• 224 syf.
    Beş Şehir ve Kıymetli Özelliklerine Dair
    21.12.2020 - Ülker Gündoğdu
    Beş Şehir ve Kıymetli Özelliklerine Dair
    Düşünürler, teorileri ile şehirleri ve toplumları asırlar boyu etkilemişlerdir. Bu teorileri, kitaplar üzerinden insana ve şehre tesir etmiştir. Şehirler üzerinden geçen medeniyetlerin geride bıraktığı eserler ile kıymetli özelliklere donanmıştır. Bu donanma durumu kitaplarla bir aktarımı sağlamış, kitaplar kuşaklar arası medeniyetin köprüleri olma vazifesini üstlenmiştir. Şehirlerin bağrında yetiştirdiği anlamlarla hayat bulan Beş Şehir, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, okura şehrin anlamını öğretmekttiği bir monografik eserdir.
    Medeniyetler beşiğinde yaşamış olan Ahmet Hamdi Tanpınar, bulunduğu coğrafyadan kültürel anlamda zenginleşmiştir. Mesleki başarıları ile birçok şehir ve ülke görmesiyle de zenginleşen düşünce dünyası, Tanpınar’ın, eserleri aracılığıyla zenginliğini okurla paylaşma imkânı sunmuştur.
    Şehir sosyolojisinin meselesi, disiplini, toplumların yapısal özelliklerini ve sorunlarını anlamaya çalışmaktır. Şehir ve insanlar arasındaki ilişki, etkileşim ve çatışmalar, kurumlar ve sosyal bağlarıyla birlikte irdeler. Gelenekselden modern topluma geçişin parçası olan şehirler, ruhuyla kendini hissettirerek aktarır.
    Hayatımızda kaybolan şeylerin ardından duyulan üzüntü ile yeniye karşı beslenen özlemin temsilini dile getirir Beş Şehir. Üzüntü ve özlem yaşadığın şehire olan sevginle birleşir. Sevginin çerçevesi olan şehirler hayatın ve vatanın manevi kültür simasıdır. Nesiller, medeniyet değişmesiyle, yaşam ümitlerinin bağlı olduğu, tecrübenin dönemeçlerinden manzarayı seyretmektedir Tanpınar. Tenkit, inkâr, kabul ve red, ümit ve hülya ikilemlerinde yaşanan gerçek mana Türk cemiyetinin hakiki macerasıdır. Selçuk ile Osmanlı arasındaki farkı adaptan, üsluba, insan ve zevke kadar derinleştiğini şehirler üzerinden gösterir. İki ayrı üslup Rumeli coğrafyası ve Akdeniz terbiyesi yoğrulmuş olan Osmanlı’nın Rönesans’ının neler olduğuna dikkat çeker. Selçuklu eserlerinin harap durumuna, iktisadi buhranlar ve önemli düşünce farklılığının payı olduğunu gözler önüne sermektedir. Beş Şehir’de okur, her devire tanıklık eder.
    Ankara
    Ahmet Hamdi Tanpınar, “Eski bir garpçıyım fakat canlı hayata, yaşayan ve duyan insana, cansız madde karşısındaki bir mühendis gibi değil, bir kalp adamı olarak yaklaşmayı istedim. Zaten başka türlüsü de elimden gelmez. Ancak sevdiğimiz şeyler bizimle beraber değişirler ve değiştikleri için de hayatımızın zenginliği olarak bizimle beraber yaşarlar.” (s.11) ifadesini kullanır. Bu durum, eserin derinlerine nüfuz eden düşünceyi anlamamızda faydalı olacaktır.
    Ankara daima dasitani ve muharip görünür. Bütün arazi terkiplerini kendinde toplayan ufka hep aynı sükûnetle hâkim. Orta Anadolu’ya iç kale olmuş. Etilerin, Frigyalıların, Lidyalıların, Roma ve Bizans’ın, Selçuk ve Osmanlı Türkleri’nin zamanlarından beri tarihin büyük düğümleri çözülüp bağlanmıştır. Mağrur sükûtundan sızan düşünce ve duygular bilebilseydik ne iyi olurdu. Şehrin mazisiyle yaşadığı saati birleştiren gezintiler zevk olur.
    Erzurum
    Mazı Ağaçları, Botan Suyu’nun kolları, Murat Suyu köprüsü, Yıldız Dağı, Süphan Dağı, insanda acayip etkisiyle yüce bir tesir bırakır. Bakır, kuyumcu dükkânlarıyla, otuz sekiz medresesi, elli dört camisi, İran transitin beslediği refahlı ve mağrur Erzurum, sonra harap şehir arasında ilişki memleketin hiçbir yerinde birinci Dünya Savaşı’nda geçirdiği tecrübenin acılığı Erzurum’da olduğu kadar açıklıkla görülemezdi. Erzurum’un, Sivas’ın, Kayseri’nin, Konya’nın camileri, medreseleri, kervansarayları, bir yay gibi, yeni kuruluşun ilk noktasını, hazırlamak için unsurlar senfoninin ana teminini verir. Dilimiz ve kılıcımız gibi ata yurdundan getirdiğimiz biçimleri, özellikleriyle yükseldikçe, etrafındaki bütün hayat değişir. İnsan ömrü, unutmanın şerbetine yiyecek kadar muhtaçtır. Hür müstakil yaşam iradesini Atatürk, Erzurum’dan Anadolu’nun içine doğru başlattığı mücadelesiyle milletimizin tarihi haklarını fethederiz.
    Konya
    Esrarlı güzelliği, bozkırın serabındandır. Ova, ışığın ufukta rüyaya daldığı anda susuzluğuna kanaat eder. Ruhu sağlam kendi başınadır. Gösterişsiz, içten Anadolu insanının aynıdır. Mevsimlerine karışman, çeşmelerinden, Çarbağ sularını içmen, işlenmiş kapılarından geçmen, sırmalı çarşaflarında uyuman lazımdır. Konya tıpkı Mevlevilik gibi initiation (kabul töreni) ister senden. Sonrası her şeyini verir. Güzel ve sevmesini bilen bir kadın gibi mazisini açar. Bu maziyi ve onun kudretini iyice tanıdığınız için bütün bütün sizin olacağına bir türlü inanmayarak sever tanırsınız.
    Alaeddin Keykubad’ı şehir parlak şekilde karşıladı. Bu büyük padişah her biri bir ihtiyacı karşılayan o mühim seferlerini, çok hesaplı ve daima sağlam politikasını, hep Konya’da hazırlandı. Kamaştırıcı aydınlığında hiçbir şeyi olduğu gibi görmenin mümkün olmadığı Divan-ı Kebir içinde yaşadığı aşk Konya’nın payıdır. Onun dünyası hareket halinde bir dünyadır. Burada her şey yaratıcı aydınlığın ve aşkın kendisi olan Allah’ın etrafında döner, ona doğru yükselir onda kaybolur, ondan doğar ve ayrılır, tekrar onunla ve birbiriyle birleşir. Her şey burda birbirini özler, birbirinin aynıdır, birbirine cevap verir. Bu mahşerde ne öldüren, ne seven ne sevilen birbirinden fark edilir. Mevlana gibi hiç kimse Aşk’ını tanrının dini olduğundan bahsetmemiştir. Konya cami ve medreselerinin 1. Alaeddin’in altın kakmalı sırma işlemeli, saltanat çadırı, Selçuk destanının, Mesnevi ve Divan-ı Kebir’in doğmasını, ince kibar musikinin kolaylaştırdığı hayat insanlarının sevinç ve acılarla beraber olur Konya.
    Bursa
    “Cetlerimiz inşa etmiyorlar, ibadet ediyorlardı. Maddeye geçmesini ısrarla istedikleri bir ruh ve imanları vardı. Taş ellerinde canlanıyor, bir ruh parçası kesiliyordu.” Duvar, kubbe, kemer, mihrap, çini, hepsi Yeşil’de dua eder. Hasretlerimiz, ıstıraplarımız, sevinçlerimiz, ümitlerimiz kendi hususiyetlerini yapan renklere mevcuttur. Yeşil’in kapısında nöbet bekleyen taze serviler gösterişsizliğin aynasında nöbet bekleyen taze serviler gösterişsizliğin aynasında el ele, yan yana, yaşıyorlar Bursa’da.
    İstanbul
    İstanbul’un suları Çırçır, Karakulak, Şifa Suyu, Hünkâr Suyu, Taşdelen, Sırmakeş… Bir gül gibi yaprak yaprak açılan bir İstanbul doğar. İstanbul’un iklim özelliği, lodos poyraz mücadelesi, değişik toprakların üzerine kurulan semtlerin farklılıkları başka yerde görülemez. İstanbul hayalimizi işletme sihriyle insana tesir eder. Zevk inceliği, sanatkârca yaşayış tarzı, sağlam bir kültür olur. Nisan’da erguvanlar açar Boğaza. Yaşadığımız an efsaneleşir İstanbul’da bu masal içinde mevsimler, günler, renk, koku semti büyüler. En büyük meselemiz, mazi ile nerede ve nasıl bağlanacağımız, hepimiz bir şuur ve benlik buhranlarının çocuklarıyız, hepimiz hayatımıza ve eserlerimize yakından sahip olacağız. Aramak ve bütün kapıları çalmak kâfidir. Daha kendimiz olan bir bugünü yaşamamız kabildir. Tabiatın sahnesinde aktör kadar tesirli Türk cemiyetinin yeni bir eşiğinde olduğu bizzat İstanbul’un kendisi bu hayatın en kıymetli şehri.
    Sonuç olarak toprak kendine ruh, nizam alır şehirlerde. Üzerine bastığımız taşlara değen başlar kader uğrunda yoruldukları şeylerin mirasının büyüklüğünü göremeseler de yaşayan görmektedir. İnsan kaderinin büyük taraflarından biri de, bugün attığı adımın kaderini nereye götüreceğini bilmemesidir…
    Beş Şehir
    Ahmet Hamdi Tanpınar
    Dergah Yayınları
    224 sayfa
    Ülker Gündoğdu - 21.12.2020 Ülker Gündoğdu Beş Şehir Ahmet Hamdi Tanpınar
    http://www.kitaphaber.com.tr/...rine-dair-k3781.html
  • Friedrich Rückert, Mevlâna Celâleddin âşığı bir Alman şairidir. Onu Alman/Batı dünyasına tanıtmak amacıyla Divan"ından ve Mesnevî"sinden çeviriler yapmış, ömrünü bu aktarım faaliyetiyle anlamlandırmıştır. Yaptığı iş, sadece bir çeviri değildir; fakat aynı zamanda bir karşılaştırmalı edebiyat araştırması, bir metinler arasılık alıştırması, bir çok yönlü bakış gayreti (meşki)dir.1
    Hasan AKAY* İlyas ÖZTÜRK**

    http://akademik.semazen.net/article_print.php?id=408

    Şark dünyasına ait başka metinler de çevirmiş olmakla birlikte, Mevlâna ve metinlerine karşı gösterdiği sıra dışı yakınlık, onu, içine girdiği dünyanın kendine özgü şartlarına uyum sağladığını, her ciğerin teneffüs etmeye cesaret edemeyeceği atmosferde teneffüs etmeyi öğrendiğini ve bu büyük farkındalığı yetiştiği âleme de tattırmak aşkına büyük çaba sarf ettiğini kanıtlamaktadır.

    Biz, onun Mevlâna"dan yaptığı bazı çeviriler üzerinde daha önce bir karşılaştırmalı inceleme yapmış, onu nasıl kendi dünyası üzerinden alımladığını, bu yolda nasıl takdire değer bir tavır ve teknik geliştirdiğini ortaya koymaya çalışmıştık (Öztürk-Akay, 2006: 595-612). Bu defa, kendi dil evreninde ünlü sayılan ve bizim kültürümüzle de doğrudan ilişkili olan çarpıcı bir metni üzerinde yeniden okuma ve yorumlama faaliyeti gerçekleştirmek istiyoruz. Maksadımız, hem yazarın, hem metnin niyetini, hem de kültürel anlayışların verimli zeminini dikkat nazarlarına sunmak, kültürler arasılığın ve metinler arasılığın salındığı boşlukta nasıl bir anlamın oluştuğunu bir model metin aracılığıyla göstermektir.

    Böyle bir çalışma için, hiç kuşkusuz, Mevlâna Celâleddin"e atıf ve ithaf edilen beyitlerle birlikte, bunlara semantik açıdan dahil olan, ancak görünmez alanda mevcudiyetini sürdüren 17 gazelin metni de dikkate alınmalı, en azından bunların içeriğine dair bazı ipuçları tespit edilmelidir. (O bakımdan, söz konusu metinleri ya da bunların içerğini bir "ek"2 olmak üzere kaydetmek gerekir; aksi takdirde, okur görürler açısından beyit olarak gözüken "kod-anlam"ların çözümü kolay kolay mümkün olmayabilir ya da Rückert"in nasıl bir tercümanlık yaptığına dair okuyucuda sağlam bir kanaat oluşturamayabilir). Çünkü her beyit, içinde yer aldığı gazelin içeriğini özleştiren metinsel birer işaret veya birer simgesel gösterge niteliğindedir.



    Eser Okur İlişkisi Açısından Rückert ve Mevlâna

    “Biz baharın kurtarıcı nefesini bekler dururduk, Seninkisi Doğu"dan Batı"ya geliverdi, ey Celâleddin!.

    (Friedrich Rückert)

    Mevlâna"nın Dîvân-ı Kebîr"inden Rückert tarafından yapılmış çeviriler ve bir tür "nazire" sayabileceğimiz uygulamaları, Mevlâna"nın eserinin başka eserlerin oluşumuna katkı sağlamak açısından ilham verici bereketli metinlerden olduğunu gösterdiği gibi, Friedrich Rückert"in bu büyük Şark şairinin eserini, bir bakıma -Şeyh Galib"in yaptığı tarzda- bir "mîrî malı" gibi kabul ettiğini3 de -yani ondan esinlenme hakkını kullandığını da, kendine özgü bir eda4 ile- göstermektedir. Başka bir deyişle, Rückert, çağa uygun bir okur olduğunu, Mevlâna"nın Dîvân-ı Kebîr eserindeki stratejiyi fark ederek gereğini yaptığını, (Eco"nun Açık Yapıt"ında ve Yorum Aşırı Yorum"unda (Eco, 1996: 34-35, 74-76; Eco, 1992: 11-13; Rifat, 1996: 47-48) söz konusu ettiği tarzda), metni bütünleyen bir varlık olarak kendini gerçekleştirdiğini ortaya koymaktadır.5

    Rückert"in bu noktada yaptığı, şiirsel ve kültürel bağlamda bir "alımlama"dır. O, Mevlâna"nın eserini Batı dünyasında kendini onun yerine koymak suretiyle -ve kendi atmosferi içinde- okumayı denemiş, bir bakıma, Rückert"çe bir Mevlâna okuması gerçekleştirmiştir. Kendisini, Mevlâna"nın Batı dünyasındaki bir "ayna"sı olarak görmesi ve göstermesi (bk. 4. gazel)6 bunun açık kanıtıdır. Bu, onun, Mevlâna"yı -Batı dünyası ve Şark dünyası açısından- büyük bir "hakikat" olarak gördüğünü, kendisini de bu hakikatin aslına sadık bir yansıtıcısı olarak algıladığını veya konumlandırdığını gösterir.

