• tanrım, aşk sayılardan bile daha tuhaf,
    ateşten çimden bile, küvetin dibinde boğulmuş yatan
    çocuk cesedinden bile, o kadar az şey
    biliyoruz ki, o kadar çok şey biliyoruz ki, yeterince
    bilmiyoruz.
  • 304 syf.
    ·Beğendi·10/10
    genel olarak gizli kulüpçülük ve lobicilikler sayesinde, dünyayı yönetmeye çalışan siyonist çetesinin toplantılarından alınmış notlardan oluşuyor.

    bu notlar 1900'lerin hemen öncesinde bir şekilde keşfedilince epey hayal kırıklığı ve kavgalar olmuş.

    kitabın ilk yazılışı da 1900'lerin başlarında gerçekleşiyor. tabi basıma kadar yahudi lobilerinin ağır baskısı ve engellemelerle karşılaşılmış. abd ve avrupa'da bir şekilde yayılmış.

    karşımızda küstah, kibirli ve despot bir düşman var. kendilerinin tanrı tarafından verilen yüksek zeka sayesinde tanrı tarafından görevlendirilmiş olduklarını zannediyorlar.

    amaçları mevcut tüm ülkeleri yıkmak, dünyayı tek başlarına yönetmek, tanrının sözde dünyayı tek başına yönetmesi için yarattığı yahudilerin hakim olduğu tek bir dünya imparatorluğu kurmak.

    tabi burada önemli olan, diğerlerinin ne olacağı. bu hainlerin bizimle ilgili tek planları var. o da kendilerinden olmayan herkesi köleleri yapmak.

    bunun için küresel çapta komplolar, hileler, her türlü dalavere, şantaj, montaj, cinayet gibi akla gelebilecek her türlü melaneti kullanıyorlar. özellikle hıristiyanlardan aşırı nefret ediyorlar ama yaptıkları arasında yahudilerin arapça ve islami ilimleri öğrenip müslümanların arasına islam alimi kılıfıyla sızması gibi hileler de var.

    kitapta yahudilerin yılbaşında yaptıkları sapıkça ve salakça yeminlerden de bahsedilmiş. elemanlar belli sözde kutsal günlerde toplanıp, "bu yıl goylara karşı konuşacağım tüm yalanlar, tüm hileler günah değildir" gibi tuhaf dualar ediyorlar.

    kural olarak eğer yahudiler kötü durumdaysa demokrasi, insan hakları, üstün erdemler ve hatta antisemitizm gibi konuları gündeme getirecekler, ama kendileri üstün konumda oldukları zaman bu erdemlere uymayacaklar.

    bir yahudi yahudi olmayan [goy] birine karşı asla sorumlu değildir. yahudi olmayanlara karşı her türlü kötülük yalan dolan yapılabilir. yahudiler ancak haksız bile olsa yahudi kardeşlerine yardım ederler. zira yahudi olmayan bir (goy) kölenin, bir yahudiye karşı haklı olması asla mümkün değildir.

    onlara göre seçilmiş yahudi üstün ırkı efendi olacak, diğer tüm insanlar ise köle olacak ve bizlerin kaderleri bu sözde üstün ve sözde aşırı zeki yahudi ırkının mermahetine ait olacaktır.

    yahudilerin okullarda dahi çocuklara diğer insanları köleleştirmeyi öğrettiklerini artık herkes biliyor. bu siyonist alçak sürüsünün kitaplarında da zaten böyle şeyler çokça.

    şimdi bizler genel olarak bu bir kısım azgın yahudileri kötülerken bebek katili, canavar falan diyoruz ya! hah işte, bu söylemler aslında onların kibirlerini okşuyor. yani adamların inanç sistemi bu ve biz onları kötülemeye çalışırken aslında övmüş oluyoruz.

    zaten kurmayı düşündükleri dünya krallığının despot ve zalim olacağını protokollerinde dile getirmişler.

    kitabın 100 yıl önce yazılmasını dikkate alıp günümüzdeki olaylara dikkatlice bakarsak kitaptakilerin tam olarak doğru olduğunu görebiliyoruz.

    bu elebaşı domuzlar sırf kendilerinden olmadığımız için bizlerden nefret ediyorlar. kurdukları planlarla devletlerimizi, eğitimlerimizi, sağlığımızı, topraklarımızı ele geçirmeye çalışıyorlar.

    aramıza fitneler sokuyor, insanları boş şeylerle oyalamak, bunlar hakkında, küresel sistem hakkında düşünmemek için kültür, spor gibi faaliyetler düzenliyorlar.

    dahası darvinizim, marksizm, niçeizm gibi fikir akımlarını, sözde köleleri arasında ayrılıklar çıkarmak, kölelerinin boş fikirlerle vakit öldürmesini sağlamak için ürettiklerini söylüyorlar.

    sizlere darvinizm yalanını öğütlerken kendileri ise tanrı tarafından yaratıldıklarıını bozuk imanla da olsa kabul ediyorlar.

    karşılarındaki en büyük engellerden biri olarak toprak sahiplerini görüyorlar. zira toprak sahibi olmak kendilerinden bağımsız olmak anlamına geleceği için özellikle toprak konusuna büyük önem vermişler. çeşitli komplolarla yasalar çıkartıp toprakları ele geçiremedikleri durumlarda çiftçi kredilerinde hilelere başvuruyorlar.

    sanırım tüm bunlar yahudilerin firavun'un zulmü altında 100 yıl boyunca köle olarak yaşaması sonucu, karakterlerine yerleşen kölelik psikolojisinden kaynaklanıyor.

    sonuç olarak, dünyadaki hemen her türlü melanette parmağı olduğunu söyleyen ve kendine aşırı güvenen, bununla birlikte kibirli, despot, yalancı, sahtekar, hain, zalim, çocuk katili ve cani olmaktan gurur duyan alçak ve sapık bir toplulukla karşı karşıyayız.
  • 74 syf.
    ·Beğendi·9/10
    türk tarih kurumu tarafından ilk baskısı 1982'de çıkarılan 90 sayfalık şerafettin turan (1925-2015) kitabı.

    kitap fuarlarında türk tarih kurumu, türk dil kurumu, diyanet yayınları gibi kurumları mutlaka ziyaret eder, tamamı çok düşük fiyata satılan çok sayıda eseri mutlaka incelerim.

    bu da atatürk'ün fikriyatının temellerini anlamak konusunda gerçekten faydalı ve çok uygun fiyatlı eserlerden biri.

    atatürk, gençliğinden itibaren görev yaptığı her yerde, hatta cephelerde bile çok sayıda türkçe ve fransızca kitaplar okumuş, bunlar üzerinde notlar almış, kitapların kısa özetlerini çıkarıp el yazısıyla not etmiş. bu orjinal el yazmaları ilgili müze veya kütüphanelerde mevcut.

    genel olarak 2.000 kitaplık, tarih, siyaset, kültür ağırlıklı bir koleksiyondan söz ediliyor. bunlar epey miktarda elle yazılmış notlar ve karalamalar içeriyor. yani belki bu kadar veya buna yakın sayıda kitap okumuş olması da mümkün.

    zaten lise döneminde dahi okumayı sevdiği biliniyor. nitekim o dönem gençler için yapılan bir gazete bilgi yarışmasına katılanlar arasında mustafa kemal ismi geçiyor. bu yarışmada gençlere sade bir dil öğretmek amaçlanmış.

    atatürk'ün etkilendiği isimler arasında genel olarak şu isimler göze çarpıyor: ziya gökalp, şehbenderzade filibeli ahmet hilmi, namık kemal, tevfik fikret, j.j. ruousseau, h.g. wells...

    * * *

    fransız ihtilali sonrası avrupa ülkelerinin yaptığı işgallerin hat safhada olduğu, sömürü yoluyla zenginleşip güçlendikleri bir dönemde yaşamış atatürk. nitekim 1914 yılında afrika'daki 38 ülkenin 36'sı 7 haydut avrupa devleti (7 düvel) tarafından barbarca işgal ve talan edilmiş. sanki o kıtada yaşayanların hiç kıymeti harbiyesi yokmuş gibi her tarafı ele geçirmişler, yetmemiş birinin işgal ettiği yeri, öbürü bunun elinden almak için tekrar işgal etmiş.

    ve dahi bu işgallerin temelinde bir yandan evrim inancı da var. bu barbar haydutlar kendilerinden olmayanları, türkleri bile barbar, az gelişmiş, evrimini tamamlayamamış diye niteleyip, ülkeleri yağmalamış, çoluk çocuk demeden katletmişler. hele ingilizlerin üstümüze sürdüğü yunanlıların ve fransızlar birlikte çalışan ermeni çetelerin yüz binlerce sivil insanlarımızı ve çocuklarımızı nasıl canavarca katlettikleri tarihimizin kanlı sayfalarında mevcut.

    bu bağlamda batılıların çarpık düşünce sistemlerinde yerleşik bulunan, sözde üstün ırk ve üstün medeniyet anlayışına karşı, atatürk tarihten bu yana türklerin de üstün bir medeniyet olduklarını göstermek istemiştir. bunun için de türkleri müslümanlıktan ayrı tutarak değerlendirmiştir.

    avrupalılar kendilerini nasıl üstün görüyorsa, fransızlar nasıl üstün bir medeniyet ise, elbette bizim de onlardan aşağı kalır yanımız olamazdı!

    mu kıtası, güneş dil teorisi gibi araştırmaları, hep türklerin geçmişte de üstün bir medeniyet olduğuna dair tezlerini güçlendirmek içindi. türkler 1400 sene önceki muhammed'in diniyle değil, binlerce yıllık kendi üstün medeniyetleriyle, dil ve kültürleriyle değerlendirilmeliydi.

    atatürk'ü bu konularda etkileyen çok sayıda olaydan ikisi kavmi necib ve fes olaylarıdır.

    bir gün şam'daki garnizonda bir türk ve arap er kavga edince, subay olayın aslını araştırmadan türk ere "sen nasıl oluyor da kavm-i necipden [soylu kavim] olan birine hakaret ediyorsun" der.

    diğeri 1910 yılında avrupa'daki bir tatbikata giderken yanındaki arkadaşı binbaşı selahattin ile belgrad tren istasyonunda fes taktığı için alay edilmesidir. bu olay ii. mahmut döneminde 'zorla' giydirilmiş olan fese karşı kendisinde olumsuz bir tutum yaratmış ve sonradan şapka giydirilmesinin psikolojik temellerinden biri olmuştur.

    tabi şahsen bu durumda şapka zorunluğunu getirmenin, giymeyip karşı çıkanları da vatana isyan ve ihanet etmiş kabul edip asmanın, öncekinden daha iyi bir davranış olduğunu sanmıyorum!

    * * *

    atatürk'ün okulda aldığı eğitim ve okuduğu eserler genellikle dinden uzak idi.

    tarih konusunda ağırlıklı olarak yabancı eserleri okudu. bunlar islamiyeti ve hz. muhammed'i doğru kabul etmeyen, peygamberimizi sadece tarihi bir kişilik olarak alan, okuma bilmediği halde dünyadaki milyarlarca insanı etkilediği için üstün karakterli ve başarılı bir lider kabul eden seküler kaynaklardı.

    atatürk eleştirel okurdu ve her yazılanı kabul etmezdi. ama islam'a bakışını kendi dünyevi inancına uygun olarak bu kaynaklara uygun şekilde geliştirdi.

    komisyonla birlikte yazdığı tarih ii ortazamanlar kitabında bu temelleri görmek mümkündür. orada islam'ın kabul etmediği epey kısım vardır ve kitaba konulan bazı kısımlar bu kaynaklardan alıntıdır denebilir.

    bu durumu atatürk'ün din düşmanlığı şeklinde değerlendirmek yanlış olur. zira atatürk'e islam düşmanı değil, islam dışı demek daha doğru olur. yani düşmanlık beslemiyordu, zira atatürk'e göre islam insan yapımı bir fikriyat ve kültürdü ve buna düşmanlık beslemekle bunun dışında ve karşıtı olmak farklı şeylerdi. bununla birlikte çok kereler cuma namazları kıldığı, mevlitlere katıldığı belgelerle sabittir.

    bunu da halkın fikri değerlerini paylaşmak adına yapmış olması mümkündür. tabi bazı dönemler gerçekten samimi bir müslümanlık yaşamış mı bilemiyorum.

    armstrong'un bozkurt kitabındaki iddialara cevap vermek için akşam gazetesinden necmeddin sadık'a yazdırdığı bir haftalık yazı dizisinde de belirttiği üzere, içki içtiğini de gizlemiyordu.

    cephede askerlerin şehadet inancını da paylaşmıyordu ama o insanlara bir şekilde saygı duyuyordu. cepheden sürekli görüştüğü, istanbul'daki madam corinne'ye yazdığı fransızca mektuplarda muhammed'in müslüman erkekleri hurilerle kandırdığını, fakat kadınlara böyle bir ödül vermediğini tuhaf bulduğunu yazıyordu:

    "erkeklere o kadar huri ve başka hoş eğlenceler vaad eden muhammed'in kadınlar için hiçbir taahhütte bulunmaması pek tuhaf. demek ki, ölümden sonra erkekler cennet kadınlarına mâlik olmanın keyfini çıkarırken, kadınlar tahammül edilmez bir hâlde bulunacaklar! değil mi ya? görüyorsunuz ya, hanımefendi, insan, dağdağalı ve kan revan içinde geçen bir hayata alıştıktan sonra dahi cennet ve cehennemden bahsetmek ve hatta bizzat Allah’ı tenkid etmek için kâfi vakit bulabiliyor."

    her şeye rağmen atatürk'ün ilginç bir özgürlük anlayışı vardı. ülkenin ve milletin kurtuluşu için özgürlük ve bağımsızlık istiyordu. ama bir kültür olarak kabul ettiği dini bireysel özgürlük alanından çıkarıp, kendi kurguladığı toplumsal özgürlük anlayışına göre şekillendirmek istemesi de bana göre tuhaftır.

    bazı dönemlerde arkadaşları ile siyasi konularda konuşurken toplumun dini yaşantısını şekillendirmeyi tartışmıştır.

    islam'ı peşinen dünyevi olarak kabul ettiğiniz durumda, bir erk olduğunuz zaman doğal olarak onu şekillendirme hakkını da kendinizde bulmanız mümkün. böylelikle atatürk dini bir fikriyat gibi değerlendirerek, halkın "islam" fikriyatını bir şekilde ulusun milli menfaatleri adına kendince şekillendirmek istemiş, karşı çıkanları bu psikolojiyle cezalandırmakta beis görmemiş.

    birkaç yıl boyunca çanakkale'de, ortadoğu'da, güneydoğu'daki cephelerde, ingiliz fransız italyan rus yunan ermenilerle bilfiil savaşmış, savaş bittikten sonra sarayı ve ülkeyi yöneten kurumları işgal eden düşmanla siyasi olarak da mücadele etmiş, on binlerce düşman askerini öldürtüp, on binlerce türk'ün ölümüne de şahit olmuş, avrupa'daki rusya'daki ihtilallerden de etkilenmiş bir askerin psikolojisi.

    sonuç olarak benim okuduğum kronolojilere göre de değerlendirdiğimde, atatürk islam'dan uzak olmakla birlikte, kendine özgü bir gerçekçilik ve özgürlük anlayışı geliştirmiş, milli ve vatansever bir askerdi. fakat bu durum, milletin dinini ve dilini kendi ürettiği anlayışa göre kökten değiştirmesinin, bunu yaparken 'devrimciliği' kutsayıp radikal yöntemler kullanmasının haklı gerekçesi olmaktan çok uzaktır...
  • 76 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Didem Madak’la geç tanıştım. Tanıştım, dediysem şiirlerini kastediyorum sevgili okur. Bir gün kitapçıya girdim, kitaplarından birini almak için. Biyografisini okuyunca, elimdeki kitap sanki köz oldu ve acısı yüreğimi dağladı. Kalbimi bu derece acıtan bir ortak nokta mıydı sadece yoksa şiirlerine, dizelerine ve hatta sözcüklerine kadar sinmiş acının nedenini anlamış olmam mıydı, bilmiyorum. O gün al(a)madım kitabı. Kafamdaki tuhaf düşüncenin kalbime bıraktığı ağırlıkla çıktım kitapçıdan. Günler sonra Ah’lar Ağacı’nı aldım ve kitabın hemen her sayfasında altını çizdiğim dizeler oldu. İşte Ah’lar Ağacı’ndan topladığım ah’lar aşağıda sevgili okur. Dizeler hangi şiirlerinden yazmayacağım. İlgini çekerse zaten kitabı alıp okursun, ilgini çekmezse bilmene gerek yok sevgili okur. Peki bir dizeyi şiirin bütününden koparıp okura sunmak da ne oluyor, dersen bunun için pek mantıklı bir cevabım yok ama şu kadarını söyleyebilirim: Benim için şiir bazen sadece bir dizeden ibarettir, geriye kalan bütün dizeler o dize için var. İşte ben o dizeyi ve dizeleri sunuyorum ey okur. Umarım bu dizeler seni kitaba götürür.

    Güçlü bir el silkeledi beni sonra Sanırım Tanrı’nın eliydi. Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan. Binlerce yeşil gözü olan bir zeytin ağacı gibi, Çok şey görmüşüm gibi, Ve çok şey geçmiş gibi başımdan, Ah...dedim sonra Ah! *** Ne çok dikenin vardı Tanrım! Ne çok isterdim, Sana sarılamazdım. Ve şöyle derdim o zaman: Ah! *** Vasiyetimdir: En güçlülerinden seçilsin Beni taşıyacak olanlar. Ahtım olsun, Yükleri ağırlaşsın diye iyice, Tabutumun içinde tepineceğim. *** Ya siz, Nasıl bilirdiniz çocukluğunuzu ey cemaat? Nasıldı Öldürdüğünüz birinin cenaze namazını kılmak? *** Aşk diyorsunuz, limanı olanın aşkı olmaz ki bayım!

    *** Saydım, insanın doksan dokuz tane yalnızlığı vardı. *** Annem Ki beyaz bir kadındır. Ölüsünü şiirle yıkadım. Bir gölgeyi sevmek ne demektir bilmezsiniz siz bayım Öldüğü gece terliklerindeki izleri okşadım. *** Kalbimin doğusu, Her resme güneş çizen bir çocuktu. *** Aşkın kanununu tahsil etmiştim kalbimin en doğusunda *** Önce söz yoktu kalbimin en doğusunda Sözler... Bir yağlı urgandı acıyı boğmaya yarayan. *** Bir gecekonduda oturuyor kalbim oysa Yağmur yağdıkça Bir gecekondunun damı gibi içine doğru ağlıyor *** Bir ağıt olarak yak beni Allah’ım Parmaklarına kına olayım hayatın. *** Acıyı hangi dile tercüme etsek şimdi yalan olur Pollyanna *** İstanbul’u evlat edinsem Benimsemezdi nasıl olsa otuz yaşında bir anneyi Yüzyıllarca yaşamış bir çocuk olarak. *** Anlatarak bitiriyorum hayatımı Bilmiyorum başka nasıl bitirilir bir hayat *** En iyi hikayeleri ölüler anlatır *** Ben sevgilim... Bir çocuk bayramı gibi yaşamak isterdim her aşkı Cezaya kaldım. *** Kime ne anlatarak bitirsem hayatımı? Ölümüme de bir şiir yamar nasıl olsa birileri artık. *** Anna Karenina’yı taklit ediyor zaman, Atıyor kendini raylara. Neden her aşk Bir kadının cenazesini kaldırır mutlaka. *** Ben ne de olsa yakıp yıkanlar listesinde Ölü yada diri arananlardanım.

    *** Bir bakardım eğilmiş su içiyor Gamzelerinden kuşlar. *** Kardeşim, biriciğim Bazı yaralar yararlıdır buna inan, Bazı yaraların ortasından küçük bir el, Sanki geçmişine çiçek uzatır Bazı yaralardan sızan kanla Tüm geleceğin yıkanır. *** Binlerce ruhu taciz etmiş bir ilk aşk Tanrım sorarım sana neye yarar? *** Keşke aşk şiiri yazsam Ne güzel, Aktarlara tarçın diye satardım *** Ömrüm geçti bir çiçeğe benzemekle Hangi hayat süslendi senin için bu kadar. *** Eski bir şiirsin sen, unutulursun, unutma Kaynak: Didem Madak, Ah’lar Ağacı, Metis Yayınları, Aralık 2016, İstanbul
  • 403 syf.
    ·Puan vermedi
    “İnsan, öldürülmüş bir hayvandan doğmuştur. İlk çığlıkların her yeri kaplayan gece göğü altında atmıştır. Ama hıçkırıklarını yatıştıran yine aynı gökte yavaş yavaş beliren yıldızlar olmuştur. Aslında hayvanın onu doğurmak istemediği, belki de bunun için öldüğü bile söylenebilir. Bu “çocuk” göbeğini kendi kesmiş, kendini bir şekilde beslemiştir. Kurtlar tarafından emzirilmiş, ayılar tarafından büyütülmüş olabilir, ama sonuçta inden dışarıya bir kurt, bir ayı değil, bir insan çıkmıştır. Ancak yine de bu doğum yüzünden ölen “ana”yla akrabalıktan ya da melez olduğu gerçeğinden kurtulamaz. O, öldürdüğü hayvanın, onu doğuran ve reddettiği hayvanın anısını içind daima taşır. Bu anı, istense bile geri dönülmeyecek bir yere ve zamana aittir.”

    İnsanoğlu var olduğundan beri yaşadığı en büyük sorun köken meselesidir. Nereye ait olduğunu sorgulaması yanında nereden geldiğini ve yaratıcı bir güçle bağlarını araştırmış ve daima bir illiyet bağı kurmaya çalılmıştır. Bu bağ evrim teorisini savunanlarca farklı dinsel bir varoluşu savunanlar için farklı tecelli eder. Sınırlı bir zihin ve sınırlı-ölümlü varoluş açısından bulunacak çözüm çok önemli bir yerdedir. Ölümsüzlüğü ister insan. Daima bir sonraki için yaşar umudu erteler adaleti erteler gelecek içinde olacaklar şimdiden daha önemlidir. Çünkü dünya acımasız ve vahşidir. Adalet yoktur ilahi bir çözüm bu sorulara gayet net cevaplar verir vermesine de geri dönen olmadığı için bundan kimse emin olamaz. İnanmak ister her zaman müşfik bir yaratıcı güce bir hesaplaşmaya bir ödüle. Bu dinsel inançların kökenini oluşturur. Ama bu süreçte insan belirli bedeller ödemekle mükelleftir.

    “Din bir içgüdüsel vazgeçişler manzumesidir. Bu, dinin ilk biçimi olan totemizmden beri böyle olagelmiştir. Öldürülmesi yasak olan bir toteme tapma, dış evlilik, yani topluluktaki tutkuyla arzulanan anneler ve kız kardeşlerden vazgeçme, kardeşler birliğinim üyeleri arasında eşitlik, yani zorlu rekabet eğiliminin kısıtlanması; bütün bunlar ahlaki ve toplumsal bir düzenin başlangıçlarıdır.”

    Yapılan eylemlerden sorumlu tutulmalıdır içinde bir hayvan ile yaşayan insan. Onu terbiye etmeli dizginlemelidir. Birlikte var olduğu hayvandan yararlanmalı onu bazen örnek almalı ve fakat daima aşmalıdır. İçindeki hayvanı öldürmelidir. Yoksa sonsuz ödülden mahrum olacağı gibi bu dünyada da eziyet çeker ceza alır dışlanır. Bunu önüne geçmek hiç bir zaman kontrolü bırakmamalıdır. Kontrol ise zordur. Bunun içinde yardım alınır. Bir sürü şey yapılır ikonlar totemler dualar ve figürler yanında tasavvufi yaklaşımlar sergiler. Yada mistik ve ruhani bir yol seçmelidir. Bu yolda insan olma yolunda -ki insan kavramı net değildir- ruhani bir rehbere ihtiyaç duyar. Bu rehber elbette içimizdeki hayvandır. İnsan senbolizmde bu öğe çokça vurgulanır. Geyikler atlar ayılar vahşi hayvanlar. Bu figürasyon içinde insandan hayvana hayvandan insana dönüşen bir sürü varlık vardır. Ayılar post giymiş insandır mesela. Kurt besleyen büyüten anadır. Bir kabuktan çıkıp insan olacaktır. Çünkü insan ne hayvandır ne de tanrı ikisi arasındadır. Bu seçimler onun tarafını belirler. Ve hayvan yanından kurtulunca yaklaşır ilahi tarafa. Ama insan çelişkilerle doludur bundan kurtulmayı gerçekten istemekte midir? Hayır çünkü hayvan yanı onu güçlü kılar ve doğada bu vahşi dünyada var olmasını sağlar. Bu yaşam için gereklidir. O yoksa bir insan olması zordur. Bu noktada evrime müdahil olur insan. Doğayla bağını koparır şehirlere kaçar. Doğayı ise binek hayvanı yiyecek ve ihtiyaç karşılama aracı olarak kullanır. Doğasına yabancı bir yarı hayvana evrimleşir. Tüm içsel dinamiklerini kendince yontmak niyetindedir. Bunun için bir sürü bilim dalı oluşturur. Felsefe ise daima çıkış noktasıdır. Bir çok soruya bulamadığı çözümün anahtarı ve aynı zamanda bir çok sorunun sebebi. En son vardığı nokta ise bir çözümden olmaktan çok bir yaşam biçimi olur. Ölümlü bir gerçeklik içinde taşkın bir içgüdü ve hayvansal bir nefis ile yaşama yön vermek kolay değildir. Oysa en önemli şeye ulaşmak basittir. Şimdi ve şu ana.

    “Dikkatini tümüyle şimdiki zamana verebilen kişi zihninin, anın, varolşunun mutlak değerinin sahibiydi. Bunun ötesind arzu edilebilecek başka bir şey yoktu. An ile ömür eşitlenmişti. O artık her an ölmeye hazırdı.”

    Ölmek kavramı bir çok şeyi kapsar. Ama ölümün son olmasını istemez insan. Yeniden doğmanın başlangıcı olarak ölüm daha güzel daha anlamlıdır. Ölüm bir simgedir. Bazen içindeki hayvanı öldürmek bazen bedensel hazzı öldürmek için kullanılır. Yeniden “insan” doğmak için. İnsan çünkü başka bir şeydir:

    “Benliğimizi tümüyle tanıdığımızı kim şöyleyebilir? Ben, bir başkasıdır. Hayvan, benliğimizdeki başkasıdır. Onda bulduğumuz, kendi karanlık, tuhaf ve tekinsiz tarafımızdır.
    Önce atadam gibi bir melez hayvana ve sonra da insan bilincinin bineğine dönüşen Hayvan, İnsana yolculuğunda eşlik etmektedir. Yolcu yürüşünde yanlız değildir; kah bineği olarak kah ona yol gösteren kah peşinde koşulan av olarak ya da başka bir deyişle gölgesi olarak hayvan insanım hep yanı başındadır.”

    Keyifli okumalar!
  • Yağmurun yağdığına ve sonrasında güneşin doğduğuna şahit oldum. İnsanların doğduğuna ve ölüm gömleğini giymemek için hastane kokusunun sindiği koridorla umut sırasına girdiğini gördüm. Bir daha gelmeyecekleri gidişlerine şahit oldum insanların. Hayatın bir ağaçtaki yaprakları savuran rüzgar gibi insanları savurduğunu gördüm. Gecenin örtüsünü gördüm, güneşin ayyuka çıkaramadıklarını da. Normal denileni gördüm ve anormal denileni yaşadım. Kural koyanların kurallara uymadığını gördüm ve sadece kurallara uyarak yaşayabilenleri de. Ne yiyeceğine karar veremeyenleri gördüm bir de yiyecek bir şeyleri olmayanları. Yetişkin bedenlerinde çocuklar gördüm çocuk bedenlerde Koca Koca adamlar. Annemi aradım dedim ki: Anne ben iyiyim. Annem: ahhh yavrum ne çok çektin şu bedeninden. İçimde bir ses anneme dedi ki ah bir de ne çok çektiğimi bilsen yüreğimden. Kapattım. Ruhumun bir kapana nasıl kısıldığını anlatabilsem belki gözyaşları sel olur önüne gelen her şeyi kendisiyle yok ederdi, tuzla buz ederdi ölçüsüz ve hiç sonu gelmeyecek bir çığlık gibi. Bir sergide sunsaydım kendimi görenlerin içindeki yaşam kırıntılarını alırdım ellerinden. Sustum ve saklandım. Sakınmadım kendimi yine de azabımdan.Bütün açık sözlülüğümle içimdeki iğretiyi yaşadım en kör noktalarına kadar. Yanılmadım kendimde ama yaşayabildiğim de söylenemez... Sürekli yalın bir alt olma durumunu gördüm. Sonsuz sakinlikte bir kaybetme durumu. Tuhaf ve tedavisi mümkün olmayan bir hastalık geziniyordu sanki benliğimde oysa ne çok şey tedavi edilmeye başlanmıştı bu yüzyılda ne çok hastalık tarihin tozlu raflarındaki yerini almıştı artık ...bir sabah bu yalın bu kof bu hoyrat seyir dönüşecek miydi acaba bir gürültüye yoksa sancılı varlığım mı yer bulunacaktı hep dar zaman yitimlerinde.
    Ne yapmalı şimdi? Böyle büyük bir etkinin rüzgarına mı bırakmalı kendini yoksa karşı mı koymalı varlık sahasında hiç de önemi olmayan bir kavganın teselli ikramına. Bu yıkım örtüsünü kendi üzerime çektiğimde kabul ederek, daha az acı verecek mi bu davetsiz sessiz misafir? Gönül rahatlığıyla taşıyabilecek miyim bu tarifsiz sızının tesirlerini ömrümce.
    Ne yapmalıydı şimdi? Bir noktadan doğan ve içimdeki sesin sonsuza kadar büyüyeceğini söylediği bu taşkınlıkla yaşamak için? Boğulacak mıyım bu hüzün denizinde? Sahi nereye dökülecek bu sürüklenme nihayetinde? Keşfettiğim her şey daha dar bir alana hapsediyor beni. Daralıyorum ve küçülüyorum keşfettiklerimde.
    Ne yapmalı ne yapmalı da tutsağı olmadan karanlığın ve kaybın ellerinden kurtulmalı? Eziyet etmeden yaşamıma ve ezilmeden ağırlığında bu varoluşsal sancının ne ne ne?
  • 288 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Hayal kırıklığı.

    Ben kitabı çocuk sahibi olup olmamak üzerine ciddi bir sorgulama zannediyordum ve bu yüzden çok hevesliydim; lakin asla çocuk istemediğine en başından karar vermiş, son derece mızmız bir kadının kırk yaş depresyonunu okumuş oldum.

    Sanmıştım ki çocuk sahibi olup olmama konusunda kararsız ve kitap boyunca bir seçim yapmaya çalışıyor yazarımız. Hayır efendim, en başından çocuk istemediğine karar vermiş durumda kendisi. Sadece sorumsuz, ne istediğini bilmeyen ve problem üretmekten zevk alan karakteri gereği çocuk konusunu eşeleyerek kendini huzursuz ediyor bir süre.

    Bu arada, asla çocuk istemeyen yazarımızın doğum kontrol bilinci -ırkçı bir örnek olacaksa affola- mültecilerden hallice... Elbette çok erken yaşta hamile kalıyor ve öğrenir öğrenmez ot içerek, alkol ve sigara kullanarak içindeki canlıya zarar vermeye çalışıyor kendi tabiriyle. Derken kürtaj. Bu kadar sorumsuz bir insandan ebeveynlik üzerine bir kitap okuduğum için gerçekten aldatılmış hissediyorum.

    Bir de sürekli atlatamadığı çocukluk travmalarından bahsetmesi... Travmadan kastım istismar, şiddet vesaire değil, annesinin her şeye ağlayan bir kadın olması ve çocukken bu yüzden suçluluk hissetmesi mesela. İnsanlar neler neler yaşıyor da güçlü kalıp ikinci bir hayata başlayabiliyorken... Sanırım biraz da bu yüzden sinir oldum kitaba, kadının yakınmaları ecnebilerin tabiriyle çok fazla "beyaz adam problemleri."

    Kitap boyunca o kasvetli, boğucu havadan kurtulmanın imkanı yok. Yazarın başarısızlık, pişmanlık, değersizlik hissi okura da geçiyor, okudukça dibe çökertiyor insanı.

    Neticede kadın çocuk mocuk yapmıyor. Bana kalırsa mutlu da olmuyor. Farklı bir hayat deneyimi onu tatmin etmiyor, gözü halen çocuk yapan, evlenip barklanan, kariyerinde ilerleyen, "kutucukları bir bir işaretleyen" akranlarında. Bohem yazar hayatı ona istediğini vermiyor. İlişkisinin de iyi gittiği söylenemez, çok fazla boş zamanı olduğu ve kendini dinlediği için partnerini zorlamakta. Malum, zihin boş olunca kendine meşgale arıyor, kuruntu üretiyor. Kitabın sonunda çocuk istemeyen erkek arkadaşına minnet dolu olduğunu belirtiyor, bence bu duygusu da gelip geçici.

    Kısacası ebeveyn olma fikrini ciddiye alan insanlara verebileceği pek bir şey olmayan, görsellerle, yazı-tura yöntemiyle cevaplanmış tuhaf sorularla hacmi şişirilmiş bir kitap. Modern kadının plaj çantası kitabı diyelim biz buna.