• Maturidi’nin İslam Literatürüne kazandırdığı bu önemli eseri günümüz Türkçesine kazandırma işini Maturidi uzmanı diyebileceğimiz Bekir Topaloğlu hoca başlattı, bitiremeden Hakk’ın Rahmetine kavuştu. Kendisini Rahmetle anmadan geçmeyelim. Bu eseri günümüz Türkçesine kazandırma işi çok çok önemli, Maturidinin hayatı ve eserleri ki zaten çok fazla değil, herkesin okuması gereken eserlerdir. İtikad da mezhebimiz Maturidi diyen, fakat Mezhebimizden haberimiz olmayan nesiller yetişmemeli.
    Eser, Tefsire konusunda Hanefi-Türk İslam bakış açısının en temel eserlerinden biridir. Ehlisünnetin yaptığı diğer tevilleri de içermektedir. İsminde dahi manalı bir tevazu vardır. Tefsir etme işi Peygamberimize, Tev’il etme işini âlimlere has gören bir bakış açısını gösterir.
    Ümraniye Belediyesi ve Yayıncı Ensar Vakfı bu çalışmada payı bulunanlardan. En kısa sürede tamamlanmasını bekliyoruz.
  • Mustafa ÖZTÜRK
    Öncelikle, herhangi birimizin “indirilmiş din” adına “uydurulmuş din” eleştirisi yaptığı iddiasında bulunması, kendini -haşa- Allah’ın yerine koyması anlamına gelir.

    Çünkü “İndirilmiş din budur” demek, bir bakıma, “Allah din konusunda ne kastettiyse, ben de tam olarak onu söylüyorum” demektir. Bunun içindir ki tefsir geleneğinde birçok büyük müfessir herhangi bir ayetle ilgili farklı görüşleri ve kendi tercihlerini zikrettikten sonra “vallâhu a’lem bi-murâdih” (Ne kastettiğini en iyi bilen, Allah’tır) demeyi ilke edinmiştir.

    Mutlak hakikati temellük iddiasında bulunmak ve tek hakikatçi dille konuşmak hiçbirimizin haddi değildir. Kaldı ki içimizden birinin “indirilmiş din” dediği şey, bir diğerimiz için “uydurulmuş din” olarak görülebilir. Diğer taraftan, her birimiz hata ve nisyan ile malul bir beşeriz. Kısacık hayat hikâyemizde kaç kez yanıldığımızın haddi hududu belirsizken, hangi cüretle “İndirilmiş din bizden sorulur” derecesine konuşabiliriz? Dinî alanda söylediğimiz hemen her şey, özellikle aklımız ve düşünce tarzımızı şekillendiren tarihsel koşullara bağlı birer yorumdan ibarettir. Kur’an’ın herhangi bir ayetine verdiğimiz mana ve meal de yorum alanına dâhildir. Her meal düpedüz te’vil, yani çeşitli anlam ihtimallerinden birini tercihten ibarettir.
  • Bir kötülük gördüğümüzde gücümüz yetse bile el ile müdahaleyi devlete, dil ile müdahaleyi âlimlere havale edip, kalp ile buğz etmenin ardına sığınıyoruz… İçlerinden mal, makam, mevki sahibi birisi hata ettiğinde, günah işlediğinde sessiz kalmayı, tevil etmeyi, görmemezlikten gelmeyi, vardır bir bildiği demeyi tercih edip, bir gariban hata ettiğinde üstüne çullanan, linç eden ve gerekli cezanın verilmesi için derhal ve acilen fetva veren İsrailoğulları’nın âlimleri gibi gücü elinde bulunduranların hatalarını görmemeyi, üstünü örtmeyi, bir çıkış yolu aramayı tercih ediyor, fetvalarımızın namlularını gariplere çevirmeyi, sahipsizleri ve kimsesizleri nişan almayı seçiyoruz… Kolayca yerine getirilebilecek bir sığır kesme emrini bile nasıl bir sığır olsun? Ne renk olsun? Alacalı mı olsun? Gibi sorularla sulandıran İsrailoğulları gibi en basit dini konularda bile saatlerce tartışarak, derin ilmi analizler yaprak, teferruatlara dalarak öncelikler fıkhını kaybediyoruz. Bedel ödemeyi gerektiren, risk barından konularda susmayı tercih ediyor, söylemlerimizin güç sahipleriyle paralel olmasına özel bir özen gösteriyoruz
  • Binlerce ayet ve hadisi ezbere bilmemize rağmen, etrafımızda olup bitenleri bir Yahudi ilim adamından daha fazla tevil ediyorsak, güçlü olanları uyarmaktan, iyiliği emredip, kötülükten men etmekten çekiniyorsak, kazanımlarımızı, dünyalıklarımızı kaybetmekten kokuyorsak, bu bizdendir diyerek hataların ve yanlışların üstünü örtüyor, fetva üretme yarışına giriyorsak, Hans bizim neyimizi örnek alsın…

