• Atatürkçü Ziya Gökalp
    Neyse ki Ziya Gökalp'ın tarihi kişiliğine hak ettiği ilgi ve saygı­yı gösteren bilim adamı ve aydınlarımız da az değildi ve bunlar­dan biri de Kırımlı göçmen, tüccardan Osman Nuri Bey'in oğlu, dünya çapında ün yapmış tarihçimiz Profesör Doktor Halil lnal­cık'tı (doğm. İstanbul, 1916). ilerlemiş yaşına karşın 1943 yılın­dan beri yayımlanan eserlerine yenilerini katan Sayın lnalcık, son kitaplanndan birinde Ziya Gökalp'le ilgili olarak şunlara dikkat çekiyor: Yaşamı kısa oldu ama düşüncesi yüzyıla damgasını vurdu. Müstes­na kişiliği ona, savaşlar ve devrimler (içindeki) dramatik bir dünyada kılavuz rolü hazırladı...
    Etnik kökenini deşmek isteyenlere karşı cevabı açıktı. Diyordu ki: "Atalarım Türk olmayan bir bölgeden gelmiş olsalar bile kendimi Türk sayarım. Çünkü bir adamın milliyetini belirleyen (unsur) ırksal kökeni olmayıp (aldığı) terbiye ve (içindeki) duygulardır."

    Ziya Gö­kalp'in "ulusal kimlik" konusundaki bu görüşü, Atatürk Türkiye­si'nin "millet-vatandaş" anlayışına esas olmuştur. .. Hukukta kadın-erkek eşitliği, Türk'ün ve Türk vatandaşlığının ta­nımı, her vatandaşın bir "soyadı" alması, Türk dili ve tarihi konusun­daki tezleri etkili olmuştur...

    Atatürk döneminde, sanat ve eğitim alanlarında rehberlik göre­vi üstlendi. Atatürk'ün ona karşı derin bir saygı beslediğini bili­yoruz ... Türkiye'nin cumhuriyet olarak (yeniden) kuruluşu Gö­kalp'in çoktandır düşündüğü ve yaydığı "ulusal Türk devleti" düşüncesinin zaferidir. Oysa önceleri o da Namık Kemal gibi bir "Osmanlı milliyetçisi", bir "Yeni Osmanlı" idi ve bir "Osmanlı mille­ti" yaratmanın mümkün olacağına inanıyordu. Sonunda ''Atatürk­çü Ziya Gökalp" oldu ... (Avrupalı araştırmacılardan) Uriel Heyd onu "Türk milliyetçiliği­nin babası" olarak görür ...

    W. Deeds'e göre ise "Yeni Türkiye'yi biçim­lendiren manevi kuruculardan biridir ve bu kuruluşta en büyük payı olan belki de Ziya Gökalp'tir ... " Yakın zamanlara kadar onun bulduğu hars, mefkure, örf ve "içti­maiyat" gibi terimler kullanılmıştır. Ziya Gökalp gibi bir düşünür-sos­yoloğa sahip olmak Türkler ve Türk dünyası için bir talih eseridir ...

    Darlfünun'da Batı'nın bilim yöntemleriyle çalışan ve aralannda Fu­ad Köprülü, Şemsettin Günaltay, lsmayıl Hakkı Baltacıoğlu, Ahmet Emin Yalman gibi isimlerin bilunduğu ekibin düşünce odağı olmuş­tur. Bu dönemde, sosyoloji biliminin gerçek kurucusu saydığı Emile Durkheim'ın pozitivist yaklaşımını benimsedi ...

    Hemşehrisi ve bir zamanlar en yakın dostlanndan biri iken, bö­lücü ve yılocı fikirleri ve "İngiliz Muhipleri (dostları) Cemiye­ti"ndeki faaliyetleri nedeniyle aralannın açıldığı sanılan Dr. Ab­dullah Cevdet'in (1869-1932) Ziya Gökalp'le ilgili tanısı da kısa fa­kat dikkat çekicidir.
    Millî Mecmua'nın 5 kasım 1914 tarihli sayı­sında onu şöyle tarif eder: "Ziya Gökalp'i ben, bir salamandra içinde yakılan antrasit kömürüne benzetirirn. Alevi yoktur ama müthiş bir sıcaklık neşreder ... "

