• TÜM ŞİİRLERİM - TOP 10

    ÂŞK KANUNUNA BAĞLI UFAK BİR BAĞLAÇ

    Şimdi bu havalarda güzel şiir yazılır
    Ne sonbahar dert olur ne kış dondurur ortalıkta sahipsiz kalmış satırları
    Şimdi tam iç dökme vaktidir ne kadar doğru ne kadar yanlış olursa cümleler
    Kişinin yalanını saklar doğruyu diyen eh belki...
    Belki öyle tatlı tatlı hiçliğe gömülürken adam bilinir

    Bu havalarda güzel şiirler yazılır
    Sağnak bir yağmurda bir lokantanın cam kenarında sıcak çorbayı yudumlarken
    Hasretliği dilimlenmiş ekmeğe bir yudumla yüklerken
    Bir yarım saat yağmur köşeye çekilip dinlendiğinde
    Sevgilinin hayali karşısında on numara beş yıldız, iki demlik çaylık satırlar dökülür

    Şuan şu yağmurların altında belki bugün nasiplenemedik hayattan
    Nasibiyle günü bitirenleri seyrederken garip gözler
    Kalbim ağzımdan çıkarcasına atıyor
    Belki yerince delilik ama asfaltın şapırtısı bir umut
    Hiçten bir güzeli "sevgilim" diye anmak hayallerde

    Bu havalarda yalnızda olsa insana delilik vaciptir
    Böyle vaaz verdi bugünlük gönlümün dirilen umudu
    Ve birden şöyle tatlı tatlı kulak çınlatan hoş bir arzu
    Canım şuan sadece iki şey diler
    Bir benden mutluluk bir beni ben eden umutluluk

    Canım istedi diye 5 yaşında çocuğun hilesiyle kaptım hanımeli değmiş börekten
    Bir kadının dünyaya denk olacağına en basit delildir bu
    Bir akşamın köründe de şöyle güzel kahve yudumlarken
    Anneme bağlılığımdan istemiştim ya öyle bir eş
    Gönlümüz istedi diye verdi ya yaradan...

    Şuan Cemal abi ile oturup kahve içmenin tam vaktidir
    Yelkovan ölüme az biraz yaklaşmışken
    Akrep hayata denk geldiğinde hafızam belki biraz kaydığında
    Hiç görmediğim insanları çok iyi tanıyorum bir anda
    Bugün belki ümit kapısını aralama vaktidir

    Dede yadigârı bir büyüğümüz vardır ki sual damladı dilimden
    Bir gece var yamacımı tutuşturuyor ve sabahlar ciğerimi söküp atarken
    Ulu orta konuşana artık "deli" demiyorlar sussam öldü gitti
    Suzan vardı geldi bugünlük de demir parmaklıkları yırtarken
    Suzan vardı gitti oldu mahşer...

    Suzan Cemal abinin dipdibe kapı komşusu
    Kafa dağıtmak içindir gecenin sıfır soğuğunda döktüğüm mürekkep
    Suzan ile Cemal'in âşkı garip bir afyon
    Hiç mana arama kelimelerin sokağında sarhoş bir hal geçerken
    Ve aleykum selam can ciğer parçası

    Bu havalarda iyi şiir yazılır damlalar gönülde ne yer ederse
    Şerbet kadar sevdalar yaşanıyor yine "belki bir gün" gazetesinin ilk haberinde
    Millet hanımıyla bir şeyler atıştırırken beni soran olmuyor ama kahverengi gözlerde avareyim
    Millet hanımıyla milletliğini yaşarken...
    Bu havalarda öyle şeyler oluyor bazen...

    Gecenin bir körü Cemal abimi uyku tutmadı, kalktı, gitti, izliyorum da...
    Hayali vardı Suzan'ı öper gider tamam işte helallik...
    Kapıya dayandı, durdu, heyecanlandı, hop, Suzan şaşkın
    Suzan şaşkın ki öyle güzel kahverengi gözleri var ki
    Cemal abim nasıl ağlıyor ve el varmıyor omuza...

    Az biraz ayağım geriledi, başımı eğdim, kaldırdım
    Suzan kahverengi gözlerini bana dikti saat 1'i 3 geçiyor
    Sanki anladı biraz "gülsem mi acaba" havasında
    Öpememekten yana kan bağladı yamaçlarını buselerin
    Belki şuan yelkovan nerelere kaçıyor?

    Seyrediyorum insanlar nasıl hayatlar yaşıyorlar?
    Balkonlarda çok şükür ışıklar sönüyor gözlerim Suzan da
    Suzan'ın kahverengi gözleri kanlanırcasına yaşlanıyor
    Uçuklatan dudaklara varamaz gözlerim
    Sanki hülyalar sır verdi o şirin dudaklara

    Bu havalarda çok güzel beklenir banklarda
    Bendeniz Mustafa Cemal, Suzandan bir söz alamadım
    Saralım hikayeyi başa, bu havalarda iyi şiirler yazılır belki âşklar umut olur diye
    Bir ömür bitinceye değin çok fena âşık olurum
    Şu geceler yarın bir kaç saatliğine sabah olacaksa
    Kalkıp gideceğim sokaklar Suzan'ı getirir...

    Tekrarın sonunda ne varsa bilmem yine çaldım kapıyı
    Suzan bakındı ve ben, uzun zamandır bilmedim ne hoş memleket tadıyor dudaklar
    Birden mutlu oldu kurban olduğum kahverengi gözler
    Bir hürriyet gibi sevmek kadını elbette ki Cumhuriyet
    Biri iki eden sebep, sonuç, girizgâh, fikriyat...

    Yine kim gelip geçiyor sokaklardan?
    Kaldırım da oturan benim çocukluğum okşadığı saç Suzandır
    Ben Mustafa Cemal beynimin en derin köşelerinde
    Kendi kendime yaşattığım aziz duyguların damarında
    Kabir edindim öpülesi yanaklarda...

    Saat gecenin yarısına vardığı anda
    Gökyüzünü çok iyi taklit eden dört duvarda
    Annem kapıya yardan ümit bağladı
    Bir destur ile terpinip özlediğimin dudağında sabahlarken
    Yazarken soğuyan kahvede her yudumun başını çektim, hasretlendim...

    Ben âşkı keşfettiğim geçen senenin Mayıs ayında
    Öyle bir apartmandır ki Suzan'ın derdi, kederi penceresinde açık gözlü, dimdik, yiğitçe bir demdir
    Suzan'ı sevdiğim de dünya kıyamete kadar sükût durdu
    Suzan kara bulutlardan yağmur gibi dökülürken kabrimden dirildim...

    Bizim apartmanın karşısından toplasam benim dengimde bir genç çıktı
    Varamadım ki yanına ne demlidir titrerken adım attığı hayatı
    Ne işin adamıdır bilmem ama iki cama hapistir baharı
    Bir tarafı gündüz işkencesi bir tarafı gece mahlûk devriyesi
    Sorunsallar, ikilemler, arafların arka bahçesi...

    Keyfimin acemi kâhyasının nazarında gece 3 civarı
    Millet nazarında beceremiyorum "âşk" diye kısaltıp kaçak elektrik gibi hayatı
    İnan ki öyle güzel gözleri ve dudakları var ki
    Bizim köyün niyazı belbir o kadar değil
    Belki ben abartırım ama abartılmayacak gibi değil...

    Aslında edebiyattan ötürü meşgalim şu taraftır
    Mürekkep beni suskun bilip konuştuğunda
    Öyle her günde tatlı tatlı umutlanınca
    Vallah billah sabaha güneş vardığında
    Benim bu ıçimden geçende olur da Allah büyük...

    Dem bu dem olsun çok şey istemem yar elime eş olsun
    Mustafa Cemal Suzandan gayrı ne etse olmaz kainata ters
    Herkes iyi kötü mutlu sonu bulurken
    Ben garipçenin hikayesi bâkî mi kalır?
    Dostluk, düşmanlık dert midir bu?

    Aykut Barış Çelik

    BİR ÖMRÜN 40 YILLIK HATRINA

    Yâr bana bir eğlence medet
    Tam iki dudağının arasında
    Kahverengi gözlerin bol cilveli akında
    Aşkın ile sarhoşluk gerek
    Derler ki "bana sen gerek"
    Ayılmayayım...

