• Kutsal kitaplara göre; Tufan gerçekleşmiştir ve Tufan'daki kişi Nuh pey­gamberdir. Müslümanların kutsal kitabı Kur'an-ı Kerim' de: "Bizde onunla beraber gemide bulunanları kurtardık, ayetlerimizi yalanlayanları boğduk!" denilmektedir.
    Eski Çin Ansiklopedisi'nde aynı olay "Doğa şiddetle sarsıldı. Deniz yata­ğından dışarı taştı. Zeminden dalgalar fışkırdı. Nehirler akış yönünü değiştir­di. İnsanoğlu dahil dünya üzerindeki her şey harap oldu. Eskiye dair tüm eser­ler yok oldu." şeklinde anlatılır.Tibet'te bir mabetteki yazıtta, Uygur Türkleri­ nin bir tufanda yok olduğundan bahseder.Sümer efsaneleri,Babiller,Aztek, İnka ve Mayalarda da benzer anlatılar mevcuttur.
  • 𐰾𐰚𐰃:𐱅𐰵𐰼𐰚'𐰠𐰼𐰓𐰀:𐰉𐰀𐰖𐰺𐰀𐰢:𐰋𐰀:𐰯𐰀𐰾𐱅𐰃𐰉𐰞𐰠𐰼:𐰴'𐰴
    Eski Türklerde Bayram ve Festivaller Hk.
    Bayram Kavramı İlk Defa Kaşgarlı Mahmud'un 11'inci Yüzyılda Yazdığı Divan'da Görülmektedir.
    Kaşgarlı Mahmud Kelimenin Aslının ''Bedhrem'' Olduğunu Ve Dahi Bu Kelimeyi Oğuzların ''Beyrem'' Şeklinde Çevirdiklerini Belirtir.
    Yine Kaşgarlı Mahmud'a Göre Bayram: Eğlenme, Gülme ve Sevinme Günüdür.
    Bayramlar 11'inci Yüzyıl Türk Toplumunda, Şüphesiz ''Bayram Yeri'' Adı Verilen Bir Meydanda Kutlanmaktaydı.
    Bayram Yeri Özellikle Çiçeklerle Süslenmekte, Çıra Ya da Meşaleler İle Aydınlatılmaktaydı Nitekim Kaşgarlı Mahmud'un İfadesiyle Adeta ''Gönül Açan'' Bir Mekan Olmaktaydı.
    Bayram Yerinin Aydınlatılmış Olmasından, Bayram Kutlamalarının Gece de Devam Ettiği Anlaşılmaktadır.
    Kaşgarlı Mahmud Bu Açıklamalarıyla Ramazan Ya da Kurban Bayramı Gibi Dini Bir Bayramdan Değil, Milli Bir Bayramdan Söz Etmektedir.
    Nitekim Kaşgarlı Mahmud, Bu Bayramın Ne Zaman Kutlandığına Dair Bilgi vermemektedir.
    Kaşgarlı Mahmud Bayram Yerini Tasvir Ederken Çiçekler İle Süslendiğinden Bahseder, Çiçeklerin Genellikle İlkbaharda Açtığı Düşünülünce Bu Bayramın da Aynı Mevsimde Kutlanmış Olması Muhtemeldir.
    Tarihi Kayıtlara Göre, Türklerin Hunlardan Beri Bayram ve Festival Türünden Birçok Tören ve Faaliyetleri Vardı.
    Hun Türkleri, 5'inci Ayda Yani İlkbaharda ''Lungcığ'' Adı Verilen Yerde Topluca Bir Bayram Yapmaktaydılar. Bu Bayramda Hem İnançla İlgili Adetler Yerine Getirilmekte, Hem de Türlü Müsabakalar Düzenlenmekteydi. Dini Adet Olarak Evrenin Yaratıcısı GÖK TANRI ve Kutsal Sayılan Yer İçin At Kurban Edilmekteydi.
    Sonrasında Müsabaka ve Eğlence Kısmına Geçiliyordu Bu Kısımda Türklerin En Çok Sevdikleri Bir Spor Türü Olan At Yarışları Yapılıyordu.
    At Yarışları 8'inci Ayda, Yani Sonbaharda Bir Kere Daha Tekrarlanmaktaydı. Yarış Kulvarı Olarak da Bir Ormanın Etrafı Ya da Yere Çakılmış ve İşaret Vazifesi Gören Ağaç Dalları İle Belirlenmiş Bir Mekan Seçilmekteydi.
    Hunların Etkinliğine Benzer Bayram ve Festivallere Göktürklerde de Rastlanmaktadır.
    Göktürkler Her Yıl Belirli Bir Zamanda ''Ata Mağarası'nda'' Atalarına Kurban Kesiyorlardı. Göktürkler de Aynı Şekilde Bayram Kutlamalarına 5'inci Ayın 2'nci Yarısında GÖK TANRI ve Kutsal Yer ve Su İçin Kurban Kesmekle Başlıyorlardı. Kurbandan Sonra Topluca Eğlenceye Geçilmekteydi. Özellikle Kızlar Ayak Topu (Tepük) Oynamaktaydı. Herkes Kımız İçmekte ve Sonrasında Şarkılar Söylerlerdi.
    Türklerde Bayram Kutlamalarına Toplumun Hemen Hemen Her Kesimi Katılmaktaydı. Üstelik Bu Katılım Seyirci Olarak Değil Örnek Genç Kızlar, Bugün Genellikle Erkeklerin Ayak Topu Oyununu Bizzat Kendileri Oynuyorlardı.
    Bayram ve Festivaller Uygur Türklerinde de Vardı. 450 Yılında Uygur Türklerinden 5 Grup Birleşerek, Çin'in Kuzeyinde Büyük Bir Tören Yapmışlardır. Onlar Bu Törende Önce GÖK TANRI'ya Kurban Sunmuşlar, Sonra da Şarkılar Söyleyerek Eğlenmişlerdir.
    840 Yılından Sonra Tarım Havzasına Gelip, Yarı Yerleşik Hayata Geçen Uygurlar, Din Olarak Budizm'i Kabul Ettikleri Halde Eski Geleneklerini Terk Etmemişlerdir.
    10'uncu Yüzyılın İlk Çeyreğinde Uygur Kağanını Ziyaret Eden Çin Elçisi Wangyente'ye Gör, Uygurlar, 3'üncü Ayın 9'unda, Yani 9 Mart'ta Bir Festival (Soğuk Yemek Festivali) Düzenliyorlardı. Onlar Bu Festivalde Birbirlerinin Üzerine Su Atmak Suretiyle Eğlenmekteydiler.
    Bilindiği Gibi, Tarım Havzasında Yaz Ayları Çok Sıcak ve Kurak Geçmekteydi Kavurucu Sıcaklar İnsanları Bunaltıyordu Ancak Uygurlar Yerin Altında Evler İnşa Ederek Kendilerini Bu Sıcaklardan Kurtarmaya Çalışıyorlardı. Uygurlar Ancak yerin Altında Evler İnşa Ederek Ya da Yaylalara Çıkarak Bu Sıcakların Etkisinden Kendilerini Kurtarıyorlardı. Onların Özellikle Bayram Eğlencelerinde Birbirlerini Islatmalarının Sebebi de, Bu Sıcakla İlgiliydi. Serpilen Sularla Hava Adeta Etkilenmekte, Böylece Yaz Ayının Kavurucu Sıcağı Kovularak Yağmur İstenmekteydi.
    Türklerin İslamiyet'ten Önce Orta Asya'da Kendilerine Has Bir Hayat Tarzları ve İnançları Olduğu Gibi, Yine Kendilerine Has Bayramları ve Festivalleri Vardı..
    Türklerin İlk Ana Yurdu Olan Orta Asya'da Tabiat ve İklim, Yaşamak İçin Son Derece Elverişsiz ve Acımasızdır. Kışlar Dondurucu ve Fırtınalı, Yazlar İse Kavurucu Sıcak ve Kurak Geçer. Bu İklim, Tarıma Yeteri Kadar İmkan Tanımaz. Orta Asya Türkünün Başlıca Geçim Kaynağını Hayvan ve Hayvan Ürünleri Oluşturuyordu. Nitekim Kışların Sert ve Uzun Geçmesi, Sık Sık Hayvan Kırımlarına (Yut=Yutmak) Yol Açıyordu. Başlıca Ekonomik Varlıklarını Yitiren Türkler de Güç Duruma Düşüyorlardı. Bundan Dolayı Orta Asya Türkünün Hayatında İki Önemli Mevsim ve İki Önemli Yer Olmuştur.
    Mevsim Olarak: Kış ve Yaz
    Yer Olarak: Kışın Geçirildiği ''Kışlak'' ve Yazın Geçirildiği ''Yaylak''
    Türk İçin Kış, Adeta Kısılmak ve Birçok Şeyden Mahrum Olmak Demekti. Yaz İse, Yayılmak ve Daha da Önemlisi Uzun Süren Kış Aylarında Yaşanan Ekonomik Sıkıntılardan Kurtulmak Anlamına Geliyordu. Türk İçin Bu, Bir Bakıma Kurtuluş ve Hürriyete Kavuşma İdi. Böyle Bir Durum da Ancak Bir Bayramla Kutlanabilirdi. İşte Türklerin, Yazın Müjdecisi Olan İlkbaharda Bir Bayram Yapmalarının Başlıca Sebebi Budur.
    Türk Destanlarından Manas Destanı Hariç Hiçbiri Zamanında Derlenip Yazıya Geçmediği İçin Tam Değildir; Ancak Bunlar Tarihin Kaynak Kitapları Arasında Parçalar ve Özetler Halinde Bulunmaktadır. Ergenekon Destanı’nın da İki Ayrı Parçası (Versiyon, Varyant) Bulunmaktadır. Bunlardan Biri Çin Yıllıklarında, Diğeri Moğol İlhanlı Tarihçisi Reşideddin’in ''Camiü'tTevarih'' Adlı Eserinde Kayıtlıdır.
    Göktürklerin Aşina Ailesi, Düşmanları Tarafından Tamamen Yok Edilir. Bu Katliamdan Geriye Küçük Bir Çocuk Kalır Onun da Bacakları Kesilir ve Bataklığa Atılır Bir Dişi Kurt Gelir ve Çocuğu Kurtarır Onu Bir Mağaraya Götürür ve Emzirerek Büyütür. Düşmanları Bu Durumu Öğrenince Çocuğu Öldürmek İsterler Fakat Kurt Buna Müsade Etmez, Mağaranın Gizli Geçidinden Çocuğu Ergenekon Vadisine Götürür Burada Onunla Çiftleşir Bu Çiftleşmeden On Oğul Doğar Bu On Oğul Dışarıdan Kız Almak Suretiyle Çoğalır Aradan 400 Yıl Geçer. Ergenekon Vadisi Aşina Ailelerine Dar Gelmeye Başlar Dışarı Çıkmak İsterler; Fakat Yol Bulamazlar. Artık İçlerinde Mağaraya Çıkan Yolu Bilen de Kalmamıştır. Vadiyi Kapatan Dağlardan Biri Tamamen Demirdir. Aralarındaki Bir Demirci Bu Dağı Eritmek Suretiyle Dışarı Çıkabileceklerini Söyler. Ateşler Yakılır ve Körükler Kurulur.