    Bunları da siyaset ve devlet adaru, diplornat ve hatip dostu, Hamdullah Suphi Bey (Tanrıöver, 1886-1966) söylemişti: Bazı adamlar vardır ki, en durgunu görüntüler içinde inanılmaz bir sa­vaşım gücü taşırlar. Ağır ağır yürürler ve yere sessizce hasarlar. Oturuş­ları konuşmaları incelik ve yumuşaklık ömeğidir. Oysa bu sessiz adamlar korkutucu birer mücadele aracıdırlar. Mücadele ederek yaşa­yacak ve öleceklerdir!
    Güçlerinin kaynağı fikirlerinin içindedir. İnsan­lık tarihi boyunca egemenliği pekişen ve zaferleri gittikçe büyüyen bir fikir ve ilim kuvveti: İşte Ziya Gökalp böyle bir adamdı...


    Peki, Ziya Gökalp bir yazar, eğitirnci ve düşünür olmanın dı­şında "filozof' olarak da tanımlanabilir mi? Kızlarına Malta'dan yazdığı ve benim de kitaba aldığım rnektuplara bakılırsa, o, ken­disini filozof sayıyordu.
    Ya başkalarının gözünde? Bildiğimiz, bin yıllık Anadolu serüvenimizde tıp doktoru "Feylesof' Rıza Tevfik'ten (Bölükbaşı, 1868-1949) başka kimsenin böyle bir sı­fatla anılıp, tanınmadığı ...

    Bu dururnda ya bu sıfatı kendisine ki­min ve hangi gerekçeyle verdiği bilinmeyen rahmetliden başka filozof nitelemesini hak eden ikinci birini yetiştirememiş olma­lıyız ya da yetiştirmişiz, halen de yetiştirmekteyiz de, bu konu­da nedense adamakıllı kıskanç davranıyoruz!

    Türkiye üniversi­telerinin felsefe bölürnlerinden birileri çıkıp da acaba bizleri ay­dınlatabilir mi? Filozof kimdir? Bu sıfatı kazanmak için yapıl­ması gerekenler nelerdir ve Türkiye'de filozof varsa ya da var idiyse, bunlar neden böyle bir sıfatla anılmazlar?
    Hepsi de, ne yazık ki aramızdan ayrılmış bulunan örneğin bir Hilmi Ziya Ül­ken, bir Takiyeddin Mengüşoğlu ya da Necmi Uygur ve çalışma­larını halen de sürdüren bir Bayan loanna Kuçuradi filozof nite­lemesini hak etmemişler midir?

    Doğumunun 8OO'üncü yıldönü­mü nedeniyle Birleşmiş Milletler'in UNESCO örgütünce 2007 "Dünya Mevlana Yılı" olarak anılırken, bu konuda alınan kara­rın gerekçesinde Mevlana Celaleddin Rumi'den "büyük filozof' diye söz edildiğini ülkemizde kaç kişi biliyor?
    Ve onun, "sevgi yoluyla bilgiye ulaşabilmenin" simgesi olarak görüldüğü için bunca önemsenip yüceltildiğini kim biliyor?
  • 176 syf.
    İncelememe şu soruyla başlamak istiyorum: İnsanlar Machiavelli'den neden nefret duyar!

    Cemil Meriç'in konuşmalarından oluşan "Sosyoloji Konuşmaları" kitabında Machiavelli üzerine bu soruyu sorarak karşılık olarak da "barutu mu icat etti, yoksa polisi mi! Hayır. Ama insan denen canavarı bütün zemberekleri ile gözler önüne seren anti-şarlatandı. Tarihin dışında yaşayan kalabalıkların nasıl çelik bilekli ve çelik yürekli olduklarını haykırıyordu."

    Hükümdar birçok yönden değerlendirilebilir. O hem bir iktidar, siyaset kitabı ham de devlet, iktidar ve siyasetin psikoloji kitabı olarak okunabilir. "adetleri kendi ülkesinden farklı olan bir ülkeyi ele geçiren hükümdar kendisinden daha zayıf komşu devletlerin koruyucusu ve lideri olmalı, kuvvetli olanları zayıflatmaya çalışmalıdır"

    Machiavelli özellikle Roma Tarihinden çok etkilenmiş ve Roma Dönemi tarih yazıcılarından olan Tacite'nin düşüncelerinden öğrendiklerini Hükümdar kitabında ayrıntılı bir biçimde işlemiştir.

