• ''Nefs insanın enfüsi düşmanı.İçten vuran düşman.''

    İki seyyah derviş bir şehirden diğerine gidiyorlarmış.
    Derken yollarının üstüne taşkın bir dere çıkmış.Tam suyu geçecekler, az ötede korkudan tir tir titreyen, yapayalnız bir kadın görmüşler.
    Dervişlerden biri hemen kadının yardımına koşmuş. Onu sırtına almış, suyu öylece aşmış.
    Sonra da kadını derenin öte yakasında yere bırakıp iyi günler dilemiş.
    Böylece yola revan olmuşlar…
    Ancak yolun kalan kısmında öteki dervişin ağzını bıçak açmamış.
    Suratından düşen bin parça…
    Somurttukça somurtuyor. Bir kaç saat böyle surat astıktan sonra suskunluğunu bozup şöyle demiş:
    ” Ne demeye o kadına yardım ettin? Bir de üstelik ona dokundun. Seni ayartabilirdi! Baştan çıkartabilirdi. Erkekle kadın böyle temas etsin, olacak iş mi! Ayıp yahu… Olmaz, bize yakışmaz!”
    Kadını sırtında taşıyan seyyah sabırla gülümsemiş:
    ” İyi de dostum, ben o genç kadını derenin karşısına geçirip orada bıraktım; sen ne demeye hala taşırsın?”...
    Yoldaki canlardan kimi de böyledir;
    kendi korkularını, önyargılarını başkalarına yansıtır ve hatayı onlarda gördüğünü sanır.
    İşte asıl yük budur.
    Zihinlerini zanlarla doldurur, sonra da bunca ağırlığın altında eziliverirler...

    Hem ne demişler;
    Ne o "Beyaz baldırla, sarı mangıra” dayanabilmeyi basit bir şey mi sandın?
    Agah olasın bu sulhü olmayan bir savaştır.”

    Ejderhadır nefs kim demiş öldüğünü

    Nefis, ölmeyen bir yılandır. "Ef’a” denilen zehirli yılan buna güzel bir misaldir.

    “Lisanü’l-etibba” kitabında Ef’a Yılanından şöyle bahsedilir;

    “ Bu yılan kesilse, başı ezilse, yumuşak bir şekilde dövülse, sonra derisi bedeninden soyulsa, eti pişirilse, yense ve bu derisinin üzerinde birkaç yıl geçtikten sonra güneşin altına konsa hemen hareket etmeye başlar.”

    Nefis de tıpkı bunun gibidir.
    Bu nedenle ölmüş görünen nefse heva, şehvet ve şeytanlık ateşi vurduğunda hemen canlanıp harekete geçer.
    Bir kere şu nefse hoş gelen fiili yapayım sonra bırakacağım tövbe edeceğim diye başlanılan tüm yolların sonu hüsrana çıkar.

    ●Çünkü Taviz tavizi doğurur,
    Bundandır İslam Hukuku kaynaklarında gördüğümüz “Seddi Zerai” kavramının bu kadar önemli oluşu.
    (Sedd; menetme, engelleme, kapama manalarına gelir. Zerayi' ise bir şeye götüren vesile ve yol manasına gelen zeria'nın çoğuludur. Bu şey mefsedet, maslahat, söz ve fiil olabilir.

    Sedd-i zerayi' vesileleri kaldırmak, sebebi tıkamak demektir. Bu durumda harama vesile olan şey haram, vacibe vesile olan şey ise vaciptir.Hac farzdır,hac için Beytullah’a ve hac yapılan mekanlara gitmek de farzdır.Cuma namazı farzdır, Cuma namazına gitmek ve Cuma namazına gitmek için alış-verişi bırakmak da farzdır.Aynı şekilde bir şeyi haram kılmışsa ona götüren her şeyi haram kılmış demektir.

    Zerayide asıl olan fiillerin sonucudur. Fiil, sonucuna göre hükme bağlanır. İstenilen bir şeye vasıta olan fiil taleb edilir; kötülüğe vasıta olan şey de yasaklanır. Burada fiillerin sonuçları göz önüne alınırken failin niyetine değil fiilin sebep olduğu neticeye bakılır ve hüküm ona göre verilir. Mesela duvarın temeli duvarın mukaddimesidir,çatıya ulaştıran merdiven ise zeriadır.Bu konuda "Maksadın vesilesi maksada tabidir." kaidesi caridir.
    İmam Karafi bu konuda şöyle der:
    "Üstün maksada götüren vesile üstündür; kötü maksada götüren vesile ise kötüdür.")

    Ve intihada ne olur aziz kardeşlerim, Fani lezzetlerle baki hayatını satın alıverir.
    HafizanAllah…

    ●Bizler sulhü olmayan bir savaştayız Hak ve Batılın Savaşı bu,
    ve yalnızca Rabbini hatırlayıp kendini koruyanlar bu savaştan muzaffer ayrılabilir.

    O halde şöyle gözümüzün görebileceği bir yere büyük harflerle ”Taviz Tavizi Doğurur” yazalım mı kardeşlerim.
    Ne vakit bir hoş olmayan işe yönelsek hemen bu sözü aklımıza getirelim mi?
    “Eğer ben bugün bu yasak adımı atarsam geleceğimi koskoca bir pişmanlıklar dünyasına çeviririm” diyelim mi .?

    Ve son olarak

    İnsanız hatalarımızla varız,
    Emin olun dünya müsbet yaşandığında çok daha keyifli bir yer…
  • Yine İsmail Habib Sevük bir başka yazısında: "Atatürk'ün hitabeti, köpüklü bir şelale gibi taşkın, bazen yeşil ağaçlar arasından akan bir su gibi müşfik, bazen bulutların üstüne çıkan şimşekler gibi keskin ve heybetlidir." demektedir.
  • Aşk yakıcı bir ateştir, insanın bedeni suyla nasıl nasıl temizlenirse , ruhu da ancak aşkla arınır. Aşk bir kez uyandı mı, bir daha uyumaz!
    İnsandaki aşkın gelişimi tıpkı içi su dolu bir kabın ateşte kaynamasına benzer. Önce kapta bir hareket görülmez, ama sıcaklık arttıkça, suda fokurdamalar ve kıpırdamalar görülür. Ateş fazlalaşırsa, kabın kapağı bile yerinden oynamaya başlar. Önce ham olan su, şimdi kaynayarak, hatta buharlaşarak tam bir olgunluğa erişmiştir.
    Bu olgunluğa erişmek kolay değilse de, nereye gittiğini iyi bilen kişiye yol vermek için tüm dünya bir kenara çekilir.
    Taşkın Tuna
    Sayfa 148 - Şule Yayınları
  • Kanunun öte yanında hayat sürmek kolay değildir. Eşref, sarayın kellesine 1.000 altın lira değerinde ödül koyduğunu ve kendisi ile arkadaşlarını bastırmaya muvaffak olabilenlere terfi vaat edildiğini iddia eder. Bu eşkıyalık dönemindeki önemli bir gelişme de Reşid’in, askerlik hizmetini henüz tamamlamış olan küçük kardeşi Ethem’in gruba katılımıdır. Uzun, ince bir yapısı ve delici bakışları olan Ethem, gençliğine rağmen grubun manevra yaptığı bölgeye ustaca bir hâkimiyete sahipti ve belki de daha önemlisi, yerel nüfusla emsalsiz bir uyum sağlamıştı. Eşref, baba-can bir sevgiyle yaklaştığı ve yakın bir dost kabul ettiği Ethem’e açıkça arka çıktı. Eşref, taşkın, “fazla samimi” ya da “çılgınca” davranmaya meyilli olan büyük kardeş Reşid’in aksine Edhem’in saygılı, kibar ve sağduyulu olduğunu söyler.
    Eşkıyalara karşı koymak için gönderilen bir yüzbaşı, tuttuğu raporda, Ethem’in Eşref ve Sami’ye rehberlik ettiğini ve onun diğerlerine nazaran bölgeye çok daha vâkıf olduğunu not düşmüştür. Bu rapora göre Ethem tutuklanmış, fakat tehdit edilmesine, elleri kelepçeliyken dövülmesine ve oradan oraya sürüklenmesine rağmen yanında-kiler hakkında herhangi bir suçlayıcı bilgi vermemiştir. Sonunda bir itirafta bulunmak zorunda kaldığı zamansa, Eşref’in şerefine leke sürmeyecek bir açıklamada bulunmuş, Eşref’in hiçbir zaman kimseden para istemediğini ve onu kendi istekleriyle saklamış olan köylülere nazik davrandığını söylemiştir. “Eşref,” demiştir, “dağlara dönmeden evvel köylerde sadece yarım saat kalmıştır.” Ethem, Eşref’in halka şu şekilde hitap ettiğini bildirmiştir:Ey ahali! Hükûmet beni sorarsa saklamayın, geldiğimi söyleyin. Dayak yemeyin, size dayak atan ve zulüm yapan olursa, kula-ğıma gizlice fısıldayın. Allah kerim, elbet bir kolayını gösterir. Zalimler cezalarını bulur.
  • İzmir yıllarıSaltanat affı, ihsanı da beraberinde getirecekti. Mustafa Nuri’nin sarayla yaptığı anlaşmanın bir parçası olarak o, Eşref ve Sami, İzmir’in güneybatısındaki Torbalı’da bulunan Tepeköy imparatorluk mülklerinde yer sahibi oldular.39 Başlarını beladan uzak tutmaları için Eşref ve Sami’ye her ay 25 altın lira ödendi. Para avans olarak verilmişti ve görünüşe bakılırsa, 1906’nın bir vaktinde eşkıyalığa geri dönmeden evvel bu paradan mem-nunlardı. Bu hizmetsiz ve maaşlı memuriyet oldukça konforlu olmasına rağmen, sultanın mülkünde hiçbir şey yapmadan para almak, hareketli bir adam olan Eşref için azap verecek kadar sıkıntılı, nispeten daha hoş bir durum olmakla birlikte yine de bir tür sürgündü. Tanınma ve işlerin merkezinde olma dürtüsü eşkıyalığa dönüşünde muhtemel bir etkendir. Eğer hâl böyleyse, bu strateji eninde sonunda işe yarayacak, zira Eşref, birkaç yıl içerisinde, Osmanlı İmparatorluğu’nun yükselen yıldızı Enver’in dikkatini çekecekti.Eşref ve maiyeti dağlara çıktılar, yeniden kanun kaçakları olmuşlardı. Sonrasında kritik etkileri olacak bir hamleyle, Ban-dırma bölgesindeki bir Çerkes ailenin birkaç çocuğundan biri olan Çerkes Reşid isimli bir adamla güçlerini birleştirdiler. Bu kardeşler, ki aralarında en ünlüleri genç Ethem olacaktı, Eşref’in hikâyesinde önemli roller oynayacaklardı. 1906’dan, en azından 1923’e kadar, bazen de pek kasvetli koşullar altında hayatları iç içe geçecekti. Eşref’in, kanun ve kanunsuzluk arasındaki çizgiyi daha da bulanıklaştıracak şekilde onları Teşkilat-ı Mahsusa’ya dâhil ettiği düşünülmektedir. Reşid o dönemde Osmanlı jandarmasında bir subay olarak, İzmir civarında faaliyet gösteren eşkıyaları temizlemekle vazifeliydi. Osmanlı topraklarına gelen, kanunsuzluğa yatkın mülteciler ile merkezî otorite arasındaki çatışmalı ilişkiyi yansıtacak şekilde, jandarmalar Anadolu’nun kuzeybatısındaki göçmen nüfustan, özellikle de Çerkeslerden oluşuyordu. Osmanlı Devleti aynı zamanda eşkıyalıkla savaşmaya da kararlıydı. 1909 yılında “Men-i Şekavet Kanunu” kabul edildi.Çerkes Reşid’in bu teşkilatta görevli olması, bu tür bir askere alım politikasının doğasındaki çelişkileri gayet iyi özetliyordu. Oyunun iki tarafında da yer almaya meyleden Reşid, eşkıyaları yakalamak yerine onlara ka-tıldı. Bu anti-otoriter dönüş, yol kenarında kurulan bir pusuda vurulup öldürülmüş olan büyük ağabeyi İlyas ve evlerine yapılan bir gece baskınında öldürülmüş olan küçük kardeşi Nuri’nin intikamlarını alma arzusuyla ateşlenmiş gibi görünmektedir.42 Devlete ait bazı Mauser tüfekleri ve mühimmat kutularından istifade eden Reşid kendini dağlara vurmuş, Eşref ve Sami’ye katılmış, eşkıya hayatı yaşamış ve İzmir ile Afyon hinterlandın-daki topraklarda dolanmıştı. Devletin baskısı fazla arttığında ise kuzeydeki Bursa bölgesine geçmişlerdi. Bu bölgede, Çerkes nüfusun yoğun olduğu Soma, Balıkesir, Kazdağı, Gönen ve Manyas boyunca gezinmişlerdi.Kanunun öte yanında hayat sürmek kolay değildir. Eşref, sarayın kellesine 1.000 altın lira değerinde ödül koyduğunu ve kendisi ile arkadaşlarını bastırmaya muvaffak olabilenlere terfi vaat edildiğini iddia eder. Bu eşkıyalık dönemindeki önemli bir gelişme de Reşid’in, askerlik hizmetini henüz tamamlamış olan küçük kardeşi Ethem’in gruba katılımıdır. Uzun, ince bir yapısı ve delici bakışları olan Ethem, gençliğine rağmen grubun manevra yaptığı bölgeye ustaca bir hâkimiyete sahipti ve belki de daha önemlisi, yerel nüfusla emsalsiz bir uyum sağlamıştı. Eşref, baba-can bir sevgiyle yaklaştığı ve yakın bir dost kabul ettiği Ethem’e açıkça arka çıktı. Eşref, taşkın, “fazla samimi” ya da “çılgınca” davranmaya meyilli olan büyük kardeş Reşid’in aksine Edhem’in saygılı, kibar ve sağduyulu olduğunu söyler.43 Eşkıyalara karşı koymak için gönderilen bir yüzbaşı, tuttuğu raporda, Ethem’in Eşref ve Sami’ye rehberlik ettiğini ve onun diğerlerine nazaran bölgeye çok daha vâkıf olduğunu not düşmüştür. Bu rapora göre Ethem tutuklanmış, fakat tehdit edilmesine, elleri kelepçeliyken dövülmesine ve oradan oraya sürüklenmesine rağmen yanında-kiler hakkında herhangi bir suçlayıcı bilgi vermemiştir. Sonunda bir itirafta bulunmak zorunda kaldığı zamansa, Eşref’in şerefine leke sürmeyecek bir açıklamada bulunmuş, Eşref’in hiçbir zaman kimseden para istemediğini ve onu kendi istekleriyle saklamış olan köylülere nazik davrandığını söylemiştir. “Eşref,” demiştir, “dağlara dönmeden evvel köylerde sadece yarım saat kalmıştır.” Ethem, Eşref’in halka şu şekilde hitap ettiğini bildirmiştir:Ey ahali! Hükûmet beni sorarsa saklamayın, geldiğimi söyleyin. Dayak yemeyin, size dayak atan ve zulüm yapan olursa, kula-ğıma gizlice fısıldayın. Allah kerim, elbet bir kolayını gösterir. Zalimler cezalarını bulur.
  • Devlete ait bazı Mauser tüfekleri ve mühimmat kutularından istifade eden Reşid kendini dağlara vurmuş, Eşref ve Sami’ye katılmış, eşkıya hayatı yaşamış ve İzmir ile Afyon hinterlandındaki topraklarda dolanmıştı. Devletin baskısı fazla arttığında ise kuzeydeki Bursa bölgesine geçmişlerdi. Bu bölgede, Çerkes nüfusun yoğun olduğu Soma, Balıkesir, Kazdağı, Gönen ve Manyas boyunca gezinmişlerdi. Kanunun öte yanında hayat sürmek kolay değildir. Eşref, sarayın kellesine 1.000 altın lira değerinde ödül koyduğunu ve kendisi ile arkadaşlarını bastırmaya muvaffak olabilenlere terfi vaat edildiğini iddia eder. Bu eşkıyalık dönemindeki önemli bir gelişme de Reşid’in, askerlik hizmetini henüz tamamlamış olan küçük kardeşi Ethem’in gruba katılımıdır. Uzun, ince bir yapısı ve
    delici bakışları olan Ethem, gençliğine rağmen grubun manevra yaptığı bölgeye ustaca bir hâkimiyete sahipti ve belki de daha önemlisi, yerel nüfusla emsalsiz bir uyum sağlamıştı. Eşref, babacan bir sevgiyle yaklaştığı ve yakın bir dost kabul ettiği Ethem’e açıkça arka çıktı. Eşref, taşkın, “fazla samimi” ya da “çılgınca” davranmaya meyilli olan büyük kardeş Reşid’in aksine Edhem’in saygılı, kibar ve sağduyulu olduğunu söyler. Eşkıyalara karşı
    koymak için gönderilen bir yüzbaşı, tuttuğu raporda, Ethem’in Eşref ve Sami’ye rehberlik ettiğini ve onun diğerlerine nazaran bölgeye çok daha vâkıf olduğunu not düşmüştür. Bu rapora göre Ethem tutuklanmış, fakat tehdit edilmesine, elleri kelepçeliyken dövülmesine ve oradan oraya sürüklenmesine rağmen yanındakiler hakkında herhangi bir suçlayıcı bilgi vermemiştir. Sonunda bir itirafta bulunmak zorunda kaldığı zamansa, Eşref ’in şerefine leke sürmeyecek bir açıklamada bulunmuş, Eşref ’in hiçbir zaman kimseden para istemediğini ve onu kendi istekleriyle saklamış olan köylülere nazik davrandığını söylemiştir. “Eşref,” demiştir, “dağlara dönmeden evvel köylerde sadece yarım saat kalmıştır.” Ethem, Eşref ’in halka şu şekilde hitap ettiğini bildirmiştir: "Ey ahali! Hükûmet beni sorarsa saklamayın, geldiğimi söyleyin. Dayak yemeyin, size dayak atan ve zulüm yapan olursa, kulağıma gizlice fısıldayın. Allah kerim, elbet bir kolayını gösterir. Zalimler cezalarını bulur."