    Yâr bana sen gerek
    Memleketin bir ucundan başlayan hırçın rüzgar gibi
    Saadet yağmurlarında bronşit olana kadar
    Gözlerinin neşesine sığınayım
    Her ne vaktim, halim varsa bugün olsun seninle
    Ayılmayayım...

    Yâr, adına kurban olayım, bana sözlerin gerek
    Şiirin rengi sen, vay ben öleyim...
    Saatlerce tükettiğim kahvenin 40 yıllık hatrına
    Seher vakti kavuran sıcağın hatrına
    Niye yaşıyorumkilerin cevabı
    Senin benim cevabım olman gerek...

    Bugün hangi ayın kaçıncı günü bilmiyorum
    Bir gereksizce tüketilen hava gibiyim eksikliğinde
    Bana şifa gerek öyle can verilesi gülen gözlerinden
    Bugün kimin günü hoş, kimin günü hoş geçtiyse umursamıyorum
    Bana bir sor sebebiyetim sende gizli
    Benim yarın bir gün ne olacağım, kadınım, sevgilim...

    Nergizler bugün sen kokuyor
    Gelincikler köle oldu baharına
    Bana seni yaşatmak gerek o işveli parmaklarında
    Bir zamanlarımın anısı bugünümün mimarı
    O hoş rüyalar şahittir, kızçelerimin anası
    Bana sana ömrümüz gerek

    Kadir, kısmetten velhasıl aydan düşen nur
    Çölde kavrulurken canıma can olan Leylam
    Bilmezsin bu satırlar dökülürken gecenin yarısıdır
    Beynimde ki sende hep bir sabahtır
    Hayalimde ki sen hep bir aşktır
    Sonuçta hayalde sende tamamlanır

    Bana bir sen gerek her duanın başında
    Küçük bir balanın hayali gibi tatlı
    Bir memleket gibi burunda tüten
    Bir evren kadar uçsuz bucaksız
    Sebep sonuç gözetmeden bütün ömrüm
    Salise, saniye, dakika, saat cümle alem sen gerek...

    Hayatın sağ köşesindeki sokağında
    Çiçek satan ablanın güler yüzünde
    Başımın üstünde kahkaha atan güneşin kızılında
    Her gün yollarda bir ümitle seni gözlerken
    Daha hayalinle aklımı kaybetmişken
    Ne olur kurban olduğum bana sen gerek...

    Cemal abim şu garip tren istasyonunu bugün mesken edindi
    Oturduk ikimizde bir başa âşk dilendik yaradana
    Öyle olup olmadık yere şiir yazmak geldi içimden ama
    Sessizce gönlümde seni ömrüm istemekle
    Artık o gelip giden trenlerde seni görmem gerekirken
    Bana dudaklarından tatmak gerek ey yaradanın kulu

    Şu şiirler olmasa derdimi dökecek bir şey yok vallaha
    Desem dosta delilik postalımdır tartışmasız
    Hiç seni fikir etmeden yol gitsem taş, toprak cehennem ovası
    Kalbimi sustursam beyinsiz bir divaneyim
    Belki ağzım laf demesini bilmiyor ama
    Ben sana fekaletin fevkinde tutkunum

    Cemal abim Kars'ın en has adamı
    Önsözü âşk, girizgâhı memleket, sonu hasret
    O derdi bende çektim uyuştu kederim
    O derdi bende çektim kül etti abamı
    O güzelin gözlerinde bende kayboldum ama soran etmedi
    Delirdim galiba ruhsar sevgilim yanı başımdan gitmedi...

    Yâr bana sen gerek kurbanın olayım
    Bugün ne haldeyim biliyor musun?
    Aklımı başıma almaya çalışırken yenik düştüm
    Hep düşünürümde kendime başka dert bulamadım
    Bana adı sen olan bütünlük gerek

    Aykut Barış Çelik

    SEN RİSALESİ

    Sana şiir yazdım
    Kaldırımlarında çocuklarımız vardı
    Duvarı saran yeşilimsi ümitlerimiz
    Yokuş aşağı âşk sokağına yuvarlanan hayallerimiz
    Hep seni fikir ediyorum diye kafamın bir hoş olması bir şakalaşmanin derdindeydi

    Sana şiirler yazdığım sokaklarda
    Işte hemen sağdan dönüyorsun ya
    Sokağın az ötesi o müptezel eden kahverengi gözlerine çıkıyor
    Oraların gecesi gündüzü dudaklarında saklı
    Ay sağol işte şuramın tam sol tarafı sana parsellendi...

    Şimdi belki şu saatlerde ne yapıyorsun, neye gülmekten o kurban olduğum çenen ağrıdı
    İşte o sıralar o kahverenginden ömür almış gözlerinde yetimceyim
    Ben zaten sen iken az öncem doyulmaz ve bir beş dakika sonra...
    Hiç umrumda değil sensiz bir başıma geçen zamanın miktarı
    Sen aklımın tenhası değilsen yalnızlığın adı yemin billah ölüm olsun...

    Tanrım sen bilirsin bir Pazartesiden, Salıdan ibaret değil ömrüm
    Günümde o asrım da bir bedendir ki o
    Şu dostum olan bir kaç yudum kahve şahidimdir ki
    Gündüz batsın gece ayılsın ki
    Henüz keşfedemediğim nice güzel kelimeler vücut buldu da kondu yamacıma...

    Şuana kadar kaç zaman oldu saymadım
    Adaklar verdim yar yine konak gelsin gönlüme gitmesin
    Allah beni benden daha iyi biliyor ben ne divaneyim
    Zaten ölçüsü olsa adı âşk olmaz derdimin
    Ömrüm billah yetmez tarif etmeye şifasıdır belki de derdimin...

    Benim ömrüm, gülüm, mükafatım aydan düşmüş ceylan
    Dirilsin gelmiş geçmiş destanlar, kasideler ne fayda?
    Ceddim Süleyman'ın Hürrem'e sevdası da neymiş?
    Ferhat Şirin için dağları deldi kül oldu esti gönlüme
    Ben bu kadar divaneyken eğer yanlışsam ne edeyim ki düzeleyim?

    Evet, benim canparemin keşfedemediğim en derinliği
    Az evveldir ve nedendir bilmem işte şu satırlarda gözlerin belirir
    Biraz duraksarım içim acayip hoş olur
    Yaşıma, başıma bakma o gözlerinde nazlı bir bebeğim
    Gözlerinin akıyla kundaklandım gelde can ol ömrüme

    Sana nice şiirler yazdım seni çok kıskanırlar
    Seni çok düşledim rüyalarım hasret düştü sana
    Kalem davacı mürekkebin dünya umrunda değil
    Bilmem Allah beni kaç yaşıma kadar yaşatır?
    Tek temennim o dizlerin olsun kabrim...

    Gel benim 5 dakika sonra ne olacağım
    Bende senin 1 saat önce ki keyfiyetin
    Bir anlık neşenin kaynağına talibim
    Bir ömürlük nefesine amadeyim
    Daha ne kadar kaldıysa ömür hepsi şahidim...

    Sana bir demlik şiir yazdım
    Balı sen, şerbeti sen, kıvamı işte o gülen yanakların
    Seni yaradan Allah'a bin bir kurban olayım
    Ha bu hayatın yazısı sen, çizgisi sen...
    Sen...

    Aykut Barış Çelik

    HAYAL

    Var bir hayalimiz
    O hayalleri verimli topraklarda filizlendiriyoruz
    Bir dalı Leyla bir dalı Mecnun olacak
    Müptezel âşıklarla sulayacağız, özgürlük kokacak...