    Bu noktadan itibaren Rückert, bir yandan, felsefi geleneğin "yansıtma" olarak tanımladığı kadim anlayışa gönderme yaparken, öbür yandan, bunun en çağdaş uzantısı ve radikal yorumu olan yapısalcılık sonrası anlayışına göz kırpmaktadır. (Bunda birden fazla faktörün etkisini görmek mümkündür. Örneğin: Bütün gelenekleri ve sıra dışılıkları aynı anda kucaklayan "Mevlevi nazar"ın; seksenli yıllardan sonra Avrupa"yı saran felsefi nazarın, yahut Şark"tan Garb"a haber ve mesaj aktarmayı değerli bir hakikat tercümanlığı olarak benimseyen ufuklu birkaç nazarın etkisini görmek mümkündür).

    Global Pazar anlayışı da bu yaklaşımın dayandığı en uç noktayı işaret etmektedir. Bu durumda Rückert -ve benzerleri- artık sadece bir "ayna" değil, fakat bir "hakikat postacısı"dırlar. Burada her ne kadar her hakikat veya hakikat görüntüsü veren şey, aynı hizada yer alsa da, sonuçta asıl hakikatin konumlandırıldığı nokta, diğerlerinden ayrıldığı niteliği görünür kılmaktan geri kalmamaktadır. Rückert, Mevlevi hakikat"in bir “müvezzi”idir. Almanya"da ve Avrupa"da Mevlâna hakikatinin kavranmasında onun da payı vardır.7

    Rückert, aslında, Mevlâna hakikatinin -yani onun hakikat adına ortaya koyduğu her şeyin, bir sistem olarak olsun ayrıntılar itibariyle olsun, doğru kabul ettiği biçimlerini Batı"ya aktarmış ve yayılımını sağlamaya çalışmıştır. Söylediği her şeyin doğru olduğuna inanarak aktarmıştır; yoksa doğrulanamaz şeylerin bir biçimde doğrulayıcısı olarak değil.8 Onun dağıttığı şey, sadece bir Mevlâna eseri/ mektubu/ mesajı değildir; fakat onun içeriğidir. Bu yüzden hakikat, onun metni içinde kendi asıl rolünü -ki bu rol, Rückert"in işlevsel kıldığı bir roldür- oynamaktadır.9 Bu da onun "ideal okur" kimliğiyle birlikte, gönüllü analistlerden biri olduğunun açık bir kanıtıdır.



    Friedrich Rückert"in Mevlâna"ya Atfettiği Beyitler

    “Ey Mevlâna Celâleddin Hatıran mübarek olsun bana.”

    (Friedrich Rückert)

    Friedrich Rückert"in Mevlâna Celâleddin"e atfettiği aşağıdaki metin,10 bizzat kendisi tarafından kaleme alınan 17 gazelin sonunda yer alan beyitlerin, bir şiir metni bünyesinde derlenmek suretiyle bir araya getirilmiş şeklidir. Bunlar Mevlâna"ya atf (ve ithaf) edilen beyitlerdir. Rückert, Mevlâna"dan yararlanarak nasıl -üzerinde, kendi adının da bulunduğu- bir cins Şark kumaşı üretmişse, bu atıflardan da bir övgü kumaşı elde etmiştir. Onun hem çevirileri, hem de ondan esinlendiği metinlerde dokuduğu övgüleri, birden çok işlem gerçekleştirmiştir. Bunların fark edilmesi, beyitlerin mahiyet ve işlevini -kültürler arası bağlamda- saptama olanağını da verecektir. Şimdi bu metni görelim:

    Die Versen von Rückert an Mewlana

    Dschelaleddin nennt sich das Licht im Ost

    Dessen Widerschein euch zeiget mein Gedicht.

    O Mewlana! am Morgen wacht" ich mit dir und sah;

    Mein Auge statt voll Tränen, voll himmelsweine nur.

    Mewlana Dschelaleddin! dein Mund hat mich dies Wort gelehrt:

    Irre geht das Herz hier. Wann es will zum Freund allein nicht geht.

    Ah Dschelaleddin! zerflossen ist dein Geist in dieses Meer,

    Du bist selbst Geheimnisweihe, bist Eingeweihter nicht.

    Dschelaleddin! Das Herz ist Schacht und Münzhaus,

    Gedignes Gold ausprägst du mir im Herzen.

    Ein Gottesmann ist tief verhüllt. Du bist

    Ein Gottesmann, Dschelaleddin im Ost.

    Ich bin, was ist, und nicht ist. Ich bin, o der du es weiss,

    Dschelaleddin, o sag"es, ich bin die Seel" im All.

    Mewlana Dschelaleddin! Wenn du deiner Schönheit

    Einen blanken Spiegel suchst, sieh hier einen blanken.

    Die Beschwörung, der du nie widerstehen, o Liebe, kannst,

    Ist Dschelaleddins Gedicht, sei nicht fern, o sei nicht fern!

    Sagt meinen Gruss: ich liebe lang an Mewlana!

    Was sagt er mir entgegen doch? Ich liebe lang!

    Wir harrten auf einen entbindenden Odem des Frühlings,

    Dschelaleddin! Deiner vom Oste zum West ist gekommen.

    Dschelaleddin, o sage, du hast dies angerichtet,

    was, zauberer, bedeutet das Spiel, das zauberische? (Rückert, 1882: 200-237)



    Rückert"in Mevlâna"ya Atıf Beyitleri

    “Şark"ın Gülü deniyor Celâleddin"e,

    Benim şiirimse yansıtıyor onun bir suretini.

    Sabah seninle uyandım, ey Mevlâna

    Gözlerimin yaş yerine gök şarabıyla dolduğunu gördüm.

    Mevlâna Celâleddin! Senin ağzın öğretti bana bu kelimeyi,

    Ne zaman dostuna yalnız gitmek isterse kalbim yanılıyor

    Âh Celâleddin! Bu engin denizde erimiş ruhun senin .

    Sen sırdaşsın, sır veren değilsin.

    Kalbim, maden ocağı ve darphanedir,

    Kalbime saf ve gerçek altınlar basıyorsun, ey Celâleddin!

    Bir tanrı adamı derinliklerde gizlidir; sen de

    Bir tanrı adamısın, Doğu"da, ey Celâleddin!

    Neysem, ne değilsem; ben oyum. Sen bilirsin ben neyim.

    Söyle Celâleddin, ben her şeyde ruhum!

    Eğer güzelliğine parlak bir ayna ararsan, Mevlâna Celâleddin!

    Bak buradaki parlak aynaya.

    Karşı gelemeyeceğin davet ey sevgili

    Celâleddin"in şiiridir, uzaklaşma, gel ondan uzaklaşma!

    Selamımı söyleyin Mevlâna"ya, onu çok seviyorum.

    Acaba ne der bana, onu çok seviyorum.

    Biz baharın kurtarıcı nefesini bekler dururduk,

    Ey Celâleddin! Seninkisi Doğu"dan Batı"ya geliverdi.

    Ey Celâleddin, bunu sen gerçekleştirdin,

    Bu sihirli oyundan daha sihirlisi nedir? Söyle!

    Ey Mevlâna, seni canlandıran, sana hayat veren

    Yüksek ruha şaşıyorum, hayretler içindeyim.

    Ey Mevlâna, seni neşidelerimde “Celâleddin” diye övdüm,

    Senin Ebû Talib"in oğlu Ali"yi övdüğün gibi.

    Ey Celâleddin! Eğer O"nu bulursan,

    Onu arıyorum, n"olur söyle! O nerededir?

    Ey Celâleddin, sen şarkın merhem tüccarısın,

    Ben de Batıda bir dükkân açtım, bilesin.

    Bütün bölgelerin azizleri arasında neredesin? Selam sana!

    Ey Mevlâna Celâleddin! Hatıran mübarek olsun bana!”11

    Rückert"in, Mevlâna Celâleddin"e atfettiği beyitler alt alta dizildiği takdirde ortaya çıkan metin, göstermektedir ki: Rückert"in, farklı şiirler oluşturmakla birlikte -yazarken, Mevlâna düşünce ve duyarlığını bir yeraltı ırmağı gibi içinde hissettiği için- daima bir "bütün"ü gözetmiş, eserine da-ğılmış bu parçaların bir bakıma "büyük bir şiir (metin)in” adı konulmamış olmakla birlikte ilginç bir anlam ağı (bir "mesaj") oluşturan birimler hâlinde yerleştirmiştir. Rückert"in beyitlerinde geçen kavramlar, onun Doğu şiirinin hududuna uygun davrandığının bir kanıtıdır. Örneğin, övgü beyitlerine, kendi benliğini veya egosunu bulaştırmamış, sadece övgüye layık olanı övmekle yetinmiştir (Oysa şairâne "tefâhür"/böbürlenme her Batılı şair gibi onun da hakkı idi). O bakımdan, Rückert"e karşı "hakikat postacılığı" açısından herhangi bir eleştiri, oyun bozucu bir gösteri veya saldırı gerçekleştirilemez. Çünkü "hakikat" onun hem metninde, hem de metninin dışında mevcuttur. Özgün metindeki bu hâl, "hakikat"in, form açısından sağlam bir dokuma ("text-ile") olduğunu göstermektedir: "Mevlâna(nın) hakikati"nin (şiiri ve yaşantısı dolayısıyla aktarılan hakikatin) bu görüntüsü, aslına uygundur (Hem suret, yani yazdığı nazireler, hem Mesnevî ve Dîvân-ı Kebîr"in sanal versiyonları, yani ilham yoluyla özümsenen anlamları veya "cover" tarzındaki üretimleri, hem de sireti, yani anlamı aslına uygundur).12 Demek ki, Rückert"in, zaman zaman farklı giysilerle okurlara sunduğu metinleri de, "asıl gösterilen"e ilişkin herhangi bir tereddüt içermemekte, dolayısıyla onu, diğer çevirmenler arasında, ayrıcalıklı bir yere yerleştirmektedir.



    Rückert"in Mevlâna"ya Atfettiği Şiirle Gerçekleşen Şeyler:

    “Sen yoksan, aç, susuz ve yoksuluz, n"olur uzaklaşma bizden!”

    (Friedrich Rückert)

    Friedrich Rückert"in, -önceki bütün çevirileri ve metinlerden mülhem dizeleri ve mîrî malı olarak tanımladığı Dîvân-ı Kebîr ve Mesnevî bahçesinden devşirdiği, bir bakıma özümseyerek kendince yeniden ürettiği metinleri ile birlikte- bizzat Mevlâna Celâleddin"e atfettiği yukarıdaki mısralar göstermektedir ki:

    1. Friedrich Rückert, Mevlâna Celâleddin"i Batı dünyasına tanıtmak amacıyla onun metinlerini olabildiğince aslına sadık kalarak çevirmiştir. Ancak onun yaptığı salt transformasyon, sadece bir çevirmenlik faaliyeti değildir, bununla birlikte o, metnin olduğu kadar metin sahibinin de niyetini aktarmayı denemiş, bunu da açık yüreklilikle ilan etmiştir (Bu, bahsi geçen, "ideal okur"luk ve gönüllü analistlik kimliği ile ilişkilidir). Örneğin şu gazel (Farsça metinle birlikte Almanca çeviri ve Türkçesi aşağıya verilmiştir. Siyah punto ile işaretlenen yerler, Farsça asıllardaki anlamdan uzaklaşan veya ondan nispeten farklı olan ifadelerdir. Bunun azlığı, Rückert"in "dürüst tercüman"lığının bir göstergesidir):

    Mevlâna:

    Bahr-i recez (müstef"ilün müstef"ilün müstef"ilün müstef"ilün)



    “Hoş mî gurîzî her taraf ez-halka-i mâ nî-mekun

    Ey mâh-ı berhem mî zenî ahd-i süreyyâ nî-mekun

    Tu rûz-i pür-nûr u leheb-i mâ der pey-i tu hem-çu şeb

    Her câ ki menzil mî-künî âyîm ân-câ nî-mekun

    Ey âftâbî der-hamel bâg ez-tu pûşîde halel

    Bî-tu be-mâned ez-amel der zahm-i sermâ nî-mekun

    Ey âftâbet dâye-î mâ der beyet çûn sâye-î

    Ey dâye bî-eltâf-i tu mândîm tenhâ nî-mekun”13



    Abdülbâki Gölpınarlı: “Her yana bir hoşça kaçmadasın, fakat hayır, kaçma bizim halkamızdan, etme bu işi. Ey ay, ülker yıldızının topluluğunu bozuyorsun, hayır, eyleme bu işi.// Sen nurlarla, ateşlerle dopdolu nevrûzsun, bizse ardında geceyiz âdeta; nerde konaklıyorsun oraya geliyoruz; hayır, etme bunu.// Ey hamel burcundaki güneş, bağ, bahçe senin lütfunla, ikramınla elbiseler giyindi; halbuki sensiz kışın yaralarıyla işten, güçten kalmıştı, hayır, eyleme bu işi.// Ey güneşi, bize dadı kesilen, peşindeyiz gölge gibi; a dadı, lütfun olmadıkça yapayalnız kalıyoruz, etme, reva görme bunu.” (Mevlâna, 1992: I, 145).



    Rückert: Chosch mi girisi her taraf es halka-i ma ni-mekün

    “Dein Fuss fleucht aller Orten hin aus unserem Kreis, o fleuch uns nicht,

    Dein Ohr ist stets auf Flucht bedacht vor unserem Preis" O fleuch uns nicht!

    Du strahlst als Tag liebathmend vor , wir deine Nacht sind hinterdrein

    An jedem Ort, wohin du gehst , wir folgen, leis" , o fleuch uns nicht!

    Mit Lichtgeschmeid" o Früchling ssonn" , hast du die Fluren neu bedeckt,

    Und ohne dich noch waeren wir versenkt im Eis", o fleuch uns nicht!

    O Sonne , du Naehrmutter uns im Schattenhaus! und ohne dich,

    Naehrmutter , sind wir ohne Trank und Ohne Speis", o fleuch uns nicht” (Rückert, 1882: 206)



    Rückert:

    Ayağın halkamızdan kaçıyor, n"olur uzaklaşma bizden!

    “Kulağın hep kaçmayı düşünüyor, n"olur uzaklaşma bizden!

