• Edebiyat orospu gibi davransa da hala bakiredir. Tek kullandığımız uyuşturucu 'hayat' bizim. Şiir de 'altın vuruş' diyebiliriz...
  • Yıl 1945.

    Cumhuriyet kurulalı 22, Atatürk öleli 7 yıl olmuş. Meclis’teki tek parti CHP, başında da İsmet İnönü.

    Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nün ilk baskısında darbe kelimesinin karşısında sadece “Vuruş” yazılı.

    Yıl 1955.

    Türkiye artık çok partili parlamenter sistemle yönetiliyor. CHP ilk seçimi kaybetmiş, Demokrat Parti iktidarda.

    Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nün ikinci bakısında darbe kelimesinin karşısında yine “Vuruş” ona ek olarak bir de “Çarpış” yazıyor.

    Yıl 1959.

    Ülkede gerginlik had safhada. Muhalifler fişleniyor. Öğrenciler dövülüyor. Gazeteciler hapse atılıyor. Kimse iktidar aleyhine tek bir kelime bile edemiyor. Cumhuriyet ve devrimlerine karşıtı hareketler yükseliyor. Dini siyasete alet eden politikalar hâkimiyet alanlarını genişletiyor. Ülkenin tarihindeki ilk darbe bir yıl sonra askerden gelecek. Henüz bunu kimse bilmiyor.

    Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nün üçüncü baskısında darbe kelimesinin karşısında “Vuruş, çarpış. Hükümet darbesi. Hükümeti kanunsuz yollardan ele geçirme” yazıyor.

    60’LI YILLARIN DARBE TANIMI
    Yıl 1966.

    Aydınların, sanatçıların, laikliğe sahip çıkanların, cumhuriyeti ve devrimlerini savunanların, solcuların, komünistlerin, memurların, köylülerin, akademisyenlerin hep birlikte sevinçle karşıladığı ve askerin de sol hassasiyetleri olabileceğine, çağdaş bir gelecek için tehlikeyi bertaraf ettikten sonra, görevi biter bitmez hemen köşesine geri çekilebileceğine bir an için olsun inanan halkın can-ı gönülden alkışladığı ilk darbe tecrübesinin üzerinden altı yıl geçmiş.

    Darbenin hemen ardından mükemmel bir anayasanın hazırlanıp da asla hayata geçirilmemesinin üzerinden de beş yıl.

    Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünün dördüncü bakısında darbe kelimesinin karşısında hâlâ aynı şey yazıyor. “Vuruş, çarpış. Hükümet darbesi. Hükümeti yasadışı yollardan ele geçirme.”

    Yıl 1969.

    Sol artık fraksiyonlara bölünmüş. İki kutuplu dünyanın coğrafyaya yansıyan gerilimi ülkeyi çok sert bir sağ-sol çatışmasına doğru hızla götürüyor. İktidarda başarısız koalisyonlar. CHP, sonunda yerini Demokrat Parti’nin devamı olarak algılanan Adalet Partisi’ne kaptırıyor.

    Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünün beşinci bakısında darbe kelimesinin karşısında hâlâ “Vuruş, çarpış. Hükümet darbesi. Hükümeti yasadışı yollardan ele geçirme” yazıyor.

    Yıl 1974.

    Askeri Muhtıra’nın üzerinden üç yıl geçmiş. CHP artık İnönü ile değil, Ecevit ile sahnede. Erbakan ve Türkeş siyasetin yeni aktörleri. Kıbrıs Barış Harekâtı başlamış. Amerikan ambargosu var. Sol fraksiyonlar bölünerek çoğalmış.. Sokak çatışmaları artıyor. Ülkede komünist avı yapılıyor.

    Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünün beşinci bakısında darbe kelimesinin karşısında yeniden sadece “Vuruş, çarpış” yazıyor.