    Var bir hayalimiz
    Belki olmasına maddiyat yetmese de keyfimizi açıyor
    Herkes deliyken akıllı olup dünyayı mı kurtaracağız?
    Öyle bir hayalimiz var ki başlamamak ümitlenmenin yarısı

    Var bir hayalimiz
    Hayat egoist bir çift zar olsa
    Ayağımız takılsın, düşelim, belki düşeş gelir
    Belki her zaman ki gibi bir taş daha kaybederiz hayattan

    Var bir hayalimiz
    Tek başıma yürürken ayaklarım yokuş aşağı yavaş gitsin de
    Belki bakkalı dönerken bir güzel bizde âşkı bulur
    "Hadi inşallah canım" diye bağırmak var içimizde

    Var bir hayalimiz
    Sanki önceden yoktu
    Bende becerebiliyorsam âşık olmayı bir çift kahverengi gözlere
    Umut âşkın yapı taşıdır, bunu da ben diyorum

    Var bir hayalimiz
    Akşama kadar demli çay içelim
    Tuzlu hıyarın bir yarısını sevgili yesin bir yarısını ben
    Hayat bizi kandırırken kaderi dar sokakta yuvarlayalım

    Var bir hayalimiz
    Yaşıtlarımızın çocuğunu sevelim: "Dayın sana kurban olsun mu?"
    Çayıra uzanıp yari hayal edelim
    Kalkıp bir demlik çay daha içeriz

    Var bir hayalimiz
    Bir tek ona para gitmiyor zaten
    Doyurmasa da acıktırıyor
    Sebepsiz bekletiyor

    Var bir hayalimiz
    Nasıl olsa bedava,üstü kalsın hacı amca
    Sonumuz evvela akıl hastanesi
    Ümidimiz bir yırtık çorap

    Var bir hayalimiz herkes gibi
    Dokunsalar ağlayacak, gıdıklasalar susmayacağız
    Öyle oturmak hiç kalkmamanın yarısıdır
    Batmış dünyaya cünüp abdesti aldırmayacağız

    Var bir hayalimiz herkes gibi, herkes öyle
    Kimimizde para yok hayali genelev işletir
    Kimimizde kuruş akıl yok kır düğünü yapar
    Devlet bekâra vergi yazsın, malız...

    Ama şöyle okkalı var bir hayalimiz
    Bir balayı sevindirecek beleşçi dükkanımız olsun
    Bir güzele yanıkken başka güzel yanmasın abamızda
    Tamam boş hayal de hayal kurmak hiç terpinmemenin yarısıdır.

    Aykut Barış Çelik

    SELÂMET

    Ademden Havvadan bu yana
    Bozkırlar kızıl güneşin altında
    Cenk diye nara atan bulutlarda
    Acunun kutsal bağrında, vay babam...

    Ademden Havva'ya bu zamanda
    Mehtap bağrı küstü karanlık ocak buldu
    Devranın ızgarasında Hızır tan oldu
    Zahid dermanım sahramda, vay babam...

    Gün aydı melike nur saldı
    Gün aydı melike can aldı
    Devranın ızgarasında nevrim yandı
    Canım can, bahtım firuzan, vay babam...

    Gün geceyle cem etti Ferhat'ın derdinde
    Dün, gelin oldu gam evinde
    Şirin derman oldu şiirin hecesine
    Buse (öpücük) dudağıma mühür vurdu, vay babam...

    Ademden Havvadan bu zamana Cafer Sadık
    Hızırım gel bahtım yanık
    Cafer Sadık Hüseyinimin şahına âşık
    Dedem, ceddim, şahım, pirim vay babam...

    Kelime rızasıyla meclis kurdu hayata
    Kelime arzusuyla darbe vurdu âşka
    Âşık kondu maşuğun hatrına
    Âşk telaffuzda az kalır, nedir bunun ölçüsü, hesabı vay babam...

    Gün ömre cem etti, cem edindi
    Dün unutulmaya mahkûm edildi
    Cenk diye nara atan bulutlarda
    Mükafatım sen oldun ey hanım, han hanım, cananım, ömürlüğüm

    Ademden Havvadan geldim bu dünyaya öz ve tek
    Paktım battım, battım çıktım, çıktım yandım
    Yandım kül oldum, küldüm beşer oldum, beşerdim şaşar oldum
    Âşk telaffuzda az kalır, ya Hüda nedir derdim, dermanım?

    Cemal abinin bir demlik çayı
    Yarın bir asırlık hasreti
    Şahsım Mustafa'nın divaneliği
    Âşk değilde kül bulundum, lâl oldum, ya Ali medet, vay babam..

    Şahsım Mustafa'nın ruheviliği
    Şanım Mustafa'nın derbederliği
    Şahım Ali'nin bin bir hikâyesi
    Âşk deyince yürek kalıyor mu vay babam?

    Sevgilim sen köklü bir ömre eş misin?
    Sevgilim sen bir dermana dem misin?
    Sevgilim sen bana, ben sana denk misin?
    Sevgilim âşk deyince ömür kalır mı?

    Sevgilim derdim, dermanım dudaklarında gizli
    Sevgilim ömrüm kalbinde dizgin
    Sevgilim hayatım derdinde bitkin
    Sevgilim seni âşk deyince bu hasatta dert mi kalır?

    Bahis tekrar açılır Ademden Havva'ya
    Gün yeniden aydınlanır Zulkarneyn'in havarına
    Gün böyle başlar nasıl bilmem Allah katında
    Züleyham sen, Leylam sen ve bak işte ben Behlûl vay yarenim...

    Şairin son demi kasette çalan o mayhoş şarkıda saklı
    Hayat dedikleri şeyin sırrı o badem dudaklarda saklı
    Badem acı mıdır, tatlı mıdır, nasıl tadılmalı?
    Acep insan âşktan hülyaya kapılır mı?

    Sevgilim ömür geçiyor kalanı senin olsun
    Üstüne ömrünü kat sarhoşu gönlüm olsun
    Dudaklarının balı hürmetim olsun
    Sevgilim, sevgilim, can sevgilim...

    Adem ile Havva'nın bahçesinde gülüstan
    Şirin ve Ferhat'ın kaleminde devran
    Leyla İle Mecnun'un bahçesinde şen, şakrak koşturan
    Beyaz kelebekler seni bulsun sevgilim

    Ademden Havvadan bu yana
    Bozkırlar kızıl güneşin altında
    Anasının gülü kızımın yanağında
    Babasının yiğit delikanlısının endamında vay benim derdim, dermanım

    Aykut Barış Çelik

    YOZLAŞMAK

    Kendimi unutmuşum bir yozlaşmış sabahın en dibinde
    Unutmuşum hasrete maruz kalmış irbet bir bedende
    Hafızam artık kimseyi bilmez ve amansız işkence halinde bir ruh
    Ama yalnız benim için saklamışım bir âşk kalbimin en ücra derinliklerinde

    Hatırlamıyorum evveldir neydim, nedendim...
    Bilmiyorum kimindim, kimin içindim?
    Aklım almıyor, nasıl bir curcuna bu?
    Bir güneşin ateşinde "sabah oldu" diye kendimi kandırıyorum.

    Devir mi, asır mı, yıl mı, ne bu gözümü açıp kapatırken selamsız giden fikir?
    Hep bir bekleme mi yoksa kalkıp gitmek mi ödül bu yalnızlığa?
    Yada sadece bir kuruntu...

    Dost dedikleri bir çaydanlıkta fokurdadı bir bardakta zehir zıkkım
    Düşman dedikleri yollarda her bir adıma yara, bere
    Ağız susar beyin konuşur habire
    Ruh zaten leş gibi harabe

    Suskunluk tutarsızca lagaluga derdinde
    Küskünlük loş bir köşede köy ağası
    Özlemek sebepsiz işkence
    Acabalar şakşakcı denyuz

    Ölüm var işin ucunda her şey sanki gülünç
    Ölüm var işin başında sanki her şey başı boş
    Ölüm var işin ucunda iş, güç harap
    Âşk var ömrün zirvesinde ulaşmak zor.