    Maalesef dindar olduğumuzu iddia edenler olarak yaptığımız hatalar ve yanlışlar yüzünden dinden ve dindarlardan adeta nefret eden koca bir kitle oluşturduk. Şimdi derlenip toparlanma, inandığımız değerleri hayata hâkim kılıp örnek olma zamanıdır…
  • Tevrat’la hükmedenler sadece peygamberler değildir; onların vârisleri olan takvâ sahibi rabbânîler ve ahbâr (din bilginleri, fakihler) dahi onunla hükmederler. Çünkü bu peygamberler ve din âlimleri Allah’ın kitabını değiştirilmek ve tahrif edilmekten korumakla görevlendirilmiş ve buna şahit yani gözetleyici olmuşlardır. Allah’ın kitabını korumak ise onun bozulmasını, değiştirilmesini, yanlış anlaşılmasını, kuralsız te’vil edilmesini önlemekle, metnini yazmak, ezberlemek, anlamını ve hükmünü öğrenmek, gereği ile amel etmek ve onu başkalarına öğretmekle olur. Bunu yapmak bazı sıkıntılarla karşı karşıya kalmayı gerektirdiği için Allah “İnsanlardan korkmayın, benden korkun” buyurarak kendi emirlerini uygulamaya kullarını teşvik etmiş, menfaat karşılığında Allah’ın âyetlerinin tahrif edilmemesini istemiş; bunu dikkate almayan ve O’nun âyetleriyle hükmetmeyenlerin kâfir olduklarını, dolayısıyla bunlar için elem verici bir azabın hazırlanmış olduğunu haber vermiştir.
  • Prof. Dr. Yücel Ogurlu

    Onlar her yerdeler… İdarede, bürokraside, belediyelerde, kurumlarda, dairede, üniversitelerde, şirkette, sokakta, kafede… Sayıları da gün gittikçe artıyor…

    Yalakalık bir ruh hali ve karakterdir. Satıcısı ruhunu satar, alıcısı ise çevresindeki yalakalar üzerinden itibarının yükseldiğini zanneder.

    Yalaka, üstlerine karşı alabildiğine sevecen, diğerlerine karşı o derece uzak ve soğuktur. Fırsat eline geçtiğinde altındakilerin ne ürettiğine bakmaksızın acımasızca ezer…

    Yalaka, üstlerinin ahlaka, hukuka, insanlığa ve her türlü ilke ve duruşa ters taleplerine asla “hayır” demez. Sürekli tabasbus eder, el ovuşturur, gerdan kırar… Çok kıvraktır…

    O, insanlık bilmez, iyiliği, hayrı anlamaz; onun vefası, duruşu, karakteri yoktur. Hayatında menfaati karşılığı olmayan hiçbir işi ve hesabı yoktur. İnsan suretinin altında, çıkarlarına ulaşacak basamaklar olan sahte bir gülüşle kaplı suratı ve şeytanca yönettiği ilişkiler yumağı vardır.

    İçi boş teneke gibi olan yalaka için şekiller, biçimler, suretler çok önemlidir. Yalaka, genellikle sıkı bir narsistir. O, kendi bedenine, menfaatlerine ve şeytani aklına taparcasına âşıktır…

    Bir fikri olmadığı için sözlerinin gerçek bir değeri olmadığı gibi aklının, hayatının ve ruhunun köşeleri, sınırları yoktur; o yusyuvarlak bir toptur. Yuvarlanamayacağı mecra, giremeyeceği delik, şeklini almayacağı kap yoktur… Yalaka için yegâne kıble, çıkarları, hevâ ve hevesidir.

    Gerçek bir insanın en önemli organları olan kalp ve beynin yerini yalakada “dil” alır. Onunla üstlerinin duymak istediklerini anlatır; yalan söyler; çarpıtmalar yapar, gevezelik eder. O, cerbeze sanatının ustasıdır. Aynı dille yağ çeker, şirinlikler yapar… Aynı dille, el, ayak, hangi organ önüne çıkarsa yalar. Onunu için bu dilin önemi, ona çıkarlarını, konumunu, makamını koruyacak; onu daha yukarı taşıyacak bir koruma sağlamasıdır.