    Gün gibi parlıyorsun, sevgiyle soluyarak, biz de arkanda geceyiz,

    Nereye gitsen biz seni izleriz, n"olur uzaklaşma bizden.

    Ey İlkbahar güneşi! Işık süsleriyle örttün bahçeleri,

    Biz sensiz buzlara batarız, ne olur uzaklaşma bizden !

    Sen gölge evimizdeki dadımız, güneşimiz!

    Sen yoksan, aç, susuz ve yoksuluz, n"olur uzaklaşma bizden!”

    Görüldüğü gibi, Rückert, metnin olduğu kadar metin sahibinin de niyetini aktarma başarısı göstermektedir.14 Söylem burada âdeta, anlamın eylemi olmuştur.

    2. Friedrich Rückert, Mevlâna Celâleddin"in eserinden ilham alarak da metinler oluşturmuş, bunları derlediği güzellik bahçesinin sahibini ve estetik madenini açıkça ifade etmiştir. Böylece o, hem Mevlâna"ya hayranlığının, hem onun yolundan gittiğinin -metinsel bağlamda onun yol yordamını, yani metin üretme tekniğini benimsediğinin- hem de Batılı olmakla birlikte Şarklı bir tavrı benimseme cüret ve cesareti gösterdiğini ortaya koymuştur (Örneğin, “Gör beni sarık15 nasıl süsledi, Zerdüşt kemeri nasıl kuşadı/ Rahip kisvesi ve zünnar beni nasıl sardı, uzaklaşma, gel uzaklaşma // Ben Brahman, Hristiyan ve Müslümanım./ Sen de benim güvencimsin, uzaklaşma, gel uzaklaşma!// Hint tapınaklarında, camilerde ve kiliselerde benim mihrabım/ Sadece senin yüzündür, uzaklaşma, gel uzaklaşma!” şiiri, bunun açık kanıtlarından biridir ve bu bağlamda, -yani hem içinde yer aldığı metin, hem de çevir-menin gönülden bağlandığı Mevlâna Celâleddin"in düşünce ve ruh dünyası bağlamında- yorumlanmalıdır. Aksi takdirde Rückert"in "dürüst tercümanlık"tan16 çok uzaklara düştüğünü söylemek gerekecektir ki, buna pek ihtimal vermiyoruz).17 Bu noktada bizzat hayatında önemli deliller mevcuttur. Çünkü Rückert, hayranlığını bizzat izhar etmiş, Mevlâna Celâleddin"in Şems-i Tebrîzî ile olan büyük dostluğunu ve gönüldaşlığını modelleyerek ilham kesb etmiş, onun tavrını özümsemek suretiyle Batı şiirine nazari bir katkı ve yepyeni bir teneffüs imkanı temin etmiştir. Bu bir yönüyle tebdili hava, bir yönüyle Şark bakışı, bir yönüyle atmosfer transferi ve bir yönüyle yürek naklidir. Hakikaten, Rückert"in bu mülemma şiir metni, büyük bir sevgi ve merhametle gerçekleştirilen bir çeşit kalp nakli -bir Mevlevi kalbin Batılı bir sineye nakli- gibidir. Çünkü bu işlemden sonra şairin kalbi, Mevlâna Celâleddin hakkında şöyle dile gelmiş, onu var oluşun âdeta merkezine yerleştirmiştir. Diyor ki: “Ey Celâleddin! Senin olduğun yer mutluluğun evidir; uzaklaştığında ise kıyamet gelmiş demektir, n"olur gel uzaklaşma!” Bu söylem, her halde, sadece bir çevirmenlik mesleği olarak değerlendirilemez. Rückert"in bu eylemi18 yeni yüzyılın dünyaya yaymaya çalıştığı çok yönlü nazar ya da zihniyet açısından oldukça ilgi çekici, hattâ sar(s)ıcı bir model olarak bile alımlanabilir. Çünkü Rückert, bu poetik ve (est)etik eylemiyle;

    a) Doğu ile Batı arasına yepyeni özel bir duvar dikmiştir; fakat bu “Berlin duvarı” gibi bir halkı ikiye ayıran bir set değil, tam tersine, farklılıkları bile birbirine bağlayan geçirgen (şeffaf, saydam) bir duvardır. Öz kültürümüze ilişkin kodlardan biriyle söylemek gerekirse, “iki deniz arası(ndaki zar/ bölge/ bar) dır; bir çeşit örme veya dokuma işlemidir bu (Kendi metinleriyle yapmıştır bunu öncelikle: Bu noktada, felsefi bir nazarın fark ettiği üzere, text ile textile yani metin/doku ile dokuma arasındaki etimolojik ve semantik ilişkinin Rückert tarafından da bir biçimde uygulanmış olduğunu söyle-mek istiyoruz.19 Başka bir deyişle Rückert, malzemeyi Mevlâna"dan almak-ta ve bunu kendi diline, edebiyatına ve kültürüne uygun bir biçimde dokumaktadır. Bu dokuma ve dokunan şey -yani, özel tarzda dokunan metin kumaşı- malzeme sahibi Mevlâna"nın da hoşnut olacağı bir dokumadır ve aslına -sadık bir- gönderme yapmaktadır).

    b) Rückert -bu eylemiyle-, aynı zamanda -en azından görünüş itibarıyla- yeni modern felsefenin ("her görüşü saygın" ve "her yolu mübah" sayan, başka bir deyişle bütün farklı nesne ve şeyleri, fikir ve sistemleri vs., aynı bağlamda değerlendirerek aynı sahnede okurların nazarına arz eden) yaklaşım tarzına da uygun gelen bir söylem gerçekleştirmiştir, denilebilir. Bazı metinleri, özellikle, Mevlâna"nın farklı dini anlayışlara hoşgörü ile yaklaşan, hatta bir çeşit aynılaştırma (identificaiton, empati, özdeşleştirme) tekniği kullanmak suretiyle muhataplarının kalplerini okşama yolunu seçen tavrı ile birebir örtüşmektedir.20 Hatta modern ötesi anlayış ve yorumlayışlara yakın durduğu da söylenebilir. Ancak aradaki ince "fark"a, yani kavrayış farkına da bilhassa dikkat etmek veya bu nüansın hakkını vermek gerekir.21

    Bu bağlamda şu husus da -kavrayış farklılığına dair- bir not olmak üzere tespit edilebilir: Rückert"in bu deyiş veya söyleyiş tarzında, üslup ve edasında, ne “geniş mezhepliliğin”, ne Mevlevi yaklaşım tarzını saptırmanın veya -maksatlı bir tahrif halinde- dönüştürmenin, ne de postmodernizmin esas aldığı tavrın (yani “hem o… hem bu… hem de şu” yaklaşımının) etkisini veya nüfuzunu görmek yahut böyle yorumlamak doğrudur. Rückert, örneğin, “Ben Brahman, Hristiyan ve Müslümanım./Sen de benim güvencimsin” dediğinde, bizzat Mevlâna"nın dediğine benzer biçimde, “her ne olursan ol, yine gel” davetine katılabileceğini, önceki benimseyişlerin hiçbirisinin bu "davet"e katılmaya engel olmayacağını, fakat davete katıldıktan sonra -artık, hiçbir katılımcının eskisi gibi, eski hâliyle kalamayacağını, bu noktada- tüm bu farklılıkların eriyip gideceğini ve yalnız hakikatin ortada kalacağını söylemek istemiştir.22 Mevlâna"nın, “Testileri kır da gör/Bak sular nasıl bir yol tutar gider” sözü bunun şiirsel ifadesidir. “Gel ve geldikten sonra artık eskiye dönme” demektir bu. Ve Rückert, böyle alımlandığı takdirde Mevlâna"ya karşı "dürüst tercüman"lık veya "ayna"lık yapmış olacaktır. Doğru olan da budur. Metinde geçen, “Ey Mevlâna Celâleddin! Eğer güzelliğine parlak bir ayna ararsan,/ Bak buradaki parlak aynaya.” dizeleri de, bu hakikat ve hâlin bir belgesi olarak kabul edilebilir.

    3. Rückert, Mevlâna"dan beslenen dimağı ile kendi "ad"ını kullanarak kendine izafetle metinler de oluşturmuştur. Bunlar -önceki maddede yer alanlar gibi bir çeşit "nazire" (bir benzerini oluşturma, taklit ve tefahhus/özümseme yoluyla metin üretme şeklinde değildir; metinler arası ilişkiler açısından değerlendirilebilecek tarzda gönderme yoluyla yeniden üretmelerdir. Bunlarda değişen ve değişmeyen yönler vardır ve Rückert bunları bazen açıkça bazen de ima yoluyla ortaya koymaktadır. Örneğin, “Freimund gazelleri.”23



    Freimund-Ghaselen (1822)

    “Komm zu dem Garten, den Freimund zieht,

    Liedergestaltender Lufthauch komm !

    Nachtigal der Himmelsrosen, Freimund, auf,

    Liebend dich empor zu singen aus der Nacht.

    Kehre bei dir selber ein, o Freimund

    Und dass hell dein Haus sei, das betselle.

    Ein Taucher in das Meer der Liebe ist Freimunds Gesang

    Der deinen Glanz der Welt will zeigen, o heiliges Meer !

    Wacht in Freimunds Brust alleine,

    Dass mit ihren Flötetönen Sie, o Pan, begleite deine !

    So lass mit deinem Preise schweben hin ab der Welt,

    Die dir arbeitet, Freimunds Lieder im Morgenlicht.

    Freimunds Seel" im Erdendunkel

    Eingefangne Persephatte !

    Östlicher Bote Freimunds kommst du nach Hildburghausen

    Grüsse da selbst mir Barth, den Edelsten Kupferstecher” (Rückert, 1882: 238-253). 24



    Freimund Gazelleri (1822)

    Freimund"un yetiştirdiği bahçeye gel,

    Şarkıları oluşturan, bâd-ı saba gel!

    Gökgüllerinin bülbülü, Freimund,

    Sevgiyle yücelerek şarkı söylemeye kalk geceden!

    Ey Freimund, kendine dön ve

    Evinin aydınlık olmasını dile!

    Freimund şarkıları, aşk denizine dalan bir dalgıçtır,

    O senin görkemini gösterir âlemlere.

    Freimund"un göğsünde uyan

    Ey Çoban, onun flüt seslerine eşlik et sen de.

    Yayılsın övgünle, Freimund"un şarkıları

    Sana hizmet eden âlemlere gün ışığında.

    Freimund"un ruhu Persephatte gibi

    Tutsaktır yeryüzü karanlıklarında, derinliklerde.

    Freimund"un Doğu elçisi, Hildburghausen"a gelirsen,

    Asil bakır işleyicisi Barth"a benden selam söyle.

    4. Bütün bunlara bir "ek" olmak üzere, Rückert"in Mevlâna Celâleddin"e yakınlığını, dostluğunu, gönüldaşlığını ilan ve tevsik eden şiirleri de, bir başka madde olarak söz konusu edilebilir. Tipik bir örnek, daha doğrusu bir "odak metin" olmak üzere şu metni alıntılamak istiyoruz:



    (Deschelaleddin"s Gedicht: Meiner Seele Morgenlicht)

    Meiner Seele Morgenlicht, sei nicht fern, o sei nicht fern!

    Meiner Liebe Traumgesicht, sei nicht fern, o sei nicht fern!

    Leben ist wohin du blickst, Tod, w odu dich wendest ab;

    Hier, wo Tod mit Leben ficht, sei nicht fern, o sei nicht fern!

    Ich bin Ost, in dem dua uf- West, in dem du untergehst,

    Licht, das meine Farben bricht, sei nicht fern, o sei nicht fern!

    Ich dein Bettler, bin der Fürst, dein Gefangner, ich bin frei,

    Meine Lust ist meine Pflicht; sei nicht fern, o sei nicht fern!

    Sieh" wie der Turban mich schmückt, mich der Parsengürtel ziert,

    Wie mich Kutt" und Strich umschlicht, sei nicht fern, o sei nicht fern!

    Feuerdiener und Brahman, Christ und Muselmann bin ich,

    Du bist meine Zuversicht, sei nicht fern, o sei nicht fern!

    In Pagoden, in Moscheen und in Kirchen, mein Atlar

    Ist allein dein Angesicht; sei nicht fern, o sei nicht fern!

    Ew"ger Mittelpunkt der Welt mit Gebet umkreis ich dich

    Weich aus deinem Kteise nicht; sei nicht fern, o sei nicht fern!

    Weltgericht und Seligkeit, Seligkeit ist w odu nahst,

    Wo du weggehst, Weltgericht; sei nicht fern, o sei nicht fern!

    O Weltrose, dich hervorbringen wollend , sich wie Rings

    Aus Herzknospern Sehnsucht bricht; sei nicht fern, o sei nicht fern!

    Hör " wie gellend in Der Nacht, Rose jede Nachtigal

    Laut aus meiner Sele spricht; o sei nicht fern, o sei nicht fern!

    Die Beschwörung, der du nie widerstehn, O Liebe, kannst

    Ist Deschelaleddin"s Gedicht; sei nicht fern, o sei nicht fern! (Rückert, 1882: 226).



    (Celâleddin"in Şiiri: Ruhumun Fecri)

    “Ruhumun sabah ışığı, uzaklaşma, gel uzaklaşma!

    Aşkımın hayalimdeki çehresi, uzaklaşma, gel uzaklaşma!

    Baktığın yerde hayat, döndüğün yerde ölüm,

    Ölümün hayatla boğuştuğu bu yerden uzaklaşma, gel uzaklaşma

    Yükseldiğin yerde doğu, battığın yerde batıyım

    Renklerimi kıran ey ışık, uzaklaşma, uzaklaşma!

    Senin dilencinim, prensinim, esirinim, azatlınım

    Tutkum görevimdir benim, uzaklaşma, gel uzaklaşma!

    Gör beni sarık nasıl süsledi, Zerdüşt kemeri nasıl kuşadı.

    Rahip kisvesi ve zünnar beni nasıl sardı, uzaklaşma, gel uzaklaşma

    Brahmanım, Hristiyanım, Müslümanım.

    Sen de benim güvencimsin, uzaklaşma, gel uzaklaşma!

    Hint tapınaklarında, camilerde ve kiliselerde benim mihrabım

    Sadece senin yüzündür, uzaklaşma, gel uzaklaşma!

    Kainatın ebedi odağı, seni överek tavaf ederim.

    Çıkma halkamızdan uzaklaşma bizden, gel uzaklaşma!

    Kıyamet ve mutluluk! Yaklaştığın yer mutluluk

    Uzaklaştığın yer kıyamet, uzaklaşma, gel uzaklaşma!

    Ey gök gülü, seni çağırmak isteyerek etrafında

    Goncalar nasıl hasret çekiyor bak, gel uzaklaşma!