    Demir Erir ve Çıkabilecekleri Kadar Bir Delik Açılır. Göktürkler Bu Delikten Dışarı Çıkarak Orta Asya'ya Yayılırlar. Bugün Göktürkler İçin Bir Bayram Olur. Onlar Her Yıl Bugün Atalar Mağarası'na Giderek Burada Ataları İçin Kurban Keserler Bu Törenlerde Göktürk Kağanları Bir Parça Demiri Ateşe Atıp Kızdırdıktan Sonra Onu Bir Örsün Üzrinde Çekiçle Döverler. Diğer Göktürk Beyleri de Aynı Hareketi Birer Birer Tekrarlar.
    Göktürk Devleti'nin Kurucusu Olan Aşina Aileleri İçin Ergenekon'dan Çıkış Bir Kurtuluş ve Özgürlüğe Kavuşma Günü Olmuştur.
    Ergenekon Destanında Anlatılan Olay Bir Hayal Mahsülü Uydurma Bir Olay Değildir; Tamamen Tarihi Bir Temele Dayanmaktadır.
    Eski Türk Topluluları Bayramlarını İlkbaharın Gelişi Olan Mart Ayında Kutlamaktaydılar. Bu Ay Aynı Zamanda Yeni Yılın da İlk Ayıdır Bundan Dolayı Onlar Bu Aya ''Baş Ay'' Adını Veriyorlardı Kaşgarlı'nın Divanın da Geçen İfaden de Anlaşılacağı Üzere, Türkler Bayram Yaptıkları Günü ''Yeni Gün'' (Yengi/Yangi Kün) Şeklinde Adlandırıyorlardı. Bu Kelime de Farsça ''Nevruz'' Kelimesinin Tam Bir Karşılığıdır.
    Eski Türk Bayramlarında 4 Unsur Görülür.
    Ritüel Değer Taşıyan Davranışlar
    Hayatlarında Rol Oynayan Nesneler
    Eğlence İle İlgili Unsurlar
    Giyim, Süslenme ve Süsleme İle İlgili Unsurlar
    Ritüel Değer Taşıyan Davranışlar
    Dini İnançların Tören ve Kurallarına ''Rit'' Denir. Başka Bir İfade İle ''Rit'' Dini Tören ve Tapınmanın Şeklidir. Tapınma İle İlgili Davranışlara ve Dini Törenlerde Kullanılan Neslenelere de Ritüel Adı Verilir. Bu Davranışlar İnsanda Heyecan Yaratır; Nesnelerin de Uğur Getireceğine İnanılır.
    Eski Türk Topluluklarının Bayramlarında da Ritüel Değer Taşıyan Bazı Davranışlar ve Nesneler Bulunmaktadır. Mesela Kurban ve Yağmur Riti Bunların Başında Gelmektedir.
    Eski Türk Dini GÖK TANRI İnancına Dayanıyordu. Türk İnancının Merkezine Oturtulmuş Olan GÖK TANRI Evrenin ve Bütün Canlıların Yaratıcısı Durumundaydı Başta İnsan Olmak Üzere Bütün Canlılar Onun İradesine Bağlıydu Yeryüzündeki Hayatı, Tabiatı ve İklimi O Düzenlemekteydi.
    Hakimiyet ve Hükümdarlık, Onun Bağışıyla Gerçekleşmekteydi. Ancak Ondan Dilekte Bulunulabilmekteydi. Kısaca Söylemek Gerekirse, Onun Her Şeyde Rolü ve Etkisi Vardı. Dolayısıyla Türkler kendilerini Daima, Hayatları Üzerinde Tek ve Mutlak Söz Sahibi Olan GÖK TANRI'nın Destek ve Himayesini Almak Durumunda Hissetmişlerdir. Bunun İçin de Bayramlarına Önce GÖK TANRI'ya Kurban Kesmekle Başlamışlardır. Kurban Olarak da, Hayatlarında Önemli Bir Unsur Olan ve Başlıca Rol Oynayan Atı Tercih Etmişlerdir.
    Hayatlarında Rol Oynayan Nesneler
    Türklerin Büyük Devletler Kurarak Orta Asya'ya Hakim Olmalarında ve Yayılmalarında Başlıca İki Unsur Rol Oynamıştır. Bunlardan Biri At, Diğeri Demirdir.
    Bilindiği Üzere Demir Silah Sanayinin Başlıca Madenidir. Kılıç, Süngü, Bıçak, Topuz, Kalkan, Temren (Temürgen), Zırh (Yarık), ve Tolga Gibi Bütün Savaş Araç ve Gereçleri Demirden Yapılmaktaydı. Tarihi Kayıtlara Göre, Göktürkler Demiri İşlemek ve Bu Madenden Silah Yapmak Suretiyle Uzun Süre Geçinmişler ve Güçlü Bir Kavim Haline Gelmişlerdir.
    Nitekim Demircilik Göktürklerin Ata Sanatıdır.
    Göktürkler, Mesleki Tecrübelerini Kullanarak, Yani Demir Dağı Eritmek Suretiyle Ergenekon'dan Çıkabilmişlerdir. Demir Dağın Eritilmesinde ve Göktürklerin Kurtuluşunda, Şüphesiz Ateş de Rol Oynamıştır. Bundan Dolayı Ateş, Türklerin Hayatında Önemli Bir Unsur Haline Gelmiştir.
    Türklerde Ateşin İran ve Hindularda Olduğu Gibi Ritüel Bir Anlamı ve Değeri Bulunmamaktadır.
    Türklerde Ateş Kutsaldır Nitekim Tapınmanın Bir Objesi Değildir.
    Simocatt Adlı Bir Bizans (Doğru Roma) Tarihçisinin Eski Türk İnancı Hakkında Verdiği Bilgi Bu Durumu Açıkça Ortaya Koymaktadır.
    Simocatt'ın Tespiti Şöyledir: Türkler; Toprağı Suyu, Ateşi ve Havayı Kutsal Sayarlar ve Onlara Saygı Gösterirler. Bununla Birlikte Gökyüzü İle Yeri Yaratan Tek Bir TANRI'dan Başka Bir Şeye Tapmazlar. Ona Atlar, Sığırlar ve Koyunlar Kurban Ederler.
    Eğlence İle İlgili Unsurlar
    Eski Türk Bayramlarının En Önemli Kısmını Eğlenceler Oluşturuyordu. Zira Türkler, Hayata Bağlı, Hayatı Seven, Gülmekten ve Eğlenmekten Hoşlanan, Son Derece Canlı, Dinamik, Hareketli, Dışa Dönük ve Neşeli Bir Karakter Yapısına Sahip İdiler. Türklerin Bu Özellikleri Bayramlarda Daha Belirgin Bir Şekilde Görülmekteydi. Onların Bayram Yerleri, Özellikle Yeteneklerin Gösterildiği ve Sergilendiği Bir Eğlence Şöleni ve Şenlik Yeri Olmaktaydı. Burada At ve Ok Yarışları Yapılmakta, Ayak Topu Oynanmakta, Ayrı Ayrı Veya Gruplar Halinde Neşeli Şarkılar Söylenmekte ve Bolca Kımız İçilmekteydi. Böylece Hoşça Vakit Geçirmek Suretiyle Eğlenilmekteydi. Bu Eğlenceye Toplumun Hemen Hemen Her Kesimi Katılmaktaydı.
    Türk Toplumu, Tarihin Her Devrinde Canlı ve Dinamik Kalabilmiş Ender Toplumlardan Biridir. Bunun Başlıca Sebebi Neydi? Bu Sorunun En İyi Cevabını Kaşgarlı Mahmud’un 11'inci Yüzyılda Yazdığı Ansiklopedik Büyük Türkçe Sözlükte Bulmaktayız. Kaşgarlı Mahmud’un Divanı'nda 190’dan Fazla ''Yardımlaşma ve Yarışma'' İle İlgili Kelime Bulunmaktadır. Hemen Belirtelim ki, Bu Tür Kelimelerin Hiçbirini Başka Milletlerin Sözlüklerinde Görmek Mümkün Değildir. Burada Hiç Tereddüt Etmeden Şu Hükme Varılabilir;
    Eski Türklerde Toplum Hayatı ''Yardımlaşma ve Yarışma'' Halinde Geçiyordu. Bunlardan Yardımlaşma, Toplumu Daima Birlik ve Dayanışma Anlayışı İçinde Tutuyordu. Öyle ki, Bütün Halk, İhtiyaç Halinde Birbirine Yardım Eden Adeta Bir Aile Gibiydi. Yarışma İse, Toplumun Bütünüyle İlerlemesini Sağlıyordu. Her İkisi de Birleşince Ortaya Daima Canlı, Hareketli ve Dinamik Bir Toplum Çıkmaktaydı. İşte Türk Toplumunun, Tarihin Her Devrinde Canlı, Hareketli ve Dinamik Bulunmasının Sırrı Budur.
    Yarışma
    Yarışma Sadece Bayramlarda Değil Türk Toplumunun Her Safhasında Vardı. Türkler Günlük İşlerinin Hepsini Yardımlaşma ve Yarışma Anlayışı İçinde Görüyorlardı. Yarışma Toplumdaki Yetenekli İnsanları Ön Plana Çıkarmaktaydı. Türklerde Özellikle Kahramanlık Kültü (İnanç) Vardı. Türk Toplumundaki Yetenekli ve Başarılı Kişiler Daima Saygı Görmekte, El ve Baş Üstünde Tutulmaktaydı. Daha Onların Sağlığında Haklarında Kahramanlık Destanları Düzülmekteydi. Bu Destanlar Kopuz Eşliğinde Bahşılar ve Ozanlar Tarafından Bayram, Düğün ve Yas Törenlerinde Söylenmekteydi. Böylece Hem Yetenekli Kişiler Onurlandırılmakta Hem de Toplumda Yeni Yetenekli Kişilerin Çıkması Teşvik Edilmekteydi.
    Giyim, Süslenme ve Süsleme İle İlgili Unsurlar
    Türkleri Hiç Şüphesiz Bayramların Ruhuna ve Havaına Uygun Bir Şekilde Giyerlerdi. Özellikle Onların Kıyafetlerinde Kırmızı, Yeşil ve Sarı Renkler Hakimdi. Tüeakta Kurganında Ortaya Çıkarılmış Olan Bir Prens (Tigin)'in Üzerinde Üst Üste Kırmızı, Yeşil ve Sarı Renklerde Üç Çeşit Elbise Giyilmiş Şekilde Bulunmuştur. Kırmızı, Yeşil ve Sarı Renkler Osmanlı Ordularının Bayraklarında da Yan Yana Bulunmaktaydı. Bu Renklerden Özellikle Kırmızı Türklerin Rengi İdi. Karahanlı ve Selçuklu Hükümdarlarının Bayrakları, Tuğları, Saltanat Şemsiyeleri (Çetr), Otağları ve Giydikleri Çizmeleri Hep Kırmızı Renkteydi.
