşe göre karanlıkta Fareham'den dönüyormuş ve yolu iyi bilmediğinden ve çevresinde çit de olmadığından bir çukura düşmüştü. Jüri, 'kaza eseri ölüm' kararı verdi. Ölümüyle ilgili bütün gerçekleri inceledim ama bir cinayet olduğuna dair hiçbir kanıt bulamadım. Herhangi bir şiddet belirtisi, ayak izleri, soygun, çevrede görülen yabancılar yoktu. Her şeye rağmen zihnimin hiç de rahat olmadığını söylememe gerek yok sanırım. Bunun kötü bir komplo olduğuna aşağı yukarı emindim.
    "Mirası böyle sevimsiz bir şekilde aldım işte. Neden elden çıkarmadığımı sorabilirsiniz, cevap vereyim; bu belanın bir şekilde amcamın geçmişinden kaynaklandığını ve tehlikenin beni, başka bir yerde de olsam, bulacağına emindim de ondan.
    "Zavallı babam Ocak '85'te kaderin ağına düştü ve o gün üzerinden iki yıl sekiz ay geçti. Bu süre boyunca Horsham'de mutlu bir şekilde yaşadım. Tam, bu lanetin
    ailemin üzerinden kalktığını ve son nesille birlikte sona erdiğini düşünmeye başlamıştım ki, dün sabah, babama gelen şeyin aynısı bana da geldi."
    Genç adam ceketinin cebinden kırışmış bir zarf çıkardı. Masaya yaklaşarak zarfı salladı ve içinden beş tane küçük portakal çekirdeği düştü.
    "Zarf bu," diye devam etti. "Pula bakılırsa Londra'nın batı bölgesinden gelmiş. Babamın son mektubundaki 'K.K.K.' ve 'Kâğıtları güneş saatinin üstüne koy' yazıları bunda da var.""
    "Peki siz ne yaptınız?" diye sordu Holmes.
    "Hiçbir şey."
    "Hiç mi?"
    "Doğruyu söylemek gerekirse" yüzünü, ince, beyaz ellerinin arasına aldı, "kendimi çaresiz ve, üzerine yaklaşan yılanı gören zavallı bir tavşan gibi hissettim. Dayanılmaz ve önlenemez bir lanetin pençesinde gibiydim."
    "Yapmayın," dedi Sherlock Holmes. "Harekete geçmelisiniz dostum, yoksa mahvolursunuz. Sizi yalnızca hareket kurtarır. Umutsuzluğun zamanı değil."
    "Polise gittim."
    "Öyle mi?"
    "Ama hikâyemi tebessümle karşıladılar. Müfettişin, mektuplara birer şaka ve akrabalarımın ölümüne ise, jürinin de kararına uygun bir şekilde, bir kaza gözüyle baktığına eminim."
    Holmes kavuşturduğu ellerini havada salladı. "Ahmaklar!" diye bağırdı.
    "Yine de evde benimle kalması için bir polis memuru verdiler."
    "O da bu gece sizinle geldi mi?"
    "Hayır. Sadece evde kalmak için emir almıştı."
    Holmes yine lanetler savurdu.
    "Bana neden geldiniz," diye atıldı, "ve hepsinden ötesi neden hemen gelmediniz?"
    "Bilmiyordum. Ancak bugün, sorunumu Binbaşı Prendergast'a açtığımda, duydum isminizi. Size gelmemi o tavsiye etti."
    "Mektubu aldığınızdan bu yana iki gün geçmiş. Daha önce davranmalıydık. Sanırım bu anlattıklarınızdan başka ekleyeceğiniz bir şey yok."
    "Bir şey daha var," dedi John Openshaw. Ceketinin ceplerini karıştırarak, rengi solmuş, mavi bir kağıt çıkardı ve masaya yaydı. "Hatırladığım bir şey var," dedi, "amcamın kağıtları yaktığı gün fark etmiştim ki, küllerin arasındaki tamamen yanmamış parçalar bu renkti. Bu tek sayfayı yerde, odasında buldum. Herhalde diğerlerinin arasından düşerek kurtulmuş. Çekirdeklerin yanında bize pek yardımı olacağını sanmıyorum, ama yazı kesinlikle amcama ait ve sayfa, özel bir fünlükten alınmışa benziyor."