    Aykut Barış Çelik

    DİVANENİN SESLENİŞİ

    Çaresizlik âşkın tuzu, biberi mi?
    Yerince hasretin kaynar suyunda kavuran
    Yerince o güzel gözlerin hülyasında cirit atan
    Nedir âşk; sadece gönlün ağrıyacak vaziyete gelmesi mi yada hoşça sarhoşlaştıran mayhoş bir esrar mı?
    Ve her gün ayrı bir umut

    Sıkıntı, özlem gelip geçici bir hava esintisi midir yoksa karganın bile beğenmeyeceği ceviz kabuğu mu?
    Hayallerde, rüyalarda hep onu düşlemek...
    Yemin ederim Halil İbrahim sofrası bile bu kadar bereketli değildir
    Yemin ederim dünyanın en güvenli ülkesi bu kadar güvenilir, dostane değildir.
    Âşk hoş bir esrar mı yada içinden çıkılamayacak sarhoşluk
    Tatlı bir ölüm döşeği, bir gülüş bin kahkaha...

    Sana bir şiir yazdım karşımdaki ömrü seyre dala dala
    Tadından yenmez, okusan kendini kıskanırsın
    Bütün dünya şahidim olsun kendine hayran olursun
    Âşıksam sen ayrı bir güzellik kazanırsın
    Bu da âşk değil midir?

    Uzun zamandır bir adağım var
    Cenab-ı Allahtan seni dilerim
    Belki cebimde 3 kuruş param yoktur
    Ama bir değerle ölçülemeyecek bir kalple
    Her gün bir önceki güne göre daha da alevlenen âşkımla seni istiyorum Allahtan

    Uzun zamandır bir sevdam var
    Sana karşı Allah'ın armağanı
    Onca mükafatın eşsiz heyecanı
    Adağım var, hep senin ömrünü ömrüme isterim
    Canımın canananın olmasını dilerim

    Evveller öncesi rüyalar ötesi peygamber göründı rüyamda
    Elinde ki ömrün tam gül bahçesinde senden bir hayat vardı
    Kuşların gözlerinde senin yaradılış sebebin vardı
    Sümbüllerin, süsenlerin dilinde sana hasret vardı
    Sana gelirken yollar firengiz doldu, ömrüm füruzan hayalim fuzulî oldu

    Becerebilsem sana olan aşkımı zar zor belki kasideler anlatır
    Anlatmaya ömrü yetmezse mekanı peygamberin yanı olur
    Anlatabilirse o âşk Adem'e Havva'ya dost olur
    Ve ben o âşkı dudaklarında yaşayabilirsem benim için bayram olur
    İnan ki dünya çökse umrumda değil.

    Şimdi bir iç geçirsem de karşıma çıksan
    Bir demlik çayın hatrına hayalimden çıkıp sevgilim olsan
    Şöyle bir iç geçirsem bütün vatanım, yerim, yordamım sen olsan
    Bir gözümü açıp kapamamla kabul olan dualarım olsan
    Çok şey mi istiyorum Allahtan?

    Bir tatlı kulak çınlaması şairden beter Mecnun etti beni
    Bir kalpten bir kalbe giderken Behlül gibi divane etti beni
    Beni aldı sen etti beni, seni aldı ben etti seni
    Derdimi aldı şifa etti seni, şifamı aldı merhem etti beni
    Bin şükür ya rabbelalemin

    Aykut Barış Çelik

    ÜÇ GÜNLÜK DÜNYA TAHSİLÂTI

    Öncelikle yazacaklarımdan dolayı özür dilerim
    Yarenlik bir kişiden başlar senden benden biter
    Bir kuru nefretle yeşerir sırılsıklam aşkla biter
    İşin sonu bir kara topraktır

    Kim yanlış anlarsa şimdiden af ‘ola
    Kapımızdan geçen her 10 kişiden biri aşk’ ola
    Bir Behlül gibi yanık bir nur gibi maşuk ola
    Küslük ocak başında cayır cayır yanan odun ola

    Üç günlük dünyanın tahsilatı bu
    Bir gece ansızın görülen kâbusla yazılan
    Yaratandan sonra sarılınan başka bir dost bu
    Dost kalmayan koca dünyada dost arayışı bu

    Bir gün kapı açılacak daha eşiğe kadar ağıtlar koşuşacak
    Dost, düşman işte o zaman belli olacak
    Gel gardaşım sarılayım, barışalım kötüye inat
    Süleyman’dan miras bu toprak bize mi kalacak?

    Ufak bir korku yazdırıyor belki bu dizeleri
    Belki aynı anda başka biri yazıyor aynı fikirleri
    Belki bir bayan çıkmış balkona düşünüyor birilerini
    Üç günlük dünyanın tahsilatı bu imzamızı atıp çıkalım

    Dostun feryadından kalmadı bir dem, bir uyku
    Rüyalar dolmuş kâbuslarla bir kuytu
    Elbet gönül tenha, beşer huzursuz
    Bir selamet, bir huzur, bir hayr’ ola

    Tahsilatımın makbuzu vebalim olmuş
    Servetim dost deyip düşmanım dolmuş
    Sevdam, sevabım alacaklım olmuş
    Elbet insanlığı hatırlayıp öleceğim
    Mahallemizin delisi başkan oldu
    Şu koca dünya bir kâğıda kaldı
    Soytarı kaleye yoldaş oldu
    Bir aklım, bir zekâm işte bana kalan kaldı

    Rahmetli dedem öldüğü vakit
    Bir zengin de komşusu oldu
    O zaman fakirlikle zenginlik bir olduğu vakit
    Herkes kendinden sorumlu oldu

    Belki şuan bu şiir rahatlatacak beni
    Belki aşkımı getirecek beri
    Belki vebalim boynuma, sevabım ona
    Koymayın beni benden beri

    Mustafa çalmayı çırpmayı bilmiyor
    Bir yazıyor bir hayal kuruyor
    Bir sevdalanıyor bin yanıyor
    Kupkuru özüm kalmış dünyamda

    Bu benim tahsilatımdır ucundaki fermanımdır
    Belki kapımdan geçecek sevdalımdır
    Getirin bir bardak su, bir ekmek düşmanımdır
    Yesin, içsin aç almasın canımı

    Mustafa’nın zehri gidişattır belli
    Dönüş mü kötü gidiş mi bedbaht belirli
    Bir yaratan biliyor kim kimindir eceli
    Yetim kalmasın şiirlerin hecesi

    Yanıyorum dostlar aşkın ateşinde
    Bir gülüş kurtuluşum, bir ağlama vebalim
    Hakkını helal et hayal yoldaşım
    Kavruluyorum kebap misali ateşinde…

    Aykut Barış Çelik

    MEŞK YOLDAŞI

    Samanlıkta, seyranlıkta hayal bahçesi rüyalar
    Güneşin meşk ettiği taraflar bülbüle bayram
    Kulağımda mahoş müzikle hatrın bahçesinde gül
    Kalbimdeki seni bilsen kıskançlıktan nar gibi kızarırsın.

    Dudağının bir kaç kelamı keyfiyetten başka bir şey değil
    Bilmezsin belki de inanmazsın hoşnutluk bir adımıncak katlanır
    Bir tavşan kanı çayın hiddetli hay havarında
    Öyle günü birlik yaşantımda ömre sen geldiğinde ufkum şahlanır

    Şu uzun müddetçe kendimi yokladım
    Ömrüm sıfırı tüketmekten öteyken tek başarım ömrüne tutunmaksa
    Umudum bittiğinde aklıma karış
    Bir bilsen gönlümdeki seni, ömrüne ömrünü katarsın

    Kötü iyi maskesine büründü
    İyi bir hayalin peşinden beşere küstü
    Ömrün biteceği zamana değin
    Ne güzel sana yanıp var oluşa

    Şu "hayat" dedikleri farkındalıkta
    Kendince bir sevmeler, aşklar üreten boş kafaların gölgesinde
    Yoksunluk çeken ve amansızca çürümüşlüğe batan ruhların derdinde
    Her gün katlanarak yeşeren umudun denginde seviyorum seni

    Bak hemen şurada bir teyze demliği getirirken
    Hacı amca bir telaşla gülü koparamadı endişeyle
    O dikenin acısına ömrü giden yiğit adamın
    Saf su gibi serin akan ilmiyle tutkunum sana

    Hemen günorta sakinleşen sokakta ezanlar yankılanırken
    Hacı nenemin kolunu ıslatırken kalan ömrün buharında
    Kuran'a uzanan elin peşincek verilen nefesin keyfinde
    Alnımı secdeye koyar ve kaldırırken şevkatte seviyorum seni

    Sokaklarda seni arar dururken ayağımın mecalsiz halincek
    Bir soluğumun senle bir ömre eşitliği zamanı
    Aşkı sen diye duyurur aşkın dergahı
    Bilmiyorsun sevgili hayalin amma velakin mücevherat

    Cemal abim çayı demlediyse "muhabbet açacak" derler
    Bir ömür uçup gidecekse sen geleceksin bilirler
    Hayatı ömürle çarpıp senle eşitlerler
    Bilmiyorsun değerini bilsen gönlünü aşk ocağıma bağlarsın.

