• Merhamet her şeyden önce yerleştiği kalbe huzur ve sükûnet getirir
    3

    Varlığın gerçek sahibinin Yüce Allah olduğu bi-
    linciyle hareket eden insan, canlılarla ilişkilerinde merhameti esas alır, bir çiçeğe, bir ağaca,
    gürül gürül akan suya, onu besleyen toprağa, yükünü sırtlanan hayvana merhamet nazarıyla
    bakar, onlarda tecelli eden Rabbinin kudretini tefekkür eder. Nihayetinde doğayla mücadele
    ederek değil onunla uyum içinde ve hatta onu koruyarak yaşamanın yollarını arar.
    3


    “Yarın Hakkın divanına varınca /
    Süleyman’dan hakkın alır karınca.”
    5

    insanı insan yapan erdemin
    “dilediğince yaşamak”
    değil;
    9

    Osmanlı
    hayvan hastanesi olan “Leylek Hastanesi” o
    günkü adıyla “Gurabahâne-i Laklakân” Bursa’da
    inşa edilmiştir.
    12

    Hacı Bektaş-ı Veli
    “Sevgi, muhabbet kaynar yanan ocağımızda
    Bülbüller şevke gelir, gül açar bağımızda/ Hırslar, kinler yok olur aşk meydanımızda/ Arslanlarla ceylanlar dosttur kucağımızda
    13

    Çocuklarımız için
    yapabileceğimiz
    en büyük
    iyiliklerden
    biri, salihlerden
    olabilmeleri için
    her daim dua
    etmek. Bizden
    ayrıldıklarında
    onları Allah'a
    emanet etmek.
    24

    bir Arap şair: “Sen dersin,
    ben derim / Allah dediğini
    yapar”
    25

    “Yalan yalandır. Nereden
    doğarlarsa doğsunlar
    doğmamaları gerekir. Zaten tüm yalanlar
    aslında yalanların babasından doğar ki
    hepsi böylece tek ve aynı kapıya çıkar."
    Büyük Umutlar, Charles Dickens
    18


    Umut, tutunulacak
    son dal değil,
    ayağa kalkmanın
    ilk adımıdır. Umut,
    pembe bir rüya da
    değil, karanlıkta
    önce grileri sonra
    diğer renkleri
    seçebilmektir.
    28

    Umutsuz insan, kendini kendi
    elleriyle kurban psikolojisine
    hapseder, o hapisten çıkabilmek
    için bir kurtarıcı bekler durur.
    Mutsuzluğu, çaresizliği,
    pasifliği bir kader olarak görür;
    bunun sonucunda ya isyan eder
    ya da her şeyi öylece kabullenir.
    Umutlu insan ise çare arar,
    yardım ister, çözüm üretmeye
    çalışır, cesaret gösterir. İçinde
    bulunduğu zorluklar için
    bir suçlu aramaz ya da
    kurtarıcı beklemez.
    Hatasını ve eksiğini
    anlamaya çalışır, kabul
    eder ve gelişim gösterir.
    28


    Gerçek hayat hikayesi
    uyarlamaları, hele de
    içinde başarı varsa,
    motivasyon kazandırır
    izleyiciye.
    63

    23.00-
    04.00 arasında uykuda
    olmak hormon sisteminin
    sağlıklı çalışması için
    çok önemlidir.
    64
  • 105 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Beklemek umuttandır...
    Günler aylar yıllar da, kahramanlarının umutsuz yaşamları içinde umutlu bir bekleyişin kitabı. Bir varoluş hikayesi.
    Çok iyi bir çeviriyle (erdem kurtuldu) çin edebiyatından etkili bir yan lianke kitabı.

    Tutamağı olsun yeter ki insanın, tutunduğu bir dal, yaşamak ya da yaşatmak için direnmeye sebep çünkü...
  • Sabaha az kaldı.
    Birazdan minarenin ucundan en utangaç haliyle kendini göstermeye başlayacak aydınlık. Üst kat komşunun erken başlayan mesai zili aksamadan duyuracak kendini, bir annenin biyolojik saati hiç şaşırmadan açtıracak gözlerini, mutfaklarda çaydanlık tıkırtıları ateşe meydan okuyacak. Berrak havaya gri lekeler bırakmaya hazırlanan araba homurtuları, umduğu oksijeni bulamayan akşamdan kalma sabah çorbacılarının kaşık sesleri, hastane önü banklarında umutlu bir haber bekleyen uykusuz gözyaşlarının kopardığı gök gürültüsü, kırmızı ışıkla bir ömür kavgalı korna naraları, ellerimize yapışan elektrik süpürgesinin vurdumduymaz tantanası, en çok beklediğimiz bir telefon sesinin ucundaki - Nasılsın? sorusunun her şeye bedel mucizesi....
    Hayatımızın kenarında verilmiş molalara ne çok ihtiyacımız olduğunu sere serpe döker önümüze bir biri ile aynı başlayan yaygaracı günler...