    Holmes, lambayı üzerine tuttu ve ikimiz, kenanna bakarak, bir kitaptan koparılmış olduğunu anladığımız bu kâğıda baktık. Başında "Mart 1869" yazılıydı ve başlığın altında, aşağıdaki bilmecemsi şeyler yazıyordu:
    '4'ü. Hudson geldi. Yine aynı platform.
    7'si. Çekirdekleri Paramore'da McCauley'ye, St. Augustine'de John Swain'e ayarla.
    9'u. McCauley temizlendi.
    10'u. John Swain temizlendi.
    12'si. Paramore ziyaret edildi. Her şey yolunda.
    "Teşekkür ederim!" dedi Holmes, kâğıdı katlayıp misafirimize verirken. "Ve artık siz hiç vakit kaybetmeden evinize gidip harekete geçmelisiniz. Bana anlattıklarınızı tartışacak zamanımız yok."
    "Peki ne yapacağım?"
    "Yapılacak tek şey var ve bu hemen yapılmalı. Bize gösterdiğiniz bu kâğıdı, anlattığınız o pirinç kutuya koyun. Amcanızın diğer bütün kâğıtları yaktığını ve kalan tek sayfanın bu olduğunu açıklayan bir not da bırakın kutuya. Bu açıklamanın ikna edici olmasına dikkat edin. Bunu yaptıktan sonra, belirtildiği gibi, kutuyu güneş saatinin üstüne koyun. Anladınız mı?"
    "Tamı tamına."
    "Şu an için intikam veya benzeri bir şey düşünmeyin. Sanırım bunu kanun yoluyla hallederiz; ama ilk etapta, onların yaptığı gibi, biz de kendi ağımızı örmeliyiz. Şimdilik en önemli şey bu tehlikeyi ortadan kaldırmak. Sonra bu esrarı çözüp suçluları cezalandırırız."
    "Teşekkür ederim," dedi genç adam kalkıp paltosunu alırken. "Bana hayat ve umut verdiniz. Dediklerinizi aynen uygulayacağım."
    "Hiç zaman kaybetmeyin. Ve bu arada, hepsinden önemlisi, kendinize çok dikkat edin, çünkü gerçekten büyük bir tehlikeyle karşı karşıya olduğunuzdan hiç kuşkum kalmadı. Eve nasıl döneceksiniz?"
    "Waterloo'dan trenle."
    "Saat daha dokuz olmadı. Sokaklar hâlâ kalabalık olacağından güvende olursunuz. Ama yine de kendinizi yeterince iyi koruyamazsınız."
    "Silahım var."
    "Bakın bu iyi. Vakanız üzerinde çalışmaya yarın başlayacağım."
    "O halde Horsham'de görüşeceğiz."
    "Hayır, sizin sırrınızın cevabı Londra'da. Onu burada arayacağım."
    "O zaman bir iki güne kadar kutu ve kâğıtlarla ilgili gelişmeleri haber veririm size. Söylediklerinizi harfiyen uygulayacağım." Bizimle el sıkışarak ayrıldı. Dışarıda rüzgâr hâlâ ıslık çalıyor ve yağmur, pencerelere vuruyordu. Bu garip, çılgın hikâye sanki dışarıdaki fırtınadan gelmiş ve tekrar onun içinde kaybolup gitmişti.
    Sherlock Holmes, başı öne eğik, ateşi seyrederek bir süre sessizce oturdu. Sonra piposunu yaktı ve arkasına yaslanarak, tavana yükselen mavi dumanı seyretti.
    "Watson," dedi sonunda, "galiba şimdiye kadar karşılaştığımız vakaların arasındaki en olağanüstüsü bu olacak."
    "Dörtlülerin İşareti hariç."
    "Doğru, o hariç. Ama bana kalırsa, bu bizim John Openshaw daha da büyük tehlikede."
    "Peki, bu tehlikenin ne olduğu hakkında bir fikrin var mı?" diye sordum.
    "Bazı noktalar apaçık ortada," diye cevap verdi.
    "Hangi noktalar? Bu 'K.K.K.' ne ve bu mutsuz aileden ne istiyor?"