    80 SONRASININ POSTMODERN DARBELERİ
    Yıl 1983.

    12 Eylül’ün darbeci askerleri tarafından hazırlanan 1982 Anayasası halkoylaması sonucu yüzde 91.37 oyla kabul edilmiş. İlk seçimlerde Anavatan Partisi iktidara gelmiş ve Özal dönemi başlamış.

    Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünün altıncı bakısında darbe kelimesinin karşısında “1. Vuruş, çarpış. 2. Bir ülkede zor kullanarak yönetimi devirme eylemi: Hükümet darbesi. 3. Birini kötü duruma düşüren, sarsan olay” yazıyor.

    Yıl 1988.

    Özal hâlâ başbakan. Türkiye’de yeni değerler pazarlanmaya başlanmış. Hızlı bir liberalleşme ve beraberinde özelleştirme rüzgârı çıkıyor. Rusya Afganistan’dan çekiliyor. Komünist blokun dağılmasına ramak kalmış.

    Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünün yedinci bakısında darbe kelimesinin karşısında aynı şeyler yazıyor.

    Yıl 1998.

    İrticaya karşı 28 Şubat kararları alınmış. 12 Eylül sonrası kurulan ve 1995 seçimlerinden birinci parti olarak çıkan, Erbakan başkanlığındaki Refah Partisi “Laik, Cumhuriyet ilkesine aykırı eylemleri” gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmış.

    Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünün o yıl yapılan sekizinci bakısında...

    Darbe kelimesinin karşısında...

    Bir önceki tanımlara ek olarak artık bir de “ ‘Demokratik yollardan yararlanarak’ hükümeti istifa ettirmek veya rejimi değiştirecek biçimde yönetimi devirmek” yazıyor.

    Sonrası...

    Bildiğiniz gibi, AKP’nin önlenemez yükselişi ve rejimin türlü iktidar suikastlarına kurban edilişi...

    Bugün hâlâ Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünün on birinci son baskısında...

    Darbenin kelime anlamları arasında...

    “Demokratik yollardan yararlanarak hükümeti istifa ettirmek veya rejimi değiştirecek biçimde yönetimi devirmek” yazıyor.

    “Darbe”nin devamlı değişen kelime anlamıyla, bizim için değişen anlamı arasında geçen şu 76 yıldan sonra şu soruları demek ki daha dikkatli sormak gerekiyor.

    Asıl darbe nedir, nasıl yapılır ve kim yapar?

    Devlete ait kurumlarda hazırlanan şu sözlükler, darbe kelimesini, darbe yapılmadan önce mi yoksa yapıldıktan sonra mı tanımlar?


    ✍️ Mine Söğüt
  • -Yakup Cemil'in vuruş tarzı değişmez. Sanki öldürdüğü kurbanının cesedine bir de imza atar.
    -Hayretle sordum. Ne gibi?
    -Ne gibi olacak, Yakup Cemil; bir kurşun atar iki değil. Sıktığı tek kurşunla da ölüm yerinden vurur. Onun tabancasını doğrulttuğu adamın sağ kalabilmesine imkan yoktur.
    Refi Cevad Ulunay
    Sayfa 249 - Bolayır Yayınları
  • 128 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10 puan
    Kitaba başladığımda beni ilk heyecanlandıran şey, sanki karşımda oturmuş da derin bir sohbete dalmışız gibi olan anlatım tarzı oldu. İlginçtir, her bir hikaye farklı olmasına rağmen roman gibi bir sonraki bölüme geçme ihtiyacı duyuyorsun. Hani bazen öyle bir yüksekliğe çıkarsın ki inmenin tek yolu düşmektir ya duygular arası düşüşler ve çıkışlar yaratıyor insanda anlatırken. Benzetme yapma ihtiyacı içine sokuyor baksanıza :) yoksa nasıl ifade ederim bana hissettirdiklerini . Deneme yazısı olan Yazmasam Delirecektim 'den tutun da, en son hikayesi Ali BABA (altın vuruş yapmış yazarımız ) ya kadar her biri için satırlarca yazı yazılıp, inceleme yapılabilir. Kitabi bitirdiğinizde ise hani film izlerken en heyecanlı yerde, ağzınıza tam mısırı fırlatırken, zevkten dört köşeyken birden elektrik kesilir ya işte tam da öyle hisle bitiyor kitap.
    Bu ilk ama son olmayacak belli. Bana sıradaki kitabı beklemekten başka çare yokken, umarım size de okumaktan başka çare bırakmamışımdır. Teşekkürler Çağlayan Aslan hissettirdiklerin için.
  • 724 syf.
    ·9/10 puan
    "Hayatım hayatımın romanı olsun.." diyerek başlayalım..

