• 208 syf.
    "1880’lerin Bretagne bölgesinde, Paimpol isimli balıkçı kasabasının genç erkekleri her bahar büyük törenlerle İzlanda Denizine uğurlanıyordu. İki mevsim süren balık avı boyunca gözleri ufukta özlem dolu eşler, anneler, kardeşler, sevgililer kalıyordu geriye. Ve de ufkun ötesinde, gecenin hiç çökmediği sonsuz bir aydınlığın ortasında, deniz sevgisiyle memleket hasretini bastırmaya çalışan İzlanda balıkçıları..."

    Merhabalar sevgili kitap dostlarım. Bayram ve ertesine uzattığım dinlencemin her ânının dolu dolu geçmesi hasebiyle yorum yazmaya ancak fırsat bulabildiğim bu hârika Pierre Loti romanını sizlerle tanıştırmak için sabırsızlanıyorum. Yorumuma başlamadan önce, hemen hepimizin Pierre Loti kalem adıyla tanıdığımız Fransız romancı Louis Marie Julien Viaud kimdir(?), kısaca bahsetmek istiyorum. Pierre Loti isminin yazara, kimi kaynaklara göre öğrencilik yıllarında; kimi kaynaklara göreyse, Okyanusya seferi sırasında, Tahitili yerliler tarafından verildiği söylenir. Yirmi bir yaşından îtibâren deniz subayı olarak sürekli seyahat etmiş olan Loti, eserlerinde maceralarından ve edindiği izlenimlerden yola çıkarak, yani "Bakan Kültür" gözüyle özellikle Doğu gizemini (mistik / Egzotik ) yansıtmaya çalışmış bir İstanbul âşığıdır.
    Loti külliyatının tamâmını henüz okumadım fakat okuduğum metinlerinden hareketle şunu söyleyebilirim ki, kişisel izlenimleri ve duyguları bağlamında otobiyografik unsurlarla harmanlanmış metinleri ~imgeden ziyâde, gerçeğin hafifçe değiştirilmiş bir yansıması~ gibi. "Peki bu kanıya nasıl vardın?" diye soracak olursanız, cevabım, İzlanda Balıkçısı'nın gerçek hikâyesinde saklı. Şöyle ki, Loti, bir sefer esnasında karşılaştığı 'Paimpol'lü (Manş denizi üzerinde bir liman) genç bir kıza âşık olur. İzlandalı balıkçı bir aileden gelen genç ve güzel kız, limana denizci olan kardeşini görmek için gelmiştir. Kızı görür görmez çok etkilenen Loti, onunla evlenmeye karar verir ve bu istediğini dile getirir. Lâkin genç kız, bir İzlandalı ile nişanlı olduğu için Loti'nin teklifini reddeder. Loti bu reddedilmeyi hazmedemez ve kızın aklını çelmek için çeşitli "planlar"a girişir. Girişir girişmesine de, her girişimi başarısızlıkla sonuçlanır. İzlandalı kız, Loti'nin tüm ısrârına rağmen nişanlısıyla evlenir. Bu hikâye bana, reddedilmişliğin verdiği yenilgi hissinin ağırlığıyla aşk ve sadakât çatışmasından ziyâde, bencillik-kibir-hırs-hınç-id-ego-kompleks-libido-erotizm-hedonizm gibi kavramları anımsattı. Ve İzlandalı kızın, her limanda sevgilisi ya da flörtü olan, dolayısıyla güven vermeyen bir subay-yazarın sıraya dizdiği arzu nesnelerinden biri olmak istememesi ihtimâlini. .. (Çok özür dileyerek "Her kuşun eti yenmez Loti Efendiii" demek istiyorum.) Ezcümle; Loti'nin İzlandalı kıza beslediği platonik aşk 'İzlanda Balıkçısı'nın omurgasını oluşturmuştur. Ve İzlanda denizini hiç görmemesine rağmen Norveç kıyılarında not ettiği izlenimlerinden ve Paimpollü tayfalardan topladığı bilgilerden faydalanarak İzlanda denizinin romanını yazmıştır.
    Romanın görünür yüzü bir balıkçı kasabası olsa da, Loti bu metinde esasen üç aileye odaklanmıştır; kuşaklar boyu denizci olmuş Gaos'lar, Moan'lar ve zengin bir aile olan Mevel'ler. ..
    Denizle evlilerin, gidip de gelmeyenlerin romanını okurken iyot kokusunu burnunuzda, dalga seslerini kulaklarınızda ve saf aşkı yüreğinizde sıcacık hissedeceksiniz. Yazarı ayrı, çevirmeni ayrı değerli olan bu eseri herkese tavsiye ediyorum.
    Kitap, sağlık ve sevgimle. .. &&

    #dipçem Haliç gerganından öptüğüm yârim İstanbul'un meşhur Pierre Loti tepesini duymuş, görmüşsünüzdür diye tahmin ediyorum. Henüz görmeyenlere de en kısa zamanda gitmelerini, muazzam manzarası eşliğinde
    tavşan kanı birkaç bardak çay veya bol köpüklü bir Türk kahvesi içmelerini tavsiye ediyorum. (Ohhh, misssHer birinize şimdiden afiyet olsun.)

    #dipçem Metnin çevirmeni olan Barış Behramoğlu, Su Gibi kitabının yazarıdır ve Ataol Behramoğlu'nun kızıdır.