    Yavan hayatlara zambak açılmış, duydun mu?
    Benim yok hayatımda sen varı bulunca
    Yağmurun yaprağa değişi baharmış, bu bir umut mu?
    Gözlerin ömrüme mükafat çok şükür Allah'ıma

    Bugün sen gel dünyama haddinden fazla yetim bıraktık şiirleri
    Henüz daha şiirler yeşermeden gel kalan ömrüme sevgili ol
    Fazla tutarsız kullandık hayatları
    Tatlı nazından savrulda gel, yoluma yoldaş yol hanım hercai

    Aykut Barış Çelik

    CAN KOZALAĞIM

    Bir gecenin akşamı yine sarhoşum
    Belki bu yaşıma kadar ağzıma bir damla alkol sokmamışımdır ama
    Bahardan yeni çıkan ağaçların şuursuzluğundayım
    Dalgalıyım, esintili tavırlarım besbelli ki âşkımın meyvesi

    Bir gecenin akşamı yine fuzuliyim
    Ortalıkta sersemleşmiş kozalağın derdiyle
    Bahardan yeni çıkmış gelinciğin dansına mazhar oldum
    Bu besbelli alışılagelen bir hülya değil

    Gündüzün ilk ışığıyla güneşe selam duran sokaklar
    Ağaçları derya bilen martılar
    Radyonun başında çayla efkâr gideren amca
    Hengel açan teyzenin kuvvetiyle müptelâyım bir badem dudağa

    Kara bir kumrunun paslı sokak lambasında saygınlığından
    Ekşimsi yeşil eriğin mahalle ağalığından
    Trakyadan göçen yoğun, tatlı telaştan
    Sıyrılıp gelen bir özlemle tutkunum bir elma yanaklara

    Dudaklar acı bir bademse tadılmamış
    Kalbe akan âşkta kan kırmızısı bir pekmez misali
    O güzelin âşkı bir çeşit manyak ediyor ya beni
    Bana da böyle bir güzel gün doğduysa Allah'ın bir bildiği var.

    Sabahın bir körü halı çırpmaya kalkan ablanın çatık kaşlarında
    Çaydanlığı ocakta unutan yeni gelinin nazında
    Ot bağlamış kaldırım taşlarının hürriyet davasında
    Ben o güzelin yokluğunun da müptezeliyim.

    Akrep yelkovanin âşkına kalkar Köroğulu'ndan ders alır
    Geçen vakit giden ömre kabristan aranır
    Gönül dilbere yanarken âşka derman aranır
    O güzel aldı aklımı da etti özüne vurgun

    Can kozalağım aç dünyanın arşını ses gelsin
    Belki bir akıllıysam âşkına bin viraneyim
    Aç dünyanın şu 7 cihan bağrını
    Ben sana deli gibi âşığım

    Şiirler dilsiz gönlümün bağırışları
    Kavrula kavrula yanan ruhum feryadım
    Bir beyaz zambak son anlarım
    Açan gülün tazeliğinde ben acayip âşkının manyağıyım

    Ölçüsüne, kitabına kafam yetmez bu tatlı sarhoşluğa
    O ruhevilikle kalem doymuyor yazmaya
    Fotoğrafları öpmekten heder olan dudaklarımda
    Bir buse ol benim kendimden geçişim, sevgilim

    Sahra da açan bir fidan olasılığında
    Kaderimde ne kadar raslantı varsa
    Hiçlikten yeniden varoluşa varınca
    Âşk seninde gönlüne düşünce akıl baştan gidene kadar bir sen sevgilim

    Elimde şiirler aç kapını ben geldim
    Dualarında kendimi misafir bileyim
    Aç dünya arşını, duy beni ben ona çok fena âşığım
    Sen beni ona eş, onu bana sevgili eyle Allah'ım. Amin...

    Aykut Barış Çelik

    BİR DELİNİN GÜNCESİ

    Birden gece olsun
    Mevsimler asırlara karışmış vaziyet
    Beterin beteri kıyametle yarışadursun
    Yalandan mutlulukların dükkanında
    Büyük bir kampanya ile hüzün beleş olsun.

    Birden gece olsun
    Olsun ki şerefsizlik diz boyu, namussuzluk gırtlağa yapışsın
    Cinsiyetin olmadığı bir harabe sokakta bekleyeceğim
    Bir gün daha kötülük fahiş fiyatlara rafları doldursun
    İyilik derdine düşenin dalağını severim...

    Birden gece olsun
    Olsun ki 70lik bedenler 30'un furyasında idam edilsin
    Ya işte ruhevi bir deli söyler varsay
    Akıllının aklını bin bir karıştırsınlar
    Bir işe yarayanın aklını seveyim

    Kapkaranlık bir sokağın ucunda
    Fahişelerin rayiç fiyatlara kahkaha attığı
    En kaliteli pezevengin bugünde siftah ettiği
    İbadeti bile gösteriş için yapmayan
    Yavşaklığıyla övünenlerin hayatına hoş gelelim...

    Dilinde laiklikten koca bir halka
    Döşler anarşik hay havarda
    Sözde sevaplara boyunlar bükülsün
    Özürü, efendiliği edep biliyorsa halk
    Konuşanın, hak diyenin boynu kesilsin...

    Dostun kâbusudur uyandı kan revan içinde
    Bismillah ile vardı derviş dedeye
    Dedi, anlattı, sustu, yoruldu
    Dervişte bir bismillah ile hayra yoğurdu
    Dedi yorgun dost: "hani hayır?"

    Kara perdenin arkası hayat dediklerinin tam tersi
    Keşke oraya varılsa da olsa gülüstan
    Hak etmeye çalışırken yanlış oldu girizgâh
    Susarken ve konuşmazken aldı başına belâyı insanoğlu
    İnsanoğlu nicedir hacı dede?

    Kapkaranlık sokağın ucunda iğne ucu kadar mutluluk
    O bile batıyorsa beşere konuşanın dili kesilsin
    İlle de âşk diyecekse cevan?
    Ve ona âşkı vermeyen iki elin
    Gidecek ayakların yolu, yordamı açık olsun

    Bir kaç sokak ötede dost rüyadan kalktı
    Sarmaşıklar perdeyi sardı, sarıldı
    Aman neymiş görmüşken yaşadıkları
    Yaşayıpta rüya sandıkları
    Epey acıdır kabusun afyonuyla mayhoş olduğu

    Hayat kuyusuna merdiven sal gardaşım
    Dost diye hiddetli bir karabasan çöktü üzerime
    Ağzından küfür döküldü niyeyse?...
    Yakarsa dünyayı beddualar kül eder
    Gözlerine vurduğun yalan demlerine selam vurayım kardeşim...

    Mustafa dediler bana sanki yarın varım gibi
    Ucundan düşman bildiler bugün yokum gibi
    Deli kalıbına soktular sanki akıl yarıştırdım
    Kaybettiler de ocaklar açtım
    Kazandılar da perişan vardım.

    O ince mutluluk açılır ey dost
    Aç yolumu ya Şüheda
    Ölüme uyandır ya Hüda
    Ölüm gülparemin kucağında
    Yaşam da bir ölümdür hayat zindanında...

    Şiirin başından sonuna ince bir yolda
    Bana şirin gözüken çirkef dünyada
    Ki burada ben bir halktır aslında
    Yaşam diye ezber tutulanda
    Hoşçakal dört duvar.

    Aykut Barış Çelik

    NEY NE Kİ?