    Ruhunun, kalbinin, aklının boşluğunu markalarla, lüks araçlarla, afili araç-gereçlerle kapattığını düşünür. Onun dünyasında ilke, kural, erdem ve gerçek yoktur. İlkesizlik hayatının kuralıdır… Küçük menfaatleri için bütün dünyayı ateşe verebilir.

    Yalaka için vatan yoktur, yurt yoktur, kurum menfaati ve dostlarının değeri yoktur. Her biri geçici birer binek ve araçtır. O, liyakatle tırnaklarıyla dişleriyle hak ederek yükselenler gibi değil, yalaya yalaya yükselmeye çalışır.

    Yalaka, tutarsız, kimliksiz ve kişiliksizdir. Sabun gibi elden kayıp gider. Rüzgâr gülü gibi hızla yön değiştirir. Dışarıya aksini göstermeye çalışsa da yalakanın fikirleri, ilkeleri ve inançları yoktur. Zeytinyağı gibi suyun her zaman üstündedir… O hiçbir sonuç ve başarısızlıktan sorumlu değildir…

    Yalakanın tanrısı menfaatidir. Araçları ve basamakları ise çevresinde onun menfaatlerine hizmet edecek ve kendilerine dost gibi davrandığı, ama gerçekte köle gibi gördüğü, kullanabileceği insanlardır. Hedefi ve sloganı, daha yukarısı, hep daha yukarısıdır... O baştan ayağa bir ihtiras küpüdür.

    Yalaka, kaostan beslenir; kargaşa onun beslendiği azığıdır, gıdasıdır. Çünkü, kaos ve kargaşada mesleki yetersizlikler görülmez; uzmanlıklara bakılmaz; sadece peçete karakterinde kullanışlı insanlar ve araçlar aranır…

    Yalaka için devletin, idarenin, bürokrasinin, üniversitenin, çalıştığı kurumun, dairenin, derneğin, vakfın ve insana hizmet edebilecek hiçbir organizasyonun değeri yoktur. Onun için bütün bu varlıklar, sözde/söylemde kullanabileceği ve kendisine hizmet ettiği kadar mana taşıyan kalıplardır.

    Yalakaların sardığı kurumlar gelişemezler… O kurumlarda şeklen, sureten işler çok güzel yürür. Gerçekte ise yalakaların sardığı kurumların içi boştur, anlamsız, plansız ve hedefsiztir.

    Yalaka, gevezelik, cerbeze, el çabukluğu ve göz boyama ile kendi yetersizliğini ve beceriksizliğini kamufle etmekte oldukça mahirdir. Başarısızlıklarının her zaman yüzlerce bahanesi vardır. Laf kalabalıkları arasında gerçeği örtmeyi başarmakta oldukça başarılıdır. O, ölçülebilir değerlerden ölümden korkar gibi kaçar...

    Yalakalar, kurum, toplum, millet vs. için asla risk almazlar; inisiyatif kullanmazlar… Sorumluluklar ortaya çıktığında sıvışıp meydandan yok oluverirler… Başkalarının başarılarının üstüne atlayıp yağmalamayı da çok iyi bilirler ve fark edilmediklerini zannederler… Ama girdikleri çadırlarda kuyrukları hep dışarıda kalır...

    Onlar, hayırda, iyilikte, insanlıkta öncülük yapmazlar. Yeteneklerini sadece kendi basit çıkarları için kullanırlar… Diğerlerinin işlerini zorlaştırır, ön açmaz, yol ve çığır açamazlar, açık yolları da kapatırlar… Sürekli bir tıkaç görevi görürler.

    Yalaka, ayrık otu gibi ayırır ve sarmaşık gibi sarar… O, sırnaşıktır, utanmazdır, yüzü kalındır… Bulunduğu yerde diğer yalakaları bir mıknatıs gibi kendisine çeker. Birbirleriyle menfaatleri çatışmadığı sürece aralarına kemik atılmamış köpekler gibi kardeşçe ve sürü halinde yaşayabilirler. Ama ahenklerini bozmaya tek bir kemik parçası bile yeter...

    Onlar, zor gördüğü ve bedelini ödeyemediği uzmanlık, bilgi, yetenek ve topluma katkılarıyla yükselmezler… İlişkileri ile yükselirler… Aklı, becerileri ve kişiliğinin üstünde yükselenler gibi değil, yükselmek için başka yerlerini kullananlara benzerler. Yalakanın ırkı, cinsiyeti, dini, mezhebi, ideolojisi fark etmez; yalaka yalakadır...