    ***

    Öğlen saatlerine doğru akıp giden zaman akşam ile yaşayacağı şiddetli kapışmadan asla korkmuyor olmalı. Çünkü bilir ki zafer daima onundur. Bizler zamanın figüranları olarak sadece yeryüzünün dar alanlarında yer değiştiriyorduk. Tabiatın farklı seslerini duymamıza imkan tanımayan şahsiyetlerin rollerini ustaca oynuyorduk. Hatta oynamaktan öte adeta yaşıyorduk. Olağan üstü çalışan bir düzenin en basit parçaları olmuştuk. Sadece duymamız gereken sesleri duyuyor, görmemiz gereken nesneleri görüyor, işlemcimize kodlanan hareketleri harfiyen yerine getiriyorduk. İtiraz tuşu iptal edilmişti belleğimizden, uslu ve tamahkar bedenlerimize kolaycı bir akılla edinilmiş ve onaylanmış tekstleri ezberlettiriyorduk.

    ***

    Duygularımızın, düşüncelerimizin, hayallerimizin ve çelişkilerimizin içinde huzursuz bir debelenme idi ömür dediğimiz süreç.

    Kalbimizi ellerimizle boğuyor, ruhumuzu dilimizle kandırıyorduk.

    Ne büyük bir aldatmaca idi yaşamak(!)

    Sonay Karasu

    #delirmeceler#cevapsızsorular #bol#sıfırlı#sonuçlar
  • İsmet Özel'de Aşk
    Aşkın tutkuya dönük yüzü ve toplumsal bir arka planından söz edildiğinde akla ilk gelen şair, İsmet Özel’dir. Kimi tensel içeriklerine rağmen aşk, kadını nesneleştiren bir tablo çizmez. Aksine daha çok kavramsal tanımlamalarına yoğunlaşır. Bu yönüyle aşkın temel çıkış noktası, fıtrata dönük, sürekliliğin, var olmanın olmazsa olmazıdır. Yaşamaktan öte özür bulamayınca aşka/ sonuçları bir bir gözden geçiriyorum/ pulluklarla devrilen toprağın ıslaklığındaki can/ madenlerin buharından elde edilen büyü/ bazı yasak kitapların verdiği dinç duygular/ nelerse ki yaşamak sözünü âsi kılan/ nelerse ki lekesiz, umutlu ve budala. (Çözülmüş Bir Sırrın Üzüntüsü) Aşkın çözülen bir sırrın üzüntüsüne dâhil edilmesi ve ardından hayata dair her şeyin anlamını yitirmesi boyutunda aşk, hayatın anlamını kavramada ilk basamaktır. Çıkılan diğer basamaklar, aşkın yokluğuyla asıl değerlerinden uzaklaşarak anlamlarını yitirir. Aşkın heyecanı şairin diğer şiirlerinde tıpkı yokluğundaki umutsuzluk gibi uç noktada yer alır. hayatımıza kendi adımızla başlardık/ bilmediğimiz bu isim, hesaptaki bu açık/ belki dilimi çözer, aşkımı başlatırım/ aşk yazılmamış olsa bile adımın üzerine/ adımı aşkın üstüne kendim yazarım. (Sebeb-i Telif) Aşkla birlikte var olan ve aşkı olumlayan bir bakıştır bu.
  • 197 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10 puan
    Kitabın adı bunca yoksulluk varken ama kitapta yoksulluktan kasıt para değil ama zengin bir hayat da okumuyorsunuz . Yoksulluktan kasıt kimsenin olmaması yoksulluğu, sevgi yoksulluğu, mutluluk yoksulluğu, insanlardaki anlayış yoksulluğu, kimsenin olmaması yoksulluğu , adalet yoksulluğu.....
    Fransa Paris'te alt sınıf bir mahallede yaşayan annesi fahişe, babası pezevenk olan doğumu tarihlenmemis bir çocuk kahraman Momo. Diğer ana karakterse madame Rosa, Nazilerin zulmüne uğramış ve bunu son nefesimde bile tramva olarak taşımış eski bir Yahudi fahişe. artık belli bir yaşa gelince bu mesleği yapamayacağı için fahiselerin çocuklarına para karşılığı bakmaya başlıyor. Momo da bu çocuklardan sadece biri. Dönemin fransasinda fahiselerin çocuk sahibi olması yasaktı.
    Bize bu sert hikayeyle adaleti, eşitliği, görmezden geldiğimiz insanları, ayrıştırmak için kullandığımız dil din renk unsurlarını o kadar ustalıkla işlemiş ki yazar sizi manen sarsmadan her seyihi önünüze seriyor. Neleri kimleri görmezden geliyorsanız onların hayatlarından kesitler buluyorsunuz.
    Arap müslüman olan Momo ve Nazilerin zulmüne uğramış Madame Rosa arasındaki o şefkatli bağı göreceksiniz.
    Öyle bir bağ ki " gece üşüdüm kalktım gittim Madam Rosa nin üzerine bir battaniye örttüm" der Momo.
    İyi insanlar arasında din dil renk cinsiyetin önemsiz olduğunu göreceksiniz.
    Yaşanan bunca sefalete bunca sevgidizlige çaresizliğe ve adaletsizliğe rağmen umutlu olmanın nasıl birşey olduğunu öğreneceksiniz erken yaşta büyüyen momodan.
    Kitapta sadece fakirlik anlatılmıyor. Yoksullukdaki varlıkları gösteriyor.
    Okurken yazarın samimiyeti sizi sarıyor. Olaylarla merak uyandırma çabası yok bir olay değil de içinde olduğu durumu anlatmaya çalışıyor.
    Hani görmezden geldiğimiz insanlar dedim ya işte öyle bir eleştirisi var ki bu satırları sizlerle paylaşmak istiyorum:
    " Madam Rosa nın her yanı dehşet çürüyordu çünkü bu dünyada acıma diye bir şey yoktur. Kokunun nerden geldiğini anlamak için kapıyı kırıp beni Madam Rosa nın yanında uzanmış gördüklerinde , "imdat" ve "ne feci şey" diye bağırmaya koyuldular, ama daha önce bağırmayı akıl edememişlerdi. YAŞAMANIN KOKUSU YOKTUR çünkü.
    Momo yaşamak herkesin harcı değil der kitapta sahi yaşamak kimin harcı?
  • Her Şey Bitti Sanıyordu Aslında Yeni Başlıyordu