    Dinle gül! Nasıl feryat ederek gecelerde her bülbül

    Ruhumdan seslenerek çağırıyor, uzaklaşma, gel uzaklaşma

    Karşı konulmaz, dayanılmaz davet ey sevgili!

    Celâleddin"in şiiridir, uzaklaşma, gel uzaklaşma!”25



    SONUÇ YERİNE BİRKAÇ SÖZ

    Bu çalışmada ele aldığımız metinler, yapılan yorum ve değerlendirmelerle birlikte, karşılaştırmalı edebiyat, metinler arasılık ve özellikle kültürler arasılık bakımından birden çok önemi haizdir. Bunları, değerlendirmeye eklenmesi mümkün ve gerekli sonuçlar olarak tespit etmek istiyoruz. Bu metinler:

    1) Friedrich Rückert gibi gerçek şiire aşina bir Alman şair ve mütercimi tarafından Mevlâna Celâleddin"e atf (ve ithaf) edilmiş olmaları açısından önemlidir.

    2) "Geliştirmeli mecaz"lar gibi birbirini destekleyen cümleler içermesi açısından önemlidirler.

    3) Bu metinler, çevirmen-şair Rückert"in kendi mahlasını kullanmasına ve şiirsel sözün içinde bizzat gözükmesine rağmen, metinlerin merkezine Mevlâna"yı ve fikirlerini yerleştirmesi açısından önemlidir.

    4) Ayrı kültür atmosferini solumakla birlikte Rückert"in, "ortak anlam"ı yeniden üretmeyi başarması ve kendisini diğer çevirmenlerden ayırt edici bir nitelik göstermesi açısından önemlidir.

    5) Mevlâna"nın orijinal metnini çevirmek yerine, bu metinlerin kendi ruhunda bıraktığı izlenimleri öz diline çevirmeyi, asıl metin üzerinden estetik ve poetik yönüyle yeni bazı şiirsel metinler üretmeyi denemesi, Batılı bir bakışın sağlayabileceği açılımları tespit etmesi -ve sağlamasını yapması- açısından önemlidir.

    6) Rückert"in, Mevlâna"dan akseden derin heyecan ve coşkuyu kendi diline -yani şiir diline-, edebiyatına ve kültürüne de yer yer büyük bir ustalık ve ince bir maharetle yansıtabilmesi açısından önemlidirler. Mesela, bir başka çevirmen olan Hammer-Purgstall"da bu coşkulu dil ve üslubu aktarma başarısını göremiyoruz (Hammer-Purgstall, 1818).

    7) Rückert"in "çeviri metin"lerinin, Mevlâna"nın dillendirdiği aşkın Batı kıyılarına vuran uzun dalgası haline gelmesi ise, çok daha önemlidir.

    Söylemek gerekir ki, büyük bir denizin aktarılabilmesi, ancak -“denize açılıp enginlere dalmak” anlamında- büyük ve çok yönlü çabaların harcanmasıyla mümkündür. Rückert"in çabasını bu noktada öncü modellerden biri olarak görüyoruz.

    Onun bu faaliyeti, hem her iki kültür ve millet için ortak bir servis alanı oluşturmak, hem de yol yordam tesis etmek açısından çok yararlı olmuştur. Yol elbet önemlidir, ama yolda yoldaşlık çok daha önemlidir.

    Rückert, Mevlâna"ya olan muhabbeti ve sadakati ile, her iki hususta da "yol açıcı" olmuştur. Rückert açısından Mevlâna"ya ve Mevlâna"nın yaşadığı âleme söylenebilecek bilimsel ve sanatsal sözlerden biri şudur: Artık, yola çıkılabilir.





    KAYNAKÇA

    AKAY, Hasan, (2005); “Nâzım Hikmet'in "Bu Bahçe" Rubaisini Yeniden Okumak”, Şiirin Kıyı Dili, (hzl. Veysel Çolak), İzmir. AKAR, Metin, (1994); Su Kasidesi Şerhi, Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yay.

    AYVERDİ, İlhan, (2004); Misalli Büyük Türkçe Sözlük, C 2, İstanbul: Kubbe-altı Neşriyat.

    ECO, Umberto, (1996); “Yorum ve Tarih”, Yorum ve Aşırı Yorum, (Türkçesi: K. Atakay), İstanbul: Can Yay.

    ____ , (1992); Açık Yapıt, (çev. Yakup Şahan), Kabalcı Yayınevi.

    HAMMER-PURGSTALLl, Joseph Freiherr von, (1818); Die Geschichte der Schönen Redekünste Persians, Wien/Viyana Ü. Ktp. II-110998.

    LACAN ve DERRİDA, (2005); Çalınan Poe, Psikanalitik Devekuşu Diyalektiği, (Derleme ve çeviri: Mukadder Erkan-Ali Utku), İstanbul: Birey Yay.

    MEVLÂNA Celâleddîn, (1367); Külliyât-ı Şems-i Tebrîzî, (hzl. Bediuzzaman Furûzanfer), Tahran.

    ____ , (1992); Dîvân-ı Kebîr, (hzl. Abdülbâki Gölpınarlı), C I-VII, Ankara: Kültür Bakanlığı Yay.

    ____ , (1988); Mesnevi, (çev. Veled İzbudak, gözden geçiren: Abdülbâki Gölpınarlı), C I, İstanbul: MEGSB Yay.

    ÖZTÜRK, İlyas, (1984); Friedrich Rückert"in “Freimund” Takma Adıyle Yaz-dığı Gazellerdeki Doğu Edebiyatı Unsurları”, İÜ Sosyal Bilimler Ens. Doktora Tezi.

    ÖZTÜRK, İlyas-AKAY, Hasan, (2006); “Aynı Şiirin Farklı Çevirilerine Eleştirel Bir Bakış: Hammer ve Rückert"in Mevlâna"nın Dîvân-ı Ke-bîr"inden Almanca"ya Yaptıkları Çeviriler Üzerinde Çeviri Bilim Açısından Eleştirel Bir Karşılaştırma”, Uluslar Arası V. Dil, Yazın, Deyişbilim Sempozyumu/ Dilbilim, Dil Öğretimi ve Çeviribilim Yazıları, (hzl. Cemal Yıldız-Latif Beyreli), C I, Ankara: Pegem A Yayıncılık, s. 595-612.

    RİFAT, Sema, (1996); "Yapıt-Okur İlişkisi ve Umberto Eco", Eleştiri ve Eleşti-ri Kuramı Üstüne Söylemler, (hzl. M. Rifat), İstanbul.

    RÜCKERT, Friedrich, (1882); Gesammelte Poetische Werke in 12 Baenden V. Band Sauerlaender"s Verlag Frankfurt.

    SAMİ, Şemseddin, (1978); Kamus-ı Türkî, İstanbul, 1316/Tıpkıbasım İstan-bul: Çağrı Yay.

    ŞEYH GÂLİP, (1975); Hüsn ü Aşk, (hzl. Orhan Okay-Hüseyin Ayan), İstanbul: Dergâh Yay.

    Türkçe Sözlük, (1988); (hzl. Komisyon), C II, Ankara: TDK Yay.

    YETİK, Hayri Kako, (2005); Edebiyatta Çalıntı, İstanbul: İnkılap Kitabevi.




    * Prof. Dr., Sakarya Ü Fen-Edebiyat Fakültesi TDE Yeni Türk Edebiyatı Anabilim Dalı Başkanı. hakay@sakarya.edu.tr.

    * Prof. Dr., Sakarya Ü Fen-Edebiyat Fakültesi Almanca Mütercim-Tercümanlık Bölüm Başkanı. ozturk@sakarya.edu.tr.

    1 “Meşk”: Yazı sanatında, eli yazıya alıştırmak için karalama yazmak demektir. Bir hattatın, aynısını yazmaya çalışması için verdiği veya talebenin hocasına göstermek üzere hazırladığı güzel yazı örneği demektir. Musikide, öğrenmek için yapılan ders, alıştırma, alışmak için yapılan çalışma için "meşk" terimi kullanılır (Sami, 1978: 1353; Ayverdi, 2004: II, 2034). Mecazi anlamda, "aşk" kavramının ikizlemesi olarak geçer; aşkın bir çeşit uygulaması demektir. Rückert"in Mevlâna"nın şiirleri üzerindeki çalışmaları da, bir modele bakılarak yapılan şiir çalışmalarına benzemektedir. Aynı zamanda, diğer Alman çevirmenleri için de, bir çeşit örnek yazı veya model çeviri niteliği taşımaktadır.

    2 Biz bu metinleri tek tek elden geçirerek biçim ve biçem açısından sağlamalarını yapmaya gayret ettik. Bu metinler, yazının hududunu aşacağı için burada kaydedilmeyecek, seman-tik yönlerine işaret edilerek özet veya özleri son kısma eklenecektir.

    3 “Mîrî”, hükümetin, hazinenin malı olan, beylik (arazi, çiftlik); “mîrî mal” da, devlet malı, hazine malı demektir. (Sami, 1978: 1442; Türkçe Sözlük, 1988: II, 1029; Ayverdi, 2004: II, 2082). “Mîrî mal” kavramı klasik devrin son büyük şairi Şeyh Gâlib tarafından özel bir anlamla yüklü olarak kullanılmıştır. Şeyh Gâlib, Mevlâna"nın eserinden esinlenerek şiir yazmasını eleştirenlere şöyle cevap vermiştir: “Esrârını Mesnevî"den aldım/ Çaldımsa da mîrî malı çaldım./ Fehmetmeğe sen de himmet eyle/ Ol gevheri bul da sirkat eyle” (1975: 348). Yani, “Sırlarını Mesnevî"den aldım/ Hırsızlık ettimse de beylik malı çaldım. Sen de anlamaya çalış, o cevheri bul da çal.” Şeyh Gâlib"den sonra, bu kavram herhangi bir esinlenmeyi, temel "kaynak metin"den beslenmeyi ve beslenme tarzını övgüyle anlatmayı yansıtan bir kavram haline gelmiştir ("Çalıntı" ve esinlenme hakkında bk. Yetik, 2005).

    4 Aslında Şeyh Gâlib, “Ol gevheri bul da sirkat eyle” sözünden bir sayfa sonra, “Feyz erdi Cenâb-ı Mevlevî"den/ Aldım nice ders Mesnevî"den” dizeleriyle ne demek istediğini açımlamış, bunun bir "feyiz alma/ders çıkarma" anlamı taşıdığını ifade etmiştir. O sebeple bunu, yani bu poetik yöntemi ("feyiz alma" tavrını), özel esprisi saklı kalmak kaydıyla, -kendi kültürel, edebî ve medeni köklerimizden hareketle kurulan- bir çeşit erken metinler arasılık bilinci ve uygulaması olarak yorumlayabiliriz. O takdirde, “çalmak” kelimesi şairin maksadına uygun tarzda “(ç)almak” şeklinde, -yani "ç" sesinin parantezi alınarak- okunabilir ve diğer klasiklere de uygulanabilir. Ancak hem -yazara yönelik- niyeti (yani ("feyiz alma" tavrını), hem -metne yönelik- kaynak metne sadakati, hem de -okurlara yönelik- arz tarzını (yeni nazarda bu tarz "istismar"a açıktır) fark etmek şartıyla. Bilinmelidir ki, klasik şiirimizde “Metinler arası ilişkiler” (“İntertextualite”) yoktur; ancak, metinler arasında ilişkiler vardır) ve bunlar “eser”e dahildir. Hatta metinler üstü ve ötesi ilişkiler de vardır ve bunlar da “eser”in bünyesine dahildir (Örneğin, Gazali"nin Meâricü"l-Kuds"ü/Kutsal Merdivenler"i, örneğin İbn Arabî"nin bazı eserleri böyle yazılmıştır). Klasik şiirimizin de, çağdaş şiirimiz gibi bu görüş açısıyla, bu yönteme göre okunma gereksinimi vardır. Yoksa ne Şeyh Gâlib "Mevlâna hırsızlığı", ne Necatigil "Şeyh Gâlib hırsızlığı", ne Nâzım Hikmet "Gazali hırsızlığı" vb. ithamından başını ve naşını kurtarabilir. Çünkü bugün de “kat-ı zeban” meraklıları az değil.

    5 Mevlâna"nın metinleri üzerinde bu tarzda -Gâlibâne yöntemle- çalışan yerli ve yabancı birçok şair vardır. Örneğin, Pakistanlı şair İkbal"in Mevlâna"nın metinleri üzerinde gerçekleştirdiği şiir işlemi/işlevi böyledir. Nâzım Hikmet"in Mevlâna"nın metinleri üzerinde -kendi şiir anlayışı ve dünya görüşüne uygun değiştirme ve dönüştürme yöntemiyle- gerçekleştirdiği şiir işlemi/işlevi böyledir. (Bu konuda bir inceleme için şu yazıya bakılabilir: Akay, 2005: 5-34.

    6 “Hoş mî-gurîzî her taraf ez-halka-i mâ nî-mekun”, (Mevlâna, 1367: 683, 1811 Nu.lı gazel).

    7 Örneğin, Prof. Dr. Annamarie Schimmel, bu ortamı ve bu ufku 21. yüzyıla taşıyan Mevlâna hayranı ünlü bir oryantalisttir ve her iki dünya açısından da önemli bir işlev görmüştür. Rückert"le akraba bir kavrayış boyutundan konuşmuştur. (Bazı eserleri: Ben Rüzgarım Sen Ateş/Mevlâna Celâleddin Rumi'nin Hayatı ve Eseri, Çağın Mevlânası Muhammed İkbal, Tasavvufun Boyutları, Tanrı'nın Yeryüzündeki İşaretleri, Yunus Emre ile Yollarda).

    8 Onun yaptığı, oryantalistçe bir aktarıcılık değildir; yani, doğrulanamayanların -öyle kabul edildiği için veya inanıldığı için- doğru sayılan şeylerin aktarımı yoktur onda. Metafizik ve felsefi alanda, Hristiyanlık inançlarının Kant"çı, Kierkegaard"çı veya -edebiyata aksi bakımından- Gide"ci bir benimsenmesi durumu söz konusu değildir. Böyle bakıldığında Batılı, olmayana inanıyor demektir; oysa Rückert"in doğrulanamayanı aklileştirme ya da kendinde dönüştürerek -bir anlamda tahrif ederek- aktarımı söz konusu değildir. Buna dikkat edilmelidir; çünkü onun yaptığı dürüst çevirmenliğe karşılık bizim de dürüst çevirmenlik yapmamız lisani ve insani hakkımızdır. Ondaki "ayna"lık görevi, ikinci elden bir kopyalık değil, sahihlik içerir. Bu bakımdan, her halde, Mesnevi"de yer alan “Rum Halkıyla Çinlilerin Ressamlıkta Bahse Girişmeleri” ve “Biz daha iyi ressamız!” diye iddialaşmaları hikâyesiyle ilişkilendirilerek (Mevlâna, 1988: I, byt. 3467-3495) de yorumlanabilir.