    Dert ne ki?
    Yokluk öyle zorluyor ki psikolojimi
    Ve sanki bir taze ekmeğim hemen bayatlayacakmış gibi
    Hürriyetimi sanki paslı zindanlara attılar da
    İşte öyle felaket bir âşığım ki kahve kokan gözlere
    Acizim, çaresizim, bitkinim kahverengi derdime

    Dert ne ki?
    Yokluk öyle zorluyor ki beynimi
    Âşkı ayrı dert yokluğu ayrı bir sarhoşluk
    Bu eften püften yaşantı ne ki?
    Cami avlusuna terkedildi sanki tozpembe hayatım
    Felâket âşığım da suskunluğum yırttı boğazını

    Dert ne ki?
    Açım âşk denen devaya ama aşım yok
    Mecnunum deli divane, kavrulurcasına, Leylam yok
    Dağ delmekten toz duman olduysa da girmedi kalbe duman
    Öyle bıkmışım ki olup olmadık şeyden
    Beynimin en köşesinde hacı amca sigara tüttürüyor

    Dert ne ki?
    Zaten üç kuruşluk nefesle yaşarken
    Olup olmamanın sonu neye çıkar saçma sapan bir olasılık
    Hep bir ümitle, hep bir umut; durduk yere
    Durduk yere sanki kapı açılacak ve karnım ağrıyana kadar mutluluk
    Bu millet nasıl mutlu, mesut oluyor?

    Dert ne ki?
    İyice aptallaştım düşün babam düşün
    Kulağı, beyni bir güzel hoş eder yarin sesinin akla düşmesi
    Kimin ne derdi var, benim ne derdim var...
    Manyaklaştım, manyaklaşıyorum e zaten manyağım
    Şu çay hatra düşürmese zaten...

    Dert ne ki?
    Ha dünyaya mahçup olmuş bir sokak köpeği
    Ha kırılmayacağını bile bile karganın cevizle itleşmesi
    Bir ıslık çalsa uğursuzluk olacak diye korkan çocuğun duygusuyla
    Beynimden çıkmayıp ömrüm olmayan kısmetin hayaliyle
    Ya işte anla halimi üstad

    Dert ne ki?
    Onca arlanmaz, utanmaz yavşağın kalabalığından sıyrılıp gelmek
    Selam verdiğim dağların pezevenk olması
    Her bir kadının gözyaşlarında aklımın kaçması
    Yedi ceddim peygamber olsun ben seyit; yolum, yokuşum kara duman
    Allah tümünün bin bir belasını versin...

    Dert ne ki?
    Bunca kafam allak bullakken yerince de halsizim
    Soytarının sigarasında hallenen belki bir öfkeyim
    Kafam dağılsın diye me kadar uğraşsam da bi'çareyim
    Beynim öyle ağrıyor ki a dost...
    Sevgili açsa kapımı "herhalde Azrail yarin güzelliğine büründü diyeceğim

    Dert ne ki?
    Kara toprak hastalık verdi şahsıma
    Ulan sanki güllük gülüstanlık bostanın bahçesi
    Bir giremedik kahverengi gözlerin heyatına
    Ulan sanki güllük gülüstanlık hasretin ömrü
    Ya işte anla halimi üstad...

    Aykut Barış Çelik

    RAGIP - 1

    Hangi baharlar günün bir sabahının habercisi?

    Eskisi gibi pişmeyen çiğ düşünceler

    Hangi karamsarlığın bekçisi?

    Çürümüş bir ruh taşıyan çok bilmişçi beyinler

    Kim haklı bu kokuşmuş dünyada?

    Usulca merdiven başında bekleyen ufak bir çocuk

    Üst katta açlığa tutsak, ömrünü bir dumana satmış "kör olasıca"

    Bekleyiş hangi ümitsizliğin mirasdarı?

    Veyahutta gülmekte zorlanan, gözleri kan çanağı gibi bir hanımefendi...

    Bütün bunlar olurken Ragıp yazıp yazıp atıyor

    Ağzını açıp bir, iki laf etmez

    Sor, düşünceleri hep israf eder

    Sor, akıllıdır ama has delisidir buraların

    Hangi ölümün habercisi bu hava?

    Veyahutta hangi doğumların abartısı?

    Yumuşak bir gamzeye inen bir kulak çınlatısı

    Ses etmez de, buralar leş gibi ömür havzası

    Üst katta fahişenin biri kıyamet habercisi sanki

    Hanımefendi bu neyin safsatası?

    Anam! Allah bin sabır versin.

    Ağabey bu neyin hesabı, kitabı?

    Bahis konusu ufaklık bir acıyla ağlamaktayken

    Fikir fukarası deli Ragıp yine israf

    Ragıp deli, ruh hastası, embesil, şizofren

    Senin tüm soyunu, sopunu mahalle arasında bir bitik ömre sokayım

    Ragıp deli, şizofren, tamı tamamına tam bir...

    Evet tam bir, tamı tamamına gevşeğin önde gideni

    Beyin israfı, sidikli, soytarı herif

    Lanet olsun, ölesin, bedbaht...

    O çocuk bu adamın has oğlu

    Has oğlu, öz evlâdı, has ...

    Hangi ölümün habercisi bu hava?

    Hangi, hangi, Ragıp?!

    Aykut Barış Çelik

    RAGIP - 2

    Lütfen bağırmayın!

    Edep denen şey resmen kapıdan kovduğunuz kumarbaz kiracı sanki

    Lütfen, edep denen bakkaldan alınan bir Parlement değil

    Efendilik hele ki öyle sokak ortasına atılmış fahişe terliği de değildir

    Lütfen, sakin olun...

    Hanımefendi bir hiddetle kapıyı çaldı

    Dışarı da hiç hayat yok sanki

    Tutarsızlık, çirkeflik, bir mahalle bir apartmana eşit

    Ragıp'ın keyfi yerinde anasını satayım

    Çekirdek çıtlama sesleri yayılır cepte 3 kuruş para yok

    Bizim erkekler kadınlardan daha çok gıybet yapar

    On sekiz katlı apartmanın sakallı fahişeleri

    Yıkamaktan canı çıkmış pantalon, dışkı izi kalmış don

    Ragıp yetiş beynim karıncalanıyor

    Bizim Züleyha nerede amma da sarı peynirdir o

    Bir üst katta hacı amcanın oğlu parmaklarıyla kavga eder

    Bir parmak bir parmağın boynunu burktu mu...

    Hakan abinin de muhabbeti hiç çekilmiyor.

    Gönlü kalmasın diye onu dinlemekten fıttıracağım

    Evlâdım kırtlatma artık şu parmaklarını

    Ne oldu? Hayr'ola bir kahkaha koptu

    Lerzan abla değilmiş, Ragıp yine bir tarafına gülüyor

    Oğlunun yüzü mosmor kesilmiş, zangır zangır az ötede ki kilise çanı gibi

    Havaleler, ağlamalar diz boyu

    Şimdi nedir bu çıkarım?

    Ragıp; haşemalı, orası burası oryantal eşini oynatıyor

    Lerzan abla kafayı yiyecek

    Aman gitme abla, hatırlamıyor musun geçen gün ne yaptı sana?

    Özür dilerim kadının oturacak hali yoktu

    Yok yok, yanlış anlama bütün gün tacizden ibaret...

    Ragıp'ın onca şeyine ahali sessiz

    Herkes kendi günahına kömür atıyor

    Gözleri önünde ebelerine selam verilse

    Yok, yok Ragıp haklı, Ragıp'a laf yok

    Elleşmek, ne ola ki?

    Aykut Barış Çelik

    RAGIP - 3

    Düzlemesine giden sokağın sonunda yolun ikiye ayrıldığı yerde
    Koca çınarların arasında hapsolmuş aile apartmanında yaşı 20ye yakın genç bir kız var
    Bu genç kızın sabahtan başlayıp akşamın bir körüne kadar süren sade gülüşü
    İki dudağının ardına saklanan sır, salya ile tatlı tatlı dökülüyordu Ragıp'ın kül tablasına
    O esnada o gülüşü seyrederken cennetin ışıkları bir ağacın kuru kozalağından saçılır
    Pak bir beden, meşk rengine ramak kalan gözlerle dans ediyor
    Durup bir nefesle âşık olsan olmaz ki nefret etmeye kalkışsan ayıptır
    Besbelli ki kül kokusu bayıyor ama sebepsiz sırra kadem basan gülmeler afyondur
    Afyon tadilır mı yoksa beklenir mi Azrail?