    Machiavelli'nin Politikacılara Yalanı Öğretmesi

    Bu bilinen gerçekliği yani politikacıların yalan söylediği halk arasında yaygındır. "siyasetin kavas" kavramı ile Necip Fazıl'ın dillendirdiği "ilim köle, yaşasın kefenimin kefili karaborsa" sözleriyle devam eden şiirinde de dillendirdiği siyasetin yalandan kurulu bir hale geldiği ve siyasetçilerin artık bu yalanı dillendirmekten kaçınmadığını Machiavelli Hükümdar kitabında dillendirmektedir. Siyasetçiye öğütlerinden biri de yalanı öğretmesidir. Ama bunu dillendirirken de yalanı ortadan kaldırmanın gerekliliğine vurgu yapmıştır.
    "Kuvvetli bir devlet kendisinden daha zayıf olan yabancı bir ülkeye girdiği zaman, o yerde daha zayıf olanlar kendisinden daha kuvvetli olanlara duydukları kin yüzünden bu yabancı güçlere katılmak isterler"
  • Postkolonyalizm nedir, kısaca ondan bahsedeyim. Ingiltere Hindistan’ı sömürgeleştîrdi, Gandhi çıktı ve bir direniş başlattı. En nihayetinde Ingilizler de geri çekildiler. Ancak Ingilizler orada kaldıkları süre boyunca Hindistan’ın kültürüne, sanatına, edebiyatına, felsefesine, dinlerine, töresine, her şeye etkide bulundu. Siz gittiniz ama biz artık Hintli değiliz. Ingiliz de değiliz. Bize bir şey oldu. Bize ne oldu sorusuyla başlıyor postkolonyal çalışmalar. Bu çalışmaların ilerleyen döneminde özellikle Spivak şunu fark ediyor: Ingilizler bu tesirleri de yaptı ama bu tesirleri herkese yapmamış, madun (subaltern) diye bir şey var, yani herkes Ingilizlerin rahmeünden ve şerrinden eşit miktarda nasiplenmemiş. Spivak'ın madun tanımını ben çok işlevsel ve açıklayıcı buluyorum. Şunu söylüyor: Siz bir topluma girdiginiz zaman orada bazı sesler duyarsınız. O duyduğunuz sesler o toplumdaki öznelerin sesleridir.

    Bir biçimde Özneleşmiş olandır, yani kendi taleplerini dile getirebilecek sosyal ve kültürel sermayeye sahip olanlann sesidir. Fakat bir de mırıltılar halinde konuşan Ve çoğu zaman konuşamayan kesimler vardır. Işte onlar madun olanlardır. Onların yaşadığı yoksulluk ve yoksunluk dile getirilemez bir yoksunluk ve yoksulluktur. Mesela Romanlar tipık madunlardır. Sokaklarda yaşayan evsizler de öyle. Tarlabaşı'nda yaşayan Kürtlerin belirli bir kısmı. Şimdi Suriyeli Mülteciler geldi, onların da önemli bir kısmı madundur.
  • 294 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    Kitap İnceleme Yazısı
    Kitap Adı: Binbir Çiçekli Bahçe
    Yazarı : Yaşar Kemal (1926 – 2015)
    Yayınevi : Yapı Kredi Yayınları (YKY)
    Baskısı : Ocak 2019 / 3. Baskı / 294 Sayfa
    Barkodu : 9789750816734