    Onlar, yalakalıkları ödüllendirildikçe azgınlaşıyorlar; amip bölünmeyle çoğalıyor ve daha yukarılara doğru sel gibi taşıyorlar ve birbirlerini de taşıyorlar… Çevrelerini fasit bir daireye sokarak kaliteyi aşağıya çekiyorlar…

    Ancak şunu da tespit etmeliyiz: Aynen rüşvet suçu gibi, yalakalığın alıcısı olmazsa, satıcısının malı elinde kalır.

    Peki, kimlerdir yalakalığın alıcıları?
    Yalakalağın tüccarlarına/satıcılarına bir önceki yazımızda yaptığımız göndermeler, çok sayıda olumlu dönüşle karşılık buldu. Anlaşılan bu hastalık, herkesin mustarip olduğu, fakat rahatlıkla dile getirilmeyen ortak bir dertmiş. Yüzlerce olumlu dönüş ve sosyal medyada destekleyici paylaşımlara rağmen, yazıdan alınanlar da olmuş… Alınanların olması, yazının hedefine ulaştığını gösteriyor.

    Alıcısı olmayan metanın, satıcısı hiç bu kadar makbul olur mu? Öyleyse şimdi de yalakalığın müşterilerine birlikte bir göz atalım…

    Piyasaya baktığımızda anlaşılıyor ki, yalakalık tüccarları müşteri bulmakta zorlanmıyorlar. Onların kifayetsizlerinin ve ellerindeki çürük malların alıcısı da rahatlıkla bulunabiliyor. Yani kifayetsiz olan kifayetsizi, tencere-kapak misali göz açıp kapayıncaya kadar bulabiliyor…

    Açıkçası, tabasbus (çıkar için yaltaklanma), insan onurunu ayaklar altına aldığından, bütün ahlak/etik/moral üzerine yazılmış eserlerde aşağılanan bir düşkünlüktür. Diğer yandan, hayatın ve idarenin profesyonel kuralları oldukça nettir: Her seviyeden yönetici, görevinin hakkını verme derdini taşımadıkça; yalın gerçeği kendilerine sunacak kişileri çevrelerinde tutmadığı sürece yanlış kararlar vermeye mahkûmdur.

    İdareciler, ekipleriyle iş yaparlar; isimleri yıllarca yanındakilerle seviyesinde anılır ve başarıları ekiplerinin gerçekçi ve güçlü insanlardan oluşmasıyla ortaya çıkabilir. İyi idarecilerle kötü idareciler arasındaki en bariz fark, iyilerin iş ve insan odaklı çalışması karşısında diğerlerinin menfaat odaklı çalışması yer alıyor.

    İyi bir idareci/yönetici kendisini yanıltacak tek bir dalkavuğu bile çevresinde tutmaz. İyi idareciler, gerçeği usulünce kendisine söyleyebilen ve işinin ehli insanları bulup çıkarmak zorunda olduklarını bilirler. Onların etraflarında şaklabanlar yoktur; işini hakkıyla yapan, düzgün iş arkadaşları ve dostları vardır. İyi yöneticiler, işlerinin hakkıyla, yerinde, zamanında, sağlıklı ilişkiler üzerinden yürütülmesine değer verirler.

    Kişilikli insanlar, akılları, mesleki yeterlikleri, iş disiplinleri, iş ahlakları ile yükselirler. Yalakalar ise bu niteliklere sahip olmadıklarından her adımda ruhlarını ve itibarlarını sata sata saygınlığını kaybederek ilerlerler. Alın teriyle değil, çok şık duran “ilişki yönetimleri” ile var olurlar. Bedelini ise ruhlarını, kişiliklerini diğerlerinin ayaklarının altına sererek öderler. Görevlerini hakkıyla yapmak yerine, açıklarını ve kifayetsizliklerini gizlemek üzere yalakalığı bir sanat gibi icra ederler. Onların, sıkıştıklarında çıkarları uğruna satamayacakları hiçbir değer ilke, kural ve insan yoktur. Bunun için akıllı bir yönetici onlara itibar etmez, değer vermez.

    Yalakalığın alıcısı, asla ve asla karakterli, kişilikli ve kimlikli yöneticiler değildir. Yalakayı koruyan üstler, kendilerindeki kişilik zaaflarının, kompleks ve karakter sapmalarının farkında değildirler. Çünkü sağlıklı bir insan yakın çevresinde, kendisine yalandan kompliman yapan, el ovuşturan, yalanlarıyla kendisini yönlendiren bir insanı asla istemez. Yalakalar, ancak zayıf kişilikli yöneticilerin kanatları altında varlıklarını sürdürebilirler.