    Sherlock Holmes, gözlerini kapadı, parmak uçlarını birleştirdi ve dirseklerini koltuğun kenarına dayadı. "İdeal bir akıl yürütücü," diye konuşmaya başladı, "bir veriyi bütün şartları altında gördükten sonra, ondan, sadece o ana kadar olan olaylar zincirini değil, gelecekte meydana gelebilecek sonuçlarını da çıkarabilmelidir. Nasıl ki Cuvier, tek bir kemiğe bakarak bütün hayvanı tarif edebiliyorsa, zincirdeki bir halkayı tamamen kavrayabilmiş bir gözlemci de hem önceki, hem de sonraki halkaları tam bir kesinlikle tanımlayabilme-lidir. Sebebin tek başına ulaşacağı sonuçlan henüz kavrayabilmiş değiliz. Problemler, ancak duyulann etkisinden kurtulduktan sonra çözülebilir. Bir akıl yürütücüsü, yöntemi en üst noktalarına yükseltebilmek için bilgi alanına giren bütün gerçekleri kullanmak zorundadır; ve bütün bilgilere sahip olma, kendi içinde, bugünkü serbest eğitim ve ansiklopedi çağında, ulaşılması güç bir hedef. Aslında bir insanın, işinde gerekli olan bütün bilgilere sahip olması imkânsız değil ve benim de çabaladığım şey bu. Yanlış hatırlamıyorsam, bir keresinde, dostluğumuzun ilk günlerinde, benim özelliklerimi çok iyi bir şekilde belirtmiştin."
    "Evet," diye cevap verdim gülerek. "Orijinal bir yaklaşımdı. Felsefe, astronomi ve politika bilgine sıfır vermiştim sanırım. Botanik değişken; jeoloji, şehrin seksen kilometrelik bir alanındaki çamur izlerini tanıyacak kadar ileri, kimya kendine özgü, anatomi sistemsiz, duygusal edebiyat ve suç kayıtları benzersiz; kemancı, boksör, kılıç ustası, kokain ve tütünle kendini zehirlemeye eğilimli. Galiba analizimin ana noktaları bunlardı."
    Holmes bu son söylediklerim üzerine gülümsedi. "O zaman da dediğim gibi," dedi, "bir insan, beynindeki odaları kullanabileceği eşyalarla döşemeli ve geri kalanları da istediği zaman çıkarıp kullanabileceği bir yere, kütüphanesine, yerleştirmelidir. Şimdi, bu gece dinlediğimiz hikâyeye gelirsek, bütün kaynaklarımızı kullanmamız gerektiği ortada. Lütfen arkandaki rafta duran Amerikan Ansiklopedisi'nin 'K' cildini verir misin? Durumumuza bakalım ve ondan ne çıkarabileceğimizi düşünelim. İlk olarak, Albay Opens-haw'un Amerika'dan ayrılması için güçlü bir sebebinin olduğunu varsayarak başlayalım. Onun yaşındaki insanlar alışkanlıklarını değiştirmek istemezler ve Florida'nın güzel iklimini bırakıp İngiltere'de kırsal bir kasabada yalnız bir hayatı seçmezler. İngiltere'de yalnız başına yaşamaya olan aşırı düşkünlüğü, birinden ya da bir şeyden korkmuş olabileceğini gösteriyor. Bu yüzden varsayımımızı, birinden veya bir şeyden korktuğu için Amerika'dan ayrıldığını söyleyerek genişletebiliriz. Korktuğu şeyin ne olduğuna gelince... Bunu da ancak, kendine ve mirasçılarına gelen o korkunç mektupları ele alarak bulabiliriz. Mektupların üstündeki pullara dikkat ettin mi?"
    "İlki Pondicherry'den, ikincisi Dundee'den, üçüncüsü de Londra'dan geliyordu."
    "Londra'nın doğusundan. Bundan ne çıkarıyorsun?"
    "Hepsi de liman şehri. Gönderen bir gemide olmalı."
    "Mükemmel. Artık bir ipucumuz var. Gönderenin şahıs bir gemide olmasının ihtimali gerçekten de yüksek. Şimdi başka bir noktaya eğilelim. Pondicherry'den gelen tehdit mektubuyla tehdidin yerine getirilmesi arasında yedi hafta, Dundee'de ise yalnızca üç, dört gün var. Bu sana bir şeyler çağrıştırıyor mu?"
    "Kat edilen mesafe daha uzun."
    "Ama unutma ki mektup da aynı şekilde daha uzun bir mesafeden geliyor."
    "O halde önemli noktayı kaçırmış olmalıyım."