    Okuduğunuz bir kitabın tamamına fikren katılmak zorunda değilsiniz. Kitaplar, farkında olmadan duygu ve düşüne dünyamıza yeni kapılarak açarlar. Yazar, düşünür, araştırmacı, bilim insanı, laborant; incelediği, üzerinde kafa yorduğu malzeme ile özdeşleştirilemez, eleştirilemez, suçlanamaz.
    Ne maksatla gündemine aldığını nereden biliyorsunuz veya nasıl anladınız, ne hakla yanlış yorumluyorsunuz?
    Böyle bir girişten sonra gelelim bu kitaptan ne anladığıma. Farklı zamanlarda yazılmış, farklı konulu yazılardan oluşuyor kitap. Günümüzün kolay çözüme kavuşmayan güncel sorunları nedir diye sıraladığımızda: adalet, eşitlik, özgürlük, demokrasi, temsilde adalet, kültür, medeniyet, inanç, kalkınma, birlikte yaşam, çoğulculuk, inanç ve soy eksenli kimlik tartışmaları. Kitap bu konuların hepsine olumlu katkı sağlasa da ben özellikle, ülkemizin her bölgesinde yaşayan ve kültürel kimlik aidiyeti olarak kendisini “Kürt” olarak tanımlayan yurttaşlarımızın sorunlarını dile getirmesi ilgimi çekti. Sosyalizmin yerel yorumlanması da dikkate değer.
    Bir yazıyı yorumlarken, hangi tarihte, ne maksatla yazıldığını çözümlemeye çalışırım. Ki yazarın anlatımını bağlamından, amacından koparmayayım. Hangi tarihte hangi şartlarda kaleme alındığı da önemli benim için.
    Bir de “yazar halen yaşıyor mu, soru sorma şansım var mı” ona bakarım.
    Bu kitap vesilesiyle ben “kürtler” dosyası hakkında bir şeyler yazmak istiyorum.
    Bu ülkede kürtler sorun değildir, olmamalıdır. Kürtler azınlık da değildirler. Birlikte kurtardığımız, kurduğumuz, oluşturduğumuz, büyülttüğümüz milletin, vatanın bir parçasıdırlar.
    Bunu sadece bir kültürel öğe olarak nitelendirmek de hata olur. Sosyolojik, tarihi ve siyasi veriler
    bize daha geniş açıyla bakmamızı zorluyor. Kürtler isteselerdi Lozan’da kendilerini azınlık diye de anlaşmaya ekletebilirlerdi. Buna ihtiyaç hissetmediler. Böyle bir talep veya dayatma insanlık dışı bir tutum olurdu.
    İhmaller, kasıtlar, ayrışmalar ve cehalet unsurları; birçok konuyu sorun haline dönüştürdüğü gibi
    Bu farklılıktan da kavga üretebilmeyi maalesef başarmıştır. Karşılıklı iyi niyet girişimleri hep kesintiye uğra(tıl)mıştır. Bunda, böyle olmasını isteyen güçlerin de payı/etkisi vardır.
    Kültürel farklılıkların/beklentilerin kavga unsuru haline gelmesi, bir insanlık suçu, insanlık ayıbıdır.
    İnanç temellerimiz, medeniyet köklerimiz, tarihimiz, coğrafi konumumuz, gelişmekte olan demokrasi kültürümüz buna kapı açmamalıydı.
    Bir etnik/ kültürel yapıyı tanımadan sevemezsiniz, sevmeden de anlaşamazsınız. Sorunlara hep politik ve ekonomik gerekçelerle baktık. Askeri, siyasi ve ekonomik tedbirlerle çözmeye çalıştık.
    Her yerli kriz, dış güçlerin malzemesi, kozu, silahı olmaya adaydır ve öyle de olmuştur.
    Kültürel, psikolojik ve sosyolojik çözümlemeler de yapmamız gerekiyordu.
    Genele yayılmış bir birlikte yaşam kültürü oluşmadı. Kürt dili alanında üç – beş kelimeden başka derinlemesine folklorik/kültürel bilimsel araştırma yapan, tabandan kaç kişi vardır acaba?
    Diğer kültürel çeşitlilikler dahil, hiçbirini görmezlikten gelemeyiz.
    Yaşar Kemal’in eserleri ve özellikle bu kitap, “Binbir çiçekli bahçe” olarak bize çok şeyler öğretiyor.
    Tarihsel, psikolojik, sosyolojik bir birikim ve donanımla yola çıkarak aşağıdaki yazarları da okuyabilirsek, konu hakkında bilgi edinerek, geleceğe daha emin adımlarla ilerleyebiliriz.
    Tabi mevcut anayasamızı da yenilemek şartı ile.
    Yaşar Kemal (Binbir çiçekli Bahçe ve diğer eserleri)
    Doç. Dr. Polat S. Alpman (Türkiye’de Çağdaş Sosyoloji Konuşmaları/ Küre Yayınları kitabı S.143 ve diğer yazıları)
    Prof. Dr. Osman Can (kitapları ve makaleleri)
    Sosyolog Prof. Dr. Mücahit Bilici (makaleleri)
    Prof. Dr. Niyazi Berkes (Türkiye’de Çağdaşlaşma/ YKY)
    Hasan Cemal (Kürtler / Everest Yayınları /580 Sayfa)
    Bu listeye eklenecek başka kitaplar da var elbette. Fakat bunlardan başlayıp ortalama bir fikir edinebiliriz. Kavga etmekten, ayrışmaktan, oyuncak olmaktan, kinden, hırstan, dış güçlerin ekmeğine yağ sürmekten iyi değil midir?
    Öncelikle bir zihniyet devrimi, algı devrimi, duygu devrimi, hukuk devrimi, anayasa devrimine ihtiyaç var. Hukukun üstünlüğü ve bağlayıcılığına inanmış demokratik hukuk devletlerinde, devletin üstünde oluşan/ona çöreklenen hiçbir güç kabul edilemez. Ortada meşru bir savaş hali yoksa, elinde silahı olan, silah kullanan, silahtan medet uman, silah kullanmayı düşünenler tanımlama olarak “terörist” dirler. Önce bunun adını net koyalım. Silah ile kalem, düşünce ile kin aynı masada buluşamaz. Özgürlüğü, barış kapısını, iyi niyeti kurnazlıkla ve zorbalıkla istismar edenler, bedelini de öderler.
    Kimlikler haktır, çeşitlilik, farklılık bireysel bir haktır ve anayasamıza göre de yasaldır, korumla altındadır. Fakat kimlikler, inançlar üzerine politik argüman, ideoloji geliştirmek, millet ve devlet ortak zeminini kaydırıyor, zedeliyor.
    Yolumuzun sonu ne olursa olsun, bizi mahcup etmemesi gerekiyor. İnsan hakları, demokrasi, hukuk ve mantık eksenli, bilimsel karşılığı da olan ilkelerle hareket etmek zorundayız.
    Her duyduğumuza inanmayalım. Farklı kaynaklardan teyit etmek gibi insani bir sorumluluğumuz var.
    Verimli okumalar.
    01.05.2019
    Ali Rıza Malkoç
    #armozdeyis
  • 224 syf.
    ·11 günde·Puan vermedi
    Herkese merhabalar. Öncelikle incelememe başlamadan belirtmek istediğim bazı şeyler var. Uzun zamandır burayı sadece arşiv olarak kullanıyorum. Yazdığım incelemeleri ve paylaştığım alıntıları burası için, okunulsun ya da beğenilsin diye yapmıyorum. Çokça zaman geçince insan okuduklarını unutabiliyor. Hatırlamak isteyebiliyor. Geri dönüp baktığımda okuduğum kitapları hatırlamak istiyorum. Bu nedenle şimdi yazacağım kitapta çokça spoiler olabilir. Olur da bu incelemem karşınıza çıkar, okumak isterseniz bundan haberiniz olsun :)



