• Cumhuriyet dönemi aydınları istedikleri kadar modernist bir dil kullansınlar, hezeyanları, kuruntuları ve monolitik düşünceleri veri iken, toplumun kendisi hakkında düşünme yeteneğini boğdular. Kendi ayrıcalıklı konumlarını muhafaza edebilmek için her türlü "farklı" düşünceyi tehlikeli saydılar. Aydınların yönetici sınıf konumunda olduğu bir toplumsal for­masyonda kültür, bir sınıf kültürü aydın sınıfın kültürü haline gelir. Teorik referanslarında ve afişe edilen amaçlarında "çağ­daşlık" temasına vurgu yapılmasına rağmen, toplumun değişmezliği üzerine kurulu pozitivist burjuva ideolojisinin taşıyıcısıydılar. Yönetici bürokratik aydınlar toplumun temeline dokunmadan onu yerinden oynatabileceklerini sandılar. Oysa bir önceki dönemin üretim ilişkileri değişmediği sürece, insan­lara şapka giydirmek, klasik Batı müziği dinletmek, Latince öğretmek vb. çağdaş bir toplum oluşturmak için yeterli olmaya­ caktı. Sait Halim Paşa, Batıcılarla ilgili olarak: "Bu medeniyetin eserlerini, o medeniyeti meydana getiren sebepler zannettiler. Garbın ahlak ve yaşayışını memleketlerine tatbik etmenin dert­lerine çare olacağına inandılar," derken, baştanberi yapılan­ların çağdaşlaşmak olmadığını vurgulamak istiyor.
    İdris Küçükömer de; "Bu sebepledir ki aydın; değişik boyutlu bir kültür ve düşünce seviyesindeki bir topluma, tarihinde sürekli iktidar bölünmüşlüğünü yaşamış toplumların ürünü olan "form"ları aktararak "asri" olunacağını sanmıştır. Bu formların ithal edilmesiyle Türkiye'de işlerliğinin ne olacağını da hiçbir zaman derinlemesine düşünmemiş, araştırmamıştır (aydının yenilgi tuzağı)," diyor
  • 307 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Selamlar
    - [ ] Devlet kitabını sevgili melisacığımla ile tekrar okuyup yorumlama fırsatım oldu. Bu serüvende eğitimimin felsefe ağırlıklı olmadığı için muhakkak eksik gördüğünüz yerler olacaktır . Bunları şimdiden mazur görmenizi isterim. Adımımı bu eserim içine atarken içine düştüğümü farketmediğimi hissediyor ve bu dehlizden çıkmaya çalışan biri gibi görüyorum kendimi . Bu yüzden tedirginliğimi anlamanızı bekliyorum . 2500 yıl önce kaleme alınmış bu eseri çığlığını hissediyor ve varlığımızda bir oya gibi işlendiğini görüyorum. Okumanın ve elimden geldiğince Zorlu sindirme sürecinden sonra incelememi paylaşıyorum. Eserin incelemesini yapmadan önce yazarı hakkında İnternet ansiklopedisinden Kolayca erişebileceğimiz kısımlara değinmek istiyorum. Milattan Önce 428 – 348 yılları arasında yaşamış antik yunan filozofudur.Politik felsefenin kurucusu kabul edilir. Sokrates yazılı bir kaynak bırakmadığı için yaşamı düşünceleri ile ilgili bilgileri Platon ve Krenephon gibi dolaylı anlatımlarla günümüze ulaşır . Sokrates’in ölümü Platon’u 18 yıllık yunan topraklarında inziva diyebileceğimiz bir yaşantı tarfından Atinaya gelir. Burada akademia kurar .O bu Üniversitelerin kurulumu için ön hazırlık görevi görür. Üniversitelerde ilk önce fen bilimleri fakültelerinin kurulması üniversite mantığının platona dayandığını gözlemleyebiliriz. Şimdi sizlerle beraber bir kahve molası verip eserin içeriğine göz atmak istiyorum. Eser yapısal korkudur. Mesneviler gibi akıl mantık ölçülerini aşan olaylara yer verilmemiştir. Sahnelerden takribi oluşturulmuştur ve bu eserdeSahne seyirci ilişkisi aranmalıdır. Kitabı entelektüel olarak okumak istiyorsak belirli bir bilgi birikimi elde ederiz fakat benimsemek ve Özümsemek için birkaç defa okunması gereken nadir eserlerdendir. Kitabımız katmanlardan oluşur. Bu katmanlar arası transferde karışıklık gözlenmez. Sağlam zemin üzerinde sosyolojiye antropolojiye Siyasal felsefeye siyasi rejimler teorisine İktidar teorisini toplumsal sınıf teorisine kolaylıkla geçiş yapar. Kitabın incelemesine geçecek olursam kitap sahnesi ikilemi arasında olduğu için sizin benim yani okuyan kişinin yorumlamasına izin verecektir. Bu kitabı bitirdiğiniz zaman Platon şunu demek istemiştir asla diyemeyeceğimiz yoruma açık zihin meşgale tarlası olarak her gün bizi aç olduğumuzu varsayarak sofraya davet eden misafirperver ev sahibi olacaktır . Ev sahibi demişken Athena’nın önde gelen yaşlılarından servet sahibi Kepholus un evine gidiyoruz. Gelenekçi, düz kafa olan bu insan aileyi temsil eder. Kepholus un Zenginliğinin temelleri araştırılır. Kim kazandı? Eğer serveti kendi edinilmişliğiyse İki kat daha parayı seveceğini belirtir ve bu insanların çekilmez olduklarından dem vurur. Bu yaşlı adam için servetin getirdiği iyilik nedir sorusuyla toplumdaki kişileri kendi istediği dehlize doğru çeker. Daha sonra birinci kitapla bu yaşlı adama veda ederiz.Peki kendinle hesaplastım adil olmadığım yer var mı diye düşündüm diyen bu adamdan adaletin borç mu olabileceğini düşündüren neydi?Bunu düşünürken Sokrates’in tezleri çürütmek için Öne koyduğu örnekleri inceleyelim . Siz varsayalım bir insandan borç silah alıyorsunuz bu insanCinnet geçirdiği an sizden filan istiyor peki siz bu çılgın adama silahını verir misiniz? O zaman şu sonuca çıkıyor her durumda borç ödenmeyecekini bilmemiz gerekir. Peki adalet dosta yarar düşmana zarar olarak düşünebilir miyiz? Yine Sokrates’in sorularla çürütmeye şöyle devam ediyor. Peki dost ve düşmanı nasıl seçeriz erdemleri kullanmayı doğru olduğunda göstermeyi dostluk veya düşmanlık olarak mı algılamalıyım. Peki diyelim dostlara yarar düşmana zarar sağlayacağım bugün dost gördüğümle yarın düşman göreceğimiz kişiyi kestirebiliyor muyuz ? Ve farz edelim Ben kötü isem bu olanlar benim adalet duygumu daha çok sarsmaz mı? Diyerek dil oyunları yaparken sokrates Sofist devreye girer. Güzel sözler söyleyip iyi nutuk çekiyorsun Sen söyle o vakit adalet nedir? Tabi sorduğumuz insan sokrates olunca bilmemezlik sanatının Üstadı soruyu sofiste yönlendirir . Ve bu açmazın içinde öğrencileriyle kalır . Güçlü olanın işine yarayandır adalet der güçlü olandan kasıt kanun koyuculardır.Ve bu sırada sokrates güçlü olan kanun koyucu neden kendisine kanın koysun diyerek bir benzetmeye koyuluyor seyislik benzetmesini kullanıp attın işine yarayanı seyis önemser diyor. Kafası iyice karışan karakterler güçsüz olanın işine yarayan mıdır adalet sorusunu yöneltir. Sanat icat eden sanata tabiidir.O sanatın dışında ona hakim olan değildir elbette.Tekrar karakterler kafalarındaki şu sorulara cevap arar . Eyri doğruya baskın çıkar mı? Doğru adam kazançsız kalır mı?Tabi bu benim aklıma Erten Eğilmez in ve başrolünde Şener Şen ve Ayşen Gruda nın oynadığı 1984 yapımı Türk komedi filmi aklıma geliyor. İnsanın hayvani yanına(iş kısmına ) hitap eden cümleler kurduğumu görüyorum. Bir kahve arası vermişken adaletin benim kafamda ne anlama geldiğini düşünüyor ve bir kez dahaKaramsarlaşıyordum. Toplumsal adaletten bir anda bireysel adalete süzülür kitap. Birey adaletsizlikten rahatsız olursa bu durumdan nevrozlar yaşar bunu takıntı haline getirip kendini toplumdan soyutlar . Aklımıza şu soru geliyor peki adil olanın hayatı mutlu mudur? Adil insan iyi yaşar iyi yaşayan mutlu ve talihlidir . Diyerek orta Öncül olarak iyi yaşamı kullanır ve 2500 yıl önce mantık çerçevesinde akıl yürütme yapmış olur tabii kahvemi yudumlarken bu yoğun anlatımda olayları yakalamak açıklamak oldukça zor olduğunu bir kez daha kavrıyorum. Adalet İş görme (işlev) midir ? İşini görebilen adaletli Erdem’li denilebilir mi??Tabi bunun cevaplarabilmesi için nefs denen gerçekliğin Altını çizer. Nefs can mıdır akıl mıdır yaşamakmıdır diyerek sizi bu soruyla başbaşa bırakıyorum. Daha sonra sokrates işini görebilme ile alakalı farklı bir örneği geçer KULAĞIN duyması gözde olabilir mi? Peki nes yaşamak demekse kulakta gözde yaşıyor buradan bir sonuca varılır mı? Neyiz iyi mi veya kötü mü? Nefsi siz karşıdan korkudan temellendirmeseniz adalete ulaşır mısınız? İşinizin ne kadar da zorlaştığını görebiliyor musunuz aslında adalet en iyi ve en kötü şeyin arasındadır.Aretea saklı olan hakikattir doxa ise mevcut olan hakikattir . Peki yaygın tanı olan adalet tanımı olan korku temmellli ile adalete varılır mı ? Kötü olanın kanun belasından çekinmesini kaleme alır . Tabi yan pencereden herkesin bir içindeki o nefsin azgın halini göstermek için Aklımda kaldığı kadarıyla nakledeceğim Çoban koyunları güdüyorken yer deprem ve fırtınayla açılır . Çoban şaşırır efsaneden başka tunçtan bir atla karşılaşır. Ve insan boyundan büyük bir varlık da bir yüzük bulur ve bunu eline takar. Krala bilgi vermek için toplantıya gider. Yüzünü çevirdiği zaman görünmez olduğunun farkına varır. Bunu birkaç defa deneyerek tılsımını kesinleştirir. Kralın adamlarının arasına karışarak kraliçeyi baştan çıkarır ve en sonunda kraliçe ile işbirliği yaparak kralı öldürür ve yerine geçer. Şimdi burada nefsani arzular kişiyi her istediğini Arz ettiği tüm şeyleri yapma gücü veriyor peki iyi kötü dediğimizİki insan bu yüzü takarsa tanrı dahil kimse görmezse kendi isteğiyleAdaleti sağlar mı insan yoksa kendi adaletsizliğe uğrar diye mi adaleti savunur ? Peki bizler adaletsiz insana nasıl gözlemleyeceğiniz biliyor musunuz? Adaletsiz insan ne yapar ne yapar adaletin gölgesi altına sığınır. Eğer adaletsiz kişi beceriksizse İşte o vakit kendini ele verir. Mesela sokrates baldıran zehri içmeseydi erdemliğinden bahsedilebilir miydi? Tabi adalet kavramını irdelerken toplumun nasıl oluştuğunu Platon’un toplumu nasıl gördüğüne değineceğim . Çatalhöyük mesela insanlar İşbirliği ve ihtiyaçlarının giderilmesi için bir araya gelmiştir tabi sayıları artan insanların bir arada kalması zor olsada birbirleriyle katkı gösterecek şekilde yaşamaları hayatlarını kolaylaştırmıştır Platona göre Toplum Üretici yönetici ve koruyuculardan oluşur. Üreticiler kol güçleriyle çalışır yöneticiler zihin güçleriyle çalışır. Koruyucular ise toplumda kilit noktadır koruyucular Üreticiler yöneticiler akla monarşiye sahip Sahibi felsefe eğitim görmüş olması beklenir. İyi koruyucu görmek istiyorsak belirli fedakarlıklar isteriz mesela aile kurumunun koruyuculardan kaldırılması beklenir iyi genlerin kuşaklara aktarılmasına dayanır. Koruculukdan söz açılmışken kadın bu üçlü yapıda koruyucu Üretici yönetici olabilir. Tabii kadınım asker olabilmesi için şöyle bir etkileyici sahne çizer kadınlarınYapamayıp erkeklerin yapabildiği bir şey yoktur. Onları at sırtında savaş meydanına getireceğiz ve yaşlının arkasında olacak şekilde bekleteceğiz Eğer kan görmeye tahammül ederse O vakit koruyucular içerisine alacağız koruyucular peki neden ihtiyaç duyarız? Bu savaşların temeli nüfusun fazla toprağın az olması beslenme barınma gibi sorunların ortaya çıkmasından kaynaklanır. Bir Toplum başka bir toplumun toprağımı kullanmak ister işte burada savaşlar ortaya çıkar Yunanların beş yılın üç yılı savaştadırKısa aralar vererek savaşa devam ederler. İkinci erdemleri ise bu topluluğun cesarettir sert dayanıklı olmalarıdır.Ve bu kişilerin maddeyi kaygılarının olmaması gerekir herkes yapması gerekeni yapacak devlet ise bunun karşılığında bireyin ihtiyaçlarını karşılayacak. Böylelikle maddi hırsın önü de kapatılmış olacak. Askerlerin öfke kuvveti yani gazap önemli bir yer teşkil eder asker için onuru taviz verilmeyecek yargısı haline getirirBenim için eğitim şaşırtıcı ve arzulu hiç olduğunu belirtmek isterim. İnsanlığı beden bir nefsten oluştuğunu kabul eder . Beden için idman News için ise müziğin kullanılması gerektiğini düşünüyor. Şu an bu Çağ’da müzik ruhun gıda sıdır cümlesinin temelidir . Tabi şu an bana bu söz birazda altı boşaltılmış bir safsata haline gelmiş yapı gibi gözüküyor. İnsan eğitimi terbiye ilk başta bu iki yapı altında yapılması gerektiğini düşünüyorPeki askerlerin bedenini idmanla nefsini müziktende doyurması ne sağlayacaktır. Müzik yumuşak huy idmanlar sertlik verecektir . Ve insan bınun tam ortasında olmalıdır . Bu terbiye ile köpek kurda dönüşmez benzetmesini yapıyor ve asker halka saldırmaz diyor. Site içinde bilge yürekli Ölçülü müzikal ahenk sağlanmalıdır. Hiç şunu düşündünüz mü Üretici yönetici olmak isterse veya yönetici asker olmak isterse asker Üretici olmak isterse hiyerarşiye ne olur? Sokratese göre başkasının işine karışmak en büyük suçtur ve bu suçu temellendirme de şöyle düşündürür asker yönetici Üretici yeteneklerine göre baştan ayrılır ve bu yönde eğitim beridir az ulan aklı değil akıl arzular yönetmelidir. Yine şöyle bir örnek verebiliriz sürücü ve iki atını düşünelim biri siyah renkli biri beyaz renkli atımız olsun kötü nefs olan siyah at beyaz olan isein hepsi olsun o zaman boyu at bu yoldan çıkmadan yürüyebilmesi için siyah atın terbiyesi yani eğitimi gerekli bu eğitimin gönüllülük esasğına dayanması gerekir insan ilim irfan sofrasınaAç oturmalıdır doymak nedir bilmeyen haris olmalıdırDuyma bilmeyen ve her bilgiyi hakikati temaşa etmeyi seven bir birey haline gelmelidir. Kılavuzuna uyan olmalıdır Burada kılavuzdan bahsedilen sofas uyan kişi ise filozoftur. Peki. Müziğin iyileştirici etkisiniEğitimde etkili olduğunu öğrendik. Ve eğitimlerin en üstün olduğunu söyledik
    - [ ] Formal bilimlerin varlığı rüya görür ve sebebinin açıklamasını beklerNesneyi araştırmas sebebine yönelik araştırma yapar. Peki eğitimin bilgili olması gerekiyorsa bu bilgi tasnifini nasıl yapmamız gerekiyor. Uzun bir çizgiyle Ele alalım alt üç noksan kısım
    - [ ] Üst kısım ise hakikat olsun görünmeyen kısımda ışık yani zahiri suret vardır ve onun bir üstü Zahir’i yani sureti gösteren nesne ayna vardır bunun bir üstündeyse görünen kısım yani hipotez vardır hipotezin bir üstüyse iddaadır hipotezi çıkıldı an hipotez çürütülemeli ve hipotezi sıçrama tahtası gibi kullanmalıyız. Daha sonraBir kahve molası daha verip sizlere Mağara istiharesini Nasıl anlatacağımı düşünmeye başlıyorum. Mağara istiharesinde mağaranın karanlık ışığın olmadığı yer olarak tasvir edilmesi bilgisiz insanı gösterir ve kapısının var olması insanın her zaman bu karanlıktan aydınlığa çıkabilme ihtimalini gösterir.Bu arada ayaklarına boyunlarına çocukluğundan beri zincirler takılı olan bireyler arka tepeden yanan ateşin önünden geçen çok sesli kuklacılar çok sessiz kuklacıları seçmektedir zincirlere vurulmuş kişi sadece gölgeleri idrak eder yani sureti tanır nesneyi tanımlayanmaz mahpuslar kaldırıldı zaman adım adım geçiş yapılmalı az önce bilgi tasnif ettiğimiz adımlarla ilerlenmelidir ilk önce nesneye bakmalı daha sonra ateşe bakmalıyız eğer direk ateşe bakarsak gözlerimizi kaybedebiliriz oysa gözlerimizin kamaşması beklenen durum olmalıdırİçimden şu soruyu atamıyorum hakikati gören göz hayal ister mi? O zaman bilgiye tasnifinde birinci bölüme bilim ikinci bölüme anlamaya dayanan bilgi üçüncü bölümü inanma dördüncü bölüme ise bulanık görüntü diyebilir miyiz bu sınıflandırma bizi kaybolmuşlukdan sıyırır . Yönetim biçimlerine 8.09 ve onuncu kitaplarda vurgu yapar hanedanlık timokrasi oligarşi demokrasi tiranlık Yönetim biçimi hakkında olumlu ve olumsuz yönleri eleştirilir ve işte burada kral filozof mu filozof kral mı sözü beyan edilirArtık sonlara doğru yaklaştığımız da hissediyorsunuz ve ben de sabırsızlığın hep bu yazdıklarımı tekrardan okumanın hevesi içine gidiyorum. Son sahnede logos artık burada yerini Mitosa Bırakır . Savaş meydanında bir er ölür reenkarnasyon İle tekrar dünyaya gelir tabi herru istisnasız unutkanlık nehrinde yıkanmalıdır fakat bu ruh ya az kalmış olacak ya da hiç yıkanmamış olacak ki tüm gerçekliği dünyada görür inanan ve bu uğurda Savaşan insanlar olur tanrıyla dost nefis ile ölümSüzleşir. Peki 21. yüzyılda neden 2500 sene önce yazılmış bu kitap okuyoruz? Çünkü bana göre 2500 yıldır halanda adaleti ARıyoruz .Eğer bu bahse kapatılmış bir olay olsaydı tekrar kapağını kim kaldırırdı ki Diye düşünüyorum bu kitap sizin için nereye bakacağınızı nasıl düşüneceğinizi öğretebilir fakat size yeniden bir çift göz vereceğini inanıyorsanız yanılıyorsunuz dünyanızı at gözlüklerinden Sıyrılıp hayatı geniş ferah olarak görmeniz için yazılmış ender kitaplardan biridir teşekkürler Platon.
  • 426 syf.
    Kendini bilmek!

    Burada kişisel bilgiden kültürel bilgiye kadar uzanan bir düşünceyi her zamanki gibi coşkulu bir anlatımla anlatır Ai Şeriati. Kendisini tanımlayan tiradı ile:

    Sizi rahatsız etmeye geldim!

    Özellikle katil çocuklarıyız dediğinde ciddi bir rahatsızlık ve farkındalıklarla düşüncelere daldığım oldu. Rahatsız etti. Kendini bil derken zaten bize gülle gelmesini beklemiyorduk, ama öyle bir çıkış ile insanın sarsılmaması elde değildir.

    “...Biz hepimiz Kabil’in çocuklarıyız; çünkü Habil evlenmeden, mutlu olamadan ölmüştür.”

    Evet, biz Kabil’in çocuklarıyız. Hırslı, öfkeli, bencil, kendisinden kısmayı sevmeyen, katil… Ne çok benzemişiz tek bir özelliğini atlamadan. Bunu üzerinden bir anlatımla başlar konuşmasına. Zaten kitapların çoşkusu buradan gelir, seminerlerinin toplamıdır eserleri. Öyle uzun uzadıya işlediği konularla değil, sohbet sohbeti açar gibi ana konu aynı ama örneklemler çoğaltılarak tarih, sosyoloji ve bugün üzerine uzun uzun anlatımlar yapar.

    “Kabil insanlık tarihinde daima yaşamaktadır. Çünkü Habil ölmüştür. Kabil de, Kabili sistem, ekonomik ve maddi hayatın özel bir topluluğa tekelleştirilmesi ve bu özel sınıf için çoğunluğun köleleştirilmesi biçiminde bir düzen kurmuştur. Bu düzen, Tevrat’ta İncil’de ve Kuran’da var olan yüzlerce belirtiye göre, bütün dönemlerde insanlık tarihini yönetmektedir. İnsan toplumları, insanlığın aşamaları, bütün zamanlarda bu şekildedir.”

    Kabil karakteriyle bir süre kaldım. Düşündüm, düşündüm… İlk kan, ilk katil.. Şimdi ne çok insan var kendi canından olana el uzatan, hayatını elinden alan. Katil anneler görüyoruz, katil babalar, eşler, çocuklar… aynı evde yaşayan yabancılaşmış insanların yansımalarını izliyoruz. Daha dün hapisten çıkan sözde baba çocuğunu döverek öldürdü. Katiller evlerden eksilmiyor. Ali Şeriati bu konu için Habil ve Kabil kıssasını anlatır, ama benim içinde bulunduğumuz zamandan kaynaklı genel odak konum oldu.

    Her kitabında bir kültür, istirham ve alim, aydın kesimler için uzun uzun fikirlerinin anlatır. Burada da genel hatlı bir kültür serüveni çizer. Çünkü kültür bir toplumun mihenk taşıdır. Onu var eden millet ve milletin yol göstericileri bu durumu daha iyi ya da kötüye çekebilir.

    Kültür denilince ne anlamalıyız?
    Bu konuda çok fazla tanım yapılabilir. Bunu kısaca belirtmek gerekirse, bir soysal grubun , bir halkın, bir milletin, kendine özgü ve kendisini diğer halk ve gruplardan ayıran inanç, düşünce ve davranışlarının mimari, müzik, yeme alışkanlıkları, adab-ı muaşeret kuralları, sosyal hayatını oluşturan sevinç, üzüntü, ölüm , mezar, ticaret,… ve daha birçok toplum temelli geleceğe miras bırakılan her şeydir.

    Bunun en önemli temeli ise tabii ki eğitimdir. Ki bu kısım kitabında temelidir. Eğitimin topluma kazandırdığı aydınlar. Ne yazık ki bu konuda özellikle son 200 yılda Ortadoğu ülkelerinin en büyük derdini oluşturmaktadır. Okumuş kesimin düşüncelerindeki bakış, duygu ve davranışları kendi ülkelerine göre değil, yabancı ülkelerin yaşam tarzına göredir. Burada Batı’dan alınan eğitimin yanlış olduğu kanısı oluşmasın, durum bu değildir. Durum aydınların doğup yaşadıkları topraklardan kopup gittikleri alemde kendi halkları ile yabancılaşmalarıdır. Aydın ve halk arasında görülen salık bir uçurum vardır. Ki bizim ülkemizde Tanzimat sonrasında Avrupai yaşam tarzı ve etkileri aydınların yazılarına kadar nüks etmişti. Tanzimat bir nebze serveti fünun halk ve aydınlar arasında uçurum olmuştu. Eğitimin kullanım şekli ve aks etme muhtevası bu bağlamda önemini göstermektedir. Kültürel çatışmalar için en kısa anlatımlı eser Ömer Seyfettin’in Harem eseriyken, uzun soluklu roman aynı zamanda Batılı tekniğe uygun ilk roman olarak Halit Ziya’nın Aşk-I Memnu eseri vardır. Eserlere ve topluma ilim ve bilimden önce Batının ahlakı geldi. Ki Ali Şeriati Batı’nın özgür cinsel yaşam için örnek alındığı vurgusunu yapar.

    Şu hususta bir nebze haklı olsa da gerçekte Ortadoğu toplumunun bilimi dine düşman görmesi aydınlara Avrupa yolunu tutturmuştur. Orda başka toplumun etkisi ile yaşanan değişimin nedeni ise kendi kültüründen uzak olmaktır yani bilinmemezliktir. Ortadoğu toplumunun yaşamında örnek gösterilen hususlara göz atalım. Sosyolojinin en ateşli savunucusu ki Ali Şeriati’nin en sevdiği sahabelerden olan Ebuzer imanı itikadı olan bir sahabedir. Kur’an ayaetlerini bir tapınma değil, sosyal hayatta yansıyan yönleri ile görmek istemektedir. Çünkü inandığı Kur’an hükümleri eşitlik savunucusudur. Bir insan hakları beyannamesidir. Sadece mazlum halka indirilmiş bir kitap değildir. Nedense hep zayıf inanır algısı vardır. Tıpkı oruç gibi bir ibadeti hemen hemen her insanın fakirin halinden anlayalım diye verilmiş bir ibadettir diye tasvir etmesi gibi. Evet, bu böyledir, akla açlık gelir. Oysa oruç kalbe, oruç dile, oruç göze, oruç nefsedir. Eğer sadece açlık terbiyesi olsaydı oruç zengine farz olurdu. Fakir zaten açtır kimin halinden anlayacaktır ki.

    Bu konuda sosyoloji temeli demişken yine ashabın göz bebeği biir sahabeden de Kur’an ahlakı ile yapılan bir fiili örnek gösterebiliriz.
    Hz. Ali, arkadaşlarından Meysen'in hurma satarken, hurmaları iyi ve kötü olarak ayırıp iki ayrı fiyata sattığını görür, ona hiddetle şöyle der: "Niçin insanları, Allah'ın kullarını sınıflara göre ayırıyorsun?" Sonra eliyle hurmaları birbirine karıştırır ve hepsini aynı fiyata, orta bir değerle sat" der.
    Bunlar da alim ki devrinin cahiliyesinde tanımaya çalıştıkları muhatap oldukları Kur’an ile yaşayan alimler. Tanıyanlar.

    Bu noktada Ali Şeriati şöyle der.

    “Bugün biz inanıp inanmamaya değil, tanımaya mecburuz, tanımaya muhtacız. Çünkü çoğunlukla, bilgisiz bir dinin hiçbir değeri olmadığına inanmaktayız. Bugün biz dini öğrenmeye ve tanımaya muhtacız. Bilimi, toplumu, tarihi, kişiliğimizi tanımaya ihtiyacımız var, inanmaya değil. Bunca inanç bilgi ile iç içe olmadığı zaman zararlıdır da. Çünkü insani bütün enerjiler sömürmekte, almaktadır. İmana değer katan bilgidir. Ali’ye tapmanın Hz. Muhammed’e tapmanın hiçbir değeri yoktur ve bazen bunlar bir kavimin olumsuzluk ve donukluk sebebi olmaktadır. Tanımadığınız bir Ali tanımadığınız bir Rüstem bir başka kimse gibidir. Bunu birbirinden ayırmak yalnız tanımakla mümkündür. “

    Evet, burada dine bir eleştiri yok, burada kendini bilmeyen her ferde eleştiri var. Çünkü insan en çok bilmediğine düşmandır. Kur’an ayetlerini sadece Arapça okumak ve evimizde en üst yerde muhafaza etmekle olmuyor. Gerçi öyle bir hal aldı ki bu iş bir evde Kur’an isteyecek olsak hangi komidine koyduğunu unutmuş insanlar var. Artık kitabı en yükseğe kaldırmayı Burak’ın insanlar nereye koyduğunu unutacak kadar uzaklaştı.

    Bu konuda bir anım var. İlkokul 6. sınıfta din dersinde ki o zamanlar öyle kolay değil kitaba kitaptır demek. Arapça herhangi bir yazı gören onu öper başına koyar böyle bir dönem. Hocamız Kur’an’ı biraz sert bir şekilde masaya bıraktı, ve dedi ki: Bu kitabı okuyup anlamazsanız, hayatınızdan parçalarla birleştirmezseniz bunun bir anlamı yok. Altın kaplama bir kur’an’ı evinize asıp karşısında ailenizle tartışıp, içki içip, kötü söz söyleyip, kalp kırıp, hak yiyerek siz ona değer vermiş olmazsınız. Ve bizden ayetleri ezberlememizi bil hassa anlamalarını ezberlememizi isterdi. Kafirun suresini ezberleyeceğimiz zaman kulaktan kulağa yanlış olursak kafir oluruz söylemleri çıktı. Hocamız bunu duyunca siz okuyun, ezberleyin varsa günahı boynuma siz ilimden uzak olmayı günah sayın demişti. Anlamaya çok önem veriyordu. Allah ondan razı olsun, o yüzden her okuduğumu hep merak ettim. Ki kafirin anlamını öğrenince bir dil sürçmesi ile olunamayacağını korku dini ve ekildiğini tanımadığımızı daha iyi anladım. Kafir; örtmek, saklamak demek. Hatta çiftçiler tohum ekince yani toprak altında tohumu saklayınca kafir de denildiğini duymuştum. Dinen kafir ise bir ilahı imanı yok saymak, inkar etmektir.


    Kur’an ahlak, eşitlik, sosyolojik olarak insandan hareket bekliyor. Bu bağlamada günümüzde siyer çalışması yapan Muhammed Emin Yıldırım güzel çalışmalar yapmaktadır. Kur’an ayetleri ve onları yaşan sahabeler üzerinden anlatımlarla bu işin fiil boyutuna dikkat çekmektedir. Ayrıca Kuran’ın inen ilk 27 ayetinin özeti de bize fiili vurgular. Emirler ayetlerle sıralanır.

    Oku!
    Yaz!
    Kalk!
    Düşünerek oku!
    Hatırla!
    Yönel!
    Uyar!
    Yücelt!
    Temizle!
    Uzaklaş!
    Verdiğini çok görme!

    Yani bunlar neyin işareti. İlim olmadan iman olmaz. Zaten Peygamber efendimiz (sav) hadiste buyurur; bir saatlik tefekkür 60 yıllık ibadete eşdeğerdir. İlim insanoğlunun ki Ali Şeriati’nin ey çamur dediği insanın aklının ibadetidir. Akıl ve ruh olmazsa evet, insan bir çamurdur.


    Bir de sömürgecilik üzerine durur. Nedenleri ve yapılması gerekenler üzerinden konuşur. Bu gücün kaynağını alanların kendilerini nasıl yeryüzünün tanrıları yaptıklarından söz eder. Bunu bir alıntı ile açıklamaya geçersek:

    “...Kuran’da sürekli yinelenen üç tane tipleme vardır. Bu üçü, Tevrat’ta da vardır. Birisi kudret sembolü olan Firavun’dur. İkincisi zenginlik, sermaye ve ekonomi sembolü olan Karun’dur. Üçüncüsü, dini elinde bulunduran bir ruhani olan Bel’am-i Baur’dur. Bu üçü, Kabili sınıfın sembolüdür.”

    Evet, bu tipler yani yeryüzünün tanrıları olarak kendini ilan edenler gökyüzünün tanrılarını oluştururlar. Yani toplumsal özdeşlik, dini zihniyeti yaratır. Aşikar olan güç, Kudret, sömürü, köleliği anlatır.


    Afrika’da Fransız şarabı için çalışan halkın tadını bilmediği şeyi üretimini anlatır. İktidar gücünü anlatır. Afrika’da ki bu benim aklımda olan bir bilgidir. Elmas madeninde çalışan halkın çıkışta mideleri röntgenle kontrol edilir. Yeryüzü kudreti bazılarına cirit alma hakkı vermiştir. Oysa yeryüzü bir ırkın ya da insanın değil tüm inananlarındır. Köleliğin olmaması gerektiği gibi var olan tüm kaynakların tüketimi israfa girer bu da Allah’ın kitabında yapılan her israfın gelecek nesillerin hakkından yemek olduğu vurgusu ile anlatılır. Ama gelin görün ki bir gelecek değil herkes şimdinin sömürgeciliği peşinde koşmaktadır.


    Genel olarak kitabın özü bunlar üzerinden gider. Bu sefer din alimlerini pek anmadı aydın kesimin üzerinde durdu. Zaten din alimlerini anlatış şekli ve onları eleştirmesi aklıma hep kendisiyle aynı şartlardan dolayı ülkesini terk etmiş Sadık Hidayet’in Hacı Ağa’sını getirir. Bu iki yazar ülkelerindeki durumları dışarı böyle arz ederler.

    Kitap ilk insan Adem’den başlar ve dünya düzeninde insan ve insanın varlığı, kendini bulma çabası ve asıl olduğu, değişebilirliği ve değişemezliği, ilke edineceği şeyler gibi bir çok konuyu barındırır. En son bölümde öğrencileri ile bir soru cevap şekli ile son verilir. Burada öğrencilerde ülkelerini ve dünya devlerinin durumunu merak eder. Sorular ülkenin gidişatı ile ilgilidir. Tavsiye kitap listesinde hatırı sayılır bir sıralama alacak kitaplardan biridir. Bir uğrağın. Kimiz? Neyiz? Ne olmuşuz? Farklı bir pencereden bakalım. Ali Şeriati eğitimi olarakta sağlam temellere dayalı bir eğitim almıştır. Önyargılı olmayı tanımaya bırakın. Zaten kendisi de diyor ya tanıyın. Tanıyın şu adamı! Tanıyın da derdi ne bilin! Her şeye katılmak zorunda değilsiniz, ki bende katılmıyorum her şeyine katılsam nakliyeci olmaktan öteye gidemeyeceğim ki.Eleştirin, ölçün, tartın ve siz karar verin.



    Keyifli okumalar!
  • 248 syf.
    ·Puan vermedi
    Dikkat! Spoiler İçerir ve olay örgüsü içermeyen bir kitap olarak alıntı da içerir!!!
    ‘Popüler Kültür’ kavramının açıklanarak olumlu ve iyimser bir popüler kültür düşüncesinin paylaşıldığı kitap John Fiske’nin önemli eserlerinden. Kot pantolonun popüler kültürü temsili ile başlayıp siyasetteki popüler kültür temsilleri ile son bulan yedi bölümden oluşuyor. Bu bölümler; Amerika’nın Kot’lanışı, Metalar ve Kültür, Üretken Hazlar, Saldırgan Bedenler ve Karnaval Hazlar, Popüler Metinler, Popüler Beğeni, ve Siyaset. Popüler kültürü tanımlamaya dair temelde iki yönelimin olduğundan bahsediyor yazar. Bunlardan ilki, yazarın daha az verimli olarak betimlediği yönelimdir. Bu yönelime göre toplumsal farklılıklardan bir uyum üreten popüler kültür, toplumsal farklılıkların yönetiminde uzlaşıma dayalı bir model olarak öngörülür. Diğer model ise ilkinden farklı olarak popüler kültürü bir iktidar modeline oturtur. Fakat egemenlik altına alma güçleri üzerine öylesine fazla yoğunlaşmıştır ki, gerçek bir popüler kültürün varolmasını bütünüyle olanaksız hale getirmiştir. Yazar burada popüler kültürün kitle kültürünün yerine konulmasından şikayet eder. Kitle kültürü hareketsiz, edilgen bir halk kitlesi, toplumsal yapıdaki konumlarıyla bağları zayıf, sınıf bilincinden uzak, onun ve çeşitli toplumsal, kültürel dayanışmaların farkında olmayan, bu nedenle de bütünüyle güçsüz ve aciz mi aciz kalan bir zerrecik bireyler toplamı üretir(s.32). Yazarın üzerinde durduğu ve kitap boyunca görüşlerini açıkladığı bir üçüncü yönelimdir. Bu yönelim popüler kültürü bir mücadele alanı olarak görür. ‘İktidarın’ egemenlik elde etmek adına ‘tabilerin’ üzerinde kurduğu baskıyı kabullenirken, popüler kültürün bir direnme aracı olarak, tabilerin iktidarla baş etmede ve onlardan sıyrılmada kullandıkları popüler taktikler üzerinde yoğunlaşır.
    Fransızca populaire ‘’ Halka ait, halka uygun, halkça sevilen’’ anlamlarına gelecek şekilde kullanılan kelime Latince aynı anlama gelen popularis sözcüğünden evrilmiştir. Bu sözcük Latince populus ‘’Halk, kamu, cumhur’’ sözcüğünden türetilmiştir. Kelimenin köken olarak anlamına da bakılacak olursa halkın temsili popüler kültürün anlamlandırılması ile sağlanır. İlk bölümde kot pantolonun kullanılmaya başlaması ve nasıl popüler kültürün önemli temsillerinden birsi halime geldiği anlatılmıştır. 1850'lerde çadır bezi üreticisi olarak çalışan Levi Strauss’un ortaya attığı fikir ile madenci ve petrol işçilerinin pantolonlarının daha dayanıklı hale getirilmesi için çadır bezinden ürettiği pantolonlar ile kendisine tarihte yer edinen kot pantolon, Amerika'da bir blue jean akımı başlatması ile popüler kültür serüvenine dahil oldu. Pantolon ilk etapta işçiler için üretilse de zamanla cinsiyetsiz, sınıfsız, gayri resmi gibi üst anlamlarında temsilcisi olarak ‘kendini özgürleştirme’ aracı olarak simgeleştirildi. Giysiler bireylerin iç devinimlerinin görselleştirilmiş halleri olarak önemli dışa vurum aracılarıdırlar. Kot pantolon ise kültür ve doğa, resmi ile gayri resminin resmedildiği ölçekte bir nevi ötekinin temsiliydi Kot pantolonların kovboya ve Westerne ilişkin mitolojik çağrışımları hâlâ güçlüdür. Batı’nın 1980’lerin öğrencileri için önemini korumasına yardım eden anlamlar yalnızca tanış olduğumuz özgürlük, doğallık, dayanıklılık ve yoğun çalışma (yoğun boş vakit) değil, aynı zamanda ilerleme, gelişme ve hepsinden önemlisi Amerikalılıktı(s.14) Popüler kültürün çelişkilerle dolu olduğunu ve tanımının yapılmasının zor bir kavram olduğunu sık sık dile getirir Fiske. Yırtık kot pantolon giymek, direnilenin zorunlu olarak ona direnin içinde mevcut olduğu popüler kültürün tipik çelişkilerinin bir örneği olması da bu duruma bir örnektir. Popüler kültürü tabiler ile güçsüzlerin kültürü olarak belirtir Fiske. Bu nedenledir ki iktidar ilişkilerinin izlerini içerisinde barındırır ve güce direnmenin ondan sıyrılmanın belirtilerini de gösterir, popüler kültür kendi içinde çelişkilidir. Bunun bir temsili olarak yırtık kot pantolon hem iktidarın hem de direnişin bir simgesidir. Göstergebilimsel açıdan bir anlam zenginliği vardır ve bu bireysel ve toplumsal olarak farklı bakış açılarını gözler önüne serer. Geçmişte her ne kadar farklı amaçlarla üretilmiş olsalar da günümüzde bütün metalarda olduğu gibi sahiplerine para kazandırma kaygısı güden, pazarda kendisini en etkin şekilde yer etmeyi amaçlayan konuşan markalar haline gelmişlerdir.
    Markasız Kot Pantolonlar; sınıfsız bir toplumun, taşra da yaşayanların, toplumsal olanın, cinsiyetsiz bir yapının, çalışmanın, gelenekselin, değişmeyenin temsilidir. Batı ile ilişkilendirilir ve doğanın aracısıdır. Markalı Kot Pantolonlar ise; üst sınıfın, kentte yaşayanların, toplumsal bakımdan ayırt edici olanın, dişilin (ya da çok nadiren eril), boş vaktin, çağdaşlığın ve geçiciliğin temsilidir. Doğu ile ilişkilendirilir ve kültürün aracısıdır. Toplumsal cinsiyet farklılığı ile sınıf farklılığı birlikte ilerler. Markalı kot pantolon reklamlarından çoğunun kadınları hedeflemesi önemlidir, çünkü ataerkil toplumumuzda erkeklerden daha fazla kadınlara toplumsal kimliklerini, özgüvenlerini ve cinselliklerini bedenlerinin görünüşünde sergilemeleri öğretilmektedir(S.19). Meta üretiminde güç tüketiciden ziyade üreticiden yanadır, kar etme arzusu tüketiciyi sömürülen konumuna indirger. Kapitalizmi metaları aracılığıyla “yaşarız”; yaşayarak da onu geçerli kılıp güçlendiririz(S.23) Kot pantolon üreticileri olsun dağıtıcıları olsun kendi ürünleri aracılığıyla kapitalist ideolojiyi ilerletmeyi amaçlamazlar. Bilinçli propagandacılar değillerdir. Kitlesel üretimi ve kitlesel tüketimi belirleyen ekonomik sistem kendini daha çok kendi metalarıda ideolojik olarak yeniden üretir. Her meta, kendisini üreten sistemin ideolojisini yeniden üretir: İdeolojiyi maddileştiren metadır(S.26). İdeoloji tek bir kültür yaratarak kapitalist düzeni doğallaştırmayı amaçlar. Kot pantolonun yırtılması ile kişi kendine ait bir kültür oluşturur. Fakat bu varolma eylemi zamanla sisteme dahil edilir ve evcilleştirilir. Böylelikle muhalif olan tehdit edici olmaktan çıkar. Kültür bu süreçte yaşayan bir organizma gibidir ve herhangi bir güç tarafından dayatılamaz.
    Popüler kültür halk tarafından oluşturulur, onlara dayatılamaz: yukarıdan değil içeriden, aşağıdan doğar. Popüler kültür, sistemin sağladıklarıyla idare etme sanatıdır (de Certeau, 1984). Sistemin ister kültürel isterse maddi metalan sağlıyor olması gerçeği tek başına, bu metaların tüketim sürecinin, insanları endüstri baronlarının insafına terkedilmiş tektip bir kitle olarak metalaştıran bir süreç diye layıkıyla betimlenebileceği anlamına gelmemektedir. İnsanlar kot pantolonlarını yırtabilirler, yırtıyorlar da zaten(s.38). Bu süreçte halk bilinçli olarak dayatılanı değil kendi kültürünü oluşturur. Kültürel farklılıkların kitle kültürü haline gelmesinin nedeni ise reklamlardır. Televizyonların bunun özelinde reklamların asli görevi ise izleyicilerin(tüketicilerin) meta üreticilere satılmasıdır. Reklamcılık, kültürel metaların anlamlarını mali ekonominin çalışmalarına olabildiğince iyi bir biçimde uydurarak onları denetim altına almaya çalışır. Reklamcılık, toplumsal farklılıkları kültürel farklılıklarla, kültürel farklılıkları da ürün farklılıklarıyla örtüştürmeye uğraşır(S.42). Bireylerin alışveriş merkezlerine gitmekteki amaçları sadece malları satın almak değildir der Fiske. Harcayacak paralan olmasa bile bol vakitleri olan işsiz gençler metaları değil, mekânı ve imgeleri tüketmekteydiler. Bu gençler karşıt kültürlerini canlandırmak, toplumsal farklılıklarını ve egemenlik altına alınmış saldırgan toplumsal kimliklerini korumak ve hissettirmek için bu büyük alışveriş merkezini kendi uzamları haline dönüştürmüşlerdir(S.53). Hile yapmak zayıfın sanatıdır. Ve bireyler hile yaparak iktidara ben buradayım diyebilme zevkine kavuşur. ‘’La Perruque’’, işçinin işvereni için çalışıyormuş gibi gözükerek kendi işini yapmasıdır. Aşırmadan ayrıldığı tek nokta, ortada çalınan herhangi maddi bir değer olmamasıdır. İşten kaytarmak sayılmaz, çünkü işçi resmi olarak işinin başındadır. La Perruque, sekreterin “mesai zamanında” aşk mektubu yazması kadar basit bir mesele olabileceği gibi marangozun kendi oturma odasına mobilya yapmak için bir tornayı “ödünç alması” kadar karmaşık olabilir. Marangoz, makineyi asıl işi için kullanması gerekirken, bedava ürünler yaratmanın bir yolunu bulmaktan kurnazca haz alır(S.56). Alınan bu haz, tabi olanın hile ile kendini dışa vurduğu bir sanattır. Popüler okumaların hem direnilecek olanı hem de baş gösteren direnişleri bünyesinde barındırması gerekir. Bu nedenledir ki popüler kültür ele avuca gelmez bir kavramdır: Metinlerinde ve okurlarında sabit bir şekilde konumlandırılamaz. Aynı insan, farklı anlarda, toplumsal dayanışmalar düzenlerken hegemonyayla suç ortaklığına girebileceği gibi direnişçi de olabilir. Kadınların ve proleterlerin zevklerini aynı alt başlık altında inceleyebiliriz. Bunun nedeni her iki grubun da güçsüzleştirilmiş sınıflar olmasıdır. Gündelik yaşam popüler kültür pratikleri tarafından oluşturulur, onu tanımlayan en temel özellik, son kertede iktidara teslim olmayı reddetmekle birlikte, zayıfın güçsüz kılan sistemin sağladığı kaynakları kullanmadaki yaratıcılığıdır. Yazar popüler hazların hegemonyacı hazlara karşı duruşları üzerinde durur. Popüler hazzın işleyişi iki temel biçimde gerçekleşir: Sıyrılma(beden) (ya da saldırıya geçmiş) ile üretkenlik. Russell kültürün doğaya teslim olduğu anda ortaya çıkan şeyin bedensel haz olduğunu savunur. Foucault’nun “insanlar kendilerini ve ötekileri yönetirler” şeklindeki etkili deyişinde parmak basılan öz-denetiminden/ toplumsal-denetimden sıyrılma, kurtulma hazzıdır. Bu haz, anlamdan kaçma hazzıdır, çünkü anlam daima toplumsal olarak üretilmekte dahası öznede bulunan toplumsal güçleri yeniden üretmektedir. Bir şeyleri anlamlandırma daima, ister oturmamış ister göçebe olsun, özneye dönük anlamların oluşturulmasını gerektirir. Bir ev kadını düzenli olarak aşk romanları satın almakta ve eşinin bunu onaylamamasında birtakım hazlar bulmaktadır -bir aşk romanı satın alarak, hem parayı ailesine harcayacak yerde kendisi için harcıyordur (ev kadınlığı ideolojisinden hoş görülebilir bir sıyrılma) hem de kendisine ait bir kültürel mekânı satın alıyordur. Okuma edimi sıyrılmacıdır: Kadın, kadınları sırf öteki insanlarla bağlantıları içinde, özellikle de aile içinde görmelerini sağlamak amacıyla disipline sokan dişilik ideolojisinden sıyrılmasına aracılık eden kitapta kendini “kaybeder”. Bu kaybolma jouissance'ın ayırt edici özelliğidir, kadının kendisini egemenliği altına alan güçlerden sıyrılmasını olanaklı kılar, bu da başka türlü bastırılması gereken bir güçlenme duygusu ve enerji üretir. Bu sıyrılmacı hazlar metne özgü değildirler: Kadını toplumsal benliğinin dışına taşıyabilmeyi becerebilen herhangi bir kitap da bunları üretebilir. Bu tür bir sıyrılmacı haz biçimini üreten, özgül metnin kendisinden çok okuma edimidir. Ama yalnızca kadının toplumsal konumuyla bağlantılı belli kitaplar bu hazzı verebilirler(s.72). Barthes’ın Jouissance kavramı bedenin toplumsal ve kültürel denetimden kurtulduğu haz anı olarak kuramlaştırılmaktadır. Popüler hazları ikiye ayırır Fiske. Beden üzerinde odaklanan, toplumsal açıdan rahatsız ediciliğe ve skandala neden olmaya eğilimli sıyrılma hazları ile toplumsal kimlik ve toplumsal ilişkiler üzerinde odaklanarak anlam üreten, toplumsal bakımdan hegemonyacı güce göstergebilimsel direniş aracılığıyla toplumsal olarak işleyen hazlar(S.73). İnsanların kültürel metaları kendi ilgilerine uygun hale getirme eğilimindedirler bunun yanında kendi toplumsal kimliklerini ve toplumsal ilişkilerini anlamlı kılmak için kullanırken aldıkları haz biçimleri dikkate değerdir. Bu anlamlar, tabilerin oluşturdukları anlamlar oldukları, tabilerin ilgilerine uygun düştükleri ölçüde iktidar bloğu ile onun ideolojik pratikleri tarafından desteklenen anlamlara karşı çıkarlar. Ne var ki egemenlik altına alınmaya karşı direniş çeşitli biçimler alabilir; bunlardan yalnızca birkaçı karşıt anlamlar üretimi içinde yer alır. Egemen tabinin boş vaktini ve hazlarını denetim altına alamaya çalışır. Bunu ise boş vakitleri denetim altına aldığı sahiplenme stratejileri ile yapar. Fiske karnavaldan ve karnavalın popüler kültür temsillerinen de bahseder. Karnaval, Bakhtin’e göre, kahkahayla, ölçüsüzlükle (özellikle bedenin ve bedensel işlevlerin ölçüsüzlüğü), niteliksiz zevkle, saldırganlıkla, aşağılamayla tanımlanıyordu(S.103).Karnaval, rütbenin ya da toplumsal hiyerarşinin söz konusu olmadığı bir dünya, “bürokrasinin dışında ikinci bir dünya, ikinci bir yaşam” (Bakthin, 1968: 6) inşa eder. Bakhtin (1968: 5, 11), halk karnavalının üç temel kültürel biçimi olduğunu ortaya koyar. Bunlar; Törensel gösteriler, Komik (sözlü) kompozisyonlar -tersine çevirmeler, parodiler, alaycı taklitler, aşağılamalar, saygısızlıklar, komik krallar ile komik kral olmayanlar ve Edepsiz dil kullanımının çeşitli türleri -beddualar, yeminler, popüler sövgülerdir(S.106). Karnaval bedenlerle ilgilenir. Bireysel bedenlerle değil, “beden ilkesi”yle, bireyselliği, tinselliği, ideolojiyi ve toplumu önceleyen, tam da bunların temelinde yatan yaşamın maddiliğiyle ilgilenir. Beden, iktidar-taşıyan toplumsal ve cinsel normallik tanımlarının gerçek anlamda cisimleştiği, bunun sonucu olarak da bu normlardan sapmanın disiplin altına alınıp ve cezalandırıldığı bir merkezdir(S.114). Karnaval, popüler basıncın denetim altında boşaltılmasına izin veren, bu yolla da tabilerin bastırılmalanna daha kolay bir şekilde uyum sağlamalarını olanaklı kılan bir güvenlik supabı olarak hareket eden bir kendine katma stratejisidir.
    Giyim, kozmetik, diyet ve sabah koşuları, kuralları cisimleştirmenin, bedeni metinleştirmenin araçlarıdırlar. Güzel beden ile çirkin beden, sağlıklı ile sağlıksız, iyi giyimli ile kötü giyimli, temiz ile pasaklı, kaslı ile göbekli arasındaki ilişki, kurallar ile sapmalar doğrultusunda gerçekleşen toplumsal ilişkilerdir, dolayısıyla da toplumsal oluşum içinde en fazla gücü olanların kurallarını bedende doğallaştırmayı hedefleyen siyasal ilişkilerdir. Sağlığın anlamlan bedensel değil toplumsaldır, güzelliğin anlamlan estetik değil siyasaldır: Sağlık da güzellik de aynı ölçüde sosyopolitiktirler, bundan dolayı da toplumsal iktidarı uygulamaya yönelik söylemlerdirler. Bu bağlamda şişmanlık feminist bir tutumdur. Estetikleştirilmeyi reddeden beden (zira estetik, topu topu güzellik, simetri ve mükemmellik eğretilemeleri arasında yer değiştiren sınıfı disipline sokucu bir iktidar olduğu için) kültürel olarak hem tabilerin (tabi kılmanın değil) dili hem de tabilerin kültür biçimlerine katılımının araçları olarak iş görür. Temizlik düzendir -toplumsal, göstergesel ve ahlâkî (hepsinden önemlisi de imana yakındır)- kir düzensizliktir, tehdit edicidir ve disiplinsizdir. Beden doğal olarak “kirli”dir: Bütün gözenekleri kir üretir - yani kir bedenin kategorik sınırını aşan, ben ile ben-olmayan arasındaki farkı tanımayan, bedenin ayrıklığını, dolayısıyla da bir kategori olarak saflığını kirleten bir maddedir. Kir, beden kategorisini tehdit ederken aynı zamanda bedenin doğallaştırıcı bir eğretileme olarak yansıttığı birey kategorisini de tehdit eder. Kuşkusuz, onca bedensel işlev ve fiziksel hazzın “kirli” suçlamasıyla disiplin altına alınması gerekmektedir. Fiske metin içeriklerinden ve popüler bir metnin nasıl olması gerekiğinden bahseder; Popüler bir metnin yapımcıl* (procfucerly) olması gerekir. Kısaca söylemek gerekirse, okurcul bir metin, metnin önceden yapılanmış anlamlarını benimseme eğiliminde olan, özünde edilgen, hemen kabulle- «nen" disiplinli bir okuru çağırır. Görece olarak kapalı, kolay o- kunan, okurundan özel bir istemde bulunmayan bir metindir. Bunun karşıtı ise yazarcıl metindir.Bu tür metinler okuru sürekli olarak metni yeniden yazmaya, metinden anlam çıkarmaya zorlarlar. Kendi metinsel yapılanımlarını ön plana çıkartıp okuru anlamın yapımına katılmaya çağınrlar. Barthes bu metinsel eğilimleri incelerken temelde edebiyattan hareket eder. Okurcul metinlerin daha kolay erişilebilir ve daha popüler oldukları, yazarcıl metinlerin ise daha zor, daha avangard (yenilikçi), bu yüzden de azınlığa daha bir çekici geldikleri sonucuna varır(S.129).Aralarındaki fark, yapımcıl metnin, yazarcıl etkinliği gerektirmeyişi ve etkinliği denetleyecek kurallar koymayışıdır. Bunun yerine, kendisini popüler üretime sunar; istemeyerek de olsa seçili anlamlarında kendi zayıflıklarını, sınırlılıklarını ve kusurlarını sergiler kendi seçtikleriyle çatışan sesleri bastırmaya çalışırken bunları kendi bünyesinde barındırmaktan da geri kalmaz; denetiminden kaçan eksik yerleri vardır, anlamları disiplin altına alma gücünü aşar, boşlukları, içinde yeni metinlerin üretilmesine yetecek denli geniştir yapımcıl metin tam anlamıyla kendi denetiminin dışındadır. Söz oyunları yapımcıl okumalara davet çıkarırlar. Popüler kültürün aşırı olmaya eğilimli olduğunu söyler, fırça darbeleri kalın, renkleri parlaktır der. Kitabın birçok yerinde ‘Dallas’tan’ bahseder yazar. Dallas kültüre, topluma, yapıya göre farklı okunup farklı anlamlar çıkarılabilir. Popüler kültür metinleri gediklerle, çelişkilerle ve yetersizliklerle dolu metinlerdir yazara göre. Popüler hazlar bastırılmış olanların hazlar olmak zorundadırlar. Bunlar muhalif, sıyrılmacı, skandalımsı, saldırgan, bayağı ve direnç öğeleri içermek zorundadırlar. Egemenler tarafından önerilen hazlar sessizleştirici ve hegemonyacıdır; bunlar popüler hazlar olmadıkları gibi popüler hazlara da karşıt olarak işlerler. İnsanlar, metnin ayırt edici özelliklerince olduğu kadar kendi toplumsal konumlarınca da yönlendirildiklerinden, endüstriyi de çoğunluk gafil avlayan bir süreç içerisinde kültür endüstrilerinin ürünleri arasından kimilerini seçerken kimilerini reddederek bunlar arasında ayrıma giderler. Popüler beğeni, nitelikten çok işlevsellikle ilgilenir, çünkü metnin gündelik yaşamdaki potansiyel kullanımlanıyla ilgilidir. Bu seçim sürecinin altında yatan üç temel ölçüt şunlardır: İlintililik, göstergesel üretkenlik, tüketme biçiminin esnekliği. Popüler kültür, kapitalizm tarafından sağlanan kültürel kaynaklar ile gündelik yaşam arasındaki ara kesimde üretilir: İlintililiği bunu tanımlar. Gerek okul gerekse hapishane bütüncü kurumlardır; bunlar tutuklulannı oldukları ya da olmak istedikleriyle örtüşmeyecek, tersine toplumun olmaları gerektiğini düşündüğü türden insanlara dönüştürmek için vardırlar. Orta sınıftan ahlâkçılar, televizyondaki toplumsal şiddeti “kınayarak”, en şiddete dayalı ve en çok suç unsuru taşıyan eylemleri gerçekte tahrik eden şeyin kendi ayrıcalıklı toplumsal konumları olabileceği şeklindeki rahatsız edici düşünceyi ele almaktan kaçınırlar. Şiddet, toplumsal egemenlik altına almanın ve tabiliğin somut bir temsili olduğundan, dolayısıyla da bu egemenlik akma alınmaya direnişi temsil ettiğinden ötürü popülerdir. Kültür endüstrilerinin metalarının popüler olabilmesi için yalnızca çokanlamlı olmaları yani, değişik anlamlar, değişik hazlar üretebilmeleri yeterli değildir, tüketim yordamlarının da aynı şekilde açık ve esnek olan medya tarafından dağıtılmaları gerekir. Son bölümde ise Siyasette popüler kültürün temsilinden bahseder. Özellikle sol kesiminden kullanımından. Halk bu gündelik direnişler için övüleceği yerde, popüler kültür ürünlerinden haz ve doyum alan kültürel ahmaklar olarak aşağılanmaktadır. Popüler kuşkuculuğun, popüler direnişin ve popüler sıyrılmanın siyasal alandan çok daha açık olarak göründüğü popüler kültür üzerinedir Popüler kültür, halk kültürünün aksine, kısa sürede siliniveren, oldukça kısa ömürlü bir kültürdür. Onun süreklilik gösteren tutkulu yenilik arayışı, halk oluşumlarının sürekli değiştiğinin, sonuçta da içinden popüler kültürlerin üretilebileceği ve yeniden üretilebileceği durmadan değişen bir kaynak bankasına gereksinim duyulduğunun kanıtıdır. Popüler kültür, halk kültürünün aksine, gelişmiş, sanayileşmiş toplumlar tarafından üretilir, karmaşık, genelde de çelişkili biçimlerde deneyimlenir. Popüler kültür nutuk çekmemelidir. Popüler kültür ağzına kadar çelişkilerle doludur ve “sözlerindeki” “çelişki” öğesi yapımcıl metinlerinin yapımcıl okurlanndan (istemeye istemeye) türemektedir.
    KİTABIN ADI: Popüler Kültürü Anlamak
    YAZARI: John Fiske
    YAYINEVİ: Ark Yay./ 1. Basım/1999
  • 318 syf.
    Söylem, ideolojik ve sosyal bir eylemdir. Egemen olan zümre toplumun kullandığı dili ve söylemleri 21. yüzyıl başından beri hegemonyası altına almış ve algı kültürü oluşumunu sağlayarak gündelik dili belirleyecek etki alanını yaratmıştır.

    dolayısıyla ''eleştirel söylem analizi'' işinin çok ama çok iyi işletilmesi gerekiyor ki toplumun önünde yürüyecek olan aydın sınıf daha nitelikli hale dönüştürülebilsin.

    kitapta bu işleyişin başı eğitim olarak ele alınmış ve okullardaki işleyişin, öğretmenlerin değer yargılarının ve toplumun bilinçsel kalkınmasını sağlayacak adımların arasındaki negatif korelasyonu ele alıyor aslında. her ne kadar özgürleşmiş 8 öğrencinin kaleme aldığı gerçek bir mektup olsa da günümüz gerçekleri altında negatif korelasyondur.

    gerçek bir hikayeden, bizzat muhatabı olan kişilerin editöryal yazılarından çıkan metin, okuldaki sekiz genç öğrencinin çalışması olarak kabul edilmektedir. farklı bir çok dile çevrilen mektup, yayımlanmasından on yıllar sonra bile günümüz eğitimcilerine yol göstermektedir.