    "En azından, söz konusu geminin bir yelkenli olduğunu ileri sürebiliriz. Uyarılarını hep yola çıkmadan önce gönderiyorlarmış gibi görünüyor. Dundee'den sonra işin ne kadar çabuk olduğunu gördün. Pondicherry'den bir buharlıyla gelmiş olsalardı mektupla hemen hemen aynı zamanda gelirlerdi, oysa tam tamına yedi hafta geçmiş. Sanırım bu yedi hafta, mektubu getiren posta gemisiyle, göndereni getiren gemi arasındaki farkı açıklıyor."
    "Olabilir."
    "Olma ihtimali çok yüksek. Şimdi bu meselenin ivediliğini ve neden genç Openshaw'a bir an önce hareket etmesini söylediğimi anlıyor musun? Mektubu gönderenler, aradaki mesafeyi kat eder etmez harekete geçiyorlar. Ve bu seferki Londra'dan geldiği için gecikmeyi göze alamayız."
    "Aman Tanrım!" diye bağırdım. "Bu acımasız takibin sebebi ne olabilir ki?"
    "Openshaw'daki kâğıtlar, gemideki kişi ya da kişiler için hayati bir öneme sahip olmalı. Aslında birden fazla kişi olması gerektiği açık. Bir adam, tek başına, jüriyi yanıltacak kadar iyi iki cinayet işleyemez. Birkaç kişi olmalı ve bu insanlar, kağıtlar Kimin elinde olursa olsun, onları ele geçirmeye kesinlikle kararlılar. Bu şekilde bakarsan, 'K.K.K.'nin bir insanın değil, bir topluluğun işareti olduğunu anlarsın."
    "Peki, ama ne topluluğu?"
    "Daha önce hiç Ku Klux Klan diye bir şey duymadın mı?" dedi Sherlock Holmes, kısık bir sesle, öne eğilerek.
    "Hiç duymadım."
    Holmes, dizindeki cildin sayfalarını çevirdi. "İşte burada," dedi:
    "Ku Klux Klan. Bir tüfeğin doldurulurken çıkardığı seslerden türetilme bir isim. Bu korkunç, gizli örgüt, İç Savaştan sonra Güney eyaletlerindeki eski Konfederasyon askerleri tarafından kurulmuş ve kısa zamanda, Tennessee, Louisiana, Carolina, Georgia ve Florida gibi, ülkenin çeşitli yerlerinde yerel kollara ayrılmıştır. Temelde, zenci seçmenleri yıldırmak ve kendi görüşlerine karşı olanları öldürmek veya ülkeden sürmek şeklinde politik amaçları vardı. Genellikle eyleme geçmeden önce, garip ama iyi bilinen bazı şeyler göndererek kurbanı uyarıyorlardı. Bu bir meşe dalı, karpuz tohumu veya portakal çekirdeği olabiliyordu. Bunlar eline geçtikten sonra, kurban ya açık bir şekilde istenileni
    yapmalı, ya da ülkeden gitmelidir. Eğer meydan okumaya kalkarsa, çoğu zaman garip ve beklenmedik şekillerde ölüm gelirdi. Topluluk, o kadar mükemmel örgütlenmiş ve yöntemleri o kadar sistemliydi ki onlara karşı koymayı başarabilen pek olmamıştır. Birleşik Devletler hükümetinin ve Güneydeki soyluların çabalarına rağmen, örgüt birkaç yıl daha gelişmeye devam etti. Nihayet 1869 yılında, bu hareket hızla çökertildi. Fakat o tarihten bu yana, çeşitli yerlerde tek tük eylemlere hâlâ rastlanmaktadır."
    "Senin de gördüğün gibi," dedi Holmes, elindeki kitabı bırakarak, "örgütün ani dağılışıyla, Openshaw'un Amerika'dan ayrılışı aynı tarihlere rastlıyor. O ve ailesinin peşindeki şeyin ne olduğunu görüyorsun. Anlayacağın üzere, bu kayıtlar ve günlük, Güneydeki örgüt elemanlarını ortaya çıkaracak nitelikte olabilir. Belki birçokları gece rahat uyuyamıyordur."
    "O zaman, gördüğümüz o sayfa..."
    "Aynı düşündüğümüz gibi. Yanlış hatırlamıyorsam şöyle yazıyordu: 'çekirdekler A, B ve C'ye gönderildi' - yani örgütün uyarıları gönderilmiş. Sonra da A ve B'nin temizlendiğine veya ülkeyi terk ettiğine ve son olarak da C'nin ziyaret edildiğine dair bazı bilgiler verilmişti. Bu durumda Doktor, sanırım olaya ışık tutabileceğiz. Bu arada genç Openshaw'un tek şansı, dediklerimi yapması. Bu gece söylenecek veya yapılacak başka bir şey kalmadı. Şimdi kemanımı uzatırsan, dışarıdaki kötü havayı ve ondan da kötü adamları, şöyle bir yarım saatliğine unutmaya çalışabiliriz."