    En çok yarım bırakılan kitaplar arasında 1, En çok okunacak kitaplar arasında 3. sırada olması bile bir çelişki teşkil etmiyor mu? Meraklanıp, kitaba başlayıp, kitaba tutunamayanlar: (Selim olsa hepinizden tiksiniyorum derdi :)) )

    Kitap hakkında fikir ve naçizhane tavsiyelerime gelirsek:
    1. Kitaba korku ile başlamayın ( "Yok bu kadar insan iyi kitabı neden yarım bıraksın ki?" gibi)
    2. Hiçbir olumsuz yorum sizi yıldırmasın;
    3. Kitabın kalınlığı, sayfa sayısı gözünüzde dağ olmasın;
    4. Kitaba başlamadan önce akıcı bir roman olacak diye düşünmeyin;
    5. Ve sonda yeni ve hiç bilmediğin türden kapılar açmak senin elinde..

    İlk başlarda okuduğumda biraz afallamıştım. Bir çok okurun dediği "anlaşılmamazlık, akıcılık" kısmı bende yoktu. Ama bunlar güzel günlerimdi. Kitap bir yerden sonra karmakarışık olmaya başladı. Karakterler belleğimde kayboldular. Kitabın gelgitleri beni yormaya başladı. Okuduğum kısımların üzerinden iki kere geçmek zorunda olduğum bile oldu.

    Sonra yavaş yavaş taşlar yerinde durmaya başladı.
    * Okumadığım zamanlarda okumak için içimden gelen talep;
    * Her an Selim`in yerine kendimi koymam;
    * Bir okumaya başladım mı ne kadar çok okuduğuma kendimin bile şaşması, vs.vs.

    Bir süre sonra kendinizden geçiyor, ara sıra Turgut çokça Selim oluyorsunuz. Altını çizdiğiniz alıntıları okudukça anlıyorsunuz ki aslında bu çaba boşuna değildi.

    Kitabı akıcı bir roman olarak değil, piskolojik ve felsefik yönden ele alırsak daha az hata yapmış olur, daha çok okumak için yol kat etmiş oluruz.

    *En sıkıldığım nokta (1 ay o bölüm yüzünden aksadım) Günseli`in Selim hakkında konuştuğu bölümdü. İlk kez kitapta o bölümde sıkıldım. Paragraf boyunca bir tek virgül, nokta işaretine rastlamadım. Bu beni yıldırmadı desem yalan olur.

    Bundan başka,
    * "Tutunamayanlar Ansklopedisi" ilginçti;
    * Karekter analiz ve seçimi başarlıydı;
    * Yazarın kelime cambazlığı harükuladeydi;
    * Alıntılar mükemmeldi;
    * Olric fikri orjinaldi benim alemimde (en azından isim konusunda)

    *En akıcı nokta: Selim`in günlükleriydi. Selimi en iyi anladığımız kısımlar o kısımlardı çünkü.

    Bir puanı- Günseli`nin anlatım biçimi ve bir de bende saklı kalacak bir sebep yüzünden kesiyorum. Bunlardan başka okumanız için elinizde mükemmel bir roman mevcut.

    Hiçbir şey için değilse bile, merakımı giderdiğim için bile değer diye düşünüyorum.:)
    Mükemmel bir dibe vuruş hikayesi için kolları sıvayın derim.
    Tabiri caiz ise:
    "Ben iç dünyama dönüyorum. Orada hayal kırıklığına yer yok." diyenlerin romanı.