    9 Bu noktada onun psikanalistlerden farkı, şiir metnine dikkat etmesidir Metnin edebi ve poetik yönüne pek aldırmayan psikanalistlerin, metni yeniden konumlandırma veya yapılandırma yoluyla ortaya koymaya çalıştıkları hakikatin çehresi, çarpık bir görüntü arz edecektir doğal olarak. Rückertin "ayna"sında iç bükeylik yoktur bu açıdan. O, aldığı hakikati, zarfı ve mazrufu ile birlikte teslim edenlerdendir (Yani bir haber taşıyıcısı olan "mektub"u, sıradan bir postacı gibi, içeriğinden habersiz olduğu halde değil, fakat hem mektuptan hem de içeriğinden haberli olarak varması gereken adrese teslim edenlerdendir. Onda böyle bir bilinç vardır). Bu duyuş ve anlayışta, şair kalbine sahip olmanın da her halde payı olsa gerektir.

    10 On yedi adet gazelin sonlarında yer alan bu beyitler, Rückert tarafından, asıllarına kısmen bağlı kalınarak, kısmen de serbest şekilde Almancalaştırılmıştır (1819). Bunlar ilk defa, bu-rada, bir araya getirilmektedir. Bilindiği gibi, Rückert, Mevlâna"dan aldığı malzemeyi kendi dilinde dokumakta, patentinde kendi adının da bulunduğu bir cins Şark kumaşı üretmektedir. Biz de, onun, Mevlâna"nın eseri/malzemesi (text) ile yaptığı benzer bir dokuma (textile) gerçekleştirmek istedik.

    11 Rückert"in on yedi adet "Gazel"i sonunda yer alan bu beyitler, anlam bakımından asıllarına bağlı kalınmak, biçim açısından ise, kısmen serbest bir biçim kullanılmak suretiyle Türkçeleştirilmiştir (Öztürk-Akay).

    12 Kimse, bir yerden sonra -çeviri bilim veya semantik vs. açısından Rückert"e veya onun metinlerine bakarak, -Hans Anderson"ın uyarlamasında görüldüğü gibi, bir çocuk veya çocuksu okurluk diliyle- “Kral Çıplak!” diyemeyecektir. Örtülen bir şey yoktur çünkü; metin hakikati örtmez, gösterir.

    13 “Hoş mî gurîzî her taraf ez-halka-i mâ nî-mekun”, (Mevlâna, 1367: 683, 1811 Nu.lı gazel).

    14 Bu metinler (Farsça, Almanca özgün metinler ve çevirileri ve bunlar çerçevesinde bir yorumlama) için, bk. Öztürk-Akay, 2006: 595-612.

    15 “Sarık”: Başa sarılan şey; kavuk, fes gibi bazı başlıkların üzerine sarılan tülbent, abani veya şala verilen ad. İmamların başlarına giydikleri, kat kat tülbent veya beyaz kuşakla sarılan şey (Sami, 1978: 805; Türkçe Sözlük, 1988: II, 1261). Mevlevilerin giydiği özel bir sarık çeşidi vardır ki buna, "Mevlevi külahı/kavuğu" denilir. Metindeki sarık bu anlamda kullanılmaktadır.

    16 Şerh, aktarım ve yorum konusunda titizlikle uyulması gereken ilkeler vardır ve bunlardan biri de, "dürüst tercümanlık" ilkesidir: "Metin şerhi yapanın vazifesi -bize göre– öncelikle sanatçı "Ne söylüyor?", "Nasıl söylüyor?" sorularını cevaplandırmak, çeşitli sebeplerle anlaşılması zor olan metni anlaşılır hâle sokmak, okuyucu ile sanatçı arasında dürüst tercüman olmaktır. Öncelikle bunlar yapılmadan, eseri tasavvufa göre yorumlayıp "sâhil-i selâmete" çıkmak mümkün olur, ama zannımızca bu iş abdestsiz namaz gibi olur." (bk. Akar, 1994: 15).

    17 Rückert"in bu deyişinde, ne “geniş mezhepliliğin”, ne Mevlevi yaklaşım tarzını saptırmanın veya dönüştürmenin, ne de postmodernizmin esas aldığı tavrın (yani “hem o… hem bu… hem de şu” yaklaşımının) etkisini veya nüfuzunu görmek yahut böyle yorumlamak doğru değildir. Rückert, örneğin, “Ben Brahman, Hristiyan ve Müslümanım./ Sen de benim güvencimsin” dediğinde, “ben hem Brahman, hem Hristiyan hem de Müslümanım” demek istememiş; bilakis ve bizzat Mevlâna"nın dediğine benzer biçimde, “her ne olursan ol, yine gel” davetine icabet edilebileceğini, bunun çok kimliklilik değil, fakat sâbık/önceki benimseyişlerin hepsinin bu "davet"e katılmaya mani olmadığını ve fakat davete katıldıktan sonra tüm bu farklılıkların eriyip gideceğini ve yalnız hakikatin ortada kalacağını söylemek istemiştir (Mevlâna"nın, “testileri kır da gör bak sular nasıl bir yol tutar gider” sözü bunun şiirsel ifadesidir). “Gel ve geldikten sonra artık eskiye dönme” demektir bu. Ve Rückert, böyle alımlandığı takdirde Mevlâna"ya karşı "dürüst tercüman"lık veya "ayna"lık yapmış olacaktır. Doğru olan da budur.

    18 Belki bu noktada, hem söylem hem de eylem birlikteliğini içeren "seylem" kavramını üreterek kullanmalıyız.

    19 Bilindiği gibi bu etimolojik bağlamdaki bakış tarzı, Poe"nun “çalınan bir mektup” öyküsü üzerine -Freud"un bu öyküden hareketle oluşturduğu metnini, daha doğrusu asıl metni de içeren metnini dikkate alarak- yaptığı yorumlama işlemi sırasında Derrida tarafından kullanılmıştır (Bu yaklaşım için bk. Lacan ve Derrida, 2005: 78-82).

    20 Örneğin, Mevlâna"nın “her ne olursan ol yine gel...” seslenişini taklit ve tasvip etmek suretiy-le oluşturduğu “Ben Brahman, Hristiyan ve Müslümanım./ Sen de benim güvencimsin” tarzındaki söylemi, bunu göstermektedir (Burada, ünlü kıtanın Mevlâna"ya ait olup olmaması meselesinin pek bir önemi yoktur; çünkü Rückert bunu ona ait olarak görüyor ve onu özümsüyor. Başkasına ait olduğunun kanıtlanması bile -bu noktadan itibaren- sonucu değiştirmez. Hem o, hem de metnin asıl sahibi –sanılan/sayılan şahsiyet- bir hoşgörü nazarında ortaktırlar: Aynı istikamete bakan iki gözün ortasında oluşan anlamlı tek görüntü gibidir bu. Aynı mistik kültür madeninin ürünü olması da tartışma küpünü kırmaya yeter sanırız.)

    21 Yani bu açıdan da yeniden okunabilir ve yorumlama yapılabilir. Örneğin, Freud"un takipçisi Lacan"cı yorumlama tarzına da uygundur, Derrida ve takipçilerinin nazarına da. Deleuze-Guattari"nin yaklaşımına da (örneğin “yayılma” kavramı bağlamında yoruma da).

    22 Yoksa, “Ben Brahman, Hristiyan ve Müslümanım./ Sen de benim güvencimsin” demek, “ben hem Brahman, hem Hristiyan hem de Müslümanım” demek değildir. Mevlâna"nın “ne olursan ol, yine gel” dâvetinin çok kimliklilik kastetmediği ve içermediği gibi. Bu anlayışın, -Mevlâna hayranı bir başka Alman olan- Prof. Dr. Annamarie Schimmel"de de var olduğunu görüyo-ruz. "Müslüman olup olmadığı"nı sor(gulay)an birine Schimmel"in verdiği şu cevap bunun bir göstergesi ve bir kanıt belgesidir: “Beni Müslüman-Hristiyan kayıtlarıyla sorgulamayın.. Ben Mevlâna"nın dinindenim. Yeter mi?...”

    23 “Freimund”, Rückert"in mahlasıdır. Mevlâna Gazellerini 1819 yılında kaleme alan Rückert, bu gazelleri 1822"de yazmıştır./“Freimund”, hür konuşan ağız, her istediğini rahatlıkla, hiç kimseden çekinmeksizin dosdoğru söyleyen kişi anlamına gelen ve ad olarak da kullanılan bir sözcüktür. Rückert"in böyle bir mahlas kullanması, Mevlâna (dolayısıyla, çevirdiği Şark eserleri açısından) önemli ve anlamlıdır. Çünkü bu adlandırma ile o, bir bakıma kendi dilinde Mevlânalık yaptığını, onun gibi doğruyu dosdoğru söyleme cesareti gösterdiğini ima etmiş olmaktadır.

    24 Bu konuda bk. Öztürk, 1984.

    25 Almanca metinden Türkçeleştiren: İlyas Öztürk.



    Mevlâna Araştırmaları Dergisi Yıl : 2007, Sayı 1,

    http://akademik.semazen.net sitesinden 10.12.2020 tarihinde yazdırılmıştır.
  • ASYA ve AVRUPA HALKLARININ SOSYO- POLİTİK,EKONOMİK ve KÜLTÜREL GELİŞMELERİNİN ESASLARINA İLİŞKİN BAZI GÖRÜŞLERİMİZ
    *Sultan Galiyev

    Metodoloji



    Asya ve Avrupa Türk halklarının çağımızdaki sosyo- politik. ekonomik ve kültürel gelişmelerini tesbit etmek için kullanılacak olan esasların belirlenmesinden önce konu ile ilgili görüşlerimizin metodolojisi üzerinde kısa bir şekilde olsa dahi durmamız gerekecektir.Herhangi bir anlaşmazlık ve belirsizliğin giderilmesi için, bir hususu ilk baştan açıkça söylemeliyiz ki, biz bu meseleye de (tüm diğer meseleler gibi) materyalist dünya görüşü ve materyalist felsefe açısından yaklaşmaktayız. Ayrıca biz. bu devrimci felsefe mektebinin daha radikal olan ve tarihi veya diyalektik materyalizm diye adlandırılan koluna önem veriyoruz. Kanımızca, materyalist felsefenin bu kolu, önemli unsurlarının anlaşılabilmesi için en doğru ve ve bilimsel açıdan daha sağlam bir fikir sistemidir. Zira, ancak onun yardımı ile (sosyal) hayat olaylarının nedenlerini daha net ve gerçekçi biçimde tahlil etmek ve sonuçlarını önceden kestirerek sezmek mümkündür. Fakat önceden şunu da söyleyelim ki, bizim diyalektik, daha doğrusu enerjetik materyalizm mektebine mensubiyetimiz bu mektebin Batı Avrupalı temsilcilerini (Marksist veya komünist denilenleri) körü körüne taklit etmemiz ve onların bu mektebin ürünü bildikleri veya öyle takdim ettikleri herşeyi körü körüne kopya etmemiz anlamına gelmez.Bunu aşağıdaki nedenlerden dolayı yapmıyoruz:
    1.Bizce, materyalist felsefe, Batı Avrupa biliminin müstes­na malı değildir. Zira, belli bir düşünce sistemi olarak bu tür felsefe bu veya diğer şekilde (Fars, Arap, Çin, Türk, Moğol vb. gibi) birçok başka halklarda, üstelik çağdaş Batı Avrupa kültürünün ortaya çıkışından çok önceki tarihlerde görül­müştür.
    2. Bizim birçoğumuz, daha sonra Rusya Devrimi öncesin­de, enerjetik materyalist dünya görüşüne sahip olmuştuk. Bu görüş, bizim aramıza yapay bir biçimde ve dışardan enjekte edilmiş olmayıp Rus milliyetçiliğinin ve Rus devletçiliğinin üzerimizdeki zalimane ekonomik, politik ve kültürel baskıla­rının bizi ezmekte olan ağır koşullarının doğal sonucu olarak ortaya çıkmıştı.
    3. Bizim, tarihsel materyalizm taraftarlarına bağlılığımız; onların beyan ettikleri gibi diyalektik materyalizmin Rus ve Avrupa tekelcileri tarafından takdim edilen her türlü fikri nesneyi "kutsal" bir şeymiş gibi tartışmasız olarak kabul etmemizi de kesinlikle gerektirmez.İnsan kendisini bin kez materyalist, Marksist, komünist veya şimdilerde Rusya'da moda olan ifadesi ile Leninist ilan edebilir. Bunu tüm dünyada olanca gücü ve sesi ile bağırabilir. Bu konularda yüzlerce ve binlerce cilt kitap yazabilir. Fakat yine de asgari düzeyde bile gerçek materyalizm ve komünizm ile ilgisi olmayabilir. Tutum ve hareketlerinden de vazgeçelim, görüşlerinde ve vardıkları sonuçlarda da gerçek devrimcilik görülmeyebilir. Bu nedenden dolayı, biz, onlar karşısında her­hangi bir yükümlülük almamakla birlikte, tüm beklentilerin aksine olarak, diyalektik materyalizm üzerindeki tekelcilik haklarını tartışmaya açmaya cesaret ediyoruz. Örneğin, birincisi sömürgeler meselesi, İkincisi de komünizmin, diğer bir deyişle sınıfsız ve kimsenin kimseyi istismar etmediği bir toplumun gerçekleştirilmesi yöntemleri.. Bu iki konuda Rus komünistleri ve onları takip eden Batı Avrupalı komünistler, aleni yanlışlar yapmaktalar... Bunun neticesinde de -insanlığın anarşi ve kargaşa baskısından kurtuluşu değil - talan, yoksulluk ve ölüm olacaktır. Onlar, Avrupa kapitalizmini ve soyguncu Avrupa emperyalizmini eleştirdikleri ve yerdiklerinde, her zaman ve her konuda olmamakla birlikte kendileri ile mutabıkız. Keza çağdaş Avrupa kapitalist kültürünün gerici­liğini gündeme getirdiklerinde de mutabıkız. Ne var ki, tüm bu düşüncelerden çıkardıkları sonuçlar ve sundukları reçeteler konusunda, kesinlikle mutabık değiliz.Bizce onların sundukları reçete -ki Avrupa Toplumu’nun bir sınıfın (buıjuvazinin) dünya üzerindeki diktatoryası yerine, onun karşıtı olan diğer sınıfın (proletaryanın) diktatoryasım öngörmektedir- insanlığın ezilen kısmının sosyal hayatına hiçbir önemli değişiklik getirmeyecektir. Her halükarda nesnel bir değişiklik olacaksa da, bu değişiklik iyileşme yolunda değil, kötüleşme yolunda olacaktır. Bu, sadece daha az gücü olan ve daha aşağı düzeyde organize bir diktatöryanın yerine, aynı kapitalist Avrupa'nın (ki, Amerikayı’da buraya dahil etmek gerekir) Avrupa çapında bütünleştirilmiş olan tüm güçlerinin dünyanın geriye kalan kısmı üzerinde ortak diktatoryasının getirilmesi demektir. Biz, bunun karşısında farklı bir tez ortaya koyuyoruz. Şöyle ki, insanlığın yeniden yapılandırılmasının maddi zemini, yalnızca sömürge ve yarısömürgelerin metropoller üzerindeki diktatöryası aracılığı ile oluşturulabilir. Zira yalnızca bu yol, yer kürenin Batı emperyalizmi tarafından zincirlere vurulmuş olan üretici güçlerinin kurtuluşu ve atılım yapması için gerçek bir teminat sağlayabilir. Biz bu metodolojiden hareketle, belirli bir sorular sistemi oluşturuyoruz ki, bunlara verilen cevaplar, başlıca meselemizin doğru bir biçimde çözümlendirilmesini sağla­yacaktır. Bu sorular, aşağıdaki konulan içermektedir:
    1. Bir sosyo-ekonomik organizma olarak Türk Dünyası, çağdaş dünyanın ekonomik ve politik sisteminde nasıl bir görüntü vermektedir?
    2. Türk halklarının, tümü bir arada ve ayrı dallar olarak, normal ekonomik, politik ve kültürel gelişmeleri için hangi iç ve dış koşullara ihtiyaç duyulmaktadır?
    3. Bu koşullar hangi yollardan hareketle sağlanabilir? Evrim yolu ile mi, yoksa devrimci atılımlarla mı?
    4. Bu veya diğer yönde yapılacak olan çalışmaların somut yöntemleri ne olmalıdır:a) Strateji ve taktik yönünden?b) Organizasyon biçimleri yönünden