    Halk Kesiminde de Kırmızı Renk Çok Sevilmekteydi. Türklerde Kırmızı Renk Hemen Hemen Her Devirde Moda İdi. Vambery’nin Tespitine Göre, Türkistan’da Kadınlar ve Erkekler Hep Kırmızı Renkli Gömlekler Giymekteydiler. Kadınlar Özellikle Düğün ve Bayram Günlerinde Giydikleri Uzun Gömleklerinin Üzerine Şal Sarıp, Bu Şalın İki Ucunu Sarkıtmaktaydılar. Ayrıca Onlar, Elbiselerine Uygun Kırmızı ve Sarı Renkte Çizmeler Giymekteydiler. Öte Yandan, Türk Mimari Yapılarının Süslemelerinde de Kırmızı ve Sarı Renkler Hakimdi. Eski Türk Çadır ve Halılarının Nakışları da Hep Kırmızı ve Sarı Renkteydi.
    Türkler, Bayramlarında Hem Kendileri Süslenmekte, Hem de Bayram Yerlerini Süslemekteydiler. Bayram Yerleri Işıklarla Aydınlatılmakta, Çiçeklerle Donatılmaktaydı. Bu Çiçekler Hiç Şüphesiz, ''Nevruz'' Adıyla da Anılan ''Kardelen'' Çiçekleriydi. Zira İlkbaharda İlk Açan Çiçek, ''Kardelen'' Çiçeğidir. Adeta Karı Delerek Çıkan Bu Çiçek, İlkbaharın da İlk Müjdesini Vermekteydi.
    Türklerde Bayram Süslemeleri, Müsabakaya Sokulan Hayvanlar İçin de Yapılmaktaydı. Mesela Yarıştırılacak Atlar, Güreştirilecek Develer, Tokuşturulacak Koçlar, Tosunlar ve Mandalar, (Camus=Su Sığırı), Dövüştürülecek Horozlar, Sahipleri Tarafından Çeşitli Boyalar, Kınalar, Boncuklar, Nazarlıklar, Türlü Renklerde ve Desenlerde Kumaşlar İle Süslenmekteydi. Bu Adet, Bugün Anadolu Köylerinde Aynen Devam Etmektedir.
    Türklerin İslamiyet’ten Önce Orta Asya’daki Hayatlarında Kendilerine Has Bayramları ve Festivalleri Olmuştur. Bu Bayramların Oluşumunda ve Doğuşunda, Hiç Şüphesiz Onların Hayatlarını En Çok Etkileyen Orta Asya’nın Tabiat ve İklim Şartları İle Destanlarına Konu Olan Olayların Başlıca Rolü Bulunmaktadır. Bu da, Söz Konusu Bayramların Dini Olmaktan Ziyade Milli Nitelikli Bayramlar Olduğunu Göstermektedir.
    Türkler Milli Bayramlarını İslami Dönemde de Devam Ettirmiş midirler? Devam Ettirdilerse, Bunu Hangi Ad Ya da Adlar Altında Kutlamışlardır?
    Türk Siyasi Hayatında İstikrar Yoktur. Başka Bir İfade İle Söylemek Gerekirse, Türk Siyasi Hayatında Zirveler ve Çöküntüler Vardır. Tıpkı Bir Yıldızın Parlayışı ve Sönüşü Gibi Türk Devletleri Birden Parlar ve Birden Söner.
    Tarih Boyunca Türk Siyasi Hayatı Hemen Hemen Hep Böyle Devam Etmiştir. Arka Arkaya Kurulan Türk Devletleri, Hep Zirveye Çıktıktan Sonra Yıkılmışlardır. Türk Siyasi Hayatında Bulunmayan İsitikrar, Türk Toplum Hayatında Vardı. Zira Eski Türk Toplumu Yerleşmiş ve Köklü Değerlere Sahipti. Bu Değerlerin Bütününe ''Töre'' Deniyordu. Türk Töresi de, Kendi Toplumunu Daima Yaşatabilecek ve Ayakta Tutabilecek Ölmez İlkeler ve Kurallar İhtiva Ediyordu. Siyasi Sarsıntılar ve Çöküntüler Bile Törenin İlkelerini ve Kurallarını Kolay Kolay Yok Edemiyordu. İşte Türkler, Törenin Bu Özelliğini İl (Devlet) Gider Töre Kalır Sözü İle İfade Ediyorlardı. Burada Kastedilen, Hiç Şüphesiz Türk Töresinin Daima Canlı ve Ayakta Tuttuğu Türk Toplumudur. Gerçekten de, Bir Türk Devleti Yıkılırken, Türk Töresinin Daima Canlı ve Dinamik Tuttuğu Türk Toplumu Ayakta Kalabilmekte ve Yeni Yeni Türk Devletleri Kurabilmekteydi.
    11'inci Yüzyılda Topluca Müslüman Olup, İslam Medeniyeti Dairesi İçine Girerek İslam Dünyasının Ortasında Arka Arkaya Devletler Kuran Türkler, Milli Değerlerini Bütünüyle Koruyorlar ve İslam Topluluklarının İçinde Adeta Orta Asya'daki Hayatlarını Yaşıyorlardı. İran ve Arap Kültürlerinin Etkisi Yüzeyde Kalıyor, Türk Toplum Hayatının Derinliğine Nüfuz Edemiyordu. Özellikle Bayram, Doğum, Düğün ve Ölüm Olaylarında Eski Türk Adetleri Hakimdi.
    Türkler, İslam Dünyasında Dillerini Bütünüyle Korumakla Beraber Pratik Gayelerle Yan Yana Yaşadıkları Toplulukların Dillerinden de Bazı Kelime ve Kavramlar Alıp Kullanmışlardır.
    ''Nevruz'' Bunlardan Biridir. Nevruz Bilindiği Üzere Farsça Kökenli B,r Kelimedir. Fakat Nevruz Aynı Zamanda Hem Farsların Hem de Türk Topluluklarının İlkbaharda Yaptıkları Bayramın Adıdır.
    Türkler Orta Asya Kökenli Milli Bayramlarını İslami Dönemde ''Nevruz'' Adı Altında Kutlamışlardır.
    Farsların Milli Bayramı Nevruz İle Türklerin Milli Bayramı Nevruz Arasında Temelde ve Özde Büyük Farklar Bulunmaktadır.
    Ateş Unsuru Her İki Milletin Bayramında da Vardır. Fakat İranlılarda Ateş Tapınmanın Bir Objesidir. Bundan Dolayı Ritüel Bir Anlam Taşımaktadır. Türklerde İse Ateş, Temizlenmenin ve Arındırmanın Bir Vasıtasıdır.
    Dolayısıyla Eski Türk İnancına Göre, Saflığından Şüphe Edilen Herkesin ve Her Nesnenin İki Ateş Arasından Geçirilmesi, Bir Ocağın Etrafında Döndürülmesi ve Hatta Bir Ateşin Üzerinden Atlatılması Lazımdır.
    Göktürkler, Bizans (Doğu Roma) Elçisi Zemarkhos'u Her Türlü Felaketten Uzak Tutmak İçin Bir Ateş Etrafında Döndürmüşlerdir.
    Tüm Kamları (Şamanlar)'da Hastayı Kötü Ruhlardan Arındırmayı Ateşle Yapmaktaydılar.
    Ateşin Üzerinden Atlatılmak Suretiyle Arındırma Adeti Orta Asya Türk Topluluklarında Korunarak Günümüze Kadar Ulaşmışltır. Orta Asya Türk Topluluklarının Nevruz Adı Altında Kutladıkları Bahar Bayramlarının Hemen Hemen Hepsinde Bu Adet Vardır. Türk Topluluklarındaki Bu Adet Sadece Nevruz Bayramlarında Değil Aynı Zamanda Düğün Törenlerinde de Gelinin Kemik Ateşi Üzerinden Atlatılması ve Çevresinde Döndürülmesi Şeklinde İcra Edilmektedir.
    Türk Bayramlarındaki Bazı Unsurlar İran Bayramlarında Hiç Bulunmamaktadır. Mesela, İran Bayramlarında Örsün Üzerinde Demir Dövme Adeti Yoktur. Bu Tamamen Türklere Has Bir Gelenektir. Bu Geleneğin Kökü de Göktürklere Dayanmaktadır. Türklerde Demircilik Ata Mesleği Durumunda İdi. Türklerdeki ''Tarhan'' Ünvanının Demircilikle Çok Yakın İlgisi Vardı. Orta Çağ Ancak Yedi Göbekten Beri Ataları Demircilik Yapanlar Bu Ünvanı Alıp Kullanabilmekteydi.
    İran tarihinde Farsların Demircilik Yaptıklarına Dair Hiçbir Bilgi Bulunmamaktadır.
    Türk Bayramlarındaki Yarışma Türü Eğlenceler İran Bayramlarında Hemen Hemen Hiç Yoktur. Yarışma, Eski Türk Hayatının En Belirgin Özelliğidir. Esasen Yarışma, Mücadele ve Üstün Gelme Fikrine Dayanır. Türkler, Hayatta Kalabilmek İçin Orta Asya'nın Son Derece Sert ve Acımasız Tabiat ve İklim Şartlarına Karşı Devamlı Mücadele İçinde Olmuşlardır. Böylece, Mücadele ve Üstünlük Duygusu Zamanla Onların Bütün Faaliyetlerine Yansımıştır.
    İran Bayramları Cemşid ve Feridun Gibi Hükümdarların Tahta Çıkışı Olaylarına Dayanır. Türk Bayramının Oluşumuna İse, Türkün Hayatında Rol Oynayan Unsurlar ve Olaylar Kaynaklık Eder. Bunlar Tabiat, İklim, Büyük Felâket, Toplu Kurtuluş Ya da Özgürlüğe Kavuşma Gibi Bütün Toplumu İlgilendiren Olaylardır.
    𐱃𐰣𐰺𐰃∶𐱅𐰇𐰼𐰚'𐰇∶𐰸𐰆𐰺𐰆𐰽𐰣
    𐰾𐰼𐰴𐰣:𐰴𐰯𐰞𐰣
  • Kaan
    Kaan Atatürk'ün Bütün Eserleri Cilt: 5'i inceledi.
    406 syf.
    Bu cilde hakim olan atmosfer, Mebusan Meclisinin açılması sürecidir. Mustafa Kemal, İstanbul'un güvenliğinin yeterli olmaması nedeniyle meclisin İstanbul'da açılmasına karşıdır lakin çoğunluk farklı düşünmektedir. Meclis celse kayıtlarında da görüyoruz ki, Mustafa Kemal düşüncelerini dikta etmemekte, tartışmaya açmakta, farklı fikirleri uzun uzun dinlemekte, ortak bir mutabakata varmak istemektedir. Zira amaç, "Kuvayı Milliyeyi esas, milli iradeyi hakim kılmaktır".

    Lakin, "İtilaf devletleri milletimizi insan yerine saymamakta,"(s.56) ve yüzyıllar öncesinde Avrupalının zihninde yer etmiş "Türk korkusu", teknik vb üstünlüğü ele geçirdikten sonra "Türk nefretine" dönüşmüştür. Bunları dönemin İngiliz üst düzey yöneticilerinin konuşmalarında da açık şekilde görmekteyiz. Almanlar sonuçta Avrupalıdır, ağır bir antlaşma imzalanmış olsa da yine de var olmaya devam etmeleri sakıncalı görülmez ancak "barbar" Türklerin varlığına bile tahammül edilmez. Zaten Avrupalı, dönemin biliminde kabul gören ırkçı öğeler sebebiyle, kendisini üstün bir ırk olarak görmekte ve bunu, diğer halkları sömürgeleştirmekte etik zemin yapmaktadır. Buna Birinci Cihan Harbinden sonra Türkler de tamamen dahil ediliyorlar.

    Avrupalılar ve Rusya, teknik vb üstünlüğü ele geçirdikten sonra, Osmanlı üzerinde hakimiyet kurmak ve "menfaatlerine uygun zemini hazırlama ve temin etmek için dayanmak istedikleri sebep ve bahaneler: Osmanlı hükümetinin aczi ve azınlıkların korunması için teminat…"(s.346) olmuştur sürekli surette. Bilhassa Çarlık Rusya ile yapılan anlaşmalara bakılacak olursa, Osmanlı içindeki Ortodoks nüfusun hakkını koruma inisyatifini üzerine alma savaşımı da verilmiştir. Bu durum Çarlık Rusya ile sınırlı da değildir.

    Avrupalı devletler bu nedenle, sürekli olarak Osmanlı'nın azınlıklara kötü muamele ettiğini öne sürmüştür. Ben, Osmanlı'nın günümüz evrensel insan haklarına mutlak surette uygun şekilde azınlıklara davrandığını iddia etmiyorum. Lakin, Avrupalının abarttığı ve yıldan yıla halkımıza benimsetildiği kadar kötü bir muamelenin bulunduğunu da düşünmüyorum. Bunlardan birisi olan Ermeniler, ticaretle, kuyumculukla uğraşmışlar ve gayet refah seviyeleri yukarıda olmuş; uzun yıllar sadık davranışları nedeniyle "Milleti Sadıka" olarak adlandırılmışlardır. Rumlar hakeza refah seviyeleri gayet iyi seviyede olmuş, hatta Osmanlı hanedanının kendi saltanatlarını korumak amacıyla Türkleri yönetimden uzaklaştırması nedeniyle Rumlar daha da öncelenir hale gelmişlerdir. Öte taraftan Türkler ise Osmanlı hanedanının aynı politikası ve İslamlaşma neticesinde giderek milli bilinçlerinden yoksun hale gelmişlerdir. Türk imparatorluğu lafzı, birçok noktada sadece lafta kalmıştır. Ben, milliyetçilik modern bir olgudur, savını anlıyorum ve yer yer mantıklı da bulurum lakin buna tam anlamıyla katılıyor da değilim. Çünkü, en azından ön-milliyetci durumlar her halkta bulunmuş olabilir. Sonuçta aynı dili, kültürü paylaşan insanlar birbirlerini, diğer farklı dil ve kültürden olanlara göre daha çok tutar, yakın görürler. Öte taraftan Bilge Kağan yazıtlarında bulunan “Ey Türk; üstte gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe, senin ilini ve töreni kim bozabilir," vb ifadeler, Türklerdeki milli bilinci gösteren önemli tarihi metinlerdir.

    Malesef ki, bu bilinç Osmanlı'da sürekli olarak azalmış ve hatta azaltılmıştır. Öyle bir noktaya gelinmiştir ki, Milli Mücadeleyi yürütenler hakkında idam fetvalarının hazırlanmasında büyük katkısı olan ve onlar hakkında terbiyesizce sözler eden Mustafa Sabri adındaki hain, “Elimden gelse Türkleri Arap yaparım," bile diyebilmiştir. Daha da üzücü olan ise kimi insanların halen bu zihniyette bulunabilmeleridir.

    Türk'e barbar deyip duranlar, nedense Arapların Türkistan'daki yaptığı katliamlardan hiç bahsetmezler; hatta bunları kendine Türk diyen kimi akademisyenler hayırlı birer olay olarak görürler. Geçenlerde Twitter'da bir videoya denk geldim, haberlere de yansımıştır muhtemelen, bir Çinli, Uygur Türklerinin evine yerleştirilmiş, çocukları acımasızca dövüyor. Bunun benzerini zamanında Türklere, İslam'ı benimsetmek amacıyla Araplar yapmıştır. Türkler, eski inançlarına bağlı oldukları için namaz evde de kılınır savını öne sürerek camiye gitmezlermiş; bu tarz nedenlerden ötürü oranın işgalci Arap komutanı her Türk hanesine Arap asker yerleştiriyor. Öte taraftan şehre dokunmayacağız teslim olursanız diyen Araplar, şehir teslim olunca Türkleri metrelerce devam eden kazıklara asarak veya dikerek öldürmüşlerdir. Peki amaç ne? Amaç Mustafa Sabri'nin yüzyıllar sonra söylediği az önce alıntıladığım sözünde yer almaktadır.

    Aradan geçer yüzyıllar ve Doğudan Selçuklular gelir ve Tuğrul bey zamanında halife artık Türklerin emrinde sadece dini yetkili bir merci olarak bulunmaya başlar. Bundan dolayı da Araplar yine Türkleri halifeliği zedeleyen, çalan olarak görürler. Yine Araplar, Türkleri "barbar" olarak görüp kendi "yüksek" medeniyetlerini Türklerin bitirdiğini söyler dururlar. Ama Türkler olmasaydı, İslam diye bir yapı olur muydu ya da en azından şu anki durumunda olabilir miydi, hiç düşünmezler. Bunu düşünmeyen Araplar, Birinci Cihan Harbinde İngilizlerin kuyruğuna takılmışlardır.

    Fransız İhtilali'nden sonra yayılan ve artan milliyetçilik düşüncesine Osmanlı içindeki farklı milletler de kapılmış ve Avrupalılar tarafından kapılmaları teşvik de edilmiştir. Milleti Sadıka olan Ermeniler, hamile Türk kadınlarının karınlarını deşerek bebeklerini çıkaracak kadar gözü dönmüş bir vaziyete bile girmişlerdir; "... Maraş'a Fransız kuvvetleri girmekte ve oradaki Ermeniler vasıtasıyla Müslüman kardeşlerimize karşı bir katliam icra etmekte oldukları haber alındı,"(s.63), "Maraş'tan alınan sağlam malumatta, Maraş'ı işgal eden Fransız birliklerinin yüzde yirmisi Fransız Cezayirli olup, geri kalanı Osmanlı Ermenilerinden meydana gelen fedailerdir. Bunlar şehirde namuslu İslam kadınlarına taarruz etmekte ve Müslüman ahaliye zulüm ve işkence yapmaktadır,"(s.113). Öte taraftan Rumlar hakeza aynı olaylara imza atmaktadırlar. Şu an, sanki cennetten inmiş bir kanatları eksik gibi tahayyül edilmek istenen Rumlar. Ibadethanelerinde silahlar depolayan papazları mi dersin, Türk köylerini basarak kadınlara tecavüz eden mi dersin, çocukları ve yaşlıları katleden mi dersin, Mega İdea safsatasına kapılarak etmediği zulüm kalmayan, Türklerden nihai tokadı yiyince giderken köyleri ve de İzmir'i cayır cayır yakan Rumlar… Ama yok yapmamışlardır, resmi tarih ya bu, yalandır kesin, biz kendimiz yakmışızdır hatta kendi kendimize tecavüz etmiş, kendi çocuklarımızı katletmiş hatta kendi kendimize savaş verip sonra bunu Kurtuluş Savaşı diye adlandırıp birer melek olan Ermenilere, Rumlara, İngilizlere, Fransızlara, bazı Kürt aşiretlerine, Zat-ı Hiyanet Vahdettin Efendimize ve alakası olmasa da Aborjinlere bile iftira atmış olabiliriz. Yapmışızdır, aman resmi tarih demeyin, dilinizi eşşek arısı sokar.

    Öte taraftan Türkler de bir melek değildir. Zira anlatmak istediğim husus, hiç kimsenin bir melek olmadığıdır. Ancak son yıllarda tarihimizle yüzleşelim adı altında ve postmodernizmin bir ayağı olan farklılıkları kucaklamak, çoğulculuk, çok kültürlülük kapsamında estirilen azınlık her konuda haklıdır, haklı olması için azınlık olması kafidir, aynı yerde çoğunluk olan unsur ise otomatik olarak suçludur, salt çoğunluk olduğu için her konuda hatalıdır hatta şeytandır propagandasının yapılarak neredeyse adı Türkiye olan ülkede Türk demek ırkçılıkla, faşistlikle ve barbarlıkla eş anlamlı hale getirildi. Azınlık bir unsur milliyetçilik yapınca hoş görülürken Türk yapınca kafatasçı oluyor. Bana kalırsa hiç kimse yapmasın ama bir taraf yaparken diğer tarafa sus derseniz, buradan sağlıklı bir sonuç çıkmaz. Salt mağduriyet propagandası ve yaftalamaya dayalı verilen bir mücadele kendine düşman yaratmaktan başka bir şeye hizmet edemez.

    Osmanlı Devletinin yüksek kademeleri, imparatorluğunun dağılmasının önüne geçmek için önce Osmanlıcılık ve İslamcılık fikir akımlarını denediler lakin başarısız oldular. Balkan Harbi hezimeti sonucunda artık tek yol olarak Türkçülük kaldı. O güne kadar Osmanlı İmparatorluğunda milliyetçilik akımının etkisiyle Rumlar, Ermeniler, Bulgarlar, Sırplar, kimi Kürt aşiretleri isyanlarda bulundu; Türkler ne olursa olsun imparatorluğun asli unsuru olma özelliğinden, İslamlaşma etkisi altında milli bilinçten uzak hale gelmeden vb etkilerden dolayı böyle bir oluşum içinde bulunmadılar. Sonuna kadar devletin devamını sağlamaya çalıştılar. Hatta İTC'nin Balkanlarda attığı adımlar Balkan uluslarının arasındaki husumeti çözerek onların bir araya gelip bize saldırmasına neden olmuştur. Sabır da bir yere kadar gelir bardak bir noktadan sonra taşar. Türk'ün de milli bilinci uyanınca nasıl şimdi "Ama Ermenilerin de hakkı değil miydi milliyetçi temelde bir devlet kurmak, çok normal," deniliyorsa, Türk'ün hakkı değil mi milliyetçi temelde bir devlet kurmak ve bunun savaşını vermek. Husumeti bitirelim, ayrılmayalım diye atılan her adımdan sonra kazık yiyen Türkler'in hakkı değil mi artık bu azınlık unsurlara güven duymamak. Daha tartışmalı bir hususa değineyim bu noktada, dilimize "Ermeni dölü" gibi nahoş bazı deyimler geçmiş. Salt bu ifadelere dayanarak Türk'e komple ırkçı bile denilir. "İşte görüyor musunuz, Türkler hep böyledir, bizi ezerler," vb. Peki, aynı Türkler, aynı Ermenilere zamanında "Milleti Sadıka" demiyor muydu? Neden oldu bu değişim, az da kendilerine bir sorsalar daha iyi olmaz mı? Keşke bu gibi deyimler unutulsa ve hiç kullanılmasa, lakin bir zahmet bu deyimler neden dile girmiş, bunu da es geçmeden değerlendirsin insanlar. Yeniden dönelim; milliyetçilik vardı, herkesin hakkı devlet kurmak ve savaşım vermek deniliyor, Türkler de madem öyle dediler ve savaşı verdiler. Hem de son kurşunu atarcasına. Neticede savaşı kaybedince mağdur moduna geçmek, ikide bir de biz mağdur olduk, Türkler bizi katletti, diye ortalığa çıkmak, "Mahallede birilerinin gazına gelerek ya da kendi kendini gazlayarak, birine sataşmak, sataştığı insan alttan aldıkça daha çok sataşmak ve bir noktada insanın sabrını taşırıp, madem öyle diyen insandan eşek sudan gelene kadar dayak yiyen mahallenin şaşkın delikanlısına" benzemekle eşdeğerdir. Ayrıca sizinki hak da Türk'ünki patlıcan mıdır?

    Cumhuriyet döneminde yaşanan 6-7 Eylül olayları vb üzücü olayların yaşanmasında çuvaldızı elbet Türkler kendine batırmalıdır; bununla birlikte, bu sürecin oluşmasında tarihsel olarak hiç mi Rum, Ermeni vb azınlıkların payı olmamıştır, bunu da ayrıca herkes sorgulamalıdır. Tarihimizle sonuna kadar hesaplaşmalıyız, hala var mı bilmiyorum Türklüğe hakaret suçu gibi yasalar varsa da bunlar kaldırılmalı ve özgür tartışma ortamı yaratılmalıdır. Ancak, tarihimizle yüzleşelim adı altında salt mağduriyet üzerinden haklılık kotarmaya çalışmak işin kolayına kaçmaktır; en ufak karşıt fikirde insanları yaftalamak ise en hafif tabirle hadsizliktir. Ayrıca tarihle hesaplaşırken, Arap yani İslam ordularının Türklere yaptıkları zulümleri de, Türklerin İslamlaşmak adı altında nasıl milli bilinçlerinden uzaklaştıklarını, Ermeni, Rum vb azınlıkların da yaptığı her hareket de mevzu edilsin; 21. yy'un bu döneminde, belli bir hedef doğrultusunda bir propaganda amaçlı seçmeceyle gelinmesin. Çünkü onun adına tarihimizle hesaplaşmak denilemez.

    Ayrıca kitapta görüyoruz ki, Mustafa Kemal, Batı Trakya'nın da kurtarılmasını öngörüyormuş; orda bulunan yetkililere çektiği telgraflarda, göçe mani olunarak, çoğunluğun korunması salık veriliyor ve Wilson ilkeleri kapsamında haklarını aramaları tavsiye ediliyor. İleride bağımsızlık kazanılınca oylamayla anavatana katılımın gerçekleştirilebileceği üzerinde duruluyor.

    Gelelim, son yılların en meşhur mağduru ve artık kahramanı haline gelen Zat-ı Hiyanet Padişah Efendimiz Vahdettin'in yediği nanelere. Mustafa Kemal ve diğer Paşalar Anadolu'da milli bilinci uyandırarak, Kürtleri yanlarına çekmek için hilafeti kullanma stratejisini kullanırken, İtilaf devletlerinin vereceği açıkları değerlendirmek için bin yolu ararken ve bu esnada parasızlık çekip zor şartlarda milleti ve vatanı kurtarmaya çalışırken, Zat-ı Hiyanet Efendimiz, kendi saltanatını ve rahatını kurtarma derdindedir. Gizli gizli İngilizlerle şu anlaşmayı imzalıyor. Ama yalandır ya hatta yalanyazantarihutansın falan filan, öyle değil mi. İyi uykular size, dikkat edin uyurken ağaçtan düşmeyin:

    "Zatı şahanenin tasdik ettiği ve İngiliz delegeleriyle eski sadrazam Damat Ferit Paşa arasında kararlaştırılan ve imza olunan 12.9.1919 gizli anlaşma sureti, bu kerre Dersaadet'te elde edilmiştir ...

    1. İngiliz hükümeti kendi mandası altında Türkiye'nin bütünlüğünü ve bağımsızlığını üstlenir.
    2. İstanbul, hilafet ve saltanat merkezi olacak ve Boğazlar İngiltere'nin gözetimine ve kontrolüne tabi tutulacaktır.
    3. Türkiye, bağımsız bir Kürdistan teşkiline engel olmayacaktır.
    4. Bunlara karşılık Türkiye, İngiltere'nin Suriye ve Elcezire'deki hakimiyetini, icabında fiili yardım göstererek temin etmeyi ve hilafete ait manevi kudret ve salahiyetinin İngiltere'nin gerek Suriye havalisiyle gerekse Müslümanlarla meskun diğer kısımlarda kullanılmasını taahhüt eder.
    5. Milli cemiyetlerin önüne geçebilmek için Türkiye'de tesis edilecek olan yarı meşruti idareye karşı vuku bulacak tepkileri İngiliz hükümeti yatıştırmak için bir zabıta kuvveti ayıracaktır.
    6. Türkiye, Mısır ve Kıbrıs üzerinde bütün haklarından feragat ederek, özel veya yarı resmi niteliğe sahip olan İngiliz hükümeti konferansta, Türk delegelerinin bu konudaki arzularını yerine getirmeye eğilimli olacak ve bunun kabullerini üstlenecek.
    7. Barış şartları kararlaştırıldıktan sonra, zatı şahane 4. maddedeki hususları genişletmek için İngiliz hükümeti ile ayrıca bir sözleşme yapacaktır. Bu gizli tutulacak …"(s.361)

    Son olarak, Mustafa Kemal, Bekir Sami Bey'e çektiği bir telgrafta, İtilaf devletlerinin o anki durumunu anlatmaktadır. Yaptığı analizden anlıyoruz ki, bize savaşı ve vatanı kazandıran asıl etken, bu şekilde akıl oyunları, izlenilen stratejiler ve ardından yürütülen sıcak savaştır. Bu analizden "Amerikalılar memleketimizi gezdiler, gördüler. Herhalde lehimize rapor verdiklerine şüphe yoktur. Yalnız bu maddi ve menfaatperest hükümetten büyük bir şey beklemek doğru değildir. Dolayısıyla, netice olarak şunu arz edeyim ki, hiçbir tarafı tutmamalıyız,"(s.130) kısmı ise ayrı bir anlamlıdır. Keşke Atatürk'ün ölümünden sonra gelen hükümetler de bu sözü anlamlı bulmuş olsalardı.


    NOT: İncelemede, "Araplar, "Ermeniler", "Rumlar" kullanıldığı için "tüm Araplar, Ermeniler ve Rumlar böyle mi," diye başlayacak çoğunlukla duyar amaçlı olan karşıt savlara baştan yanıt vermiş olayım: Bir kere, bu savla gelen, metinde "Türkler" genellemesini çoğunlukla görmez; çünkü amaç yanlı bir duyardır. İkincisi, dilin bazı sınırları vardır ve bu sınırlar içinde illa ki genellemelere başvurulacaktır. Bu, ayrıca anlatımın akıcılığı için de elzem olur çoğu kez. Bu nedenle, tabiki her Ermeni, Rum, Arap, Kürt, Türk tarihte ve şu an aynı veya benzer davranışlarda bulunmamıştır, bulunmuyor ve bulunmayacak. Lakin, dikkat edilirse, bu şekilde duyara gelen, belli bir propaganda güden veya buna kapılmış insanlar, başka zaman istedikleri gibi "Türkler" genellemesini kullanırlar, mağdur vb olurlar. Onların genellemesini de garip bulmuyorum az önce açıkladığım nedenlerden ötürü; ama önemli olan işlerine gelince öyle işlerine gelmeyince böyle halleridir. Benzer şekilde bu incelemeden dolayı beni direkt "ırkçı" "faşist" "kafatasçı" vb diye yaftalayacak olanların durumu gibi.

    Mustafa Kemal'in "Kırşehir Gençler Derneğine Hitabe"siyle yazıdan bir kesitle noktalamak istiyorum incelemeyi:

    "... Ve neticede anladılar ki, miskin bir millet değildir. Altı yüz sene ve daha evvelden beri mevcudiyetini ispat etmiş, efendilik yapmış bir millet, onların tasavvur ettiği gibi esir bir millet değildir. Dolayısıyla yabancılar, tamamen kani olmalıdır ki, Türkiye ve Türkiye'de yaşayan millet, başlı başına, bütün cihan milletleri içinde, tesirli bir mevcudiyete sahiptir, bu ortadan kaldırılamaz."(s.381)


    İyi okumalar..
  • 320 syf.
    ·Beğendi·6/10 puan
    Kitabımız Cengiz Han dönemini anlatıyor.Cengiz Hanın aslında Türkleri bir bayrak altında topladığını,Moğol kelimesinin,Uygur Türkçesinde yavuz,bahadır anlamında olduğunu anlatıyor.Yazarımız bir Fransız ve kitabın yazıldığı dönem açısından çok önemli.Tarihi roman sevenlere tavsiye olunur.