    Halide Edib'i Halide Edib yaptığı söylenen eserlerinden biri de Handan. Halide Edib okumamıştım daha önce. İlk defa okuyorum ve Handan tanışma kitabımız oldu. Dediğim gibi Halide Edib'i tanımıyordum. Filmlerde, dizilerde Halide Edib'i canlandıran karakterlerden vs yola çıkarak Halide Edib'in tutucu bir Anadolu kadını olduğunu sanıyordum. Aslında tam olarak öyle değilmiş. Handan benim bu konuda yeniden fikir sahibi olmamı sağladı.

    Bu kitabın adı her ne kadar Handan ise, o kadar da Refik Cemal, o kadar da Neriman. Neriman Cemal Bey'in yeğeni ve Handan da Cemal Bey'in üvey kızı. Kitapta Handan'ı Neriman'ın yeğeni olarak tanıtıyor fakat aslında kuzeni oluyor. Refik Cemal de Neriman'ın kocası. Refik Cemal'in arkadaşı Server, Handan'ın kocası Hüsnü Paşa ve bir de Doktor Şe var. Kitap bu karakterlerin mektuplaşmalarından, mektuplarından oluşuyor. Zaman olarak 1900'lerin başı, Abdülhamid'in dönemine tekabül ediyor. Zaman yavaş ilerleyen fakat çok harcayan bir zaman. Mekan gizlenmemiştir. Londra, Paris, İstanbul ve İtalya'da geçer. Aşırıya kaçmadan betimlemelere yer verilmiştir mekanlarla ilgili.