    2. Çağdaş Dünyanın Ekonomi ve Politik Sistematiği İçinde Bir Sosyo-ekonomik Organizma Olarak Türk Dün­yasıGünümüz dünyasının ekonomik ve siyasi sistematiği içersinde çağdaş Türk dünyası'nın yeri ve rolü konusunun çok önemli olduğu kanısındayız. Asya ve Avrupa Türk halklarının sosyo-politik, ekonomik ve kültürel gelişmelerinin esasları ile ilgili çözüm yollarım, buradan hareketle çizebiliriz. Dünya’nın sosyal ve hukuksal ilişkileri kapsamında, kim ve ne olduğumuzu, bu ilişkilerin içeriğini anlamadan, kim olmamız gerektiğini de tesbit edemeyiz. Konun analizini, ikinci bölüm­den, diğer bir deyişle çağdaş dünyanın sosyal ve hukuksal - ekonomik, politik ve kültürel sistematiğini ele alarak başla­yabiliriz:
    1. Çağdaş Dünya Ekonomisi ve Politikasının Köleci- Sömür geci-Emperyalist Karakteri; Yerkürenin halkları arasındaki sosyal ve hukuksal ilişkilerin analizi, bir hususu ortaya koymaktadır: Çağdaş insanlığı oluşturan milletler, sayı, sosyal ve hukuksal açılardan eşit olmayan iki kampa bölünmüş durumdadır. Bu kamplardan birisinde, insanlığın yalnızca yüzde 20 ile yüzde 30'unu oluşturan ve tüm yer küreyi, altında ve üstündeki var olan her türlü ölü ve canlı zenginlikleri ile birlikte ele geçirmiş olan halklar bulunmaktadır. Diğerinde ise, insanlığın beşte dördünü oluşturan ve birinci kampa mensup bulunan halkların, diğer bir deyişle ’efendi’ halkların ekono­mik, siyasal ve kültürel tahakkümü ve köleliği altında inleyen halklar yer almaktadır. Efendilerin kendi medeni dillerinde 'uygar' olarak adlandırılan ve birinci kampa mensup olan halklar, insanlığın kölelikten, cehaletten ve sefaletten kurtarıl­ması ile ilgili görevlendirilmişler... ikinci gruba mensup olan halklar ise onların dillerinde 'vahşi', yerli’ ve bu tür ibarelerle tanımlanmakta olup, birincilerin bilimsel görüşlerine göre: “Efendi halkların çıkarlarına hizmet etmek için yaratılmışlar!” Yerliler ve vahşiler ise kendi kelime bagajlarının yoksulluğu ve bilim yoksunlukları yüzünden "medeni" halkları tanımla­yabilmek için özel terimler üretememişler ve bunları yalnızca 'köpekler', ’eşkiyalar", 'cellatlar' veya benzer yakışıksız ve anlaşılmaz sıfatlar kullanarak tanımlama yoluna gitmişlerdir.Avrupa ve Amerika'nın 'medeni' halkları, ki yerkürenin diğer kısımlarına da yayılmakta ve genel olarak 'Batı halkları' diye adlandjnlmaktalar, birinci kategoriye aittirler. Asya,
    Afrika halkları ile Avrupalılarca sömürgeleştirilmiş olan Avustralya ve Amerikanın yerli halkları da ikinci kategoriye girmektedirler. Bu iki grup arasındaki ilişkileri irdeleyerek şu noktayı tespit etmiş bulunuyoruz: Batı halklarının (metro­poller), sömürge veya yarı sömürge halkları ile ilişkileri, tam bir kölelik ilişkileri niteliğindedir. Batılı halkların teknolojik ve kültürel gelişmelerini etkileyen birtakım tarihsel ve doğal coğrafya koşullan, dünyanın değişik bölgelerinde bulunan halklar arasında ekonomik ve kültürel ilişki araçlarının, diğer bir deyişle uluslararası ulaşım yollannın ve askeri stratejik mıntıkalann, bu halklann eline geçmesini sağlamıştır. Bu durum, Batı-Doğu medeniyetlerine mensup bulunan halklar arasındaki uluslararası siyasi ve ekonomik ilişkilerde tüm inisi­yatifin onlann elinde birikmesi için zemin oluşturmuştur.Avrupa'nın teknolojisi ve kültürü, tarihin belli bir aşamasındaki varoluş mücadelesi sırasında, sözkonusu aşamada onlann üzerine çökmüş bulunan ve zamanının dünya efendileri olan Müslüman Asya ve Afrika halklarının teknoloji ve kültürüne kıyasla, daha güçlü bir direnç ve rasyonalizm sergilemiştir ki, bu da onlann diğerlerini ezmelerini ve gereken üslerin işgal edilmesinden sonra Asya ve Afrika kıtalarına yaymalarını sağlamıştır. Dünya ticaret yollan, pazarlar ve hammadde kaynaklan, küçük istisnalar dışında, Batı halkla­rının eline geçmiştir. Batı halklan, kendi ulusal kölelik sistem­lerini, ki feodalizm dönemindeki toprak köleliği sistemi aslında köle ekonomisi olduğu gibi kapitalizm döneminde de sınıf baskısı bir tür kölelikten, insanın insan tarafından fakat bu sefer farklı bir biçimde istismarından başka bir şey değildir, siyah ve san kıtalardaki kendi sömürgelerine de taşmış ve bu kölelik sistemine uluslararası bir nitelik kazandırmışlardır. Böylece, bu kıtalann halkları, fiiliyatta, kendi ülkelerinin zen­ginlikleri üzerinde mülkiyet hakları olmayan ve 'medeni efendilerinin (metropolya halklarının) refahlan için çalışan birer köle durumuna gelmişlerdir2. Metropollerin Maddi Kültür Esaslarının Paraziter ve Gerici Karakteri, Çağımız Dünyasındaki Gelişmelerin Başlıca Faktörüdür. Çağdaş dünya ekonomisinin kapitalist köleci seciyesi, onun bir diğer özelliğini, günümüz dünyasında görülen gelişmelerin başlıca faktörü olarak çağdaş Batılı halkların kültürlerinin toptan paraziter ve gerici karakterini de belirlemiştir. Metropollerin maddi kültürünün anlatılan özellik­leri, şu iki hususu açığa çıkarmaktadır:a)Statik Husus: İnsanlara gerekli olan tüketim madde­lerinin üretim ve tedavül araçlannın metropolya halklarının ellerinde tekel halinde birikmiş olması, Belli başlı tüm üretim araçları (fabrikasyon endüstrisi), tedavül araçları (banka sermayesi ve bunun alt yapısı), ulaşım ve iletişim araçları (deniz yollan, demir yollan, hava ulaşım araçları, telgraf ve radyograf, hammadde (petrol, taş kömürü, filizler, hayvansal ve bitkisel ürünler) kaynaklan, keza endüstriyel ürünlerin satış pazarları, topu topu 300-350 milyon nüfusa sahip bulunan metropollerin ellerinde birikmiş durumdadır. Batı, bu açıdan aynen dev bir ahtapot gibi, insanlığın beşte dörtlük kısmım sarmış ve onun tüm yaşamsal kaynaklarını sömürmektedir. Ve bu ahtapot, sadece bir deniz ahtapotu olmayıp, Batının askeri buluşlarının ve savaş sanatının en yeni teknolojileri ile silah­lanmış zırhlı bir ahtapottur... Vurucu bir ahtapottur... ölümcül bir ahtapottur!.. Elbetteki bu kazanımlar, ahtapotun cesaret ve yiğitliğini arttımıamıştır. Ne var ki, ahtapotun korkakça zalimliği ve açgözlülüğü artış göstermiştir. Ahtapot şimdi sömürge ve yarı sömürge halkların kanlannı emerek, dünya halklannın daha geniş olan kısmının zayıflaması, yozlaşması ve ölümü hesabına, daha küçük olan diğer kısmını zenginleş­tirmektedir.bjDinamik Husus: İnsanlığın üretici güçlerinin azami gelişmesi açısından metropollerin maddi kültürünün paraziter ve gerici olması. Bu husus, birinci husus ile sıkı sıkıya bağlı olup onun devamım oluşturmaktadır. Gerçekten de, yaşa­dığımız bu dönemde, (dünyanın düzenleyicileri olarak metro­pollerin çağdaş kültürü nasıl bir şeydir?.. Neyin üzerine bina edilmiştir ve nereye doğru gitmektedir?.. Mesele, Batı’nın madde kültürünün niteliğinin ve bu ekonomik sistemin (tekelci kapitalizm ve emperyalizm) yalnızca tekelci karekterde olma­sıyla da bitmiyor. Mesele buradadır ki, metropollerin maddi kültürünün içeriği, diğer bir deyişle tüm bu ’tekelci kapitalizmlerin 'emperyalizmlerin’ ve Batı toplumuna ait diğer sosyal kategorilerin asıl özü, onun şekli ile ilgili değil, dinamiklen ve özgün gelişme eğilimi ile bağlantılıdır. Bu eğilim, Batı halklarının çağdaş maddi kültürünün varoluşu ve gelişmesinin, sadece Doğulu halklara karşı uygulanan kölelik ve tahakküm sisteminin korunması (diğer bir deyişle sömürge ve yarı sömürgelerin doğal zenginliklerinin istisman) olarak değil, aynı zamanda bu ülkelerin üretim güçlerinin engellen­mesi ve bunlann maddi kültürünün artışına karşı set çekici bir baskı uygulaması olarak açıklanabilir. Çağdaş Batı kültürü, hangi prensiplere dayandırılmıştır?.. Metropoller ve sömür­geciler için mal üretimi ve pazarlanması, diğer bir deyişle dünyanın ekonomik süreci içersinde tekelcilik prensiplerine dayandırılmıştır. Çağdaş Batı kültürü ne üzerine inşa edilmiştir?.. Sömürge ve yarı sömürgelerin kendi iç ekonomik gelişmelerinin engellenmesi, ulusal endüstri'niıı yokluğu, diğer bir deyişle bu ülkelerin tarımcı - köylü karakterinin sürdü­rülmesi üzerine inşa edilmiştir ki, bu durumda bu ülkeler, kendi ekonomik faaliyetleri sırasında, metropollerin, yani dünyanın tekelci endüstrisinin ’yardımı'na başvurmak zonanda kalsınlar. Tekelci sanayinin yardımına başvurma zorunda kalma süreci, somut olarak aşağıdaki unsurlardan oluşmak­tadır:a.Metropol ekonomilerinin başlıca unsuru olan ekono­minin ucuz hammadde temini ile yaşatılması. Batılı Halklann hammadde kaynağı olarak Asya ve Afrika ülkelerine yönelik işgalci politikaları ve bu politikalannı beraberinde getirdikleri tüm diğer olaylar, bu noktadan kaynaklanmaktadır: Birincisi, yarı sömürgelerdeki bağımsızlık kırıntılarına karşı verilen acımasız mücadeleler ve sömürgeler tarafından bağımsızlık yönünde sergilenen en küçük girişimin bile zalimce cezalan- dınlması... İkincisi ise metropollerin belli başlı ulusal grupları arsında sömürge mülkleri için aralıksız olarak sürdürülen rekabet savaşlarıdır... Diğer bir deyişle, bir taraftan metropoller ile sömürgeler arasındaki sosyal ilıtilaflann artışı, diğer taraftan da diktatör metropollerin farklı soyları arşındaki ulusal ihtilafların kökenleri burada saklıdır.b. Sanayi ürünlerinin ucuza mal edilişinin sağlanması. Üretim teknolojisinin geliştirilmesi, metropollerin sanayi işçilerinin ve sömürgelerin yardımcı işçilerinin istismarı yoluyla gerçekleştirilmektedir. Metropollerde sınıfsal ihtilafla­rın varlığı ve bu ihtilaflara dayalı olarak sınıfsal siyasi parti­lerin ortaya çikış nedenleri bu noktada saklıdır.c. Metropollerin sanayi ürünleri için ucuz (kârlı) satış pazarlarının sağlanması. Metropollerin, sömürgeleri ve yan sömürgeleri yalnızca kendi ellerinde kendi boyundurukları altında tutmak yönünde değil, aynı zamanda metropollerin sanayi ürünlerinin daimi satış pazarlan olarak elde tutmaya yönelik sömürgeci politikalarının yoğunlaştınlması bu hususla ilgilidir. Bu politikalar, sömürgeler ile metropoller arasındaki sosyal ihtilafların yalnızca yoğunlaşmasına neden olmaktadır ve bu ihtilaflar, birinci derecede uluslararası faktör niteliği kazanmaktadır. Metropol maddi kültürlerinin gelişme süreci­nin bu sonuncu unsuru, sömürgeler ile metropoller arsında oluşan ilişkiler açısından özellikle büyük önem taşımaktadır. Zira bu unsur, çağdaş Batılı halkların kültürünün başlıca dinamiğini ve çağdaş insanlığın gelişme sürecinde ortaya çıkan tüm sosyal sapmalann da başlıca nedenini oluşturmaktadır.Söz konusu sapmalar aleni olarak ortadadır ve bunları yalnızca körler ve siyasi açıdan dejenere olmuş tipler inkara yeltenebilirler. Bu sapmaları şu şekilde sıralayabiliriz:a. Yerküre ve özellikle de sömürge ve yan sömürgelerini zenginliklerinin insanlığın genel çıkarları açısından hunharca ve verimsizce işletilmesi. Bu gerçeği yeniden kanıtlamaya ihtiyaç yoktur kanısındayım. Zira metropollerin kendi ’evlerin- de’ki ve sömürgelerindeki ekonomik faaliyetlerine bakmak yeterlidir.b. Dünya üretim sürecinin genel tedavül sürecinin irras­yonel düzeni ve bunun sonucu olarak kütlevi insan enerjisinin verimsiz bir şekilde yokedilişi. Metropollerin elinde yoğun bir şekilde birikmiş olan üretim araçlarının, hammadde ana kaynaklarından ve dünya satış pazarlanndan uzakta bulun­malarından dolayı, hammaddenin üretim araçlarına ve bunlardan alınan ürünlerin de (malların) satış pazarlarına yönelik olarak uzak mesafelere taşınmaları gerekmektedir, Örneğin, yün ve deri ham maddesinin Tibet’ten Hindistan veya Afganistan’dan Büyük Britanya'ya doğru taşınması... Burada kumaş, ayakkabı ve diğer mallara dönüşerek gerisin geriye tekrar kendi anavatanına yolculuk yapmak zorundadır. Aynen bunun gibi Türkistan veya Güney Kafkasya pamuğu (bu arada Baku petrolü de) önce medeni ülkelere söz gelimi Moskova