    Ertesi sabah hava açıktı ve güneş, bu büyük şehrin üstündeki örtünün arkasından sönük gönderiyordu. Aşağıya indiğimde, Sherlock Holmes kahvaltıya oturmuştu bile.
    "Seni beklemediğim için affet," dedi, "ama bugün Openshaw vakasıyla çok meşgul olacağım."
    "Neler yapacaksın?" diye sordum.
    "Her şey yapacağım ilk soruşturmanın sonuçlarına bağlı. Sonuçta Horsham'e bile gitmek zorunda kalabilirim."
    "İlk olarak oraya gitmeyecek misin?"
    "Hayır, önce şehre uğrayacağım. Sen zili çal; hizmetçi kahveni getirir."
    Beklerken, açılmamış gazeteyi alıp bir göz attım. Kanımı donduran bir başlıkla karşılaştım.
    "Holmes," diye bağırdım, "çok geç kalmışsın."
    "Ah!" dedi, elindeki fincanı bırakarak, "ben de bundan korkuyordum. Nasıl yapılmış?" Sakince konuşuyordu, ama sarsılmış olduğunu görebiliyordum.
    "Bakar bakmaz gözüme Openshaw ismi çarptı ve sonra da 'Waterloo Köprüsü Yakınlarında Hazin Olay' başlığı. Haber şöyle:
    "Dün gece saat dokuz, on arasında, Waterloo Köprüsü yakınlarında devriye gezen 'H Bölgesi' polis müfettişi Cook, bir imdat çağrısı ve sonrasında da birinin suya düştüğünü duydu. Gecenin karanlık vefırtınıalıolmasından dolayı, oradan geçmekte olanların çabalarına rağmen kurtarma başarılı olamadı. Alarm verilmiş
    olduğu için, ceset deniz polisinin yardımıyla sudan çıkarıldı. Cebinden çıkan bir zarftan öğrenildiği üzere, cesedin, Horsham yakınlarında oturan, John Openshaw adında bir gence ait olduğu anlaşıldı. Waterloo İstasyonu'na, son treni yakalayabilmek için koştururken, acele etmesiyle beraber aşırı karanlığın da etkisiyle, yolunu şaşırdığı ve buharlı gemilerin durduğu yerdeki bir boşluktan düştüğü tahmin ediliyor. Vücut üzerinde şiddet izine rastlanmadığı göz önüne alındığında, merhumun talihsiz bir kazaya kurban gittiği anlaşılıyor. Bu olay, yetkililerin, nehir kıyısındaki setlerin güvenliğini tekrar gözden geçirmeleri gerektiğini gündeme getiriyor."
    Birkaç dakika sessizce oturduk. Holmes'u hiç böyle üzgün ve sarsılmış görmemiştim.
    "Bu, gururumu incitiyor Watson," dedi sonunda. "Önemsiz bir şey kuşkusuz, ama gururumu incitti. Artık benim için kişisel bir mesele haline geldi. Tanrı kuvvet verdiği sürece bu çetenin peşini bırakmayacağım. Adam benden yardım istemeye geldi ve ben onu ölüme gönderdim!" Sandalyesinden fırlayarak sıkıntıyla odada bir ileri, bir geri yürümeye başladı. Solgun yanakları kızarmıştı ve uzun, ince ellerini sıkıp duruyordu.
    "Kurnaz şeytanlar!" diye bağırdı sonunda. "Onu tuzağa nasıl düşürdüler acaba? Nehir kıyısındaki setler, istasyon yolu üzerinde değildir ki. Ee tabii, köprü öyle bir gecede bile onların amaçları için fazlasıyla kalabalıktı... Neyse Watson, bakalım uzun vadede kim kazanacak! Ben şimdi dışarı çıkıyorum!"
    "Polise mi?"
    "Hayır. Ben kendim polis olacağım. İsterlerse ben ağı ördükten sonra sinekleri kapabilirler; ama ondan önce değil."