    Bu kitap hakkında bir aşk dörtgeni desem yanlış olmaz diye düşünüyorum... Handan kitabın başlarında yurtdışındadır. Neriman ve Refik Cemal evlenirken yurtdışından müdahalelerde bulunur. Gelinlik ve eşya seçimlerine kadar karışır. Ailede sözü geçen bir kadındır. Neriman, Handan'a tarifsiz duygularla bağlılık ve sevgi duyar. Refik Cemal bundan epey rahatsız olur. Neriman'ı çok seviyordur ve bu sebepten Handan'ı içten içe kıskanır. Neriman çok güzel Handan ise güzel olmayıp da albenisi olan kadınlardandır. Neriman ile Refik Cemal evlendiği sırada, Handan Hüsnü Paşa adlı bir zengin koca ile evlidir. Öncesinde ise(ki bu sonraları ortaya çıkar) Handan'ın Nazım adında bir hocası vardır ve Handan'a aşık olur. Handan da ona karşı boş değildir. Fakat Nazım adı gibi kavgada, sokakta, İsyanda olan, emelleri olan devrim yanlısı bir adam. Handan'ı da bu uğurda sevilebilecek tek kadın olarak görür. Lakin Handan bunu kabullenemez. Onu kendisi olduğu için sevmediğini düşünür. En sonunda Hüsnü Paşa ile evlendiğinde Nazım hapishanededir. Ve Handan'a bir mektup yazar, kendini asarak intihar eder.

    Refik Cemal sosyoloji, siyaset, toplumsal konular hakkında donanımlı bir adamdır. Okumayı ve tartışmayı sever. Karısı Neriman ise onunla tamamen zıttır bu konuda. Refik Cemal ne zaman konuşmak istese Neriman sıkılır. Handan ise tam Refik Cemal'in kafasındadır. Bir gün Handan ve kocası Hüsnü Paşa'yı ziyarete gider Paris'e. Orada ilk defa Handan ile sohbet ederler. Ve Refik Cemal Handan'a sempati duymaya başlar. Konuşmaları, bilgisi onu çok etkiler.
    Daha sonraları Nazım'ın Handan yüzünden intihar ettiğini öğrenince tekrar ona karşı kin duymaya başlar.

    Refik Cemal ile Neriman birbirine sadakatle bağlı bir çifttir. Gelelim Handan ve Hüsnü Paşa evliliğine...Hüsnü Paşa Handan'ı birçok kadınla aldatır. Bunu alenen yapar. Bir gün yine bir metresi ile gider ve Handan'a İstanbul'a babasının yanına gitmesini söyler. Handan ise Londra'da Nerimanlarda kalır. 3 aylık bir süredir bu. Bu sürede Handan sürekli Hüsnü Paşa'ya yazar ve ondan gelecek haberi bekler. Ümitle kendisine dönmesini bekler. Aynı zamanda Neriman'ı kıskanmadan edemez. Refik Cemal'e olan hayranlığı gittikçe artar. Refik Cemal de Handan'a karşı bu tür duygular içerisindedir lakin bunları kendine bile itiraf etmekten kaçınır. Handan Hüsnü Paşa'nın dönmesini bir yandan da Refik Cemal'e karşı hissettiklerini dizginlemek için ister. Aslında Hüsnü Paşa'ya tam anlamıyla bir aşk duymaz. Alışkanlıktan gelen bir bağlılıktır bu. Hüsnü Paşa Handan'a dönmeyeceğini açıklar. Evliliğin ona göre olmadığını, rahat bir yaşam istediğini belirtir. "Beni bekleme" der. Handan kahrından yataklara düşer ve ateşli spazmlar geçirmeye başlar. Sonunda tanısı konulur: "menenjit"
    Handan menenjite yakalanmıştır ve belki de ölecektir. Bu hastalık süresince onunla hep Refik Cemal ilgilenmiştir. Neriman tam bu sırada ikinci çocuğunu doğurur çünkü. Bir de hasta bakıcı tutarlar. Refik Cemal ve hasta bakıcı Handan'ın ihtiyaçlarını giderir. Handan gittikçe kötüleşir ve bilincini devamında hafızasını yitirir. Doktor Şe'nin isteği üzere İtalya'ya götürülür ve Handan'ın hafızası yavaş yavaş geri gelmeye başlar. Ama Handan hafızasını yitirmiş olduğu o süre zarfında da her şeyi hatırlamaya başladıktan sonra da Refik Cemal'i çok sever...Hatta Neriman'ın kocası olmasına rağmen! Tam iyileşmişken yattığı hastanede Neriman'a olan ihanetin ağırlığına dayanamayarak ölür...