    "Tanrı, tutunamayanlardan rahmetini esirgemesin..."
    Kitaba ve hayata tutunmanız dileği ile..
  • "Hayatım hayatımın romanı olsun.." diyerek başlayalım..

    En çok yarım bırakılan kitaplar arasında 1, En çok okunacak kitaplar arasında 3. sırada olması bile bir çelişki teşkil etmiyor mu? Meraklanıp, kitaba başlayıp, kitaba tutunamayanlar: (Selim olsa hepinizden tiksiniyorum derdi :)) )

    Kitap hakkında fikir ve naçizhane tavsiyelerime gelirsek:
    1. Kitaba korku ile başlamayın ( "Yok bu kadar insan iyi kitabı neden yarım bıraksın ki?" gibi)
    2. Hiçbir olumsuz yorum sizi yıldırmasın;
    3. Kitabın kalınlığı, sayfa sayısı gözünüzde dağ olmasın;
    4. Kitaba başlamadan önce akıcı bir roman olacak diye düşünmeyin;
    5. Ve sonda yeni ve hiç bilmediğin türden kapılar açmak senin elinde..

    İlk başlarda okuduğumda biraz afallamıştım. Bir çok okurun dediği "anlaşılmamazlık, akıcılık" kısmı bende yoktu. Ama bunlar güzel günlerimdi. Kitap bir yerden sonra karmakarışık olmaya başladı. Karakterler belleğimde kayboldular. Kitabın gelgitleri beni yormaya başladı. Okuduğum kısımların üzerinden iki kere geçmek zorunda olduğum bile oldu.

    Sonra yavaş yavaş taşlar yerinde durmaya başladı.
    * Okumadığım zamanlarda okumak için içimden gelen talep;
    * Her an Selim`in yerine kendimi koymam;
    * Bir okumaya başladım mı ne kadar çok okuduğuma kendimin bile şaşması, vs.vs.

    Bir süre sonra kendinizden geçiyor, ara sıra Turgut çokça Selim oluyorsunuz. Altını çizdiğiniz alıntıları okudukça anlıyorsunuz ki aslında bu çaba boşuna değildi.

    Kitabı akıcı bir roman olarak değil, piskolojik ve felsefik yönden ele alırsak daha az hata yapmış olur, daha çok okumak için yol kat etmiş oluruz.

    *En sıkıldığım nokta (1 ay o bölüm yüzünden aksadım) Günseli`in Selim hakkında konuştuğu bölümdü. İlk kez kitapta o bölümde sıkıldım. Paragraf boyunca bir tek virgül, nokta işaretine rastlamadım. Bu beni yıldırmadı desem yalan olur.

    Bundan başka,
    * "Tutunamayanlar Ansklopedisi" ilginçti;
    * Karekter analiz ve seçimi başarlıydı;
    * Yazarın kelime cambazlığı harükuladeydi;
    * Alıntılar mükemmeldi;
    * Olric fikri orjinaldi benim alemimde (en azından isim konusunda)

    *En akıcı nokta: Selim`in günlükleriydi. Selimi en iyi anladığımız kısımlar o kısımlardı çünkü.

    Bir puanı- Günseli`nin anlatım biçimi ve bir de bende saklı kalacak bir sebep yüzünden kesiyorum. Bunlardan başka okumanız için elinizde mükemmel bir roman mevcut.

    Hiçbir şey için değilse bile, merakımı giderdiğim için bile değer diye düşünüyorum.:)
    Mükemmel bir dibe vuruş hikayesi için kolları sıvayın derim.
    Tabiri caiz ise:
    "Ben iç dünyama dönüyorum. Orada hayal kırıklığına yer yok." diyenlerin romanı.

    "Tanrı, tutunamayanlardan rahmetini esirgemesin..."
    Kitaba ve hayata tutunmanız dileği ile..