• 584 syf.
    Osmanlı'da yüzyıllardır hakim olan toprak düzeninin bozulmasına ve savaşlarda ateşli silahlara ihtiyacın artmasına bağlı olarak, kırsalda Ayanların varlığı ortaya çıkmış ve her geçen zaman da güçleri artmıştır. Mukaata arazilerinin sık sık yaşanılan savaşlar nedeniyle nakit paraya ihtiyacın artmasının sonucunda, kira usulü ile verilen toprakların Malikâne usulü ile verilmesi bunda büyük pay sahibi olmuştur. Öyle ki 2. Mahmud'u tahta çıkaran Alemdar Mustafa Paşa da bu özellikte biriydi. Yine bu Paşanın etkisi ile 2. Mahmud ile Ayanlar arasında Senedi İttifak imzalanmış ancak sonrasında 2. Mahmud'un Ayanları bertaraf etmesi ile bu sözleşme unutulmustur. Böylelikle 2. Mahmud yeniden merkezi yönetimi güçlendirerek kısa süreli ademi merkeziyetciligi bertaraf etmiş olmaktadır.

    2. Mahmud sıkı bir yenilik teşebbuslerine başlamış hatta bu yüzden adı Gavur Padişaha çıkmıştır. Oldukça zorlu bir dönemden geçen devleti, bu dönemde özellikle Yunan İsyanı ve Kavalali Mehmet Ali Paşa yogun bir şekilde ugrastirmistir. Devlet çaresiz kalarak denize düşen yılana sarılır diyerek Ruslara yanaşmış ve Hünkar İskelesi Antlaşması ile Boğazlarda son kez egemen devlet olarak davranmıştir. Akabinde Rusların sıcak denizlere inerek güçlenmesini istemeyen İngilizler devreye girerek Londra Konferansı ile Boğazlar meselesini uluslararası arenaya taşımıştır. Yine İngiltere ile Balta Ticaret sözleşmesi yapılarak Osmanlı açık pazar haline gelmiştir.

    Aslında 2. Mahmud'un planı olan Tanzimat Fermanı onun ölümü nedeniyle oğlu Abdülmecid zamanında ilan edilerek ilk defa bir Osmanlı padişahı yasalara uyacagini taahhüt ederek, yasaların gücünü kendi gücünden üste koymuştur. Bu ferman ile halkın can ve mal güvenliği kesin bir şekilde sağlanmak, mahkemelerin halka açık hale gelmesi, cezaların hukuk çerçevesinde verilmesi, askerlik hizmetinin düzenlenmesi, reayada din farkı gözetmeksizin bir vergi düzeni kurulması, yerel yönetimlerde farklı dinden reayanin da içinde bulunduğu meclislerin olacağı bir düzen teşkil edilmek istenmiştir. Fermanı hazırlayan Mustafa Reşid paşa, devlet yönetimde bürokrasinin gücünü artırmak istemiş, bunun için ulemanin yönetimdeki gücünü kırmak istemiştir; bundan dolayi ulemadan da yoğun tepki almıştır. Lakin Paşanın kurmak istediği düzende temeli toprak yönetiminde ve vergi sisteminde atacağı reformlar teşkil etmektedir. Bunu başaramayip Balkanlarda çıkan isyanlar ile de Paşa görevini bırakmıştır. Buna karşın Tanzimat Fermanı ile Osmanlı'da yeni bir dönem başlamıştır.

    Yine Abdülmecit zamanında Kırım savaşı akabinde İslahat Fermanı ilan edilmiştir. Bu ferman ile özellikle azınlıkların durumlarının iyileştirilmesi hedeflenmis ve bu yüzden de Müslüman ahalinin yogun tepkisi alınmıştır. Bu iki ferman ile Osmanlı'da aydınlar arasında olsun devlet kademesinde olsun, devleti dağılmadan kurtarmak için Osmanlilik fikri temel alınmıştır. Jön Türkler vasıtasıyla Abdülhamid'e 1. Meşrutiyet ilan edilmiştir, nitekim Abdülhamid bunu ilan edeceği sözü verdiği için tahta geçirilmiştir. Hemen ardından Ruslar ile 93 harbi yaşanmıştır. Bu savaşta Osmanlı çok ağır bir şekilde mağlup olmuştur. Rusların her istediğinin kabul edilmek zorunda kalindigi Ayastefanos Anlaşması imzalanarak, imparatorluk doğuda, Elviye Selase adı verilen Kars, Ardahan, Batum'u ve buna ek olarak Doğu beyaziti kaybetmiş. Batıda, Romanya, Sırbistan, Karadağ kaybetmiş, Bosna Hersek Avusturya'ya bağlanmıştır. Rusya azınlıkların koruyucusu olarak kabul edilerek Osmanlının iç işlerine müdahale etme hakkını hukuken kazanmıştır. Buna ek olarak Balkanlarda büyük Bulgaristan krallığı olusturulacaktir. Zaten İngilizler için dananın kuyruğu burada koptugundan dolayi, hemen devreye girerek tarafları ve birtakım Devletleri toplayarak Berlin Konferansını vermiştir. Burada Ayastefanos'tan farklı olarak Doğu beyazit Osmanlı'ya verilmiş, büyük Bulgaristan'a müsaade edilmemiştir. Ermeniler için İslahatlar yapılması öngörülerek Ermeni meselesi uluslarası alana taşınmıştır. İngilizler, Rus tehdidini bahane ederek 1878 ve 1882'de Kıbrıs ve Mısır'ı almıştır. Böylelikle de uzun zamandır politikası olan, Osmanlının toprak bütünlüğü politikasını terk etmiştir. Çünkü artık bu iki önemli mevkiye kendisi hakim olduğu için, sömürgelerine giden yolları koruyacak bir Osmanlıya ihtiyacı kalmamıştır. Bu nedenle Abdülhamid, Batı'dan yani İngiltere'den uzaklasmistir. Mebusan Meclisini dağıtıp Istibdat rejiminde odak noktasını Almanya'ya yaklaşmak üzerine kurmuştur. Buna ek olarak resmi politikası İslamcilik olmuştur. Bu nedenle Hint Müslümanlarına destek olmaya çalışmış, Orta Afrikaya yolladığı görevlilerle o bölgede İslamın yayılmasına neden olmuştur. Buna ek olarak İngiltere'ye muhalif olan İrlandalılari desteklemistir. Almanlara yaklaşma ile politikası ile beraber demiryolları büyük ölçüde onlara verilmiş, Duyuni Umumiye kurulmuş ve Osmanlı yarı sömürge haline gelmiştir. Abdülhamid İslamcilik politikası ve yoğun bir istibdat uygulamasına karşın batı tarzı okullara açmış ve bu okullardan ileride Cumhuriyeti getirecek kadroyu yetiştirmis olmuştur bir nevi.

    1908'deki Reval görüşmelerinin patlak vermesini de kullanarak halihazırda örgütlenmis konumdaki İttihat ve Terakki, Enver Paşa önderliğinde Abdülhamid'den Meşruiyeti yeniden ilan etmesini istemiştir ve Abdülhamid de buna mecbur kalarak 2. Meşruiyeti ilan etmiştir. Bunun için Osmanlı'da halk ilk defa Hürriyet için ihtilale kalkismistir. Bu olay halk nezdinde yogun sevinç ile karşılanmıştır. Bu esnada ise fırsattan istifade Girit'i Yunanistan, Bosna Hersek'i Avusturya ilhak etmiş, Bulgaristan da bağımsızlığını ilan etmiştir. 31 martta gerici ayaklanma yaşanmıştır ancak Mahmut Şevket paşa kumandasindaki hareket ordusu İstanbula gelerek ayaklanmayi bastırmistir. İlerleyen süreçte ise İTC her geçen gün otoritesini artırmıştır. Özgürlük için gelen İTC bir nevi dikta yönetimi kurmuştur. Balkan harbi patlak vermiş ve çeşitli nedenlerle Osmanlı büyük mağlubiyet almıştır. Öyle ki böylesine bir mağlubiyeti Avrupa bile beklemiyordu hatta Avrupada açılan bahislerde Osmanlının kısa sürede galip geleceği tahmin edilmiş.

    Sonrasında 1. Dünya harbi yaşanıyor. Almanlar yenildiği için yenik sayildik demeyeceğim tabiki, bildiğin çoğu cephede mağlup olduk. Ardından İTC üçlüsü yurttan kaçar, Mondros imzalanır. İzmir'in işgali ile halk yavaş yavaş uyanmaya başlar. Mustafa Kemal Paşa, Samsun'a görevli olarak çıkar ancak görevinin dışına çıkar çünkü halihazırda hedef bağımsız Türkiye'dir. Bunun için Kemal Paşa oldukça stratejik davranır, 1920de meclisin açılması ile yönetime geçene kadar halifeyi kurtarma söylemi ağır basar lakin ondan sonra ulusal egemenlik fikri giderek daha çok ağır basmaya başlar. Sakarya Savaşı ile yurdu kurtaran Paşa olarak Gazi unvanı verilir ve bu saatten sonra Mustafa Kemal Paşa'nın otoritesi yüksek sesle bir daha sorgulanmaz. Yunan'in denize dökülmesi ve akabinde Lozan'da büyük zafer ile kurtuluş tamamlanır. 1923'te Cumhuriyet ilan edilerek 1700'den beri 200 senedir Osmanlı'nın yenilesme çabası sonuçlanır.

    Bu esnada kitapta, Osmanlilik,İslamcilik, Türkculuk gibi dağılmaktan kurtulma fikirleri ele alınmış. En büyük pay da Türkculuke verilmiş, çünkü Cumhuriyeti kuran fikir budur. Özellikle Ziya Gökalp'in fikirleri Atatürk için önemli bir yer teşkil etmiştir. Buna ek olarak Garpcilarin modernleşme fikirlerinden de etkilenen Mustafa Kemal Paşa, kurtuluşu getiren isim olarak sahip olduğu karizma ve güç ile bu fikirlerini hayata geçirmek için yoğun bir çalışmaya başlar. (Garpcilar, İslam'ın 7. yy yasaları olduğu ve bunun günümüze uyamayacagi ve İslam'da reform yapılması gerektiğini ve ekonomik, sosyal vs konularda modernlesmeyi savunmuslardir. Gelen tepkiler üzerine İTC zamanında yayın organları İçtihat kapatılmıştir)

    Mustafa Kemal Paşa'nın yogun inkilaplari ile ülke yönünü Batıya çevirmiştir. Halifeligin kaldırılması, laiklik gibi yenilikler ile bu percinlenmistir. Afganistan ve İran'da da kimi liderler Mustafa Kemal Paşa'yı örnek alsalar da istedikleri İnkilaplari onlar yapamamislardir. Atatürk'ün yeniliklerinin yüzyıllarin getirdiği bir sürecin sonucu olduğu üzerinde durulmustur ve artık bu yoldan geri dönmeye çalışmanın yanlış olduğu asikardir. Buna rağmen devrimler, yenilikler tam olarak halkın tamamına yayılip ozumsenme aşamasının saglanamamasindan dolayi malesef gericilik, kul kafası zihniyetleri ülkenin yönünü yine eskiye çevirmeye çalışmıştır. Bu sürecin devam ettiğini sonun ne olacağının kestirilemedigi vurgulanmistir.

    #54016274

    #54016461


    İyi okumalar..
  • Kırık Cam Kuramı, ABD’li suç psikologu Philip Zimbardo’nun 1969’da yaptığı bir deneyden ilham alınarak geliştirilmişti.

    Zimbardo, suç oranının yüksek olduğu, yoksul Bronx ile zenginlerin yaşadığı Palo Alto bölgelerine birer 1959 model otomobil bıraktı.

    Araçların plakası yoktu, kaputları aralıktı.

    Olup bitenleri gizli kamerayla izledi.

    Yoksulların yaşadığı Bronx’taki otomobil, üç gün içinde baştan aşağıya yağmalandı.

    Zenginlerin yaşadığı bölgedeki arabaya ise bir hafta boyunca kimse dokunmadı.

    Ardından Zimbardo ile iki öğrencisi, zenginlerin yaşadığı sağlam kalan otomobilin yanına gidip çekiçle kelebek camını kırdılar.

    Daha ilk darbe indirilmişti ki, çevredeki kişiler (zengin beyazlar) da olaya katıldılar.

    Birkaç dakika sonra o otomobil de kullanılmaz hale geldi.

    Demek ki, diyordu Zimbardo,

    “İlk camın kırılmasına, ya da çevreyi kirleten ilk çöpe, ilk duvar yazısına izin vermemek gerek. Aksi halde kötü gidişatı engelleyemeyiz!”

    **

    Kırık cam kuramını kullanan ilk belediye başkanı 1994 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nin nüfusu en kalabalık şehri New York’ta belediye başkanlığını kazanan Rudolf Giuliani oldu.

    Giuliani Başkan seçildiğinde New York kentinde suç oranı zirveye ulaşmıştı.

    Sadece turistler, yabancılar değil, New York halkı da can güvenliğinden şikâyetçiydi.

    Giuliani sekiz yıllık belediye başkanlığı sırasında kentteki adi suç oranını çok büyük oranda azalttı.

    Kenti güvenli hale getirdi.

    Bu konudaki başarısıyla uluslararası bir üne kavuştu.

    New York kentindeki suç oranlarının çok kısa bir sürede azalması kent sosyolojisi ve belediyecilik alanında yazılan makalelere konu oldu.

    **

    Sosyal medyada çok paylaşılan “Suçlarla mücadeleyi nasıl başardınız?” sorusuna, New York’un efsane Belediye Başkanı Giuliani’nin verdiği cevap efsaneydi.

    Başkanı başarıya götüren bu yöntem aynı zamanda iş dünyası, siyasiler ve eğitimciler ve anne babalar için rehber ve yol haritası niteliğinde.

    Cevabı paylaşalım, herkes nasibi kadarını alsın;

    Metruk bir bina düşünün, binanın camlarından biri kırıldığında, o camı hemen tamir ettirmezseniz, kısa sürede, yoldan geçen herkes eline bir taş alıp, binanın tüm camlarını kırar.

    Benim yaptığım şey, ilk cam kırıldığında onu hemen tamir ettirmek oldu.

    Bir elektrik direğinin dibine ya da bir binanın köşesine, biri, bir torba çöp bıraksın.

    O çöpü hemen oradan kaldırmazsanız, her geçen, çöpünü oraya bırakır ve çok kısa bir sürede dağlar gibi çöp birikir.

    Ben ilk konan çöp torbasını kaldırttım.

    Çünkü siz bunu yapmadığınızda kişiler, o bölgede düzeni sağlayan bir otorite olmadığını düşünüyor, öteki camları da kırıyor.

    Ardından daha büyük suçlar geliyor; bir süre sonra o sokak, polisin giremediği bir mahalleye dönüşüyor.

    Bunu anlayan New York polisi, önce küçük suçların peşine düşmüş.

    Metroya bilet almadan binenleri, apartman girişlerini tuvalet olarak kullananları, kamu malına zarar verenleri, hatta içki şişelerini yola atanları bile yakalayıp haklarında işlem yapmış.

    **

    Kırmızı ışıkta geçilmesini önleyemiyorsanız küçük suçlara engel olamazsınız.

    Küçük suçlara engel olamazsanız, büyük suçları engelleyemezsiniz.

    Sonuç itibariyle ülkeniz sanıklarınsuç işlemekten endişe duymadığı bir suç cennetine dönüşür.

    **

    Bu yüzden, devlet bir kural koymuşsa onun takibini dört koldan yapmak zorundadır.

    Ve işe koyduğu kuralların takibini yapmayan kamu görevlisini takip etmekle başlamalıdır.

    Okulda, iş yerinde, sokakta, yolda ya da deniz kenarında...

    Kişiler, kamu otoritesinin kendi koyduğu kuralları büyük bir titizlikle takip ettiği kanaatine varmalı ve bunu bilinçaltına adeta kazımalıdır.

    Bilinçaltına yerleşen bu algı insanların karakteri olur ve kurullara saygı bilinci gelişir.

    Olması gereken de budur.

    Bu sayede insanlar en küçük sorunlarda dahi kanunları ihlali etmeyi ve suç işlemeyi değil hukuk önünde hesaplaşmayı ilke edinirler.

    Ancak uygulanan cezaların, mağdurlar için tatminedici bir nitelik sunması koşuluyla...

    Unutmayalım...

    Küçük hataları hemen düzeltmezseniz, bilin ki, daha büyükleri yoldadır.

    Doğrular ve yanlışlar hayatımıza adım adım girer.

    Biz hangisine izin verirsek onlar gelişir.

    Yaşar Süngü
  • Suçsuzluk ilkesi veya uluslararası hukuk terimi olarak presumption of innocence; suç kesinleşmediği sürece kimsenin hükümlü sıfatıyla değerlendirilemeyeceğini ifade eden, temel hukuk doktrini.
  • Gurbetin Şairi:
    CZESLAW MİLOSZ

    30 Haziran 1911- 14 Ağustos 2004
    “Herhangi bir insanı inciten sizler,
    kendinizi asla güvende hissedemezsiniz.”

    "Gücü kim kullanırsa dili de o kontrol eder ve bunu yalnızca sansür uygulayarak yapmaz, kelimelerin anlamlarını da değiştirir." (Milozs'un nobel konuşmasından) (1)
    1951'de ülkesinin yönetimiyle ters düştüğü için sürgüne gönderilen, bu süre zarfında Fransa ve Amerika'da yaşayan, 80'lerde ülkesine geri dönen, totaliter rejimin her zaman karşısında yer almış bir Şair.

    Polonyalı şair ve deneme yazarı. Czeslaw Milosz 30 Haziran 1911'de Sateiniai (Litvanya) 'da doğdu, 14 Ağustos 2004'te Krakov'da öldü. Dünyanın bir felakete sürüklendiği savunan Katastrofistler denilen bir grubun önderiydi.
    1911 yılında günümüzde Litvanya sınırları içinde bulunan Šeteniai adlı köyde bir malikanede doğdu. Polonya'nın seçkin sınıf ailelerinden birine mensuptur. Çocukluğunun bir bölümü babasının inşaat mühendisi olarak çalıştığı Çarlık Rusyası'nda geçti.1917 yılında Rżew kentinde Ekim Devrimi'ne yakından tanık oldu. Ailesi I. Dünya Savaşı'ndan sonra Polonya'ya döndü. Vilnius Üniversitesi'nde hukuk öğrenimi gördü. İlk şiirleri üniversite dergisinde yayımlandı.
    Vilnius'ta 1931-1934 yılları arasında faaliyet gösteren Żagarylar adlı şair grubuna dahil oldu. Ülkedeki ekonomik kriz, faşizm, otoriter eğilimler nedeniyle grubun diğer şairleri gibi Miłosz da iyimserlik ve umuttan uzak eserler verdi. İlk şiir kitabı "Donmuş Zaman Şiiri (Poemat O Czasie Zastygłym) 1933'te yayımladı. 1934 yılında hukuk öğrenimini tamamladı; ulusal kültür fonuyla burslu olarak Paris'e gitti. Ertesi yıl ülkesine döndü ve Polonya Radyosu'nda çalışmaya başladı ancak liberal görüşleri ve olayları değerlendiriş biçimi yüzünden bir yıl sonra radyodaki işinden uzaklaştırıldı. 1936'da yayımladığı "Üç Kış" (Trzy Zimy) adlı kitabı büyük ilgi gördü ve şair Polonya edebiyatında önemli bir yer edindi.
    1939'da ülkesinin Nazi Almanyası ve Sovyet Rusya tarafından işgali üzerine Varşova'da direniş hareketinin içinde yer aldı. İşgal yıllarında Jan Syruc takma adıyla gizlice yazılar ve kitaplar yayımladı. "Şiirler" (Wierszy) adlı kitabı, Varşova'da basılan ilk yer altı şiir kitabı oldu. 1942 yılında yayımladığı "Özgür Şarkı" (Pieśń Niepodległa) ise o dönemki vatansever şiirler arasında en popüler olan ve "Yeraltı Varşovası" için çok önemli olan şiirlerin bir derlemesi idi. Şair, direniş hareketinin içinde yer almasına rağmen Varşova ayaklanmasına katılmamış bu yüzden sertçe eleştirilmiştir. Ayaklanmanın başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra Krakov'a yerleşti. Aylık "Twórczość" dergisinin redaktörlerinden biri oldu ve "Kurtuluş" adlı şiir kitabını yayımladı. Bu eser, Polonya Halk Cumhuriyetinin ilk yıllarındaki en büyük şiirsel olayı değerlendirilir.
    1946-1949 yılları arasında Washington'da, 1950 yılında Paris'te kültür ateşesi olarak görevlendirildi. İnsanın tarihine karşı olan sorumluluklarından bahseden "Ahlaki Tez" adlı kitabını 1948'de yayımladı. 1951'de Dışişleri'ndeki görevini bırakıp Fransa'dan siyasal sığınma talep etti ve hayatını mülteci olarak sürdürdü.
    "Tutsak Edilmiş Akıl" (1953) adlı deneme kitabında kaçışının nedenlerini ve totalarizmin entelektüel kesim üzerindeki etkilerini anlattı. Bu önemli eserinde, totalitarizmin Polonya toplumu, özellikle de entelektüel kesim üzerindeki etkilerini ele aldı. Totalitarizmin karşısında hayatı boyunca mücade verdi.
    1960 yılına kadar yaşamını Paris'te çevirmen ve serbest yazar olarak sürdürdü. Sosyalist ve komünist sisteme yapılan bir saldırı olarak kabul edilen "Esir Akıl" (Zniewolony Umysł) başlıklı kitabı 1953'te yayımlandı. Bunu "Gün Işığı" (Światło Dzienne) başlıklı şiir kitabı ve "İktidarı Kazanmak" (Zdobycie Władzy) başlıklı romanı ile n "Issa Vadisi" (Dolina Issy) ve "Şiirsel Tez" (Traktat Poetycki) adlı kitapları izledi. Eserleri ülkesinde yasaklandı.
    1960'ta Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley'de edebiyat dersleri vermek üzere ABD'ye gitti. Slav Dilleri ve Edebiyatları bölümünde profesör oldu. Ders verdiği dönemin bir ürünü olarak 1969'da "Polonya Edebiyat Tarihi" adlı kitabını yayımladı. Çağdaş Amerikan kültürünü inceledi ve bu konudaki denemelerini "San Francisco Körfezi'nde Gördüklerim" (1969) adlı kitapta topladı. 1970 yılında ABD vatandaşı oldu. O güne kadar Polonya'da "deneme yazarı" olarak tanınmış olan Miłosz, 1973'te şiirlerini "Seçilmiş Şiirler" (Selected Poems) başlığıyla İngilizce olarak yayımladı.
    Pek çok uluslararası ödül kazanan sanatçı, 1980 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görüldü. Uluslararası başarısı sayesinde otuz yıllık aradan sonra 1981 yılında ülkesine gitti; Varşova'daki Edebiyat Müzesi'nde özel bir karşılama töreni ile karşılandı. Lublin'de işçi önderi Lech Wałęsa'yla toplantıya katıldı. 1981-1982 döneminde Harvard Üniversitesi'nde dersler verdi.
    1990 yılında Polonya'ya döndü. Son yıllarını yoğun bir çalışma ile geçirdi; satış rekoru kıran kitaplar yazdı. 14 Ağustos 2004'te Krakov'daki evinde hayatını kaybetti. (2)

    MUTLU BİR HAYAT

    Bereketli hasatların olduğu yıllara rastladı yaşlılığı.
    Ne depremler vardı, ne kuraklık, ne de sel baskınları.
    Sanki bir düzene girmişti mevsimlerin değişmesi,
    Yıldızlar daha parlak, güneş daha güçlüydü.
    En uzak illerde bile savaşlar sürmüyordu artık.
    Birbirleriyle dost geçinen kuşaklar yetişmişti.
    Alay konusu olmaktan çıkmıştı insanın akılcı yanı.

    Acı geliyordu ona böyle yenilenmiş bir dünyaya veda etmek.
    Utanç ve kıskançlık duyuyordu kuşkusundan,
    Yaralı belleği de kendisiyle yok olacak diye mutluydu.

    Ölümünden iki gün sonra bir kasırga kavurdu kıyıları.
    Yüz yıldır sönmüş duran yanardağlardan dumanlar tüttü.
    Lavlar yayıldı ormanlara, bağlara, kasabalara.
    Ve savaş başladı adalardaki bir çatışmayla. (3)


    Türkçeye çevrilen Şiirlerinden bazıları
    • Bir Barış Şarkısı
    • Düşüş
    • İthaf
    • Karşılaşma
    • Mutlu Bir Hayat
    • Sunu
    • Şiir Sanatı
    • Yirminci Yüzyılın Portresi (4)
    DÜŞÜŞ
    Bir insanın ölümü, güçlü bir ulusun düşmesi gibidir:
    Geçmişte kalmıştır yiğit orduları, kaptanları, yalvaçları,
    Görkemli limanları, denizlerde egemen gemileri,
    Ama artık o ulus, kuşatılmış kentleri kurtaramaz,
    Antlaşma yapamaz başka uluslarla;
    Kentleri boşalmıştır, halkı darmadağın,
    Devedikeni kaplamıştır eskiden ekin dolu topraklarını,
    Ülküsü unutulmuş, dili yitip gitmiştir:
    Bir köy ağzı kalmıştır ta yükseklerde, dağ başlarında. (5)

    YAPITLARI
    • Poemat o czasie zastyglym (Donmuş Zamanın Şiiri, 1933)
    • Piesn niepodlegla (Yenilmez Şarkı, 1942)
    • Ocalenie (Kurtuluş, 1945)
    • Bells in Winter (Kış Çanları, 1978)
    • Tüm lehçe şiirleri. https://poezja.org/wz/Miłosz_Czesław/ (6)

    Hazırlayan: Dr. Ahmet AYDIN
    KAYNAKÇA:
    1. https://eksisozluk.com/czeslaw-milosz--174053
    2. http://www.turkcewiki.org/wiki/Czesław_Miłosz
    3. Czeslaw MILOSZ /Çeviri Deniz Aloğlu
    4. https://siir.alternatifim.com/sair/czeslaw-milosz
    5. https://www.antoloji.com/czeslaw-milosz/ Çeviri: Talât Sait HALMAN
    6. https://poezja.org/wz/Miłosz_Czesław/
  • "...uluslararası hukuku güçlü devletlerin ve üst sınıfların kullandığı bir dil ve yöntem olarak ifade edebiliriz."
  • Despot bir iktidar, yaygın çatışmalar ve yozlaşmış bir hukuk sistemiyle yönetilen petrol zengini bir ülke, düşük bir kredi derecelendirme notu alır, bunun sonucu olarak da, muhtemelen fakir kalmaya devam edecektir çünkü elindeki petrolden en iyi şekilde yararlanması için gerekenleri yapmasını mümkün kılacak krediyi bulamayacaktır. Doğal kaynaklarından yoksun ama barış içinde, iyi bir hukuk sistemi ve özgür bir yönetimi olan ülkeyse iyi kredi derecelendirme notu alacaktır , böylelikle de iyi bir eğitim sistemi ve gelişmiş bir uluslararası sektörü oluşturabilecek krediyi kolayca bulabilecektir.