    Bölüm I: Yeni Bir Varoluş

    Güne umutlu başlamak için çok güzel bir neden.
    Yolculuk saati gelmişti, peronda bekliyordu.
    Madrabazlar dravdan papazlardı ahraslarla heybeden.
    Bunlar bile umudunu yitirmesine mani olmazdı, biliyordu.
    Çünkü o, kantarda tartıldığında elli kilo mutluluk, otuz kilo umut tartılmak istiyordu.


    Siren çaldı, kendi çıkmaz sokağından kurtulması için son çağrıydı bu.
    Kompartımana geçti, bir sırt çantası vardı sadece.
    Ön koltuğa oturdu beğenmedi, en arkaya geçti peyderpey.
    Tren hareket etti, geride bıraktığı darmadağın yaşamına el sallıyordu camdan kimsesizce.

    Raylardan çıkan ritmik sesler, başını cama yaslamasıyla uyum yakalamıştı.
    Göz kapakları yavaşça kapanıyordu umuduna yaklaştığını bilerek.
    Uyumak istemiyordu, şahit olduklarını görmek istiyordu belki.
    İnsanların, ağaçların, dışarıda uçuşan sineklerin ve rüzgarların.

    Bölüm II: Her şeyin Yeniden Başlayacağı Durak

    Hiç uyumamıştı, şahit olmuştu adını saydığı her şey onun heyecanına.
    Gün sabaha varmak üzereydi, biraz naz yapıyor gibiydi ama.
    Güneş çıkmak istemiyordu sanki bu sefer en tepeye.
    Ve ay hiç aşağı inmek istemiyordu.

    Ama nafile, ne kadar istemeseler de, ay aşağı indi, güneş en tepeye çıktı.
    Akil bir insan gibi davranıyorlardı.
    Onlar, birine duydukları hasetten dolayı, çoğu kişiye zarar verenlerdi.
    Hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına da devam ediyorlardı.
    Bu saatten sonra hiçbir şey yıldırmazdı onu.
    Ne akil insanlar, ne de akil güneş ve ay.

    Kompartımanda yüksek bir ses işitti.
    Bu ses, gemide seyehat ederken yunusların da bize eşlik etmesi gibiydi.
    Adamın sesinin ardından, kapı sesi ardından insanların ayak sesleri eşlik etti.


    "Gdansk şehrindeyiz. Burası son istikamettir. Lütfen herkes insin."


    Yerdeki sırt çantasını aldı. Trenden dışarı ilk adımını attı.
    Artık yeni bir şehir, yeni bir ülkedeydi.



    Bölüm III: Gdansk' da Neymiş Be! Beyoğlu'nun Gözünü Seveyim.