    Bütün gün kendi işlerimle uğraştım ve ancak akşam geç vakitte Baker Sokağı'na dönebildim. Sherlock Holmes henüz gelmemişti. Eve girdiğinde ise saat ona geliyordu. Solgun ve yıpranmış görünüyordu. Dolaptan bir parça ekmek çıkararak oburca yuttu ve bol bol su içti.
    "Açsın galiba," dedim.
    "Hem de kurt gibi. Bütün gün aklıma bile gelmedi. Kahvaltıdan beri hiçbir şey yemedim."
    "Hiçbir şey mi?"
    "Bir parça bile. Yemeği düşünecek vaktim olmadı."
    "Peki neler yaptın? Bir ipucu buldun mu?"
    "Artık avucumun içindeler. Genç Openshaw'un intikamı yakında alınacak. Onlara karşı kendi şeytansı yöntemlerini kullanacağız. İyice düşündüm bunu."
    "Ne demek istiyorsun?"
    Dolaptan bir portakal çıkardı ve kabuğunu soyarak çekirdeklerini masaya koydu. Arasından beş tane ayırarak bir zarfa yerleştirdi. Zarfın içine "J.O. için S.H." yazdı. Yapıştırarak arkasına; "James Calhoun, Lone Star Gemisi, Savannah, Georgia" adresini ekledi.
    "Limana girdiğinde bununla karşılaşacak," dedi gülerek. "Ona uykusuz bir gece geçirmeye yeter. Ondan önce Openshaw'un inandığı gibi, o da bunun, kaderinin bir işareti olduğunu düşünecektir."
    "Peki kim bu Kaptan Calhoun?"
    "Çetenin lideri. Diğerlerine de sıra gelecek, ama önce bu."
    "İzini nasıl buldun?"
    Cebinden, üzeri tarihler ve isimler yazılı büyükçe bir sayfa çıkardı.
    "Bütün günümü," dedi, "Lloyd'un kayıtlarından, 83 yılının Ocak ve Şubat aylarında Pondicherry'den geçmiş olan gemileri tarayarak geçirdim. O aylarda oradan geçmiş olduğu belirtilen otuz altı gemi vardı. Bunlardan biri olan Lone Star, hemen dikkatimi çekti. Yola Londra'dan çıktığı belirtilmesine rağmen, ismi, Amerika'nın eyaletlerinden birine verilen bir isimdir."
    "Teksas sanırım."
    "Hangisi olduğuna emin değilim; ama geminin Amerika çıkışlı olduğunu biliyordum."
    "Sonra ne yaptın?"
    "Dundee kayıtlarını inceledim. Lone Star gemisinin, 85 yılının Ocak ayında orada olduğunu görünce bütün şüphelerim doğrulanmış oldu. Sonra, şu an Londra limanında bulunan gemileri araştırdım."
    "Ve?"
    "Lone Star buraya geçen hafta gelmiş. Albert İskelesine gittiğimde, geminin bu sabah nehirden çekildiğini ve Savannah'ya gitmek üzere ayrıldığını öğrendim. Gravesend'e telgraf çekerek, bir süre önce oradan geçtiğini öğrendim. Rüzgâr doğuya doğru estiğinden, şu an Godwins'i geçmiş, Wight Adası'na doğru gitmekte olduklarına eminim."
    "Ne yapacaksın peki?"
    "Onu elime geçirdim. Öğrendiğim kadarıyla, gemideki tek Amerikalılar o ve iki arkadaşıymış. Gerisi Finlandiyalı ve Alman. Ayrıca, bu üçlünün geçen gece gemide olmadıklarını da öğrendim. Yüklemeyi yapan istifçi söyledi bunu. Onlar, yelkenlileriyle Savannah'ya ulaştıklarında posta gemisi bu mektubu götürmüş, telgraf da bu üç adamın cinayet zanlıları olduğu konusunda Savannah polisini uyarmış olur."
    En iyi planlarda bile kusurlar olabilir. Peşlerindeki kurnaz ve kararlı düşmanlarının varlığını haber veren portakal çekirdekleri, John Openshaw'un katillerinin eline hiç ulaşamadı. O yıl, ekinoks fırtınaları çok uzun ve şiddetli geçti. Savannah'ya ulaşacak olan Lone Star'ın haberlerini boşuna bekledik. Sonradan öğrendik ki,
    Atlantik açıklannda, üzerinde "L.S." yazan bir gemi kalıntısı bulunmuş. Lone Star'in kaderi hakkında bilip bilebileceğimiz hepsi bu oldu.