    #dipçem "Loti", egzotik iklimlerde yetişen egzotik bir çiçeğin ismidir.
    Egzotik roman türü, Avrupa'dan uzak ve meşhur ülkelerin iklim ve man­zaralarını, oralarda yaşayanların törelerini, adetlerini işleyen roman türüdür. Serüvenli, olaylı ve hareketli eserlerdir. En önemli temsilcisi Fransız yazar Pierre Loti'dir. Yine Hemingway'ın Klimanjaro'nun Dağları eserini de türe örnek olarak gösterebilirim.
  • 112 syf.
    Kırmızı Pazartesi, Gabriel Garcia Marquez’in 1982 Nobel Edebiyat Ödülü alan romanı. Roman 1 Mayıs 1981’de İspanya, Meksika, Kolombiya ve Arjantin’de yayımlandı.

    Kolombiya’nın bir şehrinde işlenen gerçek bir cinayet anlatılıyor romanda. Yazar, küçüklüğünü geçirdiği kasabada şahit olduğu namus cinayetini samimi bir dille ele alıyor. Kitabın başında cinayeti kim(ler)in işlediğini, Santiago Nasar’a iftira atıldı da mı bu cinayet işlendi, neden Pazartesi günü bu cinayet işlenmiş kitapta yazar incelikle hepsini anlatmış.

    Kitapta anlatılanlara tarafsız bir gözle bakarsanız aslında her şeyi anlatıyor. Özellikle kapak detaylarına bakın. İkiz kardeşler ve ellerinde kasap bıçakları, tavşan eti, bir kadın ve namusunu simgeleyen o yatak. Günümüzde böyle şeylerin hala var olması demek biz kaç yüz yıldır hala ilerleyememişiz, zihnimizdeki o kalıp değişmemiş demektir. Namus cinayetleri, toplumsal sınırlandırmalar, sınıflandırmalar, adet yerini bulacak derken insanların hayattan koparılışları, bu adetlerin vahşi sonuçları.

    Özellikle de cinayetler (namus) işlenirken insanların susması. Kitapta Santiago Nasar’ın öldürüleceğini tüm kasaba biliyordu ama kimse sesini çıkarmıyordu çünkü bu bir namus meselesiydi.

    Günümüzde değişmeyen tek şey kadın cinayetleri, insanların haksız yere öldürülmeleri, miras/arazi kavgaları vs. vs. uzayıp giden bir liste.

    Yani Kırmızı Pazartesi değil kıpkırmızı haftalarımız oldu bizim de bu ülkede. Sadece haftanın tek günü değil, bazen haftanın her günü uğraşıyoruz ölümlerin önüne geçilememesine.

    Yalnız kitaba o kadar odaklanmalısınız ki bazı yerleri kaçırmayın. Çünkü başka bir şeye daldığınızda olay örgüsünü kaçırırsanız karakterler biraz karışmış olabiliyor, yani kim kimdi diyebiliyorsunuz.
  • 88 syf.
    ·Beğendi·10/10 puan
    es-selâmu aleyküm!ortadoğu ve balkanların en medcezirli insanı olarak tavşan dağa küsmüş dağın haberi yok misâli küstüğüm siteye işşşte bu kitap için tekrar geldim.efenim bi baktım napılmış,okuyan olmuş mu,yazan olmuş mu diye henüz olmamış.ve bu,bu kızı üzeeeer.kitap dava adamı yayınlarının ilk kitabı,insanı pek duygulandırıyor ben ağlak bi insanım zaten.ne yalan söyleyim bu kadar güzel bir kitap okuyacağımı beklemiyordum alırken.yani eminim güzeldi ama bu kadarını ummamıştım.bu kitabı okuyun,beğenmezseniz,eşref amcama hayran olmazsanız gelin beni spamlayın kardeşler.Allah,yazar abimizden ve yayıncı abimizden razı olsun.çok güzel dinlendirici,elinizden bırakmak istemeyeceğiniz bir kitap :')
    *bir de bu güzel kitap için davadami.com 'da kampanya var 1 kitap fiyatına 2 kitap alabiliyorsunuz.benden söylemesi
  • 112 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10 puan
    ‘Yine de işin aslına bakılırsa, Vicario kardeşler Santiago Nasar’ı hiç kimsenin haberi olmadan, hemen öldürmek için gereken hiçbir şeyi yapmamışlardı, tam tersine biri çıkıp da onu öldürmelerini engellesin diye akla gelebilecek her çareye başvurmuşlar ama bunu sağlamayı başaramamışlardı.’ sy.49

    ‘İşleneceği bu kadar açıkça duyurulmuş bir cinayet olamazdı.’ (sy.50)

    Bir tek Santiago Nasar duymadı. Çünkü ‘KADER BİZİ GÖRÜNMEZ KILAR’ sy.100

    Bu cümle bu kitabı anlatmak için bile yeterli.

    İpuçları görünmez oldu. Belediye Başkanı önemsemedi. Peder unuttu. Arkadaşı onu bulamadı. Annesi son dk kapıyı kapattı...Bu cinayet göz göre göre işlendi. Çünkü Santiago görünmez oldu. Çünkü kaderinde, bir namus cinayetine kurban gitmek vardı.

    Angela Vicario. Senden nefret ettim.

    Kitabın verdiği duygu mükemmel ötesiydi. Her cümlesini yudum yudum içtim. Ve bu kitabı biliyorum ki yine yine okuyacağım.

    Olayların sıralanış karmaşasını çok beğendim. Çok tatlı bir zorluğu varmış gibi ama değil aslında. Kendinizi vererek okumanızı öneririm.

    Kitap kapağı içerdiği konuyla çok ilişkiliydi. Bir yatak, başucunda bir gelin, ikiz kardeşlerin ellerinde kasap bıçakları, ah o tavşan, arka plandaki kalabalık ve bir daktilo.

    Birkaç tane birden 10 puan verilebilseydi, onları da verirdim. Geçenlerde okuduğum Benim Hüzünlü Orospularım ile birlikte Gabriel Garcia Marquez , kesin ve dönülmez şekilde bana hitap ettiğini kanıtlamış oldu.