    veya îvanovo Voznessensk'e seyahat etmek, burada manifatura veya başka bir şeye dönüştükten sonra tekrar Türkistan veya Güney Kafkasya’ya, bazen de daha uzaklara (İran, Afganistan, vb.) geri dönmek zorundadır. Araçların ve insan enerçisinin ekonomik kullanımı açısından tam tersi bir yöntem, diğer bir deyişle, hammaddeyi kendi vatanında, yani sömürge ve yarı sömürge ülkelerde gerekli tüketim mallarına dönüştürmek, daha doğru bir hareket olacaktır. Bu ülkelerdeki üretim araçları, ki bunları metropollerden sağlamak ve yeniden orga­nize etmek mümkündür, dışında kalan tüm koşullar (ham­madde, sıvı yakıt, kullanılmayan ve boşu boşuna yok olup giden insan enerjisi bunun yanısıra sömürge halklarının fabrika mallarına karşı duydukları kütlevi ihtiyaç) mevcuttur. Söz konusu mallar, yalnız bundan sonra ihtiyaca göre yurt dışı yolculuklanna artık doğal biçimlerinde değil, medeni mallara dönüşmüş olarak ve oralardan gelecek olan tüketici talepleri ile orantılı olarak gönderilecektir.cMevcut durumun ve mevcut yapının (yani dünyanın ekonomik düzeninde görülen irrasyonalliğin ve bundan ileri gelen sosyal sapmaların - adaletsizliklerin) sürekli ve düzenli bir biçimde korunması için insan enerjisi kütlevi ve verimsiz bir şekilde harcanmaktadır. Bu husus, Batı’nm azgın militariz­minde, onun kara, deniz, ve hava kuvvetlerinin, iç ve dış koruyucu kontejyanmın akıl almaz bir şekilde artırılması ile açığa vurulmuş bir durumdadır. Batılı halklar, yalnızca her türlü ’sarı', 'siyah* ve diğer 'tehlike' ve ’panizm' lerden değil, aynı zamanda 'birbirlerinden' de korunmaktalar.d. Sömürge ve yarı sömürge ülkelerin üretim güçlerinin (yeryüzü nüfusunun büyük bir kısmı) doğal bir şekilde gelişme­sinin engellenm esiki, bu zeminde sömürge ve yarı sömürge halklar ile metropolya halkları arasında aleni bir sosyal
    eşitsizlik oluşmakta, bir bütün olarak çağdaş insanlığın medeni yönden gelişmesi engellenmektedir. Sömürge ülkelerdeki gerici ekonomik ve sosyal düzenlerin muhafaza edilmesi, sömürgeci Batı emperyalizmi'nın işine gelmektedir. Zira metropollerin eşkıya kültürü yalnızca bu gerilik zemini üzerinde soluk alabilir ve gelişebilir. Sömürge halklarının karanlık ve baskı içinde tutulması, kendi tarihsel gelişme süreçleri içerisinde insanlığın başına hapishane gardiyanı kesilmiş olan batılı halklar ıçiıı gerçek ve yaşamsal bir ihtiyaçtır. Metropolya halk­ları ve onlar tarafından sömürülmekte olan sömürge halkları arasında görülen sosyal eşitsizliğin nedeni burada saklıdır. Metropolya halklan, her türlü medeniyet nimetlerinden, tekno­loji ve bilimden yararlandıkları halde, sömürge halklarının ana kitlesi, yarı aç ve dilenci hayatı içinde sürünmektedirler.Bir tarafta çelik ve granitten yapılmış gökdelenler, diğer tarafta miskin ve izbe barakalar... Bir tarafta otomobil, tram­vay, otobüs, tren, buharlı gemiler ve uçaklar... Diğer tarafta tembel kısraklar, Nuh zamanından kalma kağnılar ve arabalar... Bir tarafta elektirikli sabanlar, traktörler, buharlı değirmenler, sulama sistemleri, yapay gübreler... Diğer tarafta kara saban, kürek, kazma, ve tırmık... Bir tarafta elektrik, telefon, telgraf ve radyo... Diğer tarafta kara çıra, gaz lambası ve artı tüm diğer şeylerin yokluğu... Bir tarafta güzel sanatlar, edebiyat, oyunlar, ve kahkahalar...Diğer tarafta umutsuzluk ve karanlık, sürekli acılar ve gözyaşları.. Bir tarafta tokluk, güven ve her yönüyle teminat altına alınmış bir yaşam... Diğer tarafta açlık, soğuk, sefalet, ölüm ve yozlaşma!... Bu duruma hak verebilir miyiz? Bütün bunları normal bir durum ve normal bir düzen olarak kabul edebilir miyiz? Hayır ve yine Hayır!.. Bu durum, hangi ahlak öğretisi açısından bakılırsa bakılsın, en büyük sosyal sapmanın ve dünya çapındaki sosyal adalet­sizliğin ifadesidir!
  • YİRMİNCİ ASIRDA TÜRK MESELESİ: I TÜRK BİRLİĞİ 

    Dünya Türkleri yalnız Türkiye’dekilerden ibaret değildir. Rusya, İran, Çin, Romanya, Bulgaristan, Yugoslavya, Yunanistan, Rodos, Kıbrıs,...
    Dünya Türkleri yalnız Türkiye’dekilerden ibaret değildir. Rusya, İran, Çin, Romanya, Bulgaristan, Yugoslavya, Yunanistan, Rodos, Kıbrıs, Suriye ve Iraktaki Türklerin sayısı, en aşağı bir hesapla, Türkiye’dekilerin iki mislidir. Mısırda, Avrupa’da, şimali ve cenubî Amerika’da yaşayan ve her halde birkaç on bin miktarında olan Türkleri de, kadroyu tamamlamak için, bu listeye sokabiliriz.
    Umumi istatistikler olmadığı için dünyadaki Türklerin sayısını doğru olarak bilmiyoruz. Düşmanlar, kasdî olarak bu sayıyı azaltmağa çalıştıkları gibi dostlar da körü körüne çoğaltmaktadırlar. Türklerin eskiden beri kalabalık bir millet olduğu hakkındaki düşünceler tarihî tetkiklerin ilerlemesinden sonra, çürümüştür. Türkleri pek kalabalık gösteren şey onların büyük siyasî rol oynamaları ve cevvaliyetleridir. Hakikatte ise Türkler, bütün kırgınlara rağmen, hiç bir zaman yirminci asırda oldukları kadar çok olmamışlardır.
    Bugün Türklerin sayısı hakkında en müspek malûmata yalnız Türkiye ve Rusya Türkleri hakkında malikiz. 1926’da Rusya’da ve 1927’de Türkiye’de yapılan umumî nüfus sayılarından sonra neşrolonun istatistiklere göre, toparlak hesapla Türkiye’de 11.770.000 (1) Rusya’da da 16.460.000 Türk vardır. Başka ülkelerde yaşayan Türkler hakkında ise birbirinden pek uzak rakamlar zikrolunuyor. Meselâ Çin Türkistan’ında yaşayan Türkleri bazıları üç milyon olarak gösterdiği halde bu rakamı on üç, on beş, hattâ on sekiz milyona çıkaranlar bile vardır. Türklerin sayısını çok göstermek temayülünde olanlar, meselâ Rusya’da da otuz kırk milyon Türk yaşadığını, Rusların siyasî endişelerle Türkleri az gösterdiğini ileri sürüyorlar. Rusların siyasî endişelerle Türkleri az göstermek istemeleri hakkındaki iddia haklı ve doğrudur. Ancak bunda da mübalegaya kaçmak çok yersiz bir düşünce olur. Ruslar ne kadar çalışsalar 40 milyonluk bir halkı 16 milyon gösteremezler. 20 milyonluk bir halkı belki 16 milyon göstermek kabil olur. Fakat bir milleti, olduğunun yarısı ve hattâ üçte biri kadar göstermek olmayacak bir şeydir ve böyle düşünenler fazla vehme kapılıyor demektir. Rusya Türkleri 40 milyon olduğu halde Rusların bunu 16 milyon gösterdiğini kabul ettikten sonra Türkiye hükümetinin de kasden Türkleri çok gösterdiğini kabul etmemek için ortada hiç bir sebep kalmaz. Halbuki büyük millî meselelerde kuvvetleri lâyıkıyla tartmak, bilhassa kendi gücünü olduğundan fazla görmemek icap eder. Hem de, biz hakikaten, bazılarının dediği gibi 90 milyonluk bir milletsek ve buna rağmen büyük bir kısmımız esirse, bu bizim istikbalimiz için ümit verici değil, ümit kırıcı bir şeydir. Çünkü bu kadar kalabalık olduktan sonra yabancıların esaretine düşmek bizim de Çinli ve Hintli gibi aşağılık bir millet olduğumuzu gösterir ki, göğüs kabartacak değil, yüz kızartacak bir keyfiyettir. Onun için hakikati olduğu gibi söylemekten çekinmemeliyiz. Hele, çocukça düşünceler uğruna, bizim lehimizde olan hakikatleri tahrif etmemeliyiz. Bu hakikat şudur: Biz, azlık bir millet olduğumuz için kalabalık milletlerin esaretine düştük. Fakat bu azlığımıza rağmen kendi aramızda toplanabilirsek dünyada yenemeyeceğimiz kuvvet yoktur.
    Acaba dünyadaki Türklerin sayısı hakkında aşağı yukarı bir rakkam söyleyemez miyiz? Bunun için her ülkedeki Türklerin sayısı hakkında en az ve en çok olarak söylenen rakkamları toplamak ve bunun üzerinde biraz durup düşünmekten başka çıkar yol yoktur.
    Rusya’da 40, Çinde 18 milyon Türk olduğu hakkındaki hayalî sayıları bir tarafa bırakırsak bu rakkamlar şunlardır:
     En AzEn ÇokTürkiyede11 ,770,00014,000,000Rusyada16,460,00020,000,000İranda3,000,0006,000,000Çinde3,000,0005,000,000Balkanlarda1,000,0001,500,000Irak ve Suriyede400,000600,000Adalarda40,00060,000HEPSİ35,670,00047,160,000
    Demek ki Türkler en aşağı hesapla 35 milyon tutuyorlar. Şu halde yabancı milletlerin Türkleri az göstermeğe çalışacaklarını, Türkiye’de nüfusa yazılmamış epeyce Türk bulunduğunu ve nüfus çoğalmasını da göz önünde bulundurarak Türklerin 40 milyonluk bir millet olduğunu söylersek elbette yanılmamış oluruz.
    * * *
    Dünya bir devler memleketi olmağa doğru gidiyor. Yüz milyonluk milletlerin kurulduğunu görüyoruz. İkinci, üçüncü derecedeki milletlerden bazıları da yaman bir hızla çoğalıyorlar. Böyle bir asırda 40 milyonluk bir millet pek kalabalık sayılmazsa da bu millet Türk milleti olunca 40 milyonun ehemmiyeti bir kat daha fazlalaşır.
    Türk milletinin etrafındaki komşular ekseriyetle kalabalık ve kuvvetli milletlerdir. Zaten bir milletin kalabalık olması da başlı başına bir kuvvettir.(2) Türklüğün komşularından Japonlar 90, Çinliler 400, Ruslar 100, İtalyanlar 43 milyondur. Bundan başka dünyanın en büyük iki müstemleke imparatorluğu olan 450 milyonluk İngiltere ve 80 milyonluk Fransa da sınırdaşımızdır. Bu arada Efgan, Acem, Bulgar, Yunan gibi küçük, geri ve zayıf milletlerin adı geçmezse de cihan tarihinin gidişinde Türklerin daima yalnız kaldıkları ve Türklerin karşısında çok defa bir değil, birkaç düşman bulunduğu düşünülünce ırkımızın etrafında nasıl bir düşman (yahut en hafif tâbirle muhalif) kuvvetin temerküz ettiği anlaşılır.
    O halde dünya bir devler memleketi olmağa doğru gider ve dünyada yüz milyonluk milletler kurulurken siyaseten dağınık olan kırk milyonluk Türk milletinin istikbali ne olacaktır. Bize göre millî programın hareket noktası bu sual olmalıdır. Bu sualin cevabı millî ülkümüzün adı demektir. Bu ad Türk Birliği sözleriyle hülâsa olunabilir.
    * * *
    Her milletin yaşamak için bir ülküye ihtiyacı vardır. Bu ülkü, milletlere göre teferruatında değişse bile ana çizgilerinde hemen hemen bir gibidir. Çünkü şu tarihî hakikati kimse inkâr edemez ki her esir milletin ilk ülküsü istiklâlini kazanmak, her müstakil milletin ilk ülküsü de henüz esir yaşayan kardeşlerini kurtarmaktır. Fütuhat ve emperyalizm millî ülkülerde üçüncü bir merhaledir.
    Bu tasnif kabataslak bir tasniftir. Hayata, şeniyete, milletlerin hususî vaziyetlerine göre bu merhaleler biraz değişebilir. Meselâ bir milletin fütuhata başlaması için muhakkak bütün fertlerini kendi sınırları içine alması icap etmez. İtalya cihan harbinden önce millî birliğini aşağı yukarı elde etmişti ama henüz Avusturya’da, Fransa’da, Malta’da, Tunus’ta epey İtalyan başka milletlerin esareti altında bulunuyordu. Buna rağmen İtalya millî ülkünün üçüncü merhalesi olan fütuhata başlamıştı. Habeşistan’la ve Türkiye ile yaptığı savaşlar bunu gösterir. O zamandan beri İtalya yalnız Avusturya’daki İtalyanları kurtarabilmiştir. Fransa’da, Malta’da ve Tunus’taki İtalyanlar henüz kurtulmamıştır. Bununla beraber İtalya yeniden Türk topraklarına göz dikmek için bu esir vatandaşların kurtulmasını beklemiyor. Bunun için biz de diyebiliriz ki millî ülkülerdeki üç merhale istiklâl, millî birlik ve fütuhat olmakla beraber bunlar birbirine tedahül etmiştir. Yani sınırları muayyen değildir. Biri bitmeden öteki başlayabilir.
    Millî ülkülerde daima bu üç merhalenin varlığına tarihten istediğimiz kadar örnek bulabiliriz. Meselâ cihan savaşından sonra istiklâllerini kazanarak millî ülkülerinin ilk merhalesinde muvaffak olan Lehistan’ın ve Baltık milletlerinin bugünkü en büyük dertleri başka ülkelerde kalan ırktaşlarını kendi sınırları içine almaktır. Finlandiya gibi nüfusu ancak üç milyon olan barışçı bir millette bile Rusya’da yaşayan birkaç binlik ırktaş akalliyeti kurtarmak için çalışan bir cemiyet vardır ve bu cemiyetin başında Ramstedt gibi dünyada ün salmış değerli bir âlim bulunmaktadır.
    Macarların Turan cemiyetinin gayesi ülkücü (=mefkûrevî) bir Macaristan yaratmaktır. Lehler hâlâ Yagellon’lar zamanındaki Polonya’yı diriltmek için çalışırlar.
    Almanların anşlus dedikleri ülkü nedir? Şunu kimse inkâr edebilir mi ki Almanlarla Avusturyalıları birleşmekten meneden kuvvet dünkü galiplerin tahakkümü değildir? Tabiidir ki galiplerin kuvveti azaldığı gün yalnız Almanya ile Avusturya birleşmekle kalmayacak bu birliğe, isteseler de istemeseler de, Lüksemburg ve İsviçre Almanlarını da, sonra Çekoslovakya’daki ırktaşlarını da sokacaklardır.
    Sonra, “İtalya irredante” ne demektir? İtalyanlar Cihan Savaşında müttefiklerine niçin ihanet etiler? Avusturya idaresinde yaşayan birkaç yüz bin İtalyan’ı kurtarmak için değil mi?
    Cenup İslavların birleşmesi bu hususta az mı beliğtir?
    Yunanların “Megalo İdea”sı az daha tahakkuk etmiyor muydu?
    Romanyalılar her türlü tehlikesine rağmen Besarabya ve Transilvanyayı neden ilhak ettiler?
    Şimalî Afrika’da, Suriye, Asya, Hindistan’da, Şarkî Asya adalarında gördüğümüz kalkınma hareketlerinin mânâsı nedir?
    Çünkü millet ülkülerinin birinci merhalesi müstakil vatan, ikinci merhalesi esir kalan ırktaşları kurtarmaktır. İkinci merhaleyi daha geniş mânâsıyla söylemek istersek millî birlik terkibini kullanabiliriz.
    * * *
    Acaba Türkler bu safhaların hangisinde bulunuyor? Bunun cevabını vermek için haritaya bir bakmak kâfidir. Türkler Anadolu’daki Kurtuluş Savaşıyla ülkülerinin ilk merhalesinde pek parlak bir şekilde muvaffak olduktan sonra şimdi tabiî ve tarihî bir kayıtla ülkülerinin ikinci basamağında bulunuyorlar.
    Belki, millî ülkünün bundan sonraki merhalesini “bugünkü sınırlar içinde inkişaf etmek, terakki etmek” düsturu ile izah etmek isteyenler bulunabilir. Eğer bunu söyleyenler, bu fikri zemin ve zamanı hesaplayarak söylüyorlarsa zaten bir değeri yoktur. Çünkü millî ülküler zemin ve zamanla kayıtlandırılmaz. Yok, böyle değil de samimî düşüncelerini öne sürüyorlarsa büyük hamlelerden korkan insanlar demektir. Çünkü bir milletin terakki ve inkişaf etmek istemesi o kadar tabiî ve ehemmiyetsiz bir hâdisedir ki ona ülkü adını vermek, hattâ biraz gülünç olur.
    Ülküler daima asırlara bakan, mensup bulunduğu milletin gönlünü heyecanla çarptıran; kan, demir, ateş ve savaş isteyen; pek büyük fedakârlık ve kahramanlıklarla elde edilen, biraz da hayal karışık düşüncelerdir. Hayal kelimesine bakarak yapılması imkânsız diye düşünülmesin. Çünkü her hakikat önce bir hayal olmuştur. Millî ülkülere bakarsak orada nasıl coşturucu hayaller olduğunu görürüz:
    İngilizlerin ülküsü En Büyük Britanya’dır, yani bütün cihana hâkim olmak.
    Almanlarınki bütün Almanları ve Flamanları birleştirerek Ak Denize kadar inip Avrupa’ya hâkim olmaktır.
    İtalyanlar eski Roma imparatorluğunu kurmak sevdasına düşmüşlerdir.
    Yunanlılar Büyük Bizans’ın hülyasıyla sarhoşturlar.
    Görülüyor ki en hakir ve biçare Yunanın bile ülküsünde bir büyüklük, bir ihtişam vardır.
    Artık, bu böyle olduktan sonra bütün Türklerin birleşmesi ülküsünü hayal sayanlar, güç bulanlar, yahut onunla eğlenen bulunursa onların ya kanından veya niyetinden şüphe etmek, yahut iyi düşünemediklerini kabul etmekten başka yol yoktur. Bu kadar zıt menfaatleri olan bütün insanları birleştirmek gayesinde olanların samimiyetine inanıldığı bir zamanda menfaatleri bir olan ve evvelce birkaç defa birleşmiş olan Türklerin yeniden birleşeceğine inanmamak ancak kötü niyetle tevil olunabilir.
    Millî ülküler bir yudumda içilecek su değildir. Şüphesiz ki ülküleri duygular ve düşünceler hazırlar. Fakat onlara daima ölümle, kanla, imanla, bilgiyle, ateşle, barutla ve demirle erişilir.
    Sırplar, ülkülerine ermek için bütün vatanlarının düşman istilâsına uğraması bedbahtlığına katlandılar. Sırbistan savaşa girerken nüfusu 4.000.000’du. Savaştan çıkarken aynı toprakların nüfusu 3.000.000 kalmıştı. Cihan tarihinde pek az görülen bir fedakârlıkla Sırplar nüfuslarının dörtte birini millî ülkü için feda etmişlerdi. Fakat bugün ortada 13.000.000’luk Yugoslavya var.
    Romenler de aynı akıbete uğramışlardı. Memleketlerinde taş taş üstünde kalmamıştı. Fakat dünkü küçük Romanya’dan bugünkü büyük Romanya doğdu.
    Almanya ise vaktiyle 400 parçaya ayrılmış bir kargaşalık ve kuvvetsizlik dünyası idi.
    Bugünkü yenilmiş, fakat bir Almanya’nın karşısında ise Almanya’yı yenenler titriyorlar.
    * * *
    Türkler de birleşeceklerdir. Millî ülkümüzün bu ilk maddesini Bütün Türkler Birleşecektir diye ifade edebiliriz.
    Orhun, 23 Haziran 1934, 8. Sayı
    (1) 1927 sayımında Türkiye’nin nüfusu 14 milyona yakın çıkmıştı. Fakat bunun hepsi Türk değildi. Meselâ 1.184.000 Kürt, 134.000 Arap, 95.000 Çerkes vesaire vardı.
    (2) Buna en iyi örnek Çin’dir. En kof bir millet olduğu ve kendi içinden birçok ihanetlere uğradığı halde varlığını koruyabilmesinin biricik sebebi kalabalık olmasıdır.
  • NE EKERSEN ONU BİÇERSİN

    TRT kanunu meselesi Millet Meclisini işgal eden mühim konulardan biri oldu. Milletçe ne kadar geçimsiz olduğumuz bu konu üzerinde şimdiden başlayan tartışmalarla bir daha ortaya çıktı. Bir taraftan gelen düşünce ne olursa olsun, karşı tarafın buna şiddetle karşı çıkması sanki tabiat kanunu imiş gibi davranmak, öyle sanıyorum ki yalnız bize has bir özelliktir. Bundan dolayı AP tarafından getirilen bir kanuna karşı çıkmak, tabiî, onun baş rakibi olan CHP’nin boynuna düşen görev olacaktır.
    Ana Muhalefet Partisinin başkanı bu konu üzerinde çok titiz ve telâşlı görünüyor. O kadar ki, hastalığı dolayısıyla deprem bölgesi gezisini sonraya bırakarak Ankara’ya dönen Cumhurbaşkanı Sunay’ın daha tamamen iyileşip iyileşmediği belli olmadan onu ziyaret ederek TRT kanunu işini onunla görüşmekten geri kalmadı.
    İsmet İnönü bugünkü TRT’den memnundur. TRT kanununda yapılacak değişikliğin anayasaya aykırı deşeceğinden ve bu özerk kuruluşun bir hükümet organı haline geleceğinden vatanperverâne duyguları sebebiyle endişe etmektedir. Demek ki kendisi TRT’nin hiçbir eksiği, kusuru olmadığı kanaatindedir.

    Bize öyle geliyor ki İsmet Paşanın bu memnuniyeti ve TRT kanununun değişmesi ihtimalinden duyduğu korku bu müessesenin tamamıyla CHP’ye mensup unsurların elinde bulunmasından doğmaktadır.

    Diyelim ki TRT cidden tarafsızdır ve kanunun kendisine verdiği yetkilerden dışarı hiçbir taşma yapmamaktadır. Fakat acaba İnönü bu müessesenin ve hele onun bazı spikerlerinin dilinden ve edasından da memnun mudur?
    İnönü bazı konuşmalarında uydurma dilin tatsız kelimelerini kullanmakla beraber cümle yapısı bakımından Türk gramerine sadık kalmış ve devrik cümle denilen maskaralığa şimdiye kadar iltifat etmemiştir. Böyle olunca TRT’nin dil bakımından düzeltilmesi hakkında neden şimdiye kadar bir şey söyleyip yazmamıştır?
    Şimdiye kadar yazılanlar, hele dil bilginleri tarafından kaleme alınanlar açıkça ortaya koymuştur ki devrik cümle Türk dilini bozmak, geçmişle bağı koparıp Türkçeyi köksüz bir hale getirmek ve Türk milletinde mazi şuurunu öldürmek için komünistler tarafından düşünülüp yayılmış ve başarıyla tatbik edilmiş bir usuldür. Yeni TRT kanunu tasarısına şiddetle karşı koyan İsmet İnönü’den, eski bir Cumhurbaşkanı sıfatı ile beklenirdi ki “TRT’nin dil üzerindeki tutumunu beğenmiyorum ama özerkliğinin kısılmasına veya kaldırılmasına taraftar değilim” diyebilsin. Demedi. Çünkü tasarı kanunlaşırsa bunun kendisi ve partisi aleyhinde bir propaganda silâhı olacağından büyük bir korku duymaktadır.
    İsmet Paşanın bu büyük korkusunu belki birçokları anlamamakta, Paşa’yı lüzumsuz bir telâş veya kuruntu içinde görmektedirler. Onun telâş ve kuruntusunu biz Türkçüler, daha doğrusu 1944’te sıkıyönetim mahkemesine verilen eski Türkçüler çok iyi anlamaktayız.

    Çünkü 1944’te Türkiye’de Halk Partisi diktatörlüğü varken, yerli komünistlere karşı yapılan 3 Mayıs nümayişini “hükümeti devirme hareketi” şeklinde ilân ederek yüzlerce Türkçüyü tutuklayan İsmet İnönü idaresi, daha sorgular yapılmadan, 3 Mayıs nümayişinin gerçek niteliği anlaşılmadan gazeteler ve radyo aracılığı ile açtığı kampanyayı aylarca sürdürmüş, bir yurtseverlik gösterisini vatan hainliği şekline sokarak millete kabul ettirmeye çalışmış, radyoyu günde üç defa Türkçüler aleyhine zehir kusan bir âlet haline getirmişti.
    İsmet İnönü’nün bilgisi olmadan bir kuşun bile uçmadığı o karanlık ve çirkin devrin hâtırası henüz silinmediği içindir ki sâbık diktatör endişelenmekte, soğukkanlılığını kaybetmektedir. Haydi, onun kendi tabiriyle söyleyelim: “Suçluların telâşı içindir”.
    Bir Türk atalar sözüne göre bu dünya bir “etme, bulma dünyası” dır. Bir başka atalar sözü de “çalma kapıyı, çalarlar kapını” der. Diğer birine göre de “rüzgâr eserken fırtına biçer”.
    Adalet Partisi hükümetini yeni tasarı kanunlaştığı takdirde TRT’yi nasıl kullanacağını, İsmet Paşa’nın vehmettiği gibi onu bir AP propaganda organı haline getirip getiremeyeceğini bilmiyoruz. Fakat Halk Partisi Başkanı, dün kendisinin Türkçülere yaptığının bugün başkaları tarafından kendisine yapılacağı korkusundan aslâ kurtulamayacaktır. Demokrat Parti ve Adalet Partisi hükümetlerinin kanun sınırlarını zorlayarak Halk Partisine karşı uyguladıkları ne varsa hepsi de Halk Partisi Mektebinin prensipleridir.
    Vaktiyle çok rüzgâr estiler. O halde şimdi fırtına biçmeye katlanacaklardır.
    Hürriyete, demokrasiye, anayasaya bu kadar âşık olan İsmet İnönü’nün 1944’te Türkçülere reva görülen kıyıcılıklara nasıl müsaade ettiği ilk bakışta şaşılacak bir tezat gibi görünür. Fakat onun basit ve harcı âlem bir taktiği vardır: İşine gelmeyen bir soru sorulduğu zaman, tıpkı Atatürk’ün kaybolan evrakı konusunda olduğu gibi “Haberim yok” diye işin içinden çıkar; çıktım zanneder.
    Türkçülere yapılan işkence de böyledir. Onun haberi yoktur.
    Mümkündür. İhtimal Paşa o sırada viyolonsel dersi alıyordu.
    GÖZLEM, 1 Mayıs 1969