    Yalakaları koruyup kollayanlar, kendilerine emanet edilen makamları hırsla koruduklarını zannederlerken inandığımız ilke ve değerlere, insanlığa ve ülkeye kendi çıkarları adına açıkça ihanet etmiş olurlar.

    Yalaka, yöneticilerinin duymak istediğini söyler… Aksayan işleri aktarmaz, çözüm üretmeye çalışmaz. Görev yeri onun için bir meslek alanı veya “ekmek teknesi” değil, yalnızca çıkarlarını koruduğu bir mekândır. Yani teritoryasını koruyan bir timsah veya çakalla aynı içgüdülerle hareket eder. Çıkarlarını korumak için saldırır, tuzak kurar…

    Yalan, iftira, gıybet onun temel araçlarıdır. Yanında bulunduğu yöneticiyi yanıltır. Rakamlarla oynar, sonuçları saptırır; diğerlerinin işlerin tamamlandığını zannetmesini sağlar.

    Sürekli kompliman ve övülmeyi bekleyen, zaafları olan, komplekslerini makamlarına taşımış olan zayıf kişilikli insanlar oldukça, kendilerine ihtiyaç duyulacak bu kişiler her zaman kendilerine sığınacak bir yerler bulacaklar.

    Kimse kendi sermayesiyle kurduğu şirketinde beceriksiz bir yalakayı istemez, yanında barındırmaz; dalkavukları çevresinden uzaklaştırır ve iş bilen, becerikli insanlar aranır. Devlet bürokrasisi ve kamu işlerinde de ehliyetli, uzman, profesyonel çalışacak, yüreğini ortaya koyacak insanları bulup çıkarmadıkça yalakalık Türkiye'nin acı bir gerçeği olarak sistemi işlemez hale getirene dek sarmaya devam edecek...

    Görevlerini hakkıyla yapanlar ödüllendirilerek; yapmayanlar ise tedip edilerek idarenin çağdaş, teknik, insani ve vicdani gerekleri uygulanmadıkça fırsatçı yalakalar her zaman var olacaklar.

    Ne mi yapmalı?

    Bir İdare Hukukçusu olarak Türkiye'nin orta ve uzun vadeli menfaatlerini düşünerek idarenin felsefesi, sistem ve değerler başlıklarıyla bu köşede açıkça yazdığım dokuz yazıda ve yine “Perspektif Kodları” adlı kitabımda özellikle vurguladığım kriterler yönetimin temel ve köşe taşlarıdır. Onlar, vahyin emri olduğu kadar insan aklının da çağımızın güncel idare ve kamu yönetiminin de vazgeçilemez, tevil götürmez gerekleridir. Bu ilkeler, insan onuru (izzet), adalet, hakkaniyet, insanın hak ve hukuku, liyakat ve ehliyet, emaneti ehline teslim, ehliyle istişare (uzmana danışma) ilkeleridir. Bunlar, konjonktüre ve hava durumuna göre değişmeyen, savaş halinde bile dikkate alınması gereken ilkelerdir.

    Şirketten kamu idaresine kadar yönetimin olduğu her yerde, bu ilkeleri ve özellikle liyakat ve ehliyet esası yerine, ilişki yönetimi ve el oluşturmayı kriter edinen bütün yöneticiler dünya-ahiret vebal altındadır.

    Bu ilkeler yerine, konjonktür “daha mühim” denilirse, sonuçlarına hep birlikte katlanacağız. Kaostan beslenen yalakaların bütün insani birikimi heba etmesine izin vermemeliyiz.

    Eleştiriden (tenkit) korkmayalım. Devlet ve idare işleri için de geçerli olduğunu düşündüğüm 45 yaş sonrası edindiğim bir hayat tecrübesi çıkarsamamı sizlerle paylaşarak bu yazıyı da bitireyim: Beni eleştiren dost çok iyidir, beni eleştiren düşman da beni geliştireceği için iyidir. Beni yanlışlarıma rağmen usulünce eleştirmeyen ve susarak hataya düşmemi izleyen dost görünümlüler ise kesinlikle kötüdür…

    Yine hayat tecrübesiyle sabit bir gerçek daha: Mert bir düşman, yanı başınızdaki dost görünümlü hainden nasıl yeğse; yeterli, sözüne sadık ve işinin ehli olan mert bir eleştirmen, kifayetsiz bir itaatkârdan bin kez yeğrektir…
  • “Kabullenen ve rıza gözüyle bakan hiçbir kusur göremez.”
    Nefis kusurunu görmek istemez, görse de yüz tevil ile tevil ettirir.