    Ragıp açılmayan gözleriyle kızına manasız gülüyor
    Cehennem sıcağı gibi havada, kutup da yürürmüş gibi tırsak beden sadece gülmekten tecellisini alır
    Gülen gözler yalanı beceremiyor ama ümitler had safhada
    Kızın boğazında ki morluk aheste aheste iniyor göğüs boşluğuna
    Yalancı bir gülüş he ene saklıyorsa açığa çıkıyor
    Biraz kafamı çevirdikten sonra annesidir diye düşündüğüm bir abla sürekli hap yutuyor
    Telâş ve korku iri gözlerin arkasına saklanıyor
    Kapılarında sürekli zile basan adam geri çekilip balkonu yokladı gözleriyle
    O sırada gider borusundan akan idrar felaketin habercisiydi.

    Çantalı adam geriye çekildiği an çirkef bir kadın kapıdan çıkıp bağırırken
    Elinden psikiyatrist kartı düşen adam içeri bir hücumla girdi
    O anlık sanki cehennem gecesi vurdu gökyüzünü
    Cehennem gecesi genzimi yaktı ve nasıl tarif edeyim?
    Bir perde vardı sanki asıl olanla benim gördüklerim arasında...
    Vücudum kaskatı kesildi ki ölüm sanki kölemdi
    Çirkef kadın psikiyatristin ensesine vurdu ama nafile
    Gürültüye sağır kulağım adım atsam kıyamet kopacak
    Kaç saat geçti bilmiyorum ama ayağımı hissetmiyorum...

    Bitmiyor toplumun psikolojik sorunu
    Psikiyatristin her adımı her kapıdan isyan curcunası
    Giriş katta sabır taşı var tepesinden kan akar
    Bulutlar verasetini aldı ölümün
    Hangi bedene bürünür, ne zamanın habercisi vahşi ölüm?
    Vahşet ölüm sadece bedenden mi ibaret?
    Kız resmen aklıyla savaş halinde bedeni harap
    Özür dilerim bedenden kasıt...
    Şuan bilmediğimi anlatamam, bilsem yersin kalır kelimelerim...

    Apartman ahalisi şöyle dursun psikiyatrist kızı kolundan tuttuğu gibi çıkardı dışarıya
    Kızın üzerinde kabuk bağlayan idrar kokusu hararetli kıyamete delildi
    Bir komşunun arlanmazca açtığı radyonun cızırtısı nice mahlûkları dâhi korkutur
    Sebepsizce ve çaresizce bekleyişimin ayağıma vuran sızlamaları cabası
    Biraz sonra sokağın başında beliren dilencinin yanık sesi sanki mahşerin özeti
    Mahşerin ateşini Ragıp közlüyor ceremesini kimler kimler çekiyor
    Yoksunluk mahalle de genzimizi yakarken dilencinin sesi bir darbeyle...
    Ümitsizlik sarmalında çabalamamız istavrit gibi çaresiz
    Beyhude oluruz diye kendimizi kandırıyoruz

    Biraz vakit geçtikten sonra beynimde dalgalanan yersiz karıncalanmalar
    Basamakları entrikadan çürümüş merdivende çömelip çaresizce isyan ediyor
    Ruhumu tecrübe diye etiket vurulmuş serzenişlere kaptırdım
    Ortam beni boğuyor zorlansam bulur muyum çıkarı?
    Şu üzerime çökmek için tepinen karabasanın akrabası belki de Ragıp efendidir...
    Daha bana kalsa bütün kötülüğün başı odur
    Sebep sormayın, o bir deliyse bende durup seyirci olamam
    Aksi bir yenilgidir yada kabullenmek...
    Bu adama ses etmesek Dingo'nun ahırına çevirir buraları, he hey...

    Ragıp ile mahallenin taş köprüsünde tanışmıştık
    Milletten sigara dilenir bir kaç adım ötede insanı insana kırar
    Adamın daha neyi var bilmiyorum ama düpedüz ömür törpüsü
    Gecelerden ne bulduysa gündüzler boğaz boğaza
    Şu bahsettiğim oğlu vardı ya havalesi arşı titretir
    Günah damarında girizgâh olmuş soyuna sövsem sopunun ne suçu var?
    Belki bunlar bir geçiştir veyahut sınav
    Sabır aziz vatan toprağı kibir mahalle meydanında kaos fırtınası
    Karmaşık çelişkiler içindeyim...

    Ragıp'ın kızı göz bebeğinin en derinliklerinde zorlama da olsa umudunu taşıyor, hissettim
    Acı bir özlem çökertir kalbime sebebi ne olursa olsun
    Hani şöyle manasız gülüşı vardı ya bomboş dünyada kulağımda yankılanan tarifsiz hoş bir uğultu gibi
    Adı sanı hiç önemli değil varlığında bir sebep belli
    Vaziyet vahimse eğer aksi insanlık dışkı çukurunda
    Özür dilerim sitem etmiyorum, ölü ruhlar neden bir kamçı vurmak derdinde garibe?
    Garibin ahı tutarsa düşersin gafile
    Etme eyleme nefsim, azad et beni
    O garip yetimin hatrına...

    Gönlüm elverirse uzun zamandır dikildiğim kapıdan koşarak kaçacağım
    Manzara ne kadar içimi ürpetse de karadelik kör noktasına çekiyor
    Gök koyuya çalan kızıllıkta inliyor
    Dersin sanki turnalar cenk meydanında gazi oldu
    Öğlen vaktine doğru yağan yağmurlar göz merceklerimi eritiyor
    Sanki tanımadığıma mecburum derman bende
    Anlamıyorum şu içimde ki boşluk közlendirir mi cehennemi?
    Bir tabiri varsa söyleyin ayaklarıma düşen ateş ciğerime vuruyor
    Uğultu kafayı yedirtecek...

    Epey bir zaman geçti sanki omuzumda psikiyatristin eli
    Buz gibi ter ciğerime işliyor
    Saat kaç oldu bilemem kulağıma dualar iniyor
    Bomboş bakınırken psikiyatrist nice olaylara anlattı
    Ragıp denen tutarsız başlı başına öz başına kıyamet alâmeti
    Bahis konusu kimsenin kimseyle yok derdi
    Sanki vücudum soğuyor, gözlerim irileşiyor
    Tadı aklımdan eden bir ölüm var damağımda
    Bu arada dost oldum karabasanımla

    Gözlerimi biraz araladım ve bir sofranın tam ortasında şamdan celallenmiş
    Gırtlağıma kadar çöktü soğuk kavrulma
    Tülden hafif bir el gezinir tenimde
    Sağım Ragıp'ın kaynar kazanı solum hürriyet bahçesi
    Tepemde hiç bir surete benzetemediğim kanatlı huriler düğün havasında
    Adım attığım coğrafya noktadan ince
    Ve bir daha uyanış sonrası farklı bir dünya burası
    Şurası herhalde tam köşe oluyor, Ragıp'ın oğlu ibadetinde
    Ve tatlı uyanış...

    Tepemde toparlananlardan biri besbelli annem
    Niye öyle tatlı tatlı gülüyor?
    Babam naftalinli çayı demlediği esnada sokaktan geçen bir ambulans Ragıpların kapısında belirdi
    Bir hanım ablamız oğluyla secdeye durdu zaman durdu
    Zaman gıdım oynamıyor gök düğüm bağladı
    Biter mi yara?...

    Aykut Barış Çelik
  • I
    Benim yüzüm bir bayram telaşıdır
    Küller ve biraz da deniz artıklarıyla
    Ben ki çocuklarla büyüdüm ve
    (Bu yüzden uzundur ya biraz kollarım)
    Bir denizde bir akşam gittim ölümü
    Yosunlar rüzgârlar gözleriyle balıkların
    Hâlâ saçlarıma takılmış bulurum
    Bir balığın pullarını ve tuzu
    Şimdi bir yolu yürüyoruz ya seninle
    Birden üçüncü sınıf bir lokantadayız işte
    Bir kadın senin ağzınla gülüyor ve
    Ne mutlu ne mutsuz.
    Nedir mi mutluluk diyorsun
    Bir eylülü gitmek belki de böyle
    (Eylül ki en kanayan aydır tarihte)
    Ve birden o adam gösterisine başlıyor
    Yırtılan sesiyle.
    Sanki sarı beyaz kara
    Sanki bütün ırklar birlikte bağırıyorlar
    Ve sanki insanlığın hali.
    Ve soruyorum kendi kendime
    Lokantalar neden insanlığın haline benzer
    Böyle bir dünyadayız işte yürüyoruz yürüyoruz

    Ağzımdan diyordum daha çok ağzımdan öp beni
    İnsan yaşarken bilmez yaşadığını.

    II
    Böyle çıktık sonra akşama akşam dediğimize
    Bir denize bir denizin birdenbireliğine
    Ben aklımdan ağaçlıklı ağaçlıksız yolları geçiyorum
    Bir çocuğun yüzünde sanki bir öğle sonuyum
    Tam neredeydi şimdi bir türlü çıkaramıyorum
    Bir sokak unutmuş sokaklığını gidiyordu
    Belki bir resimde yaşamaktan sıkılıp çıkmış geliyordu
    Belki de Dul Bayan Suzan Adoni’nin ayininden dönüyordu
    Diyordum herhalde bu ikisinden biri olmalı
    Bir sokak da çünkü her zaman kendinde değildir
    Susuyoruz ve
    Sanki dergilerde kalmayı seçmiş şiirler gibiyiz
    Hem gün gelir şiirler de eskir biliyorsun
    Kalır ama bir yerlerde bir eylülün eylül olduğu
    Ben ki dikkatli bir su gibi yaşadım
    Seninle ve küllerle.

    III
    İlk kar Toroslara yağdı diyor bir ses
    Yağmış gibi anafor gözlerine
    Oturdum sonra gözlerini düşündüm gözlerini buldum orda
    Bir deniz gibi uzandım içlerine
    Çakıllardan en harlı ateşler yaktım bıraktım
    Kaldım öylece uzun çayırında saçlarının
    Dedim ki hatırla hatırlamaktır zaman
    Bütün dillerde.
    Yüzün de odur
    Yüzün ki bir ormanın sayısız en sık yerinde
    Bir akşamın akşam olduğudur bende
    Hem bak tarih de kabarmış bir anıdır
    Zaman da. Çarşı gül ağzında
    Geçtik denizi öylece indik sonra geceye
    Geçmiş gibi bir göğü bir baştan bir başa

    IV
    Senin bütün bir gün bir sokağı seyrettiğin olmuş mudur
    Bir kentin herhangi bir kentin
    Şimdi bu kenti tepiyoruz ya
    Her kent bir yaradır bende
    Bir elmayı ısırıp bırakmak gibi çürümeye
    (Belki de sadece bende benim uzun yüzümde)
    Bak işte bu sokaktır senin ruhun diyorum
    Sokakların da ruhu vardır çünkü (varsa ruh)
    Bir kez göçüp gitmiştim de o zaman anladım
    Ben bunu. O zaman buldum kendimi
    O zamandan beridir her yerdeyim
    Bir denizkabuğunda örneğin parçalanışında bir taşın
    Böyle oldu işte su yüzüne vurması gibi bir batığın
    Benim aşkta aldığım bu upuzun yol

    Ağzımdan diyordum daha çok ağzımdan öp beni
    İnsan yaşarken bilmez yaşadığını.
  • Mutsuzluğumuzun önemli bir nedeni şu floresan lambalar, beyaz ışık yasaklansa milletçe depresyonu yeneceğiz.
  • Karşıdaki apartmanın bütün daireleri işyeri olmuş. Hepsinde floresan lamba yanıyor. Masa lambasını yaktı Ekmek bey. İçeriye tatlı bir sarı ışık doldu. “Mutsuzluğumuzun önemli bir nedeni şu floresan lambalar,” dedi, “beyaz ışık yasaklansa milletçe depresyonu yeneceğiz.”
  • I
    Benim yüzüm bir bayram telaşıdır
    Küller ve biraz da deniz artıklarıyla
    Ben ki çocuklarla büyüdüm ve
    (Bu yüzden uzundur ya biraz kollarım)
    Bir denizde bir akşam gittim ölümü
    Yosunlar rüzgârlar gözleriyle balıkların
    Hâlâ saçlarıma takılmış bulurum
    Bir balığın pullarını ve tuzu
    Şimdi bir yolu yürüyoruz ya seninle
    Birden üçüncü sınıf bir lokantadayız işte
    Bir kadın senin ağzınla gülüyor ve
    Ne mutlu ne mutsuz.
    Nedir mi mutluluk diyorsun
    Bir eylülü gitmek belki de böyle
    (Eylül ki en kanayan aydır tarihte)
    Ve birden o adam gösterisine başlıyor
    Yırtılan sesiyle.
    Sanki sarı beyaz kara
    Sanki bütün ırklar birlikte bağırıyorlar
    Ve sanki insanlığın hali.
    Ve soruyorum kendi kendime
    Lokantalar neden insanlığın haline benzer
    Böyle bir dünyadayız işte yürüyoruz yürüyoruz
    Ağzımdan diyordum daha çok ağzımdan öp beni
    İnsan yaşarken bilmez yaşadığını.

    II
    Böyle çıktık sonra akşama akşam dediğimize
    Bir denize bir denizin birdenbireliğine
    Ben aklımdan ağaçlıklı ağaçlıksız yolları geçiyorum
    Bir çocuğun yüzünde sanki bir öğle sonuyum
    Tam neredeydi şimdi bir türlü çıkaramıyorum
    Bir sokak unutmuş sokaklığını gidiyordu
    Belki bir resimde yaşamaktan sıkılıp çıkmış geliyordu
    Belki de Dul Bayan Suzan Adoni’nin ayininden dönüyordu
    Diyordum herhalde bu ikisinden biri olmalı
    Bir sokak da çünkü her zaman kendinde değildir
    Susuyoruz ve
    Sanki dergilerde kalmayı seçmiş şiirler gibiyiz
    Hem gün gelir şiirler de eskir biliyorsun
    Kalır ama bir yerlerde bir eylülün eylül olduğu
    Ben ki dikkatli bir su gibi yaşadım
    Seninle ve küllerle.

    III
    İlk kar Toroslara yağdı diyor bir ses
    Yağmış gibi anafor gözlerine
    Oturdum sonra gözlerini düşündüm gözlerini buldum orda
    Bir deniz gibi uzandım içlerine
    Çakıllardan en harlı ateşler yaktım bıraktım
    Kaldım öylece uzun çayırında saçlarının
    Dedim ki hatırla hatırlamaktır zaman
    Bütün dillerde.
    Yüzün de odur
    Yüzün ki bir ormanın sayısız en sık yerinde
    Bir akşamın akşam olduğudur bende
    Hem bak tarih de kabarmış bir anıdır
    Zaman da. Çarşı gül ağzında
    Geçtik denizi öylece indik sonra geceye
    Geçmiş gibi bir göğü bir baştan bir başa

    IV
    Senin bütün bir gün bir sokağı seyrettiğin olmuş mudur
    Bir kentin herhangi bir kentin
    Şimdi bu kenti tepiyoruz ya
    Her kent bir yaradır bende
    Bir elmayı ısırıp bırakmak gibi çürümeye
    (Belki de sadece bende benim uzun yüzümde)
    Bak işte bu sokaktır senin ruhun diyorum
    Sokakların da ruhu vardır çünkü (varsa ruh)
    Bir kez göçüp gitmiştim de o zaman anladım
    Ben bunu. O zaman buldum kendimi
    O zamandan beridir her yerdeyim
    Bir denizkabuğunda örneğin parçalanışında bir taşın
    Böyle oldu işte su yüzüne vurması gibi bir batığın
    Benim aşkta aldığım bu upuzun yol
    Ağzımdan diyordum daha çok ağzımdan öp beni
    İnsan yaşarken bilmez yaşadığını.

    https://1000kitap.com/yazar/Ilhan-Berk