    Buraya geliş nedeni biraz farklıydı.
    Yaptığı hataların pişmanlığıyla gelmişti buraya.
    Tanıdığı sadece bir kişi vardı tanımadığı bu şehirde.
    Hani ruhlar arınırlar ya, kötü olan şeylerden.
    Tertemiz olduğuna inanılır sonra, sonra o kötü şeyler gelip geri bulur o ruhları.
    Sindirecekti bütün kötülüklerini içinde.
    Sindiremese bile, saklayacaktı içinde bir yerde.
    Saklamalıydı çünkü, bu şehirde tanıdığı tek kişinin yanına gitmek için yola koyulmuştu.

    Gdansk'ın caddelerinde yürüyordu, dar sokakları Beyoğlu sokaklarına benziyordu.
    "Beyoğlu'nun gözünü seveyim!
    Oradaki insanların, içtenliğin, samimiyetin gözünü seviyim!
    Burada o sıcaklığa dair en ufak bir belirti yok.
    Onun yerine, yardımsever olmayan, birbirlerinin yüzüne bile bakmayan insanlar var!"
    Tek bir ortak noktası vardı bu sokakların ama.
    Her ikisinde de geçmişten günümüze biriken onca duygu vardı.

    Şimdiden sıkılmıştı bu boğucu şehirden.
    İstediği hiçbir şey olmayacakmış gibi geliyordu.
    Bir hissiyata kapılmıştı
    Ve kapıldığı hissiyatlar genellikle gerçeği yansıtırdı.


    Bölüm IV: Hayat, İntikamlar İçinden İntikam Beğenmişti.

    Yürümekten bitap düşmüş ayakları, sanki olacakları biliyor gibi gidiyordu.
    Olacaklar ayak seslerini işitmişti bile en öteden.
    Şahsına münhasır, müstakil bir evin önünde heyecandan dört dönüyordu.
    Ama gördüğü bir şey vardı pencereden.
    Gördüğü şey, uzun saçları ve önünü kapatan kahkülüyle bir kadındı.
    Korktuğu başına gelmişti haybeden.
    Vicdansızlığına yenik düşüp ölüme terk ettiği eşine çok benzeyen bu kadın, tetiklemişti içindeki kötülükleri.

    Eşine benzeyen bu kadını bir daha görmemek için, dört döndüğü evin önünden çok uzaklara gitti.
    Bir banka oturdu, soğuktan üşüyen ellerini ovuşturdu.
    Biraz karnı acıkmıştı.
    Aldırmadı, o kadın aklından çıkmıyordu.
    Açlığını yaşadığı değişik duygular bastırmıştı.
    Bir yandan hüzün hissediyordu, bir yandan öfke bir yandan özlem.
    Daha çok pişmanlık hissediyordu.


    Gece olmuştu, oturduğu banktan hiç kalkmamıştı.
    İnsanlar geçiyordu bankın önünden.
    Hepsini tek tek izliyordu.
    Boş gözlerle izliyordu.
    Kimi arkadaşlarıyla, kimi aşkıyla geçiyordu buradan.
    Gece burası güzel gibiydi.
    Ama hiçbir zaman bir Beyoğlu olamazdı.
    Çok pişman olmuştu.
    Buraya geldiği için değil, eşini ölüme terk ettiği için.
    Karnı iyice açıkmıştı.
    Meteliğe kurşun atıyordu.
    İki gün geçmişti aradan, üç, dört gün ve fazlası.
    Oturduğu o bank, yuvası olmuştu adeta.
    Karnını doyurmak için bazen çöp karıştırıyordu.
    Bazen marketten bir şeyler çalıyordu.
    Yaşamak şu sıralar çok zor geliyordu.
    İlerisi de öngörülebiliyordu.
    Öngördüğü daha fazla şey vardı aslında.
    Mesela yaşamına son vermek gibi.

    Bir gece terkedilmiş bir inşaata girdi.
    Dışarıda bulduğu halatı tavana sabitledi.
    Duvara bir yazı yazdı ve boynunu halata geçirdi.
    Aldığı son nefesleriydi.
    Bilinci açıkken aklından geçen tek şey, eşinin silüetiydi.
    Defalarca özür diledi ve bilinci kapandı.
    Gdansk hiç iyi gelmemişti ona.
    Ve o hiç iyi gelmemişti hiç kimseye.
    Hayatına son vermişti ama ebediyen pişman olacaktı.
    Ondan geriye kalan tek şey duvardaki yazıydı.
    Onu da hiç kimse umursamadı.




    Çok pişmanım. Canıma kıydığım için değil, canına kıydığım için.
  • Yoksulluğun ak yanı, her namuslu yürekte insan gibi izler açması. Mutlu değilse de umutlu olmaya